Etiket: din

  • Eğitim Sen’den TÜGVA tepkisi: Okullar vakıf ve cemaatlerin faaliyet alanı olamaz

    Eğitim Sen’den TÜGVA tepkisi: Okullar vakıf ve cemaatlerin faaliyet alanı olamaz

    PİRHA – İzmir’de bazı okullarda, Türkiye Gençlik Vakfı (TÜGVA) temsilcilerinin okul idarelerinin izniyle sınıflara girerek öğrencilere broşür dağıttığı ve yaz kampı faaliyetlerinin tanıtımını yaptığı ortaya çıktı. Duruma tepki gösteren Eğitim Sen İzmir 2 No’lu Şube Başkanı Zeliha Danyeli, okulların vakıf ve derneklerin propaganda alanına dönüştürülmesine karşı çıkarak, “Çocuklarımızı tarikat ve cemaatlerin etki alanına teslim etmeyeceğiz” dedi.

    Türkiye Gençlik Vakfı’nın (TÜGVA) İzmir’de bazı okullarda okul yönetimlerinin izniyle sınıflara girerek öğrencilere broşür dağıttığı ve yaz kampı faaliyetlerinin tanıtımını yaptığı öğrenildi.

    Konuya ilişkin yazılı açıklama yapan Eğitim Sen İzmir 2 No’lu Şube Başkanı Zeliha Danyeli, uygulamaya tepki göstererek, eğitim kurumlarının herhangi bir vakıf, dernek ya da siyasi-ideolojik yapının propaganda ve örgütlenme alanı haline getirilemeyeceğini vurguladı.

    “SINIFLARIN VAKIFLARIN TANITIMINA AÇILMASI KAMU OKULLARININ TARAFSIZLIĞINA AYKIRIDIR”

    Eğitim yöneticilerinin temel görevinin öğrencileri belirli kurum ve yapılara yönlendirmek olmadığını belirten Danyeli, eğitim ortamlarının tarafsızlığını, güvenliğini ve bilimsel niteliğini korumakla yükümlü olduklarını ifade etti.

    Danyeli açıklamasında şu ifadelere yer verdi:

    “Okulların herhangi bir vakıf, dernek ya da siyasi-ideolojik yapının propaganda ve örgütlenme alanı haline getirilmesi kabul edilemez. Eğitim yöneticilerinin temel görevi; öğrencileri belirli kurum ve yapılara yönlendirmek değil, eğitim ortamlarının tarafsızlığını, güvenliğini ve bilimsel niteliğini korumaktır. Sınıfların, ders saatlerinin ve okul ortamının vakıf ve derneklerin tanıtım faaliyetlerine açılması, kamu okullarının tarafsızlığı ilkesine açıkça aykırıdır. Ayrıca bu durum, öğrenciler ve veliler üzerinde dolaylı bir yönlendirme ve baskı oluşturma riski taşımaktadır.”

    “EĞİTİM DİNSELLEŞTİRİLİYOR”

    İl Milli Eğitim Müdürlüğü ve ilçe milli eğitim müdürlüklerinin başta TÜGVA olmak üzere çeşitli vakıf ve derneklerin yaz kampı ve yaz okulu faaliyetlerine destek vermesinin, eğitim alanında uzun yıllardır sürdürülen dinselleştirme politikalarının yeni bir halkasını oluşturduğunu ifade eden Danyeli, eğitimin siyasi iktidarların ideolojik hedeflerini gerçekleştireceği bir alan olmadığını vurguladı.

    Yaz kampı ve yaz okulu adı altında yürütülen faaliyetlerin pedagojik ve bilimsel temelden uzak olduğunu belirten Danyeli, eğitimin dini ve ideolojik içeriklerle şekillendirilmeye çalışıldığını söyledi. Kamusal eğitim olanaklarının dernek ve vakıflara aktarılmasının eğitim hizmetinin niteliğini zayıflattığını ifade eden Danyeli, bu uygulamaların eğitimin dinselleştirilmesine hizmet ettiğini kaydetti.

    “EĞİTİM KURUMLARI DİNİ YAPILARIN ETKİSİNE BIRAKILIYOR”

    Türkiye’de eğitim sisteminin uzun süredir laiklik ilkesinden uzaklaştırıldığını belirten Danyeli, ÇEDES başta olmak üzere çeşitli proje ve protokoller aracılığıyla eğitim kurumlarının dini yapıların etkisine açıldığını söyledi.

    TÜGVA ve benzeri yapılarla sürdürülen iş birliklerinin de bu sürecin bir parçası olduğuna dikkat çeken Danyeli, eğitim alanında yürütülen bu politikaların çocukların üstün yararı ilkesine aykırı olduğunu dile getirdi.

    “EĞİTİM LAİKLİK TEMELİNDE GERÇEKLEŞTİRİLMELİ”

    Zeliha Danyeli, açıklamasının sonunda İzmir İl Milli Eğitim Müdürlüğü ve ilçe milli eğitim müdürlüklerine çağrıda bulunarak şunları söyledi:

    “Çocukların eğitim hakkı hiçbir vakfa, derneğe, tarikata ya da cemaate devredilemez. Kamu okulları hiçbir vakıf, dernek veya dinî yapının faaliyet alanı haline getirilemez. Eğitim politikaları çocukların üstün yararı, bilimsel ilkeler ve laiklik temelinde şekillendirilmelidir. İzmir İl Milli Eğitim Müdürlüğünü ve tüm eğitim yöneticilerini, kamu kurumlarının tarafsızlığı ilkesine uygun davranmaya; eğitim alanını vakıf, dernek ve cemaatlerin faaliyet alanına dönüştüren uygulamalardan vazgeçmeye çağırıyoruz.”

    PİRHA / İZMİR

  • ‘İktidar, Diyanet eliyle tüm kamusal alanın dinselleştirilmesi gibi bir politika izliyor’

    ‘İktidar, Diyanet eliyle tüm kamusal alanın dinselleştirilmesi gibi bir politika izliyor’

    PİRHA – Diyanet’in yetkilerini genişleten kanunun Meclis’ten geçmesi kamuoyunun tepkisine yol açtı. Yazar Ali Yıldırım, dinin devletin elinde bir araca dönüştüğünün altını çizerek “Tüm kamusal alanı dinselleştirmek istiyorlar. Türkiye’de bu anlamda sivil bir din yok, devletin dini var ve devlet böyle alanları düzenlemek istiyor!” dedi.

    Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde 13 Mayıs’ta yapılan oylama ardından Bazı Kanunlarda ve 660 Sayılı KHK’da Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi, kabul edilerek genel kuruldan geçti.

    Meclis’te kabul edilen değişiklikle birlikte Diyanet İşleri Başkanlığı’nın yetki ve faaliyet alanı genişlemiş oldu. Hukuk ve teoloji konularında yetkin bir isim olan Ali Yıldırım, Diyanet’in okul ve hastanelerde faaliyet yürütecek olmasını yorumladı.

    DİN, DEVLETİN ELİNDE BİR ARACA DÖNÜŞMÜŞ”

    “Esas sorun, Diyanet’in varlığıyla ilgili” diyen Yıldırım, şu değerlendirmeyi yaptı:

    “Diyanet’in orada ya da burada hizmet sunması, yani kendi başına elbette değerlendirilir. Fakat iktidar, Diyanet eliyle tüm kamusal alanın dinselleştirilmesi gibi bir politika izliyor. Yani aslında bu bir devlet politikası. Yani Türkiye’de gördüğümüz gibi bir devlet dini söz konusu. Bir devlet dini var ve bütün işler, güçler bu devlet dini üzerinden inşa ediyor. Din, devletin elinde bir araca dönüşmüş durumda. Bu hizmetler meselesi de tırnak içinde iktidarın esas olarak bir yandaş toplama ya da kendi kitlesini bloke etme amacından başka bir şey değil. İş yapıyoruz diyor. Çünkü oralara kadrolar atanıyor. Oralara atanan kadrolar, iktidarın sonradan destekleyicisi haline geliyor. Devletin emrinde bir din, devletin eliyle icra edilen bir din meselesinin esas olarak tartışılması lazım. Fakat Türkiye’de Aleviler dışındaki hiçbir çevrenin, bu konuda ciddi bir itirazının olmadığını görüyoruz.

    İNSANLAR DİNDEN UZAKLAŞIYORLAR

    Diyanetin okullara, cezaevlerine, hastanelere, şimdi de öğrenci yurtlarına girmesi; aslında din değil, devlet giriyor buralara. Yani devletin hizmetinde din giriyor. Ve dinin çıkarlarıyla devletin çıkarları burada ortaklaşıyor. Çünkü din, kendisine hayat hakkı bulmaya çalışıyor.

    Şimdi bu manevi danışmanlık hizmeti, Diyanet üzerinden değerlendirildiğinde orta yerde tamamen bir maneviyatsızlık üreten durumla karşı karşıyayız. İnsanlar dinden uzaklaşıyor. Din buysa ki pratikte sergilenen haksızlığın, hukuksuzluğun bir aracı, üstünü örtme işlevi gören bir mekanizmaya dönüşmesi karşısında hani yoksulluğun övülmesi, iş cinayetlerinin ‘kader’ olarak gösterilmesi gibi…

    Dinle sarılan insanların, büyük bir vicdansızlık, haksızlık, hukuksuzluk içerisinde olduğunun pratikte görülmesi şu sonucunu veriyor; din buysa biz bu dinden değiliz. Yani ‘bu din bizim dinimiz değil’ türü ciddi bir yaklaşım. Devlet işte kendisi açısından bu yarayı, bu gedikleri kamu eliyle düzeltmeye, sarmaya çalışıyor. Şu anda Türkiye’de çok ciddi bir diyanet vesayetinden söz etmek mümkün. Yani eskiden asker vesayeti falan derlerdi ama o böyle çok görünen bir şey değildi. Ama Diyanet vesayeti hayatın her alanında kendisini hissettirmek istiyor. Bütün kamusal alanları dinselleştirmek gibi bir tavırları var. Fakat iyi, güzel olan o ki bu çabaları pek de sonuç vermiyor. Yani pratik hayat bunların bu muratlarının gerçekleşmesine engel oluyor.

    Fakat mesela şunu merak ettim. Dünkü bu kanun oylandığı zaman AKP, MHP dışındaki siyasi partiler, bu kanuna karşı ne yapmış, nasıl bir tavır ortaya koymuşlar? Maalesef Alevi toplumunun da genel olarak seküler toplumun da oy verdiği partiler, bu alanda ciddi bir duyarsızlık sergiliyor. Ya da onlar da dindar çevrelere ve şirin gözükme politikasının bir parçası oluyorlar diyebiliriz.”

    “AKLA DA İŞİN DOĞASINA DA AYKIRI”

    Söz konusu kanunla birlikte Diyanet göçmenler, engelliler, bağımlılar, afetzede kesimleri de bünyesine dahil edecek. Ali Yıldırım, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın, bu alanlarda da “manevi danışmanlık hizmetleri” verecek olmasını “Dine bu kadar parayı niye harcıyorlar?” sorusuyla cevapladı. Yıldırım, şunları aktardı:

    “Onlar açısından, bu para boşa harcanan bir para değil. Biat eden bir toplum yaratma dertleri var. Bu biatçı toplum, yani yatırımları, siyasi iktidarın kendi varlığını devam ettirmeye yönelik. Yani onlara bir oy deposu olarak bakılıyor.

    Bir engelliye, dinin söyleyeceği hiçbir şey yoktur. Bir depremzedeye din ne söyleyebilir? Eğer din, bunu bir ‘alın yazısı’ bir ‘takdiri ilahi’ olarak değerlendiriyorsa dezavantajlı gruplara söyleyebileceği bir şey yoktur dinin. Ne söyleyecek yani din? ‘Sen işte engellisin, yukarıdaki böyle takdir etmiş’… Ya da deprem oldu. Depremin nedeni ne? İşte bir ara söylüyorlardı. Yok efendim ‘laikler azdı da bilmem ne yaptı’ gibi. Şimdi depremi bir kader olarak gören bir anlayıştan bu anlamda dezavantajlı gruplara manevi destek üretmesini beklemek zaten akla da işin doğasına da aykırıdır. Ama akılsız değiller; yani bu kadar parayı buraya yatırmaları boş beleş bir yaklaşım değil. Bir parça da olsa ‘orada biatçı bir anlayışı ne kadar yayabilirsek iyi’ diye düşünüyorlar.

    Yani engelliye, ötekiye, göçmene, depremzedeye yaklaşım konusu; ‘bir hizmet veriyoruz’ denildiği zaman insanların kolay kolay itiraz edebilecekleri alanlar değil bu alanlar. Yani ‘sen niye engelliye yardım ediyorsun?’ denilemez. Bir de işin böyle psikolojik bir yanı var. Ama hizmetin içeriği, esas olarak onun maddiyatını düzeltmek olması gerekirken sen ona manevi destek sunuyorsun! Bu da zaten hani işin somut durumla, götürdüğün hizmet arasında uzaktan yakından bir ilişkisi söz konusu değil.”

    “TÜRKİYE’DE DİN TAMAMEN YOĞUN BAKIMDA!”

    Öğrenci yurtlarının, tarikat ve cemaatlerle anılması ardından şimdi de Diyanet’in çalışma alanı olarak uyarlanması, tartışmanın bir başka boyutu oldu. Ali Yıldırım, söz konusu kanunun ilgili bu maddesini ise şu cümlelerle eleştirdi:

    “Tüm kamusal alanı dinselleştirmek istiyorlar. Türkiye’de bu anlamda sivil bir din yok, devletin dini var ve devlet böyle alanları düzenlemek istiyor! Tarikatlardaki mesele de şudur; hukuka uyuyor mu uymuyor mu diye bakarsın. Ama burada devletin yaptığı iş, bizzat devlet politikası haline getirmek. Yani devletin hizmet verdiği bütün alanlarda dini referanslar geliştirerek işi yürütmeye çalışıyor. Tehlikeli olan bu. Yani burada laiklik ilkesi tamamen sözde kalmış durumda. Din tamamen Türkiye’de yoğun bakımda. Zorla yaşatılan bir din var. Yani sonuç veriyor mu? Bence sonuç vermiyor. Yani din artık toplumda karşılık bulmuyor. Emekçiler ile sermaye sahibi arasında büyük bir ayrım ortadayken, dinin buralarda bir şey söylemesi bir anlam taşımıyor. Daha doğrusu söyleyeceği bir lafı olmadığı için bir anlam taşımıyor diye düşünüyorum.”

    Eren GÜVEN/İSTANBUL

    İLGİLİ HABERLER: Meclis eliyle Diyanet’e bir yetki daha!

  • AKP’nin müfredatı dinselleştirmesine karşı ailelere duyarlılık çağrısı-VİDEO

    AKP’nin müfredatı dinselleştirmesine karşı ailelere duyarlılık çağrısı-VİDEO

    PİRHA- AKP hükümeti tarafından biyoloji ders kitabında evrim teorisinin yerine yaratılış teorisine yer verilmesine tepki gösteren Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı Antalya Şube Başkanı Nurettin Erdoğan, “Çocuklarımız bilim üzerinden eğitilmesi gerekirken müfredat değişiklikleriyle ve din ile köleleştirilmeye çalışılıyor” dedi. Erdoğan, müfredat değişikliklerine karşı aileleri duyarlı davranmaya davet etti.  

    2017-2018 Eğitim Öğretim yılında müfredattan ‘Hayatın Başlangıcı ve Evrim’ ünitesini kaldırıp evrim teorisiyle ilgili bilgileri ders kitaplarından çıkaran iktidar, 2024-2025 Eğitim Öğretim yılında ise biyoloji ders kitabında yaratılış teorisine yer verdi.

    ÇEDES projesiyle imamların derslere girmesi, seçmeli din derslerinin zorunlu hale getirilmesi gibi politikalar ile eğitimin dinselleştirilmesi konusunda tartışmalar sürerken, eğitimde gerici bir adım daha atılmış oldu.

    Konuya ilişkin, Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı Antalya Şube Başkanı Nurettin Erdoğan, PİRHA’ya açıklamalarda bulundu.

    “MÜFREDAT DEĞİŞİKLİKLERİ CEMAATLERİN DAYATMALARIYLA OLUYOR”

    AKP döneminde eğitim sisteminde birçok müfredat değişikliği yapıldığını belirten Nurettin Erdoğan, müfredattaki değişikliklerin Milli Eğitim Bakanlığı ile protokol imzalayan cemaatlerin dayatmasıyla yapıldığını vurguladı.

    Erdoğan, “Şeriat anlayışı, şeriat düzeni okullarda anlatılmaktadır. İnsan anatomisini kendi anlayışları üzerinden anlatarak çocuklarımızın beyinlerini yıkıyorlar. Şeri düzenindeki gibi kâğıt maketlerden yaptıkları Kâbe’ye dua etme ve şeytan taşlama gibi ritüellerin uygulandığını görüyoruz” diyerek tepki gösterdi.

    “BU YAŞANANLARDAN BİRÇOK AİLENİN HABERİ YOK

    Okullarda kurban maketleri üzerinden çocukların ellerine bıçaklar verildiğini belirten Erdoğan, “Bizim körpe çocuklarımız ilim ve bilim üzerinden eğitilmesi gerekirken, din üzerinden beyinleri köleleştirilmeye çalışılıyor. Bu yaşananlardan birçok velinin haberi yok. Çocuklarını okula gönderiyorlar ama okulda ne gibi eğitimden geçiyorlar, ne gibi bir süreç uygulanıyor, hangi bilgiler çocuklara anlatılıyor? Bunlarla ilgili velilerin okullarda çocuklarının üzerinden araştırma yapmaları gerekiyor” dedi.

