PİRHA- Ana dilin konuşulmasında ve yaşatılmasında medyanın önemli bir rolü olduğunu vurgulayan Gazeteci Fahrettin Kılıç, “Beklentimizde yurttaşların ana dilini konuşması ve sahip çıkmasıdır” diye belirtti.
15 Mayıs 1932… Celadet Ali Bedirhan ve arkadaşlarının Şam’da Hawar dergisini çıkararak Kürtçenin Latin alfabesiyle yazıya döküldüğü o tarihi gün bugün bir halkın varoluş mücadelesinin simgesi: Kürt Dil Bayramı. Ajansa Welat İmtiyaz Sahibi Gazeteci Fahrettin Kılıç, 15 Mayıs Kürt Dil Bayramı’na dair konuştu.
“KÜRTÇENİN GÖRÜNÜR OLMASINI SAĞLIYORUZ”
Dilin her alanda kullanılmasının çok önemli olduğunu vurgulayan Kılıç, “Ajansa Welat’ı bu önem üzerine kurduk. Çünkü Kürtçe yasaklı bir dil, statüsü tanınmıyor. Bundan kaynaaklı bizlerde bunun önüne geçmek ve Kürtçe’nin görünür olmasını sağlamak için Ajansa Welat’ı kurduk” dedi.
“MEDYA DİLİ CANLI TUTMANIN ARACIDIR”
Fahrettin Kılıç, ana dilinin toplumun hafızası olduğunu vurgulayarak, medyanın hafızayı canlandırmada ve geleceğe taşımadaki önemini dile getirdi.
“ANA DİLİMİZE SAHİP ÇIKALIM”
Ana dilinde haber okumanın, konuşmanın dilin yaşatılmasına katkıda bulunduğunu ifade eden Kılıç, ” Bizler haberciliğimizle yasaklı olan bir dili canlı tutmaya çalışıyoruz. Ana dilin korunması ve konuşulmasında medyanın rolü büyük. Beklentimizde yurttaşların ana dilini konuşması ve sahip çıkmasıdır” diye belirtti.
PİRHA- Dr. İsmet Konak, Dersim Katliamı’ndan 1 yıl sonra “misyonerlik” çalışması başladığına dikkat çekerek, “Bu planının bir parçası olarak öğretmen Sıdıka Avar, Elazığ Kız Enstitüsü’ne tayin edildi. Kendisine verilen görev Elazığ, Dersim ve Bingöl gibi yerlerden kız çocuklarını alıp, enstitüde “Türkleştirmekti” dedi. Dersim’de anadil kullanımının zayıflığına işaret ederek “Acaba “modernizm, çağdaşlık Dersim’i daha mı fazla Türkleştirdi?” diye sordu.
1925 yılında çıkarılan Şark Islahat Planı, 1936 yılında çıkarılan Tunceli Vilayetinin İdaresi Hakkında Kanun, Şark Islahat Planı’na dayanılarak kurulan ve Dersim’in de içinde yer aldığı 4. Umumi Müfettişlik’in kurulması ile adım adım ‘ulus devlet’in inşası önünde engel olarak görülen Dersim’in, öncelikle kanaat önderlerinin yok edilmesi, halkın soykırımdan geçirilerek kalanların sürgüne tabi tutulması hedeflendi.
25.12.1935 tarih ve 2884 sayılı Tunceli Kanunu çerçevesinde 4 Mayıs 1937 tarihli Bakanlar Kurulu kararı ile Dersim’e yönelik askeri operasyonlar başlatıldı ve on binlerce Dersimli katledildi. Askeri operasyonlar 1938 yılı boyunca devam etti ve katliam ile birlikte sürgün politikası devreye konulup Dersim coğrafyası büyük oranda insansızlaştırıldı.
15 Kasım 1937 yılında Dersim’in Kürt Alevi kanaat önderi Seyit Rıza, oğlu Resik Hüseyin ve Dersim’in 7 ileri geleni, Elâzığ Buğday Meydanı’nda idam edildi.
1937-38’de yaşanan Dersim Soykırımı’nda ‘Dersim’in Kayıp Kızları’ olarak bilinen bir kuşağın ise ailelerinden koparılarak tanımadıkları, bilmedikleri ailelere evlatlık ve eş olarak verildiği gerçeği de soykırımın bir başka boyutunu oluşturuyor.
Dersim Tertelesi’nin 88. yıldönümünde ajans olarak katliamın öncesini ve sonrasını ele aldık. Dosyamızın bugünkü konuğu Akademisyen, Dr. İsmet Konak, oldu.
İsmet Konak, Dersim Soykırımı’nın öncesini ve sonrasında yaşananları, dil, kültür ve kimliğin önemini Pir Haber Ajansı’na (PİRHA) anlattı.
“KÜRTLER, OSMANLI VE CUMHURİYET DÖNEMİNDE BASKI YAŞADI”
-Dersim Katliamı’na gelinen süreçte Kürtler nasıl baskılara maruz kaldı?
1937-38 Dersim Katliamı’na kadar Kürtler birçok zulme ve baskıya maruz kaldı. Kürtler sadece Türkiye Cumhuriyeti döneminde değil, Osmanlı Devleti döneminde de baskı yaşamıştı. 1898 yılında Kürdistan gazetesi sürgünde Kahire’de yayımlanmak zorunda kaldı. Buna benzer bir örnek de Güney Kürdistan’da 1907 yılında yaşandı Şeyh Abdusselam Barzani özerk bir idare ve anadilinde eğitim için II. Abdülhamit’e başvuruda bulundu ama Türk yönetiminin cevabı çok sert oldu. Asker gönderildi, Barzani’ye karşı orantısız güç kullanıldı. 1908 yılından itibaren iktidara ittihatçıların gelmesiyle birlikte Barzani’ye karşı daha fazla güç kullanıldı ve 1914 yılında idam edildi. İdam ettiren de Musul Valisi Süleyman Nazif’ti. Süleyman Nazif’in Amedli olduğu ve Kürt olduğu malumdur. Bu dönemde Osmanlı’nın baskısı Dersim üzerinde de söz konusuydu. Dersimli aşiretlerin bir kısmı Türk yönetimine karşı mücadele etmekteydi. Mesela Qoçan Aşiret Reisi İdare İbrahim Ağa onlardan biriydi. Şu cümlesi oldukça ünlüdür: “Ben Osmanlı’nın çeşmesinden su içmem. Çünkü suyu bulanıktır.” Yine Dersim’den örnek verilmesi gereken isimlerden biri Kurêşan Aşiret Reisi Alîyê Gaxî’dir. 1916 yılında Doğu Dersim’de Osmanlı yönetimine karşı direnmiştir. Tabii bu yıllarda tüm Kürdistan’da örnekler çoğaltılabilir.
1918 yılına gelindiğinde Kürtler arasında Kürdistan Teali Cemiyeti adıyla yeni bir örgüt tesis edildi. Kürdistan Teali Cemiyeti ile İstanbul Hükümeti arasında 1918 yılının aralık ayında bir antlaşma yapıldı. Yapılan antlaşmaya göre İstanbul yönetimi bir Kürt özerkliğini tanıyacaktı. 1919 yılına gelindiğinde ise konjonktür yeniden değişti. Bir taraftan Paris’te devam eden bir konferans, diğer taraftan Anadolu’da Mustafa Kemal inisiyatifinde şekillenen bir hareket söz konusuydu. Paris Barış Konferansı sonucunda Sevr Antlaşması imzalandı. Bu antlaşma bir Kürdistan öneriyordu ama sınırları oldukça küçüktü. Dolayısıyla Kürt dinamikler arasında bir tartışma yaratmıştı. Kürtlerde büyük bir Kürdistan hayali vardı. Her ne kadar Binbaşı Noel’le bazı görüşmeler yapıldıysa da kafalar karışıktı. Bu açıdan Mustafa Kemal’in Anadolu’da başlattığı hareket bazı Kürtlerde olumlu karşılanmış olabilir. Bu hareketi fırsata çevirme algısı tecessüm etmiş olabilir.
“DEVLET, KIZ ÇOCUKLARINA TÜRKÇE ÖĞRETİP ASİMİLASYONU HIZLANDIRMAYI PLANLADI”
-Ulus-devletin temellerinin atıldığı 1924 Anayasası, Kürtler ve diğer etnik kimlikler için neyi ifade ediyordu?
Bu keşmekeş içinde Dersim’in pozisyonu da kaygandı. Dersim’in kimi ileri gelenleri Ankara yönetimine olumlu yaklaşırken, bir kesim mutlak suretle karşı çıkıyordu. Hasan Hayri Bey ve Diyap Ağa gibi isimler mebusluk yapmış Ankara yönetimiyle bir dayanışma kurmuştu. Buna mukabil Seyit Rıza, Alişer gibi isimler Ankara’ya karşı mukavemet yanlısıydı. Mustafa Kemal yönetiminin maskesi, aslında Koçgiri direnişi esnasında düşmüştü. Özellikle Koçgiri ve Dersim Kürtleri, Ankara’nın Kürtler karşısındaki tutumunu gözler önüne sermişti. Buna rağmen Kürtlerin konformist tutumu devam etmişti. Lozan Barış Antlaşması karşısında takınılan uzlaşmacı tavır Kürtlere çok şey kaybettirdi ve hiçbir statü verilmedi.
Daha sonra Mustafa Kemal yönetimi 1924 Anayasası ile ulus-devletin resmi temellerini atmıştı. Anayasanın 2. maddesinde devletin resmi dili Türkçe olarak formüle edilirken, 88. maddesinde Türk kimliğine dayalı bir vatandaşlık tanımlaması yapıldı. Yani çanlar Kürtler ve diğer etnik kimlikler için çalmaya başlamıştı. 1 yıl sonra ise devletin “Kürdistan Anayasası” yani Şark Islahat Planı hazırlandı. Sinsice hazırlanan bu planın 13. ve 14. maddeleri Dersim’i yakından ilgilendirmektedir. 13. maddeye göre Kürdistan’ın birçok vilayetinde ve Dersim’de çarşı, pazar, sokak, kamusal alanda Türkçe dışında diğer dillerden biri konuşulursa ceza verilmesi şart koşuluyordu. 14. madde ise direkt Dersim’i konu ediyordu. Buna göre Dersim’de müstacelen leyli mektepler ve kız mektepleri açılmalıydı. Neden kız mektepleri? Devletin malikleri kızlara Türkçe öğretip asimilasyonu hızlandırmayı planlıyordu. Zira kadının aile üzerindeki rolünü iyi biliyorlardı.
“KATLİAMDAN 1 YIL SONRA MİSYONERLİK ÇALIŞMASI BAŞLADI”
-Kemalist rejim döneminde ‘çıban’ olarak görülen Dersim’de neler yapıldı?
1926’da Mülkiye Müfettişi Hamdi Bey, Dersim’i bir “çıban” olarak tanımladı. Kemalist yönetim bu tarihten itibaren Dersim’i tamamen mercek altına aldı. Birçok rapor hazırlandı ve “imha planı” teşkil edildi. Bu plan 1937-38 yıllarında icra edildi. Kimilerine göre 50 bin, kimilerine göre ise 70 bin Dersim Kürdü katledildi. Katliamdan 1 yıl sonra “misyonerlik” çalışması başladı. İmha planının bir parçası olarak öğretmen Sıdıka Avar, Elazığ Kız Enstitüsü’ne tayin edildi. Kendisine verilen görev Elazığ, Dersim ve Bingöl gibi yerlerden kız çocuklarını alıp, enstitüde “Türkleştirmekti”.
Şunun altını çizmek gerek sanki Dersim veya diğer yerlerde herkes “al, çocuklarımıza Türkçe öğret” coşkusu yaşamış gibi bir izlenim yaratılmak isteniyor. Bu doğru değil. Mesela Sıdıka Avar’ın Karlıova’ya geldiğini duyan aileler, bir gecede kızlarını küçük yaşta evlendirmek zorunda kalmış ki alıp gitmesin. Yine Sıdıka Avar, Nazmiye’ye gitmiş, Zerif adında bir kız çocuğunu almak isterken annesi ve babası tarafından kendisine izin verilmemiş, üstelik dayak yemişti. Daha sonra Sıdıka Avar, Mazgirt’te bir eve misafir olmak istemiş ama kabul edilmemişti. Ezcümle Dersimli şair Sey Qajî bir şiirinde geçmiş dönemleri şekilde özetliyor:
Tanzimat devri/Hürriyet devri/Cumhuriyet devri/Hepsini de gördüm/Bizim payımıza sadece felaket ve terteleler düştü.
