PİRHA- MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin cemevleri üzerinden Aleviliği Türk-İslam potasına sıkıştıran açıklamalarına tepki gösteren FEDA ve DAKB, devletin Alevi tanımlamalarının yok hükmünde olduğunu belirterek, “Alevilik, devletin ya da herhangi bir egemen yapının tanımlayacağı bir kimlik değildir” açıklamasında bulundu.
Demokratik Alevi Federasyonu (FEDA) ve Demokratik Alevi Kadınlar Birliği (DAKB), MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin Meclis kürsüsünden yaptığı “Cami ne kadar bizimse Cemevi de bizimdir. Cem de bizim, semah da bizim, imanın ve İslam’ın mükellefiyetleri de bizimdir. Alevi kardeşlerimizin ibadethane olarak görmelerine saygı duymak lazım” sözlerini tepki gösterdi.
Devlet Bahçeli’nin, Aleviliği Türk-İslam potasına sıkıştıran açıklamalarının inanç özgürlüğüne açık bir müdahale olduğuna dikkat çeken FEDA ve DAKB, devletin Aleviliği tanımlamaktan vazgeçerek, Alevilerin haklarını tanıması gerekliliğine vurgu yaptı.
“DEVLET BİZİ TANIMLAYAMAZ!”
Demokratik Alevi Federasyonu ve Demokratik Alevi Kadınlar Birliği’nin açıklaması şöyle:
“MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin Aleviliği “Türk-İslam potası”na sıkıştıran açıklamaları inanç özgürlüğüne açık bir müdahaledir. Alevilik, devletin ya da herhangi bir egemen yapının tanımlayacağı bir kimlik değildir. Yıllardır söylediğimiz gibi; devlet bizi tanımlayamaz!
Bu topraklarda Alevilere yönelik inkâr ve asimilasyon politikaları Maraş’tan Çorum’a, Madımak’tan Gazi’ye kadar halkımıza büyük acılar yaşattı. Bugün aynı anlayış, yeni sözlerle sürdürülmek isteniyor.
Alevilik ne bir “Türk-İslam sentezine” indirgenebilir ne de iktidarların rızasıyla var olur. Alevilik, kendi yolunda ve erkânında vardır.
Gerçek kardeşlik; yapılan katliamlarla yüzleşmekle, hakikati kabul etmekle ve eşit yurttaşlıkla mümkündür. Asimilasyon dili barışı değil, çatışmayı büyütür. Halklar bugün Demokratik Barış Süreci ile huzur ararken, bu süreci zehirleyen ayrıştırıcı ve inkârcı söylemleri kabul etmiyoruz. Aleviler kendi inançlarını çok iyi biliyor ve tanıyorlar. Kimse bize kimlik biçemez.
“ALEVİLERİN HAKLARINI TANIMALILAR”
Bizim talebimiz açıktır:
Devlet, Aleviliği tanımlamaktan vazgeçmeli; Alevilerin haklarını tanımalıdır. Cemevleri ibadethanedir, cemevleri ve inancımız yasal güvence altına alınmalıdır.
Eşit anayasal haklarımız güvence altına alınmalı ve halklar arasında kardeşliğin zemini güçlendirilmelidir. Aleviler dün olduğu gibi bugün de boyun eğmeyecek; hiçbir inkâr bizi yok edemeyecektir. Çünkü biliyoruz: Hakikat er ya da geç yerini bulur.”
PİRHA- MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin Meclis kürsüsünden yaptığı “Cemevi de bizimdir, Alevi kardeşlerimizin ibadethane olarak görmelerine saygı duymak lazım” sözlerine dair açıklama yapan Britanya Alevi Federasyonu, “Bugün de, dün olduğu gibi; Aleviliği devletin değil, Alevi halkının tanımladığı bir inanç olarak savunmaya, her türlü inkâra, asimilasyona ve “Türk-İslam Aleviliği” dayatmasına karşı yolumuzun, hakikatimizin ve varlık nedenimizin ilkelerini savunmaya devam edeceğiz” dedi.
Britanya Alevi Federasyonu, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin Meclis kürsüsünden yaptığı “Cemevi de bizimdir, Alevi kardeşlerimizin ibadethane olarak görmelerine saygı duymak lazım” sözlerini değerlendirdi.
Bahçeli’nin açıklamasını “Aleviliğe saygı değil; Aleviliği yeniden tanımlama ve Türklük-İslam potasında eritme girişimidir” diyerek tanımlayan Britanya Alevi Federasyonu, açıklamanın devamında şunları ifade etti:
“Bu topraklarda Aleviler yüz yıllardır inkârın, katliamların, sürgünlerin ve asimilasyonun hedefi oldu. Bugün aynı zihniyet, geçmişte işlediği suçların üzerini “saygı” kelimesiyle örtmeye çalışıyor. Biz bu dili, bu ikiyüzlülüğü çok iyi tanıyoruz! Dün bizi yakan zihniyetin, bugün “kardeşlik” sözleriyle kendini aklamasına inanmıyoruz! Alevilik ne bir mezhep, ne de bir etnik kimliğin alt başlığıdır. Alevilik; kendi yol erkânı, inancı, meydanı ve ibadetiyle özgün, eşitlikçi, kadim bir yoldur. Bu yolu ne devlet tarif eder, ne de iktidar şekillendirir. Bizim ibadetimiz cemdir, kıblemiz insandır, meydanımız rızalıktır. Devletin, siyasetin ya da herhangi bir ideolojinin Aleviliği tanımlamasına asla rızamız yoktur. Bugün “Cemevi bizimdir” diyenler, aslında Aleviliği kontrol altına almanın, devlete bağlı, ehlileştirilmiş bir Alevilik yaratmanın peşindedir. Bu sözler bir açılım değil, açıkça bir asimilasyon çağrısıdır.
Britanya Alevi Federasyonu olarak diyoruz ki: Bizim yolumuz Hakk’tan, anadan, pirden, talipten gelir. Bu yol devletten değil, halktan yürür. Bizim varlık nedenimiz de tam olarak budur. Bugün de, dün olduğu gibi; Aleviliği devletin değil, Alevi halkının tanımladığı bir inanç olarak savunmaya, her türlü inkâra, asimilasyona ve “Türk-İslam Aleviliği” dayatmasına karşı yolumuzun, hakikatimizin ve varlık nedenimizin ilkelerini savunmaya devam edeceğiz. Yol bir, sürek bin bir ama öz birdir.”
PİRHA – MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin “Alevi İslam inancına mensup kardeşlerimizin cemevini ibadet ibadethane olarak görmelerine anlayış ve saygı duymak lazım” sözlerine Alevi kurum başkanlarından tepki geldi. ABF Genel Başkanı Aslan, “Haddini aşan açıklama” derken, PSAKD Genel Başkanı Erçe ise “Cami sizin, cemevi ise bizim” sözleriyle Bahçeli’yi eleştirdi. AKD Genel Başkanı Seher Şengünlü Yılmaz ise Bahçeli’nin açıklamalarını “Fiyasko” olarak yorumladı.
MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, Meclis Grup Toplantısı’nda Alevi toplumuna “Türklük” ve “Müslümanlık” üzerinden mesajlar verdi. Bahçeli, Türk milletinin etnik ve mezhebi ayrışmalarla karşı karşıya bırakılmak istendiğini iddia ederek şu ifadeleri kullandı:
“Cami ne kadar bizimse cemevi de bizimdir. Cem de bizim, semah da bizim, imanın ve İslam’ın mükellefiyetleri de bizimdir. Cemevinin ibadethane olarak tescili hususunda atılgan olmak, engelleri birer birer kaldıracak irade cesaretini sergilemek gerekmektedir.
Hem Aleviyiz hem Sünni, hepsinden evveli de Müslüman Türk milletiyiz.
Alevi İslam inancına mensup kardeşlerimizin cemevinin ibadet ibadethane olarak görmelerine anlayış ve saygı duymak lazım.
İftira ve istinatlara sırtını dayayanlar Maraş’tan Çorum’a kadar yaşanan dış mihraklı provokasyonların iç yüzünü hala okuyamayanlar bu nedenle de tarihten husumet üretmek için emre amade bekleyiş içinde olanlar emin olunuz ki bizim ilgi ve irtibat sahamızın da sonuna kadar dışındadır.
Nevşehir’in Hacıbektaş ilçesinde şahsımın fani hayattaki bir tasarrufunu Horasan Erenleri Dernekler Federasyonuna hibe etmemizle birlikte yaklaşık 6.000 metrekarelik alana inşa edilip ilk etap açılışı yapılan aynı zamanda dünyanın ve ülkemizin en büyük cemevi projesi olan Horasan Erenleri Dergahı Cemevi külliyesinin milli birlik ve beraberliğimizin nişaneleri arasında yer alması Allah’tan niyazımdır.”
“MADEM ÖYLE YASAL DÜZENLEMELERİ YAPSINLAR”
Bahçeli’nin açıklamasına Alevi kamuoyundan tepki gecikmedi. Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF) Genel Başkanı Mustafa Aslan, cemevlerinin yasal statüsü konusunda siyasal iktidarın önünde bir engel olmadığını belirtti. Aslan, konuşmasında şu cümlelere yer verdi:
“Bu ülkede katliamlar, soykırımlar, sürgünler, inkar politikaları, asimilasyon yaşandı. Evet, biz de bu ayrımcılıktan, inkardan, ötekileştirmeden bıktık. Türkiye’nin laik ve demokratik bir cumhuriyetle taşlanmaya ihtiyacı olduğunu söyledik. Eğer gerçekten onlar da bıktıysa ilgili yasal düzenlemelerin yapılması lazım.
İnsanları kimliğinden, dilinden, inancından, renginden ya da siyasi düşüncesinden dolayı ayrıştıran biz değiliz. Yok etme ya da asimilasyon politikaları girişiminde bulunan taraf da biz değiliz. En önemlisi şu; Alevi toplumu olarak şunu söylüyoruz; bizi tarif etmek, tanımlamak, tek kalıba sokmaya kalkışmak’ ne Bahçeli’nin hakkı, haddi ne de başka birisinin. Alevilerin Türk mü, Kürt mü, Arap mı, başka kimliğe mi bağlı olması onlara kalmış değil. Aleviler ‘biz Aleviyiz’ diyor.”
“KÜLLİYE DEDİKLERİ BİR ASİMİLASYON POLİTİKASININ MERKEZİ”
Mustafa Aslan, Devlet Bahçeli öncülüğünde Hacıbektaş’ta açılan külliyeye ilişkin şu eleştirileri paylaştı:
“Hacıbektaş’ta bir dergahımız var; Hacıbektaş Dergahı. Hacıbektaş dergahı dışında başka bir dergâha ihtiyaç yok. Yapmış oldukları sözde cemevi ya da külliye dedikleri, inançta olmayan bir şey. Külliye dedikleri bir asimilasyon politikasının merkezi olacaktır. Kendi ağzıyla da bugün itiraf etti; ‘Türk ve Müslüman Alevi’ yetiştirmeye çalışıyor beyefendi. Bahçeli’nin itiraf ettiği şey şu; ‘Evet, biz yıllardır yıllardır bu inanç toplumunu yok saydık, inkar ettik, kıyımlara, katliamlara maruz bıraktık. Bugün bunlara kardeşimiz diyeceğiz ama bizim tarif ettiğimiz şekilde…’ ‘Kıblemiz, kitabımız aynı’ tarifi ve tanımlaması Devlet Bahçeli’nin haddine değil.
Samimilerse Meclis orada. Ellerini kollarını bağlayan kimse yok. Demokratik anlamda bir adım atmaları lazım.”
Alevi Kültür Dernekleri (AKD) Genel Başkanı Seher Şengünlü Yılmaz ise Bahçeli’nin açıklamalarını “Fiyasko” olarak yorumladı. Yılmaz, Bahçeli’nin bir tür “vicdan muhasebesi” yaptığını ancak Çorum ve Maraş’a “iftira” dediğinin de altını çizdi. Yılmaz, şu eleştirileri paylaştı:
“Bahçeli ‘Eski defterleri karıştıranlar batmış tüccardır’ diyor. Dolayısıyla bir yüzleşme gelmeden bir açılım gelmesi ne kadar samimi olur? Ayrıca sürekli Aleviliği İslam ve Türk gören bir ideoloji üzerinden inşa etmek istiyorlar. MHP’nin ‘Müslüman ve Türk kardeşliği’ söylemi geliştirdiğini gösteriyor. Alevi toplumunu da bu potada eritmeye çalışacaklar. Yani belli ki Türk ve İslam üzerinden gidecek bir açılım sürecini ‘fiyasko’ diye görüyorum.”
“ÖNCE ÖZÜR DİLEMESİ GEREKİYOR”
Devlet Bahçeli’ye bir tepki de Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Genel Başkanı Cuma Erçe’den geldi. “Aleviler açısından beklentiyi yükseltip dağın fare doğurması gibi bir şey bu” diyen Erçe, şunları paylaştı:
“Bir zihniyet değişiminden bahsetmek mümkün değil. En başta Aleviliği bir ırkın, bir başka dinin içine hapseden yaklaşım zaten başlı başına Aleviliği yok etmek istemenin yaklaşımıdır. Öz itibariyle Aleviliğin asla kabul etmeyeceği, bir ırkın ve başka bir dinin kalıplarına sokma çabasıdır bu. Alevilere bir açılım değil, tam tersine, Alevilere bugüne kadar uygulanan zulmün devamından ibarettir.
Aleviliği tanımlayarak, yeni kalıplara sokarak Alevi açılımı olmaz. Dolayısıyla Cemevi’nin ibadethane olup olmadığının kararını verecek olan da Devlet Bahçeli değildir. Onlar bu saatten sonra yasaları yazmasalar bile bizim için ibadethanedir. Hani bunun Devlet Bahçeli aracılığıyla söylenmiş olması bizim açımızdan mutluluk, memnuniyet verecek bir gelişme değil. Sonuç itibariyle geçmişte Alevi katliamlarında bizzat rol oynamış. Alevi katliamında adları geçen bir siyasal anlayışın önemli bir aktörünün bugün açılımdan bahsedilecek sözler kurabilmesi için önce geçmişle partisini siyasetini zihniyetini yüzleştirmeyi başarması ve o zihniyetle hesaplaşması gerekiyor. Bunu yaparken de Alevilerden, devrimcilerden, sosyalistlerden, Kürtlerden özür dilemesi gerekiyor. Dün ‘baş üstünde baş, taş üstünde taş bırakmayın’ diyen, meydanlarda ip atan Bahçeli’nin bugün Kürtlerle ilgili açılım söylemi ne kadar samimiyetten uzaksa, Maraş’ın, Çorum’un, Sivas’ın hesabını vermeyen zihniyetin, bugün Alevilerle ilgili söylediği sözlerin de çok karşılığı yoktur. Sadece Alevileri kendi içinde bölmeyi hedefler.
Eğer gerçek anlamda Alevilerle ilgili bir söz kuracaksa bu Alevilerin temsilcilerinin görüşleri noktasında söz kurulur. Yani ne demek ‘cami de bizim, cemevi de bizim’? Hayır. Cami senin, cemevi benim. Bu kadar basit. İbadethaneler o inancı benimseyenlerindir. ‘Cami de, kilise de, havra da, cemevi de bizim’ deseydi eyvallah derdim. Ama asıl niyetin bu olmadığı çok açık.
Biz özgün, müstakil bir inancız. Her özgün ve müstakil inanca ne kadar saygımız varsa herkesin de bizim inancımıza saygı duymak zorunda olduğunu söylüyoruz ve yıllarca da bunun mücadelesini veriyoruz.”
PİRHA- PSAKD Genel Merkezi, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin “Cumhurbaşkanı’nın iki yardımcısı olsun; biri Kürt, diğeri Alevi olsun” söyleminin etnik ve inanç kimliklerini araçsallaştıran bir siyasal mühendislik anlayışının parçası olduğunu belirterek, “Devletin sahibi olarak Türk ve Sünni İslam kimliğini gören; Kürtleri ve Alevileri ise ancak “makbul” olanlarıyla bu sisteme eklemlemek isteyen bu zihniyeti kabul etmiyoruz. Bizler, temsil ya da makam pazarlığı değil, eşit yurttaşlık hakkı istiyoruz” açıklamasında bulundu.
Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Genel Merkezi, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin “Cumhurbaşkanı’nın iki yardımcısı olsun; biri Kürt, diğeri Alevi olsun” sözlerine ilişkin yazılı açıklama yaptı.
Alevilere yönelik hak ihlallerinin devam ettiği, zorunlu din derslerinin dayatıldığı ve cemevlerinin hala ibadethane kabul edilmediğine vurgu yapılan açıklamada Alevilerin inanç ya da etnik kimlikler üzerinden pazarlık edilen bir rejimi değil; eşit yurttaşlığa dayalı, laik ve demokratik bir cumhuriyeti istediği kaydedildi.