    “BU TÜR UYGULAMALARA KARŞI ÇIKAN ÖĞRETMENLER CEZALANDIRILIYOR”

    Okullarda bazı öğretmenlerin bu tür uygulamalara karşı çıktığı için ceza alma durumu ile karşı karşıya kaldığını belirten Erdoğan, şöyle devam etti:

    “O öğretmenlerimiz azınlıkta kaldığı için sesleri çıkmıyor. Onlara destek olmaları için ailelerin daha duyarlı olmaları gerekir. Biz de onlara gereken destekleri vermeye hazırız. Bu konuda bizlere bu tür sorunları iletirlerse kamuoyuyla paylaşırız. En azından engellemeye ya da önlerini kesmeye çalışırız.
    Şu süreçte eğitim tamamen ayaklar altına alınmış durumda. Müfredat değişikliği allak bullak olmuş, karmaşık bir hal almış. Kimin ne tür eğitim verdiği belli değil. Buradan mezun olacak çocuklarımız hangi alanda hangi branşlarda başarılı olacak? Ülkenin geleceği için ne tür katkılar verecektir? Bunların hepsi muamma. Çocuklar okullarda temel bir eğitim görmüyor. Bununla ilgili toplumumuzu duyarlılığa davet ediyoruz. Çocukların eğitiminin takipçisi olmalarını velilerimizden rica ediyoruz. Bir ülkenin eğitim seviyesi çok düşükse o ülkenin çökme durumunun da kaçınılmaz olduğunu Orta Doğu’da görmekteyiz.”

    Cebrail ARSLAN/ANTALYA

  • Eğitimci Keser: AKP din sondajını kreşlere indirerek en dipten yapıyor- VİDEO

    Eğitimci Keser: AKP din sondajını kreşlere indirerek en dipten yapıyor- VİDEO

    PİRHA- Eğitim-Sen Tarsus Şube Başkanı Bülent Keser, okul öncesi eğitim kurumlarına mescit zorunluluğunun getirilmesini eğitimde dinselleşme hamleleri olarak yorumladı. Keser, “AKP eğitim sistemini dini referanslar üzerinden şekillendirmeye çalışıyor ve bu din sondajını da kreşlere indirerek en dipten yapıyor. Ancak bizler laik ve bilimsel eğitimi savunan eğitimciler olarak buna izin vermeyeceğiz” dedi.

    Çevreme Duyarlıyım Değerlerime Sahip Çıkıyorum (ÇEDES) projesi ile okullarda imam ve din görevlilerinin eğitim vermesinin önünü açan Milli Eğitim Bakanlığı (MEB) son olarak okul öncesi eğitim kurumlarında mescit açılmasını zorunlu hale getirdi.

    Eğitimin giderek dinselleştirilmesi kamuoyunda büyük tepki topluyor. Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası (Eğitim-Sen) Tarsus Başkanı Bülent Keser, ÇEDES projesini ve mescit zorunluluğunu PİRHA’ya değerlendirdi.

    “ÇEDES ÇOCUKLARI TARİKATLARA TESLİM ETMEK İSTEYEN BİR PROJE”

    Okullarda zorunlu din dersi, öğretmenlere ara tatilde din eğitimi seminerinin verilmesi, ÇEDES ve son olarak mescitlerin zorunlu olması ile AKP’nin eğitimi din üzerinden şekillendirmek istediğini vurguladı.

    Bülent Keser ÇEDES projesini eleştirerek, AKP iktidarının 20 yıllık süreçte en çok dini duyguları istismar ettiğini belirtti.

    Keser, “ÇEDES okullardaki öğrencilerimizi tarikat ve cemaat evlerine teslim etmeyi hedefleyen bir proje olarak karşımıza çıkıyor. 1 milyon 200 bin öğretmen okuldaki projeleri yürütmeye yetmiyor, tarikatlara bağlı ablaların, abilerin çocuklarımıza sahip çıkmasını isteyen bir proje. Laikliği, demokratik, bilimsel eğitimi tahrip eden bir proje” diye konuştu.

    “AKP EĞİTİM SİSTEMİNİ DİN ÜZERİNDEN ŞEKİLLENDİRMEK İSTİYOR”

    Keser; okullarda zorunlu din dersi, öğretmenlere ara tatilde din eğitimi seminerinin verilmesi, ÇEDES ve son olarak mescitlerin zorunlu olması ile AKP’nin eğitimi din üzerinden şekillendirmek istediğini vurguladı.

    AKP’nin din sondajını, kreşlere indirerek en dipten yaptığını ifade eden Keser, “Bunu kısmen liselerde denedi fakat başarılı olunmadı. O yüzden bunu en dipten başlayarak yapmaya çalışıyor şu an. AKP, eğitim sistemini dini referanslar üzerinden şekillendirmeye çalışıyor” dedi.

    “ÇOCUKLARIMIZA TEK MERKEZLİ BİR İNANÇ EMPOZE EDİLMEYE ÇALIŞILIYOR”

    Çocukların gelişiminde 0-6 yaş dilimin en önemli dönemlerden biri olduğunu ve bu uygulamalara izin vermeyeceklerini kaydeden Keser, şöyle devam etti:

    “Hastalıklardan korunma, musibetlerin anlamı, ölüm ile ilgili soyut kavramların bu yaşlardaki çocuklara taşınması söz konusu. Kreşlerde ibadet merkezi açmaya çalışıyorlar. Çocukların gelişiminde 0-6 yaş en önemli dönemlerden biri. Bu dönemde merak duygusunun uyandığı, soru sorulmaya başlandığı, farklılıkların keşfedildiği bir dönem olması gerekirken maalesef çocuklarımıza tek merkezli bir inanç empoze edilmeye çalışılıyor. Ancak bizler bilimsel, demokratik, toplumsal eşitliği savunan bir sendika olarak buna karşı her düzeyde tepkimizi ortaya koymaya çalışacağız.”

    Fatoş SARIKAYA- Diren KESER/ MERSİN

    İLGİLİ HABERLER:

    >‘Okullarda mescit düşmanlık yaratır; öğretmenlere din dersi zorunluluğu zorbalıktır’

    >Milletvekili Yücel, anaokullarında mescidin zorunlu hale getirilmesini Danıştay’a taşıdı

    >Anaokuluna mescit zorunluluğu getirildi

  • Yalçınkaya: Bu rejim dinin yaşam formlarını bir deli gömleği gibi tüm topluma dayatıyor-VİDEO

    Yalçınkaya: Bu rejim dinin yaşam formlarını bir deli gömleği gibi tüm topluma dayatıyor-VİDEO

    PİRHA-Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı Datça Şubesi tarafından düzenlenen Hızırşah Festivali’nde yapılan panelde konuşan Prof. Dr. Ayhan Yalçınkaya,Cumhuriyet dönemi kadroları bize ulusçu, eşitlikçi bir sistem vaat ettiler ama daha 1920’li yıllardan itibaren vaat ettikleri her şeyi unuttular” dedi. Yalçınkaya, mevcut rejimin dinin yaşam formlarını bir deli gömleği gibi topluma dayattığını kaydetti. 

    Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı Datça Şubesi tarafından bu yıl 13’üncüsü düzenlenen Hızırşah Festivali’nde ‘Birlikte Nasıl Yaşarız’ paneline konuşmacı olarak katılan Prof. Dr. Ayhan Yalçınkaya, önemli mesajlar verdi.

    Yalçınkaya, “Biz sözüm ona ulusçu bir eşitlikle bir arada tutulduk. Cumhuriyet dönemi kadroları bize bunu vaat etti ama daha 1920’li yıllardan itibaren vaat ettikleri her şeyi unuttular” dedi.

    “Mağaralarda insanları boğmak nedir? 1930’larda Dersim’de bu yapıldı. Mermi harcamayın, diye dipçiklerle küçücük çocukları öldürmek nedir?” diyen Yalçınkaya, “Bütün bunlar yapılırken İzmir’in tahtacıları ne yapıyorlardı? Yaşa Mustafa Kemal, reformlar, çağdaşlaşıyoruz, laik devlet…Çorum’dakiler ne yapıyordu? Çorum zaten 600 yıldır savaş görmemişti, kurşun atmayı bilmez. ‘Bana ne ya şuraya gelip bana kurşun sıkmadığı sürece umurumda değil’ diyordu” şeklinde ifade etti.

    “ALEVİLER DİYOR Kİ; SEN BİR DİNE BENİM KAYNAKLARIMI HARCAYAMAZSIN!”

    Eşitlik üzerine kurulan bu modelin ülkeyi buraya kadar getirdiğini ifade eden Yalçınkaya, “İkinci model ise bugün Alevilerin savunduğu bir model. O da az bela bir model değil. Aleviler devlete diyor ki, eşit yurttaşlık istiyoruz. Bunun açık anlamı nedir? Bunun açık anlamı ‘benim Alevi olduğum seni ırgalamaz, onun Sünni olduğu da seni ırgalamaz.’ Yani sen bir dine, bir topluluğa benim kaynaklarımı harcayamazsın, harcamaya kalkıyorsan benim de payımı vereceksin. Benim dinime, inancıma karışamazsın beni tanımlayamazsın ama onu da tanımlayamazsın” diye belirtti.

    Alevilerin ezan okunurken anons yapmaktan korktuğunu söyleyen Yalçınkaya, “Oysa şunu demek lazım: Bir dakika ya bir dakika ne oluyor ki? Siz benim cemimin olduğu gün ezan okumuyor musunuz? Bildiğiniz halde okuyorsunuz. Ben de eşitim, bunu istiyorum. Ben sizin ezanınıza saygı duyayım ama siz de bana saygıyla yükümlüsünüz ve devletin bunu garanti etmesi gerekir” ifadesini kullandı.

    “BU REJİM, DİNİN YAŞAM FORMLARINI DELİ GÖMLEĞİ GİBİ TOPLUMA DAYATIYOR”

    Ülkenin krizde olduğunu ve Türkiye’de bir siyasal sistem olmadığını belirten Prof. Dr. Yalçınkaya, “Totaliter despotik bir rejimin içinde yaşıyoruz ve bu rejimin en temel özelliği eşitlikçiliğidir, yine aynı şey. Herkes totaliter rejim karşısında itaatle yükümlüdür itaat etmeyenin boynu vurulur itaatsizlik ederse”dedi.

    “Rejimin en önemli özelliği yönetici kadrolarını, yönetici elitlerini, dini her neyse, o dini, o dinin yaşam formlarını deli gömleği gibi bütün topluma dayatmasıdır” şeklinde ifade eden Yalçınkaya, şunları kaydetti:

    “Burada da eşitiz, türbanlı da artık bizimle eşit. Çünkü o da en az bizim kadar polisten dayak yiyor, o da tacize uğruyor türbanlı da artık mağdur. Önceden mağdur değildi mağduruz diye diye iktidara geldiler ve iktidarın kendilerini nasıl mağdur ettiğini gördüler. Kara çarşaflı da artık mağdur. Örneğin Aleviler olarak bizim türbanlıdan kara çarşaflıdan da korkmamıza ihtiyacımız yok. Neden bir kişi kendi dinini, inancını ibadetle birleştirip bize propaganda edebilir? İmanımız sağlamsa sorun yok!

    “DEVLET ŞİDDET YOLUYLA AÇIKÇA BİR DİNİ BİZE GİYDİRİYOR”

    Bizim korkmamız gereken şey bir dinin belirli bir yaşam formunun ve inanç kalıplarının silah zoruyla topluluğa giydirilmesidir. Bugün Türkiye’de ne yazık ki şiddet kullanma tekeli devletin elinde olduğuna göre, devlet şiddet yoluyla açıkça bir dini bize giydiriyor.”

    “TÜM SİSTEM, ÖZEL ÇIKARLARA GÖRE ŞEKİLLENMİŞ ÇEVRELERE TESLİM EDİLMİŞ DURUMDA”

    Diyanet İşleri Başkanlığının Kobani davasına müdahil olduğunu da hatırlatan Prof. Dr. Yalçınkaya “Diyanet İşleri Başkanlığı, Kobani davasına müdahil olmak için fetva veriyor. Kime? Hakimlere. Yani ‘siyasal sistem yok’ dediğimizde neyi ifade ediyoruz? Hukuk sistemi, eğitim sistemi, milli güvenlik sistemi, iç güvenlik sistemi, sağlık sistemi. Bunlar başta olmak üzere tümü aslında, belirli özel çıkarlara göre şekillenmiş çevrelere teslim edilmiş durumda” dedi.

    “BİZ BU DEVLETİN YURTTAŞLARI DEĞİL KÖLELERİYİZ ASLINDA”

    Yalçınkaya, şöyle devam etti:

    “Devlet özel çıkarlara göre şekillenmeye başladığı anda biz o devletin kölesi haline geliriz. Bugün de tam da öyleyiz. Biz bu devletin yurttaşları değiliz köleleriyiz aslında. Çünkü bu devlet aslında çok güçlü göründüğü anda çok zayıf. Niye zayıf? Hâkim karar vermeye korkuyor, ya yukarıdan telefon gelirse, Diyanet İşleri Başkanı zaten başkasının ağzına bakıyor. Öğretmenler zaten ağzını bile açamıyor, okullarda imamlar fink atıyor, sağlık personeli menzile (menzil tarikatı) emanet, içişleri personeli başka bir yere emanet. Bu güçlü devlet işareti değildir. Bu, devletin ne kadar zayıfladığını gösteriyor aslında. Tam da bu noktada hepimiz birlikte yaşamak isterken, kaçınılmaz olarak nereye savruluyoruz?”

    “İLETİŞİMİ KESMİŞİZ”

    Hızlı dönüşümler geçiren, 20 yılda bir dönüştürülen toplulukların geleceği kurgulayamayacağını vurgulayan Yalçınkaya, “Özellikle toplulukların kapasitesi köreltilir. Çünkü totaliter rejim kendini var edebilsin diye. Geleceği kurgulayamadığımız için kaçınılmaz olarak geçmişe saplanıyoruz. Yani tıpkı o eski Atatürkçü teyzeler gibi ‘bizim zamanımızda Alevi Sünni kim, bilmezdik. Ermeni komşularımızın bayramına giderdik, ne güzeldi. Araplar hımız yapar biz de yerdik. Peki Ermenice Günaydın ne demek biliyor muyuz? Bilmiyoruz. Gerçekten utanç verici bir şey. Ermenileri katlettik gönderdik. Kürtlerle birlikte yaşıyoruz. Bildiğim iki sözcük var. Rojbaş bir de Heval. Ayıp. Bu ne demek? Bu şu demek. Biz farklı kültürler arasında iletişimi kurmamışız, onları belli adalara kapatmışız. Tıpkı Almanların Türk mahallesi kurması gibi. Şimdi İngiltere’nin mülteciler için okyanusun ortasında gemi kurması gibi, kapatmışız, iletişimi kesmişiz” dedi.

    Bunun kesinlikle birlikte yaşamak olmadığını belirten Prof. Dr. Ayhan Yalçınkaya konuşmasını şu cümlelerle tamamladı:

    “Bu birlikte yaşamak değil, kesinlikle değil. Birlikte yaşama dediğimiz şeylerin bunlarla en ufak alakası yok. Birlikte yaşamak en başta kültürlerin kendi özel varlıklarını kabul ederek, kültürlerin kendini geliştirme haklarını kabul ederek ve eğer azınlık kültürse, Ermenilik eğer Türkiye’nin kaybolan bir kültür ise…Örneğin ilkokullara gerekirse Ermenice, Kürtçe ders koyarak. Türk çocukları Ermenice bilmeli, Kürtçe’yi bilmeli. Resmi dil yine Türkçe olsun hiçbir engel yok. Ermeni çocuk gene Türkçe’yi öğrensin, Kürt çocuk resmi olarak Türkçe’yi gene öğrensin hiçbir engel yok ama Kürt çocuk Kürtçeyi de bilecek, Türkçeyi de bilecek. Bölgede Süryaniler varsa Süryanice de bilecek ki iletişim kursun, onu anlayabilsin. Onu anlayamadığımız sürece birlikte yaşamaktan nasıl söz edebilirsiniz ki?”

    Cebrail ARSLAN/MUĞLA

     

  • HKP, yargıya taşıdı: Menzil Tarikatı’nın kapatılması gerekir

    HKP, yargıya taşıdı: Menzil Tarikatı’nın kapatılması gerekir

    Halkın Kurtuluş Partisi (HKP), Menzil tarikatının şeyhi Abdulbaki Erol için taziye mesajı yayınlayan AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan, Erol’un cenazesine katılan vali ve belediye başkanı hakkında suç duyurusunda bulundu. HKP Genel Sekreter Yardımcısı Av. Tacettin Çolak, “Kimsenin suç işleme özgürlüğü yoktur” dedi.

    Menzil tarikatının şeyhi Abdulbaki Erol’un cenazesi için Adıyaman’ın Kahta ilçesinde tören düzenlendi. Törene, Adıyaman Valisi Osman Varol, Adıyaman Belediye Başkanı Süleyman Kılınç katıldı. AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ise tarikat şeyhi Erol için gazetelere tam sayfa taziye ilanı vermişti.

    Halkın Kurtuluş Partisi (HKP) avukatları, Cumhurbaşkanı Erdoğan, Adıyaman Valisi Osman Varol ve Adıyaman Belediye Başkanı Süleyman Kılınç’ın “Anayasa’yı ihlal”, “görevi kötüye kullanma” ile “677 Sayılı ‘Tekke ve Zaviyelerle Türbelerin Seddine ve Türbedarlıklar ile Birtakım Unvanların Men ve İlgasına Dair Kanun’a aykırı faaliyet gösterme” suçlarını işlediğini belirterek, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulundu.

    “MENZİL’İN KAPATILMASI GEREKİR”

    Anayasanın 2’nci, 10’uncu, 11’inci ve 14’üncü maddelerine vurgu yapılan dilekçede, “Menzil vb. gibi örgütlenmelerin yasal bir karşılıkları yoktur. Dini ve dince kutsal sayılan değerleri istismar ederek, siyasal ve toplumsal yaşama müdahale etmek başlıca amaçlarıdır. Bu nedenle de 677 sayılı yasa uyarınca kapatılmış olmaları gerekir” denildi.

    HKP avukatları dilekçede, Erdoğan, Varol ve Kılınç hakkında soruşturma yürütülerek kamu davası açılmasını talep etti.