-Dersim Tertelesi’nden sonra devlet Dersim’de nasıl bir politika izledi ve bu politikalarda başarılı oldu mu?
Dersim Tertelesi’nin üzerinden 88 yıl geçti. Bu süre zarfında Dersim çok şey gördü. Ulus-devlet her türlü yönteme başvurdu. Irkçılık, ayrımcılık, asimilasyon, baskılar hiç eksik olmadı. 85 yıl sonra özellikle dil, kültür ve kimlik bağlamında devletin “başarılı” olduğunu kabul etmek gerek. Maalesef Dersim’de ciddi bir kimlik bunalımı yaşanıyor. Bu bunalımı aşmanın iki yolu var. Biri devletin kendi görevini yapması, diğeri ise toplumun üzerine düşenler. 21. yüzyıla girmişiz, hala ulus-devlet yüzyıl öncesinin kodlarıyla hareket ediyor. 1924 Anayasası’nın 2. maddesi, şimdiki anayasada 3. madde olarak Dersim halkına ve tüm Kürtlere dayatılmaktadır. Yine şimdiki anayasanın 42. maddesinde Türkçe dışında diğer dillerde eğitim verilemeyeceği belirtilmektedir.
Dolayısıyla 21. yüzyıla uygun bir anayasaya ihtiyaç var. Anadilinde eğitim hakkının mutlak suretle sağlanması gerekiyor. Örneğin Almanya’da Brandenburg ve Saksonya eyaletlerinde yaklaşık 60 bin Sorb yaşıyor. Brandenburg eyaletinin 25. maddesine göre Sorbların dili, kültürü ve kimliği garanti altına alınmaktadır. Yine Finlandiya’da Laponya bölgesinde 7 bin Sami yaşamaktadır. Samiler için birçok hukuki düzenleme yapıldı. 1992 yılında kabul edilen Sami Dili Kanunu’na göre Samiler kendi anadillerinde eğitim görebiliyor. Bir de Türkiye ve Kürdistan’a bakalım. 20 milyon Kürt kendi anadilinde eğitim göremiyor, bu kabul edilemez.
“DERSİMLİLERİN, ANADİL KONUSUNDA KOLAY PES ETMEMESİ LAZIM”
-Dil, kültür ve kimliğin önemi nedir? Dersim halkı, anadilini korumak için mücadelesi yeterli mi?
Dersim halkının üstlenmesi gereken bir görev var. Ulus-devlet paradigması zaten belli. Ancak Dersimlilerin bu kadar kolay pes etmemesi gerek. Özellikle anadilini kullanma, konuşma ve yazma açısından büyük eksiklikleri var. Anadilinde çok inatçı olmak gerek. Tıpkı insanların başına konma inatçılığına sahip bir “at sineği” gibi olmak lazım. Dil, kültür ve kimliği korumak için bu inatçılık bize gerekiyor. Filozofun biri diyor ki kişinin anadili onun derisidir, diğer diller ise kıyafetidir. Kıyafetleri değiştirebilir ama derisini asla. Dolayısıyla anadilinin değerini bilmek gerek. Dersimliler çok okuyor, entelektüel şahsiyetler var, ama anadiline yeterince önem vermiyorlar. Felsefe okuyorlar, derin analizleri var ama asıl soruyu sormuyorlar: “Ben kimim? Kimlik ve dilim ne durumda?”. Felsefe her şeyden önce varlık üzerine soru sormaktır.
Geçen Ramazan Bayramı’nda annemle beraber Amed’e bağlı Eğil ilçesine gittik. Orada Kırmancki’nin çok konuşulduğunu duymuştum. Göl kenarına gittik, çok sayıda lokanta ve kafe vardı. Bir o kadar da genç vardı. Biraz kulak verdim, gençler kendi arasında yüzde 90 oranında Kırmancki konuşuyordu. Çok şaşırdım ve bir o kadar da sevindim. Kırmancki soru sordum, cevabını Kırmancki aldım. Bu durum beni çok ümitlendirdi. Dersim’e her geldiğimde ise ümidim daha fazla kırılıyor ve öfkeleniyorum. Köylerde dahi sorduğunuz soruya Kırmancki cevap alamıyorsunuz.
Biliyorsunuz biz Bingöl ve Elazığ Zazalarını çok eleştiriyoruz, devletçi oldukları ve sağ partilere oy verdikleri için. Lakin kendi aralarında yüksek oranda Kırmancki konuşuyorlar ve geleneklerini koruyorlar. Acaba “modernizm, çağdaşlık Dersim’i daha mı fazla Türkleştirdi?” diye sık sık kendime soruyorum. Son olarak şunu söylemek istiyorum. Dersimli şair Sey Qajî bir şiirinde şöyle yazıyor: “Güneş ve ay olmazsa dünya karanlıktır, ilim ve irfan olmazsa körlüktür. Dil, kültür ve kimlik bizim için ay ve güneştir. Onlar yoksa dünya karanlıktır.”
PİRHA- Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) Genel Merkezi, 15 Mayıs Kürt Dil Bayramı’nı kutlayarak, Raa/Rêya Heq- Alevi Yolu taliplerinin ana dillerine sahip çıkmaları ve inançlarına dair erkanlarını ana dilleriyle yapmaları çağrısında bulundu.
Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) Genel Merkezi, yazılı bir açıklama yaparak, 15 Mayıs Kürt Dil Bayramı’nı kutladı.
Açıklamada, Raa/Rêya Heq- Alevi Yolu taliplerinin ana dillerine sahip çıkmaları ve İnançlarına dair erkanlarını ana dilleriyle yapmaları çağrısında bulunuldu.
DAD açıklamada şunları dile getirdi:
“Hakk, kâinat, insan birliğini bilince çıkaran, öğretisini, inanç ve yaşam biçimini bu hakikat üzerine temellendiren bir Yolun talipleriyiz. Bu bağlamda batın ve zahir boyutlarıyla tüm kâinatı, onun sonsuz hal ve formlarını mutlak hakikatın kendi varından var ettiği hakikatler olarak bilmekte ve kabul etmekteyiz.
Bu çözümleme, bilme ve inanç biçimimiz vahdet anlayışımızı teşkil etmekte, cümle insan ve varlığı anlamlandırma ve ilişkilenme biçimimizi de belirlemektedir. Bu mana da; kâinatın Rıza ve İkrar üzerine kurulu ve işlemekte olduğu gerçeğinden hareketle, bu Hakk yasası, farkında olan, bilen ve cümle varlığa karşı sorumlu varlık olan insanın da tüm zihniyet ve fiilini belirlemesi ilkesi temel düsturumuzdur.
Halklar biçiminde tecelli eden insanlık ailesi ve dilleri de Hakk deryasının hakikatleridir, hiçbir halk ve dili bizler açısından tartışma konusu olmayıp cümlesini Hakk deryasının hakikatleri olarak kabul etmekteyiz. Halklara, haklarına ve dillerine yönelik tekçi zulüm politikalarını nefsanî bir tutum ve Hakk düşmanlığı olarak kabul etmekteyiz.
Dil kavramı, kültür kavramı ile sıkıca bağlantılı olup dar anlamda kültür olarak tanımlayabiliriz. Dil bir toplumun kazandığı zihniyet, ahlak, estetik, duygu ve düşüncelerin toplumsal birikimidir. Bu bakımdan dil kimliktir. Dili yok edilenin, yok edilecek bir şeyi kalmamıştır. İnsan kültürleşmesinin başat gücü olan simgesel dil onu diğer canlı türlerinden ayırmakla birlikte insan hakikatinin zihniyet ve düşünce gelişiminde büyük bir önem ve etkiye sahiptir. Dilde mevcut olan kavramlar bir toplumun hafızasının, belleğinin, zaman ve mekan içerisinde bulunduğu yerin en güzel ifadesidir. Dil, toplumsallığı inşada temel öğelerden biridir. Bu hakikatten dolayıdır ki, Rêya Heq Kürt Alevilerinin, özellikle Dersim bölgesinde “Zonê ma Zonê Xizirîyo-Zimanê me Zimanê Xizirê-Dilimiz Xızır’ın dilidir” derler. Xızırın dili Aryenik bir dildir. Aryen dil gurubu “insanlığın kaybolmayan hafızasının temelidir.”
“İNANÇLARINA DAİR ERKANLARINI ANA DİLLERİ İLE YAPMALARI ASİMİLASYONA KARŞI EN BÜYÜK SAVUNMADIR”
Raa/Rêya Heq- Alevi Yolu taliplerinden ve cümle insanlıktan beklentimiz ve çağrımız; tekçi, nefsanî ve Hakk düşmanı politikaları red etmeleri, Hakk ve hakikatı olan dillerini inkâr etmeyerek sahiplenmeleri, mazlum halklarla da dayanışma içinde olmaları önündedir. İnançlarına dair erkanlarını Ana dilleri ile yapmaları asimilasyona karşı en büyük savunmadır.
“KÜRT HALKININ DİLİNİ SAVUNMA MÜCADELESİ HAKTIR VE MEŞRUDUR”
Dizginsiz bir şiddet temelinde her türlü zulme maruz bırakılan, tüm tarihsel birikimlerinin hazinesi olan dilleri yok edilmeye çalışılan Kürt halkının toplumsal varlığını ve dilini savunma mücadelesi bir haktır ve meşrudur. Asimilasyon politikalarından en çok etkilenen Raa/Rêya Heq süreği Kürt taliplerinin dillerini daha çok sahiplenmeleri Yolumuzu ve anlam dünyamızı sahiplenmek, toplumsal varlığımızı da yaşatabilmek anlamına gelmektedir.
Dillerin, halkların en temel belirleyeni olduğu, dilin yitirilmesinin bir halk gerçekliğinin yitirilmesi anlamına geldiği bilinci ve 15 Mayıs Kürt Dil Bayramı vesilesiyle Kürt halkının Dil Bayramını kutluyor, rızalı-ikrarlı birlik ve demokratik cumhuriyet çağrımızı yineliyoruz.
Zaman sahipsiz, mekân rızasız, mazlum çaresiz değildir!
15’ê Gulanê;
Cejna Zimanê Kurdî Pîroz Be!
Roşanê Ziwanê Kurdkî Bimbarek Bo!”
PİRHA-Antalya’da Eğitim-Sen’in düzenlediği etkinlikte konuşan Yazar Zana Farqini, ana dilin önemine vurgu yaparak, “Dil dediğimiz kültür dediğimiz aynı zamanda bir insanlık mirası. Sistem bir dili yasakladığında aynı zamanda onun geçmişini, kültürünü yok eder. 3 kuşak sonra o dili konuşamayanlar egemen dile kendisini mensup görerek, o egemen ulusal millete ait hisseder” dedi.
Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası (Eğitim -Sen) tarafından “21 Şubat Uluslararası Ana Dili Günü” kapsamında Konyaaltı Alevi Bektaşi Kültürü Cemevi Derneği’nde panel gerçekleştirildi. Kürt yazar, çevirmen ve dilbilimci Zana Farqini‘nin konuşmacı olduğu panelde moderatörlüğü Güneş Adsız yaptı.
“PAKİSTANDA ANA DİL YÜRÜYÜŞÜNDE YAŞAMINI YİTİREN ÖĞRENCİLERİN ARRDINDAN 21 ŞUBAT İLAN EDİLDİ”
Yazar Zana Farqini, Hindistan’dan ayrılarak 1947’de kurulan Pakistan devletinin Doğu Pakistan eyaletinde (şimdiki Bangladeş) Bengal üniversiteli öğrencilerin ana dilleri için yaptıkları yürüyüşte Pakistan polisi silah kullanarak yüzlerce öğrenciyi öldürdüğünü hatırlatarak, “O öğrenciler aynı zamanda Bengal hareketinin üyeleriydi. Unesco bugünü ilan ederken aynı zamanda o günü hatırlamak ve o günü dünya Ana Dil Günü olarak kutlamayı kendine görev olarak addetti. İnsanların ana dillerini eğitimde, öğretimde ve kamusal alanda kullanmalarını teşvik etmek, halkta da farkındalığı yaratmak amacıyla buna özellikle vurgu yaptı” dedi.
