Etiket: dib

  • DİB, Bölgede Barış ve Adalet Konferansı yaptı: Bu mücadele birlikte yaşama mücadelesidir -VİDEO

    DİB, Bölgede Barış ve Adalet Konferansı yaptı: Bu mücadele birlikte yaşama mücadelesidir -VİDEO

    PİRHA – Demokrasi İçin Birlik (DİB) tarafından yapılan Bölgede Barış ve Adalet Konferansında konuşan ABF Başkanı Mustafa Aslan, “Bu topraklarda bin yılı aşkın bir süredir Aleviler katlediliyor. Bizler düşmanımızı biliyoruz. Kendimizi dostlarımıza da yeterince anlatamamışız, bunun da eksikliğini yaşıyoruz. İnadına Aleviler bulundukları topraklarda siyasal mücadele verecektir. Bu mücadele birlikte yaşama mücadelesidir.” dedi.

    Demokrasi İçin Birlik tarafından yapılan “Filistinliler ve Kürtlerin Mağduriyetine Aleviler de Eklenirken Bölgede Barış ve Adalet Konferansı” Beşiktaş Süleyman Seba Kültür ve Sanat Merkezi’nde yapıldı.

    Başta Suriye olmak üzere Ortadoğu’daki gelişmelerin değerlendirileceği konferansın açılış konuşmasını DİB Koordinasyon Üyesi Levent Tüzel yaptı. Tüzel, Suriye’deki yeni rejimle birlikte bölgedeki halkların barış arayışına dair şu konuşmayı yaptı:

    “Özellikle HTŞ yönetimindeki cihadist güçlerinin, Aleviler üzerindeki saldırı ve katliam girişimleriydi. Alevi halkının yaşadığı büyük kaygı ve tedirginlik var. Bu nedenle merkezinde bu sorunu irdeleyen ve ülkemizdeki tartışmaları da Kürt halkının taleplerini ele alan bir konferans yapmak istedik. Salon bulma konusunda arkadaşlarımız çok çaba sarf etti. O nedenle bu gecikmeden ötürü özür diliyoruz. Bu arada Bereket Kar yoldaşımızı geçtiğimiz günlerde kaybettik. Birlikte çokça çalışma yürüttük. Anısı önünde saygıyla eğiliyoruz.

    “SURİYE’DE ALEVİLER KAYGILI”

    Evet olağandışı süreçlerde halklarımıza olağanlaştırılmak istenen eylemlerle karşılaşıyoruz. Siyasetçiler, gazeteciler tutuklanıyor. Siyasi parti başkanları cezaevinde ve yenileri de tutuklanıyor. Kent uzlaşısı adı altında başarı elde edenlerin bir suç oluşturuyormuş gibi algı yaratılıyor. Tek adam yönetiminden faşist yönetime doğru gidiliyor. Bunlarla birlikte ekonomik krizi sindirmek mücadelesi veren iktidara karşı emekçiler, siyasetçiler, hukukçular var.

    2016’dan buyana ‘Ülkede barış olsun. Laik bir ülke olalım’ diye oluşturduğumuz bir platform DİP. Şimdi Filistin’de yeni bir aşamaya gelindi. ABD, bölgeyi yeniden dizayn ediyor. HTŞ yönetimi devlet başkanlığını ilan etti. Suriye Arap Cumhuriyeti denerek diğer halkları görmediler. Şimdi ABD, bölgede yeni karakollar yaratılıyor. Suriye’de yaşayan halklar demokratik bir sürece ulaşacak mı ne yazık ki bunun zemini oluşturulmadı. Aleviler ciddi kaygı yaşıyorlar. Dolayısıyla Suriye halklarının demokratik geleceklerini belirleme konusunda önümüzde bir süreç duruyor.

    “TEK ÇIKIŞ ORTAK MÜCADELE”

    Esas itibariyle ‘Öcalan gelsin mecliste konuşsun’ adımını, Suriye’deki gelişmelerle birlikte daha iyi görmekteyiz. Tabi kayyımlar da atanırken çelişkiler olduğu gibi duruyor. Bugün bu konferansımız vesilesiyle bu konuları tartışacağız.

    DİB, özellikle ülkemizin bu sancılı sürecinde demokrasi güçlerinin birliğini her daim açık tuttu. Bugün bu faşist rejime giden yolda tek çıkışın ortak mücadeleden geçtiğini tartışıyoruz. Gelecek mart ayında bu tartışmayı olgunlaştırarak önerilerimizi ortak bir çıktı olarak geleceğe taşıyacağız. İnadımız, direncimiz her daim ayakta. Bu tehdit ve baskılara teslim olmayacağımızı ülkemizin her yerinden ifade ediyoruz.”

    “KATLİAMI GEÇTİM SOYKIRIM YAPILIYOR”

    Birinci oturumun moderatörlüğünü Aydın Deniz yürüttü. “İktidar değişimi sonrası Suriye’de Aleviler” konusunun ele alındığı giriş bölümünde Akademisyen Hakan Mertcan, sunum yaptı. Suriye’nin “Terör örgütüne teslim edildiğini” söyleyen Mertcan şu konuşmayı yaptı:

    “Azınlıklara yönelik saldırılar gerçekleşti ve bu saldırılar dünya kamuoyunda da görüldü. Suriye’nin seküler Sünnileri dahi tehdit altında ama Alevilere yoğunlaşmış bir şiddeti göreceğiz. Arap Alevi toplumu da süreklerden birisi. Aleviler, Fransızların kurduğu askerlik alanında yer aldılar. Hafız Esed’ın pozisyonuna bakarak hep Suriye’de bir Alevi devleti, Alevilerin kontrolünde bir ordu, istihbarat servisi gibi şeyler söyleniyor. Suriye’de malesef hiç hakikatle bağı olmayan biçimde sanki Aleviler iktidarı ellerinde tutuyor gibi bir pozisyona geldiler ve bugün de saldırıların merkezinde bir intikam operasyonunda bu işlevsel olarak kullanılıyor.

    14 yıldır Aleviler katlediliyor zaten. Köyler mezarlıklarla doldu. Gencecik insanlar Alevi oldukları için öldürülüyor. Birçok savaş suçu işlendi. Hatta çocuklar hedef alındı. Ağustos 2013’te 199 kişiyi katlettiler. Savaşın altıncı yılında 150 bin Alevinin öldürüldüğü söyleniyor. İnsan öldürmekle kalmayıp doğayı da yaktılar. Aleviler mutlak kötülük olarak ifade ediliyor. Savaş boyunca ağır hak ihlalleri, yargısız infazlar, kaçırılmalar, kutsal mekanlara saldırılar sürüyor. Ancak ciddi bir cezalandırma yok. Şu an Alevi köylerine tehcir de yapıyorlar. Bütün bunları katliamı geçtim soykırım girişimi olarak nitelendiriyorum. Umarım daha demokratik bir ortamda Suriye halkları yaşar.”

    “SURİYE’DE ÖZ SAVUNMA YAPMALARI GEREKİR”

    Konferansın konuşmacılarından ASi-DER Başkanı Tevfik Usluoğlu ise Suriye’de yaşananlara “Düşük yoğunluklu katliam, yüksek gerilimli tehdit” diyerek şu konuşmayı yaptı:

    “Aleviler Suriye’de hiç de azınlık değillerdir. Alevilerin toplam nüfusu Suriye nüfusunun yüzde 20’sidir. Suriye’nin her yerinde Aleviler vardır. Humus, Alevilerin en yoğun yaşadığı yerdir. 12 Ekim’de Suriye’den geldim ve o alanda özel çalışmalar yapmaktayım. Bugünlerde herkes kendi nüfusunu arttırmak için mübalağa yapıyor. Avrupa, Amerika gibi birçok yere göç oldu. Zamanında Deniz Baykal’ın “Halep Sünni’dir” sözünün aksine Halep hiçbir zaman Sünni olmadı. Şimdi oralarda Alevilerin onuruna tecavüz niteliğinde eylemler yapılıyor.

    Afrin ve Qamişlo civarında da Kürt Aleviler yaşamaktadır. Irak savaşından sonra Suriye’ye gelen yaklaşık 1,5 milyon Filistinli var. Ancak bu nüfusun çoğu kimlik alamamıştı. Suriye kavimler kapısıdır. Ancak medyanın tersine söylüyoruz; Aleviler ilk kez katledilmiyor. 19 Kez fetvalarla Aleviler katledildi. Suriye’de hala 171 bin silahlı terör örgütü mensubu var. Sistematik olarak orada yapılanlar konusunda hükümetin bilgisi vardır. 8 Aralık’tan sonra 430 kişinin Suriye İnsan Hakları Gözlemevi tarafından katledildiği bilgisi verilmiştir. Rakka ve Hymus kırsalındaki kaçırılmalar ile 2000 kişinin durumları hakkında net bilgi yoktur. Ağırlıklı olarak Alevilere yönelik bir infaz politikası var. Şu an Suriye’nin uygarlık birikimi yok edilmektedir. Alevilerin dost ilişkilenme kurmaları ve Suriye’de öz savunma yapmaları gerekir. Tüm diasporayı kapsayan bir çalışma yapılmalıdır. Demokratik, laik bir Suriye için tüm Alevi kurumlarının harekete geçmesi gerekiyor.”

    SURİYE’DEKİ MEDYANIN SUSKUNLUĞU!

    Gazeteci Hasan Sivri ise konuşmasında “Suriye’de bir devrim değil, devir teslimi” olduğunu belirtti. Sivri, Suriye savaşında basının rolüne de değinerek şöyle devam etti:

    “Şu an Şam El kaide uzantılarının elinde. Şubat ayının başında onlarca sol, sosyalist partinin yasaklandığı bir süreçten bahsediyoruz. IŞİD’in eğitiminden geçen bir HTŞ’den bahsediyoruz. Suriye’deki savaşın başında Alevilere yönelik katliam fetvaları verildi ve işgalci oldukları söylendi. Kimi fetvalarda Alevi kadın ve çocukları ayrıştırılıyor. Ardından kadın ve çocukların da öldürülebileceği tartışmaları oluşuyor.

    Bugün batılı güçler Colani ile el sıkışmaya başladı. Batılı güçlerin, emperyalistlerin, İsrail gibi bir önceliği var çünkü. Bu bölgede çok açık şekilde İsrail’in güvenliğini söz konusu. Aslında Şam değil İsrail’in devrimi denebilir. İsrail’e taş bile atmayan Colani, Filistinlileri sınıra kadar kovaladı. Medya da Suriye savaşı konusunda önemli rol oynadı. Dünyanın hiçbir yerinde bir ay içerisinde aynı taraftan olan 157 kişinin öldürüldüğü görülmemiştir. Şu an Suriye’de 1500’e yakın gazeteci var ama bir sessizlik var. Kimse haber, rapor girmiyor.”

    “AVRUPA, ALEVİLERİN KATLEDİLMESİNE SES ÇIKARMIYOR”

    Gazeteci Musa Özuğurlu da konuşmasında “Suriye’de Aleviler iktidar değillerdi” diye belirtti. Alevilerin toplumun en alt kademesinde olduğunu söyleyen Özuğurlu, şöyle devam etti:

    “Hafız Esad, siyasal düşüncelerle hareket ettiği için iktidara geldi. Suriye’de Aleviler, BAAS rejimiyle özdeş tutulup, yönetimden faydalanıyorlarmış gibi göründüler. Aleviler her zaman için yalnızdılar. Hiçbir zaman için kimsenin temas ve işbirliği kurmadığı kesimdir Aleviler. Aleviler ülkenin en yoksul ve yalnız kesimidir. Günah keçisi ilan edilmelerinin hiçbir maddi temeli yoktur. Sünni kesim, ticaret yapıp devlet memurluğunu aşağıladıkları için Aleviler, asker, polis, devlet memuru olabildiler. Şimdi deyim yerindeyse Aleviler kabak gibi ortada kaldılar. Esad iktidarı bunun hiçbir çalışmasını yapmamış ve şu an Aleviler açık bir şekilde var olma savaşı içerisindeler. Çok ciddi ihlaller yaşanıyor. Hiç kimse de buna ses çıkarmıyor. Tıpkı Kürtlerin, Ezidilerin yaşadıkları gibi şimdi Aleviler için bu süreci görüyoruz. Avrupa şimdi çok büyük ikiyüzlülük içinde. Şimdi El Nusra ile el sıkıştılar ve Alevilerin katledilmesine ses çıkarmıyorlar.

    Aleviler şimdi bir şeyler yapmaya çalışmalı. Avrupa’da ne kadar Alevi kuruluşu varsa bir şeyler yapıyor ama seslerini ulaştıramıyorlar. Bizlerin ciddi ses çıkarması gerekir. Katliam evet yaşanıyor ama daha da ötesinde bir şeyler yaşanmaması için acilen bir şeyler yapmalı. DEM Parti’nin bu konuda birikimi var, bir şeyler yapmalı. CHP de aynı şekilde harekete geçmeli.”

    “ALEVİLER KURUCU GÜÇLERİN DIŞINA ÇIKARILDILAR”

    2. Oturumun moderatörlüğünü Nesteren Davutoğlu yürüttü. “Suriye ve Ortadoğu’da barış ve adalet nasıl sağlanabilir?” başlığının değerlendirildiği oturumun ilk konuşmacısı Hukukçu Orhan Gazi Ertekin oldu. Özellikle, “Kürtler, Aleviler ve Dürzilerin, ölüm ile yaşam arasında kaldığını” söyleyen Ertekin, şöyle devam etti:
    “Aleviler ciddi bir tehdit altındalar. HTŞ, kendisini devlet, liderini de cumhurbaşkanı ilan etti. Özellikle Aleviler, kurucu güçlerin dışına çıkarıldılar. Kurucu güçler dışında kalanlarda katliam, pogrom ve soykırım bir tür kadere dönüşüyor. Kurucu gücün dışında kalanlar göç ve asimilasyonu da beklemek zorundadır. Yoğun bir şiddet potansiyeli ve Colani’nin kartondan bir devleti var. Colani artık ‘devrim dönemi bitti, devlet üzerine konuşalım’ diyor. En çok da hukukçuların daha fazla konuşması, federalizm üzerine daha çok düşünmesi gerekiyor. Daha önce üzerinde hiç düşünmediğimiz meseleler şu an üzerimize yağıyor.
    HTŞ’nin büyük kısmı Rusya ve Avrupa ülkelerinden geldi. Yani modernlik de çöküyor. Yeni bir kamu hukuku geliştirmemiz gerekiyor. Alevilerin bir araya gelmesi üzerine düşünmek gerek.”

    “MÜSLÜMAN OLURLARSA ONLARA DOKUNULMAYACAKTIR”

    Gazeteci İslam Özkan, Selefiliği, ‘Kur’an ayetlerini motamot uygulayanlar’ olarak tanımlayarak bu anlayışın Suriye halkı için karşılık görmeyeceğini ifade etti. Selefiliğin 18. Yüzyılda ortaya çıktığını belirten Özkan, şunları söyledi:
    “Selefilik, ilk çıkışında silahlı çatışmaya karşıydı. Usame Bin Ladin öldürülene kadar cihatçı örgütlerin çoğu, anti batıcı ve anti ABD’ciydi. Sonrasında El Kaide’nin, Suriye’de Alevilere ve BAAS yönetimine yöneldiğini görüyoruz. 2014 yılında Colani’nin bir röportajında ‘İktidar olursanız Müslüman ve sizin mezhebinizden olmayanlara nasıl davranacaksınız?’ sorusu yöneltiliyor. ‘Müslüman olurlarsa onlara dokunulmayacaktır’ diye cevap veriyor.”

    2017 Yılından beri HTŞ, Türkiye ve Rusya ile temasa geçiyor. 8 Aralık operasyonu başlayana kadar HTŞ, teknolojik anlamda çok ilerleme yaşıyor. Drone fabrikaları var mesela. Şu anda uluslararası toplumla iletişime geçen HTŞ’nin, kendi içerisinde de bir çatışma var. Orduyu ele geçirmiş olabilirler ancak toplumu yönetmek kolay olmayabilir. Colani, koşulların dayatılmasıyla bir arada yaşama kültürünü benimsemek durumunda kalacak. Ama ben daha çok AKP tarzı ‘İslami’ bir hegemonya kuracağını düşünüyorum. Devletin kilit noktalarına adamlarını yerleştirecekler. İslam’ı tırnak içerisinde tutmak istiyorum. Çünkü AKP’yi ben de İslam olarak görmüyorum. Eğer HTŞ ile batı arasında sorunlar çıkarsa o zaman çok farklı sonuçlar çıkabilir.”

    “TÜRKİYE’NİN YENİ OSMANLICILIK HAYALLERİ VAR”

    Tarihçi Erdoğan Aydın ise Lozan Antlaşmasıyla birlikte Ortadoğu’daki değişime de işaret ederek şunları söyledi:
    “Siyasal İslamcılık, Ortadoğu’nun son yüzyılına tekabül etmiyor, bin yıllık bir sorun. Savaş Ortadoğu halklarının bir kaderi oldu. Şu anda Türkiye’de iktidar olanlar, dün ulusal devlete karşı çıkıyordu, bugün ise Turancı söylem içerisindeler. Dolayısıyla Türkiye şu anda Suriye’den kopamıyor. Yeni Osmanlıcılık hayalleri ile ilişkili bir iş bu. Ulusal devlet üzerinden bu iş kesinlikle çözülemez. O halde yeni bir formüle, ortak vatanda demokratik bir cumhuriyet mümkün. Buradan yol alınabilirse Aleviler, Kürtler, Dürziler yol alabilir.”

    “SURİYE’DE İSRAİL İLE KOMŞU OLDUK”

    Konferansın üçüncü oturumunun moderatörlüğünü Esen Aslandoğan yürüttü.
    “Ortadoğu’da yaşanan sorunların Türkiye dış ve iç politikasına yüklediği sorumluluklar” başlığını ilk olarak CHP 27. Dönem Milletvekili Ünal Çeviköz yorumlandı.
    Ünal Çeviköz, “Eğer bir şeyler yapmak gerekiyorsa bugünden başlamak gerekir” diyerek sözlerine başladı. Çeviköz, 2017’de önemli değişimlerin başladığını belirterek şöyle devam etti:
    “HTŞ, ustaca bir düzen kurdu. Ancak HTŞ’nin otuz bin militanı var. Bu sayıyla Suriye’yi koruyamazlar. HTŞ’nin içerisinde hala tek vücutluk yok. Şeriat isteyenler var. Onun için Alevilerin üzerine böyle gidiliyor.
    Suriye’de bugün İsrail’e komşu olduk! Bu bölgede değişen jeopolitikle, Suriye’de ileride karşı karşıya gelinebilir. Türkiye’nin İsrail’le karşı karşıya gelmesi de konuşulmakta. Türkiye’deki böyle bir hükümetten, Suriye’de olanlara karşı bir şeyler yapmasını beklemek de pek mümkün görünmüyor.”

    “TÜRKİYE, ORTADOĞUYA SAVAŞ DAYATIYOR”
    DEM Parti Grup Başkanvekili Sezai Temelli de konferansın konuşmacıları arasındaydı. DEM Parti olarak “Ekmek, adalet ve Barış” mücadelesi yürüttüklerini söyleyen Temelli, şu değerlendirmeyi yaptı:
    “Adalet istiyorsak bir araya gelmeliyiz. Büyük bir demokratik dönüşümün eşiğindeyiz. Ama bu dönüşümü hayata geçirmek için yoğunlaşma içerisindeyiz. İstanbul’da kent uzlaşısı yaptıkları için 10 kişi tutuklandı ve Van Büyükşehir Belediyesine kayyım atandı. Bugünkü iktidar, aslında kendinden öncekilerden devraldığını yürütüyor. O nedenle bugün siyasi tutsaklık var. Gazeteciler bu nedenle tutuklanıyor ve belediyelere kayyım atanıyor. Türkiye demokratikleşirse Ortadoğu’nun da barışı mümkün olabilir. Emperyalistlerin rolünü rol yapan senin içerideki sorunundur. Kürt sorunu. Düşünsenize, bu ülkenin anayasası bir darbe anayasası.
    Suriye’de ‘Kürt anasını görmesin’ üzerinden yol almaya çalışıyor. Kürt meselesi, Suriye’de demokratikleşmenin önünü alan bir mesele. Bu yolun açılması için Rojava statüsünün de önünün açılması gerekiyor. Aynı şekilde Irak’taki federatif yapının neden sağlıklı işlemediğine baktığımızda yine Türkiye’nin dayattığı çatışmayı görüyoruz. 15 Şubat’ta İmralı’dan bir açıklama beklenirken Van’a kayyım atanıyor. Tamamen bir kumpas davası yani. Faşizm kurumsallaşıyor. Eğer Türkiye, Kürt meselesini çözmüş olsaydı, Irak ve Suriye’ye sahip çıksaydı bugün Alevilerin yaşadıklarına da Gazze’de olanlarla da karşı karşıya gelmezdik diye düşünüyorum.”

    “BU TOPRAKLARDA 1000 YILLIK ALEVİ SORUNU VAR”
    Konferansın son konuşmacısı Alevi Bektaşi Federasyonu Genel Başkanı Mustafa Aslan oldu. “Ortadoğu’da Aleviler sanki ilk kez mağdur ediliyormuş gibi konuşulmakta” diyen Aslan Aleviler konusunda bir duyarlılık oluşturulamadığını vurguladı. Alevilerin, her mücadelede yer aldığını ancak “Alevi” kimliğiyle görülmediğini söyleyen Mustafa Aslan şu konuşmayı yaptı:
    “2011’den bu yana Suriye’de bir arada yaşamı savunduk ve dile getirdik. Madımak’ta, 10 Ekim’de, Maraş’ta katlettiler ve bu zihniyetin bugün iktidarda çok faklı düşünmediğini görüyoruz. Bu ülkede Kürt sorunu var ve bu sorun 200 yıllık ise Alevi sorunu 1000 yıllıktır. Bunu aynı zamanda bir Kürt olarak söylüyorum. HTŞ’nin, bir katliam yapmadığını söyleyenler var. Kimi yaptığımız görüşmelerde BAAS’ın yıllarca katliam yaptığını, bu zulme karşı Alevilerin ses çıkarmadığını söyleyenler oldu. HTŞ’ye zaman verilmesi gerektiğini, değiştiklerini söyleyenler de oldu. Ama bugün bizim çığlığımıza ses verilmesi gerekiyor. Bu topraklarda bin yılı aşkın bir süredir Aleviler katlediliyor. Bizler düşmanımızı biliyoruz. Kendimizi dostlarımıza da yeterince anlatamamışız, bunun da eksikliğini yaşıyoruz. Bizim inancımız, hiçbir zaman yayılmacı bir anlayış olmadı. Aleviler tabi ki siyasal bir mücadele verecektir. İnadına Aleviler bulundukları topraklarda siyasal mücadele verecektir. Bu mücadele birlikte yaşama mücadelesidir.”

    PİRHA/İSTANBUL

     

  • ‘Diyanet artık kendisinin misyon dağıttığı bir yapıya evrildi’

    ‘Diyanet artık kendisinin misyon dağıttığı bir yapıya evrildi’

    PİRHA –Diyanet İşleri Başkanlığı’nın artık kendisine misyon atanan bir yapı olmaktan çıkıp, kendisinin misyon dağıttığı bir yapıya evrildiğini vurgulayan Prof. Dr. Ayhan Yalçınkaya, “DİB çoğunluk/çoğunlukçu olmadan önce üstün ve üstünlükçüdür. DİB sadece camiler eliyle aile hayatımıza, eğitimimize, çocuklarımıza, sosyal ilişkilerimize, sosyal ve gündelik alışkanlıklarımıza müdahale etmemekte, aynı zamanda kendinden gayrı tüm ağlara da özellikle personel sağlayan ana kaynaklardan biri olarak her yerde kendini var etmektedir. O yüzden Cengiz Holding’i de gündeme alsak, Alevi dedelerinin cezaevinde dileyeni görüp sormasını da; DİB karşımıza çıkacaktır” dedi.

    Pir Haber Haber Ajansı (PİRHA) olarak dosya haber dizisiyle Diyanet İşleri Başkanlığı’nı masaya yatırıyoruz.
    Türkiye’de halkın en güvenmediği ikinci kurum olan Diyanet İşleri Başkanlığı her geçen yıl artan bütçesi, genişleyen yetkileri, yaptığı açıklamalarla, verdiği fetvalarla toplumsal yaşamın her alanında gittikçe daha çok söz sahibi oldu. Din işlerinden sorumlu, devlete bağlı bir kurum olarak kurulan Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB), kurulduğu 1924 yılından bu yana devlet içindeki varlığı, işlevleri, iktidar politikalarının hayata geçirilmesindeki etkin rolü, her geçen yıl artan bütçesi ve değişen siyasal konumu itibariyle her daim bir tartışma konusu oldu. Son yıllarda eğitim-öğretimde de etkin rol verilen Diyanet Milli Eğitim Bakanlığı ile çeşitli protokoller imzalayarak laiklik karşıtı eğitimin kalıcılaşması için çabalıyor.