    “KİMSENİN SUÇ İŞLEME ÖZGÜRLÜĞÜ YOKTUR”

    Suç duyurusuna ilişkin açıklama yapan HKP Genel Sekreter Yardımcısı Av. Tacettin Çolak, “Menzil tarikatı, anayasanın laiklik ilkesine, 677 sayılı tekke ve zaviyelerin kapatılmasına dair kanuna aykırı faaliyet yürüten bir yılan yuvasıdır” dedi.

    Erol için Erdoğan’ın taziye mesajı yayınladığını, vali ve belediye başkanının cenaze törenine katıldığını anımsatan Çolak, “Bunlar, ‘Anayasa’yı ihlal’ ve ‘görevi kötüye kullanma’ suçunu işlemişlerdir. Kimsenin suç işleme özgürlüğü yoktur, anayasayı ihlal hakkı yoktur. Hangi makamda olurlarsa olsunlar herkesin kanunlara uyma zorunlulukları vardır” ifadelerini kullandı.

    ERDOĞAN HAKKINDA SUÇ DUYURUSU

    Çolak, “Bugün itibariyle Recep Tayyip Erdoğan, Osman Varol ve Süleyman Kılınç hakkında suç duyurusunda bulunulmuştur. Cumhuriyet Savcılarının bu anayasal kuralları ve yasal hükümleri yürürlüğe sokup etkin soruşturma yürütmelerinin de takipçisi olacağız” dedi.

    (HABER MERKEZİ)

  • Diyanet için ayrılan bütçe 114 üniversiteyi geride bıraktı

    Diyanet için ayrılan bütçe 114 üniversiteyi geride bıraktı

    PİRHA-Diyanet’e, 2023 yılı için Türkiye’deki 127 üniversitenin 114’ünden daha fazla eğitim yatırımı ödeneği ayrıldı. “Mesleki ve Teknik Eğitim” kalemine yönelik eğitim yatırımları için Diyanet’e ayrılan ödenek tutarı 112 milyon 300 bin TL. 

    Her dönem büyüyen devasa bütçesi ile tartışma konusu olan Diyanet İşleri Başkanlığı, 2023 yılı için öngörülen eğitim yatırımları ödeneği ile üniversitelerin yüzde 90’ını geride bıraktı. BirGün Gazetesi’nde yer alan habere göre başkanlığın ödeneğini solladığı 114 üniversite arasında Anadolu ve Ege gibi köklü üniversiteler de yer alıyor.

    2023 yılına yönelik eğitim sektörü yatırımlarının kuruluşlara göre dağılımı belli oldu. Diyanet İşleri Başkanlığı’na, “Mesleki ve Teknik Eğitim” kalemine yönelik eğitim yatırımları için 112 milyon 300 bin TL’lik yatırım ödeneği verildi. Başkanlığın toplam 112,3 milyon TL’lik eğitim yatırımları ödeneğinin 67,3 milyon TL’sinin devam eden projeler, 45 milyon TL’sinin ise yeni projeler için kullanılacağı bildirildi.

    YÜZLERCE ÜNİVERSİTE GERİDE KALDI

    Diyanet’e 112,3 milyon TL olarak öngörülen eğitim yatırımları ödeneklerinden Türkiye’nin en iyi üniversiteleri arasında yer alan Çukurova Üniversitesi’ne ayrılan pay 90 milyon TL, On Dokuz Mayıs Üniversitesi’ne ayrılan pay ise 65 milyon TL olarak kaydedildi. Diyanet’in eğitim yatırımı ödeneği ile geride bıraktığı üniversitelerden Anadolu Üniversitesi’ne öngörülen yatırım ödeneği 75 milyon TL, Ege Üniversitesi’ne öngörülen yatırım ödeneği 95 milyon TL, Kocaeli Üniversitesi’ne öngörülen yatırım ödeneği ise 45 milyon TL ile ifade edildi.

    DİYANET’İ GEÇEBİLENLER

    Yatırım ödeneği itibarıyla Diyanet’i geçebilen bazı üniversiteler ve ödenekleri ise şöyle sıralandı: Ankara Üniversitesi (151,5 milyon TL), Boğaziçi Üniversitesi 150 milyon TL, Hacettepe Üniversitesi (181 milyon TL), İstanbul Teknik Üniversitesi (175 milyon TL), İstanbul Üniversitesi (190 milyon TL).

    (HABER MERKEZİ)

  • Mustafa Can: Alevi örgütleri Aleviler ile bağını yeniden kurmalı, örgütlenme gözden geçirilmeli

    Mustafa Can: Alevi örgütleri Aleviler ile bağını yeniden kurmalı, örgütlenme gözden geçirilmeli

    PİRHA-Topçu Baba Alevi Dergahı Kurucu Başkanı Mustafa Can, AKP’nin Alevilere yönelik düzenlemelerine tepki gösterirken, “Devletin Alevilere yönelik bir politikası var. Yüzyıllardır süren bu politika hala devam ediyor. Aleviler olarak buna karşı duruşu örgütlemeliyiz. Ne kadar güçlü olursak o kadar bizi ciddiye alacaklardır” dedi.

    AKP tarafından torba yasa tasarısı içerisinde TBMM’ye getirilen ve dün genel kurulda kabul edilen cemevlerine yönelik düzenlemeler ile Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile kurulan Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’na dair tepkiler gelmeye devam ediyor. Kırklareli’de bulunan Topçu Baba Alevi Dergahı‘nın Kurucu Başkanı Mustafa Can da son dönemdeki gelişmelere dair PİRHA‘ya açıklamalarda bulundu.

    “DEVLETİN, ALEVİLERE YÖNELİK POLİTİKASI SÜRÜYOR”

    Sözlerine “Devletin Alevilere yönelik bir politikası var. Yüzyıllardır süren bu politika hala devam ediyor” diyerek başlayan Can, Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde kurulan cemevi başkanlığıyla ilgili olarak şunları söyledi:

    “Alevileri yok sayma, asimile etme, kendi kuyruklarına takma noktasında epeydir mücadele veriyorlar. Bugün yaptıkları şey bundan farklı değil. Daha dün Alevilerin ibadethaneleri olan cemevlerine ‘cümbüş yeri’ diyenler belki bugün farklı sözcükleri kullanıyorlar ama aynı hakareti yapmaya devam ediyorlar. Bugün cemevlerini Kültür Bakanlığı’na bağlayarak aslında “Alevilik bir kültürdür. Alevilik bir eğlencedir” diyerek inancımıza hakaret ediyorlar. Ama beni üzen nokta onların bu bakışı değil. Bu bakışın Aleviler içinde kabul görmesi beni rahatsız ediyor. Cem Vakfı ve onun içerisindeki bir takım yapılar ile diğer kendisine “dede” diye misyon biçenlerin böyle bir açılışın içinde yer almaları, kabul etmeleri inancımız açısından çok üzüntü verici bir durum.”

    “ALEVİ KURUMLARININ ORTAK DİLDE, İTİRAZDA BULUŞMALARI KIYMETLİ”

    AKP’nin attığı adımlara yönelik Alevilerin karşı duruşu örgütlemesi gerektiğini belirten Mustafa Can, şöyle konuştu:

    “Aleviler olarak buna karşı duruşu örgütlemeliyiz. Yüzyıllardır bizi katledenler, kuyulara dolduranlar, yok sayanlar bugün kaldıkları yerden devam ediyorlar. Onlar bunu yaparken biz ne yapacağız? Siyasal iktidar ve devlet, Alevilere bakışını böyle netleştirmişken, yani inancımızı hala yok sayarken, biz ne yapacağız? Alevi örgütlerinin bir araya gelmeleri, ortak bir noktada, dilde ve itirazda buluşmaları çok anlamlı. Meclis’e gidip itiraz etmeleri de çok anlamlı.

    “Zorunlu din derslerine hayır” denildiğinde bana çok anlamlı gelmiyor. Neden? Çünkü Türkiye’deki eğitimin kendisi zaten dinselleştirilmiş. Tek başına din dersinden söz etmiyoruz. Bilimsel bir eğitimden uzaklaşılmış, edilgen bir eğitime dönüşmüştür.İtiraz edeceğimiz noktalardan biri herkes gibi eşit yurttaşlık talebimizdir.
    İkinci olarak cemevlerimizin ibadethane sayılmasını istiyoruz.
    Üçüncü olarak ise bu ülkede gerçek laik bir yapı istiyoruz. Devletin inançlar karşısında nötr olmasını istiyoruz. Devletin dini olmaz. Bu taleplerimiz doğru taleplerdir.”

    “ALEVİ ÖRGÜTLERİ ALEVİLER İLE BAĞINI YENİDEN KURMALI”

    Can, Alevi kurumlarına da çağrıda bulunarak, Aleviler ile bağın yeniden kurulması gerektiğini kaydetti. Can şu ifadeleri kullandı:

    “Alevi örgütlerinin Aleviler ile bağını yeniden kurması lazım. Örgütlenmesini yeniden gözden geçirmesi, yüzünü yeniden kitlelere çevirmesi gerekiyor. İnancımıza yönelik bu hakareti, asimilasyon politikalarını, aşağılamayı Alevi örgütleri Alevilere giderek anlatmalı ve önümüzdeki günlerde çok daha güçlü bir itiraz aklını kullanmalıdır. Meclis’e gitmek kıymetlidir ama artık milyonlarca insanımızı sokağa çıkarabileceğimiz bir örgütlenmeyi yaratmayı bugünden itibaren önümüze koyabilecek olan bölge toplantılarından tutun da, tek tek üyeler ile buluşabileceği yeni çalışma ve örgütlenme modelleri geliştirilmelidir. İtirazı çok daha kitleselleştirmek gerekir.

    “NE KADAR GÜÇLÜ OLURSAK BİZİ O KADAR CİDDİYE ALIRLAR”

    Ne kadar güçlü olursak o kadar bizi ciddiye alacaklardır. Yüzbinlerce Alevi’yi temsil eden örgütler ile duygusal bir bağ olsa da bence örgütsel bağın koptuğunu düşünüyorum. Bugün bir an önce Alevi kitlesi ile buluşup, sorunlarımızı ev ev, cemevi cemevi, sokak sokak anlatmalı, çalışma yürütmeliyiz. Önümüzdeki günlerde çok daha kitlesel karşı duruşu örgütlemeliyiz. Temsilcilerimiz yine Meclis’e gitmeli ama biz de o gün Ankara’nın bütün sokaklarını doldurabilmeliyiz. Çok görünür olabiliriz. İtiraz hakkımızı kullanabiliriz. Bunları yapabilirsek eğer siyasal iktidara geri adım attırabiliriz. Onun dışında bugünkü cılız çıkışlar ile ya da bir gün itiraz edip, üç ay sustuğumuz noktada çok fazla etkili olacağımızı düşünmüyorum.”

    Barış KOP / İSTANBUL

  • ‘AKP, Türkiye’nin genetiğiyle oynuyor, büyük bir toplumsal barışa ihtiyaç var’-VİDEO

    ‘AKP, Türkiye’nin genetiğiyle oynuyor, büyük bir toplumsal barışa ihtiyaç var’-VİDEO

    PİRHA- Türkiye’de nefret dilini ve siyasetteki yerini ve topluma yansımasını değerlendiren Eski Ankara Milletvekili ve Hukukçu Kamil Ateşoğulları, “AKP bugün oy sayılarını arttırmak için Türkiye’nin genetiği ile oynuyor. Bu çok büyük bir suçtur aslında. Türkiye’de büyük bir toplumsal barışa ihtiyaç var. En başta bu iktidar bunu bozuyor” dedi.

    Nefret suçu; bir kişiye veya gruba karşı ırk, dil, din, cinsiyet ve cinsel yönelim gibi ön yargı doğurabilecek nedenlerden dolayı işlenen, genellikle şiddet içeren suçlardır.

    Nefret suçu, insanlığa karşı işlenmiş olarak görülüyor ve uluslararası hukukta karşılığı var. Ancak günlük yaşamda özellikle inancı, kültürü, yaşam biçimi, dili vb. farklı olan toplum ve topluluklar nefret diline, baskısına ve saldırısına maruz kalıyor.

    Türkiye’de geçmişten günümüze nefret saldırıları devam ederken, nefret dili siyasetten karşılığını buluyor ve saldırıların beslendiği alan haline geliyor. Aleviler, Ermeniler, Kürtler, Romanlar, mülteciler, LGBTİ+’lar, iktidardan muhalefete sokaktan, meclise, törenlerden toplantılara kadar günlük siyasetin hedefi haline gelebiliyor.

    Türkiye’de nefret dilinin siyasetteki yerini ve topluma yansımasını Eski Ankara Milletvekili ve Hukukçu Kamil Ateşoğulları‘na sorduk.

    “AYRIMCILIK DEVAM EDİYOR”

    PİRHA: Türkiye’de ayrımcı politikaların beslendiği bir tarihsel arka plan var mıdır?

    KAMİL ATEŞOĞULLARI: Osmanlı döneminde olsun, Selçuklularda olsun her zaman kendileri gibi düşünmeyen bir kesime, kendileri gibi inanmayan bir kesime, kendileriyle aynı dili konuşmayan kesimlere karşı bir tavır geliştirmişler ve onlara karşı bir ötekileştirme politikası uygulamışlardır.

    Bugün yaşadıklarımız yeni bir şey değil. Çünkü bir toplumda eğer müzakere kültürü, temel mutabakat ve ortak faydalanma kültürü yoksa dikte etme kültürü vardır. Kendi inancını, kendi dilini, kendi kültürünü bir başkasına kabul ettirme vardır. Bunun adı temsildir. Türkçesi asimilasyondur. Asimilasyon, bir kültürün başka kültür tarafından zorlanarak bir başka kültüre, egemenin kültürüne benzetme olayıdır. Toplumlar varlıklarını korumak isterler, asimile edilmemek isterler, bir takım haklardan yararlanmak isterler. Senin etnik yapın, kültürün, günlük yaşamın, dilin, rengin, cinsiyetin neyse ayrılabilir ama vatandaşsan herkesin haklardan eşit yararlanması gerekir. Anayasanın 10. maddesi eşitlikten söz eder. Bu eşitliği bugün göremiyoruz.

    Ayrımcılık devam ediyor. Ayrımcılık iki türlü olur. Ya doğrudan doğruya ya da dolaylı yoldan yapılır. Örneğin son zamanlarda çokça gündeme gelen KPSS sınavları var. Bu sınavlarda en yüksek puanları alanlar işe giremiyor, daha düşük puan alanlar işe giriyor. Yazılı sınavlarda kazanan insanların nereli olduğu, etnik yapısı, kültürü, hangi siyasi partiye bağlı olduğu vesaire bunlar araştırılıyor. Sonrasında mülakatlarda eleniyorlar ve devlette görev alamıyorlar. Kadınların, Kürtlerin, işçi sınıfının, emeklilerin durumu ortada. Bunların hepsi bir ayrımcılık olayıdır.

    Anadolu kırımlar tarihine baktığımızda isyanlar tarihi deniyor ama çoğu isyan değil direnmedir. Bu isyanlar, başkaldırılar, direnmeler haksızlıklara karşı yapıldı. Önce insanları katletmişler, kırıma uğratmışlar, sonrasında onları kültürel anlamda, inanç anlamında yok etmeye çalışmışlar. Örneğin bir Alevi yerleşkesini kırımdan geçirmişler, daha sonra oraya imam göndermişler, cami yapmışlar, oruç ve namazı dayatmışlar. Bugün bakıyoruz oralar hep Sünnileşmiş. Günümüze geldiğimizde onların mirasçısı olduğunu söyleyen, bunları örnek alan siyasi yapılar da bugün aynı şeyi uygulama içerisindeler. Bazı şeyler genetiklerine işlemiş insanların, vazgeçemiyorlar ondan, kurtulamıyorlar. Tarihte 24 Oğuz Boyu’nun 17’si Türk değildi. Neredeler şimdi bunlar? Yarısından fazlası Sünnileşmiş, çoğu sürgün edilmiş, kendi kültürlerinden, özlerinden koparılmışlar. Uluslararası ceza mahkemelerinde soykırım derken biz hep öldürmeyi anlıyoruz. Oysa bir kültürü, bir topluluğu alıp kendi ortamından, habitatından başka bir yere gönderirsen o da bir soykırım oluyor. Yalnız insan öldürmeyle katliam olmuyor, soykırım olmuyor. Soykırım zorunlu göçlerle de oluyor.

    “ÇOCUKLAR BÜYÜK BİR PSİKOLOJİK VE PEDAGOJİK ÇIKMAZ İÇERİSİNDELER”

    – Günümüz siyasal iklimde ayrımcılık içeren siyasal dilin topluma yansıması nasıl oluyor?

    Anayasaya bakıyoruz, 67. maddesi çok açık. Bu maddede ‘Türkiye ile vatandaşlık bağı olan herkes Türk’tür’ diyor. Bu ülkede çeşitli etnik yapılar var. Bu nedir 1924 anayasasının tekçi Cumhuriyeti’nin eseridir. Türkiye’de sadece Türkler var, herkes Türk’tür, herkes sünnidir. Sünnilerin de hepsi Hanefi’dir. Burada Hanefilerin dışında kalan Şafiilere de yaşam şansı yok. Anımsarsanız Diyarbakır’da 40-50 bin kişilik cuma namazları kılınıyordu. Biz Hanefi imamın arkasında namaz kılmayız, diyorlardı. Türkiye’de 40’a yakın etnik yapı var. 10’un üzerinde inanç var. Bir o kadar dil var. Ya bunları baskı ve yasaklarla egemenlik altına alacaksın ya da bu çeşitlilik Türkiye’nin zenginliği olacak. Bu da eşit yurttaşlıktan, demokrasiden geçiyor. Eskiden bu kadar değildi. Ancak şimdilerde bu ayrımcı dil çok fazla kullanılıyor. Politikada siyasi partilerin programlarını eleştirirsin, bir partinin genel başkanı ya da milletvekilini politikası dışında gündeme getiremezsiniz. Onları meydanlarda yuhalatamazsın. Cumhurbaşkanı, Berkin Elvan’ın annesini de meydanlarda yuhalatmıştı. Bunu baştakiler yaparsa, bunun halkta da bir karşılığı olacaktır.