“YASAKLI DİLLER EĞİTİM VE KAMUSAL ALANIN DIŞINA İTİLMİŞ DİLLERDİR”
UNESCO tarafından dikkat çekilen dillerin genellikle ya yasaklı diller ya kamusal alanın dışına itilmiş diller olduğunu belirten Farqini, “Birçok haktan mahrum olan diller için özellikle 21 Şubat’ı Ana Dil Günü ilan etti. Birleşmiş Milletler’e üye ülkelere görev ve sorumluluklarını hatırlatmak amacıyla bugüne özellikle vurgu yapılıyor. Dil dediğimiz kültür dediğimiz aynı zamanda bir insanlık mirası. Bir dilin oluşması, bir kültürün oluşması, kolay oluşmuyor. Bir dil binlerce yılda oluşur” diye belirtti.
“DİL BİR İLETİŞİM ARACI OLMAKLA BİRLİKTE AİDİYETİN TEMEL UNUSURUDUR”
Dilin sadece bir iletişim aracı olmadığına vurgu yapan Yazar Zana Farqini, şunları ifade etti:
“İletişim araçlarından en önemli olanı ve başta geleni değil. Aynı zamanda bir aidiyeti oluşturan temel ögedir. Bir ulusu ulus yapan etmenlerin başında dil gelmektedir. Dil, her ne kadar kültürel bir öge ise de aslında o kültürel ögeyi günümüze taşıyan, yeniden üreten ve geleceğe aktaran da en temel etmendir. Sistem bir dili yasakladığında aynı zamanda onun geçmişini, kültürünü yok eder. 3 kuşak sonra o dili konuşamayanlar egemen dile kendisini mensup görerek, o egemen ulusal millete ait hisseder.”
PİRHA-Yazar Hüseyin Deniz, Alevi inancında dilin giderek Türkçeleştiğini söyledi. Deniz, “Günümüz koşullarında Kürtçenin yaşam alanının kısıtlanması Bektaşiliğin bir dönem Osmanlı’da gücünün olması, Rea Haq inancının yazılı belgelerinin olmamasından dolayı Rea Haq inancının terimlerinin yavaş yavaş Türkçeye dönmesine sebep oldu. Pir ve rayber yerine artık dede kavramı kullanılıyor, bunlar inanç dilindeki dönüşümleri gösteren örnekler” dedi.
Türkiye’de yaygın iddialardan biri de Alevilerin Kürt olamayacağı, Türk olacağı yönünde. Alevilik üzerine yapılan çalışmaların çoğunda bu iddia yer alıyor. Dolayısıyla ibadet dili de Türkçeleşiyor.
Yazar Hüseyin Deniz‘in ‘Yezdanilik İnanç Terimleri Sözlüğü’ isimli eseri 14 Aralık 2023 tarihinde Sitav Yayınları’ndan çıktı. Deniz, yazdığı sözlüğe ilişkin sorularımızı yanıtlarken, dil üzerindeki asimilasyona dikkat çekti.
“FARKLI İNANÇLARIN BİRBİRLERİNE OLAN YAKINLIKLARINI FARK ETTİM”
PİRHA: Sizi bu sözlüğü yazmaya iten şey neydi? Süreci bize anlatır mısınız?
HÜSEYİN DENİZ: Aleviliğin içerisinde yer alan Rea Haq süreğinin içerisinden geliyoruz, dolayısıyla da Aleviliğin içerisinde yer alan birçok kavramı ve inancın genel çerçevesini biliyoruz. Bu süreçte daha çok bu inançla yakın gözüken Yaresanilik, Kakailik, Ezdiati dediğimiz inanç temsilcileriyle çeşitli konferanslarda bir araya gelme imkanımız oldu. Dolayısıyla bu süreç içerisinde bu inançların birbirleriyle olan yakınlıklarını fark ettik. Ayrıntılara girdiğimizde benzerliklerin daha fazla olduğunu fark ettikten sonra aslında birbirine benzemek ile birlikte, bu inancın içerisinde yer alanların birbirinden çok haberdar olmadıklarını fark ettim. Hem bu duruma bir katkı sunmak hem de bu inançların aslında kavramsal ve ritüel anlamında benzerlikleri yan yana getirme düşüncem oldu. oOnedenle böyle bir çalışmaya başladım.
“YEZDAN İSMİNİN ALEVİLİKTE VAR OLDUĞUNU VE GÜNÜMÜZE KADAR GELDİĞİNİ FARK ETTİM”
-Yezdanilik şemsiyesi altında Alevilik Rea Haq gibi sürekleri almışsınız. Bunu açar mısınız?
Bu inançların kavramlarının neredeyse birçoğu aynı terimlerle dile getiriliyor. Ancak Yezdan kelimesi çok arkaik bir form. Yezdan isminin Alevilik, Bektaşilik, Yaresanlık, Kakailik ve Ezdailikte var olduğunu ve günümüze kadar geldiğini fark edince ortak tanrı kavramı olarak gördüğüm için onları birleştiren temel noktalardan biri olarak gördüm. Ama bunu destekleyen bir başka asıl nokta da bu inançların içinde canlılığını koruyan en önemli kavram ise niyaz, miyaz kavramıydı. Niyaz dilek, yakarış miyaz ise sunudur, adaktır. Bu iki kavram Yezdan ile birebir ilintili ve uzun tarihsel bir süreçten bugüne kadar varlığını koruyan bir terim olunca bu üçünü bir arada gördüğümüz zaman aslında bir anlamda bunların bir sembolü olarak geldiğinden dolayı da Yezdan kavramı ve Yezdanilik terimini kullanmayı tercih ettim.
“ALEVİ İNANCINDA KULLANILAN DİL, YAVAŞ YAVAŞ TÜRKÇELEŞMİŞ DURUMDA”
-Sözlükte inanç ve dilin kesişme noktalarına da işaret eden noktalar var. Özellikte inançtaki Kürtçe kelimelerin yerini Türkçe’ye bırakması gibi. İnançtaki asimilasyonun dile de paralel olarak yansıdığını mı düşünüyorsunuz?
Bektaşiliği ve Arap Alevileri saymazsak Rea Haq, Yaresanlık, Ezdailik ve Kakailik’in inanç dili Kürtçe. Bunun içine bu inancın kullandığı terimleri koyduğumuzda pir, rayber, cem, niyaz ve miyaz gibi birçok kelimenin Kürtçe olduğunu gördük. Bu inançların dilinin Kürtçe olmasıyla da bir başka ortaklaşma ortaya çıkıyor. İnancın kendi ibadet dili Kürtçe olunca terimlerinin de böyle olması çok normal geliyor. Bu durum Arapça konuşulduğu için Nusayrilik’te değişmekle birlikte ancak terimlerin karşılıklarına yeni kavramlar üretilmiş ama halen kendini koruyan kavramlar da var. Bektaşilikte yine pir, rayber, cem vb. birçok kelime aynı şekilde günümüze kadar gelmiş. Bu durum aslında işin asıl kaynağının ne olduğunu bize gösteriyor.
Sonuçta Alevilikte dil giderek Türkçeleşmiş bu da günümüz koşullarında Kürtçenin yaşam alanının kısıtlanması, Bektaşiliğin bir dönem Osmanlı’da gücünün olması, Rea Haq inancının yazılı belgelerinin olmaması ve yazılı belgelerinin daha çok Bektaşilikten olmasından kaynaklı. Bu durum Rea Haq inancının dilinin Kürtçe olan kesimlerinin de dilinin yavaş yavaş terimlerinin Türkçeye dönmesine sebep oldu. Bunlardan birisi çıralık terimine günümüzde hakullah deniliyor. Pir ve rayber yerine artık dede kavramı kullanılıyor. Bu örnekler inanç dilindeki dönüşümleri gösteren örnekler. Cemlerin yapılma biçimleri değişiyor, tabi bunda köy ve kentleşme olgularının da etkileri var. Ancak terimlerde değişimlerin olduğunu gözlemleyebiliyoruz. O yüzden bu yönüne de vurgu yapmak istedik. Yezdanilik çerçevesinde bir araya getirdiğimiz inançların aslında ortak yönünün varlığının Türkiye’deki Rea Haq inancı ve Alevilik içerisindeki diğer inançların boyutlarını da görmek istedik. Alevi inancı içerisindeki terimler Bektaşilik, Tahtacılar ve birçok inancın bileşenlerinin içerisinde günümüzde halen kendisini koruyor ama giderek zayıflıyor. Dolayısıyla bu zayıflamayı da göz önüne alarak geçmişin tarihsel yönüne de bir hatırlatma yapmak istedik.
“UZUN SÜREDİR, ALEVİLERİN KÜRT OLAMAYACAĞI ÜZERİNE ÇABA VAR”
-Bugün ‘Aleviyse Kürt değildir’, ‘Alevinin Kürt’ü olmaz’ gibi söylemler buradan mı besleniyor?
Kimlikler ötekileştirilince inançlarda da kendilerini koruma içgüdüleri ortaya çıkıyor ve buna karşı da bir takım teorik şeyler üretiliyor. Ancak Türkiye’de en çok karıştırılan temel nokta kişinin ırk ile inancın karıştırılmasıdır. Özellikle ötekileştirilmiş inançlar ve alt kimlikler kendilerini koruma amaçlı bunu yapar. Alevilerde bu koruma kendini daha çok kimliğini direkt Alevi olarak nitelendirmesi onu gösteriyor ve bu durumda asimilasyon politikasının ciddi bir etkisi var. Türkiye’de yaygın olarak oluşturulan teori Alevilerin Kürt olamayacağı Türk olacağı üzerinden uzun süredir bir çaba var. Bunu Türkiye’de Alevilik üzerinde yapılan çalışmaların % 90’ında görebiliriz. Böyle şeyler olunca toplumda ister istemez kimliğini Alevilik, Türklük veya başka bir kimlik üzerinden var etme çabası ortaya çıkıyor. Oysaki inançların ırkla ilişkilendirilmesi çok az örnekleri olan bir şey.
PİRHA- Yazar Kenan Aydoğdu, çocukluğunda anadilinde dinlediği masalları kitaplaştırdı. Dersim’in pek çok bölgesinden anlatıcıları bizzat dinleyerek ve kayıt alarak ‘Dersim Halk Masalları’ kitabını oluşturan Aydoğdu, “Toplum masal anlatıcısı yaşlıları evin içerisine itmiş, toplumsal ilişkilerinin kalmadığı, ölümü bekleyen ve misyonu dolmuş bir yerdeler” dedi. Aydoğdu, asıl geriye düşenin toplum olduğunu, yaşlıların daha ileride bir yerde konumlandığını vurguladı.
Yüzyıllardır dilden dile aktarılan ancak günümüzde yok olmakla karşı karşıya kalan yerel masalları bugüne taşımak için çaba içerisine giren Yazar Kenan Aydoğdu, Dersim’in pek çok bölgesinden anlatıcıları bizzat dinleyerek ve kayıt alarak Dersim Halk Masalları kitabını oluşturdu. Aydoğdu’nun sözlü kültür geleneğini yaşatma çabası önemli bir yerde duruyor.
Erzincan’ın Tercan ilçesinde geçirdiği çocukluğunda Kırmancki/Zazaca dinlediği masallara, yatılı okula başlamasıyla yabancı bir dil ve inanç ile karşılaşması sonrasında yabancılaşan Aydoğdu, 2018 yılında yeniden çocukluk masallarını bulmak için Dersim, Erzincan, Bingöl, Varto ve İzmir’de birçok masal anlatıcısını kayıt altına almış.
Dersimin sözlü kültür geleneğinde hala varlığını koruyan halk masallarının neredeyse unutulmaya yüz tuttuğunu aktaran Aydoğdu, dönemin belki de en popüler sözlü anlatıcısı olan yaşlıların, şimdilerde bir evin karanlık odasında kaldığını üzülerek anlatıyor.
Aydoğdu, masal anlatıcısı yaşlılara dokunduğunda ise toplum hafızasının uğradığı değişimin çok daha anlaşılır olduğunu belirterek, “Görüyorsunuz ki asıl geriye düşen toplum, yaşlı daha ileride bir yerde konumlanıyor” diye yorumladı.