    “Bütçesi büyük, varlığı tartışmalı kurum olan Diyanet‘in tarihsel ve güncel görevini, toplumdaki yerini, laiklik karşıtlığını, kadınlara bakışını, Alevi toplumu üzerindeki etkisini Emekli Akademisyen Prof. Dr. Ayhan Yalçınkaya ile konuştuk.

    “CUMHURİYET DİB’İ YALNIZCA SÜNNİ-HANEFİ-MATURİDİ DOKTRİN ÜZERİNE İNŞA ETMİŞTİR”

    PİRHA: Diyanet’in kuruluş amacı nedir?

    Prof. Dr. AYHAN YALÇINKAYA: Hukuksal ya da siyasal ifade ediliş biçimine bakılırsa Diyanet İşleri Başkanlığı’nın (DİB’in) kuruluş amacı bellidir: Müslümanların “ibadata ve itikadata” yönelik ihtiyaçlarını karşılamak. Ancak daha ister kendisine kaynaklık eden Osmanlı kurumsallaşmasını, ister Cumhuriyet’in bir ürünü olarak DİB’i ele alalım, bunun en baştan beri bir örtmece olduğu çok bellidir. Kendimizi Cumhuriyet’le (ve dolayısıyla DİB’le) sınırlandırmadan önce şu kadarını söyleyebiliriz: Hiçbir devletin umurunda değildir; herhangi bir dine inananların ihtiyaçları. DİB’in Müslümanların ihtiyaçlarını karşılamak üzere kurulduğu iddiası da öncelikle bu umursamazlık kapsamındadır ama daha özgül olarak, bu amacın sözdeliğini üç düzeyde rahatça görebiliyoruz. Nasıl? Eğer amaç buysa, bu amacı boşa düşürecek şekilde, DİB’e can veren Cumhuriyet’in öncelikle ayrım yapması gereken yerde yapmadığını, ikinci olarak ayrım yapmaması gereken yerde yaptığını ve nihayet kendini bir dinsel otorite olarak kurduğunu söyleyebiliriz. Şöyle ki her dinin pratik inançlılarıyla pratik olmayan inançlıları arasında ihtiyaç bakımından çok ciddi farklar vardır. Yani, örneğin ömründe camiye gitme/vakit namazı kılma ihtiyacı duymamış, bayramdan bayrama eşe dosta ayıp olmasın diye namaza gitmiş, parası varsa “hele görelim” diye Kabe’ye varmış, Kurban Bayramı’nda kendi şanı için çifter çifter kurban kesmiş, Ramazan’da oruç vakti oruç tutmuş ya da öyle görünmüş ama iftarda rakısını eksik etmemiş, demem o ki pratik olmayan bir Müslümanla vakit namazlarını kaçırmayıp Ramazan’a üç ay oruç daha eklemiş pratik Müslümanın dinsel ihtiyaçları arasında ayrım yapılmalıdır. İlkinin umurunda değildir; ne imamın, ne caminin varlığı. İhtiyacı yoktur ama Müslümandır.

    İkinci olarak Cumhuriyet DİB’i yalnızca Sünni-Hanefi-Maturidi doktrin üzerine inşa etmiştir. Oysa yalnızca Sünnilikle bile sınırlı kalsak, bu ülkede çok ciddi bir Sünni-Şafii nüfus bulunmaktadır ve Cumhuriyet bu nüfusun farklı ihtiyaçları olabileceğini reddetmiştir. Nihayet, Cumhuriyet kendisini “İslam dairesinin kapsamını belirleyebilecek bir dinsel otorite olarak” konumlandırmış ve kimin Müslüman olup olmadığına karar vermiştir. Buna göre, Lozan görüşmeleri sırasında Müslüman olduğu ileri sürülen Alevi-Kızılbaş-Bektaşi topluluklar, söz konusu DİB ve Müslümanların ihtiyacı oldu mu, derhal Müslümanlık dışına atılıvermiştir. Sonuç olarak, Cumhuriyet DİB’i kurarken iddia ettiği gibi Müslümanların ihtiyaçlarını karşılamak üzere harekete geçmemiş, tersine Müslüman sayma hakkının kendinde olduğuna iman ederek, kendince sahih bir Müslümanlık kabulüne uyan Müslümanların ihtiyaçlarını inşa etmek üzere yola çıkmıştır. Yani söz konusu olan ihtiyacı karşılamak değil, ihtiyacın ne olduğuna, ne olması gerektiğine karar vermektir ve DİB de Cumhuriyet’in bu alandaki en önemli aparatı olarak düşünülmüştür. Kuruluş mantığı gereği dinsel ihtiyacı karşılamak değil, tanımlamakla görevlidir DİB; ancak bugün başlangıçtaki amacını belirli kesimler için korusa da, artık bu amacın dayattığı görev sınırlarının çok çok aşıldığını biliyoruz.

    “DİB ARTIK APAÇIK SİYASAL BİR MİSYONLA DONATILMIŞTIR”

    -Tarihsel olarak Diyanetin faaliyetleri nasıl bir yol izledi? Sizce süreç içerisinde misyonunda bir değişiklik yaşandı mı?

    Dinsel ihtiyacı tanımlayan devlet oldukça, devletin ihtiyaçlarının dinsel ihtiyaç olarak sunulacağı ve dinsel ihtiyaçla görevlendirilen DİB’in sorumluluk, görev, etki ve yetki alanının da buna koşut olarak değişeceği, en önemlisi genişleyeceği çok açıktır. Türkiye’de de bu yaşanmıştır. Kimi dönemleri kısaca işaretleyebiliriz. Cumhuriyet’in kuruluşundan 2. Dünya Savaşı’na kadar olan döneme birinci dönem dersek, bu dönemde DİB daha önce de belirttiğim gibi, “İslam sayılan için ihtiyacın tanımlanması”yla görevlidir ve bu görevi gereği de hem kimin müslüman olduğuna, hem müslümanın ihtiyacına karar verir. Örneğin Alevi-Kızılbaş topluluklar “batıl inançlı, cahil, İslam’ın yüceliğinden habersiz ama öz be öz Türk” topluluklardır; öyleyse onlara İslam dini götürülecektir; yani misyonerlik faaliyeti. Özellikle Şafii Kürt toplulukların devlet dışında kendi kurumsal dinsel yapılanmaları vardır ve bunların devlete bağlanması şarttır; yani dinsel ihtiyacı merkezileştirme faaliyeti. Benzer biçimde, Osmanlı’dan beri süregelen bir tarikat-cemaat örgütlenmesi gerçeği vardır; mümkünse bunların tasfiyesi ve yerine bir tür “akli İslam’ın geçirilmesi”, yani tasfiye ve irşat/aydınlatma faaliyeti. Daha da sayabiliriz ama gerek yok. Esasen bunların tümü dinsel değil, siyasal faaliyetlerdir.

    İkinci dönem 2. Dünya Savaşı yıllarıdır ve Türkiye’de ciddi bir Nazizm/faşizm yanlılığı, buna bağlı olarak Türkçülük ve elbette Türk varlığının İslam tarihi içindeki rolünü parlatma ihtiyacı gündeme gelmiştir. Artık Türk “İslam’ın kılıcıdır.” Ama bu dönem Hitler faşizminin yenilgisiyle kısa sürer ve Türkçüler apar topar hapse tıkılır, çok uzun bir süreliğine olmasa da. Üçüncü dönem, 1960’a kadar sürecek olan savaş sonrası dönemdir ve bu dönemde sözüm ona çok partili rejime geçilmiş, NATO’ya girilmiş, ABD “yardımları” ülkeye sokulmuştur; SSCB korkusu ile parlatılan anti-komünizm devletin asıl ihtiyacıdır ve DİB de bununla görevli kılınmıştır. Böylece DİB’in görev ve sorumluluk alanını birden bire hiç olmadığı kadar genişlemiş, anti-komünizm uğruna, daha önce baskılanmaya ve kontrol edilmeye çalışılan tarikat/cemaat örgütlerinin önü açılmış ve en önemlisi DİB yavaş yavaş anti-komünist, doğru dini öğreten, yığınları camilerde örgütlemeye çalışan bir doktrin merkezi haline gelmeye başlamıştır. SSCB’ye karşı ABD bloğuna entegre olan Türkiye, aynı zamanda SSCB dinsizliğine karşı, en başta DİB eliyle olmak üzere ABD dindarlığına da entegre olmuştur. Dördüncü dönem, 1960-1980 arası dönemdir ve artık karşımızda anayasal bir kurum haline getirilmiş bir DİB vardır. Daha önce Anayasa’da yeri olmayan DİB’in, anayasal bir kurum olarak genel idare içinde pay sahibi olması, kendisine olan ihtiyacın hem genişlemesi, hem artışıyla ilgilidir. Ancak en baştaki “tanımlama hakkı” elden bırakılmamıştır. Bu dönemde DİB içinde bir “mezhepler masası kurulması ve Alevilerin, Caferilerin de burada temsil edilmesi” yönündeki girişimler sert bir tepkiyle karşılanmıştır.  DİB’in anayasal bir kurum haline gelmesi, malumun ilanı olsa da, anayasaların bir topluluğun siyasal bir topluluğa dönüşümünü ve dahası, nasıl bir siyasal topluluk olunması gereğine işaret eden metinler olduğu gözetildiğinde, DİB’in de artık apaçık siyasal bir kurum olarak varlığının itirafı, tescili ve topluluğun kuruluşunda asli pay sahibi olduğunun teslimi anlamına gelmektedir ve bundan sonrası zaten önce tufan, sonra afet olacaktır.

    “PEKİ AMA BU ‘MİLLETİN’ KİM KARAR VERMEKTEDİR?”

    Bu dönem DİB’in aynı zamanda yükselen sol hareketi, Kur’an çevirileriyle filan cehennemlik ilan ettiği dönemdir de. Tufan dönemi beşinci dönemdir ve 1980 askeri faşist darbesiyle 2002 AKP iktidarının başlangıcına kadar sürer. Bu dönemde DİB yeni anayasayla siyasal kurum olarak varlığını ve yerini pekiştirirken anayasa gereği yepyeni bir misyon edinir: 136. Madde gereği “Genel idare içinde yer alan Diyanet İşleri Başkanlığı, laiklik ilkesi doğrultusunda, bütün siyasi görüş ve düşünüşlerin dışında kalarak ve milletçe dayanışma ve bütünleşmeyi amaç edinerek, özel kanununda gösterilen görevleri yerine getirir.” Görüldüğü gibi, DİB artık apaçık siyasal bir misyonla donatılmıştır; “dayanışma ve bütünleşme” ama “milletçe.” Peki ama bu “millet”in kim olduğuna, kim karar vermektedir; kim “milletin” kapsamı içinde, kim dışındadır? Dayanışma ve bütünleşmenin ne gibi biçimleri vardır ve hangi biçimleri makbul, hangileri değildir? Tüm bu soruların siyasal sorular olduğu açıktır ama anayasa hükmü “siyasi görüş ve düşünüşlerin” dışını işaret etmektedir. Yani tıpkı başlangıçta DİB’in oturduğu temel nasıl büyük bir örtmece ise, bu dönemde edindiği yer de bir başka büyük örtmecedir. Dönem aynı zamanda Türk-İslam Sentezi’nin resmi ideoloji olarak benimsendiği dönemdir de; dolayısıyla ideolojinin İslam ayağını genişletmek, sağlamlaştırmak, “milleti” İslam etrafında kenetlemek görevi de en başta DİB’in üstündedir; generallerin din dersi zorunluluğunu getirmelerini vb. bir yana bıraksak bile. Bu dönemde öncelikle Kürt sorununun, dönemin sonuna doğru da Alevi sorununun devleti zora sokan ve bütün toplumu, bütün alanlarıyla çeşitli biçimlerde çeşitli krizlerle yüzleşmeye zorlayan temel sorunlar olduğu gözetildiğinde, DİB’in bu alanda da önemli bir misyonerliğe soyunacağı açıktır. 2002’den, yani AKP iktidarlarının başladığı günden bugüne, içinde olduğumuz dönem ise ayrıca ele alınması gerekiyor. Artık misyondan söz etmemeliyiz.

    “DİĞER MÜSLÜMAN TOPLULUKLAR AÇISINDAN BİR SORUN OLARAK ALGINLANMAYA BAŞLANDI”

    Buraya kadar hızlıca özetlediğimiz dönemi gözeterek DİB’in misyonuna ilişkin genel bir sonuç çıkarmak gerekirse şunu söyleyebilirim: DİB’in başlangıcından 2002’ye kadar olan misyonu esasen 1924 Anayasasının ruhuna, 1921 Anayasası’nın rafa kaldırılmasıyla birlikte rafa kaldırılan “Cumhuriyetçi ideallerin” hilafına, çok uygundu. Her ne kadar ilk kez 1961 Anayasası’yla anayasal bir kurum olarak tanımlanmış ve 1982 Anayasası’yla misyonunu genişleterek vazgeçilemez hale getirilmişse de; bütün bu değişiklikler kuruluşundaki temel misyonunu açımlamak, geliştirmek, yaygınlaştırmak, yeniden ifade etmek ya da yeni koşullara uyarlamakla ilgiliydi. O da “ibadat ve itikadad”ın gereksindiği dinsel ihtiyaçları tanımlamak, tanımlanmış dinsel ihtiyaçları kontrol etmek ve yönlendirmek; tanımlanmış ihtiyaçları tasnifle merkezileştirmek ve rejimin gereksinimlerine en uygun yanıtları üretmekti. Ancak hukuksal-siyasal çerçevesini 12 Eylül askeri faşizminin kurduğu DİB’inin artık bununla sınırlı kalmayacağı çok açıktı; asıl misyon değişikliği afet zamanına, yani AKP iktidarına denk geldi. DİB’in nihayet yalnızca Alevilerin sorunu olmaktan çıkması ve diğer Müslüman topluluklar tarafından da giderek başlıca sorunlardan biri olarak algılanmaya başlaması da biraz bu yüzdendir. Örneğin 1961 Anayasası’na ve sürekli bir takım maddeleri değiştirilip durulan 1982 Anayasasına bakın, DİB ile ilgili maddelerde hiçbir değişiklik yoktur; neredeyse bütün maddeler “DEĞİŞİK” ibaresiyle işaretlenmişken. Bu da siyasal rejimin bütün taraflarında DİB’le ilgili az çok bir oydaşmanın olduğunu işaret eder. Yani DİB’e başlangıçtan beri atfedilen misyon “müesses nizamın taraflarınca” tartışma konusu bile yapılmaz.

    SİYASİ PARTİLER KANUNU VE DİB

    Bu oydaşmanın en korkunç bir diğer örneği de yine 12 Eylül faşizminin ürünü 1983 tarihli Siyasi Partiler Kanunu’dur. Bu kanun da yıllar içinde çeşitli değişikliklerle delik deşik edilmesine karşın DİB’le ilgili 89. maddesi hiçbir değişime uğramamıştır. Buna göre, siyasal sistemin en önemli unsurları olan siyasal partiler “laiklik ilkesi doğrultusunda, bütün siyasi görüş ve düşünüşlerin dışında kalarak ve milletçe dayanışma ve bütünleşmeyi amaç edinerek özel kanunda gösterilen görevleri yerine getirmek durumunda olan Diyanet İşleri Başkanlığının, genel idare içinde yer almasına ilişkin Anayasanın 136 ncı maddesi hükmüne aykırı amaç güdemezler.” Yani DİB siyasal rejimin en önemli unsurlarından kaçırılarak bir koruma çemberine alınmıştır ve bu en başta kendi alanları kısıtlanan partiler olmak üzere, kimseyi rahatsız etmemişe benzemektedir. Demek ki bu çevrelerin DİB’in Cumhuriyet’ten beri tanımlanmış misyonuyla temel bir sorunları yoktur; yeter ki o misyon, kendi etki-yetki-güç alanını ne kadar genişletirse genişletsin, asli olarak korunsun! Perşembe’nin gelişi Çarşamba’dan bellidir! DİB, azmanlaştıkça en başta bu oydaşmayı sorun olarak önümüze koymuş bulunmaktadır ve bu parçalanmadıkça da herhangi bir değişiklik beklemek ham hayaldir.

    “DİB ARTIK KENDİSİNİN MİSYON DAĞITTIĞI BİR YAPIYA EVRİLMİŞTİR”

    – AKP’nin iktidar olduğu günden itibaren Diyanet’te nasıl bir değişim yaşandı?

    Biraz önce söylediğim DİB üzerindeki oydaşma, AKP rejimiyle, DİB’in rolünün/işlevinin değişimiyle birlikte sarsılmaya başladı ama parçalanmadı. Örneğin CHP’nin ve kemalistlerin, Atatürkçülerin, ulusalcıların zihninde hala eski usül bir DİB hayaleti dolaşıyor ve DİB’in yeni halini görmemekte inat ediyorlar. Bu yeni hali biraz açalım; eskiden hareketle. 2017 Anayasa ya da rejim değişikliğinden önce, bir benzetme yaparsak, az çok kurumların varlığından söz edebilir haldeydik. Kurumların her birini birer kutu gibi düşünelim; kutuların arasında hava boşlukları var; siyaset kurumu, yönetim kurumu, eğitim kurumu, yargı kurumu vb. Kurumlar kendi kutuları içinde, kendi sınırlarına sahip çıkarak, icraatlarıyla oluşmuş tortul birikimlerine referansla iş görürler ve kutunun sınırlarını da o kurumun kendi birikimi ve gelenekleri oluşturur. Dolayısıyla bir kutudan diğerine müdahale olanaksız değildir ama zahmetlidir, meşakkatlidir ve kimileyin de olanaksızdır; çünkü her kutu kendi sınırlarına sıkı sıkıya sarılır. Böylece birbirlerini ve kendilerini de kontrol ederler zaten. Başkanlık diye pazarlanan yeni rejim ise kutulara da, sınırlarına da yani en başta her tür kurumsallığa bir saldırı anlamına geldi bu ülkede. Kurumların direnç mekanizmaları parçalandı, kurumların içinde biriken ve içinde tutulan her şey, herkese ve her şeye inanılmaz bir hızla sıvandı; DİB de buna dahil. Artık karşımızda kutulardan oluşan bir sistem yok. İrili ufaklı, uzamda her an yer değiştirebilir, her yana bulaşabilir, sınırlarını çizemeyeceğiniz, bir hücre çekirdeği gibi gördüğünüz şeyin bir anda kocaman bir organa evrildiği, organlardan oluşan organizmanın yeniden organlarına ayrıştığı, ez cümle sayısız ağdan oluşan ve her bir ağın başka ağlarla iç içe geçmeye her an meyyal olduğu bir ağ ya da network var karşımızda. Her mikro/makro ağ kendisini oluşturun mikro/makro iplikçikleri beslemek zorundadır. Her iplikçik de hayatiyetini sürdürmek için bağlı olduğu ağı beslemek zorunda. Şimdi tek adam rejimi diyoruz ya; aslında yanlış bir ifade sayabiliriz bunu. Çünkü tek adamı bize tek adam olarak sunan ya da göstermeyi başaran şey bu çoğul ağ düzeneği. Tek adamın içinde yer aldığı, çekirdek gibi görünen bir ağ var; bu ağın her iplikçiğinin de bağlı olduğu bir başka ağ; o bir başka ağın bağlandığı başka bir ağ, böyle gidiyor bu. Dolayısıyla nasıl ki ağın bir sinir ucuna dokunduğunuzda bütün ağlara ileti gidiyorsa, tersi de doğru: Yani her bir iplikçik ağ mantığı gereği, tek adam kendisi gibi davranma kapasitesine sahip ve onu durduracak, aynı ağa bağlı başka bir iplikçik ya da bir başka ağ olabilir ancak. Yani tek adam rejimi dediğimiz şey, “Tek adamlar rejimidir ya da tek adamlar rejimleri.”

    “DİB’İN ELİNDEKİ KILIÇ KİMİN KILICI VE KİME ÇEKİLİYOR?”

    DİB’i bu soyutlama üzerinden düşündüğümüzde, DİB ağını oluşturan her bir iplikçiğin her yana yayıldığını, her yandan beslendiğini ve çok yönlü olarak da beslediğini görürüz. DİB’in bütçeden aldığı aslan payını düşünmeyelim yalnızca; bir de vakfı var artık ve bu vakıf hem devasa gelirleriyle her bir iplikçiği besliyor, hem de faaliyetleriyle her alana dal kol atıyor. Düşünün, bugün DİB eğitimin, savunmanın, sağlığın, iç güvenliğin, yargının yani eskiden kurumsal varlığı söz konusu edilen her şeyin içinde ve dahası, en önemlisi üstünde! Cumhurbaşkanına bağlanması yalnızca protokoler bir değişiklik değil; bu sayede DİB yargı yılını açıyor, kreşlere kadar iniyor, orduyu peygamber ocağı olarak kutsuyor ve nihayet DİB eline kılıcı alıp minbere çıkıyor! Harp okulu geleneği imiş, biz de böylece öğrendik, kılıç çatan yeni mezunlara “siz o kılıcı kime çekiyorsunuz?” diye soranlar, DİB’in çektiği kılıcın kime çekildiğini sorma lütfunu göstermiyor! DİB’in elindeki kılıç kimin kılıcı ve kime çekiliyor? DİB din kurumunun idari bir aygıtı olmanın çok ötesine geçtiği ölçüde din kurumu tarafından da kontrol edilemiyor artık. Kurumun dayatabileceği referanslar, sınırlar, gelenekler, tutarlılık ihtiyacı…tümüyle ortadan kalkmış halde. O yüzden kolayca rejimin ihtiyaç duyduğu fetvalar üretilebilir hale geldi. Öyle ki yıllarca faizi haram sayan zihniyet, söz konusu olan TOKİ oldu mu faiz lehine fetva veriyor ya da başımıza gelen ekonomik ya da siyasal musibetleri, dönüp yine bize, bizim ahlaksızlığımıza bağlayıveriyor. Aynı şekilde lüks mersedesler, eğitim adı altında yapılan lüks yurt dışı gezileri…vs. kolayca meşrulaştırılıyor, herhangi bir dinsel referansa bile ihtiyaç duyulmuyor artık çünkü kurumsal din, her an DİB için ayak bağı anlamına gelebilir. Bu yalnızca üst düzey DİB bürokrasisi için geçerli değil; DİB’in irili ufaklı bütün iplikçikleri çeşitli biçimlerde, çeşitli paylarla buradan besleniyor. Bu durumda örneğin DİB’in kaldırılması demek, bir örgütü ortadan kaldırmak anlamına gelmez; bürokratik yapısını tasfiye etseniz bile bu ağ sürdükçe kendisine yeni beslenme kanalları bulur.

    “DİB’İN İSTEDİĞİ TARZDA MÜSLÜMAN OLMAYANIN VAY HALİNE!”

    Sözü daha fazla uzatmadan özetleyeyim. Biraz önce DİB’in artık bir misyonu yoktur demiştim. Yoktur çünkü DİB artık kendisine misyon atanan bir yapı olmaktan çıkmış, kendisinin misyon dağıttığı bir yapıya evrilmiştir. DİB artık içinde hareket ettiği ağ gereği her gün, her an, bağlı olduğu makro ağ düzeneği gereği misyon yaratmakta, yarattığı misyonları dağıtıp paylaştırmakta, bunları takip edecek, üstlenecek misyonerleri belirlemekte ya da üretmektedir. Böylesi bir yapının misyonu varsa eğer, onun misyonu, “misyon üretme” misyonudur. Bu temel misyonu gereği de, eski tasnifler üzerinden konuşursak, yargıya misyon biçmekte, idareye akıl vermekte, eğitimi şekillendirmekte, sağlığı kontrol etmekte, dış politikada önemli bir rol üstlenmekte ve en önemlisi büyük bir sermayeyi yönetmektedir. Kontrol ettiği sermaye sayesinde de DİB ağının iplik ve iplikçikleri her yerde karşımıza çıkmakta ve bunlar diğer ağlara bağlanıp yayılmaktadır. Öyle ki AKP döneminde açılan binlerce yeni caminin de katkılarıyla camiler artık şehrin kalbi sayılmaktadır. Şehrin kalbi cami ise, dindar olmayanın, dinsiz olanın, Müslüman olmayanın, DİB’in istediği tarzda Müslüman olmayanın vay haline! Dikkat edelim: DİB, kendini ne kadar çoğunluğa dayanan/çoğunlukçu gösterirse göstersin, aslında büyük çoğunluğun vay haline! Çünkü DİB çoğunluk/çoğunlukçu olmadan önce üstün ve üstünlükçüdür. DİB sadece camiler eliyle aile hayatımıza, eğitimimize, çocuklarımıza, sosyal ilişkilerimize, sosyal ve gündelik alışkanlıklarımıza müdahale etmemekte, aynı zamanda kendinden gayrı tüm ağlara da özellikle personel sağlayan ana kaynaklardan biri olarak her yerde kendini var etmektedir. O yüzden Cengiz Holding’i de gündeme alsak, Alevi dedelerinin cezaevinde dileyeni görüp sormasını da; DİB karşımıza çıkacaktır. Cengiz Holding ipi herhangi bir siyasal partiye, onun ipi bir mafya örgütüne, onun ipi şu ya da bu yargı mensubuna, onun ipi diyelim bir ordu mensubuna, onun ipi de DİB’e bağlanabilir kolayca. Çünkü her ip, kendi iplikçiklerini yaratarak ip olmakta, her iplikçik de yine kendi iplikçilerini yaratarak ipe dönüşmektedir. Çok mu karamsar konuşuyorum? Öyleyse ekleyeyim: Her ağın hem en güçlü, hem de en zayıf yanıdır bu. Bu da başka bir tartışma konusu olarak kalsın burada.