    Özellikle okullarda din dersi öğretmenlerinin yaptığı uygulamalar bu politikaların sonucudur. Sıraların üzerinde zorla namazlar kıldırılıyor. Sünni olmayan bir çocuk evde başka bir şey görüyor, geliyor okulda öğretmeninden başka bir şey görüyor. Çocuk ya da genç, o yaşında bir ikilemin içerisinde kalıyor. İnsan hakları literatürüne göre bu bir işkencedir. Bu öğretim sistematik bir işkencedir. Kasıtlı yapılıyor ve bir sonuç almak için uğraşılıyor. Ayrıca periyodik bir şekilde yapılıyor. Belli haftalarda, belli saatlerde ve ülke çapında yapılıyor. Çocuklar büyük bir psikolojik ve pedagojik çıkmaz içerisindeler. Türkiye Çocuk Hakları Sözleşmesi’nin 3 maddesine çekince koydu. Bir çocuk ahlakı, terbiyeyi evinde alır, günlük yaşamın içerisinde öğrenir. Ama onları belli yere yönlendirmek için bilinçli olarak bir politika yürütülüyor. Bunların hepsi Türkiye’de eşitliği bozan bir durumdur.

    ÜLKEMİZDE CUMHURİYET VAR AMA CUMHUR YOK

    Anayasanın 2. maddesine baktığımızda laik, demokratik ve sosyal hukuk devleti olduğu yazıyor. Bana göre anayasanın 2. maddesi diye bir şey kalmamıştır. Bu ülke ne laiktir, ne demokratiktir, ne de sosyal hukuk devletidir. Adımız Cumhuriyet ve her devletin bir paradigması olur. Türkiye’de nasıl bir Cumhuriyeti tartışmamız gerekiyor. Bu Cumhuriyet güvenlik konsepti üzerine mi kuruldu yoksa demokratik bir yapı üzerine mi kuruldu? Böyle baktığımızda bir ülkede Cumhuriyet olması orada cumhurun olduğunu göstermez. Bizim ülkemizde Cumhuriyet var ama Cumhur yok. Cumhursuz Cumhuriyet diyebiliriz. Osmanlı’dan miras kalan ve bir takım kesimlerin genetiğine yerleşmiş alışkanlıklar var. Onları sürdürmek istiyorlar ve siyaset de bunu bir materyal olarak kullanmak istiyorlar. Oysa siyasette bir partiye karşıysanız kişilerle uğraşmazsınız, o partinin programına eleştiriniz olur. Biz de öyle değil. Bunları en baştaki kişilerin yapması kötü. Onlar öyle yaparsa düşünün halk da fanatik bir takım insanlar neler yapmazlar. Bunlar olmamalı. Bunlar toplumda barışı bozan, ortak payda aramayı öteleyen durumlardır. Toplumda barışın sağlanması için kesimlerin bir araya gelip ortak bir mutabakatta buluşmaları gerekiyor. Anımsarsanız bir akil adamlar grubu kuruldu, çeşitli raporlar hazırlandı. Orada  düşüncelerinden dolayı bazı kişileri dışladılar. Yani kendi seçtikleri, belirledikleri adamları kendileri gibi düşünmedikleri için dışladılar. Böyle bir yönetim olamaz.

    “AKP BUGÜN OY SAYILARINI ARTTIRMAK İÇİN TÜRKİYE’NİN GENETİĞİ İLE OYNUYOR”

    – Alevi, Kürt, Ermeni, Roman gibi kimliğe sahip siyasetçiler sosyal medyadan miting alanlarına (Kılıçdaroğlu örneğinde olduğu gibi) hedef haline getiriliyor. Toplum bu dile nasıl bakıyor? Bu dile karşı nasıl bir yol izlenmeli?

    Yasalarda, semavi dinlere hakaret suçu diye bir şey vardı. Daha sonra bu değiştirildi ve herhangi bir dine hakaret olarak nitelendirildi, bu da nefret suçu kapsamında ele alındı. Buradaki maddede din değil, dini inanç denilmesi gerekiyordu. Dini inanç denilseydi nefret suçları bu kadar işlenmezdi. Örneğin birisi Hanefiliğin dışında bir inanca hakaret etti. Savcılığa şikayet edildiğinde savcılık Diyanet’e soruyor. ‘Bu din midir değil midir?’ diyor. Diyanet’te ‘Din değildir’ diyor. Sonrasında savcılık takipsizlik veriyor. Savcılık soruşturma açıp davaya dönüşse bile yargılama aşamasında yine Diyanet’e soruluyor. Bilirkişi olarak orada yine Diyanet ‘Din değildir’ diyor. Bu sefer beraatla sonuçlanıyor. Oysa yasalarda din yerine dini inanç denilseydi bu iş çözülüyordu. Ceza yasası değişeceği zaman bununla ilgili AKP iktidarı, ‘Bir yasa teklifi verin gündeme getireceğiz’ dedi. Söz verdi ama yapmadı.

    AKP bugün oy sayılarını arttırmak için Türkiye’nin genetiği ile oynuyor. Bu çok büyük bir suçtur aslında. Türkiye’de büyük bir toplumsal barışa ihtiyaç var. En başta bu iktidar bunu bozuyor. Politikacılar ucuz, günü birlik politikalar yerine sosyoekonomik konularla, kültürel konularla Türkiye’nin daha ileriye gitmesi için dış dünya ile olan güzel şeyler geliştirmek durumunda. Bu sığ politikalardan vazgeçilmeli, toplumu bölen politikalardan vazgeçilmeli. Yaşanan ekonomik kriz nedeniyle de insanlar ne kadar böyle suni gündemlerle oyalanır, kandırılır bunu da göreceğiz.

    Melis CİDDİOĞLU-Eren GÜVEN-Diren KESER/ PİRHA

    İLGİLİ DOSYALAR

    >‘Erdoğan da, Bahçeli de nefret dilini değiştirmez, muhalefet bu dili reddetmeli’

    >‘Milliyetçi, ırkçı yaklaşımları reddetmeli, teşhir etmeliyiz’

  • ‘Alevilikte değişmeyen, kendisini yenileyemeyen kurallardan söz edilemez’-VİDEO

    ‘Alevilikte değişmeyen, kendisini yenileyemeyen kurallardan söz edilemez’-VİDEO

    PİRHA – Yazar Ali Yıldırım, Alevi inancındaki “Yol Bir Sürek Bin Bir” sözünü açıkladı. Alevi inancının, bütün zaman ve coğrafyalarda değişim gösterdiğini belirten Yıldırım, “Hayatın gerçekliği sürekli değiştiği için Aleviliğin kendi varlık kuralları da sürekli değişmek durumundadır. Yani Alevilikte değişmeyen, kendisini yenileyemeyen kurallardan söz edilemez” dedi.

    Alevi toplumunu inançsal ve kültürel yönü ile tarif eden “Yol Bir, Sürek Bin Bir” sözündeki manayı Yazar Ali Yıldırım’dan dinledik. Yıldırım, “Yol Bir Sürek Bin Bir”kuramının, geniş coğrafyaya yayılan Alevi toplumunun, temel kurallar üzerinde nasıl bir bütün olarak kendini var ettiğine işaret etti.

    “ESAS OLAN YOLUN TEMEL İLKELERİDİR”

    “Yol Bir Sürek Bin Bir” sözü ile asıl anlatılmak istenenin, toplumların inanç özgünlüğü olduğunu söyleyen Ali Yıldırım, Aleviliği tarif ederken mutabakata varılan temel kavramların olduğuna işaret etti. Yıldırım, “Yol Bir Sürek Bin Bir’ sözü ile Alevi coğrafyasının zenginliklerinin ifade edildiğini belirterek şunları kaydetti:

    “Aleviliğin içeriğinden çok Aleviliğin uygulanışı, kendisini somutlaması, var etmesi noktalarına dair bir yaklaşım içeriyor. ‘Yol Bir Sürek Bin Bir’ sözü; esas olan bir Yol var, bu yolun farklı coğrafyalarda kendisini nasıl var ettiğini, nasıl cisimleştiğini ifade eden bir şeydir. İçerikten ziyade esas olan Yol’un temel ilkeleridir. Yani öncelikli olarak Yol’a özellik kazandıran, onu somutlayan temeller vardır. Bu temeller üzerine çeşitli coğrafyalarda, tarihsel süreçlerde, yani bir zamanın yolu ile başka bir zamanın yolu farklılıklar gösterebilir. Aleviliği başka inançlardan, öğretilerden ayıran nedir? İşte biz buna ‘Yol’ diyoruz.
    Şimdi şunu görmemiz lazım ki Alevilik kendisini var etmek için birtakım kurallar geliştirmiştir ve bu kurallar hayatın devamında Alevi toplumunun kendi varlığı, birliği, dirliğini korumak noktasında bizzat hayatın ihtiyaçlarından doğan kurallar olarak karşımıza çıkıyor. Bu kurallara bir manevi inançsal değer atfedilmiştir. Yani Alevilikteki birçok kural, esas olarak varlık meselesine işaret eder. Yani Alevi toplumunun, tarihsel olarak siyasi iktidarlar, egemen sınıflar, devlet karşısında kendisini var etmesi gereken kuralları var.

    İkinci olarak, egemen dinsel inançlar karşısında kendisini var etmesine yönelik de kurallar var. İşte bu iki kuralların toplamı Aleviliğin Yol kurallarını oluşturuyor. Bunlar tamamen maddi hayattan kaynaklı kurallardır. Yani şunu açık söylemek lazım: Alevilik’te inanca, itikata dayalı dogmatizm kaynaklı unsurlar söz konusu değildir.”

    “ALEVİLİKTE DEĞİŞMEYEN KURALLARDAN SÖZ EDİLEMEZ”

    Yazar Ali Yıldırım, tarih boyunca Alevi Yol’unda bir değişimin yaşandığının da altını çizdi. Aleviliğin daima devlet sistemine karşı kendisini koruyup temel kurallar geliştirdiğini anlatan Yıldırım, şöyle devam etti:

    “Alevi yolu bütün zaman ve coğrafyalarda kendisini hayatın gerçekliği ile yeniden sınamak durumundadır. Yani buna güncel deyimle ‘adaptasyon’ diyebiliriz. Çünkü hayatın gerçekliği sürekli değiştiği için Aleviliğin kendi varlık kuralları da sürekli değişmek durumundadır. Yani Alevilikte değişmeyen, kendisini yenileyemeyen kurallardan söz edilemez. Öyle olduğu zaman hayat karşısında kendi varlığını devam ettirmez. Tabii tarihsel süreçte Alevi toplumu kapalı bir toplum olarak yaşadı, üretim ilişkileri de Anadolu’da bin yıllar boyu değişmeden sürdü. O toplumsal üretim karşısında Aleviler kendilerini gerek devletten, gerek egemen dinden yalıtarak kurtarılmış bölgeler diyebileceğiniz unsurlar yarattılar. Yani Alevi coğrafyası aslında nerede olursa olsun egemen iktidar ve egemen dinsel anlayışa karşı kurtarılmış bölgeler coğrafyasıdır. Alevi coğrafyası aslında çok büyük bir coğrafya. Bir tarafta diyelim ki Ardahan Damal Alevileri, bir tarafta ise Bulgaristan Demir Baba Tekkesi. Bu coğrafya, ortalama 3 bin kilometre. Ortaya çıkan coğrafya çok büyük. Bu kadar büyük bir alanda Alevilik, temel unsurlarıyla kendisini yaşatabilmiş. İşte ‘Yol’ dediğimiz o genel çizgileriyle kendisini var edebilmiş.
    Burada şu soru sorulabilir; Devleti, hiyerarşisi yok. Peki bu kadar büyük bir coğrafyada devletsiz, hiyerarşisiz, efendisiz bir toplum nasıl örnek bir inanç unsurları sergileyebiliyor? Nasıl bir Yol değerleri var edebiliyor. Yani nasıl oluyor da bu coğrafyada temel Yol değerleri aynı olabiliyor?
    Çünkü resmi bir din değil. Kitabı olan bir din de değil. Peygamberi olan, devlet tarafından örgütlenen, arkasına iktidar gücünü yasladığı bir inanç değil bu ama buna rağmen bu büyük coğrafyada Yol kuralları gerçekleşiyorsa bu çok anlamlı bir şeydir. Buna ben ‘Devleti olmayan devlet’ diyorum.”

    “DEVLET, DİNİN İDEOLOJİK İKNA AYGITI OLARAK KULLANILIYOR”

    Yazar Ali Yıldırım, Alevi inancı ile tek tanrılı dinler arasındaki nüans farkına da dikkat çekti. Yıldırım, “Tek tanrılı dinlerin esas özelliği şudur: Bu dünyayı boş ver. Çünkü bu dünya gerçek değil. Bu dünya bir sınanma yeridir o yüzden boş ver ve bunun karşılığında biz sana sonsuz zenginliklerin olduğu bir ahiret hayatı sunalım” yorumunda bulunurken “Bu dünyayı boş vermek ne demektir?” sorusuna ise şu yanıtı verdi:

    “Sistemin, egemenlerin bütün uygulamalarına, zulme, zorbalığa boyun etmektir. Yani kul, köle olmak. O yüzden tek tanrılı dinlerin tanrısı diyor ki ‘Bana ve benim peygamberime itaat edeceksiniz’. Bir de iktidar sahiplerine itaat edeceksiniz! Yani bu yaşadığınız hayatı bir yazgı olarak göreceksiniz ve bu sömürüyü, insanlık dışı uygulamaları, size görülen her türlü haksızlığı bir tanrısal buyruk olarak algılayacaksınız.
    Yani bizim coğrafyamızda tek tanrılı dinler devletsiz yapamıyor. Devlet de dinin bir tür ideolojik ikna aygıtı olarak kullanılıyor. Şimdi esas olarak Alevi Yol’unun özü işte buna itiraz etmektir.
    Sürek dediğimiz farklılıklar bu temel kuralların üzerinden oluşan farklılıklardır. Yani temeli reddeden, bu temelden sapan, bu temelle hiç ilişkisi olmayan sürekler olmaz. Farklılıklar bu temel üzerinden yükseliyor. Yani bir zemin atıyorsunuz ve sonrasında inşa edeceğiniz binayı kendiniz coğrafi koşullarına, kültürel değerlerimize göre rengini, penceresini, kapısını, kendi mimarisi ile inşa ediyorsunuz. Biz şimdi bu temeli yadsıyan bir sürekten söz edemeyiz. Coğrafi ve esnek özelliklerden, tarihsel zaman dilimi farklılıklarından kaynaklanan şeyleri de yok sayamayız. Bu durum bugünkü TOKİ evlerine benziyor. Yani ruhsuz, hiçbir yerin özelliğini yansıtmayan bir beton kafa. İşte Alevilik bu betonlaşmayı zamanında aşabilmiş. Yani her yere kendisini daha güzel estetize edip çiçeklendirmiş. Ortaya büyük, renkli bir bahçe çıkmış. Ama zemin değişmiyor. Şimdi sorun burada. Bu zeminin özelliklerini bilince çıkarmak. Yani Aleviliğin varlık koşulları nedir? Tarih boyunca bu var eden değerler bugün yeniden nasıl üretilebilir? Bunun üzerine bizim kafa yormamız gerekir.”

    “HER ŞEY BİRBİRİNE BENZEMEYE BAŞLADI”

    Alevi inancı üzerindeki esas meselenin bir “Alevi ütopyası” var etmek olduğunu söyleyen Ali Yıldırım, kapitalizm eleştirisi yaparak inanç üzerindeki deformasyona da dikkat çekti.

    “Bütün zamanların Aleviliği elbette ki farklıydı ama kapitalizm koşullarında, özellikle 1950’lerden sonra yeni bir Alevilik var. Alevilerin şehre taşınması ile birlikte Alevilik de şehirlere taşındı. Aleviler şehirlere geldikleri zaman şaşa kaldılar. Baktılar ki yanı başlarında başka inançlar kültürler unsurlar var.
    Coğrafyaların kendine has özellikleri kapitalizm koşullarında tekleşmeye başladı. O nedenle de bir hayli yontuldu ve aşındırdı. Çünkü her şey birbirine benzemeye başladı. Ama bizim de son zamanlarda bir ‘TOKİ’leşme’ durumumuz var. Her şeyi bir şeye benzetmek; yani bütün semahları bir yere benzetmek gibi. Örneğin Adıyaman, Hubyar, Tahtacı veya Rumeli semahını tek bir semaha dönüştürmek gibi. Yani bir tür betonlaştırma, ruhsuzlaştırma, içeriksizleştirme ve renksiz hale getirme durumu var. O güzellikleri kalıplaştırma yaklaşımları var. Özellikle de bu işin bilincinde olmayan cahil cühela takımının ortaya koymaya çalıştığı işler bunlar.

    Cemler her coğrafyada esaslara sahiptir ama onu renklendiren, o coğrafyanın özelliklerini katan unsurlar da var. Ama hepsini birleştirip ‘bu böyle olur’ demeye kalktığın zaman farkında olmadan bütün o renkleri çiçekleri öldürmüş oluyorsun. Sözgelimi cemlerde dem alma meselesi… Tahtacılarda ya da Bulgaristan Alevilerinde demsiz cem yapmıyorlar. Bulgaristan’dan canlarımız bir süre önce Ankara’ya Hüseyin Gazi Türbesi’ne gelmişti, cem yapacaklarını söylemişlerdi. Biz de cemevini gösterdik, bunun üzerine ‘Ama bizler demsiz cem yapamayız’ dediler. Bizler de ‘Siz bu şekilde cem yapıyorsanız sizin ceminize karışma gibi bir hakkımız olamaz’ dedik. Özünüze, kendi süreğinize uygun nasıl yürütüyorsanız öyle yapın zaten. Ama şöyle bir kafa da var şimdi ‘Vay efendim cemde dem mi olur?’

