Etiket: diyanet işleri başkanlığı

  • ÇEDES projesinin yıllık programı açıklandı, tepkiler gecikmedi!

    ÇEDES projesinin yıllık programı açıklandı, tepkiler gecikmedi!

    PİRHA-Milli Eğitim Bakanlığı ile Diyanet İşleri Başkanlığı ve Gençlik ve Spor Bakanlığı’nın yaptığı protokolle uygulanan ÇEDES projesinin yıllık programı açıklandı. Hubyar Sultan Alevi Kültür Derneği Başkanı Aydın Deniz, açıklanan programa tepki göstererek, “ÇEDES ve benzeri projeler eğitimin dinselleşmesine, dindar ve kindar nesil yaratma çabasının yanında laiklikten tamamen uzaklaşmak ve seküler yaşamı sonlandırmak üzere kurgulanmış projelerdir” dedi.

    Milli Eğitim Bakanlığı ile Diyanet İşleri Başkanlığı ve Gençlik ve Spor Bakanlığı’nın yaptığı protokolle uygulanan Çevreme Duyarlıyım ve Değerlerime Saygılıyım (ÇEDES) projesinin yıllık programı açıklandı. Yeni yılda Diyanet’e yeni yetkiler verilirken aile vurgusu öne çıktı. Programa göre yapılacak tüm etkinlikler Diyanet İşleri Başkanlığı ile Gençlik ve Spor Bakanlığı’nın mekânlarında gerçekleşecek.

    Milli Eğitim Bakanlığı, Diyanet İşleri Başkanlığı ve Gençlik ve Spor Bakanlığı ile yapılan protokol çerçevesinde uygulanan ÇEDES’in 2025-2026 yıllık programına göre ilk etkinlikler 29 Ekim’de başlayacak. Son etkinlik ise 22 Mayıs tarihinde gerçekleşecek. Etkinlikler içinde ise “Aile” vurgusu bu yılki programda özellikle öne çıktı. Neredeyse her ayın bir haftasında “Aile” temalı etkinlikler yapılacak.

    Hubyar Sultan Alevi Kültür Derneği Başkanı Aydın Deniz, konuya ilişkin PİRHA’ya konuştu.

    “ÇEDES, EĞİTİMİN DİNSELLEŞMESİNE VE LAİKLİKTEN UZAKLAŞMAK ÜZERİNE KURGULANAN PROJELERDİR”

    ÇEDES’in yıllık programına tepki gösteren Hubyar Sultan Alevi Kültür Derneği Başkanı Aydın Deniz, “ÇEDES ve benzeri projeler eğitimin dinselleşmesine, dindar ve kindar nesil yaratma çabasının yanında laiklikten tamamen uzaklaşmak ve seküler yaşamı sonlandırmak üzere kurgulanmış projelerdir. 35 yıldır laik bir ülkede Diyanet İşleri Başkanlığı’nın olamayacağını bu kurumun kapatılması gerektiğini ve zorunlu din derslerinin kaldırılması talebimizi haykırıyoruz ama muhalefet AKP projelerine  evet veya çekimser kalarak kapatılmasa bile küçültülmesi gereken yapıyı daha da büyüterek Diyanet Akademisi yasasını onaylamıştır. Şimdi adım adım yaptıkları program ile çocuklarımızı bilimden uzaklaştırıp ilim dışı yerlere kaydırarak kendine biat edecek sorgulamayan nesiller yaratma çabalarını arttırmaktalar. Sadece biz Alevileri asimile ettiği için değil laik, bilimsel eğitimden yana olan herkes için itirazlarımızı ve buna karşı eylemlerimizi arttırmanın zamanıdır. Ucube ve gerici eğitim sistemi bu ülkede aydınlıktan yana olan herkesin sorunudur” diye konuştu.

    PİRHA/İSTANBUL

  • Akpınar: Diyanet’in fertvası doğru değil, kabul etmiyoruz!-VİDEO

    Akpınar: Diyanet’in fertvası doğru değil, kabul etmiyoruz!-VİDEO

    PİRHA- Diyanet’in Cuma hutbesinde eğitimin “manevi değerlere göre şekillenmesi” gerektiğini savunmasına tepki gösteren Konyaaltı Alevi Bektaşi Kültürü Cemevi Derneği Başkanı Tahsin Akpınar, “Diyanet’in asıl amacı bu tür çalışmaları aileler üzerinden kurgulayarak kindar ve dindar bir nesil yetiştirme girişimleridir” dedi.

    Diyanet İşleri Başkanlığı, 5 Eylül 2025 tarihli Cuma hutbesini yeni eğitim öğretim yılına ayırdı. “İlim Hakkı Bilmektir” başlığıyla yayımlanan hutbede, eğitimin yalnızca bilgi edinme süreci olmadığı, aynı zamanda çocukların “ahlaki ve manevi değerlerle” yetiştirilmesi gerektiği belirtildi. Diyanet, okul ve ailenin bu konuda birlikte hareket etmesi gerektiğini savunurken, Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi derslerinin bu “değer aktarımı” için önemli bir fırsat olduğunu ifade etti.

    Diyanet’in eğitimi dinsel temellere dayandıran söylemlerine ilişkin Konyaaltı Alevi Bektaşi Kültürü Cemevi Derneği Başkanı Tahsin Akpınar, PİRHA’ya  değerlendirmede bulundu.

    “DİNDAR VE KİNDAR BİR NESİL YARATMAK!”

    AKP’nin iktidara geldiği günden beri siyasi ve ideoloji olarak kendini derinleştirmeye çalıştığını belirten Akpınar, “Çünkü sağ siyasetten gelen birçok siyasi parti liderleri iktidarı kaybettiğinde partisi de yok olup gidiyor. Bunu Menderes’ten Demirel’den, Özal’dan Erbakan’dan biliyoruz” dedi.

    Türkiye’de sağ liderlerin ve politikalarının Amerikan ve yerli işbirlikçiler tarafından belirlendiğini dile getiren Akpınar, “Amerika ve Türkiye’deki iş birlikleriyle beraber projelendirdiği için sağ partilerin ideoloji olarak derinliği olmadığı için yok oluyorlar. Onun için AKP bu derinliği oluşturmaya çalışıyor. Bu öz derinlik ne? Dindar ve kindar bir nesil yaratmak. AKP bunu yaratmaya çalışıyor” diye belirtti.

    “AKP 23 YILLlK İKTARININ SONUCU ORTADA”

    Siyasal iktidarın ‘İmam Hatip ’okullarında kindar ve dindar bir gençlik yetiştirmeyi amaçladığını vurgulayan Akpınar, “Bugün Diyanet eliyle daha ileriye bir adım atmaya çalışıyorlar. Hatta okullar yetmez gibi bir de aileleri görevlendiriyorlar” diyerek tepki gösterdi.

     Alevi toplumu olarak her zaman, çağdaş, demokrat bir toplum için mücadele yürüttüklerinin altını çizen Akpınar, “Eğer ahlaklı bir toplum yetiştiremiyorsan inançlı bir toplum da yetiştiremezsin. Önce ahlaklı, adaleti, sevgiyi, hoşgörü ve saygıyı bilen bir toplum yetiştirmen lazım. Oysa bunlar sevgiden, adaletten, vicdandan yoksunlar.  Bir ideoloji, bir din üzerinden kendi siyasi yaşamlarını uzatmak için devletin bütün kurumlarını kullanıyorlar” ifadelerine yer verdi.

    “DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI  ADETA AKP’ NİN REKLAM TABELASI HALİNE DÖNÜŞTÜ”

    Diyanet’in 20 yıllık süreçte adeta AKP’nin reklam tabelası haline geldiğine dikkat çeken Akpınar, “Bunların İslam inancıyla da ilişkisi yoktur. Çünkü tarikatlar almış başını gitmiş bu kadar kirliliğin, bu kadar ahlaksızlığın, bu kadar olumsuzluğu görmedikleri gibi buna karşı direnen duyarlı bir kesimi de kirletmeye çalışıyorlar” dedi.

    “DİYANET İŞLERİ BAKANLIĞI’NIN FETVASI DOĞRU VE AHLAKİ DEĞİL”

    Diyanet’in yapmış olduğu fetvaya da tepki gösteren Konyaaltı Alevi Bektaşi Kültürü Cemevi Derneği Başkanı Tahsin Akpınar, konuşmasının devamında şunları belirtti:

    “Zorunlu din dersleri  birçok okulda neredeyse Matematik’i, Fizik’i, Türkçe’yi geçecek şekilde ağırlıklı olarak din eğitimi veriyorlar. Oysa evrensel ve gelişmiş ülkelerde din bireyin özgürlüğüne, isteğine bırakılmış çocuklara sadece dinler tarihi öğretiliyor.

    Alevi kurumları olarak biz bu tür girişimlere karşı mücadelemize devam edeceğiz. Diyanet’in fetvası doğru değil, kabul etmiyor, ahlaklı bulmuyoruz. Buna izin vermeyeceğiz.”

    Cebrail ARSLAN/ANTALYA

  • Avrupa Alevi Kadınlar Birliği: Diyanet’in hutbesi kadın kazanımlarına saldırıdır!

    Avrupa Alevi Kadınlar Birliği: Diyanet’in hutbesi kadın kazanımlarına saldırıdır!

    PİRHA- Diyanet’in son Cuma hutbesinde “kul hakkı” üzerinden kadınların kazanımlarını hedef almasına tepki gösteren Avrupa Alevi Kadınlar Birliği, “Kadınlar, gençler ve demokratik kamuoyu bu karanlık gidişe karşı birlikte ses yükseltmelidir” dedi.

    Diyanet İşleri Başkanlığı’nın bu haftaki Cuma hutbesi “kul hakkı” olurken, Medeni Kanun’u ise hedef aldı. “Kul hakkı ateşten gömlektir” başlıklı hutbede “Kız çocuklarının Allah’ın takdir ettiği hakka razı olmaması kul hakkıdır” denildi.

    Kadınların Medeni Kanun’a göre miras talep etmesi “kul hakkı” sayıldığı hutbeye tepki gösteren Avrupa Alevi Kadınlar Birliği (AAKB), kadınların eşit miras hakkının dini yorumlara veya geleneksel anlayışlara terk edilemeyecek temel bir insan hakkı olduğunu belirtti.

    “DOĞRUDAN SALDIRI”

    Avrupa Alevi Kadınlar Birliği Başkanı Leyla Solmaz imzasıyla yayımlanan açıklamada; laiklik, eşit yurttaşlık ve kadın-erkek eşitliğinin son yıllarda sistematik biçimde hedef alındığı ifade edilerek, “Türk Medeni Kanunu’nun kadınlara tanıdığı eşit miras hakkı dini referanslarla sorgulanmış, “kız çocuklarının Allah’ın takdir ettiği hakka razı olmaması” ifadeleriyle kadınların eşit hak talebi “kul hakkı” olarak nitelendirilmiştir. Bu söylem, Anayasa’nın 10. maddesindeki eşitlik ilkesine, Medeni Kanun’a ve laiklik ilkesine açıkça aykırıdır. Kadınların yasal ve kazanılmış haklarının hedef alınması, toplumsal eşitliğe ve demokrasiye doğrudan saldırıdır” denildi.

