Etiket: dersim katliamının öncesi sonrası

  • ‘Rejimin Kürt sorunuyla yüzleşme yeteneği bugüne kadar olmadı, şartlar yüzleşmeyi zorluyor’-VİDEO

    ‘Rejimin Kürt sorunuyla yüzleşme yeteneği bugüne kadar olmadı, şartlar yüzleşmeyi zorluyor’-VİDEO

    PİRHA-Araştırmacı-Yazar Fikret Başkaya, Dersim Katliamı’nın 88. yıldönümünde konuştu. Cumhuriyetin kuruluşundan bu süreye kadar Kürtlere olan yaklaşımlarında bir değişikliğin söz konusu olmadığını ifade eden Başkaya, “Sadece Kürt varlığını inkâr etmiyor, Türk olmayan bütün kesimi inkar ediyordu. Fakat Kürt toplumunda çok kayda değer bir aydınlanma, bir politikleşme var. Bu rejimin Kürt sorunuyla yüzleşme yeteneği bugüne kadar olmadı. Ama şartlar eni sonunda o yüzleşmeyi zorluyor diyebiliriz” dedi.

    1925 yılında çıkarılan Şark Islahat Planı, 1936 yılında çıkarılan Tunceli Vilayetinin İdaresi Hakkında Kanun, Şark Islahat Planına dayanılarak kurulan ve Dersim’in de içinde yer aldığı 4. Umumi Müfettişlik ‘in kurulması ile adım adım “ulus devletin” inşası önünde engel olarak görülen Dersim’in öncelikle kanaat önderlerinin yok edilmesi, karşı çıkanların soykırımdan geçirilerek yöre halkının sürgüne tabi tutulması hedeflendi.

    25.12.1935 tarih ve 2884 sayılı Tunceli Kanunu çerçevesinde 4 Mayıs 1937 tarihli Bakanlar Kurulu kararı ile Dersim’e yönelik askeri operasyonlar başlatıldı ve bu operasyonlar sırasında on binlerce Dersimli katledildi. Askeri operasyonlar 1938 yılı boyunca devam etti ve katliam ile birlikte sürgün politikası devreye konulup Dersim coğrafyası büyük oranda insansızlaştırıldı.

    15 Kasım 1937 yılında Dersim’in Kürt Alevi kanaat önderi Seyit Rıza, oğlu Resik Hüseyin ve Dersim’in 7 ileri geleni Elâzığ Buğday Meydanı’nda idam edildi.

    1937-38’de yaşanan Dersim Soykırımı’nda ‘Dersim’in Kayıp Kızları’ olarak bilinen bir kuşağın ise ailelerinden koparılarak tanımadıkları, bilmedikleri ailelere evlatlık olarak, eş olarak verildiği gerçeği de soykırımın bir başka boyutunu oluşturuyor.

    Dersim Tertelesi’nin 88. yıldönümünde ajans olarak katliamın öncesini ve sonrasını ele aldık. Dosyamızın bugünkü konuğu Araştırmacı-Yazar Doç. Dr. Fikret Başkaya olacak.

    “KÜRTLERE YÖNELİK SİSTEMATİK SALDIRI DEVAM EDİYOR”

    PİRHA-Osmanlı’dan sonra nasıl bir cumhuriyet kuruldu?

    Fikret Başkaya: Eğer Türkiye’deki herhangi bir politik sorunu anlamak gibi bir niyetin varsa bir kere bu bağnaz resmî ideoloji ile bir hesaplaşman gerekiyor. Aksi halde yapacağın tahlillerin bir kıymeti harbiyesi olması mümkün değil. Şimdi Osmanlı İmparatorluğu çok kültürlü, bir sürü halkın bir arada yan yana yaşadığı bir topluluk. Osmanlı İmparatorluğu kendi iç çelişkilerinden olsun, gelişen kapitalizmin dayatmasından olsun güç kaybına uğrarken diyorlar ki ‘biz bu ihtişamı nasıl koruyabiliriz, nasıl restore edebiliriz?’ Sonra diyorlar ki ‘bir ittihad-ı anasır ol olsun. Bütün unsurları yaşatacak bir statü oluşturalım.’ Ama bunun imkânı yok. Daha sonra Sultan II. Abdülhamit İttihad-ı İslam diye bir proje denemesine girişiyor ama o da imkânsız.

    Jön Türkler’in, İttihatçılar’ın Türk ırkına dayalı bir devlet kurma projeleri var. Türk dışında olanların denklemin dışına atılması anlamına geliyor. Şimdi 1. emperyalist savaş, resmi tarih bunu es geçiyor ve Kurtuluş Savaşı dönemini esas alıyor. Halbuki oradan başlatsa İttihatçıların Alman Emperyalizmi’nin nasıl hizmetinde bir şeyler yaptığı anlaşılacak. Bu durumu gözden uzaklaştırmak için 19 Mayıs 1919’dan başlatıyorlar hikâyeyi anlatmaya. Yani böyle bir köşeli bir resmî ideoloji oluşturuyorlar.

    Osmanlı İmparatorluğu’nun taraf olduğu blok kaybedince imparatorluğun birçok yeri işgal ediliyor ve Mondros Mütarekesi ile barış süreci oluşuyor. Fakat 1917’de Sovyet Devrimi olunca bu emperyalist hesaplar altüst oluyor. Ondan sonra emperyalist çıkarlar, Türkiye’deki rejimin nasıl olacağından ziyade komünizmin yayılmasına karşı bir strateji oluşturmaya çalışıyor. Esas itibariyle İngilizlerin teşvikiyle Yunanlılar Anadolu’ya çıkıyor fakat orada kalmaları o kadar kolay değil. Bir süre sonra İngilizler burada geleneği olan bir Türk devletinin bulunmasının daha iyi olacağını düşünerek bir anlaşma zemini arıyorlar. Millî mücadele hareketi başlıyor, Yunan Savaşı’na karşı. İlk defa 23 Temmuz’da başlayan 7 Ağustos’ta devam eden bir Erzurum Konferansı var. Orada Türk kimliğine gönderme yapılmıyor. Anasır-ı İslamiye yani İslam milletlerinden geriye kalan ne var? Kürtler var, Türkler var. Ermeniler büyük ölçüde tasfiye edilmiş. Keldaniler, Süryaniler tasfiye edilmiş. Yani Hristiyan o azınlıkların tasfiye edildiği bir durum var.

    Erzurum Kongresi’nde Kürtlerle Türklerin ortak devleti projesi var. Daha sonra Sivas Kongresi var, orada da aynı şey var. Toplanan Büyük Millet Meclisi’nde de Kürt milletvekilleri var esas itibariyle Osmanlı’nın devamı gibi bir şey çıkıyor ortaya.
    Fakat İngilizlerle anlaşıldıktan sonra Kürtlere yönelik tavırda değişiklik ortaya çıkıyor ve güç dengeleri kendi lehlerine dönmesi itibariyle Türk ırkına dayalı bir cumhuriyet kurma şeklinde devam ediyor. Bidayetten itibaren Kürt varlığı inkâr ediliyor, dili yasaklanıyor, kültürü yasaklanıyor.
    Kürtlere verilen sözler tutulmayınca Kürtler de haklı olarak ayaklanıyor. Önce Şeyh Said ayaklanması var. Fakat o dönemde Dersim’e fazla dokunulmuyor. Öbür taraflar halledildikten sonra sıra Dersim’e geliyor fakat Dersim’de bir isyan başladı denilemez. Dersim’deki durum bir savunma durumu olarak gelişiyor. Ondan sonra işte bildiğimiz gibi Kürtlere yönelik sistematik saldırı devam ediyor.

    “GERÇEK YÜZLERİNİ AVANTAJLI DURUMU GELDİKLERİNDE GÖSTERİYORLAR”

    PİRHA-Ankara’daki ilk dönemde temsiliyet nasıldı, nasıl değişti?