    Senin köyünde demsiz cem oluyordu evet ama başka insanın köyünde de başka türlü oluyordu. Bunları tek tipleştirme hakkını kendimizde gördüğümüz zaman başkası da sizin yaptığınız ritüel ya da pratiklere ‘bu böyle olmaz’ deme hakkı kazanır. Sürekleri kurutmamamız gerekir. Sürekler esasın üstüne kuruluyor ve o renkleri olabildiğince var kılmamız gerekir ki Alevilik kurumasın ve hayatın bütün alanlarında o farklılıklarıyla o güzelliği var edebilsin.”

    “BİZİ ÇEVRELEYEN DİNSEL DOGMALARDAN ARINMAMIZ GEREKİYOR”

    Ali Yıldırım, Aleviliğin esas Yol değerlerinin tarihsel olarak zulme, zorbalığa karşı insanı savunan bir yerde olduğunun altını çizdi. Alevi inancının, insanı ve doğayı merkezine aldığını söyleyen Yıldırım, “Egemen anlayışa karşı ‘insan merkezli bir anlayışsız’ diyorduk. Bugün artık her şeyin ölçüsü doğadır. Birinci önceliğimiz doğa hakkıdır diye söze başlamak gerek” ifadelerini kullandı.

    Yazar Ali Yıldırım, 21. Yüzyıl’da egemen anlayışların, doğayla birlikte inançları da himayesine alma çabasında olduğunu belirterek şu aktarımda bulundu:

    “Bugün geldiğimiz noktada 100 Alevinin belki bir tanesinde müsahiplik kurumu işliyor. Çünkü kapitalizm, insanları dağıttı ve o türden bir ilişkiyi de yaşanamaz hale getirdi. Dayanışma, paylaşma çok önemlidir ama bu ruh hali kapitalizm koşullarında darmaduman olmuş. Dün çok manevi hazlar duyup gönlümüzü dolduran ritüellerin bugün bir gösteriye dönüşmüş olmasını hepimiz görüyoruz. Yani dün kırdaki cemde sosyal, hukuki, inançsal bir şey olan cemin bugün sembol hale gelip çok şekilsel bir hale geldiğini görüyoruz. ‘Bir an önce bitsin de gidelim’ denilen bir hale geldiğini görmezlikten gelemeyiz. Kırda 8-10 saat insanlar cem sürdürürken bugün iki saati bile çok fazla gören bir durum söz konusu. Çünkü ihtiyaçlara karşılık gelmiyor artık. O zaman bütün Alevi canlarının ruhunu, gönlünü dolduracak, doyuracak ve ona bir sevinç kaynağı oluşturacak şeyler yapmalısınız.
    Yani bizlerin bugününü anlamlandıracak, yarınımız için de bize sevinç ve umut kaynağı olacak bir Alevi ütopyası geliştirmek durumundayız.

    Bu anlamda dogmatizme karşı yıkıcı olmaktan da korkmamamız gerekir. Yeniyi var etmek için öncelikle yıkmak gerekiyor. Yıkmak bu anlamda iyi bir şeydir. Tarihsel olarak da Alevilere hep egemen sınıflar ‘yıkıcı’ demişlerdir. Çünkü onların egemenlik anlayışlarını reddeden bir yerde durduğu için hep ‘yıkıcı’ denilmiş. Bu nedenle yıkıcılık iyi bir şeydir. Bir olmak, diri olmak, iri olmak için arınmak gerekiyor öncelikle. Gerek resmi ideolojiden, gerek bizi çevreleyen dinsel dogmalardan arınmamız gerekiyor. Bu takdirde Alevilik insanlık açısından anlamlı, değerli mesajlar verebilir.”

    Eren GÜVEN/ANKARA

  • AYM zorunlu din dersi ile ilgili ‘hak ihlali’ kararı verdi

    AYM zorunlu din dersi ile ilgili ‘hak ihlali’ kararı verdi

    PİRHA-Anayasa Mahkemesi, zorunlu din dersine karşı 2014 yılında yapılan bireysel başvuruyu 8 yıl aradan sonra karara bağladı. AYM kararında hak ihlali olduğuna hükmetti.

    Anayasa Mahkemesi Genel Kurulu zorunlu din dersinin insan hakkı ihlali olduğu gerekçesiyle 2014 yılında yapılan bireysel başvuruyu 8 sene sonra karara bağladı. Cumhuriyet Gazetesi’nde yer alan habere göre AYM 7 Nisan günü verdiği karar ile 8 yıldır devam eden dosyada “Anayasa’nın 24. Maddesinin dördüncü fıkrasında güvence altına alınan ebeveynlerin eğitim ve öğretimin kendi dinî ve felsefi inançlarına göre yapılmasını sağlama hakkının ihlal edildiğine” hükmetti.

    AYM’nin kararını değerlendiren Halkın Kurtuluş Partisi (HKP) Genel Sekreter Yardımcısı Avukat Tacettin Çolak ise “Cumhuriyetin en önemli kazanımlarından olan ve en başta kadınlarımızın özgürleşmesi demek olan laiklik ilkesi, ülkemizde son günlerde büyük saldırılar altında. Diyanet İşleri Başkanlığı, sünni/vahhabi din anlayışını tüm topluma dayatmaktadır. Bu keyfilik, AKP iktidarı döneminde devlet politikasına dönüşmüş durumda. Özellikle Alevi inancına yönelik yok sayma ve hatta düşmanlaştırma girişimlerini de görmekteyiz. Camilere sağlanan her türlü ayrıcalığın kırıntısı bile cemevlerine çok görülmektedir” ifadelerini kullandı.

    “CAMİNİN MİHRABINA MİKROFONLAR KURARAK SİYASAL KONUŞMALAR YAPILIYOR”

    Çolak açıklamasının devamında ise şunları söyledi:

    “Anayasa Mahkemesi’nin son kararını bir kazanım olarak görmek istiyoruz. Devamının gelmesini temenni ederiz. AKP’giller’in Anayasa’nın 24/son maddesinde tanımlanan ‘Kimse, Devletin sosyal, ekonomik, siyasi veya hukuki temel düzenini kısmen de olsa, din kurallarına dayandırma veya siyasi veya kişisel çıkar yahut nüfuz sağlama amacıyla her ne suretle olursa olsun, dini veya din duygularını yahut dince kutsal sayılan şeyleri istismar edemez ve kötüye kullanamaz’ şeklindeki emredici hükme aykırı iş ve işlemlerinin önüne geçilmelidir. Caminin mihrabına mikrofon kurarak siyasal konuşmalar ve cuma namazı çıkışlarındaki mini mitingler açıkça laiklik ilkesini ihlal eden anayasal suçlardır.”

    “KÜÇÜK ÇOCUKLARA DİN EĞİTİMİ VERİLMESİ ANTİ LAİK GİRİŞİMLERDEN BİRİSİDİR”

    4-6 yaş grubundaki çocuklara dine eğitimi verilmesi kararına da değinen Çolak, şöyle konuştu:

    “Anaokullarında küçük çocuklara din eğitimi verilmesi de benzer anti laik girişimlerden bir tanesidir. O nedenle Anayasa’nın 24/4’üncü maddesinde tanımlanan; ‘…din eğitim ve öğretimi ancak, kişilerin kendi isteğine, küçüklerin de kanuni temsilcisinin talebine bağlıdır’ kuralının açık ihlalidir. Bu nedenle AYM’nin ihlal kararı vermesi yerinde olmuştur. Ancak Anayasa Mahkemesi’nce bu kararının alındığı günlerde, Tayyip Erdoğan tarafından çıkartılan bir kararname değişikliği ile Milli Eğitim Bakanlığı Din Öğretimi Genel Müdürlüğü geniş yetkilerle donatıldı.

    Böylece MEB Din Eğitimi Genel Müdürlüğü ‘imam hatip ortaokulu ve liselerinin alanlarıyla ilgili ders kitaplarını’ hazırlayacağı gibi ‘hafızlık’ eğitimi de verebilecekler. Böylece cemaat ve tarikatlarla işbirliği yapabilmesinin önü açılmış oldu. Bu değişiklik de açıkça Laiklik ilkesinin ihlal edildiği Anayasal bir suçtur. Bu suçları işleyen parti Anayasa’nın 68/4. maddesinde tanımlanan ‘demokratik ve laik Cumhuriyet ilkelerine aykırı eylemlerin odağı’ haline gelmiştir ki, bu tür fiiller de Anayasanın 69. maddesinde öngörülen temelli kapatma nedenidir. Umarız AYM, bu suçlar karşısında da Anayasayı uygulama ferasetini gösterir.”

    “AİHM ZORUNLU DİN DERSİ NEDENİYLE TÜRKİYE HAKKINDA HAK İHLALİ KARARI VERDİ”

    Yargıçlar ve Savcılar Birliği (YARSAV) eski Başkanı Avukat Ömer Faruk Eminağaoğlu da din derslerinin 12 Eylül askeri darbesi sonrası zorunlu hale getirildiğini hatırlatarak, “12 Eylül Anayasası ile din kültürü ve ahlak dersleri birleştirilerek, ilk ve orta öğretim kurumlarında zorunlu ders haline sokuldu. Burada, bir din ile ilgili değil, bütün dinler hakkında genel bilgi verilmesi gerekçesine dayanıldı. Yine bu anayasada, bir dine yönelik din eğitim ve öğretimi ise, kişilerin isteğine ve yasal temsilcilerinin iznine bağlandı. Bu konular Anayasa’nın 24/2’nci maddesinde bu şekilde düzenlendi.

    1982 Anayasası döneminde AİHM, 2007 yılında Zengin/Türkiye kararında, anayasadaki düzenlemeye rağmen uygulamanın, kişilerin isteği de gözetilmeden, zorunlu din eğitimine dönüşmesi nedeniyle Türkiye hakkında hak ihlali kararı verilmiştir. Danıştay da bu karardan hareketle, 2007 yılından bu yana din kültürü ve ahlak bilgisi dersinin, kişilerin isteği olmadan ve de tek bir din ile ilgili eğitim şeklinde verilemeyeceği konusunda kararlar vermiştir. Bu konularda İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, Çocuk Hakları Sözleşmesi gibi uluslararası sözleşmelerde ilgili hükümler bulunmaktadır” diye konuştu.

    “İMAM HATİP LİSELERİ İHTİYACIN ÖTESİNDE YAYGINLAŞTIRILMIŞTIR”

    “Türkiye’de, Lozan Antlaşması gereği, sadece azınlıklar din eğitiminden muaftır” diyen Eminağaoğlu, din derslerinin çoğulculuktan uzaklaştığını ve tek bir din ile zorunlu niteliğe döndüğünü kaydetti. Eminağaoğlu sözlerine şöyle devam etti:

    “AİHM ve Danıştay kararları bugüne kadar her yönüyle uygulanmamış, gereği yerine getirilmemiştir. Söz konusu kararlarda, bu derslerin tek bir din anlayışı yerine çoğulcu bir anlayışla, kişilerin ve ebeveynlerinin isteği üzerine verilmesi belirtilmiş iken, giderek uygulamada tek bir dine ilişkin eğitim anlayışı daha da artmış, hatta bu konuda İslam dinine ilişkin başkaca dersler de eklenmiş, ortaokul ve ilkokullar bir yana, yapılan düzenlemeler ile zorunlu din eğitim okul öncesi döneme bile inmiştir. Kuran kurslarının denetimsizliği de ayrı bir konudur.

    İmam hatip liseleri de ihtiyacın da ötesinde yaygınlaştırılmıştır. İmam hatip lisesi mezunu olmak, uygulanan politika nedeniyle bir referans durumuna sokulmuştur. Böylece, din eğitimi konusunda kişinin ebeveyninin iradesi olmazsa olmaz ise de sosyal ve siyasal baskılar ve politikalar nedeniyle, okul öncesi çağdan, ilkokul, ortaokul, liseler, imam hatip liseleri gözetildiğinde, bugün mahalle mekteplerinin fiilen devreye sokulduğunu söylemek hiç de abartılı olmayacaktır.”

    “LAİK DEVLET DİNLER KARŞISINDA TARAFSIZ KALIR”

    Eminağaoğlu, laik devletin dinler karşısında tarafsız kalması gerektiğini belirtirken, “Bugün eğitimin her yönüyle laiklik anlayışına uygun olarak yapıldığını söyleyebilmek olanaksızdır. Bu konuda 12 Eylül döneminden bu yana iktidardaki partiler din eğitim ve öğretiminin, laiklik ilkesine aykırı biçimde verilmesine yönelik düzenlemeler yapmaktan geri durmamıştır. Muhalefet partileri de bu adımlar karşısında etkin tutum takınmaktan uzak durmuştur. Sonuçta, sadece vatandaşların hak arayışlarıyla ise istenilen etkinlikte sonuçlar da ortaya çıkmamıştır” ifadelerini kullandı.

    “ZORUNLU DİN EĞİTİMİNE ARTIK SON VERİLMELİDİR”

    Eminağaoğlu, Anayasa Mahkemesi’nin 2014 yılında yapılan bireysel başvuruyu 8 yıl sonra karara bağladığını vurgularken, sözlerini şöyle sonlandırdı:

    “Anayasa Mahkemesi, 2014 yılında yapılan bir bireysel başvuruyu, üstelik bağlayıcı olan AİHM kararı da varken, aradan sekiz yıl geçtikten sonra daha yeni karara bağlamıştır. 2007 yılında verilmiş bağlayıcı bir AİHM kararı varken, Anayasa Mahkemesi’nin, önündeki dosyayı tam sekiz yıl bekletmesini hukuken açıklamak mümkün değildir. Durum böyle olunca, idare makamları da aykırı uygulamaları artarak sürdürmekten geri durmamaktadır.

    2007 yılındaki AİHM ve Danıştay kararlarının uygulanması bir yana, bu kararlardan sonra aykırı uygulamalar daha da artmıştır. Şimdi Anayasa Mahkemesi’nce verilen karar sonrasında, şimdiye kadar aykırı uygulamaları sürdüren iktidar veya buna sessiz kalan muhalif iradenin etkin bir adım atacağını düşünmek gerçekçi olmayacak ise de, laiklik ve hukukun üstünlüğü gözetilerek, aykırı uygulamalar, yeni başvurulara yol açılmadan ivedilikle sonlandırılmalıdır. Dolayısıyla yeni kuşakların kimlik ve kişilik yapılarının, anayasa ve uluslararası sözleşmelere de aykırı olarak verilecek zorunlu bir din eğitimi ile biçimlenmesine artık son verilmelidir.”

    (HABER MERKEZİ)

  • Lisedeyken zorunlu din dersini boykot etti, dava açtı: Eziyet ediliyor bize-VİDEO

    Lisedeyken zorunlu din dersini boykot etti, dava açtı: Eziyet ediliyor bize-VİDEO

    PİRHA-Lise son sınıf öğrencisiyken din dersine girmek istemeyerek, muaf tutulmak için yargıya başvuran Kerem Yavuz, şu an üniversitede okuyor. Yavuz, “Mahkeme süreci çok uzun sürüyor. Devlet, sadece inançlarınız yüzünden aslında sizi cezalandırmış oluyor. Belki bu süreyi üniversite sınavına çalışabilecekken, hiç olmadık yere kendimi bu konuya verdim. Belki gidebileceğim iyi bir üniversite varken, belki bedavaya okuyabilecekken, şu an özel üniversitede okuyorum” diye konuştu.

    Kerem Yavuz, Doğuş Üniversitesi İngilizce Mütercim Tercümanlık bölümü birinci sınıf öğrencisi. İstanbul Kadıköy’de bulunan 50. Yıl Tahran Anadolu Lisesi’nde son sınıf öğrencisiyken din dersine girmek istemediğini belirterek, dersten muaf tutulmak için yargıya başvuran Yavuz, yaşadıklarını PİRHA’ya anlattı.

    “ATEİSTİM, DİN DERSİNE GİRMEK İSTEMEDİM”

    Sözlerine, “Ateistim. Lise son sınıf öğrencisiyken din dersine girmek istemedim. Zaten küçüklüğümden beri kafama hiç yatmıyordu. Dersten muaf olabilmek için okula dilekçe verdim” diyerek başlayan Yavuz, idare mahkemesine başvuru sürecini şöyle anlattı:

    “Yasal olarak başvuru yaptığınızda din dersinden muaf tutulma hakkınız var aslında. Ama Türkiye’de teori ile pratik uyuşmuyor. AKP’nin gerici politikaları yüzünden bu yasal düzenlemeler yapılmadı. Bu konuda insanlar çok zorluk çekiyor. Mesela ateistsiniz veya Alevisiniz diyelim ve çocuğunuzun din dersi görmesini istemiyorsunuz. Normal prosedürü şöyle olmalıydı: O dersten muaf tutulmak için okula bir dilekçe verirsiniz. Okul da bunu kabul eder. Fakat sistem bugün böyle işlemiyor. Çocuğunuzun din dersine girmesini istemiyorsanız, idare mahkemesine dava açmanız gerekiyor.

    “‘İSTESENİZ DE İSTEMESENİZ DE SİZE BU DERSİ VERECEĞİZ’ DİYORLAR”

    Hristiyan ya da Yahudi’yseniz ibadethanenizden aldığınız belge ya da kimliğinizde Hristiyan veya Yahudi yazıyorsa, o zaman dersten muaf olabiliyorsunuz. Ama ateistseniz ya da Alevi’yseniz isteseniz de istemeseniz de “Biz bu dersi size vereceğiz” diyorlar. Mahkeme süreci ise çok uzun sürüyor. Dava açtığınızda zaten avukata bir dünya para ödüyorsunuz.”