    “BU KARANLIK GİDİŞE KARŞI SESİMİZİ YÜKSELTMELİYİZ”

    Kadınlar, gençler ve demokratik kamuoyunu bu gidişata karşı birlikte ses yükseltmeye çağıran Avrupa Alevi Kadınlar Birliği açıklamasının devamında, “Bizler, Avrupa Alevi Kadınlar Birliği olarak; gericiliğe, laiklik karşıtı girişimlere, ülkemizin Afganistanlaşması tehlikesine karşı mücadelemizi daha da yükselteceğimizi ilan ediyoruz. Kadınların eşit miras hakkı, ne dini yoruma ne de geleneksel anlayışa terk edilemeyecek kadar temel ve evrensel bir insan hakkıdır. Bu hakkı hedef alan her türlü söylem ve uygulamayı reddediyoruz. Çağrımızdır; Diyanet İşleri Başkanlığı derhal Anayasa’ya ve Medeni Kanun’a aykırı hutbelerden vazgeçmelidir. Milli Eğitim Bakanlığı, laik ve bilimsel eğitimi ortadan kaldırmaya yönelik her türlü tarikat-cemaat işbirliğini sonlandırmalıdır. Kadınlar, gençler ve demokratik kamuoyu bu karanlık gidişe karşı birlikte ses yükseltmelidir” diye belirtildi.

    (HABER MERKEZİ)

  • DEM Parti Kadın Meclisi’nden Diyanet’in kadınları hedef alan Cuma hutbesine tepki!

    DEM Parti Kadın Meclisi’nden Diyanet’in kadınları hedef alan Cuma hutbesine tepki!

    PİRHA- Diyanet’in son Cuma hutbesinde “kul hakkı” üzerinden kadınların eşit miras hakkı hedef almasına tepki gösteren DEM Parti Kadın Meclisi, “Adalet Bakanlığı eliyle miras hukukunu tartışmaya açarak, Diyanet işbirliğiyle mirasta eşitlik hakkımıza göz dikenler iyi bilsin ki; erkek egemen bu zihniyeti mahkum edeceğiz!” diye belirtti.

    Diyanet İşleri Başkanlığı’nın bu haftaki Cuma hutbesi “kul hakkı” olurken, Medeni Kanun’u ise hedef aldı. “Kul hakkı ateşten gömlektir” başlıklı hutbede “Kız çocuklarının Allah’ın takdir ettiği hakka razı olmaması kul hakkıdır” denildi.

    Kadınların Medeni Kanun’a göre miras talep etmesi “kul hakkı” sayıldığı hutbeye tepki gösteren Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti), “Diyanet, bir kez daha haddini aşmış ve kadınlara karşı suç işlemiştir” açıklamasında bulundu.

    “DİYANET HADDİNİ AŞMIŞ VE KADINLARA KARŞI SUÇ İŞLEMİŞTİR”

    DEM Parti Kadın Meclisi’nin açıklaması şöyle:

    “Cuma hutbeleriyle kadınları hedef alan Diyaneti uyarıyoruz!

    Camilerde okutulan hutbeler üzerinden algı yaratarak, kadınların kazanılmış haklarını gasp etmeye dönük siyaseti meşrulaştırmanıza izin vermeyeceğiz. “Kız çocuklarının Allah’ın takdir ettiği hakka razı olmaması kul hakkıdır” şeklindeki hutbeyle Diyanet, bir kez daha haddini aşmış ve kadınlara karşı suç işlemiştir.

    Adalet Bakanlığı eliyle miras hukukunu tartışmaya açarak, Diyanet işbirliğiyle mirasta eşitlik hakkımıza göz dikenler iyi bilsin ki; erkek egemen bu zihniyeti mahkûm edeceğiz!”

    PİRHA/ANKARA

  • İHD Kadın Komisyonu’ndan Diyanet’in hutbesine tepki: Şiddet devlet eliyle meşrulaştırılıyor!

    İHD Kadın Komisyonu’ndan Diyanet’in hutbesine tepki: Şiddet devlet eliyle meşrulaştırılıyor!

    PİRHA-  Diyanet İşleri Başkanlığı’nın, kadınları açıkça hedef gösteren hutbesine tepki gösteren İHD Merkezi Kadın Komisyonu, bu söylemlerin kadın katliamlarını meşrulaştırdığını belirterek, “Erkek egemen akıl; Cuma hutbeleriyle, futbolla, televizyon dizileriyle, eğitim sistemiyle toplumun içine yayılmaya çalışılmakta, adeta şiddet devlet eliyle “meşrulaştırılmaktadır” dedi. 

    Diyanet İşleri Başkanlığı, 1 Ağustos Cuma günü yayımladığı hutbede kadınları hedef aldı. Cuma hutbesinde, açık giyinen kadınlar “aile kurumuna saldırmakla” suçlandı; bu kadınlara karşı sessiz kalanların ise “büyük vebal altında kalacakları” ifade edildi.

    İnsan Hakları Derneği (İHD) Merkezi Kadın Komisyonu, Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından 81 ilde okutulan Cuma hutbesine ilişkin yazılı bir açıklama yayımladı. Açıklamada hutbenin içeriğinin kadın bedenini hedef aldığı belirtilerek, kadınların yaşam hakkına ve özgürlüğüne yönelik ciddi bir saldırı olduğu vurgulandı.

    ‘Erkek Egemen Şiddet Politiktir’ başlığıyla yayımlanan açıklamada ayrıca, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni, altına imza attığı uluslararası sözleşmelere uygun davranmaya ve Avrupa Konseyi İstanbul Sözleşmesini ivedilikle imzalamaya davet edildi.

    EKİN WAN HATIRLATILDI

    İHD Merkezi Kadın Komisyonu’nun açıklamasında şunlar kaydedildi:

    “Kadına yönelik devlet kaynaklı cinsel şiddetin en bariz örneğinin yaşandığı bir günün yıldönümünde, kadına yönelik şiddet alanında tüm kadınları isyana sürükleyen mevcut durumu bir kez daha tüm topluma hatırlatmak istedik.

    Bugün Ekin Wan ( Kader Kevser Ertürk)’ün 10 Ağustos 2015 tarihinde Varto’da vurulduktan sonra vücudunun çırılçıplak teşhir edildiği günün yıldönümü…

    Bu suçu, devletin yetkili resmi makamları işledi. Bugüne kadar da işlenen bu suç nedeniyle hiç kimse yargılanmadı, hesap verilmedi. İnsan hakları savunucusu kadınlar olarak, her zaman kadına yönelik şiddetin politik şiddet olduğunu dile getirirken kastettiğimiz gerçeklik, tam da budur. Yerleşik sistem; son derece erkek egemen militer, feodal ve fobik özellikler taşımaktadır. Maalesef ki, sistemin bu özellikleri erkek egemen şiddeti de beslemektedir.

    “TEMMUZ AYI İÇERİSİNDE 32 KADIN KATLEDİLDİ”

    İçinden çıktığımız Temmuz ayı içinde 32 kadın katledilmiştir. Bu sayı, yalnızca kamuoyuna yansıyan vakalardır. Bilmediğimiz başka kadın cinayetlerin olması da muhtemeldir. Bu sayı, korkunç bir sayıdır. Bu sayı, yaşadığımız coğrafyada hiçbir kadının güvende olmadığının da ispatıdır. Yaşanan bu yoğun erkek şiddetini, sistemi tartışmadan ve sistemin yapısıyla birlikte değerlendirmeden anlamak da mümkün değildir.

    DİYANET’İN HUTBESİNE TEPKİ!

    Geçtiğimiz hafta içinde, Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından tüm camilerde Cuma hutbesi olarak okunmak üzere hazırlanan hutbenin içeriği, bu sistemin de özünü de ifşa etmektedir. Söz konusu hutbede, “Hayasızlık ahlaki değerleri yok eden, insanın onur ve saygınlığını ayaklar altına alan bir felakettir. Şeytanın en sinsi tuzaklarından biridir.” denmiş; aynı hutbede giyim sektörü, modacılar ve bazı medya çevreleri “çıplaklığı özendirmek ve örtünmeyi değersizleştirmekle” suçlanmıştır ve hutbede “Allah’ın örtünme emrinin ihlali” değerlendirmesi yapılmıştır.

    Aynı hutbede, tıbbı zorunluluk olmadan yaptırılan estetik ameliyatların şeytanın oyunu olduğu, günah olduğu; dövme yaptırmanın ise haram olduğu savunulmuştur.

    Diyanet’in yayınladığı bu hutbe, kadınların katledilmesine gerekçe yapılan anlayışların tamamını temsil etmektedir. Kadınlar, giyim kuşamlarında ve yaşam tarzlarını seçmekte özgürdür.

    “KADINA YÖNELİK ŞİDDET POLİTİKTİR”

    Türkiye Cumhuriyeti Devleti, altına imza attığı uluslararası sözleşmeleri sürekli ihlal etmektedir. Kadına yönelik şiddet alanında bugüne kadar yazılmış en önemli sözleşme olan Avrupa Konseyi İstanbul Sözleşmesi’ni ilk imzalayan devlet olmasına rağmen, Türkiye Cumhuriyeti’nin 2021 yılında bu sözleşmedeki, imzasını çekmesi, şiddeti besleyen bir anlayışı maalesef daha da görünür hale getirmiştir.

    Ailede, okulda, çalışma yaşamında, televizyon dizilerinde, futbolda- bütün bu alanlarda kadına yönelik şiddeti artırmakla sonuçlanan erkek egemen anlayış övülmektedir. Bugün yaşanan kadın cinayetleri ve kadına yönelik şiddet konusunda bu anlayışın etkisinin olmadığını söylemek mümkün değildir.

    İşte, tam da bu nedenle kadına yönelik şiddet politiktir.

    “ŞİDDET DEVLET ELİYLE MEŞRULAŞTIRILMAKTADIR”

    Erkek egemen akıl; Cuma hutbeleriyle, futbolla, televizyon dizileriyle, eğitim sistemiyle toplumun içine yayılmaya çalışılmakta, adeta şiddet devlet eliyle “meşrulaştırılmaktadır.”

    Bizler insan hakları savunucusu kadınlar olarak, devlet şiddetinin en yoğun bir biçimde uygulandığı bir günün yıldönümünde- yani Ekin Wan’ın vücudunun devlet güçleri tarafından çıplak olarak teşhir edildiği bugünde- kadına yönelik şiddet konusunda ne kadar isyan içinde olduğumuzu bir kez daha topluma anlatmak istedik.

    Kadına yönelik şiddet, resmi şiddetten bağımsız düşünülemez. Yerleşik, militer, feodal erkek egemen devlet aklı, bu şiddetin temel besleyicisidir. Aynı zamanda Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni, altına imza attığı uluslararası sözleşmelere uygun davranmaya ve Avrupa Konseyi İstanbul Sözleşmesini ivedilikle imzalamaya davet ediyoruz.”

    PİRHA/ANKARA

     

  • Gözcü Baba Türbesi’ndeki inşaat çalışması durduruldu!

    Gözcü Baba Türbesi’ndeki inşaat çalışması durduruldu!

    PİRHA- İstanbul’un Göztepe İlçesindeki Gözcü Baba Türbesi’nde Diyanet İşleri Başkanlığı’nca başlatılan inşaat çalışmasının durdurulduğu bildirildi. 19 Ocak’ta Diyanet İşleri Başkanlığı, Gözcü Baba Türbesi’ne dozer ve kamyonlarla girerek kız Kur’an kursu inşaatı çalışmasını başlatmıştı.

    İstanbul’un Kadıköy ilçesinde bulunan ve Göztepe’ye de adını veren Alevi inanç merkezlerinden Gözcü Baba Türbesi arazisinin Diyanet İşleri Başkanlığı’na tahsis edilmesi sonrasında inşaat çalışmaları başlatılmış ve dergah arazisi içerisinde kız Kur’an kursu açılması gündeme gelmişti.

    Yaşanılan duruma tepki gösteren Alevi örgütleri, taşınmazın Şahkulu Sultan Dergahı Mehmet Ali Hilmi Dedebaba vakfiyesi kapsamında kaldığı için kullanım şekillerinin de vakfiyesinde açıkça ifade edildiğini belirterek, vakfiye ile düzenlenen hususların hiçbir şekilde değiştirilemeyeceği, vakfedenin iradesine uygun şekilde kullanılmasının yasal zorunluluk olduğuna dikkat çekmişti.