    Osmanlıcılık üzerinden gidiliyor başlarda. Anasır-ı İslamiyet diyorlar kuruluş sürecinde. Türklerin başta lafı geçmiyor, Osmanlıcılık devam edecek diyorlar. Fakat; Jön Türkler, İttihatçılar; ırkçı, Turancı bunlar. Dolayısıyla esas durum lehlerine döndüğünde yani avantajlı duruma geldikleri andan itibaren de gerçek yüzlerini gösteriyorlar ve diyorlar ki burada Kürt Mürt diye bir şey yok ve bunu da sürdürdüler, sürdürüyorlar. Tabii emperyalist güçlerin de devletler arasındaki ilişkiler devlet çıkarlarına dayanıyor. Kürtlerin haklı davasına herhangi bir kesimden yeterince ilgilenilmiyor, desteklenmiyor. Böyle de bir yalnızlıkla yüz yüzeler.

    Kürt hareketi bidayetten itibaren diplomatik uluslararası planda da bir şanssızlıkla malul diyebiliriz. Buna rağmen de hiçbir zaman davalarından vazgeçmediler. Israrla kendi varlıklarını, haysiyetlerini korumak için her fırsatta bunu açık ettiler.
    Artık şu anda dünyada görünür olan bir Kürt hareketi var. Kürt politikası var. Dolayısıyla Kürtler açısından umut verici bir dönemdeyiz. Hala Türkiye’deki rejim ne yaparsam bunu uzatabilirim gibi bir oyalama taktiği sürdürüyor.

    “80’LERDEN İTİBAREN KÜRT HAREKETİ FARKLI BİR ROTAYA GİRİYOR”

    PİRHA-Dersim neden hedef seçildi?

    Kürtlere yönelik sistematik saldırı devam ediyordu. Dersimdeki Kürtlerin Alevi bir yanı da vardı. Dolayısıyla onlara yönelik akıl almaz bir saldırı söz konusu oluyor. Ondan sonra Kürt sorunu bir çözümsüzlük halinde devam ediyor. Bu rejim cumhuriyetten itibaren Kürt düşmanı. 1980’lerin başına kadar Kürt varlığını sürekli inkâr ediyor. 80’lerden itibaren Kürt hareketi farklı bir rotaya giriyor ve bunun sonucunda PKK kuruluyor. Kürt dernekleri, Kürt sivil toplumu oluşuyor. Fakat hala o bağnazlık ve inkâr devam ediyor. Tabii çok esneme olduğunu söyleyemeyiz çünkü bu rejim mantığında anti özgürlükçü bir cumhuriyettir. Fakat şöyle bir şey var; Kürtlerde önemli bir aydınlanma, örgütlülük performansı yükseliyor. Bir taraftan silahlı mücadele bir taraftan parlamentoda bir direniş oluyor. Şu an itibariyle de hala bir çözümsüzlük hali devam ediyor.

    “PAZARDA KÜRTÇE KONUŞTUKLARI İÇİN PARA CEZASI VERİLİYORDU”

    PİRHA-Dersim Soykırımı’ndan sonra bölgede ve toplumda neler değişti?

    Dersim kırımından sonra yasaklamalar başladı, Kürtlerin dili de yasaklandı. 1930’larda bir Kürt pazara gittiği zaman devletin halk üzerinde bir baskısı vardı. O süreçte pazarda memurlar, pazarda keçisini koyunu satmak için gelenlere Kürtçe konuştukları için ceza veriyorlardı. Her konuştukları Türkçe kelime başına ceza yazıyorlardı. Yani böyle bir akıl almaz bir baskı vardı, akıl almaz bir terör vardı. Ondan sonra da devam ediyordu bu tür durumlar.

    “HİÇBİR ZAMAN KÜRT SORUNUYLA YÜZLEŞME OLMADI”

    PİRHA-Cumhuriyetin kuruluşundan bugüne Türkiye’de neler değişti?

    Türkiye’deki rejim aslında adı konulmamış ırkçı bir rejim. Sadece Kürt varlığını inkâr etmiyor, Türk olmayan bütün kesimi inkar ediyordu. Zaten Ermeniler üzerinden bir saldırı gerçekleşiyor. Hiçbir zaman Kürt sorunuyla yüzleşme olmadı, tarihinde de yok. Mesela son günlerde bile diyorlar: “Kürt sorunu diye bir sorun yok.” Bu varlığı baştan itibaren inkâr ediyor. Hiçbir zaman kabul etmiyor, ırkçı bir temel üzerinde varlığını sürdürüyorlar.

    Fakat Kürt toplumunda çok kayda değer bir aydınlanma var, kayda değer bir politikleşme var. Şu anda mesela bu sınırlar içindeki en bilinçli kesim Kürtler diyebiliriz. Çok iyiler, politikayı yakından takip ediyorlar. Bu rejimin Kürt sorunuyla yüzleşme yeteneği bugüne kadar olmadı. Ama şartlar eni sonunda o yüzleşmeyi zorluyor diyebiliriz.

    “REJİM DEĞİŞİKLİĞİ OLMADAN YÜZLEŞME OLASILIĞI YOK”

    PİRHA-Devlet bu sorunla neden hala yüzleşmek istemiyor?

    Bu “jenosit” kavramı 2.emperyalist savaşından sonra gündeme geliyor. Ermenilere yapılan bir katliam. İşte devamında Kürtlere yapılan ayrımcılıklar vesaire… Dolayısıyla bu yıkımla, bu ırkçılıkla, bu kırımla bu rejimin hiçbir katliamla yüzleşeceğini söyleyemeyiz. Rejim değişikliği olmadan böyle bir yüzleşme olasılığı yok.

    Kamber YILDIZ-Buse Nehir DEMİR/ANKARA

    İLGİLİ DOSYALAR

    >Dersim Harekat Planı’nın üç ayağı: Etno dinsel temizlik, tek tipleştirme, Türk İslamlaştırma-VİDEO

    >BM’nin ‘Soykırım’ tarifi: Yapılanlar organize bir şekilde ise bu bir soykırımdır!-VİDEO

     

  • BM’nin ‘Soykırım’ tarifi: Yapılanlar organize bir şekilde ise bu bir soykırımdır!-VİDEO

    BM’nin ‘Soykırım’ tarifi: Yapılanlar organize bir şekilde ise bu bir soykırımdır!-VİDEO

    PİRHA – Tarihçi yazar Erdoğan Aydın, Dersim Katliamı’nın neden ve nasıl başlatıldığına mercek tuttu. Cumhuriyetin kuruluş temellerinin herkesin Türkleştirilip, Sünnileştirilmesi üzerinden oluşturulduğuna vurgu yapan Aydın, “Eğer 1948 Uluslararası Birleşmiş Milletler Soykırım Sözleşmesi’nin, ‘soykırım’ tarifini anlatan maddelerini okuyacak olursak, aslında yapılan işin bir soykırım olduğunu teslim etmek zorundayız” dedi.

    1925 yılında çıkarılan Şark Islahat Planı, 1936 yılında çıkarılan Tunceli Vilayetinin İdaresi Hakkında Kanun, Şark Islahat Planı’na dayanılarak kurulan ve Dersim’in de içinde yer aldığı 4. Umumi Müfettişlik’in kurulması ile adım adım ‘ulus devlet’in inşası önünde engel olarak görülen Dersim’in, öncelikle kanaat önderlerinin yok edilmesi, halkın soykırımdan geçirilerek kalanların sürgüne tabi tutulması hedeflendi.

    25.12.1935 tarih ve 2884 sayılı Tunceli Kanunu çerçevesinde 4 Mayıs 1937 tarihli Bakanlar Kurulu kararı ile Dersim’e yönelik askeri operasyonlar başlatıldı ve on binlerce Dersimli katledildi. Askeri operasyonlar 1938 yılı boyunca devam etti ve katliam ile birlikte sürgün politikası devreye konulup Dersim coğrafyası büyük oranda insansızlaştırıldı.

    15 Kasım 1937 yılında Dersim’in Kürt Alevi kanaat önderi Seyit Rıza, oğlu Resik Hüseyin ve Dersim’in 7 ileri geleni, Elâzığ Buğday Meydanı’nda idam edildi.

    1937-38’de yaşanan Dersim Soykırımı’nda ‘Dersim’in Kayıp Kızları’ olarak bilinen bir kuşağın ise ailelerinden koparılarak tanımadıkları, bilmedikleri ailelere evlatlık ve eş olarak verildiği gerçeği de soykırımın bir başka boyutunu oluşturuyor.

