Etiket: devrim

  • ODTÜ’lü öğrencilerin eylemine Çankaya Belediye Başkanı Güner’den destek!

    ODTÜ’lü öğrencilerin eylemine Çankaya Belediye Başkanı Güner’den destek!

    PİRHA – Çankaya Belediye Başkanı Hüseyin Can Güner, ODTÜ öğrencilerinin, Bahar Şenlikleri’nin yasaklanmasına karşı sürdürdükleri oturma eylemine destek verdi. Rektörlük önünde süren eyleme gece yarısı katılan Güner, sorunun çözümüne katkı sunabilmek için Rektör Verşan Kök’ten randevu talep edeceğini açıkladı.

    ODTÜ öğrencileri, Bahar Şenliği’nin süresinin iki güne indirilip geleneksel olarak düzenlenen Devrim Sahnesi’nin programdan çıkarılmasını protesto etmek için Rektörlük Binası önünde eyleme başladı. Sabaha kadar devam ettireceklerini söyledikleri oturma eylemine Çankaya Belediye Başkanı Hüseyin Can Güner de destek vermek için katıldı.

    GÜNER: TEMİZLİK VE GÜVENLİK GEREKÇESİ İÇİN DESTEĞE HAZIRIZ

    Gece geç saatlere kadar rektörlük binası önünde toplanan öğrencilerin yanında olan Güner, ODTÜ Rektör’ü Verşan Kök’ten randevu talep ederek çözüm üretme noktasında desteklerini sunmayı teklif edeceğini açıkladı.

    Çankaya Belediye Başkanı Hüseyin Güner, “Bahar Şenlikleri’nin Devrim Sahnesi’nde yapılmaması için rektörlük tarafından gösterilen gerekçeleri aşabilmek için her türlü katkı ve desteği sunmaya hazırız” dedi.

    Çankaya Belediyesi’nin sıcak çay ve çorba dağıtımı yapacak hizmet aracı da uzun uğraşlar sonucu kampüs içine alındı. Öğrencilere ilk çayları Çankaya Belediye Başkanı Hüseyin Can Güner dağıttı. Ankara Milletvekili Semra Dinçer ve Ankara İl Başkanı Ümit Erol da öğrencilere destek ziyaretinde Güner ile birlikteydi.

    PİRHA/ANKARA

  • İranlı Shokoofeh Azar: Gideceklerini anladılar, sadece kaçmak için kendilerine zaman yaratıyorlar

    İranlı Shokoofeh Azar: Gideceklerini anladılar, sadece kaçmak için kendilerine zaman yaratıyorlar

    PİRHA- Gazeteci- Yazar Shokoofeh Azar, Jîna Mahsa Amini’nin rejim güçleri tarafından katledilmesi sonrası başlayan protestoların İran’da gerçek devrimi getireceğini vurgulayarak, “Biz, İran’da çok yakında siyasi din sisteminin boyunduruğundan kurtulacağız ve laik, demokratik bir Ortadoğu’yu Türkiye halklarıyla el ele birlikte inşa edeceğiz” dedi.

    İran kentlerinde 16 Eylül’de Jîna Eminî’nin katledilmesi sonrası başlayan protesto eylemleri devam ederken, Avustralya’da yaşayan Gazeteci- Yazar Shokoofeh Azar, Jîna Mahsa Amini’nin rejim güçleri tarafından katledilmesi sonrası başlayan protestolara ilişkin PİRHA‘nın sorularını yanıtladı.

    “BUGÜN YAŞADIKLARIMIZ, BİZLERİ  DEMOKRASİYE ULAŞTIRMASI GEREKLİ OLAN DEVRİMDİR”

    PİRHA: İran’daki mevcut durumu nasıl okuyor veya değerlendiriyorsunuz?

    SHOKOOFEH AZAR: Bugün, İran’da tanık olduğumuz süreç, rejim tarafından sesi hiç bir zaman duyulmamış ve talepleri her zaman baskıya maruz kalmış bir halkın zorla bastırılmış volkana dönüşen talepleridir. Bu talepler, 1905’te ve 1972’de tamamlanmamış, gasp edilmiş veya zamansız anayasal devrimi tamamlanması çalınmış gerçek bir devrimdir. Bugün yaşadıklarımız, bizleri  demokrasiye ulaştırması gerekli olan devrimdir. İran’daki yaklaşık 120 yıldır ertelenen demokrasidir. Her ne kadar tamamlanmamış bir demokrasi olsa da Pehlevi döneminde, Kaçar döneminde kaotik İran sınıflarını örgütlemeyi ve aynı zamanda da eğitimli/entellektüel bir orta sınıf oluşturan o dönemde nispeten modern bir toplum inşa etmeyi başaran bir sosyal ve kültürel demokrasi modeline tanık olduğumuza inanıyorum. Bir başka açıdan değerlendirsem eğer, bugün istediğimiz taleplerin çoğu, Pehlevi döneminde kazanıp 1972 devrimiyle kaybettiğimiz taleplerdir.

    “İRANLI KADINLAR ARTIK HERHANGİ BİR REJİMİN BOYUNDURUĞU ALTINA GİRMEK İSTEMİYOR”

    -Bu süreçte, kadınların direniş liderliğini nasıl değerlendiriyor ve bu direnişin dünyayı etkileyeceğini düşünüyor musunuz? 

    Beğensek de beğenmesek de Ortadoğu’nun ve dinlerin hakim olduğu Doğu’nun bir parçasıyız. Din, kültürümüzde ve toplumumuzda her daim temel bir rol oynamıştır. Yaşadığımız bölgenin dini olan İslam’da kadın bedeni, her zaman dini otoriterlerin kontrol, baskı ve arzularını hayata geçirmek için kullandığı bir araç olmuştur. Bugünün İranlı kadını, Pehlevi dönemindeki 70 yıllık sivil ve modern toplum deneyiminin yanı sıra eski kadim İran kültürünün (İslam öncesi İran) öğretilerinin de yardımıyla ne istediğini bilen, eğitimli, bağımsız ve bir çok yeteneği olan  bir kadın haline geldi. İranlı kadın artık  herhangi bir kontrolün/rejimin boyunduruğu altına girmek istemiyor. Yani ne resmî ideolojinin boyunduruğu altında ne de dinin boyunduruğu altında olmak istiyor . İranlı kadınlar özgürlük, eşitlik ve bağımsızlık istiyor. İşte tüm bu sebeplerden dolayı bugün, kadınları ve kızları protestoların en ön saflarında görüyoruz. Bu kadınlar ve kızlar bizi, yeni inşa edilecek, özgür ve demokratik bir dünyayı selamlamak için İslami Orta Çağ’dan çıkaracaktır.

    “BU BİR DEVRİMDİR

    -Protestoların bir şeyi değiştirdiğini, değiştireceğini düşünüyor musunuz?