“SİYASAL MÜHENDİSLİK ANLAYIŞININ BİR PARÇASI”
PSAKD Genel Merkezi’nin açıklaması şöyle:
“MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin “Cumhurbaşkanı’nın iki yardımcısı olsun; biri Kürt, diğeri Alevi olsun” şeklindeki açıklaması kamuoyunda şaşkınlık ve kaygıyla karşılanmıştır.Bu açıklamanın yalnızca sembolik bir öneri olmadığını, Cumhuriyet’in asli kurucu unsurlarını laiklikten, eşit yurttaşlıktan ve halk egemenliğinden kopararak; etnik ve inanç kimliklerini araçsallaştıran bir siyasal mühendislik anlayışının parçası olduğu açıktır.
Devletin sahibi olarak Türk ve Sünni İslam kimliğini gören; Kürtleri ve Alevileri ise ancak “makbul” olanlarıyla bu sisteme eklemlemek isteyen bu zihniyeti kabul etmiyoruz. Bizler, temsil ya da makam pazarlığı değil, eşit yurttaşlık hakkı istiyoruz.
EŞİT YURTTAŞLIK TEHLİKE ALTINDA
Türkiye Cumhuriyeti’nin anayasasında yer alan laiklik ilkesi, uzun süredir sadece kâğıt üzerinde kalan bir teminat haline getirilmiştir.
Okullarda hâlâ zorunlu din dersleri uygulanıyor, 4-6 yaş arası çocuklara Arapça din eğitimi veriliyor, Diyanet İşleri Başkanlığı, 130 milyar TL’yi aşan bütçesiyle birçok bakanlıktan daha güçlü bir siyasi aygıta dönüşmüş durumda.
Tüm bunlar, devletin tarafsız ve inançlar karşısında eşit mesafede duran bir yapı olmaktan çıkarak; tek mezhepçi bir karakter kazandığını açıkça göstermektedir.
Siyasi iktidarın yarattığı bu tekçi yapı, yalnızca inanç alanında değil; ekonomik ve toplumsal yaşamda da büyük bir eşitsizlik doğurmuştur.
İşçiler, memurlar, emekliler açlık sınırında yaşam mücadelesi verirken, gençler işsiz, toplum umutsuz, kaynaklar adil paylaşılmak yerine, belli dini yapılar ve yandaş vakıflar üzerinden dağıtılmakta, toplumsal huzur bozulmaktadır.
Biz Aleviler bu ülkenin eşit yurttaşlarıyız. Vergimizi veriyor, oy kullanıyor, askerlik yapıyor; bu toplumun değerlerine katkı sunuyoruz. Ama hâlâ inancımız, kimliğimiz ve yaşam tarzımız nedeniyle dışlanıyoruz.
ZORUNLU DİN DERSİ, DİYANET, MADIMAK UTANÇ MÜZESİ..
Bu nedenle taleplerimiz çok açık, çok meşrudur:
1. Laiklik ilkesi korunmalı, tüm kamu politikalarına yön vermelidir.
2. Yargı bağımsızlığı sağlanmalı, siyasi müdahalelere son verilmelidir.
3. Üniversiteler özerk, kamusal alanda liyakat esas olmalıdır.
4. Zorunlu din dersleri kaldırılmalı, inanç tercihleri ailelere bırakılmalıdır.
5. Diyanet İşleri Başkanlığı lağvedilmeli, yerine tüm inançlara eşit mesafede, çoğulcu bir yapı kurulmalıdır.
6. Sivas Madımak Oteli, Utanç Müzesi’ne dönüştürülmelidir.
7. Alevi-Bektaşi dergâhları, gerçek sahiplerine iade edilmelidir.
Bizler inanç ya da etnik kimlikler üzerinden pazarlık edilen bir rejimi değil; eşit yurttaşlığa dayalı, laik ve demokratik bir Cumhuriyet istiyoruz. Eşit yurttaşlık bir lütuf değil, doğuştan gelen temel bir haktır. Devleti yönetenler bu hakkı tesis etmekle yükümlüdür. İnancımızla, kimliğimizle, dilimizle varız ve eşitiz!”
PİRHA – Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu (AABK) Eşit Başkanı Nevin Kamilağaoğlu, Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı’nın, Alevi toplumu açısından “umut verici” olduğunu ifade etti. Kamilağaoğlu, “Alevi kurumları, bu süreçte yalnızca taleplerini ileten değil, aynı zamanda anayasa tartışma sürecinin içerisinde toplumsal demokratik dönüşüm için mücadele eden bir aktör olmalıdır” diye de ekledi.
Abdullah Öcalan’ın ‘Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı’ ardından PKK’nin silah bırakma kararı, ülkede yeni bir siyasi atmosfer oluşturdu. İktidar partisi de muhalefet de Kürt sorununun demokratik yollarla çözümü konusunda fikirlerini sundu ancak hükümet nezdinde henüz somut bir adım atılmadı.
MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli tarafından Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde kurulması önerilen komisyona dair de henüz net bir açıklama yapılmadı.
Sürecin bir diğer merakla beklenen başlığı ise yeni anayasa çalışmaları konusu. Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından çalışmalara başlandığı ifade edilse de anayasa hazırlıklarında hangi evreye varıldığı da bilinmeyenler arasında.
“DEMOKRATİK DÖNÜŞÜMÜN BAŞLANGICI”
Sürecin öznelerinden olarak gösterilen Alevi toplumu da Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı’nı olumlu yorumladı. AABK Eşit Başkanı Nevin Kamilağaoğlu da sürece dair Pir Haber Ajansı’nın sorularını yanıtladı.
“Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı, Alevi toplumu nezdinde nasıl okundu?” sorusuna Kamilağaoğlu şu yanıtı verdi:
“Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı, Alevi toplumu açısından umut verici ve çok değerli olmakla birlikte temkinli bir şekilde karşılanıyor. Aleviler, tarihsel olarak katliamlardan geçmiş, dışlanmış, inançları görmezden gelinmiş yok sayılmış bir topluluk. Bu nedenle her çağrı, Alevi toplumu tarafından önceki yaşadıkları tecrübelerin süzgecinden geçirilerek değerlendiriliyor. Bizim için barış, sadece silahların susması değil, toplumsal adaletin tesisi, eşit yurttaşlık, ana dil ve inanç özgürlüğünün tanınmasıdır. Aleviler bu çağrıyı, inançlarının tanındığı, eşit yurttaşlık temelinde bir demokratik dönüşümün başlangıcı olarak görmek istiyor. Ama, bugüne kadarki devletin uygulamaları ve devlete karşı duydukları güvensizlikten dolayı son dönemki gelişmelere temkinli yaklaşıyor.”
“ALEVİLİK, ANAYASAL DÜZEYDE İNANÇ OLARAK TANINSIN!”
Nevin Kamilağaoğlu yeni anayasa çalışmalarına dair de görüş belirtti. Alevi toplumunun, yeni anayasada görmek istediği başlıklara değinen Kamilağaoğlu, şunları söyledi:
“Yeni bir anayasa, geçmişin ayrımcı, baskıcı, inkarcı uygulamalarını tekrar etmeyecek demokratik ve çoğulcu toplumsal bir sözleşme olmalıdır. Bizler, yeni anayasada laikliğin gerçek anlamda uygulanmasını, tüm inanç gruplarına, farklı kimliklere eşit mesafede olmasını görmek istiyoruz. Zorunlu din derslerinin kaldırılmasını, inançlara eşit yaklaşmayan, yok sayan Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kaldırılmasını tüm inançlara eşit yaklaşan yeni bir yapının kurulmasını istiyoruz. Aleviler, Aleviliğin anayasal düzeyde bir inanç olarak tanınması, cemevlerinin ibadethane statüsüne kavuşturulmasını en temel hakkımız olarak görüyoruz.”
AKP-MHP Hükümetinin, yeni anayasa taslağı için kendisine yakın kimi Alevi şahsiyetlerle görüştüğü iddiaları ise kamuoyunda tepkiyle karşılandı. Nevin Kamilağaoğlu da “ihanet içinde olan çevrelerin, devletle Aleviler adına kurdukları ilişkileri bizim için yok hükmündedir” dedi.
Kamilağaoğlu, “Mevcut iktidar, Anayasa Mahkemesi’nin Alevilik hakkında lehte kararlarını uygulanmayıp, AİHM’in kararlarını da tanımayan bir pozisyondayken şimdi nasıl bir anayasa taslağı öngörüyor dersiniz?” sorusuna şu yanıtı verdi:
“Bu soru, çok haklı bir toplumsal sorgulamayı yansıtıyor. Evet, AYM ve AİHM kararları açıkça Aleviliğin bir inanç olarak tanınması gerektiğini ortaya koymasına rağmen bu kararlar hayata geçirilmiyor. Çünkü ulus devlet projesinde devletin dini tekçilik ve Aleviliğin inkarı üzerine kurulmuştur. Bu durum yüz yıldır devam ediyor. İktidara kim gelirse gelsin durum değişmiyor. Şu anda yine iktidarda olan siyasi iradenin samimiyetine dair çok ciddi şüphelerimiz ve güvensizliklerimiz var.
Alevi toplumu olarak şunu söylüyoruz: İktidar gerçek bir demokratik anayasa hazırlamak istiyorsa önce mevcut hukuk kararlarına uymalı, uygulamalı ve eşit yurttaşlık ilkesini pratiğe geçirmelidir. Alevilik, herhangi bir pazarlığın ya da temsil iddialarının asla söz konusu olamaz. Bizler şeffaf, katılımcı ve hak temelli bir anayasa sürecinin ancak tüm inanç ve kimliklerin tam temsiliyle mümkün olabileceğini düşünüyoruz. Kimi ihanet içinde olan çevrelerin devletle Aleviler adına kurdukları ilişkiler bizim için yok hükmündedir.”
“DEMOKRASİ, ALEVİLER İÇİN HAYATİ BİR MESELE”
“Aleviler için demokratikleşme, sadece oy verme, sandığa gitme hakkı değil” diyen Kamilağaoğlu, cümlelerine şöyle devam etti:
“Gerçek demokratikleşme, inanç özgürlüğünün ve ana dilin güvence altına alınması, kültürel hakların tanınması ve devletin tüm yurttaşlara eşit yaklaşmasıyla mümkündür. Gerçek demokratikleşme halkın yönetime katılma hakkıdır, örgütlenme hakkıdır, sendikalaşma hakkıdır; özgür medya, bağımsız yargı, bağımsız üniversitelerdir.
Aleviler, artık kamusal alanda var olabilmek, ibadetlerini özgürce yerine getirebilmek, eğitimde ve kamu hizmetlerinde ayrımcılığa uğramak istemiyor. Demokratikleşme, toplumun her kesiminin kendisini özgürce ifade edebileceği bir yapının kurulmasıdır. Bu nedenle demokrasi, bir bütün olarak insan hakları; kadın, çocuk, doğa, hayvan hakları, Aleviler için doğrudan hayati bir meseledir.”
“ALEVİ KURUMLARI, TOPLUMU DOĞRU BİLGİLENDİRMELİ”
AABK Eşit Başkanı Nevin Kamilağaoğlu, Alevi kurumlarının mevcut süreçte nasıl rol alması gerektiğinin de altını çizerek, “Alevi örgütleri, somut olarak ne yapmalı?” sorusunu şu cümlelerle yanıtladı:
“Alevi kurumlarının, kurum yöneticilerinin bugünkü en önemli görevi, toplumu doğru bilgilendirmek, talepleri ortaklaştırıp birlikte hareket etmektir. Bu süreçte kurumsal ayrışmaları bir kenara bırakarak, eşit yurttaşlık temelinde birleşik bir duruş sergilemek gerekir. Somut olarak, anayasa çalışmaları ile ilgili kendi taleplerini bir belge haline getirilerek kamuoyu ile paylaşılmalı. Ayrıca Alevi kurumları, ulusal ve uluslararası düzeyde insan hakkı temelli faaliyetlerini artırılmalı, her hukuk mücadelesinde gençler başta olmak üzere kadınların sürece aktif katılımı sağlanmalıdır. Sonuç olarak, Alevi kurumları, bu süreçte yalnızca taleplerini ileten değil, aynı zamanda anayasa tartışma sürecinin içerisinde toplumsal demokratik dönüşüm için mücadele eden bir aktör olmalıdır.”
PİRHA-Adıyamanlı yurttaşlar, ‘Barış Süreci’ hakkında değerlendirmelerde bulunarak, Kürt sorunun bir an önce çözülmesi gerektiğini ifade ederek, “Bir an önce birlik, beraberlik olsun. Artık barış olsun istiyoruz” dediler.
PKK Lideri Abdullah Öcalan’ının ‘Barış ve Demokratik Çözüm’ çağrısıyla başlayan sürecin ardından PKK, 12 Mayıs 2025’te, örgütün kendini feshettiğini ve silah bıraktığını duyurdu.
Adıyaman’da yaşayan yurttaşlar, Kürt sorununun çözümüne dair gelişmeleri nasıl gördüklerini sorduk.
Çözüm sürecini samimi görmeyenler olduğu kadar, Kürt sorunun barışçıl yollarla çözülmesinin gerekli olduğunu ifade edenler oldu.
Pir Haber Ajansı’na (PİRHA) konuşan yurttaşlar çözüm süreci hakkında şu yorumlarda bulundu.
“NEYİN SAVAŞINI VERİYORUZ?”
Taksi şoförlüğü yapan Zeynel Abidin Kılavuz, Türkiye’nin barışa ihtiyacı olduğunu vurgulayarak, “Burası hepimize ait bir toprak, neyin savaşını veriyoruz? Bu barışın bir an önce sağlanması lazım. Barış sağlandığında Türkiye’nin çok iyi bir yere geleceğine eminim. Biz bu süreci destekleriz” dedi.
‘SAVAŞTA HER İKİ TARAFA YAZIK’
Savaştan her iki halkın etkilendiğini belirten Mehmet Güneş adlı yurttaş ise şu ifadeleri kullandı: “Ölen kim olursa olsun bizim evladımızdır. Savaşta hayatını kaybeden her iki tarafa yazık. Keşke hiç kavga olmazsa, insanlar gönül rahatlığıyla yaşayabilse.”
Olası bir çözümden hem ülkenin hem de kendilerinin memnun olacağını ifade eden Güneş, “Kim ne söz tutmuşsa sözünün arkasında durmalı” yorumunda bulundu.
Güneş, sözlerine şöyle devam etti: “Bu sürecin olumlu yönde ilerleyeceğinden emin değilim ama inşallah da başarılı olur. Ben hayvanların bile birbirine eziyet etmesine bile tahammül edemiyorum. Oturup konuşalım, bu ülke herkese yeter.”
‘KİME SORSANIZ BARIŞI İSTER’
Herkesin barışı savunacağını söyleyen Hüseyin Karagöz, “Bugün yolda kimi çevirip sorarsanız herkes barışı ister. Barışın aksi dışında bir cevap vermez. Hepimiz barıştan tarafız. Bütün toplum adına umuyorum ki barış içinde, kardeşlik içinde, demokratik bir ülkede yaşarız” diye konuştu.
Bir yurttaş, “Savaşın sonlanması bizi de ülkeyi de memnun eder. Barış olmasını isteriz, barış güzel bir şey” diye ifade ederken, süreç hakkında konuşan bir kadın yurttaş ise, “Bir an önce birlik, beraberlik olsun. Artık barış olsun istiyoruz” dedi.
‘BU SORUNUN ÇÖZÜLMESİNE UZUN ZAMANDAN BERİDİR İHTİYAÇ VAR’
Esnaflık yapan Bekir Ünal da, Kürt sorunun çözülmesinin gerekli olduğunu ifade ederek şunları söyledi:
“Bu sorunun çözülmesine 30 yıldan beridir ihtiyaç var. Türk, Kürt hepimiz kardeşiz. Bir Kürt olarak elbette ki barışın olmasını isterim; kardeşlik olsun, barış olsun, Türkiye güzel olsun, Avrupa ülkeleriyle yarışabilecek düzeye gelelim.
Türkiye’de bir çözüm umudumuz var. Bu süreç olması gereken bir şey, geriye dönüş olmaması lazım, geriye dönüş olursa Türkiye için büyük bir kayıp olur. Türkiye’nin her türlü adımı atması gerekiyor. Ortada bir sorun yok; eğer ortada bir Kürt sorunu varsa bu barış sürecinde her iki tarafın da fedakarlık göstermesi lazım.”
Trakyalı olduğunu söyleyen bir yurttaş ise konu hakkında şu ifadeyi kullandı: “Eğer insanlar ölmeyecekse elbette ki bir barışa ihtiyaç var.”