    Dersim Tertelesi’nin 88. yıldönümünde ajans olarak katliamın öncesini ve sonrasını ele aldık. Dosyamızın bugünkü konuğu İslamiyet, Osmanlı, Alevilik ve Cumhuriyet tarihi üzerinde önemli çalışmaları olan Erdoğan Aydın oldu.

    Tarih yazarı Erdoğan Aydın, Dersim Soykırımı’nın öncesini ve sonrasında yaşananları Pir Haber Ajansı’na (PİRHA) anlattı.

    “DEFOLU CUMHURİYET!”

    PİRHA-Nasıl bir cumhuriyet kuruldu?

    Erdoğan Aydın: Öyle bir cumhuriyet kurulmuştu ki iki temel defosu vardı. Bir tanesi genel olarak o dönemde milli mücadele yürütmüş meclisteki çoğulculuğu tasfiye eden bir otokrasinin inşası çerçevesinde, yani gerçek olmayan, biçimi cumhuriyet kendisi cumhuriyet olmayan bir cumhuriyet kurulmuştu. Dersim’e giden süreci aslında bu hazırladı.

    Diğer mesele ise bu kurulan cumhuriyet, Dersim’i sadece zamanlaması ile bizi karşı karşıya bıraktı. Yani Dersim, tıpkı daha önceden Koçgiri’de ilk örneğini gördüğümüz, bir başka halkın, Çerkez halkının Gönen Manyas sürgününde ilk örneğini gördüğümüz Türkiye’nin Türkleştirilmesi, Sünnileştirilmesi, kapitalistleştirilmesi çerçevesindeki programın kaçınılmaz uğrak noktalarından birini oluşturuyor. O nedenle resmi tarihin anlatısında işte ‘Dersim’de ağalar isyan etti, karakola saldırdı, dolayısıyla biz de onları ezmek zorundaydık’ diyen anlatı kesinlikle gerçeği temsil etmiyor. 1925’ten sonra Dersim’e özgü üretilmiş tüm raporlamalarda da bu durumu net olarak görüyoruz.

    “SÖMÜRGECİ GİBİ DAVRANAN DEVLET!”

    -Dersim neden devletin hedefi oldu?

    Dersim, 1935 yılında hala maneviyatı, yani ulusal kimliği, kendi iç örgütlenmesi ayakta olan tek Kürt bölgesiydi. Bu durum egemenleri ciddi anlamda rahatsız ediyordu. Elazığ, Bingöl, Diyarbakır çevresini deyim uygunsa ‘yola getirmişlerdi’ diyebiliriz. Ama diğer Kürtlerden farklı olarak aynı zamanda Alevi bir kimliği de olan Dersim açısından aynı şeyi söylemek mümkün değildi. Belki de sorunun ötelenmesine neden olan faktörlerden biri de inanç faktörüydü. İlk dönem Kürtleri, inançsal farklılıklarından hareketle birbirine karşı kullanma politikası belki de Dersim’e yönelik operasyonun gecikmesi nedenini oluşturdu. Ama bu, şu demek değil; cumhuriyetin genellikle yanlış bir yerden sadece laiklikle özdeşleştirilen cumhuriyetin Alevilere yakın olduğu, onlarla empati yaptığından kaynaklanmıyor. Aksine 1925’te tekke ve zaviyelerin kapatılması, 1924’te Diyanet İşleri Başkanlığının kurulması ve benzeri bir dizi uygulamalardan da biliyoruz ki aslında Türkiye toplumuna verilmeye çalışılan biçimde Kürtlüğün, Hristiyanlığın, Çerkezliğin yeri olmadığı gibi Aleviliğin de yeri yoktu. İdeolojik çerçevesini Ziya Gökalp’in oluşturduğu, herkesin Türkleştirilip, Sünnileştirilmesi çizgisi zaten günün birinde mutlaka gelip Dersim’in amiyane tabiriyle ‘tepesine binilmesini’ zorunlu kılıyordu.

    Dersim’in biraz geciktirilmesinin bir diğer nedeni de şehrin kendi iç coğrafi yapısı nedeniyle tarih boyunca görece daha korunaklı bir yer olmasıdır. Kendini savunma kapasitesi daha yüksekti. Bu da Dersim dışındaki tüm diğer Kürt mekanlarının dizginlenmesi, Türkleştirilecek bir kıvama; İsmet İnönü, 1930’daki raporunda buna ‘mum kıvamına çevirdik’ diyor. Yani Alevi, Kürt kimliği ile yaşam sürmek isteyen, bu anlamda kendi iç örgütlenmesi diri bir Dersim’e tahammül edilmesi mümkün değildi ve bunun hazırlıkları yapıldı. 1925’ten itibaren tüm raporlamalarda ‘çıban’ kavramı dahil bir dizi kavramsallaştırma ile aslında kendi toplumuna bir cumhuriyet gibi değil, bir sömürgeci gibi davranan, kendine uygun hale getirilmesi için kestirip atmaktan söz eden bir devlet aklı karşısındaydı.

    ÖZEL SAVAŞ STRATEJİSİ!

    -Kırım öncesi devlet nasıl bir hazırlık yaptı?

    Başta Fevzi Çakmak olmak üzere bir dizi devlet yöneticisinin raporlarında da çok net gördüğümüz gibi Dersim’e bir kolonizasyon politikası uygulanacaktı, onun hazırlıkları yapılıyordu. ‘Okuldur ve benzeridir şeylere hiç gerek yok’ diyen bir yaklaşım söz konusuydu. Keza Abidin Özmen, İbrahim Tali Öngören gibi bir dizi her dönem milletvekili, yönetici, genel müdür, komisyon başkanlığı vesaire yapmış rejimin muteber insanları da genel olarak Dersim’den söz ederken oranın paha biçilmez zenginliklere sahip olduğunu, bu zenginliklerin Türkiye için kullanılabilir hale getirilmesi gerektiğini anlata gelmişlerdir.

    Zamanlama nasıl ayarlanacaktı? Avrupa’da Nazilerin, Mussolini’nin, faşizan eğilimlerin yükseldiği, Sovyetler Birliği’nin kurumsallaştığı, özellikle İngiliz ve Fransız emperyalistlerin Türkiye’yi küstürmemek için özel bir çaba sergilediği, savaşa giden bir dünyada, dengelerin Ankara için Dersim’e operasyonun artık zamanının gelmesini de tayin eden bir etken oldu. Bu arada Şark Islahat Planı’yla aslında bütün Kürtlerin Türkleştirilmesi buna yönelik sürgün ve yeni yerleşimlere oturtulması, yatılı bölge okullarının kurulması, yerel önderlerin ortadan kaldırılması, anadil yasakları konusunda bir dizi uygulama zaten önceden başlamıştı. Bunun bedeli olarak da örneğin Zilan Katliamı gibi bir dizi katliam, sürgün zaten uygulanmıştı. Ve giderek Dersim, etrafı kuşatılmış bir mekana döndü. İbrahim Talip Öngören’in raporunda Dersim’in kuşatılması, aç bırakılması, dışarıyla her türlü bağlantısının kesilmesi, teslim olmaya zorlanması gibi daha çok bir savaş stratejisi kavramlarıyla anlatılan ve çevresinde, Elazığ’da bomba atan uçakların havalanacağı uygun havaalanı yapılması vesaire üzerinden Dersim’in teslim olmaya zorlanması üzerine bir anlatı, devletin dilini oluşturuyordu. 1934 ve 1935’te biri kanun biri de rapor, bize daha kurumsal düzeyde bilgiler verir. İskan Kanunu ismi ile geçen 1934’te yayınlanan önceki iskan kanunlarının deyim uygunsa genişletilmiş bir hali. Bu kanun Şark Islahat Planı başta olmak üzere bir dizi önceki kanuna göre çok daha net konuşan, memleketin Türkleştirilmesi amacını çok daha net koyan ve bu amaçla toplumun farklı kategorilere ayrılması ve Türk olmayanların mutlaka bulundukları bölgelerden alınıp Batı Anadolu’ya, bir topluluk oluşturamayacak küçük bölümler halinde yerleştirilmesinin şart olduğunu, yerel liderlerin mutlaka bölgeden ayrılarak toplumun maneviyatının kırılması ve benzeri bir dizi iç alt bölümlenmeye sahip. Hatta öyle ki halkın kendini Türk ilan etmesi yetmez, ‘Türklüğün devlet nezdinde inanılır olması da gerekir’ diyebilecek kadar uç hukuk dilinden yoksun, bir cumhuriyetin, aslında kanun olamayacak ancak bir monarşinin veya sömürgeci ikili devlet tarzının yansıması olacak bir dizi uygulamayla karşı karşıyayız. Mesela ‘ırk’ kelimesi bu kanunda çok rahat kullanılır. Türk ırkı, Türkleştirmek, Türkleştirilemeyecek olanların sınır dışına gönderilmesi gibi, yani hukuk rezervinden bile yoksun bir dille yazılmıştır. Hatta meclisten bazı insanlar bu rijit kavramların değiştirilmesini önerdiklerinde Şükrü Kaya, reddedecektir ve kanunu olduğu gibi çıkaracaktır.