    Kesinlikle düşünüyorum. Birincisi, bu sadece basit bir protesto değil. Bu bir devrimdir. Bu protestoları hangi açıdan değerlendirirseniz değerlendirin, temelinde bir devrimin büyüklüğü, derinliği ve talepleri var. İnsanlar artık sadece hak ihlallerini protesto etmiyor veya rejimden özel taleplerde bulunmuyor. Tek bir şey istiyorlar, o da rejim değişikliği. Bu rejimi geri dönülmez noktaya getiren adımları zaten attık: Kadınlar sokaklarda başörtülerini yakıyor, sokaklarda başörtüsü olmadan yürüyor, ahlak polisi arabaları kaldırılıyor, sokaklarda kızlar ve erkekler el ele dans ediyor. Sokaklarda, özgürlük ve rejimin yıkılması için şarkılar söyleyen kızlar ve erkekler mollaların sarıklarını başlarından yere atıyor ya da çiğniyor. Dünyanın her yerinde yaşayan İranlılar hem içeride hem dışarıda birleştiler ve hatta aralarındaki dayanışmayla birlikte bir tür görev dağılımı gibi şeyler oluştu.

    Bu bahsettiklerim, şimdiye kadar elde ettiğimiz özgürlüklerden ve başarılardan sadece birkaç tanesi. Bu rejimin yıkılması çok yakında ve ülkenin önde gelen gerici liderleri ise ülkeden çoktan kaçtı. Onlardan sadece geriye kalan sokaklardaki halkı son gücüne kadar ezmeye çalışan rejimin korkuluklarından başka bir şey değil. Bu vahşi baskılar, Evin hapishanesinin  bombalanması, gençlerin sokaklarda katledilmesi, insanların evlerinde ve yaşadıkları mahallerde toplu olarak tutuklanması da rejimin aşırı korktuğunun  göstergesidir. Gideceklerini anladılar. Sadece kaçmak için kendilerine zaman yaratıyorlar.

    “LAİK, DEMOKRATİK BİR ORTADOĞU’YU TÜRKİYE HALKLARIYLA EL ELE BİRLİKTE İNŞA EDECEĞİZ

    -Türk ve Kürt izleyicilere bir şey söylemek ister misiniz? Herhangi iletmek istediğiniz bir mesajınız var mı?

    Türkiye’deki haberleri takip ediyorum ve görüyorum ki Erdoğan da Humeyni’nin 1972’de gittiği yanlış yolda bilinçli bir şekilde ilerliyor. Biz İranlılar ve özellikle İranlı kadınlar için Türkiye’nin gerici İslami bir yolda olduğunu görmek çok üzücü. Türkiye halkına mesajım, kurtuluş savaşı vererek ve büyük bedeller ödeyerek elde ettikleri demokrasilerini canları pahasına dahi olsa sahip çıksınlar. Eğer demokrasiye sahip çıkmazsanız Erdoğan’ın radikal İslamcılığına karşı yenildiğiniz takdirde, bu yenilgi size Humeyni’nin bize getirdiği felaketin tıpatıp aynısını getirecektir. Özgürlüğünüze, demokrasinize ve toplumsal güvenliğinize kalbiniz ve gerekirse canınızla sahip çıkın. Biz, İran’da çok yakında siyasi din sisteminin boyunduruğundan kurtulacağız ve laik, demokratik bir Ortadoğu’yu Türkiye halklarıyla el ele birlikte inşa edeceğiz. O gün gelmesi ümidiyle.

    SHOKOOFEH AZAR KİMDİR?

    1972 yılı doğumlu İranlı-Avustralyalı bir yazar ve aynı zamanda gazetecidir. Yeşil Ağacın Aydınlanması adlı romanı, Stella Ödülü ve Uluslararası Booker Ödülü’ne aday gösterilmiştir.

    Babası yazar ve şairdi. Shooofeh, yazar ve gazeteci olmadan önce üniversitede edebiyat okudu. Gazeteci olarak yazmaya başlamadan önce, bir gazetede editör olarak çalıştı ve İran’da bir edebiyat ansiklopedisi için yazdı.

    Bir gazeteci olarak insan haklarına ve özellikle de kadın haklarına ilişkin konuları yazdı. İran hükümetini sık sık eleştiren yazılarından dolayı üç kez tutuklandı ve tutuklamalarının birinde üç ay boyunca hücre hapsine maruz kaldı.

    Ailesinin tavsiyesi üzerine İran’dan Türkiye’ye, oradan da Endonezya’ya kaçtı. Endonezya’dan tekneyle seyahat ederek 2011’de Christmas Adası’ndaki bir Avustralya mülteci gözaltı merkezine ulaştı.Avustralya’da siyasi sığınma hakkını 2011’de aldı. Avustralya’ya vardığında İngilizce bilmeyen Shokoofeh, İngilizce dilini bir yetişkin olarak öğrendi. Şu anda Geelong, Victoria’da yaşayan Shokoofeh, Deakin Universitesi’nin Uzaktan Eğitim programı aracılığıyla İletişim bölümünden Onur Derecesiyle mezun oldu.

    PİRHA/AVUSTRALYA

  • Kızıldere Katliamı’nın üzerinden 50 yıl geçti

    Kızıldere Katliamı’nın üzerinden 50 yıl geçti

    PİRHA- Bugün 30 Mart 1972 Kızıldere Katliamı’nın 50. yılı. Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın idamını engellemek isteyen Mahir Çayan ve 9 devrimci yoldaşı, 50 yıl önce bugün 30 Mart 1972’de Kızıldere’de katledildi.

    68 Kuşağı denilince akla gelen ilk isimlerdendir Mahir Çayan. Türkiye’de emperyalizme ve faşizme karşı mücadelede kararlılıkla yola çıkan on binlerce devrimcinin önderlerinden biri.

    Yaşadığı dönemin dünyasındaki siyasal gelişmelerden etkilenen Çayan, kah okullarda boykot, kah emekçilerle fabrikalarda grev örgütledi. Çayan’ın , son sözleri de aynı kararlılıkta idi: “Biz buraya dönmeye değil, ölmeye geldik!”

    DEVRİMCİ DAYANIŞMA

    Türkiye devrimci hareketinin önderlerinden ve Türkiye Halk Kurtuluş Partisi – Cephesi (THKP-C) kurucularından Mahir Çayan, yoldaşları Saffet Alp, Sabahattin Kurt, Cihan Alptekin, Ömer Ayna, Hüdai Arıkan, Nihat Yılmaz, Ertan Saruhan, Ahmet Atasoy, Sinan Kazım Özüdoğru’yla birlikte Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu (THKO) üyesi devrimciler Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın idam kararlarını engellemek için 27 Mart 1972’de Ordu’nun Ünye İlçesi’ndeki NATO’ya ait radar istasyonunda çalışan iki İngiliz ve bir Kanadalı teknisyeni kaçırdı.