    “DEVLET, İNANÇLARINIZ YÜZÜNDEN SİZİ CEZALANDIRMIŞ OLUYOR”

    Geçmişte yargıya başvurarak din dersinden muaf kalanların olduğunu hatırlatan Kerem Yavuz, mahkeme süreçlerinin uzun sürmesi ile ekonomik yönden yarattığı külfete değinirken, şunları söyledi:

    “Bu süreçte şöyle sıkıntılar oluyor: Çocuğunuz mahkeme süreci boyunca din dersi görmek zorunda kalıyor. Devlet, sadece inançlarınız yüzünden aslında sizi cezalandırmış oluyor. Bugün avukat ücretleri cep yakıyor. Kaba taslak bir hesaplama ile baktığımızda 2020’nin şartlarına göre bir aile dört aylık asgari ücrete denk bir parayı çocuğu din dersi almasın diye vermek zorunda kalacaktı. Bu aile için bir eziyete dönüşecekti.

    “MAHKEME SÜRECİ OLMASAYDI BELKİ DAHA İYİ VE BEDAVA BİR EĞİTİM ALABİLİRDİM”

    Nasıl savaşlarda ‘gayri nizami harp’ diye bir şey varsa, küçük birlikler ile uluslar yıldırılmaya çalışılıyorsa aynı bu şekilde devlet böyle küçük işlerle zamanınızı harcatarak, size eziyet çektiriyor. Siz bu konuda aslında inancınız ve fikirleriniz yüzünden cezalandırılmış oluyorsunuz. Bu zaten beni çok yordu. Çünkü idare mahkemesine git, gel; bu konuları araştır, dilekçeler yaz vs. bana resmen Anayasa Hukuku çalıştırttılar. Bugün bu konularda bir altyapım var ise bu davalar yüzündendir.

    Bu konuya dair birçok karar, sözleşme metinleri vs. hepsini okumak zorunda kaldım. Bu şekilde kendi davamı açtım. Belki bu süreyi üniversite sınavına çalışabilecekken, hiç olmadık yere kendimi bu konuya verdim. Belki gidebileceğim iyi bir üniversite varken, belki bedavaya okuyabilecekken, şu an özel üniversitede okuyorum. Bu da beni yıldırmak için bir taktik bence. Bu şekilde eziyet ediliyor bize.”

    “DİN DERSİNİ BOYKOT ETTİM SINAVLARINA DA GİRMEDİM”

    Kerem Yavuz, yürütmeyi durdurma istemiyle İdare Mahkemesine başvurduktan sonra yaşananları ise şöyle ifade etti:

    “Yürütmeyi durdurma istemiyle İdare Mahkemesine başvurdum. Mahkemenin iki kez istediği evrakları yollamadılar. “İsteği görmedik” dediler. Üçüncü kez istedikleri zaman zahmet edip bir avukat atadılar. Dava şu an pek ilerlemiyor zaten. Bir yılın üzerindedir dosyada bir ilerleme görmüyorum. Zaten liseden de mezun oldum.

    Din derslerine de girmedim. Diğer derslerin ortalamasını yüksek tutarak, bu derse ve sınavlarına girmeyerek mezun oldum. Kendimce boykot ettim ve girmedim. Tabi bu durum ortalamamı etkiledi. Üniversiteye girerken ortalamamız da esas alınıyor. Fikirlerim nedeniyle burada da cezalandırılmış oldum. Dava açabilmek için yine belirli bir para vermek zorunda kaldım. Bu öğrenci bütçesi olarak beni zorlamıştı. Ama o kadar bıktım ki, son kuruşuna kadar verdim. İşi de inada bindirdim. “Bu dersi almayacağım” dedim. Dava hala sürüyor. Yaptığımı okulda saçma bulanlar oldu. Bazı hocalar ise beni destekler gibiydi.”

    Bu arada Kerem Yavuz, Sünni kökenli olan ailesinin kendisine karşı çıkmadıklarını ancak çok da desteklemediklerini kaydetti.

    “4-6 YAŞ GRUBU ÇOCUKLARA DİN EĞİTİMİ VERİLMESİ, UZUN SÜRE TRAVMA YAŞATACAK BİR DURUM”

    4-6 yaş grubundaki çocuklara din eğitimi verilmesi yönünde 20. Milli Eğitim Şûrası’nda alınan tavsiye kararıyla ilgili olarak ise Kerem Yavuz, “Üzücü ve korkutucu bir şey bence” dedi. Verilecek eğitim ile çocukların uzun süre travma yaşayabileceğini belirten Yavuz, sözlerini şöyle sonlandırdı:

    “O yaştaki çocukların uzun vadede karar verebilme, gerçekleri algılayabilme kapasitesi çok düşük. Sorgulama kapasiteleri düşük olduğu için okulda verilen bilgileri tam olarak süzemeden temel dayanakları oluyor. Belki uzun süre travma yaşatacak bu durum. Hayat ile kuracakları ilişki de çok zorlayacak. Dünya bu kadar ilerlemiş, başka ülkelerde insanlar neler neler yaparken bizim tartışmamızın hala bu olduğu gerçekten saçma ve üzücü.”

    Barış KOP/ İSTANBUL

  • Mustafa Sazcı: İktidarlar kendisine biat eden toplum yaratmak için dini kullandılar-VİDEO

    Mustafa Sazcı: İktidarlar kendisine biat eden toplum yaratmak için dini kullandılar-VİDEO

    PİRHA-Din kültürü ve ahlak bilgisi dersinin zorunlu olmasının kabul edilemeyeceğini söyleyen Kızıldeli Ocağı Yol Hizmetkârı Mustafa Sazcı, seçmeli din derslerinin de zorunlu hale getirildiğini hatırlattı. Sazcı, “Seçmeli ancak zorunlu hale getirdikleri Hz. Muhammed’in hayatı ve Kur’an-ı Kerim dersleri de ekleniyor. Diğer dersleri seçen öğrencilere ise ‘bu dersi verecek hocamız yok, size de din dersi veriyoruz’ deniliyor” ifadelerini kullandı. Sazcı, okullarda öğrencilere kul olmanın öğretilmek istendiğini vurguladı. 

    AİHM’in zorunlu din dersi kararlarına rağmen AKP hükümetinin alınan kararları uygulamaması ve Aralık 2021’de yapılan Eğitim Şurası’nda gündeme getirilen “Okul öncesi için zorunlu din dersi” önerisine Alevilerden ve demokratik kitle örgütlerinden tepkiler her geçen gün artarak devam ediyor.

    28 Aralık’ta Demokrasi Konferansı bileşeni olan Aleviler öncülüğünde laik, bilimsel bir eğitim sistemi isteyen demokrasi güçleri tarafından imza kampanyası başlatıldı. Ana okullarına da din dersi dayatmasına karşı başlatılan imza kampanyası 3 Mart’a kadar devam edecek.

    Kızıldeli Ocağı Yol Hizmetkârı Mustafa Sazcı, zorunlu din dersine ilişkin PİRHA‘ya konuştu.

    “KULLUK BİLİNCİNİ İNSANLARA YERLEŞTİREBİLMEK İÇİN DİN DERSİNİ GETİRDİLER”

    Tarih boyunca tüm iktidarların dini tebliğ etmek zorunda kaldığını söyleyen Sazcı, “Çünkü dini tebliğ etmelerinin tek sebebi, kendine biat eden bir toplumu yaratmaktır. Kendine biat eden toplumu yaratmak için de kulluk kalıbına, kulluk bilincine eriştirmek gerekiyor. İktidarlar hem tanrıya hem de tanrının yeryüzündeki halifesi olan siyasi erke biat edebilmesi için o kulluk kalıbını bir nevi oluşturması, o biat üzerinden de kendi iktidarını kurması gerekiyordu. Tarih sürecini incelediğimizde gördüğümüz ise kulluk kalıbını reddeden tüm halkları ise katliamlarla, soykırımlarla bölmeye, parçalamaya, yok etmeye çalışmıştır. Cumhuriyet döneminde de aslında yaşanan durum tamamen budur. Cumhuriyet döneminde eğitimin birleşmesi ile birlikte sağ iktidarların eline fırsat geçmiş oldu. Okullarda artık toplumun her kesiminden insana kulluk kalıbını aşılayabileceklerdi. Bunun için ise din kültürü ve ahlak bilgisi dersi adı altında bir nevi kulluk bilincini müfredatın içerisine soktular” dedi.

    “DİN DERSİNDE ALEVİ İNANCI VE FARKLI İNANÇLAR AŞAĞILANIYOR”

    Din kültürü ve ahlak bilgisi derslerinde Alevi inancına mensup veya farklı dini inançlara mensup öğrencilerin inançlarına eleştirel gözle bakıp aşağıladıklarını vurgulayan Sazcı, “Aynı zamanda Alevi gençlere, farklı bir inanca mensup olan ve inançsız olan gençlere, sözlü adı altında namaz kılmayı zorunlu hale getirdiler. Din kültürü ve ahlak bilgisi dersine, zorunlu hale getirdikleri Hz. Muhammed’in hayatı ve Kur’an-ı Kerim dersleri ekleniyor. Diğer dersleri seçen öğrencilere ise ‘bu dersi verecek hocamız yoktur, size de bu dersi veriyoruz, Hz. Muhammed’in hayatı Kuranı Kerim dersini veriyoruz’ diyerek aslında zorunlu bir şekilde o dersi de müfredatın içerisine sokmuş oldular” diye konuştu.

    “AMAÇLARI DİNDAR VE KİNDAR BİR NESİL YETİŞTİRMEK”

    Amaçlarının Tanrı’ya ve onun yeryüzündeki gölgesi olan siyasi erke biat eden dindar ve kindar bir nesil yetiştirmek olduğunu belirten Sazcı, şöyle devam etti:

    “Nitekim dindar ve kindar bir nesil yetiştirmekte başarılı oldular ancak bence en büyük başarıları kulluk kalıbını benimseyen gençler yetiştirmekti. Mevcut düzende Z kuşağı olarak adlandırılan bu gençlerde de sorgulama yolu açık değil maalesef. Hazır bilgi mevcut ve bulundukları ortamda da her zaman erke biat eden bir tavırları olduğunu söyleyebilirim. Geçmiş dönemlere de baktığım zaman bu sorunları yaşayıp da hala pasif halde duran bir gençlik olamazdı. Gençlik sürekli bir dinamikti ancak günümüze baktığımızda gençliğin hiçbir dinamik özelliği kalmamış, tamamen biat eden, tamamen kulluk kalıbına uygun bir şekilde fikirleri olan, baştaki kişiler veya o dönemin siyasi erki ne söylüyorsa bir nevi onu tekrarlayan bir gençlik oluşturulmasında başarılı oldular.”

    Cebrail ARSLAN/ANTALYA

    İLGİLİ HABERLER

    > Öker’den kampanyaya destek çağrısı: Şeriatın taşlarının döşenmesi hepimizi vuracak-VİDEO
    > Doç. Dr. Karakaya: Zorunlu din dersi kaba bir asimilasyon aracıdır, hak ihlalidir-VİDEO
    > AVF Genel Başkanı Doğan: Ana sınıfında din dersi çocukta korku ve kaygı yaratır-VİDEO
    > Kampanya 4. gününde: Milli Eğitim Bakanlığı kararını geri çekmelidir-VİDEO
    > Zorunlu din dersine karşı başlatılan kampanya 3. gününde-VİDEO
    > Demokrasi güçlerinden büyük kampanya: Ana sınıfında din eğitimi faciadır; asimilasyona hayır!
    > Kampanya 8. gününde: Zorunlu din dersleri ile asimilasyona hayır

     

     

  • Alevi kurumlarından, ‘Aleviler: Din, Beden, Cinsiyet, Neşeden Kedere’ adıyla sempozyum

    Alevi kurumlarından, ‘Aleviler: Din, Beden, Cinsiyet, Neşeden Kedere’ adıyla sempozyum

    PİRHA- Alevi kurumları 13-14-15 Mayıs tarihlerinde İzmir’de “Aleviler, din, beden, cinsiyet, neşeden kedere” konularını içeren bir sempozyum düzenleyecek.

    Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı, Pir Sultan Abdal Kültür Derneği ve Narlıdere Cemevi öncülüğünde “Aleviler: Din, Beden, Cinsiyeti, Neşeden Kedere”adıyla sempozyum düzenlenecek.

    Alevi kurumları tarafından yapılan yazılı açıklamada, “Bizler, Alevi kurumları olarak korkularımıza teslim olmadan, kimseyi esirgemeden, herkesin huzurunda, aynayı kendi yüzümüze tutmaya, Ali’yi gördüğümüz aynada Ali’nin siluetini var eden Fatma Ana’mızın nurunu öne çıkarmak, ardından o nura layık  yeni adımlar atmak için 13-14-15 Mayıs’ta İzmir’de buluşuyoruz. Aleviler: Din, Beden, Cinsiyet, Neşeden Kedere’ adıyla gerçekleştireceğimiz sempozyumu kaçırmak istemeyen dostlarımıza şimdiden takvimlerini işaretlemelerini öneriyoruz” denildi.

    PİRHA/İSTANBUL

     

  • Psikolog Özdikmenli: Vicdanım razı olmadı; çocuğumun din dersi almaması için dava açtım!

    Psikolog Özdikmenli: Vicdanım razı olmadı; çocuğumun din dersi almaması için dava açtım!

    PİRHA-Psikolog Dr. Gözde Özdikmenli, 4. Sınıf öğrencisi çocuğunun zorunlu din dersinden muaf tutulması için dava açtı. Özdikmenli, “Çocuklar ilkokul döneminde soyut düşünemezler. Milli Eğitim Müdürlüğü, bizden farklı dine mensup olduğumuzu belgelememizi istedi. Bunu yapamadığımız için dava açmak durumda kaldım” dedi.

    Muğla’da yaşayan Psikolog Dr. Gözde Özdikmenli, 4. sınıfa giden çocuğunun zorunlu din dersinden muaf tutulması için Muğla İl İdare Mahkemesi’ne dava açtı. Özdikmenli, Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi’nden toplam 6 barış imzacısı akademisyenle birlikte 2017 yılında Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile ihraç edilmişti.

    Özdikmenli, PİRHA’ya yaptığı açıklamada, çocuğunun okulda dini eğitim almasını psikolojik açıdan uygun bulmadığından, din derslerinden muaf tutulmasını isteğini ancak İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü’nden başka bir dine mensup olduklarına dair belge istendiğini söyledi. Bu tür bir belgelemeyi yapamayacakları için dava açmak durumunda kaldığını aktaran Özdikmenli, çocuklarının zorunlu din dersi almasını istemeyen ailelere rehberlik edecek bir örgütlenme yaratılması gerektiğini de belirtti.

    “ÇOCUĞUNİ, DİN SEÇMESİ İÇİN BELLİ BİR YAŞA ULAŞMASI GEREKİR”

    Çocuklarının küçük yaşta dini eğitim almasını istemediğini ve küçük yaşlarda dini bir takım öğretilere maruz kalmalarının doğru olmadığını ifade eden Özdikmenli, din öğretilerinin içerisinin cezalandırmalarla ve şiddetle dolu olduğunu dile getirdi. Çocuğunun bu durumdan etkilenerek korkmasını istemediğini söyleyen Özdikmenli, “Ayrıca bir dine böyle erken bir zamanda bağlanmasını da istemiyordum. Dini seçmesi için belli bir yaşa kadar beklenmesi gerekiyor. Din dersi olsa bile bence seçmeli olmalı. Çocuğum 4. sınıfa giderken karşılaştık böyle bir durumla. Dini eğitimin 4. sınıfta başlayacağını ben bilmiyordum. Haftada 2 saat çocuğuma Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersi verildiğini öğrendim. Buna gönlüm razı olmadı, vicdanım el vermedi. Çocuğumun bir din eğitimi alıp böyle yozlaşmasını istemedim. O nedenle Muğla İl İdare Mahkemesi’ne dava açmak zorunda kaldım. Çünkü bu bir dilekçe ile olabilecek bir mesele değil maalesef. Bu öğrenim döneminin başında dava açtım ve davanın sonucunu bekliyoruz” şeklinde konuştu.

    “ÇOCUKLAR İLKOKUL DÖNEMİNDE SOYUT DÜŞÜNEMEZLER”

    Çocukların ilkokul döneminde beyinlerinin yeni yeni geliştiğini, özellikle de 4-5 yaşından itibaren çocuklara dini eğitim verilmesinin bir kıyım olacağını vurgulayan Özdikmenli, sözlerine şu şekilde devam etti:

    “Dini eğitim için çocuğumun yaşı çok küçük. Zaten ateist bir anne olduğum için çocuğumun hiçbir şekilde dini bir eğitim almasını da istemedim. Ancak ben inanan bir insan da olabilirdim ama yine de zorunlu din eğitimi dersine karşı olurdum. Ateist olmamın dışında da ben bir gelişim psikoloğuyum. Çocuklar ilkokul döneminde somut işlemsel dönemdedir. Ergenlik yıllarında 14-15 yaşından sonra soyut düşünmeye geçiyorlar. Kaldı ki o soyut düşünme de yetişkinlerin yaptığı gibi bir soyut düşünme de değil. Biraz daha ön aşamaları. İlkokul dönemi ve öncesi, çocuklar için somut işlemsel dönemdir. Bu yaşta çocuklar tanrı, Allah, peygamber ve onların yaptığı mucizevi şeyler diye anlatılanları algılayamazlar. Algılasalar bile ürküp, korkabiliyorlar. Anlamlandırmakta çok zorlanıyorlar. Çünkü gerçek hayatta bir karşılığı yok. Ayrıca bir beyin yıkama da söz konusu. Dinler de bir ideolojidir aynı zamanda. Bu yaşlardaki çocuklar beyin yıkanmasına da açık durumdadırlar.”