    Bir de 1935 tarihli Jandarma Umum Komutanlığı Genel Raporu var. Bu rapor çok önemli. Şöyle ki genel olarak Alevi toplumunda da yaygın bir düşünce, gericilerin, Aleviliği tasfiye etmek isteyenlerin sadece geleneksel kesimlerden Sünni ulemalardan kaynaklandığını, aslında cumhuriyetin asla öyle bir şey olmadığı konusunda yanılgı var. Bu rapor ise doğrudan ordu, doğrudan Dersimlilerle muhatap olan Jandarma Genel Komutanlığının resmi raporu. Bu rapor Alevilere yönelik olağanüstü aşağılayıcı ifadeler kullanır. Ama bizim için daha da önemlisi bu raporun, Osmanlı’nın en Alevi düşmanı olan Yavuz Sultan Selim’den büyük bir övgü ile söz etmesidir. ‘Yavuz Sultan Selim, keşke başlattığı görevi bitirseydi de işte bugün bu Alevilerden kurtulmuş olsaydık’ diyebilen bir rapor. Yavuz Sultan Selim’in, Dersim’in içlerine doğru giremediğinden dolayı onu kınayan, ‘vazifesini tam yerine getiremedi’ diyebilecek kadar Osmanlıcı, Sünnici, anti Alevici geleneğin bizzat genel komutanlık raporu çerçevesinde yinelenmesi…

    ASKERLERİN TACİZ VE TECAVÜZ ÖRNEKLERİ!

    Bütün bunlar olunca zaten Dersim’in başına gelecek felaket, kaçınılmaz olan bir şeydi. Nitekim artık bütün her şeyin tamamlandığı, iç dış raporlama, gözlem, okullaştırma, karakollaştırma, Dersim’in kuzey ve güneyinden demiryollarının tamamlanması, emperyalistlerden onay alınması gibi her şey tamamlanınca artık operasyonun zamanı gelmişti. Bilindiği gibi bu konuda da meşhur bir ‘Tunceli Kanunu’ ile özel bir ayarlama yapılacaktı. ‘Türkiye’nin genelinde geçerli olan kanunlar Dersim’de geçerli değildir’ denilecekti. Türkiye genelinde bir idam hükümlüsünün, bir ceza infazının meclisten geçirilmesi gerekirken bu durum Dersim’de geçerli değildir. Dolayısıyla bu kanun çerçevesinde olağanüstü yetkilendirilen ordu komutanı, CHP İl Başkanı, vali, müfettiş, infaz amiri, aklınıza gelen tüm yetkilerin tek elde toplandığı bir özel Tunceli Kanunu çıkartıldı ve bu kanunu uygulamak üzere de daha önceden ilk eğitimini kayınpederi Sakallı Nurettin’in yanında genç bir subay olarak Koçgiri’nin Alevi Kürt halkına karşı gerçekleştirmiş olan Abdullah Alpdoğan atandı.

    Dersim vilayetinin belli bölgeleri Elazığ, Erzincan, Malatya ve benzeri illere dağıtılarak küçültüldü. Tamamen güvenlik eksenli bir operasyonun koşulları oluştuğunda da artık bir bahane lazımdı. Bahanenin bir dizi örneği kışkırtmalarla gerçekleştirilecekti.

    Örneğin Karerli Mehmet Efendi’nin hatıralarından bu konuda çok özel bilgiler ediniyoruz. Bu süreçte direniş çizgisi izlemeyen, tam tersine devletle uyum kurmak için her türlü çabayı harcayan aşiretlerden birinin çok önemli bir entellektüel lideri ve bu süreçte canını kurtarmış olan insanlardan biridir. Aşiretin lideri Bertal Efendi ve diğer 33 aşiretin ileri geleni 1938’de imha edilecektir. Karerli Mehmet Efendi, karakollandırmanın, denetimin, ilişkinin, kanunun her şeyin bitmesi sonrasında Dersim’in köylerine taciz seferlerinin başlandığını, örneğin bir karakolun subaylarının gelip, köyün ortasında Dersimli kadınlara musallat olmaya yönelik işler yapmaya başladılar. İnsanları karakollara çekip dövmeye başladılar. Yani birdenbire artık provokasyon yaratma sürecine geçildi.

    ANA DİLİMİZ VE İNANÇLARIMIZA KARIŞILMASIN!”

    -Dersim tertelesi öncesi Dersim’de nasıl bir durum vardı?

    Dersim coğrafyasında hiçbir şey olmuyordu. Dersim’de bir ayaklanma söz konusu değildi. Dersim’in aşiretlerinin önemli bir kesimi yorgun ve teslim olmuş vaziyetteydiler. Sadece 5 aşiret ve bir ocak, bu yapılan uygulamalara boyun eğmeme halindeydi. Ama artık onlar açısından da zaman gecikmişti ve dolayısıyla yapacak bir şey yoktu. Fakat şöyle bir iddianın en küçük bir temeli dahi yok; işte ‘vergi vermeyen bir Dersim’ iddiası tamamen bir safsatadan ibarettir. Çocuklarını askere vermeyen bir Dersim iddiası safsatadan ibarettir. Örneğin Aydın’da, Edirne’de, Ordu’da, Mersin’de ne kadar asker ve vergi kaçağı oranı varsa o kadarı olan bir yerdi Dersim. Dolayısıyla Dersim’e saldırı için bir neden yoktu. Aslında bu iş, bizzat cumhuriyetin kuruluş konseptinden başlamış bir şeydi. Özetle 1937’ye gelindiğinde kendi halinde maneviyatıyla yaşamakta olan Dersim’e yönelik bütün hazırlıkların bittiği için saldırı zamanlaması gerçekleşti. Gerçekliğin bu kavranışı, bence Dersim meselesine soğukkanlı bilimsel bakabilmenin biricik koşuludur.

    Bize resmi tarih anlatısında işte günün birinde ‘bir karakola Pah Köprüsü üzerinden gidip köprünün yakılıp ardından karakola saldırılıp, 21 Mart Newroz’unda ayaklanma organize edildiği ve 33 erin öldürüldüğü’ üzerinden anlatılan hikayenin bir karşılığı yoktur. Aslında başlayan, taciz seferlerine karşı Haydaran’dan birilerinin, bir karakola taciz atışı yapmış olmasıdır. Takip edilmelerini engellemek üzere de Pah Köprüsünü baltayla kırmış olmalarıdır. Fakat bu, tacizlerin sonrasında gelişen bir durumdur. Bu sürece giderken örneğin Muhundu mezrasında Mehmet Ali isimli bir köylü, eşi çocukları ve kardeşiyle birlikte yaşamaktadır. Jandarma komutanı köye gelir, her köylü gibi bunlar da jandarmaya yemek yapmaya çalışırken, köylünün karısına saldırılması durumunda Mehmet Ali kendini kaybedip jandarmanın tüfeğini alır ve jandarmayı vurur. Koşulları hazırlanmış olan sürecin provoke edilmesine yönelik bu tip eylemler birden fazladır mutlaka ama sonuçta durum bundan ibarettir. Ve sonrasında operasyon başlar ve özellikle altı Dersim aşireti bir direnç hattı oluşturur. Yani Dersimliler aslında haklı olarak korkmaktadır. Çünkü her yerde olan karakollaşmayı da görmekte, gelecek saldırıyı bilmektedir. Yakın zaman önce Ağrı’da büyük bir kırım yaşanmıştır. Dolayısıyla benzer bir durumu yaşamak istememektedir.