    “DÖNMEYE DEĞİL, ÖLMEYE GELDİK”

    İdam kararlarını engellemek isteyen Mahir Çayan ve 9 yoldaşı, Tokat’ın Niksar ilçesine bağlı Kızıldere köyüne geçti. Köy muhtarı, gizlenen devrimcileri ihbar etti ve ev ihbar üzerine çevrildi. Çayan, “Teslim olun” çağrısına “Erleri çekin üst düzeyler gelsin! Biz buraya dönmeye değil ölmeye geldik!” diye yanıt verdi.

    Mahir Çayan ve yoldaşları 30 Mart 1972’de yani tam 50 yıl önce bugün Kızıldere’de katledildi.

    (HABER MERKEZİ)

  • Kızıldere Katliamı’nın 49. yılı

    Kızıldere Katliamı’nın 49. yılı

    PİRHA- Bugün 30 Mart 1972 Kızıldere Katliamı’nın 49. yılı. Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın idamını engellemek isteyen Mahir Çayan ve 9 devrimci yoldaşı, 49 yıl önce bugün 30 Mart 1972’de Kızıldere’de katledildi.

    68 Kuşağı denilince akla gelen ilk isimlerdendir Mahir Çayan, Türkiye’de emperyalizme ve faşizme karşı mücadelede kararlılıkla yola çıkan on binlerce devrimcinin önderlerinden biri.

    Yaşadığı dönemin dünyasındaki siyasal gelişmelerden etkilenen Çayan, kah okullarda boykot, kah emekçilerle fabrikalarda grev örgütledi. Çayan’ın , son sözleri de aynı kararlılıkta idi: “Biz buraya dönmeye değil, ölmeye geldik!”

    DEVRİMCİ DAYANIŞMA

    Türkiye devrimci hareketinin önderlerinden ve Türkiye Halk Kurtuluş Partisi – Cephesi (THKP-C) kurucularından Mahir Çayan, yoldaşları Saffet Alp, Sabahattin Kurt, Cihan Alptekin, Ömer Ayna, Hüdai Arıkan, Nihat Yılmaz, Ertan Saruhan, Ahmet Atasoy, Sinan Kazım Özüdoğru’yla birlikte Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu (THKO) üyesi devrimciler Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın idam kararlarını engellemek için 27 Mart 1972’de Ordu’nun Ünye İlçesi’ndeki NATO’ya ait radar istasyonunda çalışan iki İngiliz ve bir Kanadalı teknisyeni kaçırdı.

    “DÖNMEYE DEĞİL, ÖLMEYE GELDİK”

    İdam kararlarını engellemek isteyen Mahir Çayan ve 9 yoldaşı, Tokat’ın Niksar ilçesine bağlı Kızıldere köyüne geçti. Köy muhtarı, gizlenen devrimcileri ihbar etti ve ev ihbar üzerine çevrildi. Çayan, “Teslim olun” çağrısına “Erleri çekin üst düzeyler gelsin! Biz buraya dönmeye değil ölmeye geldik!” diye yanıt verdi.

    Mahir Çayan ve yoldaşları 30 Mart 1972’de yani tam 49 yıl önce bugün Kızıldere’de katledildi.

    (HABER MERKEZİ)

     

  • Gezi Direnişi’nin 7’nci yılında yaşadıklarını, duygularını anlattılar-VİDEO

    Gezi Direnişi’nin 7’nci yılında yaşadıklarını, duygularını anlattılar-VİDEO

    PİRHA -Gezi Direnişi’nin 7’inci yılı dolayısıyla CAN TV’de Medine Meral’in sunumuyla “Gezi Direnişi” özel programında Gezi’de katledilenler anıldı. Programa konuk olarak katılan HDP Eş Genel Başkan Yardımcısı ve Diyarbakır Milletvekili Garo Paylan, Sanatçı-Yönetmen Ezel Akay, Gazeteci Alper Turgut, Gezi Avukatı Can Atalay, Gülsüm Elvan  ve İlahiyatçı -Yazar  İhsan Eliaçık, direnişe dair duygularını, düşüncelerini aktardılar. 

    Video gelecek…

    İstanbul’a gelen herkesin öncelikle görmek ve gezmek istediği bir nebi İstanbul’un kalbi olarak görülen Taksim Meydanı’nda yer alan Gezi Parkı’na yapılmaması yönünde mahkeme kararları olduğu halde iktidar tarafından 7 yıl önce dayatılan Topçu Kışlası ve Taksim Yayalaştırma Projesi kapsamında bir doğa tahribatı yaşanmaması için karşı çıkan yurttaşlara polisin zor kullanması üzerine direniş başladı.

    Gezi direnişi tüm Türkiye’yi etkisi altına alarak büyük bir direnişine dönüşmüştü. Büyük Gezi Direnişi’nin üzerinden geçen 7 yıl geçti.

    Direnişin 7’nci yılı dolayısıyla CAN TV’de Medine Meral‘nin sunumuyla Gezi özel programı yapıldı. Programa, HDP Eş Genel Başkan Yardımcısı ve Diyarbakır Milletvekili Garo Paylan, Sanatçı-Yönetmen Ezel Akay, Gazeteci Alper Turgut, Gezi Avukatı Can Atalay, Gezi’de katledilen Berkin Elvan’ın annesi Gülsüm Elvan  ve İlahiyatçı -Yazar  İhsan Eliaçık konuk oldular. Programda o günden bugüne gelinen süreç ve Gezi’nin izleri konuşuldu.

    “BİR İNSANI SOKAĞA İTEN ŞEY, ÖTEKİLEŞTİRİLMEKTİR”

    Gezi Direnişi sırasında alanda yaptığı çalışmalarla direnişin sembol isimlerinden biri haline gelen, yaptığı haberlerle Gezi’yi tüm Türkiye’ye duyuran Gazeteci Alper Turgut, “Bugün televizyonu açtığımda görüyorum ki insanlar hak aramaya, mücadele vermeye devam ediyorlar. Bir insanı sokağa çıkaran, sesini yükselten şey haklarının gaspıdır. Ötekileştirilmektir. Gezi’de gördük ki bu ülkenin birçok kesimi iktidarın ayrıştırmasından yorulmuş ve sesini yükseltmek istemişti” dedi.