    “DİYANET VE EĞİTİM İŞLERİ BAKANLIĞI KURULSA, NE KAYBEDERİZ?”

    -Diyanet ve Milli Eğitim Bakanlığı’nın iç içe geçen faaliyetlerini nasıl okumak gerekir?

    Eğitim ya da ulusal eğitim dediğimiz şey neyle ilgilidir diye soralım kendimize. Hani dillere pelesenk olduğu üzere “eğitim bir ulusun geleceğidir” ya da hepimizin geleceğidir diyelim. Elbette özellikle ulus devletin tarih sahnesine çıkışıyla gündeme gelen demokratik eğitimden söz ediyoruz. Ancak demokratik derken lütfen içeriğinin, biçiminin, yöntemlerinin demokratik oluşunu anlamayalım. Eğitimin herkese açılması, yayılmasını ve hatta nihayet zorunlu kılınmasını anlayalım sadece. Peki ama geleceğimiz dediğimiz şey kimin geleceği? Burjuva, karşılıksız gölgesinde bile oturtmaz insanı. Öyleyse burjuvazinin derdi nedir; herkesi zorunlu olarak eğitmekteki? Geleceğimizle ilgili olduğu söylenen eğitim, öncelikle burjuvazi için (ve daha geniş olarak bizler için de) aslında mirasla ilgili bir meseledir. Hadi abartalım: Medeni kanundaki miras haklarını ve bununla ilgili tüm düzenlemeleri ilga edelim, handiyse kapitalizm çöker! Ancak burjuvaziyi ayakta tutan şey salt hukuk değil; hukukun güvence altına aldığı varlığının, varlığına düşman olan/olabilecek kesimlerce onaylanması/vazgeçilmez kabul edilmesi ve (içinde en başta buna uygun her türlü ideolojinin, dünya görüşünün ve elbette dinlerin bulunduğu) değerler sisteminin sürekli olarak onaylanması, yani onayın sürekliliği ve bu değerlerin yeniden/yenilenerek üretimidir. Ancak sadece bir sınıf olarak burjuvazi değil, üretim araçlarına sahip olmayan biz, sıradan faniler de aslında eğitim dedi mi mirasımızı anlarız ve o miras her neyse, onun bizden soy sürenlere aktarılmasını. Buna ister aile değerlerimiz deyin, ister ulusal değerlerimiz, ne derseniz deyin. Ez cümle, en alttaki sıradan bir yurttaştan, topyekun bir rejime kadar eğitim meselesi miras meselesidir ve miras meselesi olduğu içindir ki “eğitim geleceğimizdir” diyoruz ve geleceğe bugünden ipotek koymaya, gelecek olanı bize borçlu kılmaya, kendimizi gelecekte de var etmeye çalışıyoruz. Çünkü bizler de kapitalizmin ürünüyüz ve hiçbir üretim aracımız olmasa da çocuklarımız da (bu bahiste patriyarkal cinsiyet ilişkilerini saymıyorum bile) bizim “üretim araçlarımız” ve biz de minik minik burjuvalar olmaktan öte değiliz!

    Bugün DİB’in MEB’le iç içe geçmiş faaliyetlerini bu gözle okuyorum ve aslında pek de şaşırıyor değilim. Bugün geldiğimiz noktada, bir Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle Milli Eğitim Bakanlığı kapatılsa ve DİB’le birleştirilerek, yeni bir bakanlık, Diyanet ve Eğitim İşleri Bakanlığı kurulsa, ne kaybederiz? Hiçbir şey. Çünkü zaten tüm MEB okulları ve hatta üniversiteler ve çeşitli akademik kuruluşlar neredeyse tümüyle DİB’in, din öğretmenlerinin, okullara sokulan imamların, mescitlerin, camilerin kontrolü altında. Öyleyse ayrıca bir MEB bütçesine ne gerek var? Hatta DİB’in bütçesi daha da katlanır ve belki de “temizlik imandandır” diye en azından okullara temizlik personeli alınır. Fena mı olur? Hani abartı bir yana, bugün DİB’le MEB’in ilişkisini az da olsa “tarihselleştirmekten” yanayım. Bu şu demek: İlk elde, bu ilişki biraz önce sözünü ettiğim ağ tipi model içinde karşılıklı olarak düşünülmeli ve ikinci olarak da dönüp azıcık geriye bakmalı: Siz eğer ulusun dini olarak Sünni-Hanefi doktrini seçmiş, seçmekle yetinmemiş dayatmış, dayatmakla yetinmemiş yeniden tanımlayıp inşa etmişseniz, geleceğe aktarmak istediğinizin bu olduğu da açıktır; eğer ulusun geleceğinden söz ediyorsak.

    ULUS-DEVLETLER VE İSTERLERİ

    Cumhuriyet’in bu seçimi gözetildiğinde, tarihselleştirmeye halel getirme pahasına, başlangıçtan bugüne düz bir çizgi çizebiliriz. Bugün yaşananlar o gün yapılan seçimin açımlanmış, yeni koşullara uyarlanmış, mantıksal tüm içerimleri nihayet serimlenmiş halidir; elbette araçlar değişmiş, işlevler ve roller belki farklılaşmış, vurgu yerini bir başka vurguya bırakmıştır. Öyleyse belki DİB ve MEB ilişkisinin bugünkü “olgunluk” seviyesini başka bir yerden tartışma gündemine almalıyız; belki de bu mevcut ağ yapılanması ilham verici olabilir. Eğitimin demokratikleşmesinden söz ettiğimizde, ana dilde eğitim bir yana, ders kitaplarının içeriğinin bilimselliğini tartışmadan önce merkezi bir devlet aygıtının, özellikle de Türkiye’de tanımlandığı haliyle “ulus”un isterlerine bağımlı olup olmamasını tartışmalıyız; eğitimin demokratikleşmesi öğretmen yetiştiren kurumların, ardından öğretmen örgütlerinin demokratikleştirilmesinin, ardından birinci basamaktan en yükseğe kadar eğitim yönetiminin demokratikleştirilmesinden…

    Ez cümle öncelikle ulus devletin isterlerinden özerkleşmesini gündeme almayı zorunlu kılmaz mı? Bugün MEB ve DİB işbirliği çocuk olmaklıklarıyla hiçbir dinsel ihtiyacı olmayanlar için dinsel ihtiyaç üreterek geleceğe el koymanın, şimdiki zamanın kendini geleceğe aktarmasının bir ifadesinden başka bir şey değildir.

    “ALEVİLER DIŞINDA, KİMSE DİB’İN VARLIĞINDAN RAHATSIZ OLMAMIŞ”

    -Diyanet ve laiklik bir arada olabilir mi?

    Bu soruya Diyanet ve laiklikten neyi anladığımız ya da anlamadığımız gözetilirse birbirinden farklı yanıtlar verilebilir ve zaten verilmektedir de. Örneğin Diyanet dediğimizde mevcut, bugünkü, dönüştüğü haliyle DİB’i anlıyorsak, sanırım DİB ağından doğrudan ya da dolaylı olarak beslenenler dışında kimse, “evet, neden olmasın; olabilir” demeyecektir. Bu yanıyla bir oydaşma var denilebilir. Ancak bu oydaşmanın, bir başka oydaşma tarafından yerinden edildiğini de söyleyebiliriz. Örneğin diyelim Menderes dönemine değin olan DİB’i anlasak Diyanet dediğimizde; yukarıdaki oydaşmanın bir anda yerini başka bir oydaşmaya bıraktığı görülür. “Evet, DİB’i Cumhuriyet kurmuştu ama…” deyip bir yığın gerekçe sıralanır ve DİB’in varlığı bir anda onaylanarak meşrulaştırılır. Yani, ilk oydaşma bugünkü haliyle DİB’i laikliğe aykırı sayarken, kurucu dönemdeki varlığıyla DİB’i laikliğe aykırı saymamakta, hatta o günden bugüne bu zihniyet sürdüğüne göre, DİB’in varlığını Cumhuriyet ve dahi laikliğin bir güvencesi saymaktadır. “DİB olmasa, meydan tarikatlara kalır; DİB olmasa ortalığı hurafeciler sarar; DİB olmasa cenazemizi kim, nereden kaldırır?; DİB olmasa, DİB olmasa…” Demek ki aslında asıl büyük oydaşma, devletin şu ya da bu araçla, şu ya da bu biçimde dini kontrol etmesi gerektiği üzerindedir.

    Ancak nüansı gözden kaçırmayalım: Din, laikliği seçmiş olsun ya da olmasın, nihayetinde her devlet için kolayca bir tehdit unsuru olarak okunabilir çünkü “doğası gereği” devletin hükümranlığından başka bir hükümranlığın varlığını ya da söz konusu olan ulus devletse devletin kendisiyle koşullu ilelebetliği ve yine kaynağını kendisinde bulan ya da yarattığıyla temellendiği egemenlik dışında bir beka ve hakimiyet kaynağını işaret eder. Devlet ve özellikle kurumsal dinlerin, tarih sahnesine çıktıkları andan itibaren gerilimli bir ilişkisinin olduğu çok açıktır. Din, yine “doğası gereği” farklılaştırıcı, ayrıştırıcı, tasnif edicidir. İnsanların kendilerini diğerlerinden farklı ve hatta üstün/seçilmiş olduğuna inandıramazsa işlevselleşemez. Dinin bu farklılaştırıcı/ayrıştırıcı rolü özellikle ulus devlet formunun bütünlükçü iddialarıyla çelişmeye başlarsa ya da başlamasa bile, devlet bunu potansiyel bir tehdit olarak okuyorsa, çeşitli biçimlerde dine müdahale eder ve buna dönük araçlar geliştirir. Dolayısıyla devletin dine hiç müdahale etmediği, çeşitli önlemler almadığı, dini tümüyle kendi kaderine terk ettiği herhangi bir dönem kaydedilmemiştir. O halde nüans şudur: Mesele devletin dine müdahalesi ya da onu kontrol etmesi meselesi değildir. O halde DİB’in bizatihi varlığı, toplumsal-siyasal yaşamdan bağımsız olarak laikliğe aykırı ya da uygun denilemez. Adı ne olursa olsun böylesi bir kurumun varlığı, hatta daha da ileri gitsek, resmi bir dinin varlığı bile laiklikle uzlaştırılabilir. Şuradan doğru da örnekleyebiliriz: Örneğin neredeyse 1980 askeri faşist darbesinden sonraki dönüşüme kadar bu ülkede, Aleviler dışında, kimse DİB’in varlığından rahatsız olmamış ve bunu laikliğe aykırı addetmemiştir. Bu sadece ulusalcılar, Kemalistler için geçerli değil; her soydan liberal ve dahi sosyalist olarak kabul edilenler için de geçerlidir. Öyle ki sosyalist bazı ünlü isimler, yaptıkları miting sırasında ezan okunursa, “Ezan-ı Muhammedi”ye saygı gereği, ezan bitene kadar susmayı önerip kitleyi bekletmişlerdir. Dahası, AKP ve DİB rejiminde dahi hala birileri bu ülkenin laik olduğunu, laik kalacağını, ülkenin İran ya da Arabistan olmayacağını ileri sürebildiğine göre, demek ki bizatihi DİB’in varlığı laikliğin varlığı ya da yokluğu için ölçü olamaz.

    Biraz hinlik edip soruyu şöyle zenginleştirirsek mesele biraz daha aydınlanır: Bugünkü MEB ile laiklik bir arada olabilir mi? Bugünkü üniversitelerle laiklik bir arada yaşayabilir mi? Bugünkü öğrenci yurtlarıyla laiklik birlikte olabilir mi? Bugünkü sağlık sistemiyle, bugünkü hukuk düzeniyle? Daha da abartalım: Cengiz Holding’in varlığı laikliğe aykırı mı, değil mi? Uzatmadan, eğer laiklik mücadelesinde, öncelikli hedef ya da istemin DİB’in kaldırılması olduğu saptanmış, yolun ancak bundan sonra yürünebileceği düşünülerek bir aykırılık tespiti yapılmışsa, bu çok anlaşılır bir şeydir. Örneğin, bugün Alevi hareketinin başat gündem maddesi ve asla vazgeçmemesi gereken temel talep budur ve laikliğe aykırılık vurgusu burada yerindedir, üstelik Aleviler nevzuhur bir biçimde DİB’e karşı çıkmamaktadır. Cumhuriyet tarihi boyunca DİB Aleviler için bir sorun kaynağıdır. Aleviler bir yana, bugün kadın hareketinin de başlıca taleplerinden birinin de bu olması gerektiği düşünülebilir; mevcut DİB’in kapitalist patriyarkanın en önemli üretim kaynaklarından biri olduğu kabul edilirse. Ancak laikliğe aykırılık sorusu, siyasal bir istemin öncelikliliğinden kaynaklanmıyorsa, geriye dönüp kolayca şunu söyleyebiliriz: Bugün üniversitelerin hali de laikliğe aykırıdır! Bu temel eğitimle, bu üniversiter yapılarla laiklikten söz etmek gülünçtür.

    “LAİKLİĞİN ÖLÇÜSÜ DİNSİZİN ÖZGÜRLÜĞÜ VE DİN SAHİBİ OLANLA-OLMAYANIN EŞİTLİĞİYLE İLGİLİDİR”

    Sözü daha fazla dolandırmadan, DİB’in varlığı ya da yokluğu bir yana, benim için laikliğin belli başlı ölçütleri var. Devlet, bir dinin ibadet ve itikadını düzenleyici; bir dinin nasıl olması gerektiğine ilişkin tanımlayıcı; bir dinin din olup olmadığıyla ilgili karar verici; ayrım gözetmeksizin tüm kamu kaynaklarının paylaşımında bir dini/dinleri fonlayıcı bir fail ise; birlikte yaşamayı mümkün kılan toplumsal/kültürel/ahlaki/estetik değerlerin dağıtım ve paylaşımında; yasal, yargısal, yönetsel tüm faaliyetlerinde ve karar süreçleriyle bunların temellendirilmesi ve meşrulaştırılmasında; gündelik toplumsal yaşamın  deveranında herhangi bir dini köken, kaynak ya da referans olarak kabul ediyorsa o devlet laik değildir. Kuşkusuz her tanım gibi bu tanım da olabildiğince şeyi kapsamaya çalışan bir tanımdır. Ancak şu ya da bu laik olduğu kabul edilen bir devletin kimi özellikle sembolik performanslarında dinsel atıflar ya da simgeleştirmeler görülebilir. Bu, tek başına o devletin laik karakterine halel getirmeyebilir. Ama bu halel getirici sayılmayan simgeleştirmeler ya da performansların eleştiriye kapatılması, bu kapatmanın ilgili dinselliğe referansla temellendirilmesi laik vasfını zan altında bırakacaktır. Tam burada laiklik, esasen temel haklar ve özgürlüklerle bitişir; onlarla doğrudan ilgili hale gelir. Yani demem o ki kestirmeden laiklik, benim için dinlerin özgürlüğünü ancak dinsizliğin özgürlüğüyle güvence altına alır. Laikliğin ölçüsü dinlerin özgürlüğü ya da birbirine göre eşitliği olmaktan çok, dinsizliğin özgürlüğü ve din sahibi olanlarla din sahibi olmayanların eşitliğiyle ilgilidir.

    CUMHURİYET HİÇBİR DÖNEMİNDE LAİK OLAMAMIŞTIR

    Buradan doğru bakıldığında Cumhuriyet hiçbir döneminde laik olamamıştır. Laikliği bir hedef olarak önüne koyduğu anayasalarından bellidir ama ne yazık ki bu hedef doğrultusunda, Selçuklu’dan beri taşıyıp geldiği mirasından vazgeçememiştir: Bu miras öyle ağır bir mirastır ki gemi benzetmesine başvurursak, Cumhuriyet’in kuruluş evresinden çok partili rejime kadar gemi laikliğe doğru demir tarayarak ilerlemiş; ne demir alabilmiş, ne yükünü hafifletebilmiştir. Bu anlamda da bu topraklarda devlet geleneği, dini yüzleşmesi gereken bir şey olarak kabul etmek yerine, çoğunlukçu dinsellikle yüzleşenleri de baskılayıp yok etmeye (Aleviler ve Alevilik bunun tipik örneğidir) ve çoğunlukçu dinselliği de kendisi seçip, tanımlayıp kurumsallaştırarak sürekli kendi bağrında tutmayı tercih etmiştir. Bu haliyle devlet dinin direği olagelmiştir; ama geldiğimiz aşamada devlet dinin direğiyken, artık din de devletin direğine dönüşmüştür. Ama hangisi, hangisi olursa olsun, dikkat edilirse daima belirleyici olan devletin isterleri, ihtiyaçları ve öncelikleridir; ister dinin direği olan kudretli bir devletten söz edelim; ister dinin payandaladığı bir devletten.

    “LAİK BİR DEVLETTE YAŞAMA HERKESİN HAKKIDIR”

    -Laik, demokratik ülkelerde devlet destekli dini kurumlar yok, bizim ülkemizde var. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

    Yukarıda verdiğim yanıtın üstüne bu sorunun denk gelmesi hoş oldu; demek ki laiklik bakımından mesele yalnızca DİB’in varlığı yokluğu meselesi değilmiş. Çünkü DİB, devletin dine müdahale araçlarından yalnızca birisidir; aynı şekilde dinin, özellikle çoğunlukçu ve üstünlükçü dinlerin, bizde müteşerri müslümanlığın da siyasal alana müdahalesinin çeşitli araçları, formları vardır. Bu topraklarda yaygınca adlandırıldığı üzere, bir tarikat/cemaat gerçeği var; bu gerçeği kabul etmeliyiz. Devlet de, özel olarak DİB de siyasal ve özel olarak dinsel alanı düzenlemek, kontrol etmek için tarikat/cemaat örgütlenmelerini kullanıyor ve bu kullanım, tahmin edileceği gibi, çift taraflı. Yani tarikat/cemaatler de devleti ve DİB’i kullanıyor, nüfuz, etki ve çıkar alanlarını genişletmek üzere. Yalnız bir uyarı notu düşmeliyiz: DİB nasıl yalnızca bir müdahale/düzenleme aparatı değil, aynı zamanda büyük bir sermayeyi kontrol eden bir ağ ise, tarikat/cemaat yapılanmaları da dinin şu ya da bu vasfını öne çıkararak var olan yapılanmalar olmanın ötesinde, aynı zamanda büyük bir sermaye örgütlenmesi. Kendi arazileri, arsaları, hastaneleri, üniversiteleri, okulları, çok sayıda çok farklı düzeyde yurtları, mağazaları, gelir getiren menkul/gayrımenkul servetleri var. Aynı zamanda bir sermaye örgütlenmesi oldukları ölçüde bunları da birer mikro/makro ağ gibi düşünebiliriz ama yalnızca sermaye örgütü olmadıkları da hesaba katıldığında, eski usül bir kurumsallığa da dayanıyor bu yapılar; yukarıdan aşağıya, aşağıdan yukarıya inip çıkan geleneksel bir örgüt modeline sahipler. Bu modelde ayrıcalıklı kesimler çelik çekirdek olarak varlığını daim kılarken, sermaye hareketleri bakımından ağ gibi davranıyor ve bu sayede de DİB’in ve devletin hemen tüm etkinliklerinde, kararlarında, faaliyetlerinde ve en önemlisi örgütlerinde karşımıza çıkabiliyorlar. Herkesin bildiği sır; bugün diyelim Sağlık Bakanlığı bir tarikatın, İçişleri Bakanlığı bir başka tarikatın, Milli Eğitim Bakanlığı ise diyelim birden çok tarikatın kadro ve faaliyet alanı durumunda. Bu listeye devletin hemen her kurumunu ekleyebilirsiniz. Örneğin yıllar yıllardır Alevi hakim/savcı adayları nedense sınavları kazanamıyorlar! Es kaza yazılı sınavlarda çok yüksek puanlarla başarılı olsalar bile, kayıt alınmayan sözlü sınavlarda hemen eleniyorlar. Aynı şeyi İçişleri Bakanlığı için de söyleyebiliriz ya da başka kurumlar için de. Tıpkı DİB gibi, bu tarikat/cemaatler de vakıflar üzerinden örgütleniyor ve mevcut başkanlık rejimi içinde DİB’e ve onun vakfına açılan tüm alanlar bu tarikat vakıflarına da açılmış durumda. Bunun en bilindik örneği de Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı okullar ve elbette üniversiter yapılar. Buralar DİB’le el ele, kol kola tarikat/cemaat vakıflarının “oyun kurucu olduğu” alanlar.  Devlet, DİB eliyle yarattığı ve yeniden ürettiği negatif ayrımcılığı, tarikat örgütlenmeleri eliyle sosyo-kültürel düzeyde derinleştiriyor. Bu örgütlenmelere hem birçok pozitif ayrımcı imkan sağlanıp alan açılıyor, hem de aynı zamanda devlet, belli alanlardan geri çekilerek negatif araçlarla yeni yeni olanaklar sunuyor.

    “SİVİL DİNSELLİK ARANACAKSA HEM DEVLET, HEMDE DİN GELENEĞİNİN DIŞINDAKİ BİÇİMLERİNE BAKMALIYIZ”

    Biraz önce hatırlarsanız kudretli, güçlü bir devletin dinin direği oluşundan, devamında da dinin devletin direği haline gelişinden söz etmiştim. İkisinin arasındaki terim “kudret” terimi. Yani ikinci durumda kudret yer değiştiriyor; önceden devletten dine doğru akıyorken güç; dinden devlete doğru değil; kudretli olan artık din haline geldikçe dinden devlete doğru akıyor; dini payandalayan devlet olmaktan çıkıp devleti payandalayan din haline geliyor. Kudretli devlet dini beslerken, bu kez tersine, kudret kazanmış din olmaksızın devlet zayıf düşüyor. Bir ara not düşmeme izin verin; modası geçtiği iddia edilebilecek bir siyaset bilimci gibi konuşayım: Diyelim ki bir devleti güçlü/kudretli kılan şeylerin başında güçlü bir ordu, güçlü bir para ve güçlü bir din gelir. Bu üçünün içinde en önemlisi bence dindir. Çünkü insanları pek de doğrudan taraf olmadıkları ve doğrudan bir fayda elde edemeyecekleri, başkalarının amaçları ya da idealleri uğruna ölmeye/öldürmeye; kendileri açlık, yoksulluk içinde kıvranırken bir eli yağda, bir eli balda yaşayanların bunu kendi yetenekleri, becerileri, hatta emekleriyle elde ettiklerine ve kendileri yoksulsa bunun suçunun kendilerinde olduğuna inandırmaya; nihayet bu dünyada başa gelen musibetlerin kendi suçlarımız/günahlarımızla ilgili olduğundan başlayarak, çektiğimiz eziyetlerin inanılan bir yaratıcı tarafından görüldüğü ve bu dünyada olmasa bile karşılığının mutlaka alınacağına ikna etmek kolay değildir. İşte din, bu hiç de kolay olmayan şeyi başarır! Bu yüzden en önemlisi dindir ve bu yüzden “devlet olan hiçbir devlet” dinden vazgeçemez ve çeşitli ilişkilenme biçimlerini daima korur. Bu soyut kabullerden, yeniden bize dönersek; Tek Adam Rejimi olarak sayılagelen rejimin aslında Çok Adam Rejimi olduğunu da söylemiştim. Bu Tek Adam Rejiminin zayıf karnıdır da; gücünü buna borçlu olmakla birlikte. Tek Adam Rejimi, kendi bekası uğruna devleti devlet kılan tüm payandaları ya yıktığı, ya inanılmaz ölçüde aşındırdığı için, en güçlü göründüğü anda hızla zayıf düştüğü için, ayakta kalabilmek için tüm alanları dine açmaktan başka koz kalmıyor elinde. İşte bu yüzdendir ki bugün DİB rejimin en önemli, stratejik karar alma mercii iken, tarikat/cemaatler de en önemli icra aygıtlarına dönüşüyor. O yüzden artık okullarımızı, hastanelerimizi, ibadethaneleri, vb. tarikat/cemaatler yönetiyor. Yani “sivil toplum” mu yönetiyor? Elbette hayır. Ama buna girmeyeyim şimdi. Şu kadarını söylemekle yetineyim: Türk devlet geleneği içinde, devletin dinle ilişkilenme biçimlerinin; aynı şekilde Sünni-ortodoks dinselliklerin devletle ilişkilenme biçimlerinin geçmişi/bugünü düşünüldüğünde merkezde duranın her iki taraf için de devlet olduğu görülür; asla din değil. “Sivil bir dinsellik” aranacaksa hem bu devlet, hem bu din geleneğinin dışındaki dinsel biçimlere bakmalıyız.