    Alevi örgütleri, Gözcü Baba Türbesi’nin yok edilmek istendiğine işaret ederek, “Diyanet İşleri Başkanlığı dozerlerini kutsal mekânlarımızdan derhal çekmeli, bu kadim tarihi alan olduğu gibi bırakılarak gerçek sahiplerine teslim edilmelidir” çağrısında bulunmuştu.

    İNŞAAT ÇALIŞMASI DURDURULDU

    Alevi kamuoyunun tepkisi sonrasında Diyanet İşleri Başkanlığı geri adım attı. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın inşaat çalışmasını durdurduğu kaydedilerek, arazi içerisinde hiçbir çalışmanın yapılmayacağı bildirildi.

    PİRHA/İSTANBUL
    İLGİLİ HABERLER:

     

     

  • Alevilerin kutsallarına saygısızlık: Gözcübaba Türbesi’ne dozerlerle girildi, inşaat çalışması başlatıldı!-VİDEO

    Alevilerin kutsallarına saygısızlık: Gözcübaba Türbesi’ne dozerlerle girildi, inşaat çalışması başlatıldı!-VİDEO

    PİRHA- İstanbul’da bulunan Gözcübaba Türbesi’ne dozerlerle girilerek inşaat çalışması başlatıldı. Şahkulu Sultan Vakfı yaşanan duruma, “Diyanet İşleri Başkanlığı dozerlerini kutsal mekânlarımızdan derhal çekmeli, bu kadim tarihi alan olduğu gibi bırakılarak gerçek sahiplerine teslim edilmelidir” diyerek tepki gösterdi. 

    İstanbul Kadıköy’de Alevilerin kutsal mekanlarından olan Gözcübaba Türbesi’ne dozer ve kamyonlarla girilerek inşaat çalışması başlatıldı.

    Zamanında Şahkulu Sultan Dergâhı son postnişini Mehmet Ali Hilmi Dedebaba’nın (1842-1907) bizzat kendisi tarafından dikilen ağaçların da bulunduğu bu geniş arazi Şahkulu Sultan Dergâhı kültür dairesi içinde bulunan kadim bir Alevi-Bektaşi inanç merkezi iken zaman içinde işgal edilerek ele geçirilmişti.

    Şahkulu Sultan Külliyesi, Mehmet Ali Hilmi Dedebaba Araştırma, Eğitim ve Kültür Vakfı tarafından yapılan açıklamada bugün itibariyle Gözcü Baba Türbesi’nin olduğu alana dozerlerce girilerek inşaat çalışması başlatıldı.

    Açıklamada sadece Alevi-Bektaşi kültür dünyasının değil, tüm İstanbul’un, tüm Kadıköy’ün  tarihi ve kültürel doğal mirası olan Gözcü Baba Türbesi’nin yok edilmek istendiğine işaret edilerek, “Diyanet İşleri Başkanlığı dozerlerini kutsal mekânlarımızdan derhal çekmeli, bu kadim tarihi alan olduğu gibi bırakılarak gerçek sahiplerine teslim edilmelidir” çağrısında bulunuldu.

    “ARAZİYE, CAMİ VE KIZ KURAN KURSU BİNALARI DİKİLMİŞTİ”

    Şahkulu Sultan Külliyesi, Mehmet Ali Hilmi Dedebaba Araştırma, Eğitim ve Kültür Vakfı’nın açıklaması şöyle:

    Kadim Alevi-Bektaşi inanç merkezlerinden olan ve İstanbul’daki en eski ziyaret makamlarından Kadıköy Göztepe Merdivenköy Hızır Reis Sokak No6’da bulunan Gözcübaba Türbesi alanında iş makineleri tepki uyandırdı.

    Kültür Bakanlığı Vakıflar Genel Müdürlüğü bünyesinde olan Gözcü Baba Haziresi (mezarlık) özünden koparılarak bir Alevi-Bektaşi inanç yapısı olmasına rağmen Sünni İslam inancına mensup yapılara devredilmiştir.

    Geçmişte arazisi üzerinde iki minareli büyük bir “Gözcübaba Camii” yapılmış, hazirenin bahçesine “Kız Kuran Kursu” binası dikilmiş, arazinin yanında ise, üç katlı “Camii hoca ve müezzinine ait lojman” yapılmıştı.

    “ALEVİ BEKTAŞİ İNANÇ MERKEZİ İKEN ZAMANLA İŞGAL EDİLDİ”

    Haziresinde Alevi-Bektaşi ulularına ait; Gözcübaba, Sancaktar Baba, Mehmet Ali Hilmidede Baba’nın kabirlerinin de olduğu 9 tarihi mezarın bulunduğu, demir korunaklarla çevrilmiş, tüm İstanbul tarihi  için önemli hazirenin dışında ise yaklaşık 30 adet çam ağacı bulunmaktadır.

    Zamanında Şahkulu Sultan Dergâhı son postnişini Mehmet Ali Hilmi Dedebaba’nın (1842-1907) bizzat kendisi tarafından dikilen ağaçların da bulunduğu bu geniş arazi Şahkulu Sultan Dergâhı kültür dairesi içinde bulunan kadim bir Alevi-Bektaşi inanç merkezi iken zaman içinde işgal edilmiş, ilgisiz insanların eline geçmiştir.

    DİYANET,’İN CAMİ KÜLLİYESİ VE KUR’AN KURSU OLARAK KULLANMASI KARARI VERİLDİ

    Vakıflar Genel Müdürlüğünce; 1079 ada, 112 parsel sayılı, 3029 m² yüzölçümlü, “üzerinde türbeler bulunan tarla” diye nitelendirilen taşınmazın, Kültür Bakanlığı Vakıflar Bölge Müdürlüğü tüm arazinin kullanılmasının Diyanet İşleri Başkanlığı’nca “Gözcübaba Camii Külliyesi ve Kuran Kursu  Olarak Kullanılması” 5737 sayılı Vakıflar Kanunu’nun 16. Maddesi ve 4 no’lu Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’nin 699. Maddesinin (a) bendi gereğince 05.09. 2022 ve 429/407 sayılı Vakıflar Meclis Kararıyla uygun görülmüştür.

    “DOZERLER KUTSAL MEKANLARIMIZDAN ÇEKİLMELİDİR!”

    Alevi-Bektaşi Camiası yok sayılarak ve tüm dünya insanlığının temel insanî değerlerini yerle bir edilircesine dozerler bu kadim tarihi alana girmiş, inşaat çalışması başlatılmıştır. Burada sadece Alevi-Bektaşi kültür dünyasının değil, tüm İstanbul’un, tüm Kadıköy’ün , Türkiye’nin tarihi ve kültürel, doğal mirası yok edilmek istenmektedir. Bu durum asla kabul edilemez!. Diyanet İşleri Başkanlığı dozerlerini kutsal mekânlarımızdan derhal çekmeli, bu kadim tarihi alan olduğu gibi bırakılarak GERÇEK SAHİPLERİNE TESLİM EDİLMELİDİR !.

    KAMUOYUNA DUYARLILIK ÇAĞRISI

    Tüm basın, yayın organlarını, Alevi-Bektaşi kurum ve kuruluşlarını, Alevi-Bektaşi camiasını, tarihine, çevresine sahip tüm insanları duyarlı olmaya çağırıyoruz.”

    PİRHA/İSTANBUL

  • Fırat: Diyanet İşleri Başkanlığı, farklı inançtaki topluluklara karşı baskı politikasını sürdürüyor-VİDEO

    Fırat: Diyanet İşleri Başkanlığı, farklı inançtaki topluluklara karşı baskı politikasını sürdürüyor-VİDEO

    PİRHA-Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Aleviler başta olmak üzere tüm farklı inançtaki topluluklarına karşı baskı politikasını sürdürdüğünü söyleyen DEM Parti İstanbul Milletvekili Celal Fırat, “Diyanet İşleri Başkanlığı’nın toplumun sadece bir kesimine yönelik faaliyet yürütmesi asla kabul edilemez. Devlet bütün inançlara eşit koşullarda davranacağı bir sistem kurmalıdır” dedi.

    Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) İstanbul Milletvekili Celal Fırat, Meclis’te Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Aleviler başta olmak üzere tüm farklı inançtaki topluluklarına karşı uyguladığı baskı politikasını dile getirdi.

    “DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI, ŞEYHÜLİSLAMLIK GELENEĞİNİ SÜRDÜRMEKTEDİR”

    Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Aleviler başta olmak üzere tüm farklı inançtaki topluluklarına karşı baskı ve sindirme politikasını sürdürdüğünü söyleyen Celal Fırat, “Geçmişten günümüze şeyhülislamlık geleneğini sürdürmektedir. Bektaşi, Alevi veya kızılbaş terimlerine düşman farklılıkları “vehhabi din inancı dışındaki topluluklar” olarak tanımlayan şeyhülislam geleneği yani şimdiki Diyanet geçmişte olduğu gibi kanun yerine fetvalar veriyor yöneticilerinin yaptıkları hata ve zulümlere de diyanet din adına bahaneler uydurmaya devam ediyor. Cumhuriyet tarihi boyunca bu uygulamalar hiç değişmediği gibi Alevi köylerine cami yapılıyor cemevleri yasaklanıyor Alevilerin inançları, ritüelleri asimilasyona uğratılıyordu biz Alevilerin hiçbirini inançsal ritüeldeki kimlik inanç, cinsiyet, siyasi görüş ayrılığı beyanı ve iması yokken sizin bu acımasızlığınızı elbette ki tarih yazacaktır” dedi.

    “DEVLET BÜTÜN İNANÇLARA EŞİT KOŞULLARDA DAVARANACAĞI BİR SİSTEM KURMALIDIR”

    Celal Fırat, konuşmasının devamında şunları dile getirdi:

    “Diyanet İşleri Başkanlığı’nın toplumun sadece bir kesimine yönelik faaliyet yürütmesi asla kabul edilemez. İnanç, ibadet sivil hayatın olan akışına bırakılmalıdır. Biz diyoruz ki devlet bütün inançlara eşit koşullarda davranacağı bir sistem kurmalıdır. Alevilerin istediği özgürlük tüm toplum için topyekûn bir özgürlüktür. Kapitalizme karşı eşitlikçi hak ve adaletten yanadır. Alevilerin özgürlük anlayışı kurumsallaşmış din otoritesinin üstündedir. Diyanet eliyle Alevi toplumunu dönüştürme yolundan ayırmak, düşünsel, sosyal, politik gelişimi süreçlerine müdahale etmek geçmişte olduğu gibi bugün de faşizmdir.”

    PİRHA/ANKARA

  • ‘Diyanet’in bu kadar ileri gitmesi laik cumhuriyete büyük bir hançerdir’- VİDEO

    ‘Diyanet’in bu kadar ileri gitmesi laik cumhuriyete büyük bir hançerdir’- VİDEO

    PİRHA – Avukat İbrahim Sinemillioğlu, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın dini zapturapt altına almak için kurulduğunu belirterek günümüzde her kurumda örgütünü genişletmeye çalıştığını ifade etti. Sinemillioğlu, “Diyanetin varlığı, bu sistemin varlığı devletin bekası karşısındaki en büyük bombadır. Türkiye’nin çağdaş bir yerde olması için yapılması gereken en başta Diyanetin devlet çarkları içerisinden çıkarılması olacaktır. Onun için Diyanet İşleri Başkanlığı kapatılmalıdır” dedi.