    “TOPLUMUN HER KESİMİNDEN İNSANLAR BİR ARADAYDILAR”

    Gezi Direnişi esnasında adını tüm Türkiye’ye duyuran Antikapitalist Müslümanlar oluşumunun önde gelen isimlerinden İlahiyatçı – Yazar İhsan Eliaçık da, Gezi Direnişi esnasında yaşadıklarını ve duygularını CAN TV‘ye anlattı. Eliaçık “Gezi’de unutulmaz 20 günlük anılarım oldu. Unutamadığım bazen hatırlayıpta özlediğim anılar bunlar. Gezi benim için 72 gün süren Paris Komini gibidir. Gezi’de bunun Türkiye versiyonu olmuştur. Farklı inançlardan, siyasi görüşlerden, takımlardan, mezheplerden ve hayatlardan insanlar bir araya gelip çok güzel ve huzur verici bir tablo oluşturmuştu. Bizler bu tablonun içinde yer almaktan çok mutlu olduk. En başından beri Gezi’nin içindeydik. Kandilimizi hep birlikte kutladık. Cuma namazlarımızı hep birlikte kıldık. Kürtleri gördüm, sonra ellerinde Atatürk posterleri olan gençleri gördüm ve bu gençlerin hep birlikte halay çektiklerini gördüm. Türkiye’ye barışın nasıl geleceğini orada gördük. 20 günlük bir rüya bizlere Türkiye’ye barışı nasıl getireceğimizi görmüştük. O günden bugüne görüyor ki Türkiye’yi çok fazla gerdiler. Bilinçli bir şekilde kutuplaştırmaya gidildi. Toplumu uçlara iterek dindarlar ve inanmayanları, laikleri ve muhafazakarları, Türkleri ve Kürtleri birbirinden ayırmaya çalışan bilinçli bir aklın hakim olduğunu görüyoruz. Gezi bu gerginliği bitirmişti ama bugün yine aynı şey yapılmak isteniliyor. Dönemin Başbakanı inat etti, burayı kapitalistlere peşkeş çekmişlerdi. Parkı yıkarak rezidanslar, oteller alışveriş merkezleri yapmak istiyorlardı. Ancak direniş bunu engelledi. Tam tersi hiç beklemedikleri bir tabloyla karşılaştılar. Büyük bir halk hareketi ile karşı karşıya kalındı. Türkiye’nin gördüğü en büyük halk ayaklanmasıydı. 20 gün süre ile tüm Türkiye’ye farklılıkların nasıl birlik içinde güçlü olduğu duyuruldu. İktidar buna karşın tüm kolluk kuvvetlerini, istihbaratlarını kullandı. O büyük direnişi karalamak adına girişimlerde bulunuldu” dedi.

    “DİYANET KALDIRILMALIDIR, GERÇEK İSLAM’IN ANLAŞILMASININ ÖNÜNDEKİ EN BÜYÜK ENGELDİR”

    Diyanet İşleri Başkanlığı’nın 4 ayda 3,8 Milyar TL bütçe harcaması tartışmalarına değinen İhsan Eliaçık, şöyle devam etti:

    “Diyanet, her ne kadar tüzüğünde görevi İslamiyet konusunda halkı aydınlatmak yazıyorsa da tam tersi gerçek İslam’ın anlaşılmasının önündeki en büyük engellerden birisidir. Diyanet teşkilatı bu açıdan bakıldığında dini bir teşkilat değildir, bir aydınlanma kurumu değildir. Diyanet bir devlet kurumudur ve güvenlik teşkilatıdır. Tıpkı Türk Silahlı Kuvvetleri gibi, Emniyet teşkilatı gibi, Milli İstihbarat teşkilatı gibi, Tapu Kadostro Müdürlüğü gibi devleti ayakta tutmak için kurulmuş bir kurumdur ama vazifesi diğer kurumlardan farklı bir şekilde manevidir. İnsanların kalplerine, vicdanlarına ve inanç dünyalarına müdahale ederek devletin egemenliğini orada sürdürmek için çalışmaktadır. Bu sadece AKP döneminde görülen bir şey değildir önceki hükümetler döneminde de Diyanet’in temel görevi buydu. Dini aydınlanma devlet tekelinden çıkartılıp sivilleştirildiği zaman etik olur. Diyanet’in kaldırılması gerekiyor. Diyanet’i gerçek İslam’ın önünde en büyük engel olarak görüyorum. 110 binin üzerinde cami ve mescit var, bu cami ve mescitlerin tamamının giderleri Diyanet tarafından karşılanıyor, bütün bu cami ve mescitlerde imam ve müezzinler çalışıyor. Bu personellerin tamamının maaşları ve diğer giderleri devlet tarafından karşılanıyor. Camilerin ve mescitlerin vergi yükümlülüğü yoktur yani elektrik, su, doğalgaz gibi tüm faturalandırmalar devlete aittir. Cemevlerini ibadethane olarak kabul etmiyorlar, cümbüş evleri diye propaganda yapılıyor. Etraftaki insanlara hep böyle söyleniyor. Diyanet’in vergilerden elde ettiği bu parayı harcaması dinen de vicdanen de uygun değildir.”

    “GEZİ, ERDOĞAN’IN TEK ADAM OLMASINA KARŞI DURUŞUMUZDU”

    Halkların Demokratik Partisi Eş Genel Başkan Yardımcısı ve Diyarbakır Milletvekili Garo Paylan‘da CAN TV’de Medine Meral’e Gezi’de yaşadıklarını, Gezi’den anladığını ve anlaşılması gerekilenlerden bahsetti.

    Paylan konuşmasına “Gezi Direnişi, aslında Erdoğan’ın tek adam olmasına karşı duruşumuzdu” diyerek başladı. Paylan, “Yavuz Sultan Selim Köprüsü yapılıyordu, siz ne derseniz deyin ben o köprüyü yapacağım, diyordu. Yine alışveriş merkezi yapılacaksa siz ne yaparsanız yapın ben onu yapacağım, diyordu. Tek adamın her şeye karar vereceği düzene karşı duruşumuz ve isyanımız oldu Gezi. Gezi’de unutmadığım ve unutmak istemediğim şey farklı renklerin birbirini tanımasına vesile oldu. Bir tarafımızda ülkücü gençler, bir yanımızda Atatürk posterleri taşıyan gençler bir yanda Kürt gençler vardı. Hepimiz orada büyük bir uyum ve dostluk içerisinde mücadele veriyorduk. Gezi bu farklı kutupların bir araya gelmesine, birbirini tanımasına vesile oldu. Orada bir arada olduğumuz zaman ön yargıları yıktık” dedi.

    “ERDOĞAN BİR İSTİBDAT DÖNEMİ KURMAK İSTİYOR”

    HDP Eş Genel Başkan Yardımcısı ve Diyarbakır Milletvekili Garo Paylan konuşmasını şöyle sürdürdü:

    “Erdoğan ve AKP bir istibdat dönemi kurmak istiyorlar, bunu herkes biliyor. Kutuplaşma üzerine kurulan bir istibdat dönemi istiyorlar. Toplumu kontrolize etmek adına insanları kutuplaştırarak belli kesimler düşmanlaştırılıyor. Erdoğan yakın bir zamanda kılıç artığı ifadesini kullandı. Kılıç artığı babaannem gibi Ermeni Soykırımından kurtulan yetim çocukları için kullanılıyordu. Erdoğan kılıç artığı gibi bir ifade kullandığı zaman durumdan vazife çıkarmaya yeltenenler olur. Bu ifadeden sonra iki kilisemiz saldırıya uğradı. Ardından Hrant Dink Vakfı ve Dink ailesine tehdit mailleri atıldı. Nefret, nefret suçlarını doğurur. Erdoğan bunu denedi ancak yine aynı yola giriyor. İktidarının bittiğini, süresinin dolduğunun farkında ve bunu önlemek, ötelemek adına yarattığı yandaş ekonomi sistemini korumak adına istibdat dönemini başlatmak istiyor.”