    Şimdi en baştaki soruya geri dönüp bitirebiliriz: Türkiye’de laiklik mi? “Hadi canım sende!” Ama özellikle bugün neredeyse bütün dünyanın hızla sağa ve hatta aşırı sağa “çektiği” koşullarda laiklik artık belirli bir durumu, mahiyeti, niteliği işaretlemek için kullanılacak bir terim olmaktan çıktı; laiklik, belki de hep ve her zaman olduğu gibi, yeniden tüm dünya için bir mücadele alanı, her seferinde yeniden kazanılması gereken bir mücadele alanı olacağa benziyor. Bir mücadeleden söz ediliyorsa, haklardan, özgürlüklerden de söz edilecektir mutlaka. Mülkiyeli hocalarımızdan Prof. Dr. Cem Eroğlu’nun (yanlış hatırlamıyorsam eğer) kulaklarını çınlatarak bağlayayım sözü: En başta tam da pratik dindarlar ve tam karşı kutbundaymış gibi takdim edilen dinsizler gelmek üzere, laik bir devlette yaşama hakkı herkesin hakkıdır. Hiç kimse bu hakkını ileri sürmekten vazgeçmemelidir.

    Ersin ÖZGÜL/İZMİR

    İLGİLİ HABERLER
    ‘Diyanetin varlığını sorgulamayan her laiklik tartışması yanlıştır; Diyanet vergilerle finanse edilmemeli’
    ‘Bir fetih ideolojisi geliştiren Diyanet kurumu ile karşı karşıyayız’-VİDEO
    ‘Diyanet artık bir devlet kurumu olmaktan çok tarikatların merkezi haline gelmiş durumda’-VİDEO
    ‘Türkiye’de dini radikal olarak politikanın dışına çıkarmak gerekiyor’-VİDEO
    ‘Fetihçi iktidarın, böyle bir din ulemasına ihtiyacı vardı, Diyaneti bu amaçla kullanıyor’-VİDEO
    ‘Diyanet şiddetin devam etmesine zemin hazırlıyor; bütçesinde çok büyük haram var’ – VİDEO
    ‘Diyanet’in bu kadar ileri gitmesi laik cumhuriyete büyük bir hançerdir’- VİDEO
    ‘Diyanet, askeri darbe sonrası devletin resmi ideolojisinin merkezi önemdeki bir aygıtı haline geldi’
    ‘Diyanetin sözü, devleti yönetenlerden daha fazla geçiyor!’-VİDEO

  • ‘Diyanet, askeri darbe sonrası devletin resmi ideolojisinin merkezi önemdeki bir aygıtı haline geldi’

    ‘Diyanet, askeri darbe sonrası devletin resmi ideolojisinin merkezi önemdeki bir aygıtı haline geldi’

    PİRHA –Prof. Dr. Levent Köker, Diyanet’in 1980 sonrasında devletin resmi ideolojisinin merkezi önemdeki bir aygıtı olduğunu, 2017 Anayasa değişikliğinden uygulamaya geçtiği 2018 Temmuz’undan sonra belirgin bir biçimde kurulu düzenin en etkili ideolojik aygıtı haline geldiğini söyledi.  Köker, “Mutlaka gerçekleştirilecek olan yeni, laik ve demokratik bir anayasal düzenin inşâ edilmesi sürecinde Diyanet’in de tasfiye edilerek, devlet düzeninin kurumlarından biri olmaktan çıkarılması gerekmektedir” dedi.

    Pir Haber Haber Ajansı (PİRHA) olarak yeni bir haber dizisiyle Diyanet İşleri Başkanlığı’nı masaya yatırıyoruz.
    Türkiye’de halkın en güvenmediği ikinci kurum olan Diyanet İşleri Başkanlığı her geçen yıl artan bütçesi, genişleyen yetkileri, yaptığı açıklamalarla, verdiği fetvalarla toplumsal yaşamın her alanında gittikçe daha çok söz sahibi oldu. Din işlerinden sorumlu, devlete bağlı bir kurum olarak kurulan Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB), kurulduğu 1924 yılından bu yana devlet içindeki varlığı, işlevleri, iktidar politikalarının hayata geçirilmesindeki etkin rolü, her geçen yıl artan bütçesi ve değişen siyasal konumu itibariyle her daim bir tartışma konusu oldu. Son yıllarda eğitim-öğretimde de etkin rol verilen Diyanet Milli Eğitim Bakanlığı ile çeşitli protokoller imzalayarak laiklik karşıtı eğitimin kalıcılaşması için çabalıyor.

    “Bütçesi büyük, varlığı tartışmalı kurum olan Diyanet‘in tarihsel ve güncel görevini, toplumdaki yerini, laiklik karşıtlığını, kadınlara bakışını, Alevi toplumu üzerindeki etkisini Kamu Hukukçusu, Akademisyen Prof. Dr. Levent Köker ile konuştuk.

    “DEVLETİN DİN ALANINI KENDİ DIŞINA ÇIKARMAK GİBİ BİR AMACI OLMADI”

    PİRHA: Diyanet’in kuruluş amacı nedir?

    LEVENT KÖKER: Bilindiği gibi Diyanet İşleri Reisliği, 3 Mart 1924 târihli kanunla kuruluyor. Bu tarih, aynı zamanda, Cumhuriyet’in kuruluş evresinde Hilâfet’in ve Şer’iye ve Evkaf Vekâleti’nin kaldırılması ve Tevhid-i Tedrisat gibi kritik reformların gerçekleştiği târih. Bunların hepsi, ilk bakışta devlet ile din arasındaki ilişkilerin yeniden düzenlenmesine dair önemli yenilikler gibi görünmekte. Buna karşılık, İslam’ın devlet dini olarak kabul edildiğine dair Anayasa maddesi, 1928’e kadar muhafaza edildikten sonra kaldırılıyor. Burada, “Diyanet İşleri Reisliği’nin (sonradan değişen ve bugün de kullanılan adıyla “Başkanlığı”nın) kuruluşu ile Cumhuriyet’in benimsediği “lâiklik” anlayışının nasıl bir ilişki ortaya koyduğu” sorusunun kritik bir önemi bulunmaktadır. 1924 tarihli ilk kuruluş kanununda Diyanet’in görevleri, İslâm dininin “itikadat ve ibadata” ilişkin tüm hükümlerinin ve mes’elelerinin idaresi olarak ifade edilmekte, buna karşılık hukuk kuralları koymak ve bunları uygulamak gibi görev ve yetkilerin yasama organında olduğu vurgulanmaktadır. Bu, bir yönüyle hukuk alanında dinin kurumsal etkisinin ortadan kaldırılması anlamında lâiklik ile uyumlu bir amacın ifadesidir. Bununla birlikte, İslâm dinine ilişkin inanç ve ibadet ile ilgili konularda merkezî bir otoritenin kurulması, devletin din alanını kendi dışına çıkarmak gibi bir amacının olmadığını, aksine Diyanet kurumu aracılığıyla bu alanı kontrol altında tutmayı hedeflediğini göstermektedir. Birinci amaç, yani hukuk alanını Hilâfet, Şeyhülislâmlık ve Şer’iye ve Evkaf Vekâleti gibi kurumları tasfiye ederek dinin kurumsal etkisinden arındırma amacı lâiklik ile uyumlu iken, ikincinin, yani dini inanç ve ibadet alanının devlet denetimi altına alınmasının laiklik ile uyumsuz olduğu düşünülmektedir. Bu ikinci konuda cumhuriyet tarihi içinde geliştirilmiş olan resmi görüş, İslâmiyet’in Hristiyanlıktan farklı olarak, din ile devlet işlerinin ayrılmasına izin vermemesi nedeniyle, lâiklik için mutlaka devletin kontrolü altında tutulması gerektiğini ileri sürmektedir.

    “DİYANET’İN BÜYÜMESİ, 12 EYLÜL 1980 ASKERÎ DARBESİ İLE BAŞLADI”

    -Tarihsel olarak faaliyetleri nasıl bir yol izledi?

    Diyanet’in faaliyetlerini tarihi olarak ele aldığımızda, çok ayrıntıya girmeksizin, üç dönem hâlinde bir açıklama yapılabileceğini düşünmekteyim.
    Birinci dönem, Diyanet’in kuruluşundan tek-parti döneminin sonlarına dek uzanan dönemdir ve Diyanet aracılığıyla dini inanç ve ibadet alanlarının kontrol altında tutulmasının öne çıktığı bir dönem olarak nitelenebilir. Çok partili siyasi hayata geçilmesiyle birlikte bu “kontrol” amacının yanına toplumun gereksindiği dini hizmetlerin yerine getirilmesi amacının eklendiği görülmektedir. Burada da, “dini hizmetler”in alanı genişledikçe, bu hizmetleri yerine getirecek personelin yetiştirilmesi, din hizmetlerinin yerine getirileceği fiziki mekânların oluşturulması Diyanet İşleri’nin zaman içinde devasa boyutlara ulaşan bir büyüklüğe doğru gelişmesiyle sonuçlanmıştır. Diyanet’in bu büyümesi, 12 Eylül 1980 askerî darbesinden sonra iyice ivmelenmiş ve darbe yönetiminin ve destekçilerinin sâhip oldukları “Türk-İslâm milliyetçiliği”ne uygun olarak Diyanet’e siyasi işlevler yüklenmesiyle sonuçlanmıştır. 1982 Anayasası’nın 136. maddesi, Diyanet’e sadece inanç ve ibadet alanlarında düzenleyici, kontrol edici ve hizmet üretici bir organ olarak değil, aynı zamanda “milletçe bütünleşme ve dayanışma amacı” ile görev yapma misyonunu yüklemektedir. Anılan maddede, “her türlü siyasi görüşün dışında kalarak” ibâresi yazılmışsa da, bunun maddeyi kendi içinde tutarsız kıldığı açıktır. Çünkü, “milletçe bütünleşme ve dayanışma” terimlerinin siyasi nitelikte ifadeler olduğu açıktır. Böylece Diyanet’in devlet örgütü içinde siyasi fonksiyon görebilen bir organ olma vasfı kazandığını, fakat bu vasfın AKP iktidarının son dönemiyle iyice belirginleştiğini söyleyebiliriz. Özetle, bugün 2017 Anayasa değişikliği ile geçilmiş olan başkancı rejim altında Diyanet, bu rejimin meşruluğuna hizmet eden siyasi bir kurum hâline gelmiş ve hatta bu niteliğini Diyanet İşleri Türk-İslâm Birliği gibi kurumlar aracılığıyla ülke dışındaki faaliyetlerine de yansıtma yoluna girmiştir.

    “DİYANET, 2017 ANAYASA DEĞİŞİKLİĞİNDEN SONRA KURULU DÜZENİN EN ETKİLİ İDOLOJİK AYGITI HALİNE GELDİ”

    Özetlersem, 1924-1950 arasında din alanını denetim altında tutmak ön plandayken, 1950-1980 arasında din hizmetlerini yerine getirme misyonu daha ağır basan bir Diyanet görmekteyiz. 1980 sonrasında ise devletin resmi ideolojisinin merkezi önemdeki bir aygıtı haline gelen Diyanet’in 2017 Anayasa değişikliğinden uygulamaya geçtiği 2018 Temmuz’undan sonra belirgin bir biçimde kurulu düzenin en etkili ideolojik aygıtı hâline geldiğini söylemek isterim.

    “DİYANETARTIK YENİ REJİMİN ÖNEMLİ SÜTUNLARINDAN BİRİDİR”

    -AKP’nin iktidar olduğu günden itibaren Diyanet’te nasıl bir değişim yaşandı?

    AKP iktidarı bugün itibariyle 22 yılını doldurmak üzere. Bu uzun dönemin yekpare bir nitelik taşımadığında herhalde bir tartışma yoktur. 2011 sonrası, özellikle de Kürt sorunundaki çözüm süreci, “Alevi açılımı” denilen süreç ve bunlara bağlı olarak gelişen yeni anayasa sürecinin sona erdiği, Gezi olaylarına tesadüf eden 2013 sonrası dönem, AKP’nin belirgin bir biçimde çoğunlukçu otoriter rejime yöneldiğini gösteriyor. Bu yönelişin zirvesi ise 2017 Anayasa değişiklikleriyle getirilen yeni düzenlemeler. Bu düzenlemeler, özetle, tüm devlet yetkilerinin tek kişilik yürütme organı olan Cumhurbaşkanı’nda toplandığı, denetim ve denge mekanizmalarından yoksun bir başkancı rejim inşa etmiş durumda. Bu rejim altında demokratik hak ve özgürlüklerin geliştirilmesi veya “Cumhuriyet’in demokratikleştirilmesi” perspektifi yerini faşizan bir otoriterliğin yerleştirilmesine bırakmış bulunuyor. Diyanet, yeni rejimin en önemli ideolojik aygıtı olarak ön plâna çıkıyor. Sembolik olarak, örneğin, “Ayasofya’nın ibadete açılması” denilen hadisede Diyanet İşleri Başkanı’nın (DİB) “kılıç” elde boy göstermesi, kuruluşundan itibaren muhafaza edilen ama süreç içinde zayıflayan bir yaklaşım olarak Diyanet’in hukuk üretme ve uygulama alanlarının dışında tutulması gereğinin aksine, DİB’nın adli yıl açılışında Cumhurbaşkanı ve yüksek yargı başkanlarıyla birlikte ve dua okuyarak yer alması, kezâ zaman zaman yasama sürecine yol gösterici açıklamalar yapması gibi olguları hatırlamalıyız. Bütün bunlar, Diyanet’in artık yeni rejimin önemli sütunlarından biri olarak açıkça siyasi işlev üstlendiğini göstermektedir.

    “DİYANET’İN ZAMAN İÇİNDE TOPLUMSAL VE SİYASİ İŞLEVİ ARTTI”

    -Diyanet bir taraftan en güvenilmez ikinci kurum olurken, Meclis’e sunulan 2025 bütçesinden 130 milyar 119 milyon ₺  ile 6 bakanlığın bütçesini geride bırakarak bütçeden aslan payını almasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

    Bu durum, Diyanet’in zaman içinde artan toplumsal ve siyasi işlevlerinin, daha doğrusu bu işlevlerin devletin müesses nizâmı içindeki merkezi öneminin büyüklüğü ile orantılı gibi görünen bir sonucudur.

    “TOPLUMA DİN EĞİTİMİ VERME İŞLEVİNİ DE ÜSTLENDİ”

    -Diyanet ve Milli Eğitim Bakanlığı’nın iç içe geçen faaliyetlerini nasıl okumak gerekir?

    Yukarıdaki açıklamalarımı burada da tekrarlayabilirim. Diyanet, başlangıçtaki inanç ve ibadet alanlarını kontrol etme işlevinden din hizmetlerini yerine getiren bir kuruma doğru evrildikçe, bu hizmetlerin yerine getirilmesinde ihtiyaç duyulan personelin yetiştirilmesi, eğitimi gibi hususlarda da etkili bir kurum haline gelmiştir. Bir dönem din hizmetleri ile sınırlı olarak düşünülen bu durum, süreç içinde topluma din eğitimi verme işlevini de üstlenmeye dönüşmüş, 12 Eylül askeri darbesi sonrasında Anayasa’ya yerleştirilen zorunlu din dersleri üzerinden eğitim alanının başat aktörlerinden biri haline gelmiştir. Burada, Cumhuriyet’in kuruluş evresindeki “İslâm’ı denetim altında tutma” persektifinin yerini Türk-İslâm milliyetçiliğinin almış olmasının belirleyici etkisini görmemek mümkün değildir.

    “TOTALİTER BİR İDEOLOJİNİN AYGITI NİTELİĞİNE GELDİ”

    -Laik demokratik ülkelerde devlet destekli dini kurumlar yok bizde olmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

    Buraya kadarki sorulara verdiğim cevaplarda Diyanet’in Türkiye’nin devlet düzeni içindeki yerinin nasıl bir evrim geçirdiğini ve bu evrimin bugün yaşadığımız otoriterleşme ile bağlantılı olduğunu anlatmak istedim. Bu sorunuz, Diyanet’in kuruluşundan bugüne gelen süreç içindeki durumuna ilişkin önemli bir eleştiriyi dile getirmemi gerektiriyor. Burada temel mesele, Diyanet’in cumhuriyet tarihinde laik, demokratik bir devlet düzeniyle bağdaşası mümkün olmayan niteliğinin farkına varılması. Laik ve demokratik ülkelerde kurumsallaşmış, örgütlü din ile devlet yönetimleri arasındaki ilişkiler, ülkelerin tarihi ve kültürel özelliklerine göre farklılıklar gösteriyor. Örneğin ABD’nin de devlet ile din kurumları arasında tam ve kesin bir ayrım olduğundan söz edebilirken, Almanya’da Katolik ve Protestan kiliseleri başta olmak üzere devlet tarafından kamu tüzel kişiliği tanınan kurumların bulunduğunu görmekteyiz. Bunların ayrıntılarına girmemiz gerekmiyor.

    Türkiye’de Diyanet ile ilgili temel sorun, bu kurumun Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları arasındaki bir kesime, Sünni-Hanefi mezhep mensuplarına yönelik bir hizmet kurumu olarak yapılanmışken, bu mezhebin başta Aleviler olmak üzere tüm “gayrimüslim olmayan” vatandaşları kapsayacak şekilde örgütlenmiş, dayatmacı ve doktriner bir kurum haline gelmiş olmasıdır. Malûm, Lozan Barış Antlaşması, Türkiye’deki gayrimüslim vatandaşların din, yani inanç, ibadet ve eğitim alanlarında hak ve özgürlükleri güvence altına almış, buna karşılık gayrimüslim olmayan vatandaşların hak ve özgürlüklerini, devletin resmi anlayışına göre, suskunlukla geçiştirmiştir. Buna karşılık, Türkiye’nin taraf olduğu ve Anayasa’nın 90/son maddesine göre kanunların üzerinde bir bağlayıcılığı olan temel hak ve özgürlüklere ilişkin uluslararası antlaşmalar, din ve inanç ayrımı gözetmeksizin, bütün vatandaşlar için gözetilmesi gereken özgürlük alanlarını güvence altına almış durumdadır. Hâl böyleyken, Diyanet İşleri’nin pratiği, zorunlu din derslerinden, bu derslerde Diyanet’çe uygun görülen İslâm yorumunun çocuklara belletilmesinden Alevilerin dışlandığı ve hatta Alevi inancına saygı gösterilmediği pratiklere yönelinmesine kadar, ulusal ve uluslararası mahkemelerce tescil edilmiş hak ihlâlleriyle malûldür. Bu malûliyet, Diyanet’in Türkiye Cumhuriyeti’nin devlet düzeninde, toplumun çoğulcu yapısıyla uyumsuz, otoriterliğin ötesinde, totaliter bir ideolojinin aygıtı niteliğine geldiğini göstermektedir. Türkiye için, ne zaman olacağını bilemem ama mutlaka gerçekleştirilecek olan yeni, lâik ve demokratik bir anayasal düzenin inşâ edilmesi sürecinde Diyanet’in de tasfiye edilerek, devlet düzeninin kurumlarından biri olmaktan çıkarılması gerekmektedir. Bu hedefin nasıl gerçekleştirileceğinin ayrıntıları ise ayrı bir konudur.

    Ersin ÖZGÜL/İZMİR

    İLGİLİ HABERLER

    ‘Diyanetin varlığını sorgulamayan her laiklik tartışması yanlıştır; Diyanet vergilerle finanse edilmemeli’
    ‘Bir fetih ideolojisi geliştiren Diyanet kurumu ile karşı karşıyayız’-VİDEO
    ‘Diyanet artık bir devlet kurumu olmaktan çok tarikatların merkezi haline gelmiş durumda’-VİDEO
    ‘Türkiye’de dini radikal olarak politikanın dışına çıkarmak gerekiyor’-VİDEO

    ‘Fetihçi iktidarın, böyle bir din ulemasına ihtiyacı vardı, Diyaneti bu amaçla kullanıyor’-VİDEO

    ‘Diyanet şiddetin devam etmesine zemin hazırlıyor; bütçesinde çok büyük haram var’ – VİDEO
    ‘Diyanet’in bu kadar ileri gitmesi laik cumhuriyete büyük bir hançerdir’- VİDEO

     

  • Eğitim-İş: Okullara imam atayan ÇEDES protokolü tehlikeli ve hukuksuzdur-VİDEO

    Eğitim-İş: Okullara imam atayan ÇEDES protokolü tehlikeli ve hukuksuzdur-VİDEO

    PİRHA- Mersin Eğitim İş, yaptığı açıklamada, hükümetin okullara imam atamasına sert tepki gösterdi. Eğitim döneminde gericileştirme ve niteliksizleştirme politikaları dozunu artırdığına işaret edilen açıklamada, “ÇEDES protokolü tehlikeli ve hukuksuzdur. Anayasamıza, yasalara ve yönetmeliklere açıkça aykırıdır” denilerek topluma duyarlılık çağrısında bulunuldu.

    Milli Eğitim Bakanlığı, Diyanet İşleri Başkanlığı ve Gençlik Spor Bakanlığı arasında imzalanan ‘Çevreme Duyarlıyım, Değerlerime Sahip Çıkıyorum Projesi İş Birliği Protokolü” dolayısıyla okullara imam atanmasına tepkiler gelmeye devam ediyor.

    Mersin Eğitim İş de, Özgür Çocuk Parkı’nda basın açıklaması yaptı. Şube Başkanı Yakup Tekin, “Daha kötü ne olabilir ki?” sorusuna her yeni eğitim-öğretim döneminde “bu kadar da olmaz” dedirten bir iktidarla karşı karşıya olduklarını belirterek, sonuna gelinen eğitim döneminde gericileştirme ve niteliksizleştirme politikalarının dozunu artırdığına işaret etti.

    “ÇOCUKLARIMIZ EĞİTİM DIŞI KURUMLARIN KUCAĞINA İTİLİYOR

    Tekin, çocukların okullarda musluklardan temiz olmayan suyu içip, kantinden bir tost dahi alamadığını; kalabalık sınıflara mahkum edildiğini, mesleki eğitim adı altında sermayeye çocuk işçi olarak sunulduğunu, ailesi zengin öğrenci ile yoksul öğrenci arasındaki makasın daha da açıldığını, eğitim emekçilerinin açlık sınırında ücretlere mahkum edildiğini, 1 milyona yaklaşan atanmayan öğretmenin olduğunu vurgulayarak, “Şimdi bir de çocuklarımız eğitim dışı kurumların kucağına itilmeye çalışılmaktadır” dedi.

    “ÇEDES PROTOKOLÜ TEHLİKELİDİR

    “Çevreme Duyarlıyım, Değerlerime Sahip Çıkıyorum Projesi (ÇEDES)” kapsamında yapılan protokolle okullara “manevi danışman” adı altında imam, müezzin, vaiz, din hizmetleri uzmanı ve kuran kursu öğreticisi atanması eğitimde çok başlılığın artacağının da net sinyallerini verdiğini belirten Tekin, şunları söyledi:

    “ÇEDES protokolü hukuksuzdur: Anayasamıza, yasalara ve yönetmeliklere açıkça aykırıdır. Laik ve bilimsel eğitimle taban tabana zıttır. Çünkü ÇEDES protokolü tehlikelidir: Eğitim biliminden pedagojiden bihaber, çocuklarımıza nasıl yaklaşılacağını bilmeyen yetişkinleri okullara sokmak travmatik etkileri de beraberinde getirecektir. ÇEDES protokolü öğretmenlerin, eğitim emekçilerinin mesleki itibarına hakarettir. Eğitim-öğretim eğitimcilerin işidir.

    Eğitimin memleketin en birincil meselesi olduğunu hatırlatıyor, uyarılarımız dikkate alınmaz ve eğitime dair sorunların çözümü için adım atılmazsa eylemliliğimizin artarak devam edeceğini ilan ediyoruz, tüm yurttaşlarımızı da destek vermeye davet ediyoruz!”

    PİRHA/MERSİN

     

  • İzmir’de okullara imamlar atandı!

    İzmir’de okullara imamlar atandı!

    İzmir’de “manevi danışmanlık” hizmeti adı altında 842 okula imam, müezzin, vaiz, din hizmetleri uzmanı ve kuran kursu öğreticisi atandı.

    İzmir İl Milli Eğitim Müdürlüğü ile İzmir İl Müftülüğü arasında yapılan protokolle, “Çevreme Duyarlıyım, Değerlerime Sahip Çıkıyorum Projesi (ÇEDES)” kapsamında 842 ilkokul, ortaokul, liseye “manevi danışmanlık” hizmeti adı altında imam, müezzin, vaiz, din hizmetleri uzmanı ve kuran kursu öğreticisi atandı.