‘YETERKİ SİYASETÇİLER BENCİL OLMASIN’
Savaşın bütün toplumlara zarar verdiğini dile getiren Ozan Yapıcı, “Türkiye’de, Ortadoğu’da veya Avrupa’da nerede olursa olsun canların ölmemesi lazım. Eğer ki şeffaf bir siyaset varsa barış süreci güzel bir şey. Eğer kişisel çıkarlardan önce toplumsal bir çıkar varsa ve olursa barış süreci gelişir. Toplumun çıkarı göz önünde bulundurulursa elbette ki barış olur, ekonomi de düzelir. Yeter ki insanlar bencil olmasın, siyasetçiler bencil olmasın” ifadesinde bulundu.
PİRHA – DEM Parti MYK Üyesi Musa Piroğlu, Kürt sorununun çözümü konusunda yürütülen süreci değerlendirdi. Piroğlu, “Asıl sorun, bu barış sürecinin kim tarafından sahiplenileceği ve nasıl yürütüleceğidir” diyerek Kürt halkının taleplerinin uluslararası görünürlüğe ulaştığını vurguladı. Musa Piroğlu, “Bu ülke belki de tarihin en travmatik yoksullaşmasını, en ağır sosyal çürümesini ve en büyük adaletsizlik dönemini yaşıyor. Barış mücadelesi aslında bu yüzden bunların da aşılabilecek koşulları yaratmadır” diye de ekledi.
1 Ekim 2024’te MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, Mecliste yaptığı konuşmada “Yeni bir döneme giriyoruz. Dünyada barış olurken ülkemizde de bu barışı sağlamalıyız” cümlelerini sarf etti. Bahçeli’nin bu konuşması ardından ülke, yeni bir gündeme perde aralamış oldu.
Cumhuriyet tarihinin en sağcı, en dinci hükümeti olarak ifade edilen AKP-MHP Hükümeti, Kürt sorununun çözümü adına nasıl bir adım atacak; detaylarını Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Merkez Yürütme Kurulu üyesi Musa Piroğlu ile konuştuk.
“DEVLET AKLI, SURİYE’DEKİ GELİŞMELERİ DOĞRU OKUDU”
Aynı zamanda 27. Dönem HDP İstanbul Milletvekilliği yapan Musa Piroğlu, “Devlet Bahçeli niye böyle bir çağrı yaptı? Bu çağrı neden Bahçeli tarafından yapıldı?” sorularını irdeleyerek değerlendirmesine şu sözlerle başladı:
“Bahçeli aynı açıklamada iki tane önemli vurgu yaptı. Bir; ‘sınırının ötesinde çok ciddi gelişmeler oluyor’. İki; ‘Terörsüz Türkiye’de ekonomi canlanacak, maaşlara zam yapılacak’ dedi. Aslında iki vurgunun kendisi bu çağrının neden yapıldığını da göstergesiydi. Kişisel inancım şudur ki aslında Devlet Bahçeli’yi bu sürece itekleyen uluslararası gelişmelerin kendisi oldu. İçeride de bir dizi gelişme var ama savaş ortamının en aza indiği içeride, çatışma ortamının neredeyse uzun süredir hissedilmediği bir dönemde ve onların deyimiyle ‘örgütün bittiğini’ iddia ettikleri süreçte Bahçeli çıktı; hem de en uçtan, ‘Abdullah Öcalan çıksın gelsin bu açıklamayı yapsın’ dedi. Bahçeli’yi buna itekleyen şey aslında onun temsil ettiği devlet kliklerinden birinin, siyaset okumasıdır. Benim iddiam, bu süreçte Devlet Bahçeli ile Erdoğan arasında bir açı farkı oldu. Bu uzunca bir sürede Erdoğan’ın süreçte ayak diremesiyle de çok belirgin hale de geldi. Devlet Bahçeli’nin temsil ettiği devlet aklı, Suriye’deki gelişmeleri doğru okudu. Ve şunun farkına vardılar ki Esad yıkılacak. Esad’ın yıkılması demek Aslında Suriye’de haritanın yeniden çizilmesiydi. Esad sonrası harita yeniden çiziliyordu ve Suriye’de bir seçenekleri vardı. Ya Kürt halkı ile beraber bu sürece hegemonik olarak dahil olacaklardı ya da topyekün kaybedeceklerdi.”
“ÖNEMLİ BİR KAVŞAK!”
DEM Parti Merkez Yürütme Kurulu Üyesi Musa Piroğlu, sürecin “Demokratik toplum” vurgusuyla ele alınması gerektiğini söyledi. “Kürt halkı özgürleşmeden Türkiye’de demokrasinin gelme şansı yok” diyen Piroğlu, şöyle devam etti:
“Türkiye’de demokratikleşme mücadelesi ve demokratikleşme sağlanmadan Kürt halkının özgürleşme şansı da söz konusu değil. Bu ikisi iç içe geçmiş, birbirini diyalektik olarak besleyen bir olgudan ibarettir. Bu noktada PKK’nin silah bırakma çağrısı, hamlesi ve bunun üstünden devletle yürütülen görüşmeler eğer bir demokratik barışla sonuçlandığı andan itibaren kaçılmaz olarak Türkiye’deki otoriterleşme eğilimlerin de son bulması anlamına geliyor. Önemli bir kavşaktan geçiyor ülke. Bir yandan bir barış süreci işliyor. Tarihsel bir gelişme, 50 yıllık bir çatışmanın sona ermesi bütün Ortadoğu’yu kapsayan bir olgudan söz ediliyor. Sorun, bu barış sürecinin kim tarafından sahiplenileceği ve nasıl yürütüleceği. Kabul etmek gerek; masaya oturan herkesin kendi planları, ajandaları vardır ve bunu oraya dayatmaya çalışırlar. İki kanadın da ayrı ayrı ajandaları olsa bile ortaklaştıkları ajandalar var.”
DOĞRU SÜREÇTE SİLAH BIRAKMA KARARI!
Musa Piroğlu, PKK’nin kendini feshetme kararını da yorumladı. Kürt halkının çok ağır bedeller ödediğini vurgulayan Piroğlu “Ancak, dili dahi yasak olan bir halk, dilini konuşur hale geldi. Kimliği yok sayılan, ‘kart kurt’ denilen bir halk bir ulusal kimlik haline geldi bu mücadelenin sonunda” diye ekledi.
Musa Piroğlu, konuşmasının devamında şunları söyledi:
“Bu mücadelenin sonunda örneğin Newroz olgusu bu ülke topraklarında boy verdi, bir bahar bayramından çıkıp bir siyasal duruşa evirildi. Bunların hepsi ağır mücadelelerin sonucunda kazanıldı ve Kürt özgürlük mücadelesi, Kürt halkının talepleri, uluslararası bir görünürlüğe ve uluslararası meşruiyete ulaştı. Örneğin Rojava, bu sürecin ürünü olarak şekillendi. Kürt hareketini sadece Kandil ile sınırlayan, onun etki alanını, Kürt halkının varoluş koşullarını sadece Kandil’de gören ve bu yüzden de ne kazanıldığı tartışmasını yürütenler bir bütün Kürt coğrafyasına bakmadan bunu sağlayamazlar. Örneğin uzun süredir dile getirilen Kürt Ulusal Konferansı’nın toplanma imkanları ortaya çıktı. O yüzden 47 yıllık mücadele aslında çok büyük kazanımlarla geldiği yere ulaştı ve belki de finali dediğimiz o silah bırakma işini aslında bu kazanımların üstüne inşa etti. Sadece ‘Türkiye yakasında ne kazandılar, ne aldılar devletten’ sorusu üstünden bir tartışma yürütüldüğünde bunun boyutları tam görülemiyor. Dediğim gibi süreci başlatan sadece Türkiye’deki gelişmeler değil de süreci başlatan, belki de esas olarak Rojava’daki gelişmelerdi. Bazen tarihsel alanı unutup anı tartışmaya kalkıyoruz. O anı yaratan tarihsel dokuyu görmezden geldiğimizde hiçbir şeyi de görmez hale geliyoruz. O yüzden bence kazanımlar çok büyük. Tarihini tam çıkaramıyorum ama yine bir ateşkes dönemiydi; yapılan açıklama şuydu: ‘Biz yapacağımızı şimdiye kadar yaptık. Sıra artık demokrasi güçlerinde. Biraz da artık onlar bu işi üstlenmeli. Silahın geldiği yer burası’ denildi. Bugün geldiği yer de biraz bununla tarif etmek zorundayız.”
“DEMOKRASİNİN OLMADIĞI YERDE BARIŞIN ŞANSI YOK”
Kürt sorununun çözümünün Türkiye’de başka sorunların çözümüne de eşik olacağını ifade eden Musa Piroğlu, şunları söyledi:
“Tam da aslında mihenk taşı buradan geçiyor. Barış, Kürtlerin sorunu değil. Barış, sadece Kürt halkının talebi değil. Barış, birebir Türkiye’deki demokrasi güçlerinin, emek güçlerinin de sorunu. Bunun birkaç tane başlığı var. Birinci başlık, ekonomik alan. Milyar dolarlar harcanıyor savaşa. Savaş, sadece bir para ve insan öğütme makinesi olmaktan da çıkmış durumda. Aynı zamanda her çeşit toplumsal kirliliğin kaynağı haline gelmiş durumda. Savaş aynı zamanda batıdaki siyasal baskının da temel aracı hâline gelmiş durumda. Örneğin, Selçuk Kozağaçlı’dan, Can Atalay’a kadar bir sürü insan, terör suçlamasıyla çok rahat tutuklanabiliyor. İşte üniversite öğrencilerine saldırılar buradan kaynaklanıyor. Kayyum sadece Kürt şehirlerindeki belediyelerin sorunu olmaktan çıktı. CHP de bugün onun kavgasını veriyor. CHP’ye de kayyum atanacak deniyor. Bir kayyum devleti haline geldi bu devlet ve bunların hepsi aslında önce Kürt halkına yönelik saldırılar ve bu saldırıların toplumun bütünündeki sessizlikten beslenmesiyle yürüdü ve adım adım buraya geldi. Bu noktada Kürt halkı ile yürütülen barış görüşmesi demokratikleşmeden bağımsız bir şey değil. Zira demokrasinin olmadığı yerde barışın yeşerme şansı yok. Ve aslında bence bunun en farkında olan kişilerden biri de Erdoğan. Yani kafasındaki otoriter rejimi devam ettirmesi sıkıntıya giriyor. Bu yüzden sürekli ayak diretmeye çalışıyor ve belki de hala tedirgin olduğumuz yer bu süreçte Erdoğan’ın bu durumu. Barışın olmadığı bir coğrafyada da demokrasinin inşa edilme şansı kesinlikle yoktur.
“BUNDAN SONRA SORUNUN NASIL ÇÖZÜLECEĞİNİ KONUŞACAĞIZ”
Musa Piroğlu, “Bundan sonrasında ne olacak?” sorusunu da cevapladı. Piroğlu ayrıca, devlet tarafından öncelikle yapılması gerekenleri ise şu şekilde sıraladı:
“Öncelikle hapishanelerle ilgili taleplerimiz var. Bunların başında da siyasi tutuklular ama özellikle de hasta tutukluların derhal serbest bırakılması yatıyor. Bu siyasi tutsakların içinde eş başkanlarımız, üyelerimiz, belediye eş başkanlarımız var. Ama aynı zamanda bunların içinde Can Atalay, Selçuk Kozağaçlı, onlarca gazeteci de var. Bu uygulamaların sona ermesi, infaz ceza yasasında gerekli değişimlerin yapılması gibi bir temel talebimiz var.
İkinci ve bundan da önce gelen talep, İmralı tecridinin sonlandırılması ve Sayın Öcalan’ın bu süreçte nasıl ki silah bırakma sürecini yönetip, yönlendirdiyse şimdi demokratikleşme sürecinde de toplumla doğrudan temasının sağlanması ya da toplumsal dokuya önderlik eden kişilerle doğrudan temasının sağlanması gibi bir talebimiz var.
Bugünlerde Kürt Dil bayramı kutlanıyor. Tabii ironik bir durum da var. Kürtçe şarkı söylediği için tutsak olan sanatçıların olduğu bir coğrafyada Kürt dil bayramı kutlanıyor ve barış sürecinden geçiyoruz aynı zamanda güya! O yüzden bunların aşılması gerekiyor. Kürt halkının temel taleplerinin ve özellikle de belediyelerine kayyum atanmasına yol açan o irade gaspının sonlanacağı bir dönemin inşa edilmesi ve aslında bir bütün olarak gerçekten Kürt sorununun çözüleceği bir dönemin başlamasını istiyoruz. Bunların kendisi Kürt sorununun çözülmesi anlamına gelmiyor. Sadece Kürt sorununun tartışılacağı sağlıklı bir zeminin oluşması anlamına gelecek. Bundan sonra Kürt sorununun nasıl çözüleceğini konuşacağız. Çünkü Kürt sorunu sadece dil sorunu değil, sadece ceza yasası sorunu değil. Kürt sorunu bir ulusal sorun ve bütün bu baskı, Kürtler ulusal kimliklerine sahip oldukları için yürütüldü. Ve bunun sonlandırılacağı bir dönemin inşası gerekiyor ve burada da partimiz ısrarla TBMM’nin bu konuda görev almasını, bu sürecin meclis tarafından yönetilmesini istiyor.”
Musa Piroğlu, sürecin olgunlaşması adına yurttaşlara çağrı yaparak sözlerini şu cümlelerle sonlandırdı:
“Barış, bu ülkede sadece insanların katledilmesinin sonlanması anlamına gelmiyor. Barış, bu coğrafyada gerçekten eşit, adil bir toplumun kurulması imkanlarının ortaya çıktığı, demokrasi mücadelesinin yükseldiği bir dönemin başlaması anlamına geliyor. Savaşa akıtılan kaynakların içeride halkın ihtiyaçlarına yönelik akıtılması anlamına geliyor barış. Barış, cezaevlerinde fikrini söylediği için insanların hapis yatmaması anlamına geliyor. Barış, hakkını arayan ya da tepkisini gösteren üniversite öğrencilerinin darp edilip tutuklanmaması anlamına geliyor. Barış, iki halkın arasındaki husumetin artık son bulduğu, birbirine kardeş olduğu bir dönem haline geliyor.
Demokratik kamuoyunun bir kısmında ‘Kürt halkıyla AKP barışacak ve Erdoğan’ın otoriterliği yürüyecek’ şeklinde bir yorum var. Herkes 7 Haziran 2015’i hatırlamak zorunda. O dönem de bir çözüm süreci yönettik ama o günden bugüne AKP ile yan yana yürümedik. Biz demokratikleşmeden yana yürüdük. Şimdi hem uluslararası açıdan, hem içerideki dengeler açısından, hem de ekonomik açıdan başka bir dönemin içinden geçiyoruz. Bu ülke belki de tarihin en travmatik yoksullaşmasını, en ağır sosyal çürümesini ve en büyük adaletsizlik dönemini yaşıyor. Barış mücadelesi aslında bu yüzden bunların da aşılabilecek koşulları yaratmadır. Görev bu yüzden büyük oranda bize düşüyor. Erdoğan’ın iki dudağına bakıp, yasaların onlar tarafından çıkarılmasını, tutsakların serbest bırakılmasını, onların adalet sistemi içinden beklersek buradan bir şey kazanma şansımız yok. Ama biz sürece sahip çıkabilirsek bunun arkasından çıkarız. Biz bütün gövdemizle ve inancımızla bu sürecin arkasındayız ve bizim için barış demokratikleşmeden bağımsız değil. O yüzden zaten ‘demokratik toplum’ söylemini ısrarla söylüyoruz ve barışı da bunun için kurmaya çalışıyoruz. Herkesi destek vermeye çağırıyoruz.”
PİRHA – 78’liler Girişimi Sözcüsü Celalettin Can,hükümetin, Kürt sorununu çözme konusunda bir programının olmadığını söyledi. Can,ilk konuşulması gereken başlığın “silahların bırakılması” konusu olamayacağını belirterek “Haklarla ilgili adım atıldığı oranda güven oluşur” dedi. Celalettin Can, Türkiye’deki Aleviler ile Kürtler arasında yapılacak olası bir ittifakın da demokratikleşme adına büyük kazanım sağlayacağını vurguladı.
‘Asrın Çağrısı’ başlığı ile 27 Şubat’ta kamuoyuna açıklanan İmralı’dan gelen mektup ardından “Şimdi neler olacak?” sorusunun cevabı merakla bekleniyor.
Hükümet kanadı, “Ortada bir müzakere, pazarlık süreci yok” diyerek tek odağının PKK’nin silah bırakması olduğunu vurgularken Kürt hareketi ise demokratikleşme konusunda bir adım beklentisi içinde olduğunu ifade ediyor.