    Dersimlilerin Ankara’dan tek talebi ‘Biz cumhuriyeti seviyoruz ama kendi ana dilimiz ve inançlarımıza karışılmamasını istiyoruz’ şeklindedir. Bu da eğer cumhuriyet ve hukuk üstünden bir konuşma yapacaksak eğer dünyanın en cumhuriyetçi, en hukuki, en meşru talebidir. Oysa cumhuriyet ismiyle kurumsallaşmış olan rejimin böyle bir şeye tahammülü yoktu ve dolayısıyla süreç buradan gelişti. 1937 Mart’ında başlayan ve 15 Kasım’da Seyit Rıza ve arkadaşlarının idamı ile sonuçlanan Dersim afetinin birinci aşaması, bu hazırlıkların akabinde başlayıp sona erecektir.

    “CELAL BAYAR İLE SOYKIRIMIN İKİNCİ EVRESİ BAŞLAR!”

    -Dersim Tertelesi’nin siyasal ve toplumsal sonuçlarına dair ne söylersiniz?

    Dersim Tertelesi iki aşamada gerçekleşiyor. Birinci aşama, az önce aktardığım hazırlıkların akabinde ve haklarını savunmaya çalışan, direnç oluşturan ve Seyit Rıza’nın etrafında toplanan altı aşiretin Batı Dersim diyebileceğimiz Hozat, Ovacık ve benzeri yerlerdeki direnç hattını kırmak. Bu sırada çok ciddi köy yıkım ve yakımları, bombalamalar, öldürmeler ve öyle ki Ekim ayında Seyit Rıza’nın, Yusufhan aşiret lideri Kamer Ağa’ya gidip ‘teslim olacağım’ demesi üzerine Kamer Ağa ‘teslim olma, seni öldürürler’ der. Seyit Rıza ise ‘Ama hiç olmazsa bu katliamları durdurmuş olurum’ dediği, Kamer Ağa’nın ise ‘katliamları da durduramayacaksın’ diye uyarmasına rağmen Mustafa Kemal’in kendisi ile görüşeceğine inanarak Seyit Rıza gider ama ikinci aşamaya geçecek bir noktaya evrilir.

    İkinci aşama çok önemlidir. Çünkü artık Seyit Rıza, direnç gösteren aşiret liderleri idam edilmiştir. Geriye ise Dersim’in rejim ile uyum sağlamak konusunda çaba gösteren benzeri bir katliamı yaşamak istemeyen aşiretler kalmıştır. Bu arada Ankara’da başbakan da değişir. Çünkü İsmet İnönü, bir dizi başka konuda olduğu gibi Dersim konusunda da Mustafa Kemal ile farklılaşmıştır. 1937 27 Ekim meclis konuşmasında ‘Dersim’i hallettik. Dersim’in bütün vadilerine Ankara’nın sokakları gibi hakimiz. Bütün direnişleri ezdik, liderlerini yakaladık ve yakında cezalarını göreceklerdir’ diyen bir zafer konuşması yapar. Ertesi gün İstanbul’a gitmekte olan trenin vagonunda Mustafa Kemal, İsmet İnönü’ye ‘Sen yoruldun, görevden alıyorum. Yerine Celal Bayar gelecek’ dediği o ilginç konuşma ile karşılaşacağız. Celal Bayar geldikten sonra Dersim’de artık Seyit Rıza da direnç de yoktur ama buna rağmen bütün aşiretlerin toplum nezdinde İleri gelenleri toplanıp götürülüp ve bir daha kimseden haber alınamayacakları bir kırım yaşanır. Katliam burada da durmaz. Daha sonra gizli belgelerden öğrendiğimiz Alman Nazilerden alınmış zehirli gaz kullanımı dahil olmak üzere bir dizi vahşet bu dönemde yaşanır. Yani İsmet İnönü’nün ‘sorun bitti, bütün Dersim’e hakimiz’ dedikten sonraki başbakan değişimi döneminde yaşanacaktır bütün bunlar. Dolayısıyla burada şunu saptamak lazım; acaba burada yapılan neydi? Eğer 1948 uluslararası Birleşmiş Milletler Soykırım Sözleşmesi’nin, ‘soykırım’ tarifini anlatan maddelerini okuyacak olursak aslında burada yapılan işin bir soykırım olduğunu teslim etmek zorundayız. Tamamen soğukkanlı, tarafsız, salt olgulara bakarak, söz konusu sözleşme ne diyor?

    Eğer bir devlet, bir güç, bir başkasını kimliğinden, inancından dolayı, tümünü veya bir kısmını imha etmeye yönelik bir girişimde bulunuyorsa aşağıda sayılan 5 maddenin herhangi birisinin yapılması da soykırımdır.

    Bir topluluğu, inanç veya etnik kimliğinden dolayı katliama uğratıyorsanız bu soykırımdır.

    Çocuk doğumlarını kontrol etmeye çalışıyorsanız bu soykırımdır.

    Habitatını değiştirmeye çalışıyorsanız; yani onları kültürel oluşumlarını sağlayan coğrafi atmosferden koparıp başka yerlere sürgüne gönderiyorsanız bu bir soykırımdır.

    Kültürel kodlarını kullanmalarını engelliyorsanız soykırımdır.

    Yapılanlar organize bir şekilde ise bu bir soykırımdır.

    Dersimliler buna ‘Tertele’ diyorlar. Tıpkı aslında Ermenilerin ‘Büyük felaket’ kavramsallaştırması gibi bir kavramsallaştırmadır ama bu büyük felaketin, Tertelenin uluslararası hukuk nezdinde bir adı vardır ve bu ad soykırımdır.

    Dolayısıyla Dersim’in yaşadığı felaket bu bağlam içinde eğer ele alınırsa doğru anlaşılacaktır. Aksi takdirde işte kimin, hangi muhabirin, tarih yazıcısının yazdığından hareketle onu meşrulaştırmaya yönelik anlatılar bizi gerçekliğe yabancılaştırır, bizi Dersimlilerin yaşadığı felaketi anlama, empati yapma, onu açığa çıkartma imkanını elimizden alır diye düşünüyorum.”

    “SORUN HALA ÇÖZÜMDEN ÇOK UZAKTA”

    -O günden bu güne ne değişti, değişmedi?

    Maalesef çok fazla bir şey değişmedi. Kuşkusuz Dersimliler yaralarını saklama halinden açığa vurma haline geçtiler. Kuşkusuz Dersimliler, örgütsüzlük halinden ‘Biz varız, bizim ayrı bir kimliğimiz var’ diyen ve bulundukları her yerde örgütlenen bir pozisyona geçtiler. Keza devlet nezdinde egemenlerin, modernist, Kemalist, ulusalcı kesimleri ile muhafazakar kesimleri arasında yaşanan iktidar kavgasının bir parçası olarak bugünkü cumhurbaşkanının başbakan olduğu dönemde Dersim ile ilgili yaptığı açıklama Dersim’in daha rahat konuşulmasını sağlayan bir zemine yükselmemizi sağladı ama ne yazık ki eğer bir çözümden söz ediyorsak çözümün halen çok uzağındayız. Nedir o çözüm?