    “BU KONUDA YOL YORDAM GÖSTEREN ÇAĞDAŞ KURUMLAR YOK”

    İnsanların dini eğitimlerin verilmesi konusunda bilinçli olmadığını söyleyen Özdikmenli, bu konuda rehberlik edecek örgütlenmelerin yaratılması gerektiğini de belirtti. Özdikmenli, “Muğla’da yaşıyorum. Burası laik bir yer olmasına rağmen ben bu konuda yalnız kaldığımı söyleyebilirim” diyerek şunları aktardı:

    “Aileler sorgulamadan çocuklarının okullarda dinsel eğitim almasına izin verebiliyorlar. İlerici, solcu, ateist aileler bile çocuklarının dini eğitim almasına karşı çıkmıyorlar. Bunun nedenlerinin bu kesimler arasında tartışılmasını çok isterim. Örneğin sendikalar, veli dernekleri vesaire üzerinden veliler örgütlenebilir ve bu konuda bir araya gelip birlikte hareket edebilirler. Mesela ben bu idari mahkemeye dava açma sürecimde emek harcadım, ücret ödedim, bilgi almaya çalıştım. Bana rehberlik edebilecek kimse yoktu. Ben Türkiye’deki açılan davalar üzerinden yola çıktım, onları inceledim ve ona göre bir yol izledim. Ateizm Derneği aracılığıyla açılan davalara ulaşabildim. Onların bilgilendirmesi ile bir yol kat edebildim.

    Türkiye’de bu konuda yol yordam gösteren çağdaş kurumlar yok ne yazık ki. Alevi dernekleri de bu konuda yetersizler. Onların sitelerinde ya da herhangi başka bir alanlarında bu konuya dair bir bilgi görmedim. Bunu eleştirmek için söylemiyorum ama bu konuda ben kurumları yetersiz gördüm. Muğla’da bu dava sürecinde yalnız kaldım.”

    “FARKLI DİNE MENSUP OLDUĞUMUZU BELGELEMEMİZİ İSTEDİLER”

    Dava sürecine giden dönemde yaşadıklarını aktaran Psikolog Dr. Özdikmenli şunları kaydetti:

    “Öncelikle okula çocuğumun din dersinden muaf tutulması için bir dilekçe verdim. İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü’nden bana şöyle bir cevap geldi: Hristiyanlık ve Musevilik dinlerine mensup öğrencilere dinlerini belgelendirmeleri kaydıyla muafiyet verilebileceği söylendi. Dini nasıl belgelendireceğimizi sordum. Bir kiliseye gidip oradan bu dine mensup olduğumuza dair belge almamız gerekiyormuş. Bu tamamen işi yokuşa sürmek için sunulan bir gerekçe. Ayrıca Hristiyanlık ve Musevilik dışında başka bir din yok mu ya da bir dine inanmak zorunda mıyız? Bunun üzerine ben de mecburen dava açmak durumunda kaldım. Anayasamızda demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti olduğumuz yazıyor. Herkes vicdan ve dini özgürlüğe sahiptir diye yazıyor. Bunlara dayanarak dava açtık. Birçok kişi de açtığı davalardan olumlu yanıt almış, bunu da öğrendik. Bu sadece dava ile bitmiyor.”

    “BASKILAR YAŞAYABİLİRİZ AMA BEN GÖZE ALDIM”

    Din derslerinin okullarda seçmeli de olsa verilmemesi gerektiğinin altını çizen Özdikmenli, muaf tutulduğu takdirde bir çocuğun ‘dinsiz’ diye nitelendirilip, dışlanabileceğini ve psikolojik anlamda olumsuz durumlara maruz kalabileceğini belirtti.

    Psikolog Dr. Özdikmenli, “Bunun için de öğretmenin, okul müdürünün, velilerin ve diğer öğrencilerin bilinçli olması gerekiyor. Herkesin bilinçli davranması gerekiyor. Gelecek baskılarla mücadele edilmesi gerekiyor. Öncelikle çocuğun anne ve babası mücadele edecek. Ben bu mücadeleye hazırım ancak tabii ki destek de bekliyorum. Bu önemli bir vicdani mesele. Zorunlu din eğitimine karşı olan herkes bu mücadeleyi vermeli ve bu yaygınlaşmalı. Tabii ki baskılar yaşanabilir ama ben göze aldım. Herkeste göze almalı. Kamuoyunun bilinçlenmesi lazım ve bu bilinçte mücadele ederek olur ancak. Topluma çağrım budur. Farklılıklara saygılı olmalılar, dışlayıcı, ötekileştirici değil kapsayıcı olmalılar” diye konuştu.

    “PSİKOLOJİSİ BOZUK İNSANLARIN ORTAYA ÇIKMASINA NEDEN OLUYOR”

    Cemaat yurtlarında yaşanan taciz, tecavüz, şiddet ve katliam gibi olaylara da değinen Özdikmenli son olarak şunları söyledi:

    “Antalya’da bir üniversite öğrencisi, kaldığı yurtta kafası kesilerek öldürüldü. Bu tüm toplumu ilgilendiren bir meseledir. Böyle şeylerin yaşanmaması için küçük yaşlarda dini eğitim verilmemeli. Cemaat-tarikat yurtları kesinlikle kapatılmalıdır ve eğitimden ellerini çekmelidirler. Bilimsel, herkese açık eğitimler verilmelidir. Çocuklar, gençler için kalacak yurtlar temin edilmelidir. Bunu sağlamak devletin görevidir. Ekonomik yetersizlikler insanları tarikatların, cemaatlerin kucağına itiyor. O yurtlara giren çocuklar ya da okullarda okuyan çocuklar savcı, kaymakam vesaire gibi meslek sahibi olduklarında tarikatların, cemaatlerin dediklerini yapmak zorunda kalıyorlar. Son yıllarda cemaatlerin, tarikatların ülkeyi ne hale getirdiğini gördük.

    Küçük yaşta dini eğitimin verilmesi psikolojisi bozuk insanların ortaya çıkmasına neden oluyor. Örneğin evrenin oluşması dinde farklı, bilimsel olarak farklı anlatılıyor. Benim çocuğum 4. sınıfta böyle şeyleri dini ideolojinin bakış açısı ile öğrenecek, bir taraftan da bilimsel anlamda öğrenecek. İkisi çatışacak, çocuk da fikir olarak ve birinden birini seçmesi gerekecek. Neden böyle olsun, neden sadece bilim anlatılmıyor okullarda? Okul dışında dini bir eğitim verilecekse verilebilir ancak okullarda zorunlu olarak bunun dayatılması insan haklarına aykırı bir durumdur.”

    Melis CİDDİOĞLU/MUĞLA

  • Turan Eser: Diyanetin bütçesi cüzdanınıza, uygulamaları vicdanınıza sığar mı?

    Turan Eser: Diyanetin bütçesi cüzdanınıza, uygulamaları vicdanınıza sığar mı?

    PİRHA-AKP tarafından TBMM’ye gönderilen 2022 bütçesini değerlendiren BirGün Gazetesi yazarı Turan Eser, “Demokratik, sosyal, laik ve bir hukuk devleti bütçesi olmaktan uzaktır. Bir tür dinin MGK’sı olan bu yeni vesayet kurumu Diyanet, 2021 yılı için 12.9 milyar TL bütçeye sahip iken 2022’de 3.2 milyarlık artışla 16.1 milyar TL bütçeden pay alacak” ifadelerini kullandı. Eser, bütçe politikasında ve kanununda Alevilerin, gayrimüslimlerin ya da inanmama hakkını kullanan vatandaşların haklarının olmadığını belirtti. 

    BirGün Gazetesi yazarı Turan Eser, “Diyanetin bütçesi cüzdanınıza, uygulamaları vicdanınıza sığar mı?” başlıklı yazısında Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne (TBMM) gönderilen 2022 yılı bütçesinde Diyanet İşleri Başkanlığı’na (DİB) ayrılan paya dikkat çekerek, “Bütçe, halkın talep ve ihtiyaçlarına cevap vermekten uzak mezhepçi ve bir tek adam rejimi bütçesini politikası uygulamaktadır. Mezhepçidir; zira 83 milyon insanın vergisinin en önemli dilimi, diyanet, saray ve güvenlikçi politikaların vesayetini güçlendirmeye aktarılmaktadır” dedi.

    “DEMOKRATİK, LAİK VE HUKUK DEVLETİ BÜTÇESİ OLMAKTAN UZAK”

    Eser, bütçe verilerini 18. yüzyıl krallarının vergi ve bütçe zihniyetine benzetirken, şu ifadeleri kullandı:

    “Demokratik, sosyal, laik ve bir hukuk devleti bütçesi olmaktan uzaktır. Diyanet İşleri Başkanlığı iktidar emrinde örgütlenen mezhepçi bir kurum olmanın ötesinde, devlet ve siyasal islamcılığın üretimindeki dincilik ile toplumsal Sünnileştirme ve eleştirel ve sorgulayan akılları ise dindarlaştırma yoluyla iktidara “biat toplumu” yaratma görevi üstlenmiştir.

    Bunu ise, eğitimden, sağlığa, ekonomiden siyasete, hukuktan sosyal politikalara, çocukların hayatlarından ailelerin hayatlarına kadar her alanda müdahil olarak yapmaya çalışıyor. İktidarın yarattığı her türlü tahribatı hutbelerle aklayarak, ezen ezilen ilişkisinde, ezenlerin lehine Muaviye zihniyeti sürdürmektedir.

    Diyanet İşleri Başkanlığı elinde 130 bin din bürokrasi ve devasa din bütçesi ile aynı zamanda demokratik-toplumsal muhalefeti bastırmak ve haksızlıklara itiraz etmek hakkını kullanan halka şükür etmesini vaaz ediyor.

    AKP hükümeti ve Cumhur İttifakının vergi ve bütçe politikalarındaki adaletsizliği ve vicdansızlığının sonucu, vergi gelirlerinin yüzde 80’ni, çalışandan toplarken, yandaşlarına ve bildiğimiz 5li yandaş müteahhitlerine zenginlik ve vergi muafiyeti cenneti bir Türkiye vaat etmektedir. Yandaş İslamcı vakıfları, değişik uygulama ve yöntemlerle gelir vergisinden muaf tutmak, iktidar ve AKP’li belediyelerin olanaklarını bu kesimlere peşkeş çekmek ise ayrı bir hukuksuzluk olarak sürüyor. Tüm zenginliğin yüzde 80’ni elinde bulunduran yüzde 10’lik kesim, adaletsiz ve vicdansız şekilde sadece yüzde 20 vergi ödüyor. Halk ise merkezi bütçenin yüzde 80’ni karşılayan ve bu bütçenin de en mağdur kesimini oluşturmaktadır.”

    “SİYASAL İSLAMCI YANDAŞLARI HEDEFLEYEN BÜTÇE”

    “Sosyal ve demokratik devletlerin asli görevi, sosyal ve kamu hizmetlerini halkına eşit, ücretsiz, nitelikli ve ulaşılabilir şekilde sunmak iken, AKP hükümeti vergilerimizi kamu hizmetlerine aktarmak yerine, yandaş özel sektöre ve siyasal islamcı yandaşlarına aktarmayı hedefleyen bütçe yapmayı hedeflemiştir” diyen Eser, AKP’nin yoksulların yükünü kaldırmak yerine, zenginlerin daha çok kazanmasını teşvik eden bir bütçe politikası yaptığını savundu.

    “DİYANET’İN BÜTÇEDEN ALACAĞI PAY 3.2 MİLYARLIK ARTIŞLA 16.1 MİLYAR TL”

    Eser, Diyanet İşleri Başkanlığı’na ayrılan bütçenin büyüklüğüne değinerek, “Devletin 130 bin imamlı en büyük asimilasyon merkezi haline gelen camisi, Diyanet İşleri Başkanlığı kurumudur. Bir tür dinin MGK’sı olan bu yeni vesayet kurumu Diyanet, 2021 yılı için 12.9 milyar TL bütçeye sahip iken 2022’de 3.2 milyarlık artışla 16.1 milyar TL bütçeden pay alacak.

    Diyanetin bütçesindeki bu yüzde 24.02’lik artışı sağlayan AKP iktidarı, her nedense emeklilerin, emekçilerinin maaşlarına yansımadı. Emeklilere ve emekçilere açlık zammı reva gören bir zihniyet, Diyanet’in bütçesi Sağlık, Kültür, Eğitim, Bilimden ve halktan daha da önemli görmektedir. Diyanet İşleri Başkanlığı, 2022 bütçesindeki paya bakılırsa, 17 bakanlıktan 7’sini aşan bir bütçeyi arkasına aldı” diye konuştu.

    “BÜTÇE POLİTİKASINDA ALEVİLERİN, ATEİSTLERİN, GAYRİMÜSLİMLERİN HAKKI YOK”

    Eser, bütçe politikasında ve kanununda Alevilerin, gayrimüslimlerin ya da inanmama hakkını kullanan vatandaşların haklarının olmadığını belirtti. “Türkiye’de çoğunluk inancına sığınmış siyaset kültürü ve iktidar, sayıca az olanları yok sayıyor. İnanç özgürlüğü hakkı, sayısal çoğunluğa ve egemen din anlayışına göre düzenleniyor. AKP hükümetiyle birlikte tüm cumhuriyet hükümetleri bu gerçeği değiştirmemiş ve yurttaşları arasında ayrımcılık yapmıştır” diyen Eser, şu ifadelere yer verdi:

    “Diyanet İşleri Başkanlığı’na önceki yıllardaki ve 2022 yılı için ayrılan ödenek bunun kanıtıdır. 90 bin camiye ve 130 bin imamı ve din görevlisi bürokratı finanse eden bu çarpık ve ayrımcı laiklik uygulamasını bilmeyen yok. Kamuoyunun ezberlediği ve fakat demokratik kamuoyunun etkisiz kaldığı bir uygulama olarak giderek güçlenen ve laiklik karşıtı bir kambur haline koruyor.

    Cumhuriyet hükümetleri, Diyanet’e ayrılan ödeneğin, Sünnilerden, Alevilerden, Gayri Müslimlerden toplanan vergilerle oluşturuluyor. Hizmet ve kaynak ise sadece, devletin belirlemiş ve tarif etmiş olduğu Sünni-Hanefi inancına aktarılıyor. Bu önemli ve ciddi bir ayrımcılık uygulamasıdır. Eşitlik ilkesini hiçe sayan haksız bir uygulamadır. Cumhuriyet hükümetleri resmi olarak benimsediği, desteklediği, beslediği ve toplumun onun etkisinde tektipleştirmeye çalıştığı, Sünnilik-Hanefi inancı dışındaki diğer inançları da, başta Aleviler olmak üzere inkar ediyor. AKP dahil tüm Cumhuriyet hükümetleri Anayasanın 10. Maddesine göre Alevilerin eşit haklara sahip olduğunu, uygulamada kabul etmedi. Bu açıdan bakıldığında AKP hükümeti eğer “laiklik ilkesi” gereği bütün inançlara eşit mesafede olacaksa o zaman 2022 Bütçesinde bu benzer yardımların bütün inançlara nüfusları oranında yapılmalıydı. Bunun olmaması, somut bir ayrımcılık olmasının yanı sıra üzücü ve ilkel bir yaklaşımdır.”

    “DİYANET, LAİKLİK KARŞITI BİR KURUMDUR VE KAPATILMALIDIR”

    “Gelin size “kul hakkı” yenilen ve hakları ihlal edilen gerçek mağdurları anlatayım” diyen Eser, şunları söyledi:

    “Şeyhülislamlık kurumunun devamıyız” diyen Diyanet kurumu yıllardır Alevilerin, Caferilerin, Şiilerin, Gayri müslimlerin, ateistlerin, kadınların ve çocukların haklarını ihlal ediyor. Haram ettikleri vergileri utanmadan yiyorlar. Yıllardır farklı inançların haklarını gasp edip, dinsel ayrımcılığın daniskasını yapıp ve temel insan haklarını ihlal ederken, “kul hakkı” yemiyor musunuz?

    Diyanet İşleri Başkanlığı laiklik karşıtı bir kurumdur. Eşitlik, laiklik, din, vicdan, inanç ve düşünce özgürlüğüne karşı kurulmuş resmi devlet Sünniliği yaparak, demokratik, laik, sosyal ve bir hukuk devletine aykırı faaliyetlerin odağıdır.

    Cemaatlerin ve tarikatların istismarını önlemek için varlığı savunulan bu kurum ile birlikte tarikatlar ve cemaatler holdingleşiyor ve siyasallaşıyor. Şeffaf olmayan ve denetimleri yapılmayan birer rant merkezleri haline gelmiştir. Yani Diyanet’in varlığı cemaatlerin ve tarikatların istismarını önleyen değil, besleyen ve üreten bir kurum haline gelmiştir.

    Bu kurum laik bir düzenin hukukuna sığmaz. Devletin asli görevi ise dinsel telkin, fetva, faaliyet üreten değil, din, vicdan, inanç ve düşünce özgürlüğünü sağlayacak laik ve hukuksal bir kurum kurmalıdır.

    Çünkü; laik devlet, din, mezhep ve dindar üretmez. Bu özel alana aittir. O nedenle tüm siyasi partilere ve özellikle de muhalefet partilerine çağrım; laik bir devletin yapması gerekenlerini parti programlarına ve seçim taahhütlerine almalıdır.

    • Laik devlet vicdana müdahale etmez.

    • Vatandaşı zorla din kalıbı içine sokmaz.

    • Toplumsal ve dinsel çeşitliliği resmi din çimentosu ile homojenleştirmez.

    • Alevi, Hıristiyan, Musevi, Ezidi, Ateistin vergisini, Sünni din bürokrasisine aktarmaz.

    • Kamu bütçesi ile mezhepçi “Diyanet TV-Radyo” açmaz.

    • Kamu bütçesi ile dini finanse etmez.

    • Din adamlarına maaş vermez.

    • Dini kuralları ve fetvaları ile özel hayat düzenlemez. Ahlak ve din polisliği yapmaz.

    • Mercedes’li, cübbeli, sarıklı, sakallı ve 130 bin imamlı din bürokrasi ile din hizmeti vermez.

    • Dinci, şeriatçı, cemaatçi, FETÖ’cü ve siyasal İslamcı girişimleri kollamaz, beslemez ve büyütmez.

    • Yargı sistemi Diyanet’in fetvalarına göre karar vermez.