“HÜKÜMET SAHİCİ DAVRANMADI”
78’liler Girişimi Sözcüsü Celalettin Can da PKK Lideri Abdullah Öcalan’ın çağrısına karşılık hükümetten henüz bir yaklaşım gösterilmediğini belirtti. Kürt sorununun çözümü adına iktidarın tavrını yorumlayan Celalettin Can, şunları söyledi:
“Sayın Öcalan’ın asıl görüşü, Türkiye’de bir demokratik dönüşümün gerçekleşmesidir. Bu demokratik bir dönüşüm. Nasıl demokratik dönüşüm? İlk adımı biz atalım, ‘Demokratik dönüşüm’ diyelim’. Öcalan bir de tarihin bu döneminde Kürt meselesinin çözüm koşullarının kuvvetler ilişkisi açısından olmadığını da gördü. Kürt meselesini öne almadı, daha çok demokrasiyi gündeme aldı. Ve Kürt meselesini gündeme getirdiğinde belki daha yumuşak inişler yaptığında kazanabileceği bazı haklar vardı, onların da kaybedebileceği hesabını yaptı ve ‘demokratik dönüşüm’ dedi. ‘Siz demokratik dönüşüm konusunda adım attığınız takdirde biz de kendimizi yeni duruma göre yeniden inşa ederiz’ dedi. Sayın Öcalan bu adımı atmış olmakla birlikte karşı taraftan bir görüş gelmedi şu ana kadar. Sadece şu söylendi; ‘silahları bırakın’. Öcalan hala ‘Demokratik dönüşüm, demokratik toplum’ diyor. ‘Dönüşümü sağladığınız anda biz de ona göre adım atarız’ diyor. Ama devletin de görüşü ‘Önce siz silahları bırakın. Sonra konuşuruz’ noktasında.
Diğer yandan ‘PKK’de kongre yapılsın’ deniyordu ama kongre konusunda da hükümet aslında sahici davranmadı. Çünkü Süleymaniye’de bu kongrenin yapılacağı kararı alınmıştı ama henüz o uygulanmadı. Uygulanamazdı da. Bir Amerikalı gazetecinin, Süleymaniye’den yazdığı gibi; ‘Kürtler aslında kongre yapmak istiyor ama sürekli bombalanıyorlar ve kongreyi yapma koşulları yok gibi. Engelliyorlar bunu’ dedi.
Yani sonuç olarak dünyanın her tarafında bu meselelerin çözümünde ilk konuşulan ‘silahların bırakılması’ olmaz. Haklarla ilgili adım attığı oranda insanlar birbirine güven verir. Haklarla ilgili adım atıldığı oranda silahlı müdahaleyi o güne kadar yürüten hareket de bir güven duyar. ‘Tamam, sorunları çözüyorlar. Korku ve kaygı duymadan ben silahlarımı bırakabilirim’ noktasına gelir.
PKK ateşkes ilan etti. Hatta ‘ateşkes kavramının kullanılması dahi yanlıştır’ denildi. Yani ateşkes olunca sanki muhatap olunuyor, devlet çok ciddiye alıyormuş gibi bir imaj maker yaptılar. Ama gayet doğal olan bir şey vardı, 40 yıldır savaştığın, 40 yıldır savaşmakla birlikte yenemediğin ve denge durumuna gelen bir hareket ve aşamıyorsun, aşamadığın için anlaşmaya kalkıyorsun. Ama tarihin bir döneminde kendince bir fırsat yakaladığı kanısıyla karşı tarafı daha da aşağı çekmeye çalışıyorsun. Ama kuvvetler ilişkisi senin onu aşağıya çekmeye de müsait değil aslında.
Mümkün olduğu kadar Kürt özgürlük hareketinin barış yapmak konusundaki baskın tavrını göz önüne alıp ‘bunlar galiba zayıf hissediyorlar, veyahut da işte bunlar madem böyle diyorsa biz daha da tavizsiz davranalım’ falan diye bir noktada hareket ediyorlar. Hatırlarsanız Bahçeli, ‘Öcalan, Mecliste gelsin konuşsun’ demişti. O kadar ileri şeyler söylemişti. Oradan şu anda geldiği nokta ne? Yani kongre yapmanı bile engellemeye çalışıyor, silahları bırakma konusundan başka bir talep getirmiyor gündeme.”
“KÜRT KUŞATMASINDAN ÇEKİNDİLER”
Celalettin Can, devlet kanadı ile Abdullah Öcalan arasındaki görüşmelerin nasıl başladığı konusunu da değerlendirdi. “Aslında Türkiye Cumhuriyeti Devleti çok büyük sıkıntılar içerisindeydi” diyen Celalettin Can, şöyle devam etti:
“Bu sıkıntılı hali çok açıktı. Çünkü aşağıdan Erdoğan’ın deyişiyle İsrail vura vura geliyordu. Soykırım uyguladı. Sonra Suriye’ye doğru girdi, Başer Esad’ın geri çekilmesinin koşullarını yarattı. İran’a doğru gidiyordu ve bütün amacı ne yapıp edip Amerika’nın savaşa girebilmesi için İran’ı da savaşa sokmaktı. Ama Amerika İran temkinli davrandı.
Bu dönemde en büyük kaygıları şu oldu; Kürt kuşatmasından çekindiler aslında. İsrail, Kürtlere olumlu bakıyor. Amerika da Kobani’ye olumsuz bakmıyor; Kürtlerin elinde kalması şeklinde bir siyaseti var. Sonra İran çok zayıf duruma düşüyor. Rojhelat’ın düşme imkanı var. Yan sırada başka bölgeler de var orada. Orada da Kürtlerin düşme durumu var. Bu gelişme karşısında Barzani çevresi de seyirci kalamaz. Kaldı ki Kandil’de, Gare’de çalışmalar var. Devlet aslında bir Kürt kuşatmasından çekindi. İsrail’in Kürtlere destek vereceği, Amerika’nın seyir bigane kalacağı görüşü var. Dolayısıyla Türkiye, İsrail’in Kürtlere destek vererek, ittifak kurarak kendi aleyhlerine bazı sonuçlar yaratılabileceği gördü. Bunu engellemek için de Kürt meselesini kim gündeme getirdi? Öcalan. Kim gündeme getirmişse onunla çözmek lazım. Öcalan’ı devreye koymaya çalışıp önünü almaya çalıştılar bu sürecin.”
“HÜKÜMETİN, KÜRT MESELESİNİ ÇÖZME PROGRAMI YOK”
Celalettin Can, hükümetin “Kürt hareketini güçten düşürmek adına” gözaltı ve tutuklama politikasına başvurduğunu da ifade etti. Abdullah Öcalan’ın, Kürtlerle Türklerin çatışma içine girmesi konusunda engelleyici olduğunu vurgulayan Can, şöyle devam etti:
“Dikkat edin, son zamanlarda çok bilinen, tanınan insanlar da gözaltına alındı. Bu sadece Kürt tarafında olmadı, sosyal demokrat çevreden de gözaltına aldılar. Ama esasen benim görebildiğim kadarıyla Türkiye Cumhuriyeti Devleti, uluslararası planda epey tecrit oldu. Erdoğan çok yıprandı. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni tabii ki NATO’dan çıkarmazlar, tabii ki Amerika vazgeçmez ama pekala var olan yönetimden vazgeçebilirler. Bir de böyle bir durum söz konusuyken ekonomik durum zaten kötü, kriz hali söz konusu. Kürt hareketinin Rojava’da, Bakur’da, Rojhelat’ta olsun birleşme eğilimi de ortaya çıktı. Barzani’yi de eskisi gibi elinde tutamayacaklarının koşulları çıktı. Kobane komutanı Mazlum Abdi, Barzani’yle görüştü. Türkiye için en büyük tehlike Kürtlerdir aslında. Ama Kürtlere yöneldikleri zaman dünya sahip çıkacak hale geldi. Çünkü Kürtler bir araya geldi. Kürtlerin bir araya gelmesi, kendi hakkına hukukuna sahip çıkması ürküttü. AKP-MHP Hükümeti, Kürt meselesini çözmek için yapmadılar bu işi aslında. Kürtleri belli bir çizgide tutabilmek için, ileriye gitmelerini engellemek için; Kürt meselesini çözme programı yoktu yani. Hala da yok. Ama Abdullah Öcalan bunu yaratmak istiyor. Yani Abdullah Öcalan zeki, kapsayıcı, büyük bir lider ve savaşın Türkiye’ye de yaramayacağını görüyor. Türkiye’yi gözetiyor o anlamda. Gözettiği faşistler değil, Türkiye toplumu. Ve Kürtlerle Türklerin ciddi bir çatışma içine girmesini istemiyor. Çatışma ortamı bu şekilde devam ederken Türkiye’nin daha da büyük çöküntüye uğrayabileceğini görüyor ve bunun Kürtlerin de hayatını etkileyeceğini düşünüyor. Ama en büyük kaygılarından birini de söyleyeyim; katliamdan korktu Abdullah Öcalan. Çünkü Türkiye, çaresizlik içinde büyük bir katliama girebilirdi.
“ALEVİLER İLE KÜRTLERİN İTTİFAKINI SAĞLAMAK GEREKİR”
Celalettin Can, Kürt sorununun çözümü konusunda Alevi toplumunun rolüne de değindi. Suriye’deki Alevi toplumuna yönelik katliamları da gündemine alan Celalettin Can, güçler arasındaki ittifakın mümkün olabileceğini söyledi. Can, Türkiye’deki Alevi hareketinin sürece dahil olması konusunda ise şu görüşü paylaştı:
“Suriye’de Alevilerin bir can güvenliği problemi olduğu, katliamla karşı karşıya oldukları ortaya çıktı. Öcalan o konuda akıllı davrandı ve ‘Alevilere yardım edin’ talimatını verdi, çok güçlü bir katkı sundu. Ben de bir Aleviyim, Suriye’de Kürtler ile Aleviler arasında bir ittifak kurulabilir. Dürzüler ister istemez İsrail’e yanaştılar ve özel bölge oluşturdular. Onlarla da ittifak kurulabilir.
Türkiye’deki Alevi hareketi, şu anda Suriye’deki gibi tehlikede değil. Bir çatışma perspektifinden uzak. Aslında Aleviler, Kürtlerden daha fazla tehlikede. Çünkü Kürtlerin sonuçta bir örgütlülüğü ve önderliği var. Alevilerin önderliği, örgütlülüğü de yok. Katliamla karşı karşıya gelebilirler ve gelmelerini engelleyen güçlerden biri de Kürt hareketinin varlığıdır. Ama henüz bu konuda yeterli bir bilinç, ortaklaşma, birlik içerisinde olma düşüncesi Kürt Alevilerde var ama daha geniş, diğer etnik gruplarda son derece zayıf. Hala Kürtlere, Kürt hareketine karşı bir ön yargı var ve bu ön yargının kırılması gerekir. Türkiye’deki Aleviler ile Kürtlerin ittifakını, birleştiriciliğini sağlamak gerekir. Alevilerle Kürtler birleşirse bu birleşiklik Suriye’ye kadar uzanılırsa Suriye’nin geleceği Kürt özgürlük hareketiyle beraberdir aslında ve Türkiye’de de demokrasinin gelmesinin çok önemli koşulları da var.”
PİRHA – MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, Kürt sorununun çözümü konusunda başlatılan sürece dair yeni açıklama yaptı. Bahçeli, “Gecikmemek, geciktirmemek ve sahip çıkmak öncelikli meseledir” diye belirtti.
Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) Genel Başkanı Devlet Bahçeli, PKK Lideri Abdullah Öcalan tarafından 27 Şubat’ta gönderilen mektup ardından yeni açıklama yaptı.
Türkgün isimli gazeteye konuşan Bahçeli, “Siyasi aktörlerin kapsayıcı bir dil kullanmasına ihtiyaç vardır” vurgusunu yaptı.
“TARİHİ BİR DÖNÜM NOKTASI”
Devlet Bahçeli’nin açıklamalarından satır başları şöyle:
“Türkiye çok şükür milli birliğin tahkim olduğu, barış ve huzurun kalıcılaşacağı bir döneme girmiştir. Yeni bir siyasi ve toplumsal hayat vasat bulmaktadır.
İmralı’nın 27 Şubat’ta DEM Parti heyeti aracılığı ile yaptığı PKK’ya tüm bileşenleriyle silah bırakma ve kendisini feshetme çağrısı tarihi bir dönüm noktasıdır. Milletimiz umutlu bir bekleyiş içerisindedir. Bu beklentiyi hüsrana değil sevince dönüştürmek elimizdedir.
Neyi nasıl yaparsak milletimizin hayrına olur düşüncesiyle hareket etmek durumundayız. Yol haritamızı bu doğrultuda hukuk, ahlak ve demokratik siyaset çerçevesinde belirleyip iyi niyetle uygulamalıyız. O takdirde yeni bir Türkiye’yle, güvenlikli, huzurlu yeni bir hayatla buluşmamız mümkün olabilecektir.
Yeni bir Dünya düzeninin şekillendiği dönemde bu gelişmeyi Türkiye için bir fırsata dönüştürmek mümkündür. Elbet terörsüz Türkiye’den rahatsızlık duyanlar da devrededir.
O sebeple barış ve huzurun inşasında herkese sorumluluk düşmektedir. Bu kapsamda gecikmemek, geciktirmemek ve sahip çıkmak öncelikli meseledir.
Başarmak için dezenformasyonlara, tahriklere, yalan ve iftiralara kulak asmadan kararlı bir tavır gösterilmesi şarttır. Toplumsal barışın güçlendirilmesi ve kutuplaşmanın azaltılması için siyasi aktörlerin kapsayıcı bir dil kullanmasına ihtiyaç vardır. Kullanılacak dilin devletimizin bekasından, milli birlik ve beraberlikten, huzur ve barıştan yana olması tahrikleri boşa çıkaracaktır.
Takdirle ifade etmek gerekir ki TBMM’de temsil edilen siyasi partilerin ve siyasetin büyük bir ekseriyeti toplumsal uzlaşmaya dönük mutabakattan yanadır.
Kuşkusuz büyük değişimler fırsatlarla birlikte riskleri de içermekte bu nedenle birçok dinamiğin dikkatli yönetilmesini zaruri kılmaktadır.
Bu kapsamda öncelikle İmralı’nın çağrısında yer aldığı üzere silahlar bırakılmalı, süratle kongreyi toplayıp PKK’nın tüm bileşenleriyle tasfiye edilme kararı hayata geçirilmelidir. Türkiye için tarihi bir fırsat olan PKK’nın silah bırakması ve fesih sürecinin uzun vadeli beklenen başarıya ulaşması için siyasi, ekonomik ve toplumsal açıdan yeni atılımlar ve kapsamlı reformlarla milli birliğimiz daha da güçlendirilmeli, toplumsal uzlaşı, adalet ve eşitlik esas olmalıdır.
Bunu mümkün kılacak siyasi ve sosyal şartlar mevcuttur. Yönetim sistemimiz etkinlik ve esneklik sağlayabilecek özelliktedir.
Türkiye Cumhuriyetine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes, eşit hak ve yükümlülüklere sahiptir.
Demokratikleşmeye dönük adımlara, milletimizi çağdaş medeniyetler seviyesine ulaştırma gayesi olarak bakılarak, etnik siyasetin taleplerini aşan bir siyaset tarzıyla bakılabilecektir. İmralı çağrısında yer alan ‘Kültüralist politikalar dahil hiçbir talep söz konusu değildir’ söylemi çerçevesinde devletin atacağı adımlar etnik değil insani düzlemde ve herkese göre olmalıdır.”
PİRHA-DEM Parti Grup Başkanvekili Gülistan Kılıç Koçyiğit, PKK’nin Abdullah Öcalan’ın çağrısına uyarak silah bıraktıklarını belirterek, “Çağrı ‘Az devlet, çok toplum’ diye bunu formüle ediyor. Bu çağrı Alevilere yönelik değil, bu çağrı Alevileri kapsamıyor ya da bu çağrı sadece Kürtlere yönelik diye algılamanın kendisi çok sorunlu bir yaklaşım olur. Demokratik bir Türkiye’de; Alevilerin eşit yurttaşlık sorunu aşılır, Alevilerin inancı tanınır, ibadeti tanınır ve bu anlamda bütün sorunlar aşılır” diye konuştu.
PKK lideri Abdullah Öcalan’ın, Halkların Özgürlük ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) vekilleri tarafından 27 Şubat Perşembe günü İstanbul’daki İstanbul’da yapılan bir Hotel’de gerçekleştirilen “Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı” toplantısında okundu.
“Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı”nın yankıları sürerken, Kürdistan İşçi Partisi (PKK), örgüt lideri Abdullah Öcalan’ın silah bırakma ve kendini feshetme çağrısı ardından 1 Mart Cumartesi gününden itibaren geçerli olmak üzere ateşkes ilan ettiğini duyurdu.