    2017 yılında uygulamaya konulan yönetmelikle imam hatip mezunlarının ilkokul, ortaokul ve liselerde “manevi danışmanlık” adı altında hizmet vermesinin önünün açılmasının ardından MEB ile Müftülük arasında yapılan protokollerle, kent genelinde bulunan 2 bin 496 okulun 3’te 1’inde görevlendirme yapıldı.

    Okullara gönderilen yazıda, “öğrencilerin millî, mânevî, ahlâkî, insânî, kültürel değerlerimizi benimseyen, koruyan, geliştiren akl-ı selim, kalb-i selim ve zevk-i selim sahibi, bedensel ve sosyal bakımdan dengeli bireyler olarak yetiştirilmesine katkı sağlamak” amacıyla “manevi danışmanlık” protokolünün imzalandığı belirtildi.

    (HABER MERKEZİ)

  • Demokrasi İçin Birlik, savaşa karşı komisyon kurdu

    Demokrasi İçin Birlik, savaşa karşı komisyon kurdu

    DİB’in çağrısıyla bir araya gelen 64 kurum, siyasi parti ve aktivist, iktidarın savaş politikalarına karşı ortak tutum alarak “barışçıl demokratik bir çıkış” için komisyon kurduklarını duyurdu.

    Demokrasi İçin Birlik’in (DİB) çağrısıyla bir araya gelen 64 kurum, sendika, siyasi parti ve akademisyen, iktidarın savaş politikalarına karşı ortak tutum alarak “barışçıl demokratik bir çıkış” için komisyon kurduklarını duyurdu.

    64 kurum, savaşa karşı ortak güç ve akılla, barışçıl demokratik bir çıkış yolu yaratmanın olanaklarını tartışmak ve bir yol haritası çıkarmak için 20 Eylül’de bir araya geldi. Yapılan toplantıda günümüz için “Toplumun en geniş kesimlerini kavrama ve harekete geçirme potansiyeline sahip, savaş karşıtı bir toplumsal çıkış yaratmanın somut yolları ve araçları nelerdir?” sorusuna yanıt arandı.

    TOPLANTIYA KATILANLAR

    Toplantıya, Askeri Darbelerin Asker Muhalifleri (Adam-Der), Alevi Kültür Dernekleri, Alevi- Bektaşi Federasyonu, Alevi Dernekleri Federasyonu, Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu, Barış Vakfı, Birarada Derneği, Birlikte Yaşamak İstiyoruz İnisiyatifi, Demokratik Alevi Dernekleri, Demokrasi Konferansı Alevi Bileşenleri, DİSK Dev-Yapı İş Sendikası, Dicle Görme Engelliler Derneği, Eğitim- Sen, Ekmek ve Gül, Ekoloji Birliği, Engelliler Konfederasyonu, Engelsiz Bileşenler Federasyonu, Eşitlik İçin Kadın Platformu (EŞİK), Göçmen Dayanışma İnisiyatifi, İnsan Hakları Derneği (İHD), İklim Adaleti Koalisyonu, İstanbul Kent Konseyi, Kadınlar Birlikte Güçlü, Kadın Savunması, Kamu Emekçileri Konfederasyonu (KESK), Kocaeli Dayanışma Akademisi (KODA), DİSK Limter-İş, Mor Dayanışma, PEN Türkiye Merkezi, Pir Sultan Abdal Kültür Derneği, Polen Ekoloji, Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası (SES), Sosyal Araştırmalar Vakfı, Subakut Sklerozan Panensefalit (SSPE) Derneği, Suriyeli Göçmenler Derneği, Türk Tabipleri Birliği (TTB), Türkiye Yazarlar Sendikası, Toplumsal Özgürlük Partisi (TÖP), Toplumsal Özgürlük Partisi (TÖP) Çocuk Meclisi, Yurttaş Girişimi, Cumhuriyet Halk Partisi( CHP), Devrimci Parti, Emek Partisi (EMEP), Emekçi Hareket Partisi (EHP) Halkların Demokratik Partisi (HDP), Halkların Demokratik Kongresi (HDK) Halkevleri, Kaldıraç, KÖZ, Sosyalist Dayanışma Platformu (SODAP), Sosyalist Meclisler Federasyonu, Türkiye İşçi Partisi (TİP), ve Yeşil Sol Parti’den temsilciler katıldı. Kaos-GL ve Tüm Emekliler Sendikası da (Tüm Emekli Sen) gözlemci olarak toplantıda yer aldı.

    KOMİSYON KURULDU

    Toplantıda, savaş bütçesine karşı çıkmak, barış çalıştayı, barış konferansı, halk buluşmaları ve kamu kaynaklarının savaşa aktarıldığını öne çıkaran dijital medya çalışmaları, sokak etkinlikleri, barış eğitimi gibi etkinliklerin yapılmasına dair öneri ve değerlendirmeler yapıldı. Toplantı sonucunda, savaşa karşı demokratik ve barışçıl bir çıkış yaratma amacıyla kapsamlı bir yol haritasının çıkarılması için geniş bir komisyon kurularak bundan sonraki çalışmalara devam edilmesi kararı alındı.

    “KAYNAKLAR BOMBAYA, MERMİYE, OPERASYONLARA HARCANIYOR”

    DİB’in yol haritasına dair yaptıkları açıklamanın devamında şu ifadeler yer aldı:

    “1 Eylül Dünya Barış Günü geride kaldı. Ancak dünya halkları savaşlardan ve yıkıcı sonuçlarından kurtulamadı. Emperyalist güçler dünya kaynaklarını ellerinde tutmak, yeniden paylaşmak adına işgal operasyonlarından tatbikatlara, silahlanmaya, NATO ve karşısındaki ittifakları büyütmeye, yeni savaşların hazırlıklarına, dünyayı yeni bir büyük savaşa taşımaya devam ediyorlar. Bombaya, savaşa, operasyona harcamak için ekmeğimizden, hayatımızdan çalıyorlar. Savaşlar dünyaya ve ülkemize yoksulluk, şiddet, göç ve ölüm getiriyor. Yoksulluğun önlenmesi, halkın ulaşamadığı eğitim, sağlık, barınma gibi kamusal hizmetlerin sağlanması en yakıcı toplumsal ihtiyaçken, kaynaklarımız, bombaya, mermiye, sınır ötesi operasyonlara, işgallere harcanıyor.

    “İKTİDAR AYAKTA KALABİLMEK İÇİN ÜLKEMİZİ YIKIMA SÜRÜKLEMEKTEN MEDET UMUYOR”

    Savaş, ekolojik yıkım, kadınlara, LBGTİ+ bireylere yönelik şiddet demek. Ayrımcılık, milliyetçiliğin, ırkçılığın yükselerek toplumu zehirlemesi, milyonlarca insanın yerinden yurdundan olması demek. Engelsiz yaşamı kurmak kamusal-toplumsal görevken engelli bireyleri artırmak demek. Tek adam- Saray rejimi iktidarda kalmak için ülkemizi yıkıma sürüklemekten medet umuyor. İçinde bulunduğumuz seçim sürecinin güvenliğini tehdit edecek en önemli unsurun savaş ve sınır ötesi harekatlar olacağı açıktır. İktidarın ayakta kalabilmek için böyle bir seçim stratejisi izlemesi güçlü bir olasılıktır. Kaynaklarımızı tüketen, barışçıl ve demokratik çözüm yollarını tıkayan bu savaş politikalarına karşı çıkmak insanlık görevidir. Savaş karşıtı bir toplumsal çıkış yaratmak için ortak akıl ve güçle hareket etmek elzemdir.”

    (HABER MERKEZİ)

  • DİB: Halkın taleplerine yanıt verecek Demokrasi İttifakı’na ihtiyaç var

    DİB: Halkın taleplerine yanıt verecek Demokrasi İttifakı’na ihtiyaç var

    PİRHA- HDP’nin çağrısıyla 8 partinin bir araya gelmesinin umut verdiğini belirten DİB bir açıklama yaparak, “Halkın değişim ve dönüşüm taleplerine yanıt verecek bir Demokrasi İttifakı’na ihtiyaç var” dedi. 

    Demokrasi İçin Birlik (DİB), Halkların Demokratik Partisi’nin (HDP) yaptığı çağrıyla sol, sosyalist 8 parti ve oluşumun bir araya gelmesine ilişkin açıklama yaptı.

    DİB açıklamasında 8 partinin Demokrasi İttifakı çerçevesinde bir araya gelmesinin umut yarattığı belirterek, mevcut seçeneklerin yaşanan büyük yıkım ve derin kriz karşısında çözüm ve umut yaratmadığını vurguladı. Halkın değişim ve dönüşüm taleplerine yanıt olacak bir Demokrasi İttifakı’na, halkçı bir seçeneğe ihtiyaç olunduğunun belirtildiği açıklamada,”Felaketten yalnızca Tek Adam-Saray rejiminin sona ermesiyle kurtulmak mümkün değil”  denildi.
    DİB’in 5 yılı aşkın süredir demokrasi güçlerinin birliği için mücadele ettiği hatırlatılan açıklamada, sol partilerin böylesi bir mücadele ortaklığı zemininde bir araya gelmelerinin umutla karşılandığı ifade edildi. DİB’in açıklaması şöyle:
    “Öyle koşullarda yaşıyoruz ki, bir felakete doğru sürüklenmiyoruz, o felaketin an be an içindeyiz artık. ‘Dil koparmalar’, muhalif televizyonlara yağan cezalar, gazetecilerin tutuklanması; iktidarın ekonomiye çözüm getirmekten, halkı ikna etmekten çoktan vazgeçtiğini, yalnızca güç göstererek, tehdit ederek varlığını korumaya çalıştığını ortaya koyuyor.

     

    “GENİŞ TOPLUMSAL KESİMLERDE UMUT YARATTI”

    Zam, zulüm ve adaletsizlik ülkeye damgasını vururken, Halkların Demokratik Partisi’nin çağrısıyla sekiz sol siyasi parti ve çevrenin (Halkevleri, Emek Partisi, Emekçi Hareket Partisi, Sosyalist Meclisler Federasyonu, Toplumsal Özgürlük Partisi, Türkiye İşçi Partisi, Türkiye Komünist Partisi) geçtiğimiz hafta bir araya gelmesi geniş toplum kesimlerinde umut yarattı. Azımsanmayacak bir kesim, ülkenin içinde bulunduğu yıkımdan kurtulması için mevcut sistemin basitçe iyileştirilmesi ve düzeltilmesinin yeterli olmayacağını derinden hissediyor.”

    (HABER MERKEZİ)
  • ‘Namaz kılmadığımız için dersten atıldık, şiddet gördük’-VİDEO

    ‘Namaz kılmadığımız için dersten atıldık, şiddet gördük’-VİDEO

    PİRHA- Alevi gençler, zorunlu din derslerinde yaşadıkları ayrımcılığa ve nefret diline dikkat çekerek, “Eşit paylaşımlar yapılırsa, kitaplarda eşitlik sağlanırsa sadece Alevilik için değil Hristiyan var, ateist, deist var, bunları da içine alarak paylaşılırsa çok daha güzel bir ülke olabiliriz” diye konuştular. 

    Zorunlu din dersi dayatması ulusal ve uluslararası mahkemelerde alınan kararlara karşın artarak sürüyor. Yürütülen kampanyalar ve hak talepleri on yıllardır görmezlikten gelinirken, AKP döneminde ‘dinselleştirilmiş’ eğitim modeline geçildi. Bunun sonucu olarak da Alevi öğrenciler nefret diline ve ayrımcılığa maruz kaldı, kalmaya devam ediyor.

    Müfredatın bir bütün olarak dinselleştiği tepkisinde bulunan eğitimciler ve eğitim sendikalarının yanı sıra Alevi yurttaşlar da çocuklarının din derslerinin zorunlu olmasına karşı çıkıyorlar.

    Zorunlu din derslerine maruz kalan ve kalmaya devam eden Alevi gençler yaşadıklarını Can TV’ye anlattı.

    “OKUL KİTAPLARINDAKİ İÇERİKTE EŞİTLİK SAĞLANMALI”

    Dilan İme, zorunlu din dersi ile ilgili yaşadıklarının benzerlerinin bir çok yerde yaşandığını dile getirerek, “Din dersinde hoca bir dahaki derste kendinize etek ve eşarp getirin dedi. Sonraki gün ben götürmedim, çünkü ne yapacağımızı bilmiyordum. Hoca sıraya çıkardı ve ‘namaz kılacaksınız’ dedi. Ben saçma olduğunu düşünerek namaz kılmadım. Kılmadığım için de beni dışarı attı ve o dersten kaldım” dedi.

    Alevi olduğunu hiç kimseden saklamadığının altını çizen Dilan İme, “Karşı çıkanlar oldu, konuşmak istemeyenler oldu ama çoğu kesim de ayrım yapmadı. O konuda şanslıydım. Çok arkadaşım oldu. Çoğu ‘Alevi misin, cemevinde ne yapıyorsunuz?’ gibi sorular soruyordu” diye belirtti.

    Müfredata da değinen ve okul kitaplarındaki içerikte eşitlik sağlanması gerektiğine işaret eden Dilan İme, “Eşit paylaşımlar yapılırsa, kitaplarda eşitlik sağlanırsa çok daha iyi olur. Tabi sadece Alevilik için değil söylediğim; Hristiyan’ı var, ateisti var, deisti var; bunları da içine alarak paylaşılırsa bence çok daha güzel bir ülke olabiliriz” diye konuştu.

    “DİN DERSİNİN DAYATILMASI GERÇEKTEN KÖTÜ BİR ŞEY”

    Nazlı Gürcan Çiçek de, araştırmacı bir yanının olduğunu vurgulayarak, dinler ve dinler tarihi ile ilgilendiğini aktardı. Çiçek, “Din dersinde tek hoşuma gitmeyen şey Aleviliğin gösterilmemesi, hatta sadece yarım sayfa gösterilmeseydi. Din dersinin dayatılması gerçekten kötü bir şey” ifadelerini kullandı.

    Nazlı Gürcan Çiçek, zorunlu din dersinde yaşadıklarını şu sözlerle dile getirdi:

    “Bizim din öğretmenimiz ilahiyat fakültesi mezunu ve dine çok düşkün bir öğretmendi. Ders dışında ‘namazını kıl yoksa cehenneme gidersin’ gibi sözler söylemişti. Ben de ona ‘o zaman Hristiyanlar da mı cehenneme gidecek?’ diye sormuştum. O da ‘evet’ cevabını vermişti. Ben de öğretmene ‘madem öyle namaz kılmayan herkes cehenneme gidecekse Allah o zaman neden izin veriyor?’ diye bir soru sordum ve cevabını verememişti ve hocayı susturmuştum.”

    İnsanların eşit olması gerektiğini belirten Nazlı Gürcan Çiçek, Diyanet’in kaldırılmasından çok bütün inançlara eşit yaklaşan bir kuruma dönüşmesi gerektiğine dikkat çekerek,Çünkü Türkiye çok yönlü bir ülke” diyerek özetliyor.

    “ALEVİ OLDUĞUM İÇİN ŞİDDET GÖRÜYORDUM”

    Ceren Ekiz ise seçmeli dersler adı altında zorunlu din dersinin kendilerine dayatıldığını söyleyerek, şunları dile getirdi:

    “Kendi isteğimizle girmiyorduk, zorla girmemizi söylüyorlardı ve hocaların anlattıklarına karşı gelince de bizi dinsizlikle suçluyorlardı ve bu yüzden birçok tartışmamız çıkıyor ve dersten bırakılıyorduk. Dayatılanlara karşı geldiğimiz için dinsizlikle suçlandık. Karşı çıktıkça yokmuşuz gibi davranıldı; hayatın her yerinde olduğu gibi fiziksel ve psikolojik şiddet gördüm. Ortaokul hayatım boyunca uzun bir süre atlatamadım. Olay Milli Eğitime gitti. Aileler devreye girdi, aileler devreye girince de müfettiş geldi. Ondan sonra okulun müdürü ve din hocası görevden alınmıştı. Hala anlatırken mutlu oluyorum. Bir arkadaşımla birlikte sadece ikimiz vardık, sadece iki kişi koca okula göğüs gerdik ve sonunda biz başardık.

    Biz ilk başta bu yola çıktığımızda yanımızda çok insan vardı. Daha sonra olayın bu kadar büyüdüğünü gören korkup geri çekiliyordu. Artık kabulleniş var insanlarda mecburiyetten yapmak zorunda kalıyorlar ve yapıyorlar. Ama biz davamızın arkasından gittik ve sonunda zafer bizim oldu, biz başardık.”

    “Alevi olduğum için şiddet görüyordum ve Alevi olduğumuz için dinsiz olduğumuzu düşünüyorlardı” diyen Ceren Ekiz, “Onlar için Alevi olmam yetiyordu. Alevi olmam şiddet göreceğim anlamına geliyordu. Tek başınaydım orda da hep bir köşede sıkıştırıldım, fiziksel psikolojik çok gördüm, çok ağladım ne yapmam gerektiğini bilmiyordum” sözleriyle yaşadığı travmayı paylaştı.

    “Acaba ben yanlış bir şey mi yapıyorum sorup soruşturdukça, araştırdıkça cemevlerine (9 yıldır gidiyorum) gidip geldikçe bir yanlışımız yok, asıl yanlış onların zihniyetleri” diyen Ceren Ekiz, birlik ve beraberliğin her zaman önemli olduğunun altını çizerek, Diyanetin kaldırılması gerektiğini vurguladı.

    Rohat EMEKÇİ-Barış KOP- Cebrail ARSLAN/İSTANBUL

    İLGİLİ HABERLER

    1-‘Zorunlu din dersinde ayrımcılığa uğradık, sınıfta kalmamak için sure ezberledik’

  • DİB: Tuğluk’un hapiste tutulması cezaevlerindeki hak ihlalini gün ışığına çıkarıyor

    DİB: Tuğluk’un hapiste tutulması cezaevlerindeki hak ihlalini gün ışığına çıkarıyor

    PİRHA-Aysel Tuğluk ile diğer hasta tutuklulara dair bir açıklama yayımlayan Demokrasi İçin Birlik, infaz erteleme kararlarında hastane raporlarının esas alınması gerektiğini belirtti. Açıklamada ayrıca Türkiye’deki cezaevlerinde yaşamlarını tek başlarına idame ettiremeyecek ağır hasta tutukluların olduğu kaydedildi. 

    Demokrasi İçin Birlik (DİB), Aysel Tuğluk ile diğer hasta tutukluların durumuna dikkat çeken bir açıklama yayımlayarak, tedavi edilmelerinin önündeki engellemelerin kaldırılması çağrısında bulunarak, sağlık nedeniyle infaz erteleme kararlarında hastaneler tarafından verilen raporların esas alınması gerektiği kaydedildi.

    DİB açıklamasında “Kronik ve ilerleyen hafıza kaybı teşhisi konulan, hapishanede tedavisinin mümkün olmadığı hastane raporuyla saptanan Aysel Tuğluk’un hapiste tutulması, cezaevlerinde ölüme terk edilen yüzlerce hasta mahpusun maruz bırakıldığı eziyet ve hak ihlalini gün ışığına çıkarıyor” ifadelerini kullandı.

    “ADLİ TIP KURUMU TIBBİ ETİKTEN YOKSUN TUTUMLA CEZALARI ERTELEMİYOR”

    Açıklamada, Tuğluk’un hapishane koşullarında tedavi edilemeyeceği yönünde Kocaeli Tıp Fakültesi tarafından verilen rapor hatırlatılırken; “2016 yılından beri Kocaeli Kandıra F Tipi Cezaevi’nde tutuklu bulunan eski HDP Eş Genel Başkan Yardımcısı, Kürt siyasetçi Aysel Tuğluk sekiz ay boyunca Kocaeli Tıp Fakültesi Adli Tıp Ana Bilim Dalı Başkanlığı’ndaki dokuz uzman doktor tarafından muayene edildi. Aysel Tuğluk’un hafıza kaybının kronik ve ilerleyen bir özellik gösterdiği, hapishane koşullarında hayatını sürdüremeyeceği bu nedenle cezasının infazının ertelenmesi tespiti yapıldı. Ancak raporun gönderildiği İstanbul Adli Tıp Kurumu’nda rencide edici sözlerin de eşlik ettiği çok kısa bir muayene sonucunda Tuğluk’un cezaevinde kalabileceğine karar verildi. 

    Adli Tıp Kurumu Başkanlığı tıbbi etikten tamamen yoksun bir tutumla siyasi mahpusların cezalarını ertelemiyor. Tam teşekküllü hastanelerin vermiş oldukları raporlar Adli Tıp Kurumu tarafından kabul görmüyor. Devlete tutuklu ve hükümlülerin sağlığı ve yaşam hakkı ile ilgili yükümlülük getiren bütün uluslararası sözleşmelere rağmen hastalık iktidar tarafından cezalandırma aracına dönüştürülüyor” denildi.

    AĞIR HASTA MAHPUSLARIN HAYATLARI CEZAEVİNDE SON BULUYOR

    Türkiye’deki cezaevlerinde yaşamlarını tek başlarına idame ettiremeyecek ağır hasta tutukluların olduğu belirtilen DİB açıklamasında, şu ifadelere yer verildi:

    “İnsan Hakları Derneği Merkezi Hapishaneler Komisyonu’nun 2020 yılında hazırladığı güncel hasta mahpus listesine göre cezaevlerinde 604’ü ağır olmak üzere 1605 hasta mahpus bulunuyor. Yine aynı rapora göre Türkiye cezaevlerinde yaşamını tek başına idame ettiremeyecek ağır hasta mahpuslar var. Tedavileri gerektiği gibi yapılmayan mahpuslar hapishanelerde yaşamını yitiriyor. Ağır hasta mahpuslar, hastalıklarının son dönemlerine gelmelerine rağmen tahliye edilmiyor cezaevinde hayatları son buluyor. 

    2013 yılında İnfaz Yasası’nda, ağır hastaların tahliye edilmeleriyle ilgili maddeye “toplum güvenliği bakımından tehlike oluşturmayacağı” koşulunun eklenmesiyle siyasi mahkûmlar ağır hastalıkların pençesinde ölüme terk ediliyor. Alaattin Çakıcı gibi muhalefeti açıktan tehdit eden faşist mafya babaları ise toplum için güvenlik tehdidi oluşturmadığından serbest.”

    “İNFAZ ERTELEME KARARLARINDA HASTANE RAPORLARI ESAS ALINSIN”

    DİB ayrıca sağlık nedeniyle infaz erteleme kararlarında hastaneler tarafından verilen raporların esas alınması gerektiğini vurguladı. Açıklamada şunlara yer verildi:

    “Adli Tıp Kurumu, sağlık sebebiyle infazın ertelenmesi raporlarında son ve tek merci olmaktan çıkarılmalıdır. Sağlık nedeniyle infazın ertelenmesi kararlarında hastane raporları esas alınmalıdır. Hasta mahpusların infaz ertelemesini engelleyen “toplum güvenliği bakımından tehlike” kriteri insan haklarına aykırıdır, yasada yer almamalıdır. Aysel Tuğluk ve hapishane koşullarında tedavisi yapılamayan hasta mahpuslar derhal tahliye edilmelidir.

    Demokrasi İçin Birlik olarak Aysel Tuğluk ve hasta mahpusların uğradıkları yaşam ve sağlık hakkı ihlallerine karşı mücadelemizi sürdüreceğiz.”

    HASTA TUTUKLULAR İÇİN TOPLU TELGRAF GÖNDERME EYLEMİ

    DİB, Aysel Tuğluk’un serbest bırakılması için Adalet Bakanlığı’na toplu telgraf gönderme eylemi yapacağını da duyurarak; “30 Aralık Perşembe günü, saat 11.00’de Sirkeci Postanesi önünde Aysel Tuğluk’un serbest bırakılması için Adalet Bakanlığı’na toplu telgraf gönderme eylemi yapacağız. Demokrasiden insan haklarından yana herkesi telgraf eylemine katılmaya, Aysel Tuğluk ve hasta mahpuslar için yürütülen mücadeleyi büyütmeye davet ediyoruz” denildi.

    (HABER MERKEZİ)

    İLGİLİ HABERLER:

    1-68 kadın örgütünden Aysel Tuğluk için tahliye çağrısı!
    2-DEDEF Kadın Meclisi: Aysel Tuğluk ve tüm hasta mahpuslar serbest bırakılsın
    3-Aysel Tuğluk’un abisi Aladdin Tuğluk: Tek talebimiz doğru bir teşhis ile tedavi edilmesi
    4-‘Aysel Tuğluk’un tahliye edilmemesi intikamcı bir yaklaşımdır’

     

  • ‘Bıçak kemiği de deldi geçti; şimdi halkçı seçeneği yaratmanın zamanıdır’

    ‘Bıçak kemiği de deldi geçti; şimdi halkçı seçeneği yaratmanın zamanıdır’

    PİRHA- DİB, art arda gelen zamlar ve dövizin TL karşısındaki yükselişine karşı demokratik direniş çağrısı yaptı. DİSK Genel Başkanı Arzu Çerkezoğlu da, “Artık yeter, geçinmek istiyoruz” diyerek 25 Kasım’da alanlarda olacaklarını belirtti.