‘Dersim Halk Masalları’ kitabının yazarı Kenan Aydoğdu ile masalları, masallara yeniden ulaşma serüvenini, sahadaki kaynağa ulaşmanın zorluk ve heyecanlarını, dönemin masal anlatıcılarının toplumsallıktaki yeri ve güncel durumu, mitolojik masalların inanç ile olan ilişkisini ve bu hikayelerin kitaba dönüşmesi sürecini konuştuk.
“ANADİLİMİZDE MASALLAR DİNLERDİK”
PİRHA- Doğduğunuz yerin toplumsal ilişkileri ve kültürel yapısı nasıldı? Masallar ile tanıştığınız ortamı biraz anlatır mısınız?
KENAN AYDOĞDU: Erzincan Tercan’da doğdum. Köyden çıkıp yatılı okulda okudum ve oradan çıkınca apayrı bir dünya ile tanıştık. 7 haneli bir köyde, diğer mezra köylerle de ilişkimizin olmadığı, yüksek dağlarla çevrili bir yerdeydik. Herkes Kırmancki/Zazaki konuşurdu. Başka hiçbir dil, inanç yoktu. Dünyanın ondan ibaret olduğunu düşünüyorduk. Köyden çıktığımızda ise deyim yerindeyse ‘hanyayı konyayı’ gördük. Çocukluk yıllarımda köyde elektrik yoktu, bol bol masallar anlatılırdı. Çocukluğumuza ait kendi oyunlarımız vardı ve onları oynardık. Bunlar hep kendi dilimizde ve inancımızda idi. Dilimiz, hiçbir dilden daha öte kültürel bir öge değil, hiçbirinden de daha aşağıda bir yerde durmuyor.
YATILI OKUL SÜRECİ VE BAŞKA BİR DİLE, KÜLTÜRE TESLİM OLMA
Dünyanın her yerinde kendi dilimizin ve inancımızın yaşadığını düşünüyorduk ama ilkokula başladıktan sonra bunun böyle olmadığını gördük. Bazı dillerin, inançların yasaklı olmasının dezavantajlı veya yasaklı halleri ile büyüdük. İlkokuldan bu yana yasaklı olduğumuzu bilerek büyüdük. Yatılı okullar, kendimize ait olmayan şeylerle tanışıp, hızlı bir şekilde ona dahil olmamızı isteyen bir sistemle karşılaştık. Sadece öğretmenlere değil başka bir dile, kültüre, inanca teslim edilme durumunuz var. Buradaki teslim olma durumu da çok masum bir teslimiyet değil. Bunun yasağıyla, dayağıyla, asimilasyonuyla teslim oluyorsunuz. Buradaki asıl sorun dilinizin, inancınızın, kültürünüzün sizden çıkması. Çocukluğumuz bambaşka bir gidişatın başlangıcıydı.
ÇOCUKLUK MASALLARINI ARAMA SERÜVENİ
– Kentlere göç serüveniniz başladı. Bölgede güçlü olan masal anlatıcılarının, masalları tarihsel hafıza olarak taşıdığı ve bunu sonrakilere aktardığını görüyoruz. Sizin tekrar bu masalları arama maceranız nasıl başladı?
Çocukluğumuzda televizyon yoktu. Nenem ve dedem bizlere çokça masal anlatırdı. Bu masallar saatlerce sürebilirdi. Masallara yönelmem biraz belgesel oluşturma fikri ile gelişti ve sonrasında kitaba dönüştü. Yaz aylarında köye gittiğimizde artık masalların yerini televizyonlar almıştı. Girdiğimiz politik ortamlarda, hem de kültürel alandaki çalışmalarımda bu masalların içeriğine nasıl ulaşabilirim, diye fikirlerim vardı. Amacım yaşlıların masallarını anlatan bir belgesel çekmekti. Tabi bunları çekmek için ekipmanlar çok pahalıydı ve o dönem işsizdim. Elimde olan kamera ve mikrofonu alarak Dersim’e gittim. Amacım isimlerini bildiğim ama içeriğini bilmediğim o masalları bulmaktı.
“KAHVELER DOLUSU YAŞLILAR MASAL BİLMİYORDU”
-Kaynak bulma, o kaynağa ulaşma süreci nasıl gelişti?
O dönem hiçbir çalışma yoktu. Hiç kimsenin çalışma yapmaması da beni bu işte ısrarcı kıldı. Ovacık ve Hozat’ta ilk dolu kahvehaneyi gördüğümde kendimi şanslı hissetim, yaşlılar doluydu. Kendimce tamam bu iş bu kadar dedim. Ama kimsenin masal bilmediğini öğrendim. Kimilerince bu gereksiz bulundu. Kimileri ise isimler vererek bu kişilerin kendilerine saatlerce masallar anlattığı bilgisini verdi. Büyük bir heyecanın yitip gittiğini o kişilerin yüz ifadelerinden anlıyorsunuz. Kahvelerin dolu, insanların kültürel öge olan o masalları bilmemesi canınızı yakıyor.
“MASALLAR BÖLÜK PÖRÇÜKTÜ”
İlk olarak Ovacık’ta bir yaşlı amcayı bulduk. Kamerayı kurup mikrofonu uzattık. Masalın mitolojik bir yerini anlatıyor ve gerisi yok. Hatırlamaya çalışıyor ama olmuyor. Onunla başladık ve o bile bir umuttu. Onun öncesinde de İzmir’de bir arkadaşımın nenesi ‘Alizer’ diye bir masal anlatmıştı ve ses kaydı almıştık. Çok bölük pörçüktü, masalın içi yoktu. Ovacık’ta aynı masalı bilen Emine ismindeki bir teyzeye denk geldim.
-Masal anlatıcılar bugünkü haliyle toplumun neresinde duruyor? Kendi dönemlerine göre en popüler olan, hemen herkesin akşamları masal dinlemek için yanına gittiği bir yerde bu masalcılar. Toplumun onlarla ilişkilenme biçimi nasıl?
Toplum masal anlatıcısı bu yaşlıları evin içerisine itmiş, toplumsal ilişkilerinin kalmadığı, ölümü bekleyen ve misyonu dolmuş bir yerdeler. Kendilerini yeniden üretemedikleri bir bekleyiş. Gençliğini geçirdiği, bir sürü anısının olduğu o evin diğer odalarını terk ederek tek bir karanlık odasında ölümü bekleyen bir yerde duruyorlar. Toplum için belki de artık ‘işe yaramayan’ olmuşlar.
Teknolojinin gelişmesiyle birlikte, televizyon ve sosyal medyanın girmesiyle birlikte apayrı bir yaşantının içerisine girildi. Bir yaşlı ile sohbet daha az gereksinim olan şeye dönüştü. Yaşlılara ilk dokunduğumda yani ‘masal biliyor musun’ dediğimde Emine teyze birkaç tane bildiğini söyledi. O an elim ayağıma dolandı, beni çok etkiledi. Çok espirili, çok zekiydi. Anlatmaya başladıkça o ‘karanlık’ köşenin mitolojik kahramanlarla dolu olarak aydınlandığını, toplumun hafızanın nasıl bir değişime uğradığına denk geliyorsun.
“ASIL GERİYE DÜŞEN TOPLUM, YAŞLI DAHA İLERİ BİR YERDE KONUMLANIYOR”
Görüyorsunuz ki asıl geriye düşen toplum, yaşlı daha ileride bir yerde konumlanıyor. Onu anlatırken kendine güvendiği, anlattığında işe yarar olarak gördüğü, hakim olduğu bir yerde buluyorsunuz. Ona kendisini hatırlatıyorsunuz, o ise hatırladıkça size kültürünüzü hatırlatıyor. Toplumun çok ilerisinde. Sevdiğiniz bir kitabı okuyup kapattığınızdaki his neyse o yaşlının anlattığı masalları dinlemekte o his işte. İlk masalın hissettirdiği şey o oldu. Tamamlanmamış bir cümleyi tamamlamak diye söyleyebiliriz.
“MASALDA EN ÜST OTORİTE HIZIRDIR”
-Masallar içerisindeki mitolojik anlatımların toplumsal ilişkilerle, tarihle, inançla bağlantısı olduğunu biliyoruz. Dönem dönem o karakteri alıp ona yansıtıyor. İnançla ve masalların ilişkisine dair ne söylersiniz?
Masallar kesinlikle toplumun bütün değerlerini içerisinde barındırıyor. Mitolojide ‘dev’ kavramı çok var. Bu ‘dev’ ise o coğrafyanın aşılmayan zorlukları oluyor. O dev bir dağın aşılamaması olabilir. Tabi ki inancın da mitoloji ile bağı var. Çocuk sahibi olamayan bir padişah dağda gezerken biri ona elma verir ve çocuğu olur. Masalın içerisindeki en üst otorite padişah. Onun da üstünde bir otorite, ona çözüm oluşturabilecek yerin Hızır olması, o sözün hiç aksatılmamasına dair birkaç masalda denk geldim.
“HIZIR VE ZİYARET MASALLARDA GÜÇLÜ OLARAK VAR”
Yine Alık-Fatık masalında babaların dinleyebileceği, sözünden çıkamayacağı yer olarak ziyaretler gösterilir. Masalda üvey anneleri, babalarından iki kardeş olan Alık ve Fatık’ı kesmelerini istiyor. Ya da bir kötülük olarak onları aç bırakmak istiyor. Baba buna itiraz ettiğinde üvey anne kendisine, ‘git ziyarete sor, o ne derse onu yap’ diyor. Üvey annenin babanın kendisini dinlemeyeceğini bildiği için bunu ziyaret üzerinden yapması bir yerde inancın mitolojide güçlü yerini gösteriyor. Ziyaretler sorgulanmıyor. Hızır ve ziyaret kavramları masallarda güçlü olarak var.
MASALLARDA KADIN: KÖTÜ ÜVEY ANNE VE DAPİR
-Masallardaki mitolojik anlatımlarda kadın karakterler nerede duruyor?
Masallarda dönemin ruhu aktarıldığı için kadınların biraz daha ötelendiği, kötülüklerin kadın eliyle yapıldığı gibi durumlar var. Dapir kadındır ve Avrupa’daki cadılık kavramı ile eş değerdir ve bütün kötülükler o dapir eli ile yapılır. Masal kahramanı olan bir padişahın oğlunun sevgilisi için çıktığı yola varmadan önce diğer padişahların kızları ile zafer kazanıp evlenmesi, bol tercihi olan bir erkek modeli çiziyor. Belki de üzerine daha derinlikli çözümleme yapıldığında bütün masalların bir akışı vardır. Masal kahramanı olan erkeğin dağları aşması, devleri öldürmesi veya orduları yenmesi de aynı zamanda aşkı uğruna yani bir kadın için yaptığı bir şey oluyor. Burada eşitlenen bir durumda var. Mitolojik öğeler bağlamında toplumun yaşadığı argümanlarla şekillenmiş bir hikaye kahramanı görmüyorsunuz. Eşitlenen bir kadın figürü var; üvey anne kötü, dapir kötü.
KAYITLARIN KİTABA DÖNÜŞMESİ
-Dersim’in dışında farklı yerlerde de kayıt aldınız değil mi?
İzmir ve Erzincan’da çekimlere devam ettim. Sosyolojik Dersim denen Varto, Bingöl, Erzincan’dan masallardan oluşan bir kitap. 2018 yılından bugüne kadar süren bir süreç oldu. Sonraki süreçte pandeminin araya girmesi, ekonomik kriz, kağıt ve mürekkebin pahalanması gibi sorunlar araya girdi. Her yayınevinin masal basma gibi durumu yok. Yayın süreci de zor oldu. Bu süreçte çeviriler ile uğraştım, alt yazılar için uğraştım. Belgesel için Zazaca’dan alt yazıya çevirdiğim yazılar kitaba dönüştü.
“ANLATIMLARA SADIK KALINDI”
Çeviriler bittikten sonra birkaç yayınevi le görüştük. Nota Bene Yayınevi ile görüşmemiz olumlu geçti ve kitap 2023 yılında basıldı. İlk etapta yakın arkadaş çevresinde çok olumlu tepkiler aldım, çok kişi aradı. Bunun reklam kısmı eksik kalıyor. Masalların kayıt altına alınmasının benim için manevi bir yönü vardı. Sizin dokunabileceğiz, buradayız diyebileceğiniz dernekler de eskisi kadar yok. Sesinizi duyuramayabiliyorsunuz. Derlemelerde edebi yönü pahasına anlatıma sadık kalarak olduğu gibi vermek daha doğru olacaktır.”