    “BEN GEZİ’DE GÖZÜMÜ BIRAKTIM, AMA CANINI BIRAKANLARI UNUTMAM”

    Gezi Şehit ve Gazileri Platformu Sözcüsü Volkan Kesanbilici de, “Gezi Direnişinde ben gözümü bıraktım, yüzlerce, binlerce yurttaşımız yaralı bir şekilde halen birçoğu tedavi görecek şekilde yaralı kaldılar. Ben gözümü Gezi’de bıraktım ama canını bırakanları unutmadım. Hayatını kaybedenleri anarak konuşmama başlamak istiyorum” dedi. Ayrıca Gezi’de yaşananları anlatan Kesanbilici, “Gezi farklı renklerin, kültürlerin, siyasetlerin, inançların bir araya geldiği büyük bir demokrasi şöleniydi. Birbirimizi anlamak, birbirimizi tanımak için çok güzel bir ortamdı. Farklılıkların bir araya geldiği zaman ne kadar güçlü durduğumuzu gösterdik” dedi.

    “GEZİ BİR ÇOK YENİ SANATÇI YARATTI”

    Sanatçı ve Yönetmen Ezel Akay ise CAN TV’ye katılarak Gezi Direnişi’ni anlattı.

    Akay sözlerine, “Gezi birçok yeni sanatçı yarattı. Mizahıyla, sergiledikleriyle, gösterdikleriyle, büyük bir devrim etkisi yarattı. Gençlerin kafalarında filizlenen güzellikleri gördük” diye başladı.

    Ezel Akay “Gezi’de Türkiye’de yeni bir toplum ortaya çıktı. Fikri iktidarlar yıkıldılar ve sarsıldılar. Batılı ülkede olduğu gibi değil Türkiye’de protesto hareketleri. Elimizde hiçbir silahımız kalmadı, ne hukuk ne emniyet güçleri, ne siyaset, ne basın. Artık insanların yanında değiller. Bunun çok ağır sonuçları vardır. Neyseki internet var. En büyük devrim internettir. Onun sayesinde de çok yeni sanat eserleri ve sanatçıların farkına vardık. Türkiye’de muazzam yazarların ortaya çıktığını gördük. Bastırılan, korkutulan ama kabuğundan çıkmaya çok hazır derin bir hareket var Türkiye’de. Özgürlük talep eden bir taleptir bu. Gezi olmasaydı bu konuda umutlu bile değillerdi mesela” dedi.

    “MAHKEMEDE BİZLERE İŞKENCE YAPILIYOR”

    Gezi Direnişinde ekmek almak için çıktığı sokakta polisin gaz bombası saldırısı sonucu hayatını kaybeden Berkin Elvan’ın annesi Gülsüm Elvan da, duygularını CAN TV seyircileri ile paylaştı. Anne Elvan “Çok acı bir durum. Mahkemelerde bizlere işkence yapılıyor, oğlum için adalet arıyorum” dedi. “Acımızı unutmadık, unutmayacağız” diyen Gülsüm Elvan “Çocuğum için mücadeleme devam edeceğim” diye konuştu. .

    PİRHA/ İSTANBUL

     

     

     

  • ‘İslamiyet Kerbela’dan sonra doğduğu topraklara gömüldü’

    ‘İslamiyet Kerbela’dan sonra doğduğu topraklara gömüldü’

    “Yeryüzünde hiçbir devrim yoktur ki temel insanlık idealleriyle gerçekleşmeye çalışmış ve fakat yarım kalmamış olsun. Hepsi yarım kaldı: Musa, İsa, Muhammed peygamberlerin söyledikleri karşı devrime uğradı. 5-10 yıl ancak sürdü ve değiştirildi. İslamiyet Kerbela’dan sonra doğduğu topraklara gömüldü, hala orada yatıyor.” Bu sözler anti kapitalist Müslümanlardan ilahiyatçı yazar İhsan Eliaçık’a ait. 

    Karşı Mahalle’den Sezgin Kartal’ın gündeme dair sorularını yanıtlayan ilahiyatçı yazar İhsan Eliaçık, yeryüzüne gelmiş bütün dinlerin bir süre sonra ideallerinden saptırıldığını ve egemenlere yaradığını vurguladı. Gerçek İslamiyetin Kerbela’dan sonra yok olduğunu belirten Eliaçık’ın önemli açıklamalarından bir bölüm şöyle:

    İSLAMİYET KERBELA’DAN SONRA BİTTİ

    “Tüm dünya tarihinde olan şey İslam tarihinde de olmuştur. Yani bütün dinler ve devrimler acılar ve ıstıraplar içerisinde doğarlar, rahatlık ve konforun içerisinde yok olurlar. Aliya İzzetbegoviç’in sözleridir bunlar. Kendilerini gerçekleştirmeleriyle beraber biterler, statükoya dönüşürler, yalan söylemeye başlarlar, karşı devrime uğrarlar, çarpıtılırlar ve özü gerilerde kalır. Yeryüzünde hiçbir peygamber yoktur ki getirdiği din çarpıtılmamış, değiştirilmemiş, özünden çıkarılmamış olsun. Yeryüzünde hiçbir devrim yoktur ki temel insanlık idealleriyle gerçekleşmeye çalışmış ve fakat yarım kalmamış olsun. Hepsi yarım kaldı: Musa, İsa, Muhammed peygamberlerin söyledikleri karşı devrime uğradı. 5-10 yıl anca sürdü ve değiştirildi. İslamiyet Kerbela’dan sonra doğduğu topraklara gömüldü, hala orada yatıyor. Fransız Devrimi ‘Özgürlük, eşitlik, kardeşlik’ diye başladı; Napolyon’un Mısır’ı işgale girişmesiyle bitti. Rus Devrimi ‘Dünya emekçileri ve işçileri birleşin; devlet ortadan kalkacak, herkes eşit olacak, zenginlik yoksulluk ayrımı bitecek’ diye başladı ama en fazla 5 yıl sonra Lenin’in ölmesi ve Troçki’nin de ülkeyi terk etmesiyle, bana göre bitti. Çin Devrimi öyle, İran Devrimi öyle… Yeryüzünde adalet, özgürlük, eşitlik, kardeşlik, daha güzel bir dünya diye başlayan bütün dinler ve devrimler ilk birkaç yıl dünyaya bir şeyler söyleyerek bitmişlerdir. Şimdi biz İslamiyet’i bu kavrayışla, bu tarihsel perspektiften bakarak anlamalıyız. İslamiyet de Kerbela’dan sonra bitmiştir, peygamberin vefatıyla rüzgarı sönmüştür. Ortalıkta gördüğünüz onun karikatüründen başka bir şey değildir. İslamiyet imparatorluklar dinine dönüşmüştür; Emeviler, Abbasiler, Selçuklular, Osmanlılar’a payanda olan bir din! Daha önce de Hristiyanlık Bizans’ın, Mecusilik Sasani İmparatorluğu’nun payandasıydı. Onun yerine geçen din, Müslüman-askeri-tarım imparatorluklarını ayakta tutmaktan, onlara meşruiyet kaynağı olmaktan başka bir işe yaramadı. Padişahlara yaradı, Sultanlara yaradı, toprak ağalarına yaradı; onların manevi zırh yaratıp dinin sağlam duvarları arkasında sömürülerini sürdürmelerine yaradı. Halbuki İslamiyet bunları ortadan kaldırmak için gelmişti. Eğer İslam’ın bütün amaçları gerçekleşseydi zengin yoksul uçurumu 50 yıl içinde bitecekti; ağalık, efendilik, kölelik 50 yıl içinde tamamen kalkacaktı. Kadınlar alınıp satılmayacaktı, kadınlarla erkekler tamamen eşit hale gelecekti. İnsanların rızasına, istişaresine dayanan yönetimler kurulacaktı. Bu yönetimler ceberrut, yukarıdan aşağıya hiyerarşik, baskıcı yönetimler değil daha çok yatay yönetimler olacaktı. Belki de giderek krallık, imparatorluk,devlet dediğin şey ortadan kalkacaktı. Özgür toplumlar yaratılacaktı. Bunların hepsi İslamiyet’in hayalleriydi. Hiç biri gerçekleşmedi. Bunlar başka devrimlerde de vardır. Ben zaten hepsini bir görüyorum, dinleri devrimlerden ayırmıyorum; İsa’yı, Musa’yı, İbrahim’i birbirinden ayırmıyorum. İslam’ın çıkışını, Aydınlanma Dönemi’nin çıkışını, Rus Devrimi’ni, sosyalist devrimleri, İran Devrimi’ni birbirinden ayırmıyorum. Bunların hepsini ortak insanlık akışı içinde bir görüyorum ve devlet oluşuncaya kadar, statüko oluncaya kadarki bütün sloganlarını, özlemlerini benimsiyorum. Fark etmez hangi dilde olduğu. Biri seküler dilde, öbürü din dilinde; biri Rusça’da öbürü Fransızca’da; biri Farsça’da öbürü Arapça’da söylemiş fark etmez. Hepsi aynı özlemleri ifade ediyor ve o özlemler hala boşlukta. Ve maalesef onları savunacak, yeniden canlandıracak, insanlığın gündemine getirecek yeni hareketlere ihtiyaç var.”

    “ZENGİNLERİN ALLAH’IYLA YOKSULLARIN ALLAH’I HEP MÜCADELE ETTİ”

    Eliaçık, “Peki, bu mümkün mü? Çünkü yaygın olan anlayış sizin karşısında durduğunuz anlayış. Bugün sadece Türkiye’ye baktığımızda bile dinin kendisi yoksullara mı yarıyor, onların mı dini? Yoksa bugün ülkeyi yöneten ceberutlara mı yarıyor?” sorusuna da şu yanıtı verdi:

    Bu hep tarihte de böyle oldu. Mesela gerek İsa, gerek Musa, gerek Muhammed peygamberler zamanında din, geniş yığınları uyuşturmak amacıyla kullanılıyordu. Allah vardı, fakat zenginler tefeci bezirganlar ve o toplumlara hükmedenler Allah’ı kullanıyordu. Mısır’da mesela Firavun, tanrının yeryüzündeki cisimleşmiş hali olarak görülüyordu. Fakat karşısındaki Musa da Tanrı’nın elçisi olduğunu söylüyordu. Firavun’un Allah’ı ile Musa’nın Allah’ı çarpışıyordu. Kureyş Kabilesi’nin Allah’ıyla Peygamber’in getirdiği Allah çarpışıyordu. Tarihte hep ‘dine karşı din’ olmuştur Ali Şeriati’nin dediği gibi. Dinle dinsizlik savaşmadı hiç. Dindarlarla ateistler tarihte hiç savaşmadı. Savaşlar statükonun dinini, şirk dinini temsil edenlerle tevhit dinini temsil edenler arasında idi. Zenginlerin Allah’ıyla yoksulların Allah’ı hep mücadele etti. Hüseyin de Allah diyordu Yezid de Allah diyordu; Ali de Allah diyordu Muaviye de Allah diyordu; Peygamber de Allah diyordu Ebu Celil de Allah diyordu. Müşriklerin hepsi namaz kılıyordu, oruç tutuyordu, hacca gidiyordu. Şu anki dini ritüellerin hepsini Cahiliye müşrikleri de yapıyordu. Ama sosyal adalet yoktu. Bugün de böyledir ve bundan sonra da böyle olmaya devam edecektir. Sanılmasın ki yoksulların Allah’ı bir gün gelecek öbürlerinden daha fazla galip gelecek. Yok! Devletin, statükonun, zenginlerin Allah dediği şey toplumlara egemen olmaya, onları uyuşturmaya her daim devam edecek. Fakat her daim ‘Allah bu değil!’ diyen bir ses de olacak. Yani Ebuzer de olacak, Hüseyin de olacak çeşitli şekillerde. Tarihin diyalektiği, dinsel akışı böyle ilerliyor. (HABER MERKEZİ)

  • Rençber, ‘Yol Arkadaşları’nı anlattı: O kuşaklar unutulmasın diye yazdım-VİDEO

    Rençber, ‘Yol Arkadaşları’nı anlattı: O kuşaklar unutulmasın diye yazdım-VİDEO

    PİRHA – Yazar Rıza Rençber, 1968 kuşağını anlattığı ‘Düş Arkadaşları’ kitabının ardından 1978 gençliğini de kaleme aldı. ‘Yol Arkadaşları’ adını verdiği romanı ile dönemin devrimci mücadelesini anlattığını söyleyen Rençber, “O kuşakların unutulmaması için bu romanları yazdım” dedi.  

    Yazar Rıza Rençber’in Dorlion Yayınevi’nden çıkan ‘Yol Arkadaşları’ adlı ikinci kitabı okuyucuya ulaştı. Roman türünde yazılan kitap, 1978 yıllarındaki devrimci mücadele sürecine ışık tutuyor.

    Yazar Rıza Rençber, ‘Düş Arkadaşları’ ve ‘Yol Arkadaşları’ kitaplarının bir bütünü oluşturduğuna dikkat çekerek şunları aktardı:

    “Türkiye’de devrimci mücadele veren iki kuşak vardı. İlk kitabım 1968 kuşağında mücadeleyi başlatan arkadaşların; Deniz Gezmiş, Mahir Çayan, İbrahim Kaypakkaya’ların mücadelesinin başını çektiği dönemi anlatıyor. Bu kişiler daha çok anti-emperyalist mücadele içinde yer aldılar. Antiemperyalist boyuttaki mücadeleyi, devrimci mücadeleye doğru evirmişlerdir. Yani 1968 yılında özellikle üniversitedeki demokratik eğitim talepleriyle başlayan mücadele daha sonra 1968, 1969 ve 1970 yıllarında siyasi boyuta dönüştü. Sonucunu hepimiz biliyoruz.”