    Aslında gerek cumhuriyetin kuruluş konseptinin, ulusal devlet konseptinin, tek kimlikli bir rejim konseptinin terk edilip çok kimlikli bir rejime geçilmediği müddetçe Dersim sorununun da Kürt sorunu, Alevi sorunu, Çerkez sorununda olduğu gibi çözümsüz kalmaya devam edecektir. Fakat o gün işte karşısındaki güçleri tasfiye etmek için bu meseleyi kullanan İslamcı kesim de bu konuda diğerlerinden en küçük anlamda bir farklılık sergilememektedir. Biri ulusal eksenli bir asimilasyonu ve inkarı kendine pusula alırken diğeri de dinsel eksenli bir asimilasyon ve inkarı kendisine eksen almaktadır. Dolayısıyla Dersim’in sorunu hem Kürt kimliği ile veya bazı Dersimlilerin ısrarla vurgulamaya çalıştığı gibi Zaza kimliği ile ama aynı zamanda Alevi kimliğiyle de ülkenin diğer bölgelerindeki yurttaşlarla eşit olabildiği bir zemine yükselmekle mümkün. Ortada bir katliam var, yoğun göçertilme var, tecavüzler var, ailesinden kopartılıp hizmetçi yapılmış çocuklar var. Dolayısıyla bunlar adına özür dilemek de bir sorunun çözülüp çözülmediğini belirlemek açısından temel bir önem taşır. Dolayısıyla Dersimlinin, bir; Türkiye’deki genel demokratikleşme, laikleşme, hukuk devleti olma meselesiyle bağlantılı sorunu, iki; Dersim özgülünde de özür, yaraları sarma, adalet üreten bir hukuk düzenlemesinin bir yanı var. Bu açılardan baktığımızda maalesef sorun hala çözümden çok uzakta. Dolayısıyla halen yapılması gereken çok şey var. Kuşkusuz bu toprakların en aydınlık damarlarından biri olan Dersim aydınlanması, gençliği, siyasetçileri, bu konularda epey bir mesafe aldılar ama hala olmaları gereken yerin çok gerisindeler. Buradan özellikle Yahudi aydınlarının misyonunu özellikle anımsamak lazım. Bugünlerde siyonistlerin gerçekleştirdiği soykırıma rağmen dünyanın bütün halkları en azından ötekileştirmeye, pogromlara, soykırıma uğrayan Yahudi halkının yanına, yüreğinin bir parçasını koymuştur. Ama Dersim açısından aynı şeyi söylemek mümkün değil. Bırakın dünyaya kendini duyurmayı, Türkiye’deki nüfusun belki de çoğunluğu açısından bile hatta Dersimlinin yer yer aday olduğu, oy verdiği, desteklediği kimi siyasi çevreler bile Dersim’in başına gelen bu felaketi sahiplenmenin çok uzağında durabilmektedir. Dolayısıyla Dersim aydınlarının bu konuda yürümesi gereken daha epey bir mesafe, yapması gereken epey bir sorumluluk olduğunu da birbirimize hatırlatmaya ihtiyaç var diye düşünüyorum.

    Eren GÜVEN/İSTANBUL

  • Dersim Harekat Planı’nın üç ayağı: Etno dinsel temizlik, tek tipleştirme, Türk İslamlaştırma-VİDEO

    Dersim Harekat Planı’nın üç ayağı: Etno dinsel temizlik, tek tipleştirme, Türk İslamlaştırma-VİDEO

    PİRHA-Araştırmacı-yazar Mehmet Bayrak, 1924 Anayasasıyla devletin Türk-İslam sentezi etrafında şekillendiğinin altını çizerek, “Cumhuriyet, önce Ermenilere, sonra Koçgiri’ye ve son olarakta 1937’de ‘Tunç eli’ adıyla başlattığı harekatla Dersim’e yöneldi ve onbinlerce insan katledildi. Dersim Harekat Planı’nın üç ayağı var; etno dinsel temizlik, tek tipleştirme, Türk İslamlaştırma” dedi.

    1925 yılında çıkarılan Şark Islahat Planı, 1936 yılında çıkarılan Tunceli Vilayetinin İdaresi Hakkında Kanun, Şark Islahat Planına dayanılarak kurulan ve Dersim’in de içinde yer aldığı 4. Umumi Müfettişlik ‘in kurulması ile adım adım “ulus devletin” inşası önünde engel olarak görülen Dersim’in öncelikle kanaat önderlerinin yok edilmesi, karşı çıkanların soykırımdan geçirilerek yöre halkının sürgüne tabi tutulması hedeflendi.

    25.12.1935 tarih ve 2884 sayılı Tunceli Kanunu çerçevesinde 4 Mayıs 1937 tarihli Bakanlar Kurulu kararı ile Dersim’e yönelik askeri operasyonlar başlatıldı ve bu operasyonlar sırasında on binlerce Dersimli katledildi. Askeri operasyonlar 1938 yılı boyunca devam etti ve katliam ile birlikte sürgün politikası devreye konulup Dersim coğrafyası büyük oranda insansızlaştırıldı.

    15 Kasım 1937 yılında Dersim’in Kürt Alevi kanaat önderi Seyit Rıza, oğlu Resik Hüseyin ve  Dersim’in 7 ileri geleni Elâzığ Buğday Meydanı’nda idam edildi.

    1937-38’de yaşanan Dersim Soykırımı’nda ‘Dersim’in Kayıp Kızları’ olarak bilinen bir kuşağın ise ailelerinden koparılarak tanımadıkları, bilmedikleri ailelere evlatlık olarak, eş olarak verildiği gerçeği de soykırımın bir başka boyutunu oluşturuyor.

    Dersim Tertelesi’nin 88. yıldönümünde ajans olarak katliamın öncesini ve sonrasını ele aldık. Dosyamızın bugünkü konuğu Dersim ve Alevilik üzerine araştırmalarıyla tanınan Araştırmacı-Yazar Mehmet Bayrak olacak.

    Araştırmacı-Yazar Mehmet Bayrak, Dersim Soykırımı’nın öncesini ve sonrasında yaşananları Pir Haber Ajansı’na (PİRHA) anlattı.

    “AVRUPA’YA GİTMEK BENİM İÇİN BİR ŞANS OLDU”

    PİRHA: Yazarlık geçmişinizi ve yaptığınız çalışmalar hakkında bilgi verebilir misiniz?

    Mehmet Bayrak: Büyük bir bölümü kendi alanının ilk çalışması olan birçok kitap çıkardım. 1988 sonu 89’un ortalarına kadar Özgür Gelecek adında Kürt kimlikli bir dergi yayınladım. Bu daha çok Kürt sorunun demokratik çözümünü ve Kürt kültürünü bilince çıkarmayı hedefliyordu. Toplam 8 sayı çıkardım. Bu dergiden dolayı hakkımda 36 civarında dava açıldı. Aynı zamanda iki kez tutuklandım. Daha sonra kitap yayınına başladım. Bu kitap yayını sürecinde de o günden bugüne sanıyorum 35 dolayında Kürdoloji yayını yaptım. Türkoloji ile birlikte toplam 40 kitap çıkardım.

    1994 yılının sonunda yurt dışına çıkmak zorunda kaldım. 2000 yılında ilk defa döndüm. Bugüne kadar 40 kitap çıkarmamda bu Avrupa’daki yaşamım ve çalışmalarım son derece etkili oldu. Türkiye’de ulaşamayacağım birçok kaynağa Avrupa’da ulaştım.

    “DEVLET AKLI, GİZLİ PLANDA İTİRAFÇI VE KABULCÜ AÇIK PLANDA RED VE İNKARCIDIR”

    Osmanlıdan sonra kurulan Türkiye Cumhuriyeti nasıl bir ideolojik yapı üzerine kuruldu?

    Tarih yazımında hatıratlar önemli yer tutar. Kürt aydınları maalesef hatıralarını çok fazla yazmamışlar. Yazanlardan biri Kadri Cemil Paşa ve kitabı ‘Doza Kürdistan’ adlı ünlü hatıratıdır. Bir tanesi de Nuri Dersimi’nin hatıratıydı. Nuri Dersimi’nin hatıratı Dersim konusunda da ayrıca çok önem taşıyor. Çünkü kendisi de Dersimli. Gerek Koçgiri katliamını, gerekse Dersim katliamını bizzat gören, yaşayan önemli bir aydın Nuri Dersimi. Onu da sadeleştirerek, notlayarak, resimleyerek ilk defa yayınladım. Kadir Cemil Paşa’nın hatıratını da ilk defa aynı yöntemle yayınladım. İkisi de önemli çalışmalar.

    İlk defa sizinle paylaşacağım; Nedir bu doküman? Zazalar hakkında sosyolojik tetkikler. Ben bunu hem Kürdoloji belgelerinin 1. cildinde, 1994’de yer verdim ki ondan dolayı da 2 yıl ceza aldım. Yine benzeri devletin gizli aklını ortaya koyan, 1993’te yayınlanan ‘Kürtler ve Ulusal Demokratik Mücadeleleri’ kitabında da devletin gizli aklına yer verdim. Şunu her zaman söylüyorum: Devlet aklı, gizli planda itirafçı ve kabulcü açık planda red ve inkarcıdır. Başka bir söylemle kendilerinin kurguladığı bir resmi ideoloji politikası ve resmi kültür politikası var.