    • Dindar ve kindar nesil için eğitimi dinselleştirmez.

    • Aleviliğin ve farklı inançların tanımını yapmaz.

    • Farklı inançlar ve inanmayanlar üzerinde sosyal baskı mekanizmaları kurmaz.

    • Sayıları 25 bini aşan cami yaptırma dernekleri ve binlerce dinci Vakfın açılmasını teşvik etmez. Bunlara merkezi ve yerel yönetimlerden bütçe aktarmaz.

    • Anayasa’nın 136. Maddesi gereği “Diyanet İşleri Başkanlığı laiklik ilkesi doğrultusunda görevlerini yerine getirir” deyip, DİB’nın 633 sayılı kanunundan da laiklik ilkesini çıkarıp, “İslam dininin ibadetleri doğrultusunda Kuran ve Sünneti referans alarak hizmet verir’’ diyerek halkını kandırmaz!

    • “Laiklik var” ve “dinde zorlama yok” diyerek, zorunlu din dersi vermez.

    • Kadınların vergisi erkek imamların din bürokrasisini kurmaz.

    • Diyanet’i korumak için, Siyasi Partiler Yasası’na 89. Maddeyi koymaz.

    • Siyasal ve toplumsal alanda dinsel vesayet kuramaz.

    • Alevilerin Cemevlerine tanım getirmez, köylerine zorla cami yapmaz.

    • Hac organizasyonu yapamaz.

    • Kadının köleleştirilmesine hizmet edecek fetvalar vermez.

    Şimdi siyasi partilere sormak lazım, “kul hakkı” yiyen kim, yurttaşların olması gereken eşit hakların ihlal eden kim?

    Peki siyasi partiler laik düzen, laik yaşam ve laik siyaset için, din istismarına dayalı siyasetini değiştirmeye aday mı?

    Biz halk olarak laiklik talebimizi siyasilere daha yüksek sesle duyurmak, siyaset kurumlarının ve hükümetlerin yarattığı dünyevi sorunların siyasallaşmış uhrevi dinci popülist demagojilerle çözülmeyeceğini anlatacak mıyız?

    Herkesin kendi inancını özel alanında özgürce yaşayacağı, inanç özgürlüğünün herkes için güvence altına alındığı ve ayrımcılıkların son bulacağı, çoğulculuğun ve sosyal ve hukuksal adaletin herkes için eşit kullanabileceği laikliğin tek çözüm olduğunu iktidara ve siyasi partilere anlatmaya devam edecek miyiz?

    Yoksa cüzdanınızı ve vicdanınızı diyanete ve dinci politikalara teslim mi edeceğiz?”

    (HABER MERKEZİ)

  • Erdoğan: Aleviliği din olarak takdim edenleri kınıyorum

    Erdoğan: Aleviliği din olarak takdim edenleri kınıyorum

    PİRHA- AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan da bugün bakanlar kurulu toplantısının ardından yaptığı açıklamada, İBB’nin 23 Nisan’da çocuklara dağıttığı kitapçıklarda Alevi dedesinin de yer aldığı fotoğrafa tepki göstererek, “Aleviliği din olarak takdim edenleri kınıyorum” dedi. 

    İstanbul Büyükşehir Belediyesi, (İBB) 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramında koronavirüs nedeniyle evde olan çocuklara 100 bin tane hediye kolisi dağıttı.

    İçinde eğitici oyunla ve hikâye kitapları olduğu ifade edilen kolilerin dağıtımını İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu sosyal medya hesabından “100 bin çocuğumuza 23 Nisan paketleri ulaşıyor. Türkiye Bayrağı İstanbul’un çocukları özgür, mutlu ve Cumhuriyet ile büyüyecek” mesajıyla duyurmuştu.

    Kitapçıkta, “Din ve Vicdan Özgürlüğü” başlıklı bölümde resmedilen din adamları arasında imam, papaz, hahamın yanında Alevi dedesi de yer aldı.

    “Alevilik farklı bir din olarak gösterilmiş” şeklinde iktidar yanlıları ve iktidara yakın çevreler kitapçıkta Dedenin yer almasına tepki gösterdiler.

    “ALEVİLERİN GÖRÜNÜR OLMASINDAN RAHATSIZLIK DUYMAK ÇAĞ DIŞI YAKLAŞIMDIR”

    Ancak bu haksız tepkilere karşı Alevi kurumları ortak açıklama yaparak, “Alevilerin görünür olmasından rahatsızlık duymak çağdışı yaklaşımdır” dedi.

    Açıklamada, “Yüzlerce yıldır yaşadıklarımızın biriktiği bir hafızamız var ve “Biz dostu da, düşmanı da iyi biliriz.” Timsah gözyaşları ile ne Alevileri kandırabilir ne de galeyana getirebilirsiniz. Bu kapıdan size iş çıkmaz! Başka kapıya!” diyerek sert tepki gösterildi.

    Açıklamada şunları kaydedildi:

    “Alevilerin görünür olduğu ve eşit bir şekilde gösterildiği bu resim için, ‘bu vurgu bir ötekileştirme projesidir’ diyenler, devletin yıllardır uyguladığı asimilasyon politikaları karşısında sesini çıkarmayan hatta devletin isteği doğrultusunda bir takım çıkarlar uğruna hareket eden kişilerdir. Sizler tam olarak şöyle diyorsunuz ‘sanki Alevilik başka bir inançmış’ zaten bu tahammülsüzlüğünüzün ve yok saymanızın yıllardır Alevilerin eşit vatandaşlık mücadelesinin karşısına sürekli çıkarılan bir aldatmaca değil mi bu? Bu resmin ne fitne, ne fesat ne de projelendirilmiş bir hayaldir. Bu resim bir alevi dedesinin temsili ile Türkiye Cumhuriyeti’nin Anayasası ile ortaya koyduğu laiklik, eşitlik yurttaşlık, din ve vicdan özgürlüğü ilkeleri gereği zaten olması gereken, yıllardır varlıkları inkâr edilen Alevilerin hak ettikleri gibi temsil edilmesidir”

    AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan da bugün bakanlar kurulu toplantısının ardından yaptığı açıklamada, “Aleviliği din olarak takdim edenleri kınıyorum” dedi.

    Erdoğan şunları söyledi:

    “Belediyenin yardımlarıyla ilgili valiliklerle koordinasyon ve planlama yapılması gerektiğini söylerken onlar işi bambaşka yerlere götürmeye çalışıyor. Yardım paketlerinin içine Alevi-Bektaşi kardeşlerimizi İslam dışı gösteren, kanun dışı eylemleri öven kitaplar koymak suretiyle kirli yüzlerini bir kez daha göstermeyi ihmal etmediler. Dağıttıkları kitapçıklarla Aleviliği din olarak takdim eden bu anlayışı özellikle milletimin huzurunda telin ediyorum, kınıyorum.”

    PİRHA/İSTANBUL

  • MEB’in Din Kültürü kitabında materyalizm çelişkisi

    MEB’in Din Kültürü kitabında materyalizm çelişkisi

    MEB’in Din Kültürü kitabında materyalizmden söz edilirken “Materyalistlere göre makam, hayattaki başarının göstergeleri olmaktadır” denildi. Felsefe kitabında ise materyalizm Marx ve Engels üzerinden açıklandı.

    Milli Eğitim Bakanlığı’na (MEB) ait ders kitaplarındaki skandallara bir yenisi daha eklendi. Aynı tanımın, 11’inci birinci sınıflara dağıtılan Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi kitabı ile Felsefe kitaplarında farklı şekilde tanımlanması, ders kitaplarının denetimsizliğini ortaya koydu. Materyalizm, Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi kitabında pahalı ev ve lüks araba tutkusu ile ilişkilendirildi. Elektronik ortamda hazırlanarak Elektronik Bilişim Ağı (EBA) üzerinden çocukların kullanımına açılan kitapta, “Materyalizm, başta Tanrı inancı olmak üzere yaratılış, melek, vahiy, peygamberlik, kutsal kitaplar ve ahiret gibi dini inançları kabul etmez. Materyalizm maddi alemin ötesinde herhangi bir varlık alanı tanımayan dünya görüşüdür” denildi.

    Materyalizmin tanımında sürekli ateist düşünceye vurgu yapılan kitapta, M.Ö. 800’lerde gelişmeye başlayan düşünce akımına ilişkin şu ifadeler kullanıldı: “Materyalizm günümüzde siyasi, sosyal, ekonomik, vb birçok alanda etkisini gösterir. Pahalı ev, lüks araba, yüksek makam, hayattaki başarının göstergeleri olmaktadır.”

    Bilimsellikten uzak materyalizm tanımı, Türkiye Diyanet Vakfı tarafından basılan İslam Ansiklopedisi’ne dayandırıldı. Ancak ansiklopedide, kitaptaki ifadelerinin hiçbirinin yer almadığı belirlendi.

    FELSEFEDE KAYNAK KARL MARX OLDU

    Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi kitabında, ayetlerden örnekler verilerek tanımlanmaya çalışan materyalizm kavramı, Felsefe kitabında ise Marx, Engels, diyalektik ve tarihsel materyalizm gibi kavramlarla açıklandı. Felsefe kitabında materyalizm tanımı özetle şöyle yapıldı: “Materyalizm, varlığın temelinde maddeyi gören anlayışların ortak adıdır. Materyalist düşünceyi temel alan Marx ve Engels, tinden başladığı için Hegel’in diyalektiğini baş aşağı duruyor olarak nitelendirmiştir. Onlara göre Hegel, diyalektik yöntemi tez-antitez-sentez süreçleriyle belirlemede doğru bir düşünce ortaya koymuş ancak tez aşamasını tin ile başlatmakla hata yapmıştır.”

  • MEB’e göre cumhuriyet baskı, laiklik ise ‘ahlak buhranı’

    MEB’e göre cumhuriyet baskı, laiklik ise ‘ahlak buhranı’

    MEB’in öğretmenlere yönelik çalışmasındaki tartışma metinlerinde laiklik mücadelesi ‘ahlak buhranı’ olarak, cumhuriyetin ilk yıllarını ise ‘baskı’ olarak değerlendirildi. AKP iktidarı ise ‘rahatlık’ dönemi olarak adlandırıldı.

    Milli Eğitim Bakanlığı’nın (MEB), okulların kapanmasının ardından öğretmenlere gönderdiği mesleki çalışma metinlerde cumhuriyetin ilk yıllarındaki laiklik mücadelesini “Ahlak buhranı” olarak değerlendirdiği, dini hayata ve dindarlara baskı uygulandığı ve Kuran’ın yasaklandığı şeklinde ifadeler yer aldı.

    BirGün’den Mustafa Mert Bildircin’in haberine göre metinlerde, “Öğretim Birliği Yasası” eleştirilerek “1930’dan itibaren din adamı yetiştirecek okulların kapanması ve din derslerinin örgün eğitim kurumlarından çıkarılması, 15-20 yıl içinde memlekette bir ahlak buhranına neden olmuştur” denildi. Öğretimi Genel Müdürlüğü’nün tarihinin anlatıldığı kısımlarında da Cumhuriyet tarihi şu sözlerle hedef alındı:

    “DİNİ HAYATA BASKI UYGULANMIŞTIR”

    “1930’lu yılların başında ne dini eğitim yaptıran bir okul ve ne de okulların programında dini içerikli ders kalmış, din eğitim sistemimizden tamamen dışlanmıştır. Dini hayata ve dindarlara baskı uygulanmıştır. Hacca gidiş engellenmiştir. Kuran-ı Kerim dahil her tür dini yayın yasaklanmıştır.”

    ATATÜRK İÇİN ‘İDEOLOJİK’ YORUMU

    Mesleki çalışma metinlerinde, YÖK’ün ilahiyat fakülteleri ile Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Öğretmenliği bölümlerini ayırması da eleştirildi. YÖK’ün değişikliğin gerekçesinde kullandığı, “Ulu Önder Atatürk ve onun silah arkadaşlarına borçlu olduğumuzun bilincinde olan kişiler olarak yetiştirilmeleri” ifadeleri, “İdeolojik” olarak yorumlandı.

    AKP EN RAHAT DÖNEMMİŞ!

    AKP’li yılların, “Rahatlık dönemi” olarak adlandırıldığı kısımlar, metinlerin en dikkat çeken bölümü oldu. Cumhuriyet’in ilk yıllarından, “Baskı dönemi” olarak söz edilerek şunlar kaydedildi:

    “1930-1940’lı yıllarda din eğitimi ve öğretimi ile dini hayat tam bir baskı ve kontrol altına alınmıştır. İnişli-çıkışlı mücadeleler sonunda 2000’li yıllara ulaşılmıştır. Bilhassa şu son yıllar din eğitimi ve öğretimi ve dini hayat bakımından en rahat döneme ulaşılmıştır denilebilir. Hem din eğitimi ve öğretimi yaptıran okulların kapalı olduğu, hem okul programlarındaki dini derslerin yok olduğu dönemler geride kalmış, artık sayısal olarak bütün cumhuriyet tarihinin en yüksek noktasına ulaşılmıştır.”

    Yüzlerce sayfadan oluşan metinlerde laikliğin tanımı da hedef alındı: “Siyasi iktidarlar veya onlar adına yetki kullanan kişi veya kesimler laikliği ‘dindar’ ve ‘mütedeyyin’ olarak nitelendirilen kesimlere ve din eğitimi öğretimi yaptıran kurumlara karşı bir tehdit unsuru olarak kullanmışlar ve onları kontrol altında tutmuşlardır.”

    Eğitim sisteminde yapılan değişiklikler de metinlerde eleştirildi. Milli Eğitim Bakanı’nın, “Reform sevdası”na kapılarak sisteme müdahale etmesi nedeniyle, “Gerçek anlamda millilik vasfı kazandırılamamış bir eğitim sistemi” ortaya çıktığı savunuldu.

  • MEB, öğretmenleri yaz eğitim kampında ‘harem selamlık’ ayırdı

    MEB, öğretmenleri yaz eğitim kampında ‘harem selamlık’ ayırdı

    Bakanlığın “2019 Öğretmen Yaz Eğitim Etkinlikleri” kapsamında Din Öğretimi Genel Müdürlüğü, öğretmenler için yaz eğitimi “harem-selamlık” olarak planladı. 

    Din Öğretimi Genel Müdürlüğü’nün etkinliklerin hedef kitlesini imam hatip liselerinde ve ortaokullarında görev yapan meslek dersleri öğretmenleri, MEB Temel Eğitim ve Ortaöğretim Genel Müdürlükleri’ne bağlı okullarda görev yapan din kültürü ve ahlak bilgisi öğretmenleri oluşturdu. MEB’in yaz planlamasında öğretmenler için 28 eğitim planı yer aldı. Bunun 14’ünü kadın öğretmenler, 14’ünü de erkek öğretmenler için düzenlenecek etkinlikler oluşturdu. Temmuz ve ağustos aylarında ikişer haftalık olarak belirlenen planlamada İzmir, İstanbul, Antalya ve Çanakkale’deki imam hatip liseleri yer aldı.

    Cumhuriyet’in haberine göre; MEB’in öğretmenler için hazırladığı programda ilginç başlıklar da yer aldı. Kadın ve erkek öğretmenler için aynı başlıklarda farklı şehirlerde düzenlenecek etkinlere alan derslerinin dışında konular da eklendi. Planlamada, “Tasavvuf ve İrfan Okumaları”, “Hadis Okumaları”, “Fıkıh Okumaları”, “Tefsir Okumaları”, “Maarif Okumaları”, “Hafızlık Pekiştirme”, “Arapça Dil Etkinlikleri” başlıklarının yanı sıra “Yöneticilik Sanatı”, “Felsefe ve Hikmet”, “Sanat ve Kültür”, “Gönül Coğrafyası Okumaları”, “Bilim ve Medeniyet Tarihi”, “Fikir ve Hareket Öncüleri” konuları yer aldı. MEB planlamasında en dikkat çeken başlık ise “15 Temmuz Okumaları” oldu.

    Bakanlık etkinlikleri öğretmenlere, “Yaz Eğitim Etkinlikleri öğretmen ve öğrencilerimize nezih bir ortamda çeşitli sosyal, kültürel ve sportif etkinlikler eşliğinde mesleki ve akademik becerilerini geliştirme imkânı sunuyor. 2-3 kişilik suit odalarda konaklama, yöresel tatlar, sosyal ve kültürel aktiviteler, tarihi ve kültürel mekânları ziyaret ve geziler, çeşitli sportif ve eğlenceli etkinlikler” diyerek duyurdu. Katılımın gönüllü olduğunu belirten MEB, öğretmenlere yolluk, yevmiye ve konaklama ücreti ödenmeyeceğini belirtse de etkinlik süresince sadece yeme, içme ve konaklamaları etkinlik merkezi okul tarafından sağlanacağı vurgulandı. Bakanlığın bir diğer şartı ise “Etkinliklere katılım bireysel olup eş ve çocuklarla birlikte katılmak mümkün değildir” oldu. Katılımcı öğretmenlerin programa ve kurallara uymak zorunluluğu olduğunun da altı çizildi.

    “BAKANLIK SUÇ İŞLİYOR”

    Eğitim Sen Genel Başkanı Feray Aytekin Aydoğan şunları kaydetti:

    “Hamasi söylemler üzerinden eğitimde değişim algısı yaratmaya çalışan MEB, 21. yüzyılda öğrencilerimizi, öğretmenleri cinsiyetlerine göre ayrıştıran gerici uygulamalara imza atmaktan bir an bile imtina etmemektedir. 24 Haziran seçimleri sonrası MEB ortaöğretim kurumlarında yapılan yönetmelik değişikliği ile bilimsel eğitimin olmazsa olmazı olan karma eğitimi hukuken kaldırarak, eğitim hakkı, çocuk hakkı ihlali gerçekleştirmiş, en temel insan hakkını yok sayarak suç işlemiştir. Eğitimlerle öğretmenleri de ayıran MEB’i bu suçu işlemeye devam etmektedir.”

    (HABER MERKEZİ)