Ersin ÖZGÜL/İZMİR
Kitaba ulaşmak isteyenler için iletişim numarası: 0505 774 18 17
PİRHA-Sanatçı Doğan Çelik, Kick Box Dünya Şampiyonu Erivan Barut ve Almanya’da basketbol oynayan Destina Aktar ile birlikte Pülümür Nehri kenarında Xırabo klamını okudu. Dile, kültüre ve inanca yoğunlaşılması gerektiğini vurgulayan Doğan Çelik, “Eğer kültürümüzün kaybolması üzerine bir kaygımız var ise çocuklarımızın geleceğini şimdiden çizmeliyiz” dedi.
Türkiye’de 4 ile 6 milyon arasındaki kişinin ana dili olan Kırmançki yok olma tehlikesi altında olan diller arasında ve Kırmançki dilinde yazılı eserler, görsel yayınlar, akademik çalışmalar da oldukça sınırlı olduğundan yeni nesillere dilin aktarılmasında sorunlar yaşanıyor.
Dersim’de spor ve sanat alanında devletin yeterince yatırım yapmamasından dolayı gençler ilgilendikleri alanlarda ilerleyemiyor ve başarılı sporcular oldukça sınırlı kalıyor.
Sanatçı Doğan Çelik, 23 yaşındaki Kick Box Dünya Şampiyonu Erivan Barut ve Almanya’da yaşayıp basketbol oynayan 16 yaşındaki Destina Aktar ile birlikte Pülümür Nehri’nde Xırabo klamını söyledi.
“HEDEFİM OLİMİYAT ŞAMPİYONU OLMAK”
16 yaşında Kick Box sporuyla tanıştığını söyleyen Erivan Barut, “Bu tanışma benim hayatımın dönüm noktası oldu. Sporla tanıştıktan sonra daha özgüvenli bir insan haline geldim. 2017 yılında ilk defa yapılan Türkiye şampiyonasına katıldım ve orada 3. Lük elde ettim ve ‘ben bu sporu yapabilirim’ dedim. Pes etmeden yoluma devam ettim ve 2019 yılında Türkiye şampiyonu oldum, Kick Box branşında Dünya şampiyonu oldum. Şimdiki hedefim Olimpiyat şampiyonu olabilmek” dedi.
“DİLİMİZ UNUTULMAMALI”
Bu topraklardan çıktığı için kendisini çok şanslı hissettiğini ifade eden Barut sözlerini şöyle sürdürdü:
“Çünkü yaşadığımız bölge havasıyla, suyuyla, toprağıyla muhteşem bir yer. Ben spor konusunda Dersim’de bir örneğim benim başarılarımın ardından birçok kız çocuğu spora başlamak istedi. Yaşadığımız bölgeye spor konusunda yatırımlar yapılırsa çok daha başarılı sporcuların bu topraklardan çıkacağını düşünüyorum. İnançlarımızı çok güzel bir şekilde yansıtmasından dolayı Xırabo şarkısını seçtik. Dilimiz çok önemli, ben dilimizi çok seviyorum ve konuşmak istiyorum o yüzden dilimiz unutulmamalı.”
Destina Aktar ise, “Dersimliyim ama Almanya’da yaşıyorum. 16 yaşındayım. Bende basketbol oynuyorum” diye belirtti.
“ÇOCUKLARIMIZA SAHİP ÇIKMAMIZ GEREKİYOR”
İki genç insanla beraber olmanın kendisi için büyük bir onur olduğunu vurgulayan Doğan Çelik, “Onlar benim geleceğim, toprağım, yaprağım, suyum, ağacım yani her şeyim bu çocuklar. Çocuklarımızın hayatına dokunmazsak onlar da geleceğe dokunamazlar. Sivil toplum örgütleri, Avrupa ve Türkiye’deki Dersim federasyonları tüm çabalarıyla dile, kültüre ve inanca yoğunlaşsınlar. Çocuklar her yerde büyüyebilir ama nasıl büyüdüğü çok önemlidir. Eğer kültürümüzün kaybolması üzerine bir kaygımız var ise çocuklarımızın geleceğini şimdiden çizmeliyiz. Çocuklarımıza sahip çıkmamız gerekiyor” diye konuştu.
PİRHA-1970’lerde evde, sokakta konuşulan dil Kırmancki iken 2000’li yıllara gelindiğinde artık evlerde de Türkçe konuşulmaya başlandığını söyleyen sanatçı Mücahit Göker, “Yabancılaşmayı önlemenin yolu kurumsallaşmaktan geçiyor. Kişi ana diliyle şarkı söylediği zaman horlanmayacağını, ötekileştirilmeyeceğini bilmeli ve kaygılarından kurtulması gerekiyor” dedi.
Dersim’de geleneksel müziğin, sözlü tarihin günümüze aktarımında çok büyük katkısı oldu. Sözlü ağıt ve klamların Dersim’in geleneksel ritüellerinde düğünlerde, cenazelerde, Gağand(yeni yıl kutlaması), Hızır ayında yapılan ritüellerde saz ve üç telli cura ile çalınarak o bölgenin acısını, sevincini, öfkesini ve tarihini yansıtır, toplulukların bir araya geldiği etkinliklerde söylenirdi. Ağıt ve klamların, bu geleneğin ve dilin kaybolmamasına katkısı büyük olmuştur.
‘Yeni çağ’ dediğimiz teknolojik dönemde geleneksel ritüeller daha az gerçekleşiyor. Artık müzikal gelenekler de değişime evrildi. Yeni jenerasyona ne kadar ulaşıldığına dair net bir söz ve söylem yok. Bütün bu sözlü geleneğe rağmen Kırmançki kaybolmak üzere, günlük konuşma dili olmak yerine sadece yaşlıların köylerde ve ailelerin evlerde konuştuğu bir dil haline geldi.
Kırmançki dilinde yazılı eserler, görsel yayınlar, akademik çalışmalar da oldukça sınırlı olduğundan yeni nesillere dilin aktarılmasında önemli sorunlar yaşanıyor. Kırmançki dili ile ilgili çalışmalar yapılmış olsa da yine de istenilen düzeyde ne konuşuluyor ne de yazılıyor. Yapılan çalışmalar genelde sınırlı ve bölgesel kalmış durumda.
Sanatçı Mücahit Göker ile Kırmançki’nin unutulmaması için yapılması gerekenler, gençlerin Kırmançki’yi neden konuşmadığı ve ilgi duymadığı, bundan sonra dil konusunda yapılması gerekenler üzerine konuştuk.
“1970’LERDE EVDE, SOKAKTA KONUŞULAN DİL KIRMANCKİ’YDİ”
PİRHA- 2000 yılından sonra doğan kuşak dile ne kadar önem veriyor?
MÜCAHİT GÖKER: 1970’lerde çevremde gördüğüm, evde, sokakta konuşulan dil Kırmancki’ydi. Ancak okullarda ve resmi kurumlarda Türkçe’nin zorunlu hale gelmesiyle bu durum yavaş yavaş değişmeye başladı ve artık sokakta da Türkçe konuşulmaya başlandı. 1980’lerde mahallede konuşulan dil Kırmancki iken yavaş yavaş 2000’li yıllara gelindiğinde artık evlerde de Türkçe konuşulmaya başlandı. 1980’lerde düğünlerde Kürtçe halay çekilip, şarkı söylenmesi bile yasaklanır hale geldi ve insanlar tutuklanabildi. İnsanlar yarın bu dili öğrenip konuşursam ekonomik ihtiyaçlarımı gideremeyeceğim, o zaman Türkçeyi daha iyi öğrenip daha iyi konuşayım diye düşündüler. Ailede ana dile duyarlılığı olan kesimler biraz daha ana dillerini koruma altına almaya çalıştı. 2008 yılında UNESCO’nun Kırmancki’nin kaybolmak üzere olan diller arasında yer alan raporu insanlarda biraz duyarlılık gerekçesi oldu. Biraz daha bireysel ve kurumsal çalışmalar hız kazandı.
“DİL VE MÜZİK BİRBİRİNE ÇOK YAKIN”
-Dil ile müzik arasında nasıl bir ilişki var?
Dil ve müziğin yapı taşı sestir. Dil ve müzik birbirine o kadar yakınken ve özellikle Kırmancki’de söyleyebileceğimiz yazılı kaynaklar çok azken aileden alınan ninni, masal, hikaye, ağıt ve halay ezgileri o insanın ana diliyle konuşmayı nasıl öğreniyorsa dinlediği müzik de o kişinin müzik dağarcığını oluşturuyor diyebiliriz.
“ÇÖZÜM SÜRECİ DÖNEMİNDE KÜLTÜR-SANAT FAALİYETLERİNE GEÇİCİ BİR İLGİ VARDI”
-Gençlerin kültür-sanat etkinliklerine olan ilgisi nasıl?
Kültür-sanat etkinliklerine olan ilgiyi dönem dönem ayırırsak çok daha iyi olur. 1980-1990 yıllarında olan ilgiyle 1990-2000 yılları arasındaki ilgi birbirinden çok farklı. 2000’li yıllardan günümüze olan süreçte de çözüm sürecinde radyo, televizyon, Kürtçe seçmeli ders gibi kısa vadeli göstermelik açılımlar insanlarda rahatlama duygusu oluşturdu. Çözüm süreci döneminde Kırmancki’nin dışında da genel olarak kültür-sanat faaliyetlerine geçici bir ilgi vardı. Hem dil hem de genel kültür-sanat faaliyetlerine karşı baskılar arttıkça sadece duyarlı ve özel ilgisi olan kesimler gelmeye başladı.
“YABANCILAŞMAYI ÖNLEMENİN YOLU KURUMSALLAŞMAKTAN GEÇİYOR”
-Popüler kültürün yeni kuşak üzerinde ana diline ve kültürüne yabancılaşma etkisi var mıdır? Var ise nasıl ? Çözüm öneriniz vardır?
1990’lı yıllarda radyo ve televizyon yeni yeni yaygınlaşmaya başlayınca bir çocuk için o evde en çok kulağına gelen sesler televizyonda o zaman duyulan pop müzikti. Müzik türlerine karşı değilim her türlü müziğin dinlenmesi gerektiğini düşünüyorum, kulak zenginliği açısından gereklidir ama bazı türler dayatıldığı zaman özendirme açısından bireyde yanlış yönlendirmeye sebep olabiliyor. Diğer müzik türlerini de baskılayarak çok geri planda bırakıyor. Böyle olunca da o kişi çevresinde, okulda, sokakta gördüğü ve belki bazen de özenerek popüler kültürün etkisinde kalarak o kişiyi yabancılaştırıyor. Eğer ailede bu konuda bilinç ve duyarlılık varsa, o ailelerde biraz daha korunmuş olabiliyor yabancılaşmaya.
Son dönemde yabancılaşmayı önlemek için bireysel çabalar çok yetersiz kalıyor. Dil, kültür ve sanat faaliyetleri alanında halen çalışmalar sürüyor ama bunun bireye ulaşabilmesi için dijital ve sosyal mecralar gerekli ve bu alanda da yine mevcut sistem ağırlığını hissettiriyor. Sistem bireye çok daha hızlı ulaşabiliyor böyle olunca da istenen sonuca ulaşılmıyor.
Yabancılaşmayı önlemenin yolu kurumsallaşmaktan geçiyor. O dilin ileride kişinin mesleğini icra ederken de kullanabileceği bir dil haline gelmesi, onunla ekmeğini kazanabilmesi önemli. Kişi ana diliyle şarkı söylediği zaman horlanmayacağını, ötekileştirilmeyeceğini bilmeli ve kaygılarından kurtulması gerekiyor.
Gençler tarz olarak daha çok batı enstrümanlarının kullanıldığı müzikler rock, blues, rap türleri gençlerde daha çok karşılık bulabiliyor. Bunun sebebi de sosyal mecralarda daha ulaşılabilir olan müzik türleri ister istemez daha fazla dinlenir.
Yasaklanmaya çalışılan ve her zaman geri planda tutulan Kırmancki’ye sahip çıkılmalı. Bu bilinç olabildiğince yayılmalı ve her şeye rağmen herkes bu alanda üretmeye devam etmeli.
MÜCAHİT GÖKER KİMDİR?