    KEMALİST KADROLARIN YÜZDE YÜZDE 95’İ İTTİHATÇI KADROLARDAN OLUŞUYOR

    Oradaki gizli raporlarından başlayarak 1960 İhtilali, akabinde kendisine hazırlatılan Kürt raporuna kadar belgeleri birçok önemli raporunu, on dolayında gizli raporunu ilk kez ben yayınladım ki bunlardan bir tanesi de ilk defa gün yüzüne çıkan Zazalar hakkında sosyolojik tetkikler. Bu doğrudan Dersim üzerinde yoğunlaşan bir gizli rapor. Mesele şu, Kemalist hareket bilindiği gibi esas itibariyle İttihat hareketinin bir devamıdır. Kemalist kadroların %95’i eski İttihatçı kadrolardan oluşur. Nitekim olayı anlayabilmek özellikle Dersim soykırımını doğru anlayabilmek için şunu bilmemiz gerekiyor. İttihatçılar 1913’te işbaşına geçtikten sonra dönemin başvekili Talat Paşa, Ziya Gökalp’ı çağırıyor. Mehmet Ziya Bey diyor “Şimdi biz bütün yönetimi ele geçirdik. Bizim bir politikamız var, bunu en iyi bilenlerden biri sensin. Dolayısıyla uygulayacağımız politikaya ideolojik altyapı oluşturmak amacıyla gerekli çalışmaları yürütün” diyor.

    CUMHURİYETİN İDEOLOJİK YAPISINDA ZİYA GÖKALP KOLLARI SIVIYOR

    Ziya Gökalp kolları sıvıyor, komisyonunu oluşturuyor. O tarihten itibaren ortaya koydukları politika şu: Etno, dinsel temizlik, tek tipleştirme, Türk İslamlaştırma.

    Bu politikanın üç ayağı var. Yıl 1913, komisyon kuruluyor, raporlar hazırlanmaya başlanıyor. Bunları daha devlet katında da eskiden Milli Emniyet Teşkilatında görevli olan şahısları da dahil etmek suretiyle Osmanlı muhaciri Müdürlüğü Umumiyesi, Göçmen İşleri Genel Müdürlüğü diye bir müdürlük kuruluyor. Bunun başına ünlü ırkçı Şükrü Kaya getiriliyor. Şükrü Kaya Mustafa Kemal döneminde 10 yıl İçişleri Bakanlığı yapan bir kişi. O dönemde hazırlanıyor bu raporlar.

    ETNO DİNSEL TEMİZLİK İLK OLARAK ERMENİLERDEN BAŞLIYOR

    Yine söylüyorum etno dinsel temizlik 1914’te I. Dünya Harbi başlıyor. I. Dünya Harbi’ni de fırsat bilerek 1914-1916 yılları arasında etno dinsel temizlik hareketine girişiliyor. Nedir bu etno dinsel temizlik? “Hanefi Müslüman’ı ve Türklüğü kabul etmeyen diğer unsurları önce tasfiye etmek. Ermeni soykırımı öyle gerçekleşiyor, Süryani soykırımı öyle gerçekleşiyor, Ezidi Kürt soykırımı öyle gerçekleşiyor. Rumlar belli ölçüde dağılmış vaziyette. Rumlara karşı da önlemler, tedbirler alınıyor, fakat esas olarak Lozan’la birlikte Rum konusu da çözülüyor.

    NACİ İSMAİL KÜRT HALKI DİYE BİR HALKIN OLMADIĞI TEZİNİ ÖNE SÜRÜYOR

    Dikkat edilirse her iki kimlikte de Türk resmi ideolojisine, kimliklerine aykırı olan unsurlar. Bunların tamamı geriye kalan en önemli unsurlardan biri Kürtler. Kürtlerle ilgili en önemli yine ilk devletin yaptığı yayınlardan biri 1918’de yayınlanan ve Arnavut kökenli ittihatçı Naci İsmail’e hazırlatılan bir raporda görüyoruz. Burada, işte ilk defa Kürt halkı diye bir halkın olmadığı, bunların ‘Dağ Türk’ü’ olduğu, bunların kar kütleleri üzerinde yürürken ayaklarını çıkardığı kart kurt seslerinden dolayı adlarının Kürt olduğu, yoksa bunların dağ Türkü olduğu gibi düzmece tezi ilk ortaya atan kitap budur. 1918’de ittihatçılar bunu devlet yayını olarak çıkarıyorlar.

    SYKES-PİCOT ANTLAŞMASI BUGÜNKÜ KÜRTLERİN BÖLÜNMESİNİ GETİREN ANLAŞMA

    Keza Kızılbaşlar, Aleviler konusu Dağıstanlı, Çerkez, Sünni Baha Said’e veriliyor. Ermeni konusu Esat Durak’a veriliyor. Yani tasfiye edilmesi gereken önemli kimliklerle ilgili ön raporlar hazırlanıyor. Fakat o aşamada Kürtlere muhtaç olunduğu için harekete geçilmiyor.

    1916’da İngiliz ve Fransız Dışişleri Bakanları Sykes-Picot Antlaşması’nı yapıyorlar. Adeta bugünkü Kürt coğrafyasının bölünmesini getiren anlaşmanın kendisidir. Zaten Sevr’e götürülen de odur. Sevr’de yine Kürtler temsil edildiği için Sevr Antlaşması’nda Kürtlere belli haklar veriliyor. Fakat Kemalistlerin teşviki ile Şerif Paşa Kürtler tarafından geri çekiliyor. Buna rağmen çeşitli haklar akabinde o çok önemli Mustafa Kemal’in kurtarıcı olarak padişah tarafından gönderildiği süreçte Samsun’a gidiyor. Samsun’dan Erzurum’a. Erzurum’da kongre oluyor. Kongre sonrası Kürt aydınlarıyla Kemalistler arasında Amasya Protokolü imzalanıyor. Arkasından Sivas Kongresi. Çok önemli. Sivas Kongresi CHP’nin kuruluş kongresi kabul edilir aynı zamanda. Sivas Kongresi’nde çok calibi dikkat bir husus oluyor. Bir olay gerçekleşiyor.  İstanbul’da yaşayan daha önce kocasıyla birlikte ajan gazetecilik yapan, kocası öldükten sonra da yalnız başına bu işi sürdüren, Fransız ajan gazeteci Madam Guli Mustafa Kemal’le gizlice görüşüyor. Sivas Kongresi aşamasında ve Ankara’da buluşuyorlar.

    KOÇGİRİ’Yİ BİLMEDEN DERSİM’İ BİLMEK MÜMKÜN DEĞİL

    -Bu anlaşma ve politikaların Dersim’e yansıması nasıl oldu?

    Zaten Batı Dersim olarak nitelendirdiğimiz Koçgiri bölgesi aydınlarıyla Dersim aydınları ve diğer Kürt aydınları bu gizli anlaşmalardan haberdar olup rahatsız oldukları için Mustafa Kemal’e bir muhtıra mektup veriyorlar. Yani siz işte daha Amasya protokolünde hükümler var. Bilmem Erzurum Kongresi’nde var, 1921 Anayasası’nda var. 20. madde ile Kürtlere özerlik vermesine ilişkin. Sonra Mustafa Kemal’in yaptığı açıklamalar var. Siz bu şeye uyuyor musunuz, uyuyacak mısınız verdiğiniz sözlere diye Mustafa Kemal’e bir bildirge veriyorlar. Bunun üzerine Mustafa Kemal’de hem İngilizlerle hem Fransızlarla gizlice anlaştığı ve sözler aldığı için Koçgiri’nin üstüne gidiyor ve Koçgiri’de büyük bir katliam yapılıyor.

    Koçgiri Katliamı bilinmeden Dersim’i de soykırımını da anlamak mümkün değil. Büyük bir katliam yapılıyor. 140 Koçgiri köyü yerle yeksan ediliyor.