    Pir Haber Haber Ajansı (PİRHA) olarak yeni bir haber dizisi başlattık, Diyanet İşleri Başkanlığı’nı masaya yatırıyoruz.
    Türkiye’de halkın en güvenmediği ikinci kurum olan Diyanet İşleri Başkanlığı her geçen yıl artan bütçesi, genişleyen yetkileri, yaptığı açıklamalarla, verdiği fetvalarla toplumsal yaşamın her alanında gittikçe daha çok söz sahibi oldu. Din işlerinden sorumlu, devlete bağlı bir kurum olarak kurulan Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB), kurulduğu 1924 yılından bu yana devlet içindeki varlığı, işlevleri, iktidar politikalarının hayata geçirilmesindeki etkin rolü, her geçen yıl artan bütçesi ve değişen siyasal konumu itibariyle her daim bir tartışma konusu oldu. Son yıllarda eğitim-öğretimde de etkin rol verilen Diyanet Milli Eğitim Bakanlığı ile çeşitli protokoller imzalayarak laiklik karşıtı eğitimin kalıcılaşması için çabalıyor.

    “Bütçesi büyük, varlığı tartışmalı kurum: Diyanet‘in tarihsel ve güncel görevini, toplumdaki yerini, laiklik karşıtlığını, kadınlara bakışını, Alevi toplumu üzerindeki etkisini Avukat İbrahim Sinemillioğlu ile konuştuk.

    “DİYANET İŞLERİ DİNİ ZAPTURAPT ALTINA ALMAK İÇİN KURULDU”

    PİRHA- Diyanet’in kuruluş amacı nedir?

    İBRAHİM SİNEMİLLİOĞLU: Osmanlı Devleti biliyorsunuz bir din devleti, İslam devletiydi. Ama sekülerizm Osmanlı Devleti’nde de vardı. Sekülerizm ve laiklik farklı şeyler aslında. Onun döneminde halife altında da şeyhülislam, dini işlere bakardı. Halife dinin de devletin de başıydı. Şeyhülislam, Müslümanların başıydı. Her türlü şey ona bağlıydı. Cumhuriyetle birlikte Şeyhülislamlık, saltanat ve halifelik kaldırılınca  yerine din işlerini yürütmek için bir kurum açıldı. 3 Mart 1924’te Evkaf ve Şeriye Bakanlığı, halifelik ve şeyhülislamlık kaldırılınca aynı kanunla bir de Diyanet İşleri Başkanlığı kuruldu. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kuruluş amacı dinin, cumhuriyetin esaslarına aykırı olmayacak şekilde yönetimi sağlamaktır. Yani dini, zapturapt altına almak için kuruldu Diyanet İşleri Başkanlığı. Dini hizmetlerden ziyade dini zapturapt altına almak, dini hizmetleri şunun bunun eline düşürmeden devlet aracılığı ile uygun bir şekilde yürütmek amacıyla kuruldu. Kuruluş amacı budur. Daha sonra Diyanet İşleri Başkanlığı 1937’de devletin dini laikliktir denilince daha çok denetim amacına yönelik kurulmuş oldu. Ama Diyanet İşleri Başkanlığı, bir din kurumudur. Çünkü Sünni Hanefi mezhebinden başka mezheplerle ilgisi yok. Alevilikle ilgisi yok, Hristiyanlarla, Ezidilerle, Bahailerle, Musevilerle başka dinden olanlarla hiçbir ilgisi yok. Sadece Müslümanlara, Sünni Müslümanlara hizmet veriyor. Ama devlet kademesi içerisinde yer alıyor. Diyanet İşleri kuruluş itibariyle dini zapturapt altına almak için kurulmuş olsa bile devletin içinde yer alan devlete çalışmalarıyla, davranışlarıyla, fetvalarıyla yön vermeye gayret eden bir kurum haline geldi.

    “DİYANET BUGÜN HER KURUMDA ÖRGÜTÜNÜ GENİŞLETMEYE ÇALIŞIYOR”

    – Tarihsel olarak faaliyetleri nasıl bir yol izledi?

    Geçmişten bu yana ilk sıralarda eğitime zerre kadar katılmazlardı. Din dersleri ilkokullarda okutuluyordu ama mesela ben ilkokulda din dersi görmedim. Kitabımızı almıştık ama gelen yazıyla ‘Alevi köylerinde din derslerinin okutulmasına gerek yok’ deniliyordu. Bizde okumadık ama ben bazı duaları oradan öğrendim, hala da aklımda. Ama buna rağmen biz din dersi görmedik. Ama daha sonra din dersi, ilkokulda zorunlu oldu, ortaokulda zorunlu oldu ve neredeyse bu son müfredatla da din derslerine ayrılan süre hemen hemen bütün derslerin ayrılan süreleri kadar. 570 küsür saat. Cumhurbaşkanı çıkıp ‘Matematik önemli de din dersi önemli değil mi?’ diyor. Matematik, ilmin anası. Matematik bilmiyorsan yolda yürümesini bilmezsin. Sayı saymasını bilmiyorsan beş tane koyunu güdemezsin. Matematik budur, hayatın özüdür, hayatın temelidir. Ama Diyanet İşleri tarih içinde bu şekilde gele gele bugün okullarda okul öncesinde bile çocuklara din dersi öğretiyorlar. Geçenlerde okudum. Okullarda deney yaptırıyorlarmış bir bardak suyu doldurup üzerine kağıt koyup bardağı ters çevirirseniz bunu düzgün bir şekilde kaldırdığınızda havanın kaldırma gücü sayesinde o su dökülmez, kağıt düşmez. Ama hafif bir aralık yaparsanız düşer. İlkokul öncesi çocuklara bu deneyi yaptırıp dua okutup dua okursanız dökülmez deniliyormuş. Böyle olunca dökülmüyor ama açınca dökülüyor, bu duadan dolayı dökülmedi diyorlarmış. Yani havanın kaldırma gücünden dolayı dökülmediğini söylemiyorlar. İlkokul çocuklarına nasıl ağıt yakılacağını öğretiyorlar. Kabul edilemez bir sistem içerisinde yürütmeye çalışıyorlar. Din, barış demektir. İslam dininin kelime anlamı da barıştan geliyor. Dini bu şekilde bir üstünlük kurma, başkasının mallarını gasp ederek aracı olmak yanlıştır. Diyanet İşleri de tarih içinde fonksiyonunu değiştirmiş bugün devletin her kademesi içine girmiş durumda her kurumda yer almak üzere örgütünü genişletmeye çalışıyor.

    “TOPLUMU DİN ESASLARINA UYGUN BİR ŞEKİLDE YÖNETME MİSYONUNA KAVUŞTULAR”

    -Diyanet’in süreç içerisinde misyonunda nasıl bir değişiklik oldu?

    Başlangıçta kuruluşunda doğrudan doğruya dini, zapturapt altında tutmak amacıyla kurulmuş bir kurum iken şimdi tersine toplumu din esaslarına uygun bir şekilde yönetmeye çalışmak misyonuna kavuşmuş bulunuyor. Diyanet İşleri’ne o misyonu veriyorlar. Bunun tek yolu Diyanet İşleri’nin kapatılması. Farklı bir sistemle ki Irak Kürdistan’ında buna benzer sistem var. Din İşleri Daire Başkanlığı var orada her din temsil ediliyor. Ama dini konulara kesinlikle girmiyorlar. Onların parasal, yönetsel bir de varsa konuşmaları, vaazları, ayinleri arasında suç olabilecek bir şey varsa onları yargı kurumlarına bildirmek. Normal fonksiyonu budur. Necmettin Erbakan da ‘Diyanet İşleri’ni devletin dışına çıkaralım’ diyordu. Bana göre de doğrusu odur. Aleviler kendi diyanetlerini oluştursunlar, Sünniler kendi diyanetlerini oluştursunlar ama yasalara aykırı davranmamak, yolsuzluk yapmamak kaydıyla çok açık ve net bir denetime tabi olmak kaydıyla olsunlar.

    “LAİK CUMHURİYET YAPISINA BÜYÜK BİR HANÇERDİR”

    -AKP’nin iktidar olduğu günden itibaren Diyanet’te nasıl bir değişim yaşandı?

    Çok önemli bir değişim yaşandı. Aslında Tayyip Erdoğan, belediye başkanlığı döneminde ‘müfredatı değiştirmeye gerek yok, imam hatip müfredatı bütün liselere uygulanabilir’ gibi bir laf etmişti. Diyanet de hükümetle el birliği içerisinde bunu yapmaya çalışıyor. Müfredatı tamamen imam hatip müfredatı haline getirmeye çalışmak ikinci olarak da toplumu din esaslarına göre dizayn etmek. Örneğin birçok yerde bugün içkili lokantalar yasak. Alevi köylerine cami yapılıyordu. Cami yapmak isteyen gitsin kendi camisini yapsın. Bugün Türkiye’de 2000’e yakın cemevi var. Bunların hiçbirini devlet yapmıyor. Aleviler kendi cemevlerini kendileri yapıyorlar. Çünkü cemevinin fonksiyonu var. Caminin de aynı şekilde fonksiyonu vardır. Caminin kelime anlamı toplantı yeri anlamındadır. Kilisenin de öyle. İslam’ın ilk yıllarında da Hz. Muhammed döneminde camilerde hem düğünler yapılırdı hem toplantılar yapılırdı. Cuma namazlarının esası cuma toplantılarıdır. Ama sonradan bu tamamen değişti.

    AKP döneminde de Diyanetin fonksiyonunun değişmesi belli zaten. Şu an da sanıyorum 7-8 bakanlıktan fazla bir bütçesi var. Korkunç bir şey. Benim paramla niye imam yetiştirilsin ve imam beni kafir, cehennemlik saysın? İçki satılıyor içkiye konan vergiyle hocaya maaş veriliyor. Bu mu helal? Devletin faiz vergilerinden faiz alınıyor hocaya maaş veriliyor. Bu mu helal olan? Ben haram olsun demiyorum ama belki sen haram olsun diyorsun. Haram olsun diyenin parasıyla hoca maaş alıyor. Bu mu helal olan? O nedenle Diyanetin devlet kademesi içerisinde bu kadar ileri gitmesi devletin laik cumhuriyet yapısına büyük bir hançerdir.

    “ÇOK BÜYÜK BİR BEKA MESELESİDİR”

    -Diyanetin, bir taraftan en güvenilmez ikinci kurum olurken, Meclis’e sunulan 2025 bütçesinden 130 milyar 119 milyon lira ile 6 bakanlığın bütçesini geride bırakarak bütçeden aslan payını almasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

    130 milyar tl ile Türkiye’nin bütün okullarına laboratuvar kurulur, iki öğün yemek verilir. 130 milyar tl ile 50 bine yakın köyde öğretmen bulundurulur. 130 milyar tl ile Türkiye’nin üniversiteleri, dünya üniversitelerinde ilk bine giremiyorken dünya üniversiteleri sıralamasında ilk yüze giren en az 5-6 üniversitemiz olur. Bu para üstelik Türkiye’ye ortaçağ zihniyetinin sahip olması ve gelecekte Türkiye insanının üçüncü sınıf ülke insanları seviyesine düşme sonucuna gelir. 1960’lı yıllarda 28 milyon nüfusla Türkiye’de yaklaşık 55 milyon küçükbaş hayvan vardı. Şimdi Türkiye nüfusu 86 milyon artı 12 milyon kadar da göçmenle 95 milyon 100 milyona yakın nüfus var Türkiye’de. Küçükbaş hayvan sayısı 20 milyonun altında. 5 kişiye bir koyun düşüyorken o zaman 1 kişiye 2 koyun düşüyordu. Ve et ithal ediyoruz. Ve buğday, mercimek ithal ediyoruz. Saman ithal ediyoruz. Bütün bunlar şimdi oluyor. Bu ortaçağ seviyesine düşürülme durumu Türkiye’nin geleceği önünde çok büyük bir beka meselesidir. Bunun üstünde durmak lazım.