1962 yılında Bingöl’ün Genç ilçesinde doğdu. Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi’nde Sınıf Öğretmenliği bölümünü bitirdi. Kayseri, Adıyaman, Bingöl ve Mersin’de toplamda 26 yıl öğretmenlik yaptı.
Gençlik yıllarından beri bağlama çalan ve müzikle uğraşan Mücahit Göker, öğretmenlikten emekli olduktan sonra sekiz eserden beşi kendisine ait olan Dara Hênî adlı albümünü çıkarttı.
PİRHA-İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB), İSMEK bünyesinde ücretsiz Zazaca kursu açtı. İlk kez açılan Zazaca Başlangıç Seviyesi kurs programı, 96 saatlik sertifikalı bir eğitimi kapsıyor.
İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) İstanbul’da temel düzeyde Zazaca öğrenmek ya da anadili Zazaca olup geliştirmek isteyenler için ücretsiz Zazaca dil kursu açtı. İBB Enstitü İstanbul İSMEK bünyesinde ilk kez açılan Zazaca Başlangıç Seviyesi kurs programı, 96 saatlik sertifikalı bir eğitimi kapsıyor.
Programa katılmak için herhangi bir ön koşul veya yeterlilik aranmıyor. Yüz yüze eğitimler, Şişli Dil Okulu Merkezi’nde hafta sonları gerçekleştirilecek. Kurs için enstitu.ibb.istanbul adresinden kayıt yaptırabilir.
PİRHA- Pandemi dolayısıyla uzun zamandır eğitim, kültür ve sanat çalışmalarına ara veren Enfield Alevi Kültür Merkezi ve Cemevi yeniden derslerine başladı.
Enfield Alevi Kültür Merkezi ve Cemevi uzun zamandır bütün dünyayı etkisi altına alan Covid-19 nedeniyle ara verdiği derslerine yeniden başladı.
İngiltere’de hizmet yürüten Enfield Alevi Kültür Merkezi ve Cemevi halk oyunlarından müziğe, semah eğitiminden dil kurslarına, bağlama kursundan santranca kadar birçok kişiye ders veriyor.
Enfield Alevi Kültür Merkezi Başkanı Zeynep Demir ve öğretmenler sosyal medyada yayınladıkları mesaj ile tüm kursiyerlere katılım çağrısında bulundu.
Zeynep Demir, “1.5 yıldan fazladır bütün dünyanın Covid-19 hastalığı boğuştuğu, ciddi sıkıntılar yaşadığı bir süreçten geçiyoruz. Bizler de Enfield Alevi Kültür Merkezi olarak eğitimimize bir dönem ara verdik. Eğitim ve sanat amaçlı derslerimize tekrar başlıyoruz” diye belirtti.
PİRHA – Sanatçı ve Uluslararası Müzik Akademisi kurucusu Umut Akar, “Bir insan ana dilini konuşamıyorsa birçok alanda sorun yaşayabiliyor” diyerek, “Bir ana dilin önemi eğer acınız varsa ilk ilacınızdır, savaştaysanız ilk silahınızdır, konuşmayı öğrenirken ilk hocanızdır. Ana dilin önemi beni ben eden tüm varlıklar için önemli bir titreşimdir” dedi.
Haberin videosu;
Sanatçı ve Uluslararası Müzik Akademisi (UMAK) kurucusu Umut Akar, gelecekteki projeleri, uluslararası müzik akademisi, pandeminin sanata etkisi, anadil ve müzik konularına dair PİRHA’nın sorularını yanıtladı.
“MÜZİĞİN KENDİSİDİR BENİ BUGÜNLERE GETİREN”
30’uncu sanat yılınızı “Rayir/Yolda” ile girdiniz? Sanatınızı bugüne taşıyan nedir?
İlk önce müzikal bir ailede doğmak çok önemli bir noktadır, yani annem, babam, ablam, amcalarım ve dayılarımın hepsi müzikal enstrüman çalarlardı. Eskiden her gün müzik vardı bizde. Yani hayata böyle bir yerden adım atmak çok güzel bir şanstı, çok güzel bir mutluluktu. Annem ve babam sanat alanında aktiflerdi. Bizim evimizde her zaman Türkiye olsun ya da diğer ülkeler olsun Avusturya Viyana’ya sanatçı geliyorsa kesin bizim eve uğramıştır bir dokunmuşumdur çocukken bir görmüşümdür öyle bir ortamda büyüyünce sanatı bugünlere taşımak daha kolay oluyor. Bu yolculuk uzun bir yolculuk hepsini şuan anlatsam röportajın içine sığmayacak ama 30.yılıma beni taşıyanlar tabi tanıdığım, gördüğüm, dokunabildiğim insanlardır. Bana dokunan insanlardır, beraber müzik yaptığımız insanlardır. Müziğin kendisidir beni bugünlere getiren. Aynı zamanda işte azimde olması gerekiyor 30 yıl sanat yapabilmek için. Müziği daha küçük yaştan beri yapıyorum ama sahneye çıkıp kendi çalışmalarımla insanların karşısına çıktığım anda sonraki dönemi sayıyorum o da 15 ile 16 yaşından sonra oluyor. O yüzden iste 30.sanat yılıma girmiş oluyorum. Rayir ile bunu bir konsept olarak anlatmak istiyorum.
“EĞER ACINIZ VARSA İLK İLACINIZ, SAVAŞTAYSANIZ İLK SİLAHINIZDIR, KONUŞMAYI ÖĞRENİRKEN İLK HOCANIZDIR”
Anadil ve müzik sizin için ne anlam ifade ediyor?
Anadil kuşkusuz artık bilim insanlarının da araştırmalarından sonra önemini tartışmasız bir şekilde savunuyoruz. Bir insan ana dilini konuşamıyorsa birçok alanda sorun yaşayabiliyor. Dil dediğiniz dünden bugüne oluşan bir şey değil. Edip Cansever’in şiirinde olduğu gibi ‘insan yaşadığı yere benzer’ ama benzeme süreci yüzyıllar da alabiliyor o süreçte şekilleniyorsunuz. Bir ana dilin önemi eğer acınız varsa ilk ilacınızdır, savaştaysanız ilk silahınızdır, konuşmayı öğrenirken ilk hocanızdır. Ana dilin önemi beni ben eden tüm varlıklar için önemli bir titreşimdir bu titreşimleri sürdüremediğiniz sürece hem toplum hem kültür hem de insan olarak dezavantajlarınız var ana dil çok önemlidir.
Müziğe bakış açısı kapsamlı ve zor bir konu olacak benim için ama şöyle bir örnek vereceğim ben bir müzik hocasıyım öğrencilerim var her üniversiteye gittiğimde kendimi her türlü soruya hazırlıyorum ama şöyle bir soru vardır o da müzik nedir?sorusuna cevap vermekte zorlanıyorum tabi insanlara sorarsanız herkesin bir fikri vardır öğrencilerimde de oluyor zaten. İlk geldiklerinde onlar bana sormadan ben soruyorum müzik nedir? diye herkesin bir fikri oluşuyor. İşte ruhun gıdasıdır, ruhtur işte bildiğiniz bir sürü formülasyonda bir şey anlatmaya çalışıyorlar ama cevap gelmiyor. Müzik ruhun gıdasıdır ruh nedir gıda nedir onları açalım direkt müziği anlatacak bir şey var mı yok tabi.
Uluslararası Müzik Akademisi UMAK’ı bize anlatır mısınız? Nasıl başladı?
UMAK aslında birçok anlama geliyor aynı zamanda ismimin kısaltılması ama Uluslararası Müzik Akademisi diye 2009’ un sonlarında 2010’ da aslında Viyana da Viyana Ralf Müzik Akademi olarak ilk adımlarını attık. Geçmişe çok az gitmem lazım tabi bizim batı enstrümanları vardı ama doğu sazlarımızı okuyamıyorduk o süreçte yıllar sonra tekrar okumaya karar verdim ve caz bölümünde başladım. Bir yıl okuduktan sonra tabi oradaki profesörlerle de iyi tanışınca teklif geldi bizimle çalışmak ister misin diye tabi benim de amacım bu diye dünya müziği bölümünü kurduk.
Dünya müziği bölümü Viyana da ilk defa kuruldu bu ne demek, bugüne kadar gitar çalabiliyordunuz batı enstrümanları çalabiliyordunuz ama bağlama çalamıyordunuz mesela orada böyle bir şansınız yoktu. Onu düzeltmek için ya da o fırsatı oluşturabilmek için dünya müziği bölümünü kurduk. Bu ne demek oluyordu bir batı enstrümanı bir doğu enstrümanı okuyordunuz. Bugüne kadar sadece batı enstrümanını çalanlar konservatuarı okuyabiliyordu. Batı enstrümanlarını çalamıyorsa aslında bugüne kadar konservatuara giremiyordu ama biz diğer enstrümanlarında önemini vurguladık.
2016’da profesör olduktan sonra da biraz daha kendi okuluma UMAK’a (Uluslararası Müzik Akademisi) biraz daha yoğunlaştım bu yoğunluğun içinde zaten Avusturya’da oturtmuştuk. 10 yıldır çalışmalarımız vardı yetiştirdiğim öğrencilerim vardı ve arkadaşlarım vardı bu konuda hepsi bir pozisyon almıştı zaten burada öğrencilerle ilgileniyorlardı bende bir adımı aslında Viyana’ da konservatuarın kapısını insanlara nasıl açtıysam şimdi bu fırsatı Avusturya’nın dışına çıkıp da dünyaya sunmak istedim. Daha önce uzun araştırmalar yapmıştım. Bu araştırmalar Türkiye’ de olacak sonuçta bağlantılarımın Avusturya’dan sonra Türkiye’ de olması gerekiyor.
Özellikle iyi olmayan bir dönemde herkes bana olur mu herkes oradan buraya gelirken sen niye şimdi oraya gidip yapıyorsun dedi. Şimdi herkesin yapabileceği kolay bir dönemde bir şey yapmaktansa ihtiyaç olarak gördüğüm sanatı Türkiye’ye taşıdım demek istemiyorum ama sanatı İzmir’de Urla’ya araştırmalarımdan sonra bir okul açmaya karar verdim. İzmir daha farklı batıya daha yakın bakış açıları var. İstanbul’dan çok göç alıyor pozitif beyin göçü alıyor. Tabi benim sadece oraya gidip okul açmam değil yani orada ki pozitif insanları bir araya toplayıp orada etkin olabilmeye çalıştım. İnsanlarla tanıştım çok şey öğrendim. UMAK dediğim gibi bütün tecrübelerimle birlikte hareket ettiğim ve ihtiyaç olarak gördüğüm bir okul olarak kurdum.
“HÜMANİST BAKIŞ AÇISIYLA HAREKET ETMEYEN UMAK AİLESİNDEN OLAMAZ”
UMAK’in Kırmancki lehçesine bakışı ve katkısı nelerdir?
İçinde birçok insan var birçok düşünce var ama hümanist bir bakış açısıyla hareket etmeyen UMAK ailesinden olamaz bazı şartlarımız var. Kürtçenin lehçeleri derler ama lehçe oluşabilmesi için bir tane orjin bulmak gerekiyor. Orjine hangisine karar verirseniz onun etrafında bölgesel titreşimler farkıyla olanlara lehçe deniliyor. Dil bilimciler affetsin beni yine de biraz akademik olarak araştırmalarımız ses, tını, ton ve fonotikle olduğu için biraz onlarla ilgileniyoruz. Şimdi şöyle söyleyeyim bana sorarsanız UMAK olarak değil de Umut Akar olarak cevap verebilirim ben Kırmanci’yle ilgili şunu söyleyebilirim isimler genelde sizden daha büyük ve daha önceki kültürlerden verilmiştir şöyle bir örnek veriyim mesela germanlar deriz german bizim için almanlardır ama aslında değil. Romalılar kendi sınırlarının üst tarafında kendi kültürleri gibi yaşamayanlara german demişler aslında barbar demek. Kırmancıke bağlantısından bahsedersek kırmanckenin anlamı nedir eski Hint Avrupa dillerinden bir tanesidir. Zaten kırmanckenin anlamı kurd man yani kürt insanı yani dediğimiz gibi farklı diller farklı kürt dilleri var tabi gelişimlerinin de katkısı olmuş ayrışmışlar uzun süre görüşmemişler bu bir tartışma oluşturmasın. Aslında bütün diller yaşlandıkça gelişir kimi lehçe diyebilir kimi dil diyebilir benim için o kadar önemli değil bunu tartışabilmeli konuşabilmeli ama lehçe diyebilmek için bir tanesini orjin seçmemiz lazım orada zorlanabiliriz o yüzden doğru bulmuyorum yani cümle kendisini anlatır üzerine yıllarca tartışsak da o cümle kendisini anlatır.