    Mustafa Kemal yola çıktığında yardım istediği kişilerden birisi Ağuçan Piri Seyid. Fakat Türk matbua, Türk basınına bakarsanız hiçbirinde bunun Seyyid Aziz olduğu anlatılmaz, söylenmez ya İslam hocası diyorlar ya İslam Müftüsü diyorlar Seyyid Aziz’e. Keza o tarihte Alevilerden, Bektaşilerden destek istendiği için 1919’da gönüllü Alevi Bektaşi Alayı oluşturuluyor. İçinde benim dedem de var. Benim dedemin de gönüllü süvari olarak katılmıştır. Fakat bunların hepsi sonuçta kullanmakla ilgili olduğu sonradan anlaşıldı ve 1923’e bu koşullarda gidildi. Lozan’a hiçbir zorlukla karşılaşılmadan Lozan’a Antlaşması imzalandı.

    BALTA KÜTÜKTEN ÇIKTIKTAN SONRA KEMALİST YÖNETİM GERÇEK YÜZÜNÜ GÖSTERMEYE BAŞLADI

    Balta kütükten çıktıktan sonra Lozan Antlaşması ile birlikte Kemalist yönetim gerçek yüzünü göstermeye başladı. Nitekim Alevileri de Dersim’i de yakından ilgilendiren hususlardan bir tanesi Tekke ve Zaviyeler Kanunu’dur. Tekke ve Zaviyeler Kanunu 1925’te çıkarıldı. Çıkarılan bu kanunla tekkeler ve zaviyeler, yani Alevilerin ibadet yerleri yasaklandığı gibi Alevilik yasaklandı.

    “1924 ANAYASASIYLA BİRLİKTE 1925 HAREKETİ PATLAK VERDİ”

    Alevi, Bektaşi din önderlerinin hepsini muskacılarla biraraya sokup yasaklayan bir kanundur. Zaten Lozan Antlaşması imzalandıktan sonra 1924 Anayasasını çıkardılar. 24 Anayasasında ilk defa Türk ve İslam vurgusu yer aldı. Türk ve İslam açık açık yer aldı ve gazetelerin başlıklarının altında Türk’ün süngüsünün göründüğü yerde Kürtlük biter sloganı yer almaya başladı. Bu tahrik edici slogan ve bu yasaklamalar dolayısıyla zaten 1925 hareketi patlak verdi. Şunu hiçbir zaman unutmayalım. İlki 1898’de olmak üzere 1920’ye gelinceye kadar 15 dolayında Kürt kimlikli gazete ve dergi çıkıyordu. 1901’deki Kürt Azmi Kavmi Cemiyeti ile 1921’e gelinceye kadar 20 Kürt demokratik örgütü kurulmuştu. Bunların içinde 3 tane de parti vardı: Kürt Millet Fırkası, Kürt Serbestliği Fırkası, Kürt Demokrat Fırkası… Bu nedenle bunların hepsi yasaklandı.

    TUNÇ ELİ, DERSİM HALKINA HAKARETTİR

    Mevcut yönetim kendince Dersim’i çıban başı olarak nitelendiriyor. Dersim’in esas adı Dersim iken bugünkü Tunceli ismini kim koyuyor? Dersim kasabı Abdullah Alpdoğan; hem general, hem vali. Devletin ‘Tunçeli, Tunç yumruğu’ bunların tepesine inecek” diyor. Tunceli hakarettir, o topluma da insanlığa da hakarettir. Düzmece bir şeyler buluyorlar, işin aslı bu. Adamın yaptığı açıklama var. Yani o Dersim kasaba olarak nitelendirilen General Abdullah Alpdoğan ki o da Sakalı Nurettin’in damadıdır aynı zamanda.  Koçgiri’yi vuran Sakalı Nurettin’in. O açık açık diyor: “Devletin Tunç eli, tunç yumruğu tepelerine inecek bunların.” İsim oradan geliyor.

    DERSİM BÜYÜK BİR EYALETTİR

    Şunu bu noktada söyleyeyim. İddia edildiği gibi orada bir isyan söz konusu değil. Çünkü 1934’te Tunceli ili teşkil edilip başına kor vali yani korgeneral rütbesinde askeri vali atanınca bu Elazığ’da da faaliyet yürütüyor. Yoksa Dersim büyük bir eyalettir, Kızılbaş Kürtlerin yoğun olduğu bugünkü Tunceli, Elazığ, Erzurum’un bir bölümü, Erzincan’ın tamamı, Bingöl’ün önemli bir bölümü, Muş’un önemli bir bölümü, Sivas’ın bir bölümü, Malatya’nın bir bölümünü içine alan büyük bir havzadır, Kızılbaş Kürt havzası. İki kimlikle de ters dikkat edelim. Ondan dolayı büyük bir kıyım, katliam gerçekleştiriliyor.

    SİLAHLAR TESLİM EDİLDİKTEN SONRA KIYIMLAR BAŞLIYOR

    Bu aşiretler listesi dışında Dersim’de silah ve mal durumunu gösteren hangi aşiretlerde ne kadar silah var? Bu devletin elinde. Niye biliyor devlet bunu? Osmanlı döneminde Ruslara karşı kullanmak üzere aşiretlere dağıtılan silahlar.  Bu silahları istiyorlar, bu silahları 1936’da götürülüp teslim ediliyor, hepsi teslim ediliyor. Buna rağmen 1937’de bir kıyım, kırım kararlaştırılmış olduğu için 37’den başlayarak büyük bir soykırım yapılıyor. Daha garibi de ne? Eşkıya takibi adı altında köy ve orman yakma kılavuzu çıkarılıyor. O tarihte bir de köy ve orman yakma kılavuzu hazırlanıyor. Bugün neyi anlatıyor? Bu yaşanan birçok şeyin temelini anlatıyor. Düşünsel temelini anlatıyor. Yani o tarihte de hep eşkıya takibi gibi suçlamalarla köy ve orman yakma kılavuzu hazırlanıp bu idarecilerin eline veriliyor. Böyle bir talihsiz olay, insanlık ayıbı bir olay.

    7 T!

    Bütün mesele şu; askeri yöntemlerle edeplendirme, hizaya getirme, tenkil, tehcir, temdin, Türk İslamlaştırma, temsil, asimile etme ve tasfiye. Sonuçta tasfiye. 7 uğursuz T diyorum. Bunların tamamı uygulanmak suretiyle Kürt kimliği yok edilerek Kürt sorunun çözülmesi hedeflendiği için bütün bu uygulamalar gerçekleştiriliyor. Yani Dersim’deki olay da o, günümüzdeki olay, o tarihten sonra cereyan eden olayların da temelinde bu var. Konu askere havale ediliyor.

    Şöyle bir çarpıcı olay var. II. Dünya Harbi’nden sonra Türkiye yönünü batıya çeviriyor ve hükümet toplanıyor. “Dersim İsyanı ile birlikte biz artık Kürt meselesini tarihe attık” deniyor. “Kürt meselesini tarihin çöplüğüne attık” deniyorsa da bu gerçek değil. Kürt meselesi devam ediyor. Devlet bu nedenle “bizim bu konuda rapor hazırlamamız gerekir” diye konuyu tezekkür ediyor, karar alıyor ve bu konuda Ahmet Hasip Koylan adında Mülkiye Başmüfettişi görevlendiriliyor. Bu Kıbrıs Türkü olan bir şahsiyet. Kürdistan’da, Anadolu’da valilik yapmış, birçok dil biliyor ve devlet bütün önemli belgeleri bunun emrine veriyor. Şark İstiklal Mahkemesindeki savunmalar, idam serüvenini, sürecini birçok hassas detayların hepsini veriyor.

    Ben çalışmalarımda yararlanırken açıkçası birçok şeyi bu gizli dokümandan öğrendim. Çünkü devlet aklı açık planda red ve inkarcı, gizli planda itirafçı ve kabulcü. Gizli planda Kürtlerin tarihi, coğrafyası, etnolojisi, sosyolojisi Kürt ulusal hareketleri, kültürü, edebiyatı, dili her şey anlatılır, itiraf edilir. Açık alanda ise ‘Dağ Türkü’dür. Bunlar işte kart kurt destanı vesaire vesaire gibi trajikomik şeyler. Bu nedenle bütün bu bilim dışı çağ dışı uygulamaların sonucu olarak bu noktalara gelindi.

    Kamber YILDIZ/ANKARA