Konuyla ilgili Pir Haber Ajansı’na (PİRHA) konuşan Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Grup Başkanvekili Gülistan Kılıç Koçyiğit, PKK Lideri Abdullah Öcalan’ın yaptığı ‘Barış ve Demokratik Toplum” bildirgesi hakkında değerlendirmelerde bulundu.
“İNKAR EDİLEN BİR MESELE YENİDEN BİRİNCİ GÜNDEM OLMAYA BAŞLADI”
Uzun süreden beridir Kürt Sorunu üzerinde büyük bir sessizliğin hakim olduğunu, 2015’ten sonra AKP’nin “Kürt Sorunu yoktur” dediğini belirten Koçyiğit, “1 Ekim’den sonra Kürt sorunun var olduğu, çözülmesi gerektiğinin, bu toprakların barışa ihtiyacı olduğu üzerine bir gündem oluşmaya başladı ve bütün Türkiye bu konuya konuşmaya başladı. Bu çok önemli bir gelişme; ret edilen, inkar edilen, çözüldü denilen bir mesele yeniden kamuoyunun gündeminde birinci gündem olmaya başladı. 27 Şubat Deklarasyonun ülke tarihi açısından önemli bir deklarasyon, Kürt sorununun gelinen aşamasında yeni bir başlangıç. Yüzyılın çağrısı olarak da ifadelendirebileceğimiz nitelikte bir çağrı oldu; bütün ezberleri bozan, yeni bir başlangıca, değişime, dönüşüme kapı aralayan çok önemli bir çağrı. Demokratik cumhuriyetin inşasına, Kürt sorunun demokratik çözümüne kapı aralayan çok önemli bir çağrı” dedi.
“BU ÇAĞRI ÜLKENİN DEMOKRATİKLEŞMESİNE DÖNÜK BİR ÇAĞRI”
Abdullah Öcalan’ın yapmış olduğu deklarasyonun sadece PKK’yi kapsamadığını kaydeden Koçyiğit, “Bu çağrı aslında ülkenin demokratikleşmesine dönük bir çağrı, o anlamıyla hükümete de topluma da siyasete de çok büyük sorumluluklar yükleyen bir çağrı. Birçok kesime yapılmış bir çağrı. Herkes kendi bulunduğu alandaki sorumluluğu üstelenerek bu sorun çözülebilir, gelişebilir, derinleşebilir nihayetinde çözüme doğru evrilip çözüm aşamasına gelebilir. En başta bu çağrıdan bağımsız olarak devletin atması gereken adımlar var. Bugün demokratikleşmenin önündeki bütün engelleri kaldırma sorunu sorumluluğu en nihayetinde devletin atması gereken bir sorumluluğu hükümette ve devletedir. İçinde yaşadığımız ülke koşullarına baktığımızda bütün temel hak ve özgürlüklerimizin askıya alındığını, gerçek anlamda bir baskı politikasını ülkenin bütün alanlarında görmek mümkündür. Neredeyse ülkenin bir açık cezaevine girdiğini tanık oluyoruz” diye konuştu.
“KÜRT SORUNU DEMOKRATİKLEŞMEMENİN BİR SONUCU”
Kürt sorununun demokrasiden bağımsız ele alınamayacağının altını çizen Koçyiğit, Bugünkü demokratikleşme sorununu da Kürt sorunundan bağımsız ele alamayız. Bunlar iç içe geçmiş birbirini besleyen durumlardır. Bugün Türkiye’de demokratikleşmemenin nedeni olarak Kürt sorunu gösteriliyor ama aynı zamanda Türkiye’nin demokratikleşmemesinin bir sonucu. Bu yüzden birbiriyle bağlantılı konular. Ancak demokratik bir ülkede bu sorunlar konuşulabilir, tartışılabilir. O yüzden bunun talebini hepimizin sesini yükseltmemiz gerekiyor” şeklinde ifade etti.
Koçyiğit, çözüm sürecinin ilerleyebilmesinin önündeki belli başlı sorunların çözülmesi gerektiğini hatırlatarak şu açıklamayı yaptı:
“Türkiye’de çözüm sürecinin ilerleyebilmesi için PKK’nin sağlıklı iletişim kurabilmesi amacıyla Abdullah Öcalan’la temas kurması gerekiyor. Bunun için Abdullah Öcalan’ın çalışma koşullarının düzeltilmesi gerekiyor. Özgürlük şartlarının sağlanılabilmesi için temel bir gündem var, hükümetin bu konuda hızlı bir şekilde çözüm geliştirmesi gerekiyor. Bir diğeri cezaevlerinde tutulan hasta tutsaklar var. Hasta mahpusların amasız, fakatsız hızlı bir şekilde cezaevinden çıkarılması yönünde adım atması gerekiyor. Tedavilerinin ve sağlık haklarına erişimin çözümü için hızla çözüm sağlanması gerekiyor.
TCK VE TMK’NİN YENİDEN DÜZENLENMESİ GEREKİYOR
Bir diğer sorun da infaz hukukun düzenlenmesi yönünde adım atılmalı. Oradaki ayrımcı uygulamaların ortadan kaldırılması Türk Medeni Kanun’un (TMK) ve Türk Ceza Kanunu’n (TCK) yeniden düzenlenmesi, orada Kürt sorunu nedeniyle ortaya koyulmuş bütün maddelerin ayıklanması yönünde bir sorumlulukla karşı karşıyayız. Bu konuda en önemli sorumluluk da meclise düşüyor. Meclisin de hızla Kürt sorunun kalıcı çözümü için elini taşın altına koyması, inisiyatif geliştirmesi ve ne yapılabilir tartışmasını yürütüp bunun pratikleştirmesi gerekiyor. 10 siyasi partinin kayyımla ilgili verdiğin bir yasa teklifi var ve bu konuda da en hızlı şekilde kanunlaştırılması ve bu kayyım garabetinden bir an önce kurtarılması gerekiyor.”
Öcalan’ın ulus devlet sistematiğinin halklara, inançlara, toplumsal kesimlere eşitlik, özgürlük ve mutluluk getirmediğini söyleyen Koçyiğit, “O anlamıyla demokratik ulus devleti perspektifini geliştirdi. O yüzden bugün ki çözüm formülasyonunu da deklarasyonu da bütün görüşmelere ortaya koyduğu yaklaşımı da demokratik ulus perspektifi, Demokratik Cumhuriyet Paradigması ekseninde okumak gerekiyor. Kürtlerin hiçbir haklarından vazgeçmesi, Kürtlerin taleplerinden vazgeçmesi söz konusu değil. Türkiye’nin ve bölgenin demokratikleşerek Kürtlerin de demokratik zemin içerisinde, bütün haklarını kullanabilecekleri bir sistem yaratmak istiyor Sayın Öcalan.”
Sadece deklarasyon üzerinden bir okuma yapmak, bir deklarasyondan şu ana kadarki Kürt sorunun her başlığına dair bir çözüm tartışması çok eksik bir tartışma olacağını vurgulayan Koçyiğit, şunları ifade etti:
“Deklarasyonun bir önemi var o da Sayın Öcalan kendi örgütü ile olan ilişkisini ve kendi örgütüne dair yaptığı bir temel çağrıyı içeriyor. Devlete demokratikleşme çağrısı yapıyor, aynı zamanda siyasete ve topluma da demokratikleşme sürecinin bir parçası olması, bunun mücadelesini yürütme çağrısı yapıyor.
ÖCALAN, BİR SİSTEM TARTIŞMASI YÜRÜTÜYOR
Kürt sorunu bağlamında yürütülen bir tartışmada ve bir deklarasyonda özel olarak Aleviler vurgusu yapılmaz; içinde inançlar vurgusu var, halklar vurgusu var, toplum vurgusu var, demokratik toplumun esas alınması gerektiğine dair vurgu var. Bu herkesi içeriyor, Alevileri de içeriyor. Sayın Öcalan asla sadece Kürtlere dair bir tartışma yürütmüyor, bir sistem tartışması yürütüyor. O sistem tartışmasının özüne, temeline demokratik toplumu koyuyor. ‘Az devlet, çok toplum’ diye bunu formüle ediyor. Bu çağrı Alevilere yönelik değil, bu çağrı Alevileri kapsamıyor ya da bu çağrı sadece Kürtlere yönelik diye algılamanın kendisi çok sorunlu bir yaklaşım olur. Demokratik bir Türkiye’de; Alevilerin eşit yurttaşlık sorunu aşılır, Alevilerin inancı tanınır, ibadeti tanınır ve bu anlamda bütün sorunlar aşılır.
Bizim temennimiz, beklentimiz, talebimiz ilk elden yapılması gerekenlerin hızla yapılmasıdır. Kamuoyuna hem MHP Lideri’nin hem Sayın Cumhurbaşkanı’nın verdiği mesajların ilk elden olumlu olduğunu ifade edelim. Kürt sorununun çözümüne ve deklarasyona sahiplenen bir yerde duruyorlar. Silah bırakıp bırakmamak bu tartışması bunu bir yönüdür, çok önemli bir başlığıdır. Gerçekten demokratik bir toplum nasıl kurulur tartışmasını hep beraber yürütmemiz gerekiyor.
Bu baskı rejimi, 12 Eylül Anayasası ortadan nasıl kaldırılır bunu hep beraber tartışmamız gerekiyor. Toplumun tartışması gerekiyor, meclisin tartışması gerekiyor, siyasetin bunu tartışması gerekiyor ve bu tartışmanın da ilerlemesi, ilerledikçe de aşama kaydetmesi gerekiyor. Hali hazır da görüşme trafiği devam ediyor, edecektir de. Ama bu nasıl bir takvim içerisinde olur henüz bu kamuoyuna deklere edilmiş değil. Biz de bundan sonra ki aşama açısından kendi açımızdan bir program açığa çıkardık. O nedenle bekleyen değil, gerçekten çözümü ilerletmeye çalışan, nihayete erdirmeye çalışan bir pozisyonumuz var. Kendi cephemizden üzerimize düşen bütün sorumlukları yerine getiriyoruz, hükümetin de hızla adım atması için görüşmeler yapılıyor. Nihayete ulaşması için heyetin de heyet dışından birçok kesimin de Sayın Öcalan ile görüşme yapması gerekiyor. Sadece heyetin gidişi üzerinden bir tartışma ve talebimiz yok. Gidebilecek en geniş kesimlerin, gazetecilerin, aydınların, yazarların, başka siyasi partilerin Sayın Öcalan ile görüşmesi ve çözüme katkı sunmasının çok önemli olduğunu düşünüyorum.”
PİRHA – CHP Genel Başkanı Özgür Özel, partisinin Meclis grup toplantısında konuştu. 12 yıl sonra Gezi eylemlerine katılanların tutuklanmasını eleştiren Özel, “Gezicilerin o günkü tavrı değil, bugünkü tavrı sorgulanıyor. O gün geziye giden, gezide kahramanlık hikayeleri anlatan Tamer Karadağlı, bugün Devlet Tiyatroları’nın başına atandı” dedi. Özel, Bolu otel yangını sebebiyle de iktidarı “Yazıklar olsun partinizin çıkarına da, lanet olsun düzeninize de sarayınıza da” sözleriyle eleştirdi.
Özgür Özel’in, Meclis grup toplantı salonuna girdiği anlarda “Kurtuluş yok, tek başına ya hep beraber ya hiçbirimiz” sloganı atıldı.
Özel’in konuşması öncesinde, Bolu’daki otelde yaşamını yitirenler için bir dakikalık saygı duruşu yapıldı.
Grup toplantısında ayrıca bir süre önce DEVA Partisi’nden istifa eden Manisa Milletvekili Selma Aliye Kavaf, CHP’ye katıldı. Böylece CHP’nin milletvekili sayısı 131 oldu.
“PARTİ KONGRESİ, ÜLKENİN YASININ ÖNÜNE GEÇEBİLDİ!”
CHP Genel Başkanı Özgür Özel, yaptığı konuşmada şu konulara değindi:
“Geçen hafta hepimizin yüreğini dağlayan bir süreçte ne partiye katılım ne grup toplantısı düşünebilirdik. Tereddüt etmeden toplantımızı iptal ettik. Grubumuzu Kartalkaya’ya gönderdik. Biz de Kartalkaya’ya doğru hareket ettik. Rakamın 60’ın üzerinde olduğunu biliyorduk, ama yetkililer açıklasın dedik. Biz bunu öğrendikten saatler sonra gerçek rakamlar açıklandı. Neyi bekliyorlardı? Rakam 78, 36’sı çocuk ve beklediğimiz bir partinin Ankara İl Kongresi. Başka bir partinin rozet töreni. O an hepimiz nasıl bir muhataplık içinde olduğumuzu anladık. Bir partinin kongresinin bir ülkenin yasının önüne geçebildiğini öğrendik.
Cumhuriyet Halk Partisi olarak sorumlular kim olursa olsun, hangi partiden olursa olsun, görevi, makamı, mevkii ne olursa olsun, kimin nesi olursa olsun hakkaniyetli, şeffaf bir soruşturma yürütülerek cezalandırılmasına taraftık, halen daha tarafız. Ama bir yandan algı operasyonu yapmaya çalışanlar, yangından 36 saat sonra belediyemizi zan altında bırakmak için 2007 tarihli AK Parti döneminde verilen bir belgeyi servis ettiler. Bu rezillikleri ortaya çıkınca bu kez cepheden doğru haber versin diye Gazi’nin kurdurduğu Anadolu Ajansı’nı hepimizin maaşlarını vergileriyle ödediğimiz TRT’mizi alet ederek yangın, otelin dışında, otelle bağlantısı olmayan 70 metrekarelik kafeteryayı yangının çıktığı ve Bolu Belediyesi’nin ruhsat verdiği lokanta diye anlatarak, servis ederek yeni bir algı operasyonuna giriştiler.
Bize kapalı zarf içinde mahcup ifadelerle savunmalar yollayan genel müdürlere şunu söylüyorum: Dünyanın hiçbir yerinde kamu yayıncılığı bir siyasi partinin aparatına dönüştürülemez. Bu ayıbın altında kalırsınız, tekrarlamayın. Gerçek; Bolu Belediyesi’nin geçen ay, bir ay önce 9 kriterden sekizini tutturmayan otele uygunluk belgesi vermemesidir. Gerçek; 2007 yılında AK Partili belediyenin verdiği uygunluk belgesiyle 2019’a kadar kanunda yazmadığı, görevi olmadığı için AK Parti Belediyesi’nin 12 yıl o oteli denetlememiş olmasıdır. Gerçek; söz konusu alanın Milli Park olması, Milli Park alanına yangın söndürmeye bile gitmenin belediye tarafından izne tabi olması, oraya girişin bile yasak olması, söz konusu bölgenin turizm bölgesi olması, otele işyeri açma ve çalışma ruhsatını Bolu Valiliği’ne bağlı İl Özel İdaresi’nin otele turizm işletme belgesini Turizm ve Kültür Bakanlığı’nın vermesidir. Ve bir sorun tespit edildiğinde otelin faaliyetini durduracak olanın da, bizzat Turizm ve Kültür Bakanlığı olmasıdır.
Yine de Cumhuriyet Halk Partisi olarak bu ülkenin adaletine onların görevlendirdiği bilirkişilerin şahsi ve mesleki namuslarına, onurlarına güveneceğimizi söyledik. İşte 7 kişilik bir bilirkişi heyeti görevlendirildi. 2,5 gün gece gündüz çalıştılar. Ellerinde resmi görevlendirme belgesi, jandarma tutanağıyla otelde çalıştılar. Jandarma’nın gözetiminde otelin güvenlik kayıtlarını incelediler. Yangının 4. kattan çıktığını, nasıl yayıldığını, eksiklikleri her şeyi not ettiler.
“ADALETİ ÇALMANIZA İZİN VERMEDİK”
Bilirkişi heyetinin hazırladığı rapora müdahale etmeye çalıştılar. Çıkan raporu kabul etmemişler, ‘Bakanlığı çıkarın, Bolu Belediyesini ekleyin, yangının lokantadan çıktığını yazın’ demişler.
O raporu ben aldım, ilgili sayfalarını sosyal medyadan paylaştım. Adalet Bakanı’nı aradım telefona çıkamadı. Cumhurbaşkanı Yardımcısına ulaştım, suçlu olmayanlara suç atmaya çalışıyorlar. Elinden geleni yapacağını söyledi, kendisinin insafına emanet ettim. Telefonlarına çıkmayan Bakan ‘korsan rapor’ demeye kalktı. Yalan diyemiyor, korsan diyor.