“İNSANIN İNSANA İHTİYACI OLDUĞUNU TEKRAR GÖRDÜK”
Pandemi birçok şeyi etkilediği gibi sanatı da olumsuz yönde etkiledi. Siz bu süreçte neler yaptınız?
Pandemi dönemi ilk başta hepimiz korktuk, yaşlılarımız tehlikede nasıl olacak diye. Pandemi zamanında büyük okulları açma hareketinde bulunuyorduk. Almanya’da bağlantılar Türkiye’de zaten harekete geçmiştik. Son 10 yılda yoğun çalışmalarımızın sonuçlarını daha gözle görebilir hale gelecektik. Pandemi çıktı akademik eğitim sürecini biraz frenledi. Aynı zamanda büyük bir fırsat da oldu benim için. Uzun yıllar sonra gerçekten akademik çalışmalara dalınca oradan çıkmak zor oluyor. Çünkü etrafınızda öğrenciler var bir gidişat var orada duruyorsunuz ama müzik yapma şansım oldu tekrar tadına vardım ve pandeminin böyle bir pozitif yanı oldu. Negatif yanı da tabi birçok insan zarar gördü. Dijital çağa geçiş olarak görüyorum. Ben kendime korona döneminden şunu alıyorum insanın insana ihtiyacı olduğunu tekrar gördük.
“Rayir/Yolda” seyrimde yaşadıklarımın birikimidir” diyorsunuz. Seyir Defterinden bu güne yolda ne ile karşılaştınız ve neler hissettiniz?
Seyir defteri 2002-2003’de hem stüdyo kayıtları ve planlanmasıyla birlikte o dönemlerde yapmıştık. Yönetmenliğini yaptığım ilk albümdür. Aynı zamanda o güne kadarki yaşadıklarımın birikimidir ‘seyir defteri’. Gençlikten başlamış yaşadıklarımızı o tarihten toparladığım seyirleri orada seyir defteri ile sundum. Seyir Defteri titiz bir çalışmaydı, insan kendi sesini dinlemekte zorlanıyor. Uzun bir yolculuktu. 2004’de tanıtım gecesi yaptık ve tanıtım gecesine bir çok yerden Dersimli sanatçılar destek olarak gelerek çok büyük konser yaptık. Viyana’da halen konuşulan bir konserdir. Sonra 2006 yılında bir televizyon programına geçtim televizyon programında seyir defteri adlı bir program yaptım çok insan izledi ve sevdi.
Gördüklerimi, toparladıklarımı ve eksikliklerimi de gördüm gitmek istediğim yolda neyle tamamlayabileceğimi gördüm. O kadar çok yaşadık ki seyir defterini bir belgesele sığdırabilecek kadar içerik var. Bütün Avrupa’da çok güzel insanlarla tanıştım birikimime birikim kattım dostluğa dostluk kattım düşman kazandım yani ne istiyorsanız yaşadım. O süreci çok iyi yaşadım ama her adımımda da kendimi geliştirdim. Seyir defteri süreci sanattan müzikten uzak kalmak yorucuydu ama 2010’ da kişi olarak bir adım geri atıp UNESCO’dan yok olacak dillere alınan Kırmanckiye elimizden gelen desteği sunmaya çalıştık ve Mehmet Çetin ile beraber Süredar albümünü çıkardık. Süredar albümü müzik ile şiirin sohbet yani Dersim’in bir dağında oturup sohbet etme haliyle olmak istedik. 2010’da Kalan müzikte çıkmıştı. İnsanlar 10 yıl sonra yeni fark ediyor albümü, o zamanda piyasa için yapmadık dil için yaptık. Solo albüm de çıkarabilirdim ama çıkarmak istemedim çünkü kendimi solist olarak görmüyorum ben bir müzisyenim, sanatçıyım dokunmadığım görmediğim türküleri söyleme ihtiyacı duymuyorum. Birde bu türküyü benden dinleyin meselesi değil bu.
“MÜZİĞİMİ, KÜLTÜRÜMÜ, TINILARIMI, DUYGULARIMI TEKRAR AKTARMAK İSTİYORUM”
Bundan sonra düşündüğünüz bir projeniz var mı, varsa bizimle paylaşır mısınız?
Her zaman projelerim vardı ama şöyle bir şey yapmak istiyorum; en son bağlamanın diplomasını inşa ederek yola çıktığım amacımı tamamlamak istiyorum. Akademik süreçte yapmak istediğimi yapmış oldum. Şuan da daha çok kendi eserlerimi 10 yıldır yapamadığım müziğimi, kültürümü, tınılarımı, duygularımı tekrar aktarmak istiyorum, sahneye tekrar çıkmak istiyorum, özledim. İnsanlarla tekrar buluşmak, sohbet etmek istiyorum. Müziğimi ve söylediklerimi anlayanlarla bir arada adım atmak istiyorum. Yeni projeler var, dijital çağa biraz daha katkıda bulanacağız; piyanoda umut var diye bir program oluşturuyoruz. Onunla ilgili insan müzik ve beyin diye bir kitap konseptim var oda bir belgeselde geçecek. 30. sanat yılımı şimdi başlatıyorum bu bir yıl sürecek önümüzdeki Eylül’de olabilir güzel bir konserle son bulmasını istiyorum.
Bu arada planlayacaklarımız ve yaşayacaklarımız da vardır, gelecekle ilgili umutluyum bu umudu ve enerjiyi hem gençlere aktarmayı sürdürmeyi düşünüyorum yani okul hayatım sürecek belirli insanları seçip onları biraz daha destekleyeceğim okul dışında olanlarda olacak tabi üniversitelerde seminer vermeler sürecek. Amaçlarımdan biriside sonuçta bu birikimi toplayıp Dersim’de güzel bir konservatuara destek olmak da olabilir ya da kendi okulumun bir bölümünü orada açmak da olabilir.
Amerikan yazılım ve bilişim şirketi Microsoft, çeviri dilleri arasına Kürtçe’nin Kurmanci ve Sorani lehçelerini ekledi.
İnternet arama motoru Google’ın Kürtçe’yi çeviri bölümüne katmasının ardından Amerikan yazılım ve bilişim şirketi Microsoft da, çeviri dilleri arasına Kürtçe’yi ekledi.
Şirketin resmi sayfasından yayınlanan açıklamada, “Microsoft Translator bugün, metin çevirisi dilleri listesine Kuzey ve Orta olmak üzere iki Kürt lehçesini ekliyor. Kuzey ve Orta Kürtçe şu anda mevcut veya yakında Microsoft Translator uygulamasında, Office ve Translator for Bing’de sunulacak” ifadeleri kullanıldı.
Microsoft açıklamasında, Kurmanci ve Sorani metinlerin çevirisinin 70’ten fazla dile yapılabileceği belirtildi.
Açıklamada, şu ifadelere yer verildi:
“Azure Bilişsel Hizmetler Çevirmeni’ni 70’den fazla dile veya bu dillerden Kuzey ve Orta Kürtçe metin çevirisi eklemek için kendi uygulamalarınızda, web sitelerinizde ve araçlarınızda da kullanabilirsiniz. Konuşmayı Kürtçe metne çevirmek veya Kürtçe metni konuşma çıktısı ile başka bir dile çevirmek için, Translator’ın yapay zeka destekli çeviri hizmetini Speech’in gelişmiş konuşma tanıma ve konuşma senteziyle birleştiren Azure Cognitive Services Speech’i kullanabilirsiniz.”
Microsoft, Erbil Kalesi’nin fotoğrafıyla paylaştığı haberde Kürtçe’ye ilişkin tanıtıcı bilgilere yer verdi.
PİRHA- Sosyal medyada ulusalcı ve milliyetçi çevrelerin ‘Tunceli’ ibaresinin ‘Dersim’ olarak değiştirilmesi kararına yönelik eleştirilere tepki gösteren Dersim Araştırmalar Merkezi (DAM), “Dersim, Dersim’dir. Dersim yazılır ve Dersim olarak da okunur. ‘Dersim’ ismi bu coğrafyanın hem hafızası hem de tarihsel mührüdür” dedi.
Dersim Belediyesi Meclisi belediyede bulunan tabelalarda ‘Tunceli’ ibaresinin ‘Dersim’ olarak değiştirilmesi kararına yönelik sosyal medya üzerinde ulusalcı ve milliyetçi çevrelerin eleştirilerine ilişkin Dersim Araştırmalar Merkezi (DAM) yazılı bir açıklama yaptı.
Son iki gündür sosyal medya ortamında sürdürülen ‘Dersim’ tartışmalarını endişe ve üzüntüyle izlediklerini kaydettikleri açıklamada, “Tarihsel değerlerimizi, kimliğimizi hedef alan bir saldırı furyasıyla karşı karşıyayız. Adeta bir akıl ve vicdan tutulması yaşanıyor. 1938 Katliamı yetmemiş olmalı ki tekrar katliam çağrısı yapılıyor. 38 Katliamında 60 bin üzerinde sivil insanın katledildiği unutuldu mu?! Munzur’un günlerce kan akması hafızalardan silindi mi yoksa?! Bu nasıl bir vicdansızlıktır ki bir tabela tartışması yüzünden faailler katliam için mezarlarından uyandırılmak isteniyor! Seyid Rıza’nın deyimiyle, ‘Ayıptır, zulümdür, cinayettir’” denildi.
Açıklamanın tamamı şöyle:
“Dersim, Dersim’dir. Dersim yazılır ve Dersim olarak da okunur. ‘Dersim’ ismi bu coğrafyanın hem hafızası hem de tarihsel mührüdür. Kadim bir isimdir ve Alevi inancıyla özdeş tutulur. Din, dil, renk gibi farklılıkların ayrı görülmediği, 72 millete bir nazardan bakıldığı ‘Rıza Şehri’dir.
“TUNCELİ DERSİME YAPILAN OPERASYONUN ADIDIR”
1935 yılında kanun zoruyla çıkarılan ve halkımıza dayatılan ‘Tunceli’ ise, Dersim’e yapılan operasyonun adıdır ve katliamla özdeş bir isimdir ki bu ismin asimilasyon amaçlı konduğu belgelerle de sabittir.
‘Tunceli’, Dersim’in kıyım fermanı olan 2884 sayılı Tunceli Özel Kanunu’nun ‘özel’ üretimidir. Halkta bir karşılığı yoktur. Asimilasyona uğramış kişilerin dışında bir aidiyet oluşturmamıştır.
Bu gerçekler bilindiği içindir ki kısa bir süre önce Cumhurbaşkanı, Başbakanlar ve muhalefet partisi liderleri de ‘Dersim’ ismini telaffuz etmiş, ismin geri verilmesi tartışmaları yaşanmıştı.
Kentimizde ve ilçelerimizin birçok yerinde kültürümüze, inançsal dünyamıza yabancı bir çok simge ve isim var. İnsanlarımız kendilerine yabancı olan bu isimlere tahammül gösterip saygıda kusur etmemektedir.
Tunceli belediyesine ‘Dersim’ tabelası takılması ve şehrin girişine ‘Dersim-Tunceli’ yazılması HDP belediyesi kararıyla uygulanmıştı. Dersim Belediyesi’ne kayyım atandıktan sonra, kayyım vali, halkın en büyük değeri olan ‘Dersim’ ismini kaldırmış, halkın nazarında katliamla özdeş olan ‘Tunceli’ ismini geri getirmişti.
Şimdi halkın oylarıyla seçilen Dersim Belediye Başkanı ve Belediye Meclisi, halkın talebi doğrultusunda belediyenin tabelasını geri takma kararı almıştır. Dahası şehrin girişindeki tabelaların da değiştirilmesi kararı alınmalıdır. Halkın bu yönlü irade beyanı vardı zaten, önceki belediyelerimiz bu iradenin gereğini yapmıştı. Belediyemize Dersim tabelasının asılması ve şehrin girişine de iki dilli tabelaların asılması halkımızın talebidir, uygulanmalıdır.