    “O KUŞAĞIN MÜCADELESİNİN UNUTULMAMASI İÇİN YAZDIM”

     Rençber’in yakın zamanda kaleme aldığı ikinci kitabı “Yol Arkadaşları” ise 1978 kuşağını anlatıyor. Rençber, kitaplarının aynı zamanda yarı belgesel roman türü özelliği de taşıdığını belirterek şöyle devam etti:

    “1978 Kuşağı ise 1974 yılından başlayıp 1980 darbesine kadar yaşanan bir süreçti. 1968 Kuşağı daha çok anti-emperyalist mücadele verirken 1978 yıllarında ağırlıklı olarak anti-faşist mücadele yürütülmüş. Çünkü karşılarında örgütlü bir faşist yapı olduğu için bu yönlü mücadele vermek zorunda kalmışlar. Bu da maalesef 1980 darbesi ile sonuçlanmıştır.”

     Rençber, ilk kitabındaki kahramanın bir kız çocuğu iken ikinci kitapta genç bir kadına evrilmesine de dikkat çekerek şunları söyledi:

    “1968 romanımdaki kız çocuğu, beraberinde olanları düş arkadaşı olarak görüyor. Yani her ne kadar mücadeleye katılmasa da haberlerde görüp, radyoda dinlediği haberlerde onların eylemlerinden etkilenerek, onları kendisine düş arkadaşı olarak seçiyor. ‘Düş arkadaşları’ kitabı dememin nedeni buradan kaynaklanıyor. 1978 yılına geldiğimizde bu kız çocuğu büyüyor. Aradan on yıl geçiyor. Artık mücadelenin içinde yer alıp onlarla beraber yol arkadaşı oluyor.”

    “YAŞANMIŞLIKLAR ÜZERİNDEN KURGU YAPTIM”

    Rençber, her iki kitabında aynı kahramanların bulunduğunu da söyleyerek, aradan geçen 10 yıl sebebi ile farklı isimlerin ikinci romana dahil olduklarını da belirtti. Romanlarının yarı kurgusal niteliği olduğunu da ifade eden Rençber, “Yazdıklarım gerçekte yaşanmış olaylardır. Bu yaşanmışlıklar üzerinden kurgu yaptım” dedi.

    Cebrail ARSLAN-Eren GÜVEN/ANKARA

     

  • Kuzeni yazdı: Yüreği hala devrimdeydi, hiç bir zaman Devletin Alevisi olmadı

    Kuzeni yazdı: Yüreği hala devrimdeydi, hiç bir zaman Devletin Alevisi olmadı

    PİRHA- 30 Eylül’de Manisa Turgutlu’da Çepnidere Cemevi’nde Aşure lokması sırasında kalp krizi geçirerek Hakka yürüyen Bektaş Piroğlu dedenin sol yanını, devrimciliğini kuzeni Mustafa (Papur) Keskin yazdı. Keskin, Piroğlu için “Yüreği, bilinci hala solda, sosyalizmde, devrimdeydi. Alevilikle bu düşüncelerini içiçe geçirmiş, sentezlemişti” dedi.  

    Mustafa (Papur) Keskin, avrupaforum.org adlı internet sitesinde, 30 Eylül’de Hakka yürüyen Pir Bektaş Piroğlu’nu yazdı.

    Piroğlu’nun kuzeni olduğunu belirten Keskin, Bektaş dedeye Bekto diye hitap ederek, “Bekto tahminen 1937-1938 yılı Antep’in Nizip ilçesi, Köseler Köyü doğumlu. Üç kız bir oğlan, toplam dört kardeşlerdi. Babamla Bekto’nun babası Ali Dede amca çocukları. Kendisi ile ben de teyze çocukları oluruz. Yani kuzendik. Evlerimiz bitişikti” dedi.

    Bektaş Piroğlu’nun kendi yörelerinin ilk devrimcilerinden olduğunu belirten Keskin, Bektaş Piroğlu’nun  1965’lerde Dev-Genç’le, TİP’le başladığı mücadelesine, Dev-Genç ayrışmasının ardından Denizlerin kurduğu THKO (Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu) saflarında sürdürdüğünü yazdı.

    12 Mart Askeri Darbesi sonrasında yaşadıkları bir anısını şöyle anlatıyor:

    “12 Mart Askeri Darbesi olunca bizim köye 4-5 cemse askeri araç geldi. Askerler köyde birilerini arıyordu. Ben daha o zaman ortaokul öğrencisiyim. Bir baktım bizim Bekto köyün dışına doğru kaçıyor. Arazilerimizi birbirine yakın olduğundan karşılaştık, “ne oluyor” diye sordum. “Köyü asker bastı, beni gördüğünü kimseye söyleme” dedi ve koşmaya devam etti. Askerlerin olduğu yere doğru gittim, bana bir şey sorarlarsa ne söyleyeceğimi kafamda planladım ama bana bir şey sormadılar.”

    “HEM DEDELİK YAPIYORLAR HEM ÖRGÜTLÜ DEVRİMCİLİK”

    “12 Mart’ın ardından köy halkının yararlanması için Sarı Dede’nin evinde bir kütüphane oluşturduk. Sarı Dede Bekto’nun kayını olur. Daha sonraları Mihri Belli’yle birlikte Türkiye Emekçi Partisini kurdular. Bekto da THKO içerisinde. Gerek Bekto, gerekse de Sarı Dede hem dedelik yapıyorlar, hem de solun başarılı olabilmesi için örgütlü devrimcilik yapıyorlar. Biz ise henüz örgütlü durumda değiliz” diyen Mustafa (Papur) Keskin şöyle devam ediyor:

    “BEKTO, ESRARCI GENÇLERİ MÜCADELENİN İÇİNE ÇEKMEYE ÇABALIYORDU”

    “Bizim köyün solculuğa ilk meyledenleri köyün esrarcı gençleriydi. Bekto’yla, Sarı Dede bunların arasından köylüler tarafından sevilen, sözüne mert olanlarını toparlayıp örgütlü mücadelenin içerisine çekmeye çabalıyorlardı.
    Bizler katılacak devrimci örgüt arayışındayken Bekto bizlere Teslim Töre’nin köye geleceği haberini verdi. 1975 yılıydı sanırım. Teslim köye geldiğinde okuyanımız okulu bıraktı, esrarcısı esrarını, hepimiz Bekto’nun evinde toplandık. Konuşmaların sonunda hepimiz THKO/MB’ye (Mücadele Birliği’ne) katılma kararı aldık. Gençlerin çoğu üye ve aday üye oldu.”