    “İKİSİ BİRBİRİNİN TAMAMLAYICISI DURUMUNA GELDİ”

    -Diyanet ve Milli Eğitim Bakanlığı’nın iç içe geçen faaliyetlerini nasıl okumak gerekir?

    İkisi birbirinin tamamlayıcısı durumuna geldi. Sadece Milli Eğitim Bakanlığı değil Diyanet her yerde kendini gösteriyor. Şuan gördüğüm kadarıyla tapu ile maliyede daha ön safa çıkmadılar. Milli Eğitim’de, İçişleri Bakanlığı’nda, TSK’de hep öne çıkmaya çalışıyorlar. Hep orada ön saftalar. Yeni yüzyılın müfredat programı olarak hazırlanan program tamamen Diyanet İşleri Başkanlığı eksenli bir programdır. O nedenle bu durumda Türkiye’nin insanlarının ortaçağ seviyesine düşürülmek istenmesi, üçüncü sınıf ülkeler seviyesine düşmesinin en büyük etkenlerinden biridir.

    “TÜRKİYE HİÇBİR ZAMAN LAİK BİR ÜLKE OLMADI”

    -Diyanet ve laiklik bir arada olabilir mi?

    Türkiye 5 Şubat 1937’de yapılan Anayasa değişikliğiyle devletin laik vasfı kabul edildi. Türkiye’de sekülerlikle laiklik karıştırılıyor. Sekülerlik ayrı şeydir. Seküler yaşam kimsenin birbirinin yaşam tarzına karışmamasıdır. Laiklik de devletin dinle alakasının kesilmesidir. Devlet dine karışmaz. Dini kendi alanında serbest bırakır. Devletin dini yoktur. Devletin dini adalettir. 1937’den sonra bile birçok Alevi cemi yasaya aykırı diye basıldı. Alevilik diye bir din yoktur Alevilik bir tarikattır, tarikatlar da Türkiye’de yasaktır gerekçesiyle basıldı üstelik. Ama at oynatıyorlardı. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kuruluşundan beri de laikliğin kuruluşundan beri de Türkiye hiçbir zaman laik bir ülke olmadı. Her zaman bir hizmete, bir mezhebe, Sünni-Hanefi müslümanlığa hizmet etti. Bu laiklik değildi. Ama seküler hayat vardı. Türkiye’de bırakın laikliği, sekülerizm bile tehlikeli.

    “BİZDE OLMASI DEVLETİN LAİK OLMAYIŞIDIR”

    -Laik, demokratik ülkelerde devlet destekli dini kurumlar yok, bizim ülkemizde var. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

    Bizde olması, devletin laik olmayışıdır. Bu kadar basit. Eğer devlet laik olsa dediğim gibi dini kurumların hiçbirine karışmaz. Devlet sadece din konusunda ‘dini istismar ediyor musun, dini kullanarak her türlü pisliği, dolandırıcılığı, ahlaksızlığı yapıyor musun’ bunları araştırır. o nedenle devletin din karşısında tutumu bu olmalıdır bunun ötesine geçmemelidir.

    “DİYANET KADINA EŞYA OLARAK BAKIYOR”

    -Diyanetin kadına bakışını nasıl görüyorsunuz?

    Belden aşağı bakıyor. ‘Kadının sırtından sopayı belinden sıpayı eksik etmeyeceksin’ olarak bakıyor. Diyanetin bakışı budur. Ama konuşurken de kadın başımızın tacıdır derler. Diyanet kadına eşya olarak bakıyor. Diyanetin kadına bakış açısı çarpık bir bakış açısıdır. Bu bakış açısı devlete hakim oluyor. O nedenle Diyanetin varlığı, bu sistemin varlığı devletin bekası karşısındaki en büyük bombadır. Türkiye’nin çağdaş bir yerde olması için yapılması gereken en başta Diyanetin devlet çarkları içerisinden çıkarılması olacaktır. Onun için Diyanet İşleri Başkanlığı kapatılmalıdır.

    Devrim FINDIK/İSTANBUL

    İLGİLİ HABERLER

    ‘Diyanetin varlığını sorgulamayan her laiklik tartışması yanlıştır; Diyanet vergilerle finanse edilmemeli’
    ‘Bir fetih ideolojisi geliştiren Diyanet kurumu ile karşı karşıyayız’-VİDEO
    ‘Diyanet artık bir devlet kurumu olmaktan çok tarikatların merkezi haline gelmiş durumda’-VİDEO
    ‘Türkiye’de dini radikal olarak politikanın dışına çıkarmak gerekiyor’-VİDEO

    ‘Fetihçi iktidarın, böyle bir din ulemasına ihtiyacı vardı, Diyaneti bu amaçla kullanıyor’-VİDEO

    ‘Diyanet şiddetin devam etmesine zemin hazırlıyor; bütçesinde çok büyük haram var’ – VİDEO

  • ‘Diyanet İşleri Başkanlığı misyonerlik görevi yapıyor; büyük bir holding durumunda’-VİDEO

    ‘Diyanet İşleri Başkanlığı misyonerlik görevi yapıyor; büyük bir holding durumunda’-VİDEO

    PİRHA- Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Batıkent Şubesi Başkanı, Hukukçu Kamil Ateşoğulları, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın hem ülkede hem ülke dışında misyonerlik görevi yaptığını vurgulayarak, Diyanet’in büyük bir holding durumunda olduğunu söyledi. Türkiye’yi İslam Cumhuriyetine dönüştürmeye çalıştıklarını belirten Ateşoğulları, laikliğin olduğu yerde Diyanet’in olamayacağını kaydetti. 

    Pir Haber Haber Ajansı (PİRHA) olarak yeni bir haber dizisi başlattık, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kuruluşundan günümüze faaliyetlerini tartışmaya açıyoruz.
    Türkiye’de halkın en güvenmediği ikinci kurum olan Diyanet İşleri Başkanlığı, her geçen yıl artan bütçesi, genişleyen yetkileri, yaptığı açıklamalarla, verdiği fetvalarla toplumsal yaşamın her alanında gittikçe daha çok söz sahibi oldu. Din işlerinden sorumlu, devlete bağlı bir kurum olarak kurulan Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB), kurulduğu 1924 yılından bu yana devlet içindeki varlığı, işlevleri, iktidar politikalarının hayata geçirilmesindeki etkin rolü, her geçen yıl artan bütçesi ve değişen siyasal konumu itibariyle her daim tartışma konusu oldu. Son yıllarda eğitim-öğretimde de etkin rol verilen Diyanet, Milli Eğitim Bakanlığı ile çeşitli protokoller imzalayarak laiklik karşıtı eğitimin kalıcılaşması için çabalıyor.

    “Bütçesi büyük, varlığı tartışmalı kurum olan Diyanet”in tarihsel ve güncel görevini, toplumdaki yerini, laiklik karşıtlığını, Alevi toplumu üzerindeki etkisini Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Batıkent Şubesi Başkanı, 19.Dönem Ankara Milletvekili, Hukukçu Kamil Ateşoğulları ile konuştuk.

    “HEM ÜLKEDE HEM ÜLKE DIŞINDA MİSYONERLİK GÖREVİ YAPAN BİR KURUM İSTEMİYORUZ” 

    PİRHA-Diyanet’in kuruluş amacı nedir?

    KAMİL ATEŞOĞULLARI: 1993 yılı görüşmelerinde Diyanet İşleri Başkanlığı’nın bağlı olduğu Devlet Bakanı diyor ki ‘biz dinin emrine bir siyaset kabul ediyoruz.’ Diyanet İşleri Başkanlığı ile ilgili değişik görüşler var. ‘Tümüyle devlet dışı sivil toplum mu yönetsin Diyanet İşleri Başkanlığını, yoksa orada bütün görüşler temsil mi edilsin?’ diye yıllardan beri bir tartışma devam ediyor. Hatta 1961 anayasası yapılırken o zamanki Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel Aleviler de temsil edilsin dediği için gerici basından, çeşitli yazarlar tarafından hem ona hem de Aleviliğe çok hakaretler var. Alevi kökenli öğrenciler toplanıp dört imzalı bir bildiri yayınladılar. Dört kişiden ikisi Hakk’a yürüdü ikisi de Ankara’da yaşıyor. Kasım ayında da onlarla ilgili programımız olacak. Alevi örgütlenmesinin belki de ilk işareti, ilk adımı diyebiliriz ona. Biz Aleviler olarak, laik bir devlette altı ya da sekiz bakanlığın bütçesine dek bir bütçeyle bir Diyanet Başkanlığı istemiyoruz. Hem ülkede hem ülke dışında misyonerlik görevi yapan bir kurum istemiyoruz ancak bu hükümet her şeyi kaldırır ama Diyanet İşleri Başkanlığı’nı kaldırmaz. Avrupa’da, İngiltere’de birtakım yerler gördüm o kilise hangi inanca aitse onlar finanse ediyorlar. Bu özellikle sağ siyasetin ana damarıdır. Orduyu kaldırırlar, yargıyı her şeyi kaldırırlar ama Diyanet kaldırılmaz çünkü varlık nedenidir onların. Bir parti seçimlerde camilerde siyaset yapıyor. Haliyle kaldırmayacaktır onları ayakta tutan zaten bu yapıdır.

    “İSLAM CUMHURİYETİNE DÖNÜŞTÜRMEYE ÇALIŞIYORLAR”

    -Tarihsel olarak Diyanetin faaliyetleri nasıl bir yol izledi? Sizce süreç içerisinde misyonunda bir değişiklik yaşandı mı?

    Diyanet İşleri Başkanlığı ilk kuruluşunda 1924’te orada çalışanlara hademe-i hayrat diyorlardı yani hayır için çalışanlar diyorlardı. Ama 1965’te din hizmetlerinin içine aldılar. En büyük bütçe onlarda. En alt bir görevli bile diğerlerinden çok daha yüksek bir maaşa bağlandı. Yani öğretmenlerden daha çok maaş aldılar. Çeşitli camiler, çeşitli tarikat ve cemaatlere ait olduğu için paylaşmış durumdalar. Zaten Milli Eğitim Bakanı şunu dedi açık açık: ‘Sizin tarikat ve cemaat dediğinize bir sivil toplum kuruluşu diyoruz ve onlarla çalışmaya devam edeceğiz.’ Böyle bir kararları var. Biz demokratik bir cumhuriyet isterken, güvenlik konseptli bir cumhuriyeti yaşıyoruz, şimdi bunu da çok gördüler. Bir İslam Cumhuriyetine dönüştürmeye çalışıyorlar.

    “HER GÜN CAMİLERDE AKP’NİN PROPAGANDASI YAPILIYOR”

    -AKP’nin iktidar olduğu günden itibaren Diyanet’te nasıl bir değişim yaşandı?

    İlk baştan beri onlarla, onların çalışmalarıyla var oldu.  Bütün her gün bunların propagandaları yapıldı. Böyle bir yapılanma ile demokrasi falan çıkacağı da yok, her gün de zorlaştırıyorlar. Özellikle Alevilere yönelik en büyük asimilasyon çalışmalarını yapıyorlar.

    “DİYANET BÜYÜK BİR HOLDİNG DURUMUNDA”

    -Diyanet bir taraftan en güvenilmez ikinci kurum olurken, Meclis’e sunulan 2025 bütçesinden 130 milyar 119 milyon TL  ile 6 bakanlığın bütçesini geride bırakarak bütçeden aslan payını almasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

    Artık güven kalmadı Diyanet’e. Aslında büyük bir kavga var onların içinde ama dışarı yansıtmıyorlar. Paylaşım, rant kavgası var. Çok büyük bir holding durumunda şu anda Diyanet.