    “Bıçak kemiği de deldi geçti. Şimdi halkçı seçeneği yaratmanın, bunun için birlik olmanın tam zamanıdır” açıklaması yapan Demokrasi için Birlik (DİB), şu çağrıyı yaptı:

    “Döviz kurları görülmedik boyutlarda artış içinde. Kazanan bir avuç kapitalist vurguncu, Tek adam saray rejiminin yandaşları. Faiz indirerek, kur artırarak reel işçi ücretlerini Çin’dekinin yarısına gerileten iktidar, sermayeye hayal satmak adına ülkeyi yıkıma sürüklüyor. Gelinen nokta geniş toplum kesimleri açısından sürdürülemez bir noktadır.

    Çağrımızdır: Sendikalar ve emek örgütleri başta olmak üzere grev, genel grev dahil her türden demokratik direniş yöntemi gündeme getirilmelidir.

    Demokrasi güçleri bu iktidardan derhal kurtulmak için erken seçim dahil tüm olanakları seferber etmelidir.

    Şimdi halkçı seçeneği yaratmanın, bunun için birlik olmanın tam zamanıdır.”

    Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK) Genel Başkanı Arzu Çerkezoğlu da, “Artık yeter, geçinmek istiyoruz” başlığıyla yaptığı açıklamada, “İşsizlik, pahalılık, zamlar, faturalar belimizi büküyor” diyerek, 25 Kasım’da DİSK’in örgütlü olduğu tüm illerde ve bölgelerde kitlesel basın açıklamaları yapacaklarını duyurdu.

    (HABER MERKEZİ)

  • ‘Alevi kurum yöneticileri, Alevilerin menfaatini koruyan çizgide siyaseti kurmalıdır’

    ‘Alevi kurum yöneticileri, Alevilerin menfaatini koruyan çizgide siyaseti kurmalıdır’

    PİRHACemevlerinin günümüzdeki durumuna ilişkin değerlendirmede bulunan PSAKD yöneticisi Hasan Gülüm, yerel yönetimler ve hükumetin kendilerine uygun Aleviler yaratmak istediğini belirterek, “Alevi kurum yöneticileri kendisi için siyaseti bırakıp, hem Alevi kurumlarını güçlendiren ve büyüten hem de Alevilerin genel hak ve menfaatlerini de koruyan bir çizgide siyaseti kurmalıdırlar” dedi.

    Alevilik, bin yılların birikimiyle beslenerek günümüze kadar taşınmış bir inanç. Alevi inancının ibadethanesi dağ, taş, ağaç, akarsu, çeşme, hane (ev) kısacası tüm coğrafya olsa da  günümüz dünyasında insanların bir araya geleceği, sorunlarını konuşacağı, sosyal ve kültürel aktarımların yapılacağı alanlar oluşturulmaya başlandı.

    Köylerde köylünün bir araya geleceği evde cem erkanları yürütülürken, şehirlere yerleşen Alevi toplumu inançlarının gereğini yerine getirmek için cemevleri inşa etmeye başladı.

    1990’lı yıllarda Alevi yurttaşlar kendi imkanlarıyla aldıkları arsalarda daha sonra cemevleri yaptı. Günümüzde ise daha çok belediyeler veya merkezi hükümetlerin desteğiyle cemevleri inşa ediliyor.

    Belediyelerin cemevleri yapılırken verdikleri maddi desteğin sonuçları da ağır olabiliyor. 25 Eylül 2021 tarihinde Isparta Cemevinin açılışında, belediye başkanının “Bu cemevini ben yaptım” diyerek provokasyon yapması belediyeler ve Alevi kurumları ilişkisinin yeniden gözden geçirilmesi gerektiği tartışmalarını beraberinde getirdi.

    Peki cemevleri; asimilasyonun kıskancında olan, inanç merkezlerine ‘cümbüş evi’, ‘sosyal tesis’, ‘kültür evi’ denilen Alevi toplumunun; inançsal ve toplumsal ihtiyaçlarını karşılıyor mu?
    Hükümet ve belediyelerle doğru bir ilişki kuruluyor mu? Alevi kurumları ve inanç önderleri cemevlerini inancın gereklerini yerine getirecek noktaya taşıyor mu?

    Tüm bu soruları ve daha fazlasını Alevi kurum başkanlarına, inanç önderlerine ve yazarlara sorduk.

    Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Yöneticisi Hasan Gülüm, cemevlerinin günümüzdeki durumuna ilişkin sorularımızı yanıtladı.

    PİRHA: Cemevleri yapılması fikri hangi ihtiyaç üzerinden doğdu? Cemevlerinin tarihsel arka planını aktarabilir misiniz?

    HASAN GÜLÜM: Aleviler, kırdan kentlere göç edince; işsizlik ve eğitim sorunları nedeniyle kendi inançlarını yerine getirmekte de zorluklar yaşadı. Köylerde ve ocaklarda cemler ortak alanda yapılırdı. Alevilerin ihtiyaç ve sorunlarını tartıştıkları yerler vardı. Büyük kentler olunca, kendi inancıyla ortak yapıları dağıldı. Kentlerde yaşadıkları evler bu ihtiyaçları karşılayacak durumda değildi. Ayrıca, kentlerde herkes ortak bölgelerde de yaşayamazdı. Bu sebeple, 1990’lardan da itibaren ibadetlerini gerçekleştirecekleri mekanlara daha çok ihtiyaç duydular. Bu durum, cemevlerinin açılmasının birinci sebebi. Öte yandan, sadece cem yapacakları değil yaşamın geri kalan sosyal ihtiyaçlarını karşılayabilecekleri alanları da böyle kurmak istediler.

    “CEMEVLERİNİN, DEVLET TARAFINDAN STATÜYE KAVUŞMASINA İHTİYAÇ YOKTUR”

    Yasal statüye kavuşmamış cemevleri gerçekliği var. Değişik adlar altında açılan bu cemevlerinin büyük çoğunluğu yerel yönetimler veya merkezi hükümetler tarafından yapılıyor. Bunu, yönetimsel ve inançsal yansıması bakımından nasıl değerlendiriyorsunuz?

    Öncelikle bahsettiğimiz ve anladığımız cemevleri Alevilerin  bir araya geldikleri ve lokmalarıyla oluşturdukları mekanlar. Sorunlarını birlikte tartıştıkları, herkesten bağımsız, bu gerekliliklere ihtiyaç duyanların geldiği yerler. Cemevlerinin, devlet tarafından statüye kavuşmasına ihtiyaç yoktur. Zaten bu statüyü bir yana bırakalım, açtırdıkları cemevleri ile kendilerine uygun Aleviler oluşturmak istiyorlar. Bunun somut örneğini Isparta’da gördük. Öyle yereller biliyoruz ki mevcut cemevleri o yerellerin Alevileri olmuş.

    Aleviler bilmeliler ki biz bu devletin eşit yurttaşlarıyız. Devlet böyle kabul etmese bile öyleyiz. Üreten, vergisini veren vatandaşlarız. Bizim vergilerimizle kabul etmediğimiz ve kaldırılması gerektiğini yıllardır savunduğumuz Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB) tek bir inancın ihtiyaçlarına yanıt vererek yerinde duruyor. Yerel iktidarlar, sadece Aleviliği asimile etmek üzere, en azından kontrol edilebilir bir Alevilik amacıyla bu girişimleri yapıyorlar. Bizler için bu yardımlar kimsenin özel olarak yaptığı şeyler değildir. Sonuç itibariyle vergilerimizle yapılanlardır. Bunun yardım olarak görüldüğü yerde kabul edilmemelidir. Böyle bir Aleviliğin doğru olmadığını da ifade etmek gerekir.

    “BİNALAR BÜYÜDÜKÇE VE KATLARI ARTTIKÇA ORTAK MEKANLAR DA AZALMAKTADIR”

    -Alevi toplumunun çok sayıda ve büyük cemevlerine ihtiyacı var mı? 

    Bu mekanların bizim için büyüklüğü, görkemliliği, camlarının siyah ve büyük olması bir anlam taşımamalıdır. Alevileri ilgilendiren onların vicdanları ve oradaki büyüklük ve görkemdir. Bu binalar bir bakıma Alevileri asimile edenlerdendir. Binalar büyüdükçe ve katları arttıkça ortak mekanlar da azalmaktadır.

    Anadolu’da evlerin kapısı büyük bir ortak alana açılır. Bu alanlar o evlerin cem yerleridir. Herkes o ortak noktaya gelir. 1990’lı yıllarda cemevleri demokratik Alevi hareketinin temel taleplerinden biriydi. Ancak, o dönemde İzzettin Doğan ve ekibi devlet tarafından özel olarak geliştirildi. Bu dönemde onlar tarafından çok farklı cemevleri oluşturuldu. Başka isimlerle, kurumlarla açıldılar. Bu farklı cemevlerinin işlevleri farklı değildi. Ancak bu farklılık Alevi hareketini böldü ve bunun sonuçları şimdi karşımıza çıkıyor. Alevilerin taleplerinin ve hareketinin zayıf olmasının temel sebeplerindendir. Çözülmesi gereken en önemli noktalardan birini oluşturuyor. Gani Kaplan’a yapılan saldırı olurken ona sessiz kalan Alevi yönetici gerçeği, toplam sonucun geldiği noktadır. Alevilerin bunu görmesi gerekiyor.

    “ALEVİLİK VE SİYASET İLİŞKİSİ TARTIŞILMALIDIR”

    -Son dönem yapılan cemevlerine kendilerince katkı koydukları üzerinden yerel yönetimler Alevilere, ‘Parayı ben verdim düdüğü de ben çalarım’ mantığı ile müdahalede bulunuyor. Isparta Cemevin’de görüldüğü üzere Alevilik, belediyeler ve merkezi hükümet üzerinden ‘yola getirilmek’ isteniyor. Sizce Alevi kurumları, cemevlerinin yerel yönetimler ile ilişkilenme boyutu ne durumdadır ve nasıl olmalıdır? Alevi kurumları, belediyelerle hangi sorunları yaşıyor?

    Burada tartışılması gerekenlerden biri de Alevilik ve siyaset ilişkisidir. Kurumlar bu ilişkiye dikkat etmelidir. 1400 yıldır Alevileri asimile edemeyen devlet, içten asimilasyon ile karşımıza çıkıyor. Alevi kurumları ve yöneticileri ile ilişkileri önümüzde duruyor. Yerel yöneticinin dediği “Ben yapıyorum ve sizi denetliyorum” meselesi değil. Bu özel ilişkilerin üzerinden bu ihtiyaçları denetliyorlar. Böyle Alevi yöneticilere de çıkar ilişkisi sağlayan durumlar oldu. Alevileri eşit yurttaşlıktan vazgeçirip büyük binalara odaklamaya çalıştılar. Aleviler bu konuda uyanık olup dikkat etmelidirler.

    Alevi kurum yöneticileri kendisi için siyaseti bırakıp, Alevilerin temel ihtiyaçlarına yönelik yerel yönetimlerle siyaset çizgisi oluşturmalıdırlar. Hem Alevi kurumlarını güçlendiren ve büyüten hem de Alevilerin genel hak ve menfaatlerini de koruyan bir çizgide siyaseti kurmalıdırlar. Alevi kurumlarının yerellikle sıkışmadan ve Aleviler ve siyaset üzerinden çıkar ilişkilerini derinleştiren tablodan çıkmaları gerekiyor.

    Helin YILMAZ-Diren KESER/PİRHA

    İLGİLİ HABERLER

    1-‘Alevi hareketi Alevilik ve siyaset ilişkisini belirlemeli; Alevi meclisi oluşturulmalı’
    2-‘İçinde talip olamadığımız cemevleri gerçekliği ile karşı karşıya kaldık’
    3-‘Türkiye’de bugün ne kadar cemevi varsa yasadışı ve gecekondu statüsündedir’
    4- ‘Aleviler sistemli bir politikayla kontrol altına alınmak isteniyor’
    5- ‘Neden bu kadar çok cemevi var, neden içinde Alevi az?’
    6-‘Alevilerin devlete olan hizmetlerinin iki torba çimentoyla eş tutulması zulümdür’-VİDEO
    7-‘Artık yönümüzü kendi öz gücümüz olan talip hanelerine çevirmeliyiz’
    8-‘Alevilerin kendi cemevlerini yapabilecek güçleri vardır’
    9-‘Alevilerin sorunu anayasaldır, çözümü de meclistir’
    10-‘Cemevleri koz haline geldi; Alevilerin özgürleşmesinin önü kesilmek isteniyor’

     

  • Diyanet’in 2022 bütçesi şaşırtmadı!

    Diyanet’in 2022 bütçesi şaşırtmadı!

    PİRHA- Meclis Başkanlığı’na sunulan Diyanet İşleri Başkanlığı’nın 2022 bütçesi 3,2 milyarlık artışla 16,1 milyar lira olarak belirlendi. Bu rakamlara göre DİB bakanlıklar da dahil 26 kuruluşunun bütçesini geride bırakıyor. 

    Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın imzasıyla geçtiğimiz hafta “2022 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanun Teklifi” Meclis Başkanlığı’na sunuldu.

    2022 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanununa İlişkin Strateji ve Bütçe Başkanlığı’nın 15 Ekim 2021’de TBMM’ye sunmuş olduğu 2022 Yılı MYBK’na göre; Genel Bütçe için ayrılan pay 1 Trilyon 750 Milyar TL, Bütçe Geliri beklentisi ise 1 Trilyon 472 Milyar TL, net borçlanma beklentisi ise 278 Milyar TL olarak belirlendi.

    Son zamanların en çok tartışılan kurumlarının başında yer alan Alevilerin yapısının değiştirilmesi veya kaldırılması yönündeki taleplerinin de olduğu Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB) bütçeden 26 kamu kurumunu geçerek 3,2 milyarlık artışla 16,1 milyar lira ayrıldı.

    Diyanet İşleri Başkanlığı’nın 2022 bütçesine göre, İçişleri Bakanlığı, Dışişleri Bakanlığı, Ticaret Bakanlığı, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı, Kültür ve Turizm Bakanlığı, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı gibi bakanlıklarının da yer aldığı 26 kuruluşunun bütçesini geride bırakıyor.

    PİRHA/ANKARA

     

  • Avrupa’daki Aleviler: Gani Kaplan’ın yanındayız, Diyanet kaldırılmalıdır

    Avrupa’daki Aleviler: Gani Kaplan’ın yanındayız, Diyanet kaldırılmalıdır

    PİRHA-Isparta Cemevinin açılışı için yapılan törende PSAKD Genel Başkanı Gani Kaplan’a belediye başkanının müdahalesine Avrupa’daki Alevilerden tepki geldi. Kurum temsilcileri, Gani Kaplan’a yapılan saldırıyı kabul etmediklerini belirterek, “Diyanet İşleri Başkanlığı kaldırılmalıdır. Alevilere yönelik ayrımcılık artık bir son bulmalıdır. Çözüm devletin dinden elini çekmesiyle ve bizi kontrol altına alma girişiminden vazgeçmesiyle olacaktır” dedi.

    25 Eylül Cumartesi günü Isparta Cemevinin açılışı için yapılan törende konuşan PSAKD Genel Başkanı Gani Kaplan, Alevilerin ibadethaneleri olan cemevinin yasal statüye kavuşturulmadan yapılacak hizmetlerin bir anlamı olmadığını söylemiş ve “Diyanet’in yaptığı hizmetten tek bir dinin tek bir mezhebi yararlanıyor. Laiklik toplumsal barışın güvencesidir. Bu ülkede Diyanet olduğu sürece laiklikten bahsedilemez. Diyanet vesayeti var. Üzerimize çöktü” demişti.

    Kaplan’ın bu sözleri üzerine Isparta Belediye Başkanı Şükrü Başdeğirmen yerinden kalkarak Kaplan’a doğru yürümüş ve Kaplanı’ı kürsüden indirmek istemişti. Başdeğirmen, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Alevilerin ve cemevlerinin yanında olduğunu, söz konusu cemevini de kendisinin yaptırdığını iddia etmişti.

    Isparta Belediye Başkanı’nın bu saldırısına Avrupa‘dan da tepkiler tepkiler gelmeye devam ediyor.

    Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu ( AABK) Başkanı Hüseyin Mat, ‘’90 küsür yıldır verdiğimiz vergilerin hesabını veremediniz, bir cemevine birkaç tuğla bağışladınız onu da başımıza vuruyorsunuz. Diyanet gibi bir kamu kurumu laiklik ile asla bağdaşmaz. Bu tekçi ve gerici kamu kuruluşunun kaldırılması bizim en esas taleplerimizden bir tanesidir. Gani Kaplan Başkanımız bizim taleplerimizi dile getirmiştir, arkasındayız. Diyanet İşleri Başkanlığı kaldırılmalıdır. Alevilere yönelik ayrımcılık artık bir son bulmalıdır. Çözüm devletin dinden elini çekmesiyle ve bizi kontrol altına alma girişiminden vazgeçmesiyle gelecektir” dedi.

    AABK Yönetim Kurulu üyesi Haydar Aygören de, Isparta Cemevinin Avrupa’dan giden bağışlarla yapıldığını, Isparta Belediyesi yardım etmiş olsa bile vatandaşların vergileri olduğunun altını çizerek, “Siyaseti ve ayrımcılığın kralını AKP’nin arka bahçesi gibi çalışan Diyanet yapmaktadır. Gani kaplan’ın kürsüde konuştuğu talepleri hepimiz her yerde getiriyoruz. Kaplan’ın Diyanet’i eleştiren konuşmasını engellemeye çalışmak, Kaplan’ı kürsüden indirmeye çalışmak siyasal İslamın gerçek yüzüdür, bunu protesto ediyoruz. O olay anında kürsünün yanına gidip, Gani Başkan‘a daha iyi sahip çıkılmalı yanında çember oluşturulmalı, cemevinde bulunan herkes orada cem olup ‘gelin canlar bir olalımı’ diye  haykırmalıydılar. Alevileri dizayn, asimile edemeyecekler bunu bilsinler’’ diye konuştu.

    Grevenbroich Alevi Kültür Merkezi (AKM ) Başkanı ve AABF NRW Bölge Sözcüsü Mesut Kabakçı ise,  ‘’Eşit yurttaşlık temelinde baktığımızda cemevlerinin yasal statüye kavuşmaması, halen bir bir ibadethane sayılmaması devlet nezdinde Aleviler açısından bir zuldür, zulümdür. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın (DİB) bizim için Devlet Su İşleri ((DSİ) ve Karayolları Genel  Müdürlüğü’nden (KGM) hiç bir farkı yoktur. Bugün de KGM’nin yapmış olduğu hizmetten Türkiye’deki tüm halklar herkes faydalanıyor. DSİ’nin yaptığı tüm hizmetlerden din, ırk, milliyet ayrılmaksızın herkes bundan faydalanıyor. Ama bugün DİB’in yaptığı hizmetten maalesef ki maalesef tek bir dinin, tek bir mezhebi faydalanıyor. Bu da bizim için bir zuldür, büyük bir haksızlıktır” ifadelerini kullandı.

    Almanya‘ da sürgünde yaşayan Halkların Demokratik Partisi 25. ve 26. Dönem Van Milletvekili Lezgin Botan, ‘Isparta Cemevi’nde yaşanan duruma ilişkin şunları dile getirdi:

    ‘Isparta’daki olay bir sosyal faciadır. AKP,  devlet politikasının çizdiği sınırları bile ortadan kaldırmış, yeni sınırlar çizerek Diyanet aracılığıyla güzide, aydın, ilerici bir inanç grubu olan Alevileri aşağılamaya, yok saymaya, itibarsızlaştırmaya çalışıyor. Gani Kaplan Diyanet konusundaki konuşmasında son derece haklıdır. AKP yöneticileri  kim kendinden farklı düşünüyor, yaşıyorsa, kendisinin politikalarına karşı çıkıyorsa ki bunlar demokrat, devrimci, laik insanlardır,  Alevilerdir, Kürtlerdir onları nefessiz bırakıyor, öl diyor. Diyanet Alevilerden de alınan vergilerle binlerce cami açıyor, personel istihdam ediyor ve yine de utanmadan Alevilerin aleyhine fetva veriyor. Bu nasıl bir vicdansızlıktır? Bu nedenle tüm demokrat, vicdan sahibi insanların yan yana gelmesi, ortak mücadele etmesi gerekiyor. Biz ilerici Kürtler olarak Alevi dostlarımızın yanındayız ve Isparta’daki hoşgörüden yoksun, tepeden bakan, tekçi, inkarcı zihniyeti ve gerici müdahaleyi şiddetle kınıyoruz.”

    CAFER KAPLAN: ISPARTA CEMEVİ BAŞKANINA ALEVİ BAŞKANLARDAN ÖZÜR DİLEMESİ GEREKTİĞİNİ SÖYLEDİM

    Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu (AABK) İnanç Kurulu Başkanı Cafer Kaplan Dede de, Isparta Cemevi açılışında yaşanan olayların asla kabul edilemez olduğunu belirterek, şunları kaydetti:

    “Ben de o anda oradaydım. Burada Avrupa’ da ya da Isparta dışında olsam o olayı, müdahaleyi ve sonrasını televizyonda izlesem ben de sosyal medyada ya da başka platformlarda aynı tepkileri gösterir, kızardım ama oradaki atmosfer, cemevinin bulunduğu mahalle, ortam, realite bambaşkaydı. Gani Kaplan başkanın taleplerini biz her yerde dile getiriyoruz. Diyanet konusunda son derece haklıdır. Isparta‘daki canların, cemevinin orada tutunabilmesi için zamana ihtiyaç var. Onlar biraz daha ürkekler, cemevine ve kendilerine zarar gelmesini ve toplumdan dışlanmak  istemiyorlar. Bu sorunların çözümü için Türkiye‘ deki politik zihniyetin bize, diğer farklı inançlara bakış açısının pozitif değişmesi, hatta bu hükümetin değişmesi gerekiyor. Biz Gani Başkanı yalnız bırakmadık, Isparta Cemevi başkanının da o andaki hatası nedeniyle başta Gani Kaplan olmak üzere başkanlardan özür dilemesi gerektiğini anında kendisine ilettim. Ayrıca yaşananları yetkili kurullarımızda görüşüp, değerlendireceğiz.”

    NE OLMUŞTU?

    PSAKD Genel Başkanı Gani Kaplan, Isparta Cemevinin açılışında yaptığı konuşmasında Alevilerin inanç merkezi olan  olan cemevinin yasal statüye hala kavuşturuladığını bu nedenle yapılacak hizmetlerin bir anlamı olmadığını ifade etmiş, konuşmasının devamında ise Diyanet’in Alevilere yönelik ayrımcı söylemlerini hatırlatarak Diyanet’in yaptığı tüm hizmetlerden tek bir mezhebin  yararlandığını Laikliğin toplumsal barışın güvencesi olduğuna vurgu yapmış ülkede Diyanet olduğu sürece laiklikten bahsedilemeyeceğini söylemişti.

    Diyanet’in Alevilere yönelik ayrımcı tutum ve müdahalelerini eleştiren Kaplan’a konuşması devam ettiği esnada Ispartanın AKP’li Belediye Başkanı Şükrü Başdeğirmen yerinden kalkarak Kaplan’ın bulunduğu kürsüye doğru yürümüş, Kaplan’ın kürsüden indirilmeden programa devam edilmeyeceğini söylemişti.

    Bunun üzerine Alevi Dernekleri Federasyonu (ADFE) Genel Başkanı Celal Fırat ve Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı (HBVAKV) Genel Başkanı Ercan Geçmez de PSAKD Genel Başkanı Gani Kaplan’a karşı ölçüsüz üslup kullanan ve konuşmasına müdahale etmeye çalışan Isparta Belediye Başkanı Şükrü Başdeğirmen’e tepki olarak söz almayarak ve durumu protesto etmişlerdi.

    Mehmet TANLI/ALMANYA

    İLGİLİ HABERLER

    1-Diyanet’i eleştiren Kaplan’a, AKP’li Belediye Başkanı’ndan hadsiz müdahale

    2- Alevilerden AKP’li Belediye Başkanı’na sert tepki: Bu kadar mı tahammülsüzsünüz?

    3- Gani Kaplan: Aleviler için zulüm olan Diyanet’i dile getirmekle mükellefiz, geri adım atmayız

    4- 7 Alevi kurumundan Isparta Belediye Başkanı’na istifa çağrısı: Alevi toplumunu aşağıladı, hadsizlik yaptı!

    5- Demokrasi Konferansı Alevi Bileşenleri: Gani Kaplan Yalnız değildir

    6- ADFE Genel Başkanı Celal Fırat: Cemevi yönetimi özeleştiri vermek zorundadır

    7- Isparta belediye başkanı yaptığı provokasyonu unutup Kaplan’ı suçladı!