    “BEKTO’NUN EVİ 3 ODALI ÇAMURLA SIVALI DAMDI”

    Bektaş Piroğlu’nun evinin üç odalı bir yer damı olduğunu belirten Keskin, “Odalardan birinde yatak ve yiyecekleri, diğerinde öküz ve inekleri, üçüncüsü ise sobanın da kurulduğu oturma odası. O zamanlar daha köylerde beton ev yok, Bekto’nunki de topraktan. Evlerin içi ya beyaz toprakla ya da çamurla sıvanırdı. Toprağa öküz-inek dışkısı katılır, su ile sıva çamuru yapılırdı” diyerek şunları anlatıyor:

    “Fato (Bekto’nun eşi) evi çamurla sıvamıştı. Bizim toplantıların çoğu Bekto’nun evinde olurdu. Kış olunca Bekto’nun evinin duvarları yeşermeye başlardı, Bektaş da, “duvara çiçek mi ektiniz” deyip takılırdı Fato’ya.
    Bir gün yine Bekto’nun evinde Teslim Töre, Ergun Adaklı’nın da olduğu bir grupla sohbet ediyorduk. Teslim “Yoldaşlar, biz mitingler için ‘Fabrikalar, tarlalar, siyasi iktidar her şey emeğin olmalı’ şeklinde bir slogan düşündük, ne dersiniz” diye söze girdi. Uzunca bir tartışmanın ardından sloganda önemli bir değişiklik yapmayı başarmıştık. Sloganın sonu “olmalı” biçiminde değil, “olacak” şeklinde bitmeliydi. Ve Bekto’nun Nizip’in Köseler köyündeki üç gözlü toprak damından Antep’in, Adana’nın, İstanbul’un, İzmir’in, Ankara’nın işçi semtlerine, yoksul mahallerine, eylem meydanlarına dek yayıldı.”

    “KOMÜN ÇALIŞMASINDA BEKTO’NUN EMEĞİ ÇOKTU”

    Köyde komün kurmaya karar verdiklerini yazan Keskin o günleri şöyle anlatıyor:

    “Sovyetlerdeki Solhoz ve Kolhozları örnek alarak köyde komün kurmaya karar verdik. Bekto, Mulla, Mehmet Ayık, İsmail Ayık, İsmail Çelik, Mustafa Çelik ve ben ilk komünü başlatanlardık. Komün çalışmamamız aksak-topal da olsa 1980’lere kadar sürdü. Küçücük köy yerinde komün üye sayımız 150-200’lere kadar ulaştı. Kadınlı erkekli eğitim çalışması grupları oluşturduk. Bütün bu çalışmalarda Bekto’nun emeği çok büyüktü.

    “BEKTO 12 EYLÜL DARBESİ SONRASI MAHPUSLUKTAN KÖYE GERİ GELDİ”

    “12 Eylül Darbesi sonrası 1980-1991 yılları arasında bu yörelerde kaçak yaşamak zorunda kalmıştım. Bekto Birinci Şube işkenceleri ve mahpusluktan sonra köye geri geldi. Kaçak olduğumuzdan bizim güneşimiz aydı, geceleri doğardı. İlişkilerimiz dibe vurmuştu. Her gün köylere yapılan operasyonlar, baskılar, gözaltılar, tutuklamalar etkili olmuş, ezici çoğunluk selam veremez hale gelmişti. Yalnızlık hissi büyüktü. Böylesi bir dönemde Bekto’yla bir randevu yapmayı başardık ve dağda buluştuk” diyen Keskin, devamında şunları ekliyor:

    “Bekto durumu kabul etmedi ve cesaretle “yarın evde buluşacağız” dedi. Kabul ettim. İllegal olarak İstanbul’dan getirdiğim Komünist dergilerinden bir tanesini Bekto için yanıma aldım ve gece Bekto’ların evin yolunu tuttum. Yedik, içtik sohbet ettik ve gün ışımaya yaklaşırken ben ayaklandım. Güneş doğmadan saklandığım deliğe ulaşmalıydım. Bekto yoldaş bırakmak istemedi, evde saklanmamı istedi ancak örgütlülüğün devamını sağlayabilmek için yakalanmamam gerekiyordu. Bekto yoldaş yanıma bir yiyecek çıkını hazırladı. Kendisine takıldım, bilsem iki dergi getirirdim sana diye. O zaman bir somun ekmek, bir lokma yemek bulabilmek komünist dergisine ulaşmaktan daha zahmetli ve zordu. Hele ekmeğin yanında bir demli çay ve demli bir sohbet bulabilmek ise hayal gibiydi.

    “KOBANE’DE IŞİD KARANLIĞINA DİRENENLERE SELAMI EKSİK ETMEDİ” 

    Bekto’yla gizli buluşmalarımız partili bir ilişki olmasa da 1990’lara kadar sürdü. 90’ların sonunda Bektaş’a Avrupa’ya çıkma kararımı bildirdim, “Deyzeoğlu benim Mustafa’yı da alamaz mısın yanına“ oldu cevabı. Bekto’nun oğlu Mustafa’yı da yanıma alıp Yunanistan üzeri Almanya’ya geldim. Sonraki süreçte görüşmelerimiz azalsa da ilişkimiz hiç bitmedi. Almanya’ya geldiğinde misafirim oldu. Dedelik hizmeti ön planda olsa da solculuk vazifelerini de hiçbir zaman unutmadı. Yıllar sonra ilk kez memlekete gittiğimde de oturup uzun uzun konuştuk Bektaş’la. Yüreği, bilinci hala solda, sosyalizmde, devrimdeydi. Alevilikle bu düşüncelerini içiçe geçirmiş, sentezlemişti. Son süreçte örgütlü olarak değilse bile HDP’yi destekledi. Kobane’de IŞİD karanlığına direnenlere selamı eksik etmedi. Bekto’nun bu dik duruşu zaman içinde ona karşı oluşmuş kimi kırgınlıklarımı da sildi attı açıkçası. Neden kırıldın derseniz o da Bekto’yla benim aramda kalsın…

    “BEKTO SOLCU OLMADAN ÖNCE DEDELİK YAPIYORDU”

    Mustafa (Papur) Keskin, Bektaş Piroğlu’nun solcu olmadan önce dedelik yapmaya başladığını belirterek, “Solla, sosyalizmle tanışınca da dedelik ve solculuğu ustaca sentezledi kendinde. 90’lı yıllarda Alevi örgütlenmelerinin ortaya çıkmasında aktif olarak yer aldı ve sonrasında daha çok bu kurumlarda var oldu. Ama hiçbir zaman devletin Alevisi olmadı.

    Bekto yoldaş hem dede hem de her daim gönlü solda bir talipti. Senin iyilikten, doğruluktan, dürüstlükten, dayanışmadan yana sesini devam ettireceğiz Deyzeoğlu. Hoşça kal Bekto Dede yoldaş…

    PİRHA/İSTANBUL