Yetkilendirilmemiş biri rapor yazarsa korsan olur. Bu 7 kişi Bolu Başsavcılığı tarafından belirlenen bilirkişiler. Onların raporuna korsan diyemezsin. Adalete karşı korsanlık faaliyeti yürüten Adalet Bakanı’ndan başkası değildir. Rapor korsan olmadığına göre ele geçiriliş yöntemine korsan diyor olabilir. Zorla ele geçirilirse ona korsanlık denebilir. Facianın sorumlularını belirten bu rapor kimsenin malı değildir ki ele geçirişimiz korsanlık olsun. Adaleti çalmanıza izin vermedik.
“LANET OLSUN DÜZENİNİZE DE SARAYINIZA DA”
Şimdi ’10 gün içinde suçlular ortaya çıkar’ diyen İçişleri Bakanı’na da her çıktığında ‘sorumlulardan hesap sorulacak’ diyen Erdoğan’a da şunu söylüyorum: Sayın Erdoğan, hepimiz üzüldük ama siz yürütmenin başındasınız. Hepimizin içi yanıyor ama bu iki bakanı da atayan sizsiniz. Birbirlerini suçlayan, birbirlerini yalanlayan ve atadıkları, atadıkları şirketin, yetkilendirdikleri şirketin iki yılda bir gidip yangın güvenliği yaptığı, 15 Aralık tarihinde denetlettirdiğiniz ve ‘eksik tespit edilmedi’ diye görevlendirilen şirketten yetki belgesi almış bu insanlar bir ay sonra cayır cayır yanıyorsa o otelde halen daha neyi bekliyorsunuz?
Ben size söyleyeyim neyi bekliyorsunuz. Normalde istifa etmesi lazım. Bütün partiniz, bütün ülke bunu bekliyor. Ülkenin içinin rahatlaması, partinin de hiç olmazsa bu yükü sırtından atması lazım. Ama istifa etmiyor.
Ne kamu vicdanı önemli onlar için, ne kamunun çıkarı. Varsa yoksa partinin, sarayın, bu düzenin çıkarı. Yazıklar olsun partinizin çıkarına da, lanet olsun düzeninize de sarayınıza da. İşte böyle günlerden geçiyoruz ve bir yandan da ülkeye neler yaşatılıyor, neler oluyor, bunları bir konuşmak, bir hatırlamak lazım.
“YAPILAN ORGANİZE MESELENİN FARKINDAYIZ”
Bu arada yeni bir cadı avıyla karşı karşıyayız. 12 yıl önce daha doğrusu son birkaç ayda köşelerde yazdırılıp, son birkaç haftada toplumun apolitik kesimlerinin bile dikkatini çeken, öyle ya meşhur sanatçılar, onların bir menajeri, sanatçıya ‘bende çalışırsan dizide oynarsın, yetkini bana verirsen’ diye baskılar olmuş. Bunlar üzerinde bir tartışma başlamış. Herkes oraya bakarken yok ya, ‘ben o işlerle ilgilenmiyorum. Sen 12 yıl önce geziye gittin mi? Sen 12 yıl önce sende çalışanlara ‘hadi Gezi’ye gidin’ diye telefon açtın mı’ diye gezi soruşturması başlatmak. Biraz, bir süredir anlattığım bu kötücül aklın sizlerin yan komşularına evlatlarınızın sırada oturan arkadaşlarına bugün fabrika servisinde yan yana giden iki işçiden yanında oturana ya 12 yıl sonra geziye gidenlerden hesap soruyorlar. Demek ki hiç bu işlere girmemek lazım. Ne yapılırsa yapılsın susmak, sinmek lazım. Çıkıp da sokaklara dökülünce 12 yıl sonra bile kapıya gelebiliyorlar hissini yaratmak için yapılan organize bir meselenin hepimiz farkındayız. Ve şimdi geziye gidenlerden hesap sorulmuyor arkadaşlar. Gezicilerin o günkü tavrı değil, bugünkü tavrı sorgulanıyor. O gün geziye giden, gezide kahramanlık hikayeleri anlatan Tamer Karadağlı, bugün Devlet Tiyatroları’nın başına atandı. O gün Gezi’de olan sonra saraya yanlayan Yavuz Bingöl’e kimse hesap sormuyor. Bugün sorulan hesap geziye gidenlerin o günkü tavrına değil, bugünkü tavrınadır. ‘Senin Gezicin terörist, benim Gezicim milli’ diyen, böyle bir iğrenç akla hesap sorulmayacağını sanan bir kötü ruhla karşı karşıyayız. Ve bir yandan bunlar ortada dururken diğer taraftan Gezide bulunanlara ‘siz devleti yıkmaya kalktınız’ diyenlere açıkça hatırlatmak istiyorum.
“EY SAYIN BAHÇELİ!”
Bahçeli dün Ekrem Başkan’ıma 4 sayfa yazmış. Dört sayfa. Bugün sayfalarca hakaret, istifa. Ben Bahçeli’nin söylediği, bana söylediği her şeyi yırtıp atarım. Ama bugün iki şey söylemiş onu tarih önünde cevapsız bırakmam. Bir, 15 Temmuz’dan ders almayanlara sesleniyormuş Sayın Bahçeli. Yüreğiniz yetiyorsa çıkın sokağa da görelim. Ateşle oynama merakınız nüksettiyse deneyin ve boyunuzun ölçüsünü alalım. 15 Temmuz akşamı ders almayanlara yüreğiniz yetiyorsa yine çıkın sokağa diyor.
Bakın, birazcık utanmak, kurumsal hafıza hiç olmazsa bir ar olur, bu lafları etmez de unutulsun diye tarihe bırakırsın.
İnanmayan burada oturan bütün basın emekçilerine söylüyorum. An itibariyle MHP’nin internet sitesinde bu bildiri var. Bakın Devlet Bahçeli ne diyor?
‘Halkın sokağa daveti, Türk askeri ile muhtemel bir çatışma içine girmesi vahim bir tehlike olarak önümüzde durmaktadır.’
Devlet Bahçeli söylüyor: ‘Bilhassa milliyetçi ülkücü hareketin provokasyon ve ajitasyonlara karşı teyakkuzuyla birlikte sokaklara çıkarak iç savaş şartlarına hizmet etmesi düşünülemeyecektir. Hiçbir dava arkadaşım, karanlık sürecin tarafı olmayacaktır.’
Ey Sayın Bahçeli! ‘15 Temmuz akşamı sokaklarda dersinizi verdik’ diyorsun ya. 15 Temmuz’da FETÖ’ye dersini veren kahramanlara saygıyla önünde eğiliyorum. O iradenin arkasında duran bir tanesi bile darbeci Fettullah’tan medet ummayan, en rahatsız olduğu Erdoğan’a bile darbe yapıldığında demokrasiyi savunan kahraman Cumhuriyet Halk Partililerin yediği yakasına döktüğü senin yediğinden fazladır. Onların yakasına döktüğü senin yediğinden fazladır. Sen mi sokakta hesap sormuştun?”
PİRHA – Sarısaltuk Ocağı’ndan Nihat Saltuk, Kürt Sorunu’nun çözülebilmesi için samimiyete ihtiaç olduğunu vurgulayarak, “Samimi olsalar ‘derdiniz ne kardeşim gelin birlikte çözelim’ derler. Bir tarafta Bahçeli güzel konuşuyor ama bir taraftan da kayyum atanıyor. Hangisine inanacağız?” diye sordu.
Sarısaltuk Ocağı’ndan Nihat Saltuk Dede, Kürt sorununun çözümüne yönelik sürdürülen görüşmeler hakkında PİRHA’ya konuştu.
“BİR TARAFTAN BAHÇELİ GÜZEL KONUŞUYOR, BİR TARAFTAN KAYYIM ATANIYOR”
Nihat Saltuk Dede, Kürt Sorunu’nun çözümüne ilişkin yapılan görüşmeleri değerlendirerek, “Ben Kürt sorununun çözüleceğine inanmıyorum. Çünkü samimi değiller. Samimi olsalar ‘derdiniz ne kardeşim gelin birlikte çözelim’ derler. Bir tarafta Bahçeli güzel konuşuyor ama bir taraftan da kayyum atanıyor. Hangisine inanacağız? Hukuk, adalet yok ki işlesin. Biz Aleviler herkes için adalet istiyoruz. Sırf kendimiz için değil Sünni vatandaşlarımız için de Kürt vatandaşlarımız için de aynı adaleti istiyoruz. Bizim başka derdimiz yok” dedi.
“DEDELERDEN OLUŞAN 40 KİŞİLİK KOMİTE OLMALI”
Saltuk, DEM Parti’nin siyasi partilerle yaptığı görüşmelerin sonunda Alevi kurumlarıyla görüşme için geldiklerinde sunacakları önerileri de şöyle anlattı:
“Biz dedeler toplantısını yapıyoruz. Benim bir önerim var. Dedelerden oluşan 40 kişilik bir komite, onun üstünde 12 kişilik bir şura, onun üstünde bir tane başkan. Meclis görüşmeleri alt komiteden geçmeden üsttekiler tek başına karar veremeyecek. Bu da çok zor değil. Diyanet’te kaç kişi çalışıyor değil mi? Bizde de 50-100 kişi çalışsın. Devletin muhatap alacağı kurum olacak.”
Saltuk, dedelere çağrı yaparak “Birliğimize dirliğimize sahip çıksınlar. Cüzdanlarını değil vicdanlarını düşünsünler” dedi.
PİRHA- İdam edilişlerinin 87. yılında Seyit Rıza ve yol arkadaşları İzmir’de anıldı. İYİ Parti Başkanı Dervişoğlu ve Bahçeli’nin Kürt ve Alevilere yönelik katliamların yeniden hayata geçirilmesine yönelik tehdit söylemleri kınanırken, Seyit Rıza’nın mezar yerinin açıklanarak, soykırımla yüzleşme talebi yinelendi.
İzmir Dersim Dernekleri, Demokratik Alevi Dernekleri İzmir Şubesi, Dersim Dernekler Federasyonu ve Alevi Bektaşi Federasyonu İzmir bileşenleri, idam edilen Dersim direniş önderi Seyit Rıza ve arkadaşlarını anmak için Karşıyaka’da basın açıklaması yaptı.
“İkrarımız Var, Diz Çökmediler, Diz Çökmeyeceğiz” pankartlarının açıldığı açıklamada “Arşivler açılsın hesap verilsin”, “Dersim, Maraş, Koçgiri, unutulmaz hiçbiri” ve ” Tertele Dersim Xo Vira Meke”, “Arşivler Açılsın Hesap Sorulsun’ sloganları atıldı.
Anmada çerağlar yakılarak niyaz ve lokmalar dağıtıldı. Açıklamaya kentte bulunan siyasi parti ve kurum temsilcilerinin yanı sıra çok sayıda yurttaş katıldı.
Açıklamanın Türkçesini DAD İzmir Şube Eş Başkanı Nebat Çelik, Kırmancki olan kısmını ise İzmir Dersim Kültür ve Dayanışma Derneği Eş Başkanı Hasan Ali Kılıç okudu.
“DERSİM TÜRK-İSLAM SENTEZİNE AYKIRIYDI”
Dersim Soykırımı’nın 1. Paylaşım Savaşının farklı inanç ve halklardan başlayarak sürdürdükleri soykırımların son halkası olduğunu söyleyen Çelik, “Osmanlıdan başlayan katliam ve kuşatmanın, Cumhuriyetin kuruluş yıllarında özerklik vaadi, eşit koşullarda bir arada yaşama söylemleri, halkta umut yaratan vaatler olsa da, bu süreç çok kısa sürmüş, ittihatçı damar ağır basmış, inkar- imha- soykırım politikaları hayata geçirilerek Koçgiri ile başlayan, Ağrı, Zilan, Tendürek ile süren Kürt katliamları süreci devreye sokulmuştu. Sıra Dersime geldiğinde ise hazırlıkları yıllara varan daha kapsamlı harekatlar devreye sokulmuştu. Çünkü Dersim resmi ideoloji olan Türk- İslam sentezine aykırı, hem Kürt, hem Raa Haq/Alevi inancının yaşamsallaştığı bir toplumsal hakikatti” dedi.
“DERVİŞOĞLU VE BAHÇELİ’NİN IRKÇI SÖYLEMLERİNİ KINIYORUZ”
Çelik, İYİ Parti Başkanı Müsavat Dervişoğlu ve Bahçeli’nin Şeyh Sait ve Seyit Rıza üzerinden tüm ötekileştirilenleri tehdit eden açıklamalarına tepki göstererek, “Kürt sorununun demokratik çözümünün tartışıldığı bu günlerde, biz Dersimliler bu yaşadıklarımıza dair bir yüzleşme, özür dilemeyi bekliyorken; İyi Parti ve MHP Genel Başkanlarının peş peşe, demokratik söylem ve hukuktan uzaklaşarak Sey Rıza ve Şex Sait’in idamlarını savunmalarını, katliamları tekrar hatırlatarak ırkçı, faşist söylemde bulunmalarını asla kabul etmediğimizi buradan bir kez daha ifade etmek istiyoruz. Seyit Rıza ve yoldaşları Dersimlilerin Pirleridir, rayberleridir her biri ayrı bir kutup yıldızıdır. Işık saçanlardır, yol gösterenleridir. Bu ırkçı faşist söylemleri kınadığımızı burada bir kez daha belirtmek istiyoruz” ifadelerini kullandı.
KÜRT SORUNUNUN DEMOKRATİK ÇÖZÜMÜ VE ORTAK VATAN ÇAĞRISI
Son günlerde yeniden gündemleşen Kürt sorununun demokratik bir çözüme ulaşarak ve ortak vatanda demokratik, özgürlükçü, eşitlikçi bir yaşam beklentileri olduğunu kaydeden Çelik, “Dersim, kadim Kürt varlığının özgün bir rengidir. Raa Haq/Alevi yolunun yoğunlaştığı bir coğrafyanın, tarihsel, toplumsal bir halk gerçekliğinin adıdır. Ortak vatan beklentimizin bir ağacıdır. Bu toprakların hiçbir halkı için tehdit değildir. Tartışılmaz olan toplumsal haklarımızla, halk gerçekliğimizle bu ülkenin bir parçasıyız. Beklentimiz bu günlerde gündemleşen Kürt sorununun demokratik bir çözüme ulaşması, ortak vatanda demokratik, özgürlükçü, eşitlikçi bir yaşamda yerimizi almamızdır” diye belirtti.
TALEPLER: MEZAR YERLERİ AÇIKLANSIN
87 yıl önce idam edilen Seyit Rıza ve yoldaşlarını anan Çelik yüzleşme çağrısını yineleyerek şu talepleri sıraladı:
-Seyit Rıza ve beraberinde idam edilen canlarımızın mezar yerleri açıklanmalı ve cenazelerin Dersim’e nakli engellenmemelidir.
-Arşivler açılmalı, Dersim ismi iade edilmelidir.
-Sürgünler, kayıplar, el konularak götürülen çocuklarımızın listesi ve akıbetleri açıklanmalıdır.
-Asimilasyon, göçertme ve her türlü şiddet biçimine son verilmelidir.
-Dersim halkından özür dilenmeli, toplumsal haklarımız tanınmalı, anayasal güvenceye kavuşturulmalıdır.
-Demokratik bir anayasa, Kürt sorununun demokratik çözümü için acil adımlar atılmalıdır.
ASLAN: BOYUN EĞMİYORUZ, BUDA SİZE DERT OLSUN
Anmada söz alan Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF) Genel Başkanı Mustafa Aslan ise, “Seksen yedi yıl önce bizim insanlarımız katledildi. Seksen yedi yıldır bu nefret bitmiyor. Biz bu topraklarda barış istiyoruz, biz bu topraklarda tüm inançlarının özgürce bir arada yaşamasını istiyoruz. Bu ırkçı yaklaşımı tekrardan kınıyoruz. Size inat Pir Seyit Rıza’nın dediği gibi; ‘Ben sizin hilelerinizle baş edemedim bu bana dert olsun’ diyoruz. Ama biz de torunları olarak diyoruz ki; bizde size boyun eğmiyoruz bu da size dert olsun. Barış talebimizden vazgeçmiyoruz” şeklinde konuştu.
Açıklama Kureyşan Ocağı Pirlerinden İsmail Alkan’ın verdiği gülbeng sonrasında lokmaların pay edilmesiyle son buldu.
PİRHA – DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, partisinin haftalık grup toplantısında konuştu. Belediyelere atanan kayyımları eleştiren Bakırhan, “Batman kayyımı ilk iş olarak Kürtçe hizmeti durdurdu. Mardin kayyımı gelir gelmez 420 emekçiyi işinden etti. İşte kayyım budur! Kayyım Kürt halkına düşmanlıktır” değerlendirmesini yaptı.
Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, haftalık grup toplantısında konuştu. Bakırhan’ın öncelikli gündemi, belediyelere atanan kayyımlar oldu.