     

     

  • Eğitim-Sen’den Erbaş’a tepki: Üniversitelere el atmanıza izin vermeyeceğiz

    Eğitim-Sen’den Erbaş’a tepki: Üniversitelere el atmanıza izin vermeyeceğiz

    PİRHA- Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş’ın üniversitelere, öğrenci yurtlarına, hastanelere ve cezaevlerine Kur’an kursları açılacağı açıklamasına tepki gösteren Eğitim-Sen “Demokrasiyi ve eşit yurttaşlık ilkesini ortadan kaldıran bir kurumun başkanının üniversitelere de el atmasına izin vermeyeceğimiz bilinmelidir” dedi.

    Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş’ın üniversitelere, öğrenci yurtlarına, hastanelere ve cezaevlerine Kur’an kursları açılacağı açıklamasına tepki gösteren Eğitim-Sen, “Üniversiteler özgür bilimin, hakikat arayışının, sanatın ve felsefenin mekânlarıdır” diyerek Diyanet’in üniversite kampüslerinde kurs açmasının kabul edilemez olduğunu belirtti.

    Açıklamanın devamında şu ifadelere yer verildi:

    “Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş, toplum mühendisliğine soyunan AKP-MHP iktidarında dini, siyasetin emrine sunmaktaki hünerlerine her gün bir yenisini ekliyor. İş cinayetlerinden kadın cinayetlerine; doğanın talanından rant politikalarına; lüks ve şatafat savunusundan görkemli açılış şovlarına kadar her alanda ve konuda siyasi iktidara sadakatle itaat eden Diyanet İşleri Başkanı üniversitelere, öğrenci yurtlarına, hastanelere ve cezaevlerine Kur’an kursları açılacağını duyurdu.

    Ücretlerini alamadıkları için greve çıkan işçilere karşı ‘Grev caiz değildir’ diye cuma hutbesi okutabilen bir kurumun başkanı, cumhuriyetin ve toplumsal yaşamın önemli değerlerinden biri olan laikliği alenen hedef alabilme cesaretini şüphesiz ki din, devlet ve siyaset ilişkilerinin geldiği boyuttan almaktadır. Öyle ki Türkiye’de din, sömürünün meşrulaştırılmasına, her türlü zulme ve haksızlığa adeta kalkan yapılmakta, dini kuralların toplumsal yaşamın bütün alanlarında belirleyici olması hedeflenmektedir.

    Üniversitelerin ‘Türkiye’nin en büyük camisini’ kampüslerine yaptırma yarışına giriştiği ülkemizde, eleştirel ve özgür düşüncenin mekânları olması gereken üniversitelerin giderek varlık nedenlerinden uzaklaştırılması kabul edilemez. Üniversiteler özgür bilimin, hakikat arayışının, sanatın ve felsefenin mekânlarıdır. Bu mekânlarda demokrasi, eşitlik ve özgürlük tesis edilmeden üniversitelerin kendilerini var edebilmeleri mümkün değildir.

    Bu nedenle Eğitim-Sen olarak, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın üniversitelerde açacağı kurslara karşı gerekli her türlü adımı atacağımızdan kimsenin şüphesi olmamalıdır. Varlığıyla demokrasiyi ve eşit yurttaşlık ilkesini ortadan kaldıran, bu nedenle de kapatılması gereken bir kurumun başkanının üniversitelere de el atmasına izin vermeyeceğimiz bilinmelidir.”

    PİRHA/ANKARA

     

  • DİB: Ambarlarda çürüyen patates ve soğanı dağıtarak suçunuzu örtemezsiniz

    DİB: Ambarlarda çürüyen patates ve soğanı dağıtarak suçunuzu örtemezsiniz

    PİRHA- DİB, yazılı bir açıklama yapıp, İktidarın sermaye ve yandaşlarının çıkarından başka bir şey düşünmediğini vurgulayarak, “Ne muhalefete saldırarak, ne parti binalarına asılan pankartları polis zoruyla indirerek, ne de yanlış tarım politikaları yüzünden ambarlarda çürüyen patates, soğanı halka dağıtarak suçunu örtemiyor” dedi.

    Demokrasi İçin Birlik (DİB) gündemdeki gelişmelere ilişkin yazılı bir açıklama yaptı. Açlığın, yoksulluğun, salgından verdiğimiz her canın sorumlusunun salgını yönetemeyen iktidar olduğunu belirten DİB, “Demokratik bir ülke ve yaşam için sesimizi ve gücümüzü birleştirelim” çağrısında bulundu. Ortada patates soğanla, muhalefete tehditler yağdırmakla örtülecek bir manzara yok.”

    “ORTADA PATATES SOĞANLA, MUHALEFETE TEHDİTLER YAĞDIRMAKLA ÖRTÜLECEK BİR MANZARA YOK”

    “128 milyar dolar nerede” sorusunu iktidarın yanıtlayamadığının dile getirildiği “Toplumun eğitim, sağlık, beslenme, barınma ihtiyaçları için kullanılacak milyarlarca dolarını saray beslemelerine, ayrıcalıklı kesimlere aktarıldığı gerçeğini saklayamıyor. Ne muhalefete saldırarak, ne parti binalarına asılan pankartları polis zoruyla indirerek, ne de yanlış tarım politikaları yüzünden ambarlarda çürüyen patates, soğanı halka dağıtarak suçunu örtemiyor. Ortada patates soğanla, muhalefete tehditler yağdırmakla örtülecek bir manzara yok.”

    “İŞSİZLİK, AÇLIK ALMIŞ BAŞINI GİDİYOR, YANDAŞLARA ÜÇER DÖRDER MAAŞ VERİLİYOR”

    Koronavirüsten bir günde kaybedilen can sayısının resmi rakamlarla göre 300’e ulaştığının vurgulandığı açıklamada, “Salgının yayılmasında dünya birincisiyiz. İşsizlik, açlık almış başını gidiyor. Millet pazardan çürük sebze meyve toplarken, güç bela açlık ücretlerinde iş bulabilirken, kamu kurumlarında yandaşlara üçer dörder maaş veriliyor. İnsanlık dışı çalışma şartlarına itiraz eden, sendikalaşmaya çalışan emekçiler patronların eline verilen ahlaksız Kod-29 silahıyla tazminatsız işten çıkarılıyor” diye aktarıldı.

    “ÜLKENİN GELECEĞİNDE BİZİM DE SÖZÜMÜZ VAR”

    Açıklamanın devamında şunlara yer verildi:

    “Sağlık ve emek örgütlerinin, yerel yönetimlerin ve toplumun diğer örgütlü kesimlerinin aktif bileşeni olduğu bir kurulun salgın yönetimde söz sahibi olması, salgına karşı mücadelenin başarısı için elzem. En az 14, tercihen 28 günlük bir tam kapanma doğrudan gelir desteğiyle birlikte acilen uygulanmalı. Aşı tedarik ve dağıtım süreci toplumla şeffaf olarak paylaşılmalı. Yaşam hakkımız, sağlık hakkımız başta olmak üzere hak ve özgürlüklerimizi korumak, hatta hayatta kalmak için tek çare demokrasi mücadelesini güçlendirmek. Özgürlük, Ekmek Adalet Buluşması”nın güç birleştirmek için zemin sağlayacağına vurgu yapılan açıklamada,  “Ekmek, Özgürlük ve Adalet Buluşması’nın amacı ülkenin her yerinde iktidarın baskılarına rağmen susmayan, itiraz etmekten vazgeçmeyen irili ufaklı tüm hak örgütlerinin, direniş ve mücadele dinamiklerinin buluşabileceği bir zemin yaratmak. Tek tek seslerin, birlikte daha güçlü bir şekilde duyulmasını sağlamaktır. Ülkenin geleceğinde bizim de sözümüz var, diyenler bu konferanstan nasıl bir ülkede yaşamak istediğimize dair ortak taleplerini içeren bir programla çıkacak. Demokrasi güçlerinin birliğini ve halkın yakıcı sorunlarına dayanan bir seçeneği hayata geçirebilmek için her alanda mücadele eden bütün hak örgütlerini ve demokrasi güçlerini hazırlık sürecine katılmaya çağırıyoruz.”

    (HABER MERKEZİ)

     

     

  • DİB: Türkiye’de her taşı yerinden oynatacağız-VİDEO

    DİB: Türkiye’de her taşı yerinden oynatacağız-VİDEO

    Demokrasi Konferansına Çağrı Gurubu’nun Haziran ayında gerçekleştireceği konferansa ilişkin düzenlenen basın toplantısında konuşan Tarık Ziya Ekinci, demokratikleşmenin Türkiye için varlık yokluk sorunu olduğuna dikkati çekerken, Alevi Dernekleri Federasyonu Başkanı Celal Fırat da Alevi halklar açısından demokratik eşit yaşamın vazgeçilmez yaşam tarzı olduğunu belirtti.

    Demokrasi Konferansına Çağrı Gurubu, “Ekmek, adalet, özgürlük” sloganıyla haziran ayında gerçekleştireceği konferans öncesi basın toplantısı gerçekleştirdi. Şişli’de bulunan Nazım Hikmet Kültür ve Sanat Evi Abidin Dino Konferans Salonu’nda gerçekleştirilen toplantıya DİB üyeleri Nesteren Davutoğlu ve Ayşegül Devecioğlu, Halkların Demokratik Partisi İl Eşbaşkanı Elif Bulut, EMEP Genel Başkanı Ercüment Akdeniz,  çok sayıda sivil toplum örgütü yönetici ve temsilcisi katıldı.

    Kürt siyasetçi Ahmet Türk, Türk Tabipler Birliği (TTB) Merkez Konseyi Başkanı Şebnem Korur Fincancı, Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası (Eğitim-Sen) Genel Başkanı Necla Kurul, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) esik Yargıcı Rıza Türmen, İnsan Hakları Derneği ( İHD) Eş Genel Başkanı Öztürk Türkdoğan, Alevi Dernekleri Başkanı Celal Fırat, gazeteci Melda Onur ve Kürt Siyasetçi Tarık Ziya Ekinci toplantıya online sistem üzerinden konuşmacı olarak katıldı.

    EN GENİŞ KATILIM SAĞLANACAK

    Açılış konuşmasını yapan Nesteren Davutoğlu, kara günlerden geçtiklerini ifade ederek, açlıkla, yoksullukla ve salgında ölümle yüz yüze yaşadıklarını söyledi. Karanlığa inat tüm renkleriyle seslerini duyurmak istediklerini ifade eden Davutoğlu, Türkiye’nin her yerinden ekmek, özgürlük ve adalet seslerinin yükseldiğini ifade etti. Haziran ayında yapacakları konferansa en geniş katılımı sağlamak için çabaladıklarını söyleyen Davutoğlu, hazırlık sürecinde bugünden başlayarak her günü ortak sesi örmek için çabalayacaklarını belirtti.

    DEVECİOĞLU: KİMSE SUSMUYOR

    Ardından söz alan DİB Üyesi Ayşegül Devecioğlu, bütün baskı, zulüm ve zorbalıklara rağmen emekçisiyle, kadınıyla, genciyle toplumun her kesimin direndiğini ederek, konferansa gitme umudunu bu direnişlerden aldıklarını kaydetti. Kadın haklarına saldırılardan ekolojik yıkımlara varana dek pek çok soruna değinen Devecioğlu, “Direnmeyen kimse yok. Kimse susmuyor. Ama bu sesleri birleştirmek lazım. Bu sesleri demokratik bir mecrada buluşturup, sesleri ortaklaştırmak istiyoruz. Boğaziçi Üniversitesi öğrencileri ile kod 29’a karşı direnen işçilerin mücadelelerini ortaklaştıracak bir yola çıktık. Türkiye’de her taşı yerinden oynatacağız” diye konuştu.

    FİNCANCI: GÜZEL GÜNLER GÖRECEĞİZ

    Daha sonra toplantıya online olarak katılan TTB Merkez Konseyi Başkanı Şebnem Korur Fincancı, pandemi gibi bir süreçte iktidarın baskılarının ekmek, özgürlük ve adalet taleplerini daha da anlamlı kıldığını ifade etti. İktidarın pandemi sürecini yönetmemesinin yanı sıra hak ve özgürlüklere saldırdığını kaydeden Fincancı, adaletin yeniden inşa etmenin çok önemli olduğunu söyledi. Böylesi ağır bir süreçten geçerken ortak demokratik mücadeleyi örmenin çok anlamlı olduğunu belirten Fincancı, güzel günleri görmekte kararlı olduklarını dile getirdi.

    TÜRMEN: EZİLENLERİN KONFERANSI

    Eski AİHM Yargıcı Rıza Türmen de, demokrasi konferansının hak arayanların konferansı olduğuna dikkati çekerek, “Adalet, hak, özgürlük isteyen herkes dalga dalga gelmektedir. Bir yandan özgürlüklerinden mahrum bırakılmış yurttaşlar, bir yandan iktidarın politikaları nedeniyle işsiz aşsız kalmış kitleler. İşte demokrasi konferansı bu demokrasi ve özgürlük talepleri işe iş ve aş taleplerini buluşturacak. Konferans hak talep eden tüm kesimlere açıktır. Katılacak yeni grupların yeni bir kardeşlik ruhu oluşturacağını umuyorum. Demokrasi konferansı ezilenlerin konferansıdır. Bu nedenle başarılı olmak zorundadır” ifadelerini kullandı.

    TÜRK: KÜRT SORUNU ÇÖZÜLMEDEN… 

    Kürt siyasetçi Ahmet Türk de, sürecin ruhuna uygun demokratik bir siyaseti yürütmenin en önemli görevlerinden olduğunu vurgulayarak, şöyle devam etti: “Bizler bu görevlerimizi yerine getirdiğimizde değişim yaratabiliriz. Türkiye’nin en büyük sorunu Kürt sorunudur. Ama demokrasi olmadan bırakın Kürt sorununu kadın, gençlik, işsizlik gibi hiçbir sorun çözülmez. Bizim bu sorunları çözme sorumluluğumuz var. Siyasi partilerin demokrasi ile samimi bir duruş göstermesi şarttır. Demokratik bir Türkiye istiyorsak ortak değerler etrafından buluşmanın yolunu bulmamız gerekiyor. Ancak demokrasi mücadelesini farklı yerlere çekmek zarar veriyor. Son yerel seçimlerde bir tercihte bulunduk. Türkiye’nin demokratik geleceği için bu seçimi yaptık. Bu iktidardan kurtulmanın yolu birbirimizle uyumlu bir çalışma yapmaktır. Ama bunu genişletmek, toplumun her kesimine taşırmak gerekir. Burada ideolojik yaklaşmıyoruz. Demokrasi için, geleceğimiz için bunları bir yana bırakıp samimi bir şekilde ortak değerler etrafından bir araya gelerek, ortak bir tavır ortaya koymamız gerekiyor. Kürdü de, kadını da işçileri de kucaklayacak bir birlik gerekiyor. Toplumun ve siyasetin ikna edilmesi için bize büyük sorumluluklar düşüyor. Kürt sorunu çözülmeden diğer sorunlar çözülmez. Ortak demokratik değerlerde buluşarak, demokrasiyi inşa ede biliriz.”

    ONUR: DEMOKRASİ ZEMİNİNDE BİRLİK

    DİB üyesi Melda Onur da toplantıya Soma Davası’nı takip ettiği adliyeden katıldı. “Demokrasiye ihtiyaç duyduğumuz yerden konuşuyorum” diyen Onur,  Soma Davası’nda yaşanan hak ihlallerini sıraladı. Onur, “Tüm bunlar demokrasi ile doğrudan bağlantılıdır. Bu yüzden demokrasi konferansı çok önemlidir. Demokrasi konferansında özellikle sosyal hak başlıklarını taşımak istedik. Ülkemizin geldiği nokta ortada. Demokrasiye hava kadar, su kadar ihtiyaç var. Pandemi ile birlikte demokrasiye daha sıkı sarılmamız gerekiyor. Demokratik zemin üzerinde buluşacak bir birliğe ihtiyaç var” dedi.

    TÜRKDOĞAN: TÜRKİYE ASLA DEMOKRATİKLEŞMEDİ

    İHD Eş Genel Başkanı Öztürk Türkdoğan da, barış hakkından ve demokrasi ile ilişkisinden bahsetmek istediğini kaydederek, Türkiye’nin demokrasi sorunlarını çözemeyen bir ülke olduğunu son yıllarda bu sorunların daha da ağırlaştığını ifade etti. Türkiye’nin demokrasi çerçevesinde çoğulculuğu asla kabul etmediğinin altını çizen Türkdoğan, bu nedenle sorunların çözülmek bir yana her geçen gün daha da ağırlaştığını vurguladı. Bu kapsamda barış hakkından söz etmek istediğini dile getiren Türkdoğan, “Savaşa karşı barışı savunmanın ne kadar önemli olduğunu hep hatırlatıyoruz. İnsan hakları hareketi barışı, özgürlüğü, hakları savunurken demokrasi mücadelesi içinde de yer alır. Türkiye’nin aslında çok güçlü bir muhalefeti var. Niçin bu muhalefet bir araya gelemiyor. Türkiye’nin otoriterleştiği bu dönemde bir araya gelip ortak değerler etrafında buluşmak gerekiyor. Toplumsal muhalefeti oluşturan herkesin yaşadıkları baskı ortada. İnsan hakları savunucularının böylesi bir süreçte barış ile birlikte demokrasiyi de savunmasının önemli olduğuna inanıyorum. Barış ve demokrasiyi göreceğimiz günler yakındır” diye belirtti.

    ARIN: TARİHİN EN KARANLIK GÜNLERİ

    Daha sonra hukukçu Canan Arın’ın mesajı okundu. Mesajda, Türkiye’nin tarihinin en karanlık günlerinden geçtiği ve ufukta daha da karanlık günler göründüğü ifade edilerek, bu gidişata dur demek için hak, özgürlük, adalet, ekmek talepleri bulunan tüm kesimlerin ortak mücadelesinin önemine vurgu yapıldı.

    FIRAT: İNSANLIĞIN SINANDIĞI EŞİK

    Alevi Dernekleri Federasyonu Başkanı Celal Fırat da, Türkiye’de demokratik mücadele süreçlerinin pek çok deneyimi barındırdığını ve bu süreçlerin de bedellerle örüldüğünün altını çizdi. Fırat, Alevi halklar açısından demokratik eşit yaşamın vazgeçilmez yaşam tarzı olduğuna işaret ederek, şunları söyledi: “Bugün insanlığın yeniden sınandığı eşiklerden geçiyoruz. Cümle varlığın bizden alacaklı olduğu eşikteyiz. Artık nefse dur demeli, zulme dönmüş sınırsız tüketim anlayışına dur demeli, nefsi iktidarlarını zulüm ve beka sorununa dönüştüren arsızlığa dur demeliyiz.”

    KURUL: MÜCADELEYE DAVET

    Eğitim-Sen Eş Genel Başkanı Necla Kurul da konferansa giderken yaşadıkları coşkunun Türkiye’nin en ücra yerlerine ulaşabilmesini umduğunu söyledi. Kadın sorunundan KHK ile ihraçlara işçi ve emekçilere kadar hak talebi olan ve mücadele içinde olan kesimlerin ortak direnişinin öneminde değinen Kurul, şunları dile getirdi: “Cezaevleri siyaset yapmakla suçlanan siyasetçiler, gazetecilik yapmakla suçlanan gazeteciler, bilgi üretmekle suçlanan akademisyenlerle dolu. Bu rejim özgür yurttaşların rejimi değil. Burada demokrasi yok. İçinde her yurttaşın onurlu bir şekilde yaşayabileceği, ekmeğe ve özgürlüğe ulaşabileceği bir yaşam inşa etmek istiyoruz. Böl yönet stratejilerine, algı yönetimlerine ve doğa yıkımlarına karşı koyabiliriz. Türkiye demokrasi mücadelesini ileriye taşıma sırası bizde. Hepimizi mücadeleye davet ediyoruz.”

    EKİNCİ: DEMOKRASİ STATİK BİR OLGU DEĞİL 

    Son olarak söz alan siyasetçi Tarık Ziya Ekinci, bugünkü koşullarda demokratikleşmenin Türkiye için var olma ya da yok olma sorunu olduğunu ifade ederek, şöyle dedi: “Bugün toplum olarak yaşadığımız ekonomik, sosyal, siyasal ve kültürel sorunların başlıca nedeni demokrasi yokluğudur. Diğer bir deyimi ile açlığın, işsizliğin, yoksulluk ve sefaletin,  baskının, haksızlığın nedeni demokrasi yokluğudur. 2016’da kurulan tek adam rejimi durumu daha da vahimleştirmiştir. O kadar ki halkımızın büyük çoğunluğu tek adam rejiminin son bulması ve parlamenter sistemin işlev kazanması ile demokrasinin kurulacağı ve her şeyin düzeleceği düşüncesine kapılmıştır. Oysa demokrasi kuruluşundaki bu azlık son derece yanlıştır. Erdoğan rejiminin değişmesi ileri bir adımdır. Fakat demokrasiye geçiş değildir. Demokrasi statik bir olgu değil. Sürekli ilerleyen ve gelişen bir süreçtir. Bu sürecin motoru statükocu egemen güçlerle değişimden yana olan hiyerarşik güçler arası mücadeledir. Bu mücadele insan toplumları var olduğu sürece sonsuza dek devam edecek.”

    DEMOKRASİ VE BARIŞ

    Demokrasinin sadece genel insan haklarının kazanılması ve hukuk devletinin kurulması işlevi kazanması ile sınırlı bir sistem olmadığına dikkati çeken Ekinci sözlerini şöyle tamamladı: “Demokrasi her an yaşanan sorunların yeni şeylerle aşılması mücadelesi ile oluşan olgular toplamıdır. Demokrasi ve barış bir bütündür. Bir ülkede barış olmadan demokrasi olmaz. Keza demokrasi olmadan da barış olmaz. Demokrasi mücadelesinde ileriye gitmek ve yeni bir aşamaya gelmek için nesnel koşulların belirlediği barış ve demokrasi mücadelesinin öznesini hesaplamak gerekir. Türkiye’de barış ve demokrasi mücadelesinin öznesi Kürt sorunudur. Kürt sorunu Kürtlerin talep ettiği demokrasi sorundur. Kürtler kendi dillerinde eğitim hakkını elde edemezlerse, Kürtler bu hakları özgürlük içinde kullanmazsa Türkiye’de demokrasinin kurulması mümkün değildir. Her şeyden evvel Türkiye’de Kürt sorunun çözümü için mücadele etmek gerekir. Ve bu mücadeleyi yok sayan birinin demokrat olması mümkün değildir.”

    Konuşmaların ardından toplantı son buldu.

    (HABER MERKEZİ)

  • DİB: Sağlık Bakanlığı’nın pembe tablosu çöktü; 28 günlük tam kapanma gerekli

    DİB: Sağlık Bakanlığı’nın pembe tablosu çöktü; 28 günlük tam kapanma gerekli

    PİRHA- Demokrasi İçin Birlik tarafından yapılan açıklamada koronavirüs sürecine ilişkin Sağlık Bakanlığı’nın yalanlarının ifşa edildiği vurgulandı. Açıklamada, “Salgınla mücadele için özellikle Türk Tabipleri Birliği’nin önerisine uygun olarak acil ve zorunlu işler dışında tüm iş kollarını içerecek şekilde 28 günlük tam kapanma gerçekleştirilmelidir” çağrısı yapıldı. 

    Demokrasi İçin Birlik (DİB), koronavirüs salgının geldiği aşamaya ve çözüm önerilerine ilişkin yazılı açıklama yayınladı.

    Açıklamada, salgınla birlikte derinleşen ekonomik krizin faturasının işçi, emekçi ve yoksullara kesildiği belirtilerek, demokratik kesimlerin mücadeleleriyle Sağlık Bakanlığı’nın yalanlarının ifşa edildiği vurgulandı. Açıklamada, “Küresel salgın ülkemizde kontrol edilemez bir noktada. Başta İstanbul olmak üzere tüm şehirlerde yaygınlaşıyor. Ülkenin en ücra köşelerine ulaşmış durumda. HES haritasına bakınca ülke kıpkırmızı” denildi.