    “İSLAMIN GEREKLERİ İÇİN HİZMET VERİYORLAR”

    -Diyanet ve Milli Eğitim Bakanlığı’nın iç içe geçen faaliyetlerini nasıl okumak gerekir?

    Milli Eğitim’in Din Hizmetleri Genel Müdürlüğü var bünyesinde bir de Diyanet İşleri Başkanlığı var. Bir de yurt dışında çeşitli kuruluşları var onların, birlik çalışıyorlar. Hep birlikte çalışıyorlar. Bütün inançlara eşit davranması gerekir diyor anayasada ama kendi özel yasalarında İslam gerekleri için hizmet verir anlayışı var. ÇEDES var, MESEM var, Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli var. Daha geride ne var onu da bilemiyoruz. İstanbul Bahçelievler’de her okulu bir camiye bağlamışlar.

    “LAİKLİĞİN OLDUĞU YERDE DİYANET OLMAZ”

    -Diyanet ve laiklik bir arada olabilir mi?

    Gerçek laikliğin olduğu bir ülkede Diyanet İşleri Başkanlığı olmaz, olmamalı ama Türkiye’nin özel koşulları falan diyerek burada böyle olması gerekiyor, açık açık bunu da söylüyorlar. Olmaması gereken her şey yapılıyor, özellikle de bu dönemde. Aleviler yönünden büyük saldırılar var. Bizim örgütlerimizin çok sıkı bir örgüt deneyimleriyle buna karşı çıkması gerekiyor. Birtakım uluslararası kuruluşlar Türkiye’ye yönelik kararları uygulamıyor.

    “KADINLARI İNSAN OLARAK GÖRMÜYORLAR”

    -Diyanetin kadına bakışını nasıl görüyorsunuz?

    Diyanetin değil de İslamiyet’in ya da Sünni anlayışın kadına bakışı olarak değerlendirelim. Osmanlı’da örnek vereyim bir tanık olduğu zaman karşı taraf iki kadın göstermek zorunda tanık olarak. Mirasta da böyle, toplumsal yaşamda da böyle. Eve kapanan kadın istiyorlar, çalışan kadın değil. Kaç çocuk doğuracağına varana kadar karışıyorlar. Dört çocuk diyorlar ama dört çocuk nasıl beslenir onu hiç düşünen yok. Kadınları insan olarak görmüyorlar. Bütün İslam ülkelerini görüyoruz, bu Türkiye’ye de sirayet etti.

    Buse Nehir Demir-Cebrail ARSLAN/ANKARA

    İLGİLİ HABERLER

    ‘Diyanetin varlığını sorgulamayan her laiklik tartışması yanlıştır; Diyanet vergilerle finanse edilmemeli’
    ‘Bir fetih ideolojisi geliştiren Diyanet kurumu ile karşı karşıyayız’-VİDEO
    ‘Diyanet artık bir devlet kurumu olmaktan çok tarikatların merkezi haline gelmiş durumda’-VİDEO
    ‘Türkiye’de dini radikal olarak politikanın dışına çıkarmak gerekiyor’-VİDEO

    ‘Fetihçi iktidarın, böyle bir din ulemasına ihtiyacı vardı, Diyaneti bu amaçla kullanıyor’-VİDEO

  • ‘Diyanetin varlığını sorgulamayan her laiklik tartışması yanlıştır; Diyanet vergilerle finanse edilmemeli’

    ‘Diyanetin varlığını sorgulamayan her laiklik tartışması yanlıştır; Diyanet vergilerle finanse edilmemeli’

    PİRHA – Prof. Dr. Eser Karakaş, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın vergilerle finanse edilmeyen bir kamu kurumu olması gerektiğini belirterek, Türkiye’nin, Diyaneti yeterince tartışmadan ne laiklik ne de hukuk devleti ilkelerini evrensel standartlarda yaşama geçiremeyeceğini söyledi. Karakaş, ayrıca Türkiye’de Diyanet’in varlığını konu etmeyen, sorgulamayan her laiklik tartışmasının da yanlış olacağına vurgu yaptı.

    Pir Haber Haber Ajansı (PİRHA) olarak yeni bir haber dizisi başlattık, Diyanet İşleri Başkanlığı’nı masaya yatırıyoruz. Türkiye’de halkın en güvenmediği ikinci kurum olan Diyanet İşleri Başkanlığı her geçen yıl artan bütçesi, genişleyen yetkileri, yaptığı açıklamalarla, verdiği fetvalarla toplumsal yaşamın her alanında gittikçe daha çok söz sahibi oldu. Din işlerinden sorumlu, devlete bağlı bir kurum olarak kurulan Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB), kurulduğu 1924 yılından bu yana devlet içindeki varlığı, işlevleri, iktidar politikalarının hayata geçirilmesindeki etkin rolü, her geçen yıl artan bütçesi ve değişen siyasal konumu itibariyle her zaman tartışma konusu oldu. Son yıllarda eğitim-öğretimde de etkin rol verilen Diyanet, Milli Eğitim Bakanlığı ile çeşitli protokoller imzalayarak laiklik karşıtı eğitimin kalıcılaşması için çabalıyor.

    Diyanet‘in tarihsel ve güncel görevini, toplumdaki yerini, laiklik karşıtlığını, kadınlara bakışını, Alevi toplumu üzerindeki etkisini Prof. Dr. Eser Karakaş ile konuştuk.

    “DİYANET’İN ÖDENEKLERİ MERKEZİ BÜTÇEDEN VE VERGİ GELİRLERİNDEN TAHSİS EDİLİYOR”

    Artı Gerçek Yazarı, Prof. Dr. Eser Karakaş, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın (DİB) kurumsal geçmişine değinerek, “Osmanlı dönemi Şeyhülislamlık Müessesinden 3 Mart 1924’e, oradan da günümüze kurumsal tarih serencamı. Tarihçi değilim, bu alana girmem, haddim değil. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kurumsal kimliğine mündemiç dini konular; dini konular konusunda da muhtemelen söz söylemeye ehil kişilerden biri olmadığımdan, konunun tarihsel boyutunda olduğu gibi bu alanda da söz söylemem yine haddim değil. Gelelim, konuya ilişkin bir-kaç söz söylemeye kendimi yetkili gördüğüm alanlara. Diyanet İşleri Başkanlığı kurumu Anayasanın 136. maddesinde ifadesini bulduğu, genel idare içinde bir kurum olduğu için meselenin bir anayasal-idari, hukuki boyutu var. Siyasi Partiler Kanunu’nun (SPK) 89. Maddesinde DİB’e yönelik ahlaki olarak değerlendirmenin olanaksız olduğu bir siyasi düzenleme mevcut. Ve kanımca en önemlisi, isterseniz Aşil’in topuğu da diyebilirsiniz, bir de meselenin kamu maliyesi cephesi var zira DİB ödenekleri merkezi bütçeden, vergi gelirlerinden tahsis ediliyor” dedi.

    “BU DURUM SİYASİ ETİĞE AYKIRIDIR”

    Karakaş, “Bir muhatabımın DİB’in anayasal statüsünü ve hatta merkezi bütçeden finansmanını savunmasını eleştiririm ama asla gayrimeşru görmem, ikna etmeye çalışırım, mevcut yapılanmayı değiştirmenin mücadelesini veririm ama başkalarının da benim bu konuda görüşlerime saygı duymasını isterim. Ancak, Siyasi Partiler Kanunu’nun (SPK) 89. maddesi siyasi etiğe uymayan bir maddedir, DİB’in mevcut yapısını savunanların dahi bu maddeye karşı çıkmalarını beklerim. SPK 89, siyasi partilere DİB’in genel idare dışına taşınmasını savunmalarını, parti kapatma müeyyidesi ile yasaklar. SPK 89 ile aslında Anayasa 136 da, Anayasanın ilk dört maddesi gibi, Anayasanın değiştirilmesi, farklı ve etik dışı bir yöntemle, teklif dahi edilemeyecek maddelerinden biri haline getirilmiştir, zira nihai analizde anayasaları siyasi parti grupları değiştirirler. Bu durum siyasi etiğe açıkça aykırıdır. DİB’in mevcut statüsünü savunanların, bu benim katılmadığım ama meşru bir pozisyondur, DİB başkanlarının SPK 89’un kaldırılması meselesini gündeme dahi getirmemelerini çok ayıplamışımdır, bugün de durum böyledir. Hülasa, SPK 89’u konuşmayan DİB yanlılarını, ahlaki nedenlerden muhatap almama eğilimindeyimdir” diye konuştu.

    “DİYANET İŞLERİ VERGİLERLE FİNANSE EDİLMEYEN BİR KAMU KURUMU OLMALIDIR”

    Eser Karakaş, DİB harcamalarının kamu gelirleriyle, vergilerle finanse edilmesi meselesine ilişkin de şunları kaydetti:

    “Temel bir kamu maliyesi kuralı ile başlayalım: Kamu hizmetleri vergi gelirleriyle finanse edilir, vergi gelirleriyle finanse edilen mal ve hizmetler de kamu malı ve hizmetleridir. Oysa, DİB’in ürettiği hizmetin bir kamu hizmeti olduğuna ilişkin çok ciddi kuşkular vardır. Zira bu hizmetin her vatandaşa ulaşmadığı (Hristiyanlar, Museviler, Aleviler, ateistler, vs.) ve hiç ulaşmayacağı çok nettir, böyle bir kamu hizmeti tanımlanamaz kamu maliyesinde. Bu temel nedenden DİB’in merkezi bütçe gelirleriyle finansmanı çok sakıncalıdır, toplumun çeşitli kesimlerine ait vergi mükellefleri için devlet mevhumu üzerinde meşruiyet krizi anlamına gelebilir. Demokratik, laik bir hukuk devletinde DİB’in genel idare içinde ve anayasal (Madde 136) bir kurum olması asla şart değildir. DİB’in anayasal ve genel idare içinde bir kurum olmaktan çıkarılması da aynı zamanda DİB’in kaldırılması anlamına da gelmez. DİB yine bir kamu kuruluşu ama vergilerle finanse edilmeyen bir kamu kurumu olabilir. Fon sistemi bu amaç için uygun bir yöntemdir. Vergi ile fon arasında temel fark, fon gelirlerinin, vergilerin aksine, sadece belirli bir amaç için toplanması ve bu amaç doğrultusunda, mesela DİB için harcanmasıdır, fakir-fukara fonu gibi, toplu konut fonu gibi. Böylece Müslüman, Sünni Müslüman olmayan vatandaşlarımızın vergileriyle faydaları kendilerine dönmeyecek DİB harcamaları sakıncası ortadan kaldırılabilir.

    “MESELE KURUMSAL VE VERGİSEL BİR KONUDUR”

    Dünyada din hizmetlerine yönelik gelirlerin fon gelirleri olduğu, bu harcamaların meşruiyetine inanmayan kesimlerin dışarıda kalma özgürlüklerini kullanabildikleri çok sayıda ülke vardır. Almanya’da yaşayan ve Almanya vatandaşı olan Müslüman Türkler protestan kiliselerinin harcamalarına yönelik kamu gelirlerine katkı yapmamaktadırlar. Daha doğrusu böyle bir zorunlulukları yoktur. Oysa, bizde, isimleri Yani, Agop, Moşe ya da Ali Haydar olan vatandaşlarımız da zorunlu olarak Sünni İslama yönelik hizmet üreten DİB’e katkı yapmak zorundadırlar. Mesele kişilerle ilintili bir mesele değildir, mesele yine DİB’in daha etkin çalışması, daha fazla insanı kucaklaması, daha açılımcı olması da değildir. Mesele kurumsal ve vergisel bir konudur.