“KAYYUMUN İLK İŞİ OLARAK KÜRTÇE HİZMETİ DURDURMAK!”
Dem Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, konuşmasında şu başlıklara değindi:
“İnsanlar sokaklarda direnirken Batman kayyımı ilk iş olarak Kürtçe hizmeti durdurdu. İşte kayyım böyle bir şeydir. Kayyımın düşmanlık olduğunu söylüyoruz. Bunu anlatıncaya kadar söylemeye devam edeceğiz. Halklarımız kayyım değil, demokrasi istiyor. Batman’da bir anne, Kürtçe ‘av bi bêjingê nayê komkirin’ dedi. Yani ‘elekle su toplayamazsınız’ dedi. Size soruyorum, kayyım elekle su toplamak değil midir? Başka bir anlamı var mı bunun? İki dönem denenmiş, iktidar atamalardan dolayı çok net cevabını almış, ama buna rağmen yine üçüncü defa denemeye kalkmış.
Mardin’de Bir vatandaşımız ‘Darbe deyince eskiden Kenan Evren aklı gelirdi, ama şimdi bu iktidar akla geliyor’ diyordu. Aynısını Halfeti’de bir yurttaşımız söyledi. Ortak akıl böyle bir şeydir. Dedi ki ‘bu iktidar kayyım hükümetidir, iktidarıdır’. Dört bir yanda halkımız aslında bu iktidarın ne olduğunu Halfeti’den Mardin’e kadar net bir şekilde dile getirdi
Yetmiyor bir de belediye eşbaşkanlarımıza ‘Ne idiği belirsiz’ diyor. Bizim idiğimüz belli. Bak burada adalet, barış, demokrasi isteyen insanlarız. Ne idüği belirsiz senin atamış olduğun kayyımlardır. Ne idiği belirsiz aç açıkta olan insanın hakkını, hukukunu yemektir. Hırsızlık, yolsuzluk yapmaktır. Bizim defterimizde, bizim mücadelemizde asla böyle şeyler olmaz. Bin yıllardır bu topraklarda barış, demokrasi, hak ve hakkaniyet mücadelesi veren bir geleneğiz. Ne idiği belirsiz insanlar arıyorsanız kendi etrafınıza ve çevrenize bakın.
“ETKİ AJANLIĞI YASASININ KARŞISINDAYIZ”
Açık konuşalım; önce minareyi çalıyorlar, sonra kılıfına uyduruyorlar. ‘Terör’ filan diyorlar. Tam bir safsata, tam bir yalan. Öyle pervasızlaşmışlar ki ayakları bir çakıla değse; canları sıkılıp DEM Partili belediyelere kayyım atıyor. Saray’ın aşçısı güzel çorba yapmadığında canı sıkılıyor, sinirleniyor belediyelerimize kayyım atıyorlar. Yetmiyor bir de ‘terör’ diyor. Bu ‘terör’ yalanına sadece kendileri inanıyor. Bizim partide ‘terör’ yok, ‘terörist’ yok. Biz biliyoruz siz Kürtlerin tamamına ‘terörist’ diyorsunuz, şimdi yetmedi bu etki ajanlığı yasasıyla birlikte Türkiye’nin tamamını, muhalif olan herkesi ‘terörist’ demeye çalışıyorlar. Bu yasanın da karşısında duracağız. Muhalif olan herkesi ‘terör’ kavramına sıkıştırarak, muhalefet yapmasını engellemek, önlemek demokratik siyasetle bağdaşmaz.
Erdoğan ‘Yargı dirayetli durdu, tebrik ediyorum’ dedi. Gerçekte ortada bir yargı var mı? Hangi yargıdan bahsediyor? Dirayet dedikleri apaçık Kürtlerin, Türklerin, emekçilerin, yoksulların iradesine kayyım atamaktır. Kayyım atanmasını onaylıyor bir de tebrik ediyor. Erdoğan çıkmış diyor ki ‘Temiz adaylar gösterseydiniz.’ Temizliğin ölçüsü nedir? Keşke temizliği ölçen bir alet olsaydı da kimin ak, kimin kara olduğunu hep birlikte anlasaydık.
Ya Sayın Erdoğan, memlekette ‘terörist’ yaftası yapıştırmadığınız tek bir insan kaldı mı? Ne yapacağız peki? Mardin’e siyaset kayyımı Mehmet Uçum’u mu aday yapsaydık. Batman’a ihale kayyımı Cengiz Holding’i mi aday yapsaydık? Biz yapsaydık da kim oy verecekti ki bunlara? Bir de temiz adaylardan bahsediyor.
“KAYYIM ARTIK KÜRTLERİN SORUNU DEĞİL”
Bakın açık şekilde ifade edelim; kayyım artık Kürtlerin sorunu değildir. Bunu dün söylemiştik, Esenyut’ta bir kez daha ortaya çıktı. Kayyıma karşı hep birlikte dayanışarak durmazsak; kayyım sadece Kürt coğrafyasında değil, Türkiye’nin dört bir yanına önümüzdeki dönem yayılması olasıdır.
En son Meclis Başkanı da açıklamalar yaptı. Sayın Kurtulmuş, ‘Bir eli silahta, bir eli sandıkta siyaset olmaz’ dedi. Siyasetin sandıktan başka hiçbir yere el atmaması lazım. Emin olun benim elimde hiç silah olmadı. Hiçbir arkadaşımızın elinde silah olmadı. Siyaseti demokratik çözümün adresi olarak gördüğümüz için, bu hakaretlerinize, işkencelerinize yıllardır dayanıyor ve siyaset yapıyoruz. Bu zemine inanmasaydık bu kadar yoğun baskınız zulmünüz karşısında buralarda oturmazdık. Sayın Kurtulmuş o zaman sizlere soruyorum; halkın iradesine atanan bu kayyımlara dair de bir çift sözünüz var mı? Meclis Başkanı olarak bir şey söyleyecek misiniz? Bunu da merakla bekliyoruz. Sayın Kurtulmuş’a soruyorum; yine bir elde milli irade söylemi, diğer elde kayyımla demokrasiye darbe yan yana olur mu? Milli irade ve demokrasi ile darbe yan yana olmaz.
Bu vesile ile Meclis’te grubu bulunan bütün siyasi partileri ve Meclis Başkanı’nı kayyım yasasını görüşmeye davet ediyorum. Bir günde bu yasayı görüşerek, demokrasi önünde engel olan bu yasayı ortadan kaldıralım, halkın seçtiği yöneticileri bir sonraki seçime kadar o kenti yönetmesinin önünü açalım. Bu konuda da sayın Meclis Başkanına büyük görevler düşüyor.
“ROJAVA’YA SAVAŞ AÇARAK KRİZLER ORTADAN KALDIRILMAZ”
Şimdi iktidar temsilcileri Trump’ın seçilmesini fırsata çevirmek istiyorlar. Günlerdir yorum yapıyorlar neredeyse kutlama yapacaklar. Niye? Çünkü bunu Rojava’ya yönelik bir askeri operasyonun zemini haline getirmeye çalışıyorlar. İktidar izlediği politikalarla bugüne kadar büyük krizler yaratı. Şimdi de Rojava’da Kürtlere saldırarak krizi ortadan kaldırmaya çalışıyor. Bu krizler böyle çözülmez. Rojava’ya savaş açarak, saldırarak bu krizleri ortadan kaldırılmaz. İktidar temsilcileri ısrarla Trump’ın seçilmesini ve yeni dönemi bir fırsat penceresi çerçevesinde değerlendiriyor. Açık söylüyorum Türkiye için bir fırsat penceresi varsa -ki var-, Kürt sorunu demokratik yollarla çözerek en büyük fırsat penceresini açmış olur. Fırsat penceresini dışarıdaki başkentlerden arayarak açamayacağınızı belirtmek istiyorum. Trump’tan medet umarak, Washington’da soluğu almak; bu ülkede yaşayan halklara en büyük kötülüktür. Trump’a gideceğinize kendi meselelerimizi oturarak kendiniz çözebilirsiniz. Çözüm Washington’da değil, Moskova’da Tahran’da değil, çözüm Amed ve Ankara’dadır diyoruz.
1 Ekim’den beri Türkiye’de önemli tartışmalar yürüyor. Sayın Bahçeli’nin el uzatması ile başlayan ve partimizin ortaya koyduğu güçlü çözüm iradesiyle toplumda bir umut oluştu. Sayın Erdoğan, Bahçeli’nin açıklamalarından sonra uzun bir süre sessizliğini korudu. En son bu mesele ile ilgili yaptığı konuşmada da ‘Kürt kardeşim senden bu eli samimiyetle sımsıkı tutmanı bekliyoruz’ dedi. Ama bir hafta geçmeden elimi sımsıkı tutun dediği Kürt halkının iradesine kayyım atadı.
Kürtlere ‘elimi sımsıkı tutun’ diyen Erdoğan, kayyımlara sımsıkı tutunmaya çalıştı. Sayın Bahçeli cephesinden de Sayın Öcalan üzerindeki tecridin kaldırılması, kurucu Meclis ruhu, umut hakkı demokratik siyasetin öneminden bahsetti. Bu açıklamaları önemli bulduğumuzu belirtmiştik. Peki ne oldu? Bahçeli’nin bu açıklamalarından sonra Sayın Öcalan’a 3 aylık disiplin cezası verildi. Bahçeli konuşuyor, Erdoğan önüne set çekiyor. Bakalım önümüzdeki dönemde bu ikili arasındaki tartışmalar nereye evrilecek.”
PİRHA-MHP lideri Devlet Bahçeli Van’da büyük bir farkla seçilen Van Büyükşehir Eş Belediye Başkanı Zeydan’ı ve Van halkını hedef aldı. Nefret söylemleri kullanan Bahçeli, “Zeydan’ın seçilmesinin skandal ve yanlış olduğunu iddia etti.
AKP hükümetinin küçük ortağı, aşırı sağcı MHP Genel Başkanı Genel Başkanı Devlet Bahçeli, bayram mesajında bile nefret saçtı.
Büyük bir farkla seçilen ve mazbatası verilen DEM Parti Van Büyükşehir Belediye Eş Başkanı Abdullah Zeydan’ı hedef alan Bahçeli, Zeydan’ın seçilmesinin skandal ve yanlış olduğunu iddia etti.
Halkın seçme hakkının elinden alınmasını ve hak gaspını normalleştiren Bahçeli, haksızlık karşısında kendiliğinden sokağa çıkan halkı suçladı. Bahçeli sokakların hak arama yeri olmadığını öne sürdü.
PİRHA- CHP Genel Başkanı Özgür Özel, partisinin grup toplantısında açıklamalarda bulundu. İliç’teki maden faciasıyla ilgili konuşan Özel, “3 yıl önce orada siyanür sızıntısı oldu. Göstermelik 3 ay durdurdular. İncelediler, suçlu buldular ve 16 milyon lira ceza kestiler. Sadece aylar sonra bu şirket vergi affından yararlandı” diyerek tepki gösterdi.
Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı Özgür Özel, partisinin haftalık grup toplantısında açıklamalarda bulundu.
“İLİÇ’TE CEZA KESİLEN ŞİRKET VERGİ AFFINDAN YARARLANDI”
Erzincan’ın İliç ilçesindeki maden faciası ile ilgili konuşan Özel, “Yıllardır hain dedikleri, o çevre mühendisleri, akademisyenler ve CHP’liler hep tehlikeye dikkat çekti. 3 yıl önce orada siyanür sızıntısı oldu. Göstermelik 3 ay durdurdular. İncelediler, suçlu buldular ve 16 milyon lira ceza kestiler. Duyunca büyük para diye düşünüyorsun; sadece aylar sonra Plan ve Bütçe Komisyonu’nda bu şirket vergi affından yararlandı” diyerek tepki gösterdi.
İliç’te nasıl bir felaketin kenarından geçtiğimizin bilincinde olunması gerektiğini vurgulayan Özel, “Bu mesele aslında herhangi bir demokraside turnusol kağıdı gibidir ve bu yaşandığında iktidarın özrü, özeleştirisi onu kurtarmaz. Başka ülkede bakan, başbakan istifa eder” dedi.
BAHÇELİ’YE MURAT KURUM TEPKİSİ
Özel’in açıklamalarından öne çıkanlar şöyle:
“Bütün vatandaşlarımız duymalıdır ki; Recep Tayyip Erdoğan’ın haberi olmadan 2 milyon bile el değiştiremez. Bu madenler önce izin almış, ÇED raporu düzenlenmiş, 4-5 kat büyümek için başvurduğunda ÇED raporu hazırlanmış, Bakan Murat Kurum’a bu sorumluluğunu hatırlatıyoruz. Murat Kurum üzerine alınmıyor.
Bahçeli gelmiş, ‘oradaki hata verilen raporu düzenleyenlerde, Murat Kurum’un konuyla alakası yoktur’ diyor.
5 kat büyümesine izin veren bu rapor altında Devlet Bey’in dediği gibi ÇED Genel Müdürü’nün imzası var. ‘Bakan adına’ genel müdür imza atıyor. Ey Devlet Bey! Siz devlet işleyişini bilen biri olarak Bakan’ın benim adıma, yani benim adıma imza at dediği Genel Müdür’ün imzasında sorumlu olmadığını söylüyorsun. Oysa belge Kurum adına atıldığını söylüyor. Ben vatandaşlarımıza söylüyorum. Eğer bakan adına atılan imzayla yaşandıysa ben bunu sizlerin vicdanınıza havale ediyorum.
“MADENLERDE YÜZDE 10 OLAN DEVLET HAKKINI AKP YÜZDE 2’YE İNDİRDİ”
‘Anayasa hala madenler devletindir’ der. Cunta sonrası, Türkiye’de çıkarılacak her maden için yüzde 10 devlet hakkını AKP yüzde 2’ye indirildi.
Halkın çıkarları yerine ayrıcalıklı grupların çıkarlarını üstün tutanların, birilerine rant yaratanların nasıl ekonomimizin canına okuduklarını hem de 9 canımızı nasıl felakete sürüklediklerini gördük. Bu sorunları herhangi bir muhalefet partisi çözemez. 1978’in morali ve gücüyle Ecevit’in cesareti ve Baykal’ın kararlılığıyla CHP çözer.
31 Mart akşamının bambaşka bir önemi var. Yoksullar, garibanlar, emekliler ve emekçiler için; bu iktidar beklediği desteği görecek olursa, beklemediği desteği alamazsa, bu gidişata kırmızı ışık yakılmazsa 1 Nisan sonrası felakettir. İlk mesajı 31 Mart’ta verirse ayağını denk alacak. 4 yıl boyunca seçim olmaması, zenginin kayrılması, en düşük maaşa mahkum edilmenize karşı son çareniz, son yetkiniz. Gücünüzü gösterin.
OECD, 2015’teki ev kiralarını 100 birim kabul ederken, 2023 ev fiyatlarını karşılaştırmış. En tepesinin bir altında Macaristan var. 2015’ten 2023’e konut kiraları en çok artan ülke olmuş. Macaristan’ın bir üstünde Türkiye var. 2015’ten 2023’e yüzde 530 artmış. Ancak gerçek hayatta bu 15-18 kata kadar artıyor. Bunu bizim söylememiz, sizin yaşamanız ayrı ama OECD’nin açıklaması ayrı. Köprü geçişleriyle ilgili bir şey çıktı. Yollar, köprüler, otoyollar yaptık diye övünüyorlar. Maliyeti yokmuş gibi. Geçiş garantisi verilmiş bu köprü ve yolların bize maliyeti Ocak 2024’te 36 milyon TL oldu.
AKŞENER’E YANIT: CANI SAĞOLSUN
Biz iktidar olursak ezanı sustururlar dedikleri CHP o ezanı okuyan müezzinin hakkını savunmaya, bayrağı indirecekler dedikleri CHP günü gelince o bayrak için can vermeye her zaman hazırdır. Dışarıda bir basın emekçisi arkadaşımız var bekliyor. Akşener’in açıklamalarına ne diyeceksiniz? Ona karşı vereceğim cevap iki kelime canı sağ olsun.
HATAY AÇIKLAMASI: YOLUMUZA LÜTFÜ SAVAŞ’LA DEVAM EDECEĞİZ
Son 22 yılda deprem vergilerini doğru yere harcamamış hükümetin sorumluluğunun bir yere yüklenmesi doğru değildi ama biz mesajımızı aldık. Dün gece saat 3.00’e gelirken biz üzerime düşen bütün eleştiriyi yaparak, Lütfü Savaş’ı ilk kullandığı bazı ifadelerden kendisinin de üzüldüğünü not ederek; ama bir yandan Hatay’ı ele geçirip demokrasisini ele geçirmek isteyen Hatay’ı alıp Hatay’ı Hatay olmaktan çıkarıp anketlerdeki seyre baktığımızda yolumuza Savaş’la devam etmeye karar verdik. Hepimize hayırlı olsun.”