“SÖZ YETKİ VE KARAR DERSİM HALKININDIR”
Söz yetki ve karar Dersim halkının ve onların seçtiği Belediye Meclisinindir. Dersim belediyesi Meclisi halkımızın iradesidir ve bu iradenin aldığı kararlara saygı gösterilmesi gerekiyor. Belediye tabelasında ‘Dersim’ isminin olup olmaması ve şehrin isminin değiştirilip değiştirilmemesi bir yürütme makamı olan valiliğin yetkisinde değildir. Şehrimizi de, kendimizi de biz yönetiriz. Valilik ve yürütme makamları da halkın iradesine saygı göstermelidir.
Bu bağlamda da Belediye Başkanımız sayın Fatih Mehmet Maçoğlu, halkın meclis üzerinden iradeleştirdiği kararı uygulamalıdır.
Bizler, Belediye Meclisimizin aldığı bu kararı destekliyoruz. Karar doğrudur ve derhal uygulanmalıdır.”
PİRHA – Arap Alevilerinin Şiileştirilerek asimile edilmeye çalışıldığının altını çizen Arap Alevi ve tiyatrocu Hasan Özgün, “Asimilasyona karşı duruyoruz çünkü asimilasyon bir insanlık suçudur. İster Sünnileştirme ister Şiileştirme ister Türkleştirme bu bir insanlık suçudur” diye konuştu.
Arap Alevilere yönelik artarak devam eden asimilasyon politikalarını PİRHA’ya değerlendiren Ehliddar Kültür Merkezi’nin Genel Sanat Koordinatörü ve tiyatrocu Hasan Özgün, 1990’lı yıllardan bu yana kimliklerini, kültürlerini ve inanç yapılarını asimilasyona karşı yaşatma mücadelesi verdiklerini söyledi.
Türkiye’de asimilasyon meselesinin bir rejim meselesi olduğunu ve Cumhuriyet öncesine dayanan bir mesele olduğunu vurgulayan Özgün, bütün Alevilerin yaşadığı handikapları Arap Alevilerin de yaşadığının altını çizerek, “Sünnileştirme, inkar politikaları, nefret söylemiyle aşağılama ve ötekileştirme politikalarının hepsine bizler de Anadoludaki bütün Aleviler gibi maruz kalıyoruz” dedi.
“ANA DİLİNİ KAYBEDEN TOPLUM BÜTÜN KÜLTÜRÜNÜ KAYBEDER”
Türkleştirme ve inanç olarak da Sünnileştirme politikası ile bir asimilasyonun var olduğunu kaydeden Özgün, ana dile yönelik asimilasyonun olduğunu belirterek şöyle konuştu:
“Ana dilin konuşulması yakın bir tarihe kadar düğünlerde 90’lı yılların başlarına kadar yasaktı, Arapça şarkılar söylemek yasaktı. Ben Arapça tiyatro yaptığım için, okulda Arapça konuştuğum için sayısız kez gözaltına alındım. Buna karşı da en başta ana dilimizi merkeze alarak bir çalışma yürütüyoruz. Çünkü dilini kaybeden bir toplum aslında bütün kültürel değerlerini kaybediyor. Bizim ritüellerimiz ana dilimizde gerçekleşiyor. Sözlü tarih geleneği üzerine kurulu bir toplumdur Arap Aleviler. Bu sözlü tarih geleneğinin bütün zenginlikleri, üretimleri bütün figürleri Arapça üzerine ve doğu Akdeniz Arapçası (Lhçede Sah) sahil lehçesi ile yaşatılmıştır.
“ASİMİLASYON BİR İNSANLIK SUÇUDUR”
Şimdi bu yeni nesil tarafından konuşulmuyor. Şu an son halkada ve bu halkanın kopmaması için uğraşıyoruz. Tabi ki burada dikkat ettiğimiz bir nokta var. Asimilasyona karşı duruyoruz çünkü asimilasyon bir insanlık suçudur. Ama aynı zamanda milliyetçilikle de mücadele ediyoruz. Çünkü milliyetçilik halkların zehiridir. Biz halkların kardeşliğine inanan insanlarız. Aleviliğin felsefesinde özünde bu vardır. Halkların zenginliğinin bir zincir gibi olduğunu düşünüyoruz ve bu zincirin Arap Alevi halkası eksik. Biz bu halkayı bu zincire bağlamak için bu halkayı yaratıyoruz. Bu halkanın anlamlanması ancak bu zincirin içinde var olmasına bağlıdır. Halkların kardeşliği zemininde kendimizi, kendi kimliğimizle ana dilimizle, inancımızla ifade etmek istiyoruz.”
Tiyatrocu Hasan Özgün, Arapça dilinin okullarda ders olarak verilmesi için yürütülen kampanyalar destek olmaları çağrısında bulunarak, “Arapça diyoruz. Dilini unutan tarihini de aslını da kökünü de her şeyini de unutur” dedi.
Hasan Özgün’ün değerlendirdiği diğer bir konu ise son dönemlerde sıkça karşılaşılan Şiileştirme politikası. Arap Alevilerin karşı karşıya kaldığı başka bir asimilasyon politikasının olduğunu kaydeden Özgün, Türkiye’de şu ana kadar Sünnileştirme şeklinde bir asimilasyonla karşı karşıya kaldıklarını ancak Suriye’de emperyalist işgal ile beraber Şiileştirme projesinin geliştiğini belirterek, “Biz Aleviyiz, Arap Alevisiyiz. Biz Şii değiliz. Şii dostlarımızın inancına ve kültürel yapısına son derece saygı duyuyoruz. Ama nasıl ki biz kimseyi asimile etmeye çalışmıyorsak bizi Sünnileştirmeye ve Şiileştirmeye çalışanlara karşı çok net duruyoruz” ifadelerini kullandı.
“HALKLARIN DEĞERLERİNE SAHİP ÇIKMAK GEREKİYOR”
Arap Alevilere yönelik asimilasyon politikasının açıktan yürütülmediğine dikkat çeken tiyatrocu Hasan Özgün, konuşmasına şöyle devam etti:
“Hayır, bizimle kardeşlik hukuku üzerinden bağ kurmak isteyen herkesin öncelikle bizi kendi özgünlüğümüzle, kimliğimizle, yüzlerce yıldır taşıdığımız ritüellerimizle kabul etmesi gerekiyor. Bizi bu değerlerimizle kabul etmeyen ve küresel ya da bölgesel bir takım güçlere yedekleme amaçlı yürütülen bütün asimilasyon politikaları halkçı zeminde değildir. Bunun karşısındadır. Bunun da anlamsız bir şey olduğunu düşünüyoruz. İnsani değerlerle uymayan bir şey olduğunu düşünüyoruz. Bütün halkların biriktirdiği değerler vardır. Bunlar zenginliktir bunlara sahip çıkmak gerekiyor. Bunları tekleştirmek, aynılaştırmak, sindirmek bir kültürü ya da bir inancın boyunduruğuna sokmak faşizan bir yaklaşımdır. Arap Alevilerini Şiileştirme politikası çok açıktan yürütülmüyor.
Yani ‘Siz yüz yıllardır Emevi saltanatı, Emevi zihniyetinin hegemonyası altında yaşadınız. Ve aslında onlar sizi asimile etti, aslında inancınızın özü budur diyerek’ tabi ki ABD emperyalizmini, siyonizmin bölgedeki politikaları ve hamleleri karşısında özellikle bölgedeki İran vb güçlerin karşı duruşu var. O duruş üzerinden bir propaganda yürütülmeye çalışılıyor. Tamam biz de anti emperyalistiz, ABD’nin politikalarına karşıyız. Biz bunlara karşı iken bunlara karşı olan aynı cephede olan insanlarla kültürel ve inançsal anlamda aynılaşmak zorunda değiliz.
“YILLARCA BİZE ETİ TÜRKLER DEDİLER”
Biz başta insan olduğumuz için bu işgale karşıyız. Bu karşı olma durumumuzu da Alevi kimliğimizde güçlendiriyoruz. Argümanlar daha çok bunlar üzerinden gerçekleşiyor. Bunun Sünnileştirme politikasıyla şöyle benzerliği var: Yıllarca bize de ‘eti Türkleri’ dediler. Arapların yanında yaşaya yaşaya asimle olan ve aslında gerçek kültürel inançsal özlerine çağrılması gereken insanlar olarak bakıldı bize. Şimdi de aynı şey öbür taraftan gerçekleştiriliyor.”
Tiyatrocu Hasan Özgün, asimilasyonun kime ve hangi inanca yapıldığının fark etmeyeceğini, sonuç itibari ile asimilasyonun bir insanlık suçu olduğunu kaydetti.
Almanya’nın Kuzey Ren Vestfalya Eyaleti’nde (NRW) Zazaca anadil dersleri okullarda verilmeye başlandı. 42 yıllık öğretmen Hakkı Çimen ve 30 kişilik ekibinin 3 yıllık çalışmasının sonucu olarak Alman okullarında Zazaca anadil derslerinin verilmesini NRW Eyalet Hükümeti Eğitim Bakanlığı onayladı.
Almanya’nın Kuzey Ren Vestfalya Eyaleti’nde (NRW) Zazaca anadil dersleri okullarda verilmeye başlandı. İlk Zazaca dersleri Duisburg’ta yapılmaya başlandı.
“ZAZACA ANADİL DERSİ TARİHTE BİR İLK”
Almanya’da yaklaşık 300 bin Zazaca konuşan göçmenin yaşadığına dikkat çeken Zazaca anadil dersi öğretmeni Hakkı Çimen, emeği geçen herkese teşekkür ederek mutluluğunu şu şekilde paylaştı:
“Alman eğitim sisteminde Zazaca’nın anadil dersi olarak verilmesi fikrini 2015 yılında dillendirdik. Daha sonra Duisburg ve Çevresi Zaza Velileri Derneği’ni kurduk. Bu işe gönül vermiş insanlarımızda kurduğumuz kadroyla çalışmalarımızı sürdürdük. Daha sonra Tunceli Üniversitesi Zaza Dili ve Edebiyatı Bölümü’nün bilimsel desteğini aldık. Dr. Zülfü Selcan’ın katkıları bize güç verdi. Çalışmalarımızı NRW Eyaleti Eğitim Bakanlığı’na taşıdık. Buradaki en büyük rehberimiz SPD Milletvekili Serdar Yüksel oldu. Tarihte bir ilk oldu ve Alman eğitim sisteminde Zazaca ana dil dersi olarak kabul edildi” dedi.
DERSLER DUİSBURG’TA 4 OKULDA BAŞLADI
İlk önce NRW Eyaleti’nde daha sonra Almanya geneline yayılacaklarını belirten Hakkı Çimen kendi hazırladığı ders kitaplarıyla ders başı yaptığına vurgu yaparak, “Duisburg şehrinin 4 okulunda Zazaca Menşey Dersi (Herkunftssparahlicher Unterricht) başlaması bizi çok sevindirdi. 70’in üzerinde çocuğumuz Duisburg’da haftada 3 saat Zazaca dersi almaktadır. Ben Zazaca öğretmeni olarak anne, baba ve çocuklarda büyük bir ilgi ve sevinç gözlemlemekteyim. Velilerimiz, çocukları derslere getirme ve alma işinde birbirlerine karşı büyük bir yardımlaşma içerisindeler. Zazaca derslerinin oturması için insanlarımız özveride bulunmaktadır” dedi.
DUİSBURG’DA ZAZACA DERSLERİNİN VERİLDİĞİ OKULLAR, GÜNLER VE SAATLERİ
Salı Günleri:
1., 2., 3. 4. sınıflar için GGS Sternstraße 76, 47179 Duisburg adresindeki okulda 11.30 ile 13.45 arası 3 saat, 5.,6.,7.,8.,9. ve 10. sınıflar için Bekerlohstraße 81, 47179 Duisburg adresindeki Kopernikus Gymnasium´da, saat 14.15 ile 16.30 arası 3 saat Zazaca dersleri yapılacak.
Çarşamba Günleri:
1., 2., 3., 4. sınıflar için GGS Klosterstr., 47051 Duisburg adresindeki okulda 13.15 ile 15.30 arası 3 saat, 5.,6.,7.,8.,9. ve 10. sınıflar için Mainstr., 47179 Duisburg adresindeki Landfermann Gymnasium´da, saat 16.15 ile 18.00 arası 3 saat Zazaca dersleri yapılacak.