    “DİB’İN KURUMSAL, ANAYASAL REFORMU ADETA İMKANSIZ BİR PROJE”

    Ama şunu da çok iyi biliyoruz ki DİB’in kurumsal, anayasal reformu adeta imkansız bir proje. Zira ülkemizde en detay konuda bile birbirlerinin gözünü çıkaran, saç saça, baş başa kavga eden kesimler nedense konu DİB’e geldiğinde muazzam bir mutabakat sağlayabiliyorlar. Senelerce Genelkurmay, CHP, seküler kesimin çok büyük bölümü ile siyasal İslamcı kesimlerin tek çatışmadıkları konu DİB’in kurumsal, anayasal yapısı olmuştur. Çünkü, devletçilik bizde sanıldığından da köklü bir anlayıştır ve bu anlayışın en yerleşik noktası da maalesef laik bir hukuk devletinde en sivil alan olması gereken din alanıdır. Sözde sosyal demokratlar da, sözde muhafazakarlar da din alanında çok koyu devletçidirler.

    “MUHAFAZAKARLARIN DİYANET’İ SAVUNMALARI STOCKHOLM SENDROMUDUR”

    Amaçları din kurumunu kontrol etmek olan sosyal demokratları bir ölçüde anlamak mümkündür ama dindar muhafazakarların kendi inançlarını kontrol altında tutmak için kurulmuş DİB’i savunmalarını anlamak eşit ölçüde mümkün değildir, olsa olsa Stockholm sendromudur. Birileri din kurumunu kontrol (!!!) altında bulundurmak için DİB’in anayasal yapısından yanadır. Başkaları da, bugün olduğu gibi bu büyük bütçeyi kendi siyasi amaçları doğrultusunda kullanabilmek için DİB’in mevcut statüsünü savunmaktadırlar. Meseleyi özgür bir toplum, laik bir hukuk devleti çerçevesinde görmek isteyen yok gibidir. Tekraren ifade ediyorum, birileri DİB’in anayasal bir kurum olmasını, genel idare içinde olmasını savunabilir, meşrudur, tartışırız. Ama biri çıkar da DİB’in genel idare dışına taşınmasını amaçlayan partiyi kapatırız derse (Siyasi Partiler Kanunu 89. madde), bu görüşü meşru, savunulabilir, hatta ahlaki bulmak da mümkün değildir.”

    “DİN HİZMETİ, BİR KAMU HİZMETİ DEĞİLDİR”

    Prof. Dr. Eser Karakaş, kamu parasının hangi alanlara tahsis edilmesi gerektiğinin netleşmesinin Türkiye’nin temel meselelerinden biri olduğunu vurgulayarak şunları dile getirdi:

    Mesele DİB’in varlığı değil merkezi bütçeli bir kuruluş olması yani seksen milyonun vergileriyle finanse edilmesindedir. Tüm yurttaşların vergileriyle, kamu parasıyla finanse edilen DİB’in ürettiği hizmetlerden hangi geniş kesimlerin hizmet alamadığı artık herkesin malumudur, bu konuya girmeye bile gerek yok, böyle kamu hizmeti olamaz. Kamu parasının gerçek mahiyetinin anlaşılamıyor olmasının sonuçları ülkemizde çok vahimdir. Sadece bu kavramın gerçek anlamını kavrayıp gereğini yerine getirsek ülkemiz çok önemli bir mesafe alır. Temel denklem şudur: Kamu parası kamu hizmeti üretimi içindir ve kamu parası ile finanse edilen hizmetler kamu hizmeti olmak zorundadır. Din hizmeti ise çok temel ve çok önemli bir hizmettir ama bir kamu hizmeti değildir; anayasal ilkelere dayalı bir biçimde devlet dışında üretilmelidir ve her inanç grubu kendi hizmetini özgürce üretebilmelidir. Diyanet İşleri Başkanlığı’na adeta görev olarak verilmiş olan “doğru din bilgisi” üretmek diye bir kavram da yoktur, sadece şiddet, nefret dili içermeyen farklı inançların birlikte yaşayabilme durumu vardır ve devlet de sadece bu “birlikte yaşayabilmenin” garantörüdür.

    “LAİK BİR DEVLETTE DİYANET BUGÜNKÜ FİNANSMAN BİÇİMİYLE OLAMAZ”

    Kamu parasının hangi alanlara tahsis edilmesi gerektiğinin netleşmesi ülkemizin temel meselesidir. Bu bağlamda laiklik, laik devlet ilkesinin türevi olarak imam-hatip liseleri, İlahiyat fakülteleri meseleleri gözden geçirilmelidir. CHP gibi partilerin “Biz iktidara geldiğimizde bu kurumlar gerektiği gibi işleyecek” gerekçesi de havada kalan, kalmaya teoride ve pratikte mahkum bir gerekçedir. Bizim milletin kavramlarla sorunu malum. Bunların en başında da laiklik geliyor. Laiklik kavramını dilinden düşürmeyenlere bile sorun, ciddiye alınabilecek bir tanım veremeyeceklerdir. Orta mektep bilgileri ile “din ve devlet işlerinin ayrışmasıdır” diyen çok çıkacaktır ama “peki Diyanet’i bu tanımın neresine koyacaksınız?” diye sorarsanız, çoğu da Diyanet’ten yanadırlar, cevap yine yoktur ya da ilk verdikleri tanımın tam tersi bir noktaya hemen geliverirler. Yukarıda da ifade ettim, diyanet ilginç bir müessesedir, siyasal İslamcılarla darbecileri, otoriter yönetim yanlılarını hemen aynı noktada buluşturuverir. Özgürlükçü bir laiklik tanımı kanımca çok basittir, kamu kaynaklarından inanç eksenli bir oluşuma bir kuruş bile tahsis edilmesinin yasaklanması ve kamu erkinin kullanımında dinsel bir referansın olmamasıdır. Yani, laik bir devlette Diyanet İşleri Başkanlığı, bugünkü finansman biçimiyle olamaz. Çok yakın geçmişte basına yansıyan bir haberde HDP Milletvekili Osman Baydemir hakkında, Diyarbakır Belediye Başkanlığı dönemindeki bir uygulaması nedeniyle, savcılık tarafından fezleke hazırlandığını öğrendik.

    Haber özetle şöyle: “HDP Sözcüsü Osman Baydemir hakkında Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı olduğu 2012 yılında belediye tarafından Diyarbakır’da inşa edilen binanın Pir Sultan Abdal Kültür Derneği’ne (PSAKD) cemevi için tahsis edilmesine ilişkin imzaladığı protokolde “görevi kötüye kullanma” iddiasıyla fezleke düzenlendi. Anayasa’da Türkiye Cumhuriyeti’nin “Laik ve sosyal bir hukuk devleti” olduğu açıkça belirtildiği ifade edilen fezlekede, protokolde yer alan “Taraflar arasında çıkacak uyuşmazlıkların çözümünde Alevilik inancı gereği önce ceme gidilecektir” şeklindeki hükmün, laik devlet anlayışı ve Anayasa’da belirtilen “Devletin nitelikleri” başlığıyla ile bağdaşmadığı kaydedildi.”

    “CEME YARGISAL BİR YETKİ TANINAMAZ”

    Bir kamu görevlisinin, mesela bir Büyükşehir Belediye Başkanının, imzaladığı bir protokolde anayasanın laiklik ilkesine aykırı bir düzenleme yapmasının karşısında idari yargı kurumu, Danıştay, mutlaka devreye girmeli ve bu düzenlemeyi iptal etmelidir, bence hiç kuşku yok ama bu düzenlemenin cezai bir karşılığı olmalı mıdır, emin değilim doğrusu. Ben de, “Taraflar arasında çıkacak uyuşmazlıkların çözümünde Alevilik inancı gereği önce ceme gidilecektir” ifadesinin laik devlet ilkesi ile bağdaşmadığını, idari yargı tarafından iptalinin gerektiğini düşünenlerdenim ama bu nedenle protokolün tarafı olan Baydemir hakkında cezai işlemi anlamakta zorlanırım.
    Laik devlet ciddi bir meseledir ve devletin bir parçası, yerel ayağı olan (nedense bazıları böyle düşünmez) bir belediye yaptığı bir protokolde böyle bir ifade kullanamaz, bir inanç, bir kültür kurumu olan ceme yargısal bir yetki tanınamaz. Mesele bu kadar basit gibi duruyor ama fezlekenin basına yansıyan kısmında başka gariplikler de mevcut. Haberlere göre fezlekede, “Laik devlet sisteminde ‘din’ kamu hizmeti olarak kabul edilmez” ifadesi kullanıldı.” İşte, kanımca zurnanın zırt dediği yer de tam da bu cümle. Ben de bu cümlenin içeriğine tümüyle katılıyorum, laik bir devlette din hizmeti bir kamu hizmeti olarak algılanamaz. Fezlekede de bu belirtiliyor. Ama başka temel bilimsel ilkeler de var. Temel kamu maliyesi ilkesi kamu hizmetinin vergilerle finanse edilmesi zorunluğudur ama tersi de geçerlidir. Yani, bir hizmet vergilerle finanse ediliyorsa bu hizmet kamu hizmeti olmak durumundadır.

    Peki bu noktada Diyanet İşleri Başkanlığı’nı nereye koyacağız? Diyanet’e içkin mezhep tartışmalarını bile bir kenara koyabiliriz, sadece bir mezhebe yönelik din hizmeti ürettiğini unutabiliriz ama bu yalan unutma, Diyanet’in tüm inanç gruplarına hizmet ürettiği doğru olmayan varsayımını bile kabul etsek, DİB’in özünde din hizmeti ürettiği temel gerçeğini değiştirmiyor. Ama Diyanet (DİB) de vergilerle finanse edilen, merkezi bütçe içinde bir kuruluş. Peki Osman Baydemir için fezleke hazırlayan ve bu fezlekede “laik devlette din kamu hizmeti olamaz” diyen Sayın Savcı bu durum hakkında ne düşünmektedir acaba? Mahkemeler bu durumu def’i yöntemiyle Anayasa Mahkemesi’ne de soramıyorlar zira bu yöntem sadece kanunların anayasaya aykırılık iddiası için kullanılabiliyor. Peki, bizzat Anayasanın kendisi (madde 136, DİB) temel laiklik ilkesi olan “din hizmetinin kamu hizmeti olamayacağı” ilkesi ile çelişiyor ise ne olacak?”

    “DİYANET YETERİNCE TARTIŞILMADAN NE LAİKLİK NE DE HUKUK DEVLETİ İLKELERİ YAŞAMA GEÇİRİLİR”

    Karakaş, Türkiye’nin, Diyanet İşleri Başkanlığı kurumunu yeterince tartışmadan ne laiklik ne de hukuk devleti ilkelerini evrensel standartlarda yerine getiremeyeceğini de ifade ederek şöyle devam etti:

    “Geldik, Cumhuriyet’in en temel meselesine. DİB’in yeniden düzenlenmesi, Şeyhülislamlık kurumundan (vakıflarla finansman) vergilerle finanse edilen Diyanet’e dönüşümü Mart 1924’dür. Laiklik ilkesinin anayasal nitelik kazanması ise 1937. Din hizmetinin kamu hizmeti olamayacağı ilkesi ise evrensel, zaman ve mekandan bağımsız temel bir laiklik ilkesi. Şekilde görüldüğü gibi savcılarımız daha uzun süre anayasaya (136) aykırı temel ve doğru ilkeleri nasıl savunacaklar? Yaşananlar laiklik komedileridir sadece. Türkiye, Diyanet kurumunu yeterince tartışmadan ne laiklik ne de hukuk devleti ilkelerini gereğince, evrensel standartlarda yaşama geçiremeyecektir. Bir savcının din hizmetinin kamu hizmeti sayılamayacağını bir hukuk belgesine (fezleke) geçirmiş olması bile önemli bir adımdır. Gerisi, anayasayı temel evrensel bilimsel ilkelere uyarlama ise anayasa koyucunun görevidir. Diyanet’in hukuk devleti sınırlarına çekilmesi muhtemelen de ruhunu bürokratik rantlara kiralamamış gerçek inananlar için önemli, hatta hayatidir.