PİRHA – AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın cemevlerini kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlamak istemesine muhalefet de tepki gösteriyor. CHP İstanbul Milletvekili Gürsel Tekin, Alevilerin eşit yurttaşlık hakkı istediğini belirterek, “Ne yazık ki sulandırıldı, Alevilerin duyguları incitildi, adeta her yeri özelleştirir gibi bu meseleyi de bir kuruma bağlayarak çözüm yolu aradı. Bu çözüm değildir bunu şiddetle reddediyorum” dedi.
CHP İstanbul Milletvekili Gürsel Tekin, Alevilerin sorunlarının çözülmesi için AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından cemevlerinin Kültür Bakanlığına bağlanmasına ilişkin Şahkulu Dergahında yaptığı açıklamayı değerlendirdi.
Alevilerin eşit yurttaşlık hakkı istediğini belirten Gürsel Tekin, “Sayın Erdoğan Şahkuluna gideceğim dediğinde ben de heyecanlandım doğrusu. Çünkü beklettiğimiz uzun uzadıya zaman alabilecek bir şey değil. Çok kolay 3 maddeyle çözülebilecektir. CHP olarak bizler 2015 yılında kanun teklifi verdik. Kanun teklifinde Erdoğan’ın partisinin ve bütün partilerin rahatlıkla oy verebileceği makul teklifti. Alevi yurttaşlarımız ödemiş olduğu vergilerden eşit pay alacaktı. Yani eşit yurttaşlık hakkı. Yapılması gereken çok basit bir şeyken ne yazık ki sulandırıldı, Alevilerin duyguları incitildi, adeta her yeri özelleştirir gibi bu meseleyi de bir kuruma bağlayarak çözüm yolu aradı. Bu çözüm değildir bunu şiddetle reddediyorum” dedi.
“BAHÇELİ DE AYNI DÜŞÜNCEDEYSE ALEVİ SORUNUNU MECLİS’TE ÇÖZEBİLİRİZ”
Tekin, Alevi sorununu çözmek adına MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’ye çağrıda bulunarak, “Sayın Bahçeli de yeni bir şey söyledi. Eğer bu konuda TBMM’de Bahçeli de aynı düşünce içindeyse, AKP’nin dışında muhalefet partileri olarak biz bu meseleyi çok rahatlıkla çözebiliriz” diye konuştu.
PİRHA-Son olarak MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli tarafından “Kapatılsın” denilerek, hedef gösterilen Türk Tabipleri Birliği (TTB) sosyal medya hesabından bir paylaşım yaparak, “Buradayız, burada olmaya devam edeceğiz!” dedi.
AKP’ye yakın kesimler tarafından hedef gösterilen Türk Tabipleri Birliği’ni son olarak MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli de hedef göstermiş, “Kapatılsın” çağrısında bulunmuştu. Sağlıkta şiddet yasasının çıkması, çalışma koşullarının düzeltilmesi için mücadele eden TTB’den “Buradayız” paylaşımı geldi.
TTB’nin Twitter hesabından yapılan paylaşımda, “Artık kaybettiklerimizin değil umudun, özgürlüğün, sevincin dilimizde; sağlığımızın, geleceğimizin ellerimizde olduğu günlerde hep birlikte bayramları kutlayabilmek için Buradayız, burada olmaya devam edeceğiz!” ifadelerine yer verildi.
PİRHA-İnsan Hakları Derneği Eş Genel Başkanı Öztürk Türkdoğan, ülke genelinde artan ırkçı saldırılara ilişkin yaptığı değerlendirmede, “Son dönemde özellikle Devlet Bahçeli’nin kullandığı nefret söylemi etkisini gösteriyor” dedi.
Konya’da Diyarbakırlı bir aileye 60 kişilik grup tarafından ırkçı saldırı yapılması sonucu 35 yaşındaki Hakim Dal öldürüldü. Saldırıyla ilgili 20 kişi gözaltına alındı.
Ancak aynı hafta içerisinde yapılan benzer ırkçı saldırılar karşısında yeteri hukuki yaptırımlar uygulanmadı. Kürt kimliği ve Kürtçe dilinin kullanımı sebebiyle artan ırkçılık karşısında birçok baro, yapılan saldırıların münferit ve adli olaylar olarak görülmemesi gerektiğine işaret etti.
İHD Eş Genel Başkanı Öztürk Türkdoğan da artan saldırılara sebep olarak sıklıkla kullanılan nefret söylemine işaret etti. Nefret söyleminin, ötekileştirilen halka karşı şiddet olarak yansıdığına dikkat çeken Türkdoğan, “HDP’ye yönelik bir nefret söylemi içinde olursanız HDP seçmenini ötekileştirirsiniz. Onların ağırlığı Kürt olduğu için de, bu sefer Kürt’e yönelik saldırının zeminini oluşturursunuz” dedi.
Öztürk Türkdoğan, MHP lideri Devlet Bahçeli’nin politik söylemine de işaret ederek şöyle devam etti:
“Son dönemde özellikle Devlet Bahçeli’nin kullandığı nefret söylemi etkisini gösteriyor. Çünkü bu saldırıyı yapanların ağırlıklı bir kısmı kendini ülkücü veya MHP’li olarak nitelendiriyor. Demek ki bunlar MHP’nin kullandığı nefret söyleminden etkileniyorlar. Sürekli HDP’yi suçlayan bu parti, aslında kendisinin kullandığı söylemlerle halkın bir kısmını nasıl kışkırttığının farkında olması gerekir. O nedenle Cumhuriyet savcılarının özellikle bu nefret söylemini çok sık başvuran Bahçeli ile ilgili soruşturma açmaları lazım. Ama görüyorsunuz ki tam tersi şeyler oluyor.”
Öztürk Türkdoğan, saldırılara sebep olarak iktidarın, Kürt sorunundaki kayıtsızlığına dikkat çekerek “Kürtlerin kültür ve kimlik hakları ile ilgili hiçbir güvence sağlamadıkları için bu saldırılar gerçekleşiyor” dedi. Türkdoğan, konuşmasına şu sözlerle devam etti:
“Ak Parti, sırf Kürt oldukları için saldırıya uğrayan insanları niye koruyamıyor? İçişleri Bakanı da sık sık nefret söylemi kullanıyor. Son dönemdeki birçok iddianın da odağında olan bir isim Süleyman Soylu. Şimdi bu isim varken Türkiye’de hiç kimse güvende olamaz ki. Emniyet teşkilatının daha duyarlı olması lazım ama değil.
Saldırılar oluyor, peki saldırganlara karşı yapılan muamele ne? Hiç siyasi saikler devreye girmiyor. ‘İşte kavga olmuş, sözlü sataşma olmuş, tahrik olmuş’ gibi saldırganları hep koruyan ve kollayan ve cezasızlık politikası mevcut. Peki bunu kim yapıyor? Valiler, emniyet müdürleri ve başsavcılar yapıyor. Demek ki bu ülkede temel sorunlar; yani Kürt ve Alevilerin sorunları çözülmediği sürece Kürtler ve Aleviler maalesef bu tip saldırılara uğramaya devam edecekler. O nedenle de Türkiye’de yaşayan bütün Kürt ve Alevilerin bu bilinçte artık olması gerekiyor.”
PİRHA-HDP Eş Genel Başkanı Pervin Buldan, grup toplantısında yaptığı konuşmasında, katledilen Deniz Poyraz’a yönelik suçlamalarda bulunan MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’ye tepki gösterdi. Buldan, “Hükümetin küçük ortağı İzmir katliamını açıkça üstlenmiştir! Yeni cinayetlere, yeni katliamlara kapı aralayacak, azmettirecek olan bu tehlikeli söylemler karşısında savcıları buradan derhal göreve çağırıyoruz! Var mı yürekli bir savcı?” dedi.
Halkların Demokratik Partisi (HDP) Eş Genel Başkanı Pervin Buldan, partisinin Meclis’te düzenlediği grup toplantısında konuştu. Buldan konuşmasının tamamını İzmir’de HDP il binasına düzenlenen saldırıya ve saldırıda hayatını kaybeden Deniz Poyraz’a ayırdı.
Grup toplantısının yapıldığı kürsüye ve sıralara Deniz Poyraz’ın fotoğrafları konularak anısı önünde 1 dakikalık saygı duruşunda bulunuldu. Buldan konuşmasına Deniz Poyraz’ı anarak başladı ve MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin Deniz Poyraz’a yönelik suçlamalarına tepkisini dile getirdi.
“BARIŞ UMUDUNA KURŞUN SIKTILAR”
İzmir’de yaşadıkları saldırı sonrasında acılarının ve öfkelerinin çok büyük olduğunu ifade eden Buldan şunları söyledi:
“Canımızı, yoldaşımızı, partimizin emektarı Deniz Poyraz’ı alçakça katlettiler. Bizden, yaşamdan kopardılar. Karanlık tarihlerinin sayfasına bir yenisini daha eklediler. Kirli döngülerinin karanlık yüzünü bir kez daha gösterdiler. Farklılıklarımıza olan düşmanlıklarını bir kez daha sergilediler. Barış umuduna kurşun sıktılar. Halklarımızın ortak gelecek hayaline saldırdılar. Birlikte yaşam irademizi hedef aldılar. Halklarımızın büyüyen umudu olan HDP’ye saldırdılar. Senaryolarını gayet iyi biliyoruz. Katliamlarla, siyasi cinayetlerle, zulümlerle, işkencelerle, çetelerle bu toprakları karanlığa boğmak, yaşanılmaz hale getirmektir. Amaçları geleceği karartmak, umutları söndürmektir. Ama hiçbir zaman başaramadılar.”
“Ne bizlere ne de halkımıza diz çöktüremediler, çöktüremeyecekler. Barış ve demokrasi umudunu hiçbir zaman söndüremediler, söndüremeyecekler. Onurlu yaşam mücadelesinden bizleri vazgeçiremediler. Vazgeçiremeyecekler! Bizim mücadele tarihimiz, onurlu direniş tarihidir. Tarihimiz, korkaklar karşısında inadına cesaretin tarihidir. İdam sehpalarında baş eğmeyenlerin tarihidir. Teslimiyeti kabul etmeyenlerin tarihidir. Mücadelemiz, savaşın tüm kirlenmişliğine karşı tertemiz bir barış mücadelesidir. Mücadelemiz, faşizmin karanlığına karşı demokrasi mücadelesidir. Yolumuz, inadına barış, inadına özgürlük yoludur. Karanlığın karşısında hakikatin yoldur. Zulmün ve haksızlığın karşısında adaletin yoldur. Yolumuz özgür gelecek yoludur.”
“DENİZ’E SÖZÜMÜZDÜR, YARIM KALAN HAYALİNİ GERÇEKLEŞTİRECEĞİZ”
Katledilen yoldaşları Deniz Poyraz’a hayal ettiği dünyayı kuracaklarına dair söz veren Buldan şunları dile getirdi:
“Adımız ayağa kalkan umuttur. Adımız, direniş ırmaklarının birleştiği Deniz’dir. Adımız; Deniz Poyraz’dır. Sana sözümüzdür Sevgili Deniz. Yarım kalan hayallerin milyonların hayalidir ve bu topraklarda mutlaka ama mutlaka yaşam bulacaktır. Senin mücadelen, senin cesaretin hepimizin mücadelesi, hepimizin cesaretidir. Milyonlar seninle tek yürek oldu, seninle Deniz oldu, seninle inanç oldu, seninle kararlılık oldu. Halklar bahçesi İzmir’den doğan güneş oldun. Hepimize ışık oldun. Milyonlara rehber oldun. Yolumuzu aydınlattın. Sana sözümüzdür. Aydınlattığın bu yolda barışı bu ülkede mutlaka gerçekleştireceğiz. Kurşunların umudu söndürmesine asla izin vermeyeceğiz. Kadifekale burçlarında ve yüreklerimizde adın her daim yankılanacaktır. Senin ve binlerce yoldaşımızın adı barış mücadelemizde sonsuza dek yaşayacaktır. Seni özleyeceğiz, seni asla unutmayacağız, unutturmayacağız. Mekânın cennet olsun, yıldızlar yoldaşın olsun.”
“KATİLİN PROFİLİ BİZLERE ORTAK BİR YÜZÜ GÖSTERMEKTEDİR”
İzmir’de ki saldırıyı gerçekleştiren ve Deniz Poyraz’ı katleden katilin profilinin her suçun altından çıkan ortak bir profil olduğunu vurgulayan Buldan şunları aktardı:
“Bu ülkede on yıllardır katiller yaratan karanlığın varlığını bizler çok iyi biliyor ve tanıklık ediyoruz. İzmir katliamını gerçekleştiren tetikçi tabi ki tek başına değildir. Onu örgütleyen, yönlendiren, tetiği çektiren güçlerin varlığını hiç kimse inkâr edemez. Bu ülkede işlenen her bir cinayetin, her bir suçun altından aynı ortak profil karşımıza çıkmaktadır. Katilin profili bizlere ortak bir yüzü göstermektedir. Nedir bu ortak yüz? Sayayım tek tek. Halkların kimliğine, diline, kültürüne, inancına karşı olan nefrettir. Kürt düşmanlığıdır. Barış düşmanlığıdır. Kadın düşmanlığıdır. HDP’ye yönelik ‘haşere temizliği yapılsın’ diyen soykırım dilidir. ‘Daha neler göreceksiniz’ diyen tehdit dilidir. ‘6 milyon kişinin verdiği oy kalaşnikof kurşunudur’ diyen, ‘daha fazla insan niye katledilmedi’ diye üzülen medya tetikçiliğidir. Şemdinli’de ‘İyi çocuktur’, İzmir’de ‘Adın ne abiciğimdir’ Rojava’da IŞİD’dir, Türkiye’de Susurluk’tur, mafya-çetedir! Kobanê davasındaki kumpastır! HDP’yi kapatma darbesidir! HDP’ye oy veren milyonlara yapılan bedduadır! Soma’da madenciye atılan son yargı tekmesidir! Çorlu’daki adaletsizliktir! Maraş’ta, Çorum’da, Sivas’ta, Gazi’de, Gezi’de yapılan Alevi katliamıdır. Halkı sömüren ve yoksullaştıran soygunculuktur, talancılıktır, hırsızlıktır. Kadınları her gün katleden erkekleri koruma ittifakıdır! Evet, ortak yüzleri budur! Bunların hepsi birdir, beraberdir, kol koladır. İşte Deniz Poyraz’ı katleden de bu örgütlü, planlı birlikteliktir. İstedikleri kadar sorumluluktan kaçmaya çalışsınlar, kurtulamazlar. İzmir katliamında bu ortak yüzün sahiplerinin tamamının parmak izi, nefret izi vardır. Ve İzmir katliamında da tıpkı öncekilerde olduğu gibi suçüstü yakalandılar.”
“BAHÇELİ KATİL İLE DİL BİRLİĞİ YAPTI”
İktidarın siyaset adına bu kürsülerden HDP düşmanlığı ve nefret dili ürettiğini belirten Buldan son olarak şunları kaydetti:
“İktidar ve ortağının tetikçi ile arasındaki ilişki açık olarak ortadadır. Gizleyemezsiniz! Katil hangi saiklerle cinayeti işlediğini açıklamışsa Hükümetin küçük ortağı da bugün bu kürsüden çıktı, aynı saikleri Deniz Poyraz’ı hedef gösterdi. Ve katil ile dil birliği yaptı. Bunu çok açık ve net olarak ifade ediyorum. Cinayet iklimini kürsüden devam ettirdi. Deniz Poyraz’a terörist dedi. Ailesine terörist dedi. Ve sadece denizi ve ailesini değil bu ülkede HDP’ye oy veren milyonları hedef gösterdi. Ve Deniz’e sahip çıkan milyonları hedef gösterdi. Neden daha fazla HDP’li öldürülmedi diye adeta yakındı! Belki küçük ortağın içi henüz soğumamış. Katil ‘ben içimi soğuttum’ demesine rağmen bugün bu kürsüden iktidarın küçük ortağı içinin soğumadığını alenen ortaya koymuştur.
Hükümetin küçük ortağı İzmir katliamını açıkça üstlenmiştir! Yeni cinayetlere, yeni katliamlara kapı aralayacak, azmettirecek olan bu tehlikeli söylemler karşısında savcıları buradan derhal göreve çağırıyoruz! Var mı yürekli bir savcı, var mı bu ülkede adaletin kırıntıları, var mı küçük ortağa haddini bildirecek yürekli bir savcı? Her gün partimize saldıranlara sessiz kalan savcıları işte bugün tam da zamanıdır diyerek bir kez daha göreve davet ediyorum.”