    “TEK ADAM İKTİDARI İSE SÜREKLİ PEMBE BİR TABLO ÇİZİYOR, İŞÇİLER, EMEKÇİLER ÖLÜYOR”

    “Kapitalistler daha çok kar etsin diye, hayatta kalmak için vahşi çalışma koşullarında çalışan işçiler ve emekçiler ölüyor. Tüm eksikliklere, olumsuz koşullara, önlerine çıkarılan tüm zorluklara rağmen canla başla çalışan hekimler, sağlık çalışanları ölüyor” denilen açıklamanın devamında şunlara dikkat çekildi:

    “Tek adam iktidarı ise sürekli pembe bir tablo çiziyor. Tüm bu ölümlerle alay edercesine, Türkiye’nin salgın ile çok iyi mücadele ettiği söyleniyor. Yandaş medya, bakanlık olarak tabir edilen başkan sekreterleri, kamu kurumlarının en üstten en alta tüm yöneticileri, bu kurguyu, bu yalanı kamuoyunun zihninde söylem ve eylem olarak inşa etme çabasındalar. Bürokratik bir akıl oluşturarak kurdukları bu çürümüş sistemi hayatta tutmak için. Söylem çok basit: Vatandaş maske mesafe, hijyen, kuralına uymuyor. Salgının yayılmasının tüm sorumluluğunu halka, bireye indirgeyen, kendi sorumluluğunu görünmez kılan bu söylem, salgının ve giderek daha şiddetli hale gelen ekonomik krizin faturasını yoksullara, emekçi sınıflara ödetiyor. Yalnızca sermaye sınıfının, onun siyasal yardakçılarının, holdingleşmiş ve kamunun tüm olanaklarının, ülkenin halka ait tüm zenginliklerinin peşkeş çekildiği; tarikatların, devletin derinine sinmiş ve ülkeyi alttan alta yöneten ırkçı faşist paydaşlarının çıkarları için çarkların döndürülmesi talimatını veriyor.”

    “SALGINLA MÜCADELEDE AKILCI VE BİLİMSEL YÖNTEMLERLE HAREKET EDİLMESİ GEREKLİDİR”

    Bürokratik aklı, kendinden başka hiçbir bilgi kaynağını referans almayan tek adam rejimi ürettiğine, bu bürokratik akılla tek başına değil, birlikte, kolektif ve dayanışmacı bir anlayışla mücadele edilmesi gerektiğine dikkat çekilen açıklamanın devamında şu önerilerde bulunuldu:

    “*Salgınla mücadelede akılcı ve bilimsel yöntemlerle hareket edilmesi gereklidir. Salgınla ilgili ilk vakanın açıklandığı günden bu yana elde edilen veriler, ayrıntılı olarak tüm toplumla paylaşılmalıdır. Salgın yönetiminde başta Türk Tabipleri Birliği, diğer sağlık meslek örgütleri, uzmanlık dernekleri, belediyeler, sendikalar ve ilgili tüm kurumlarla işbirliği kurulmalı, ortak bir mücadele yürütülmelidir.

    *Salgınla mücadele için özellikle Türk Tabipleri Birliği’nin önerisine uygun olarak acil ve zorunlu işler dışında tüm iş kollarını içerecek şekilde 28 günlük tam kapanma gerçekleştirilmelidir.

    *Kapanma sürecinde halkın ve çalışanların gereksinimlerinin karşılanması için gereken tüm önlemler alınmalıdır. Çalışanlar ücretli izinli sayılmalı, işten çıkarmalar yasaklanmalı, sermaye lehine uygulanan ücretsiz izin uygulamasına son verilmelidir. Evden çalışmaya yönelik düzenlemeler yapılmalı, mesailer buna göre yeniden düzenlenmelidir.

    *Kapanma döneminde özellikle işçi, işsiz, emekli, kadın ve dezavantajlı konumdaki yurttaşlara devlet desteği sağlanmalı, doğalgaz, su, elektrik, telefon, internet hizmeti temel harcamaları ücretsiz olmalı, kredi borçları ertelenmelidir. Salgın ve ekonomik kriz koşullarında yurttaşlara doğrudan destek için kaynak ayrılmalı, aşamalı olarak 18 yaşından itibaren herkese temel gelir sağlanmalı, bununla ilgili yasal düzenlemeler yapılmalıdır.

    *Şehir hastaneleri kamulaştırılmalı ya da kamu yönetimine geçmelidir. Şehir hastanelerine taşınmak üzere kapatılan hastaneler yeniden açılmalı ve hızla salgına yönelik mücadelede kullanılmak üzere, kamusal sağlık hizmetlerinin verilmesi sağlanmalıdır. Özel hastaneler geçici olarak kamulaştırmalı ve pandemi yönetimine bağlanmalıdır.

    *Etkili ve güvenilir Covid-19 aşısı, ülkenin gereksinimini karşılayacak miktarda gecikmeden alınmalı, risk grupları ve sağlık emekçilerinden başlanmak üzere, tüm bireylere ücretsiz olarak uygulanmalıdır.

    *Türk Tabipleri Birliği’nin sağlık çalışanlarının güvenli ve sağlıklı çalışma ve yaşam koşullarını sağlamaya yönelik tüm talepleri kabul edilmeli ve hızla uygulanmalıdır.

    *Bütçeden sağlığa, eğitime, halkın geçimini sağlayan ve gereksinimlerini karşılayan kamusal hizmetlere daha fazla pay ayrılmalıdır.

    *Varlık fonu, Kamu özel işbirliği anlaşmaları (KÖİ) lağvedilmelidir.

    *Dolaylı vergilerin vergi gelirleri içindeki payı azaltılmalıdır. Büyük şirketlerden, büyük servet sahiplerinden, imar rantından servet vergisi alınmalı, bu gelirle; işsizlere, emeklilere, dezavantajlı kesimlere gelir desteği sağlanmalıdır. Sermaye sınıfına sağlanan tüm ayrıcalıklara son verilmeli, kamunun finans aktarımı yaptığı tüm projeler durdurulmalıdır.

    *Emek ve demokrasi güçlerine salgın koşulları gerekçe gösterilerek uygulanan engellemelere, yasaklara, şiddet ve kötü muamelelere, hukuksuz uygulamalara son verilmeli, temel insan hakları ve tüm demokratik haklar eksiksiz ve koşulsuz olarak güvence altına alınmalıdır.”

    (HABER MERKEZİ)

     

  • DİB: Sarayın bütçesi halka değil, ranta harcanıyor

    DİB: Sarayın bütçesi halka değil, ranta harcanıyor

    PİRHA- DİB, yazılı bir açıklama yaparak, Meclis Plan ve Bütçe Komisyonu’nda kabul edilen 2021 yılı bütçesini eleştirdi. Açıklamada, “2021 bütçesi halkın eğitim sağlık, beslenme, barınma gibi acil ihtiyaçlarına değil, ülkenin kaynaklarını yağmalayan yerli ve yabancı sermayeye, savaşa, dindar ve kindar nesiller yaratmaya harcanıyor” dedi. 

    Demokrasi İçin Birlik (DİB), Meclis Plan ve Bütçe Komisyonu’nda kabul edilen 2021 yılı bütçesine ilişkin açıklama yayınladı.

    “BÜTÇE SAVAŞA, DİNDAR VE KİNDAR NESİLLER YARATMAYA HARCANIYOR”

    DİB’in açıklamasında, “Halkın ödediği vergilerle sağlanan kaynaklar, halkın ihtiyaçlarına değil, sermayeye ve savaşa harcanıyor. 2021 bütçesinde kadına, emekçiye, yoksula yine yer yok” denilerek, şunları aktarıldı:

    “Salgın ve ekonomik kriz yoksulluğu derinleştirerek sürerken, 2021 bütçesi halkın eğitim sağlık, beslenme, barınma gibi acil ihtiyaçlarına, kadınları şiddete karşı koruyacak ve eşitliği sağlayacak önlemlere değil, ülkenin kaynaklarını yağmalayan yerli ve yabancı sermayeye, savaşa, dindar ve kindar nesiller yaratmaya harcanıyor. Ücretliler ve emekliler yoksulluğa mahkûm edilirken, salgın döneminde sağlık ve eğitime yapılması gereken hayati yatırımlara bütçede yer yok. Grip aşısının temininde yetersiz kalan bütçe kaynaklarının salgının önlenmesinde tüm toplum için gerekecek aşı ve ilaç için de yetersiz olacağı dahası 2012 bütçesinde salgının hiç düşünülmediği anlaşılıyor. İktidar açık açık şunu söylüyor: Tedavi ve önlemlerden sadece varsıllar yararlanabilecek.”

    2021 bütçesinin, bütçenin asıl kaynağı olan işçi ve emekçilerin yaşadığı iş ve gelir kaybını giderecek, acil ekonomik ve toplumsal ihtiyaçlarını karşılayacak önlemlerden uzak olduğunun belirtildiği açıklamanın devamında şunlar dile getirildi:

    “Buna karşılık bütçede, patronlara destek için 50.6 milyar lira kaynak ayırılırken, işverenler tarafından SGK’ye ödenmesi gereken 27.7 milyar lira tutarındaki işveren primi İşsizlik Sigortası Fonu’ndan yani işçilerin cebinden karşılanacak. İktidarın dinci politikasını yaygınlaştırmak, yoksullukta sabredecek müminler yetiştirmek için araç haline getirilen Diyanet İşleri Başkanlığı bütçesi geçen yıla oranla yüzde 23 artırılarak yedi bakanlığın bütçesini yutuyor. Gerçek maliyetinden çok daha fazlaya mal olan kamu garantili projelere döviz temelinde yapılacak ödemelere ayrılan miktarlar, yalnızca bugünü değil geleceği de ipotek altına alıyor. Sağlık Bakanlığı bütçesi 77.4 milyar lirada kalırken, şehir hastanelerine kira ve sağlık hizmetleri de dahil yaklaşık 33 milyar lira kaynak ayrıldı. Bir avuç sermaye grubuna 179.5 milyar lira faiz aktarılırken yoksullukla mücadele için ayrılan kaynak 38 milyar lira, tarım için bu miktar yalnızca 31 milyar lira. İnsan hayatını hiçe sayan, sermaye birikimini ve karı merkezine alan yaklaşımların yarattığı ağır tahribatı salgın yönetimi kadar deprem konusundaki hazırlıksızlık ve aymazlıkta da izlemek mümkün.”

    “BÜTÇE HAKKI AYAKLAR ALTINA ALINDI, ANAYASA ÇİĞNENDİ”

    Açıklamanın devamında şunlar paylaşıldı:

    “Yurttaşların, toplum örgütlerinin, meslek odalarının ve sendikaların bütçe yapım sürecine katılmasını ve denetlemesi anlamına gelen bütçe hakkı yine yok sayıldı. Bütçe sarayda hazırlandı ve bütçe teklifinin Meclise sunulması için öngörülen anayasal süreye uyulmadı. 17 Ekim’de Meclise sunulması gereken bütçe, 21 Ekim’de sadece Meclis Plan ve Bütçe Komisyonu üyelerine sunulabildi. Böylece yurttaşlar adına yasama görevi yapan meclisinin en önemli hakkı olan bütçe hakkı gasp edildi. Anayasa çiğnendi. Meclisin bütçe hakkına diğer saldırı da bütçede öngörülen borçlanma limitlerine uyulmaması ve meclise sunulmadan bir torba yasayla borçlanma limitlerinin artırılması sonucunda ortaya çıktı. Bu da yetmiyormuş gibi, bütçeleme esasları torba yasayla değiştirilerek iktidarın kamu özel işbirliği (KÖİ) adı altında yürüttüğü müşteri garantili projelere ayrılan kaynak gizlendi. Artık ne kadar garanti ödemesi yapılacağına dair sınıflandırma kalemleri bütçede gösterilmeyecek. Bu projelere 2020 bütçesinde 18.9 milyar TL ayrılmıştı.

    VERGİ ADALETSİZLİĞİ 

    2021 bütçesinin eşitsizlikleri ve yoksullaşmayı artırması bir yana adaletsiz vergi sistemiyle bütçenin yükü emekçilere ve yoksullara yükleniyor. Bütçenin yükü, dolaylı vergilerle yoksul çoğunluğa yüklenirken, ücretli çalışanların vergileri kaynakta kesiliyor, işverenler ise vergilerini giderlerini düştükten sonra izleyen yılda taksitle ödüyor ya da sık sık çıkarılan vergi aflarıyla hiç ödemiyor. Sermayedarların gelirleri istisna ve muafiyetlerden yararlanırken emekçiler milli gelir paylarının iki katından fazla yük taşıyor. Cumhurbaşkanına Kurumlar Vergisi’nde indirim yetkisi veren düzenleme ise servet sahiplerine, büyük holdinglere yeni müjdelerin habercisi gibi duruyor. Çin’den daha düşük hale gelen asgari ücretten vergi kesilmeye devam edilirken büyük sermayenin vergi yükü de halkın omuzlarına bindiriliyor.

    DIŞARIDA İÇERİDE SAVAŞ VE ÇATIŞMACI POLİTİKALAR, TOPLUMA ARTAN BASKI

    2021 yılında savunma ve güvenlik harcamalarına örtülü ödenek hariç ayrılan miktar 148 milyar TL. Bu rakamın içinde Cumhurbaşkanlığına bağlı tüm örtülü ve yedek ödenekler, Savunma Sanayii Destekleme Fonu kaynakları, iç ve dış güvenliğe ilişkin bazı kalemler ve kayıtlara geçmeyen tüm gizli harcamalar yok. 2021’de cumhurbaşkanın hesap vermeden kullanacağı örtülü ödenek miktarı yedek ödenekle birlikte 16 milyar TL. Savunma ve güvenlik harcamalarındaki artış, ülkenin kaynaklarını tüketir, savaştan beslenen yandaş savaş sermayesi yaratırken, savaşçı ve yayılmacı politikaların ve içerde toplumsal muhalefete baskının artacağını gösteriyor.”

    KAYNAĞI HALK OLAN BÜTÇE HALKIN İHTİYAÇLARINA HARCANMALI

    “Bütçe ranta değil, halkın acil ekonomik ve sosyal ihtiyaçlarını karşılamaya harcanmalı; salgının ağırlaştırdığı ekonomik krizin bedelini, bütçenin yükünü taşıyan ve ekonomi yönetiminde hiçbir sorumluluğu olmayan emekçiler ve yoksullar ve kadınlar değil, bütün doğal kaynakları kâr için yağmalayanlar, ülke ekonomisini felaketin eşiğine getirenler ödemelidir” denilen açıklamada şu önerilerde bulunuldu:

    “Müşteri garantili kamu özel işbirliği projeleri ( KÖİ) iptal edilmeli.

    Minimum refah seviyesinin altında olan tüm yurttaşlara, doğrudan gelir desteği sağlanmalı. Kademeli olarak 18 yaşından sonra bu topraklarda yaşayan herkese verilecek bir temel gelir uygulaması hayata geçirilmeli.

    Ücretsiz internet insan hakkıdır. Her haneye ücretsiz internet sağlanmalı.

    Şehir Hastaneleri acilen kamulaştırılmalı.

    Elektrik, su, doğalgaz ücretsiz olmalı.

    Asgari ücret vergi dışı bırakılmalı, dolaylı vergiler azaltılmalı, ranttan vergi alınmalı.

    Kaynakların bölüşümünde toplumsal cinsiyet eşitliği gözetilmeli.

    Bütün yurttaşları ve demokrasi güçlerini bu talepler etrafında birleşmeye, salgının ve krizin bütün ağırlığını halkın sırtına yüklemeye çalışan saray bütçesini teşhir etmek için mücadeleye çağırıyoruz.”

    PİRHA/İSTANBUL

     

  • ‘Demokrasiyi korumanın yolu kayıtsız şartsız barıştan yana olmaktan geçiyor’

    ‘Demokrasiyi korumanın yolu kayıtsız şartsız barıştan yana olmaktan geçiyor’

    PİRHA- Demokrasi İçin Birlik (DİB), yaptığı açıklamada Azerbaycan ve Ermenistan arasında yaşanan çatışmalara, Ermeni yurttaşlara dönük ırkçılığa ve Kıbrıs’ta yaşanan gelişmelere dikkat çekerek, “Savaştan yalnız insanlar, kentler değil, tüm canlılara ait olan doğa da zarar görüyor. Savaş, gerici bölge devletlerinden, emperyalistlerden, savaş tacirlerinden başka kimsenin yararına değil. Ermenistan’da ve Azerbaycan’da kentler ateş altında, asker olarak gencecik insanlar hayatlarını kaybediyor. Sorunun barışçıl şekilde çözülmesi mümkün” vurgusu yaptı.

    100’ü aşkın örgüt, platform, inisiyatif ve kurumdan oluşan Demokrasi İçin Birlik (DİB), bir bildiri yayınlayarak, Azerbaycan-Ermenistan çatışmasının durdurulmasını ve halklar için barışın sağlanması gerektiği değerlendirmesinde bulundu. Savaşla birlikte nefret söylemlerinin arttığına dikkat çekilen açıklamada, “Türkiye’de Meclis içindeki ve dışındaki demokrasi güçlerine düşen görev, bu hakikatleri dile getirmek, iktidarın milliyetçi ve saldırgan dış politikasına karşı çıkmak, sorunların barışçıl çözümünü savunmaktır” denildi.

    DİB bildirisinin tam metni şöyle:

    “Azerbaycan ve Ermenistan arasında can kayıplarına yol açan çatışmalar geçici ateşkese rağmen sürüyor. Tek adam rejimi ise bu gerilim ve çatışmayı ilk günden beri milliyetçiliği kışkırtarak tabanını pekiştirmek için kullanıyor. Gün geçtikçe ağırlaşan ekonomik kriz, işsizlik ve yoksulluk karşısında iktidar baskıları artırarak, tarikatlara kol kanat gererek, milliyetçiliği kışkırtarak ayakta kalmaya çalışıyor. Sürdürülen saldırgan, yayılmacı dış politika, hem kendi tabanını pekiştirmek hem de muhalefeti bölmek için kullanışlı bir araç. Azerbaycan-Ermenistan çatışmasında, Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT) Minsk Grubu üyesi olarak Türkiye’nin barışçıl çözümden ve tarafların anlaşmasından yana olması gerekirken, iktidar, ırkçı güdülerle ve içerdeki siyasi ihtiyaçlarını gözeterek insanları ve kentleri yakan bu ateşe benzin döküyor.

    Kıbrıs seçimleri öncesi, 46 yıldan beri kapalı olan Maraş şehrinin Kuzey Kıbrıs Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı’nın bilgisi dışında halka açılarak, tek adam rejiminin desteklediği adaya avantaj sağlanması, dış politikada sürdürülen tutumun boyutlarını gösteren bir diğer vahim örnek.

    “MİLLİYETÇİ ÇIĞIRTKANLIK ERMENİ YURTTAŞLAR İÇİN TEHDİDE DÖNÜŞÜYOR”

    İçerde kışkırtılan milliyetçi çığırtkanlık, Ermeni yurttaşlara yönelik bir tehdide dönüştü. Ermeni yurttaşlar ırkçı saldırıların hedefi haline getirildi.

    Ateşkes ilan edilmesi ve barışçıl çözümden yana tutum alınmasını öneren Halkların Demokratik Partisi (HDP) ve HDP’nin Ermeni kökenli Diyarbakır Milletvekili Garo Paylan, Avrasya Stratejik Araştırmalar Merkezi (ASAM) tarafından gazete ilanlarıyla hain ilan edildi. Kullanılan nefret söylemlerinin yarattığı acı sonuçlar hâlâ hafızalardayken bütün yurttaşların güvenliğinden sorumlu olması gereken devlet, ırkçı saldırılara zemin hazırlıyor.

    “SORUNUN TEK ÇÖZÜMÜ BARIŞ”

    Savaştan; yalnız insanlar, kentler değil, tüm canlılara ait olan doğa da zarar görüyor. Savaş, gerici bölge devletlerinden, emperyalistlerden, savaş tacirlerinden başka kimsenin yararına değil. Ermenistan’da ve Azerbaycan’da kentler ateş altında, asker olarak gencecik insanlar hayatlarını kaybediyor. Sorunun barışçıl şekilde çözülmesi mümkün.

    Savaş kışkırtıcılığı ve milliyetçiliğin yükseltilmesi yalnızca iktidarın siyasi ihtiyaçlarını karşılıyor. Çünkü, iktidar, grev yasaklamalarıyla yüzbinlerce işçinin grev ve pazarlık hakkını elinden alıyor, şeyhleri, tarikatları devlet protokolüyle ağırlıyor. İktidarın siyasi aracı haline gelen Diyanet İşleri Başkanlığı’nın bütçesini, yurttaşların eğitim, sağlık, barınma, beslenme gibi hayati ihtiyaçlarını umursamadan, yedi bakanlığın bütçesinin üstüne çıkarıyor, ülkenin kaynaklarını Saray’a aktarıyor. Savaş kışkırtıcılığıyla üstü örtülmeye çalışılan hakikatler bunlar.

    Türkiye’de Meclis içindeki ve dışındaki demokrasi güçlerine düşen görev, bu hakikatleri dile getirmek, iktidarın milliyetçi ve saldırgan dış politikasına karşı çıkmak, sorunların barışçıl çözümünü savunmaktır. Şurası apaçık, demokrasiyi ve yaşamsal haklarımızı korumanın yolu kayıtsız şartsız barıştan yana olmaktan geçiyor.

    Beş yıl önce Ankara Garı önünde Emek, Barış ve Demokrasi Mitingi için toplanan yurttaşlara İŞİD tarafından düzenlenen bombalı saldırıda 103 kişi yaşamını yitirdi. 10 Ekim Katliamı’nın azmettiricileri, izleyip de yakalamayan istihbarat görevlileri bugüne kadar yargılanmadı. Katliamın sorumlusu cihatçı örgütlenmeleri destekleyen politikalar sürüyor.”

    (HABER MERKEZİ)

  • DAD Kadın Meclisi ve DİB’den açıklama: Gözaltılara son verin

    DAD Kadın Meclisi ve DİB’den açıklama: Gözaltılara son verin

    PİRHA- HDP’li siyasetçilerin gözaltına alınmasını kınayan DAD Kadın Meclisi ve Demokrasi İçin Birlik, operasyonların durdurulmasını ve gözaltına alınanların serbest bırakılmasını istedi.

    Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, 5-8 Ekim 2014 tarihleri arasında düzenlenen Kobani eylemlerine ilişkin yürüttüğü soruşturma kapsamında 7 ilde 82 kişi hakkında gözaltı kararı verdi. Soruşturma kapsamında o tarihte Halkların Demokratik Partisi (HDP) Merkez Yürütme Kurulu (MYK) üyelerinin de aralarında olduğu çok sayıda kişi gözaltına alındı.

    Demokratik Alevi Dernekleri Kadın Meclisi ve Demokrasi İçin Birlik (DİB), Halkların Demokratik Partisi’nin (HDP) MYK üyeleri ve eski milletvekillerinin gözaltına alınmalarını yaptıkları yazılı açıklama ile kınadı.

    “HDP BU ÜLKENİN, HALKLARIN AYNASI VE AYDINLIK YÜZÜDÜR”

    DAD Kadın Meclisi tarafından yapılan açıklamada kadının hakikatin rengi olduğu vurgulanarak, şunlar ifade edildi:

    “Hak ve hakikat için mücadele eden tüm kadınlara aşk olsun. Alevi inancında ve kadın hareketi alanında çalışmalarıyla bilinen Gülfer Akkaya, Ayla Akad Ata, Emine Ayna, Perihan Koca ve Dilek Yağı ile birlikte 82 kişi bugün sabah saatlerinden Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 5-9 Ekim 2014 Kobanê protestoları bahanesiyle haneleri basılıp gözaltına alınmışlardır. Bu siyasi soykırımı kabul etmiyoruz, tüm kamuoyunu sahiplenmeye çağırıyoruz. HDP bu ülkenin, halkların aynası ve aydınlık yüzüdür. Kadın kırımı politiktir. Bu tür baskılarla kadın mücadelesi engellenemeyecek, aksine daha da güçlenip büyüyecektir.”

    “OPERASYONLAR DURDURULMALI, GÖZALTINA ALINANLAR DERHAL SERBEST BIRAKILMALIDIR”

    Demokrasi İçin Birlik de, “Ülkeyi getirdiğiniz hali demokrasi güçlerine saldırarak görünmez kılamazsınız” sözleriyle gözaltılara tepki gösterdi. DİB, “İktidar oylarındaki erime ve salgının derinleştirdiği krizin etkilerini toplumsal muhalefete saldırarak görünmez kılmaya çalışıyor. 6 yıl önceki Kobane olayları bahane edilerek başlatılan bir gözaltı furyasıyla karşı karşıyayız” dedi.

    “Tek adam rejimi ekonomiden eğitim ve sağlığa, dış politikaya halkı soktuğu yoksulluk, işsizlik, güvencesizlik halini örtbas edip, toplumsal muhalefete saldırarak, ayakta kalmaya çalışıyor” denilen açıklamanın devamında şunlar kaydedildi:

    “Toplumsal muhalefetin bu saldırıya demokratik hak ve özgürlükleri savunarak topyekun yanıt vermesi hayatidir. Demokrasi İçin Birlik olarak hukuk dışı baskılarla demokrasinden yana güçleri yıldırmanın bu güne kadar olduğu gibi bundan sonra da mümkün olmayacağını bir kez daha ifade ediyoruz. Operasyonlar durdurulmalı, HDP yöneticileri, DİB Koordinasyonu Üyesi Perihan Koca ve bütün gözaltına alınanlar derhal serbest bırakılmalıdır.”

    PİRHA/ANKARA