    “DEVLETİN GERÇEKTEN RESMİ BİR DİNİ VAR DEMEKTİR”

    Diyanet İşleri Başkanlığı gibi anti-demokrasi, anti-hukuk devleti bir kurum anayasal pozisyonunu koruyor ve AKP’liler yine demokrasiye çağ atlattıklarını söyleyebiliyorlar. Einstein çok haklı, uzayın bile bir sonu var muhtemelen ama cehaletin olmayabiliyor. AKP’liler laikliği “din ve vicdan özgürlüğünün sağlanması” diye tanımlamak istiyorlar ama hiç alakası yoktur. “Din ve vicdan özgürlüğü” konusu çok temel, çok önemli, üzerine, ifade özgürlüğü gibi titrenmesi gereken bir alan ama bu alan laiklikle alakalı bir alan değildir, temel hak ve özgürlüklerle ilgili bir alandır. Laiklik demek, ciddi bir çerçeve çizmek istiyorsak, kamu parasının yani vergi ve benzeri mükellefiyet gelirlerinin bir kuruşunun dahi bir inanç doğrultusunda kullanılmaması, harcanmaması demek ve sadece de bu demektir. Türkiye’de ise, Anayasa 136 ile anayasal-kurumsal kimlik kazandırılmış Diyanet İşleri Başkanlığı kamu kaynaklarıyla yani vergilerle faaliyet gösteren muazzam bir merkezi bütçeli kuruluştur, bu muazzam kamu kaynağını ise sadece bir inanç grubu, bir mezhep için kullanmaktadır ve aynı anayasal maddede bu kurum laikliğin gereği (!!!) olarak gösterilebilmektedir, zaten 21. yüzyıl dünyasında bir kamu kuruluşunun tüm inançlara ve felsefi görüşlere hizmet götürmesi de tanımsız bir faaliyettir. Devlet kurumları, Diyanet ya da bir mahkeme ‘dinin doğru yorumu’ kararı alabiliyorlar ise, bu devletin gerçekten resmî bir dini var demektir.

    “DİYANET’E NEŞTER ATMADAN ALEVİLİK MESLESİNDE MESAFE ALAMAYIZ”

    Laiklik devlete ilişkin bir niteliktir, toplumlar ve yurttaşlar için kullanımı en azından teorik açıdan sakıncalıdır. Laikliğin ya da kanımca daha doğru bir ifade ile laik devlet yapısının temel özelliği bu yapının, kamu düzenini olumsuz etkilemedikleri sürece, tüm inanç ve pratiklerine kör olmasıdır, devlet bir inanca, toplumda ağırlığı ne olursa olsun, ayrıcalık tanıyamaz, kamu kaynağı aktaramaz, aynı devlet ya da bu devletin anayasal, yasal bir kurumu “dinin doğru yorumunu” yapamaz, kimsenin böyle bir tekele sahip olması haddi değildir, devletin din kurumu ile ilişkisi sadece, kamu düzenine tehdit oluşturmadığı sürece, bu kurumun farklı dalları ile arasında eşit mesafeyi korumaktır. Türkiye devleti vatandaşını Sünnilik ve Türklük üzerinden tanımlamaktan vazgeçmediği sürece bu topraklarda kalıcı bir huzur pek mümkün değildir. Çok seneler geçti, Alevi meselesinde bir iyileşme yok, muhtemelen durum Alevi yurttaşlarımız için daha da kötüye gidiyor. AKP de 22 senelik iktidarından sonra utanmadan, sıkılmadan “Alevilik konusunda iki (belki de üç) çalıştay yaptık, başka ne yapacaktık?” falan diyebiliyor. Alevi meselesini sağlıklı tartışabilmek için her şeyden önce devletin laiklik vasfını iyi oturtmak gerekiyor; bireyler, toplum değil, devlet laik olacak ve her türlü inanç, felsefe karşısında eşit mesafede durmayacak. Bu çok yanlış bir ifadedir, kamu düzeninin evrensel standartlarda ihlali dışında, kör olacak. Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB) büyük problemini tartışmadan, laik devlet ilkesi doğrultusunda bu soruna neşter atmadan Alevilik meselesinde mesafe almak mümkün değildir, bu nokta iyi anlaşılmalıdır.

    “DİYANETİN VARLIĞINI SORGULAMAYAN HER LAİKLİK TARTIŞMASI YANLIŞTIR”

    Alevilerin, hukuka saygılı, hukuk devleti talep eden yurttaşların talebi DİB’in genel idare dışına taşınması ve genel vergilerle finansmanına son verilmesi olmalıdır; çözüm belki serbest iradeye dayalı fonlarla finansman ya da vakıf sistemidir, bu konu tartışmaya açılmalıdır. Ancak mesele DİB meselesinden de daha büyüktür çünkü laik devleti temsil eden en üst kişi ve kurumlar bizim ülkemizde din üzerine ahkâm kesmeyi, inançları tanımlamayı, kimin nasıl olması gerektiğine, kimin ne olduğu konusunda karar vermeyi kendilerine vazife edinebilmektedirler. Türkiye’nin iki önemli meselesi, başkalarının yanında, Alevi ve Kürt meselesidirler. Bu iki farklı görünümlü meselenin de ortak paydası bizim devletin inançlar ve etnik kimlikler konusunda kör olmasıdır. Devlet, sadece bir davranış kodu olarak değil, anayasal olarak bile vatandaşını Sünni ve Türk varsaymaktadır; Anayasa madde 136 yani DİB maddesi Sünni vatandaşın, 66. madde de Türk vatandaşın tanımıdır bir açıdan. Türkiye devleti vatandaşını Sünnilik ve Türklük üzerinden tanımlamaktan vazgeçmediği sürece bu topraklarda kalıcı bir huzur pek mümkün değildir. Anayasal vatandaşlık yani vatandaşının dini inancına ya da inançsızlığına, etnik kökenine kör bir devlet bu kadar mı zordur? Türkiye’de Diyanet’in mevcudiyetini konu etmeyen, sorgulamayan her laiklik tartışması yanlıştır, yanlıştan öte, saçma sapandır.

    “CHP BİLE BU MUTABAKATIN İÇİNDEDİR”

    Kanımca zaten, vergi meselesini içermeyen bir laiklik tanımı anlamsızdır. Yine kanımca yapılmış en iyi sekülerlik tanımı ABD Anayasasının o ünlü birinci ekidir (1791). Yarı şaka bir saptamada bulunacağım, bizdeki galiba en doğru laiklik tanımı ilkokulda öğrendiğimiz tanımmış: “Din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması.” Mevcut durum, 130 milyar TL bütçesi, vergilerle maaşlarını alan 140 bin imamı, çalışanıyla, verilen inanılmaz fetvalarıyla Diyanet bu doğru tanımın içine girmiyor galiba. İşin özü şu galiba: Türkiye’de Diyanet’in mevcudiyetini konu etmeyen, sorgulamayan her laiklik tartışması yanlıştır, yanlıştan öte, saçma sapandır.

    Gelelim siyasi İslamcılara; yaşımız maalesef AKP iktidarlarının öncesinde, çok öncesinde bu kesimin Diyanet hakkında ne düşündüklerini hatırlayacak, bilecek kadar ileri. Bu siyasi İslamcı kesim, bence bugünküne oranla birazcık daha tutarlı bir yaklaşımla, o tarihlerde Diyanet kurumunun kendilerine devletçi dini empoze eden bir baskı kurumu olduğunu ileri sürüyorlardı. Sonra, AKP geldi, Diyanet’in başına ilginç ilahiyat profesörleri atandı, dokuz yaşında kızların evlendirilebileceği fetvaları ortalara saçıldı, bu siyasi İslamcı kesim de eski çekincelerini attılar, adeta yekpare bir biçimde başımıza Diyanetçi kesildiler. Diyanet kurumu bana çok ilginç gelmiştir eskilerden beri; adeta birbirlerinin gözlerini çıkaracak kadar bağdaşmaz görüşlere sahip sözde sekülerler ile siyasi İslamcılar arasında Diyanet konusunda bir örtük mutabakat vardır, farklı gerekçelerle de olsa bu kurumun bir devlet kurumu olarak muhafazasını şiddetle savunurlar. Maalesef CHP bile bu mutabakatın içindedir.”

    Devrim FINDIK/İSTANBUL

    İLGİLİ HABERLER
    ‘Bir fetih ideolojisi geliştiren Diyanet kurumu ile karşı karşıyayız’-VİDEO
    ‘Diyanet artık bir devlet kurumu olmaktan çok tarikatların merkezi haline gelmiş durumda’-VİDEO
    ‘Türkiye’de dini radikal olarak politikanın dışına çıkarmak gerekiyor’-VİDEO

  • ‘Türkiye’de dini radikal olarak politikanın dışına çıkarmak gerekiyor’-VİDEO

    ‘Türkiye’de dini radikal olarak politikanın dışına çıkarmak gerekiyor’-VİDEO

    PİRHA-Yazar, Prof. Dr. Fikret Başkaya,  Türkiye’de rejimin hiçbir zaman laik olmadığının altını çizerek, “Diyanet İşleri Başkanlığı bir kurum devletin göbeğinde duruyor ve bu devletin dine karıştığı anlamına geliyor” dedi. Başkaya, “Türkiye’de ilericilikten, sosyalizmden, demokrasiden yana güçlü bir damar var. Fakat bu damar kendi varlığı, gücüyle orantılı bir şey ortaya koyamıyor, realize olamıyor. Adım adım aşındırıyorlar, bunu net olarak teşhis etmek gerekiyor. Vakitlice de bu saldırıyı durdurmak gerekiyor” diye konuştu. 

    Pir Haber Haber Ajansı (PİRHA) olarak yeni bir haber dizisi başlattık, Diyanet İşleri Başkanlığı’nı masaya yatırıyoruz.
    Türkiye’de halkın en güvenmediği ikinci kurum olan Diyanet İşleri Başkanlığı her geçen yıl artan bütçesi, genişleyen yetkileri, yaptığı açıklamalarla, verdiği fetvalarla toplumsal yaşamın her alanında gittikçe daha çok söz sahibi oldu. Din işlerinden sorumlu, devlete bağlı bir kurum olarak kurulan Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB), kurulduğu 1924 yılından bu yana devlet içindeki varlığı, işlevleri, iktidar politikalarının hayata geçirilmesindeki etkin rolü, her geçen yıl artan bütçesi ve değişen siyasal konumu itibariyle her daim bir tartışma konusu oldu. Son yıllarda eğitim-öğretimde de etkin rol verilen Diyanet Milli eğitim Bakanlığı ile çeşitli protokoller imzalayarak laiklik karşıtı eğitimin kalıcılaşması için çabalıyor.

    “Bütçesi büyük, varlığı tartışmalı kurum: Diyanet‘in tarihsel ve güncel görevini, toplumdaki yerini, laiklik karşıtlığını, kadınlara bakışını, Alevi toplumu üzerindeki etkisini Yazar Prof. Dr. Fikret Başkaya ile konuştuk.

    “TÜRKİYE GERÇEK ANLAMDA HİÇBİR ZAMAN LAİK BİR ÜLKE OLMADI

    PİRHA- Diyanet’in kuruluş amacı nedir?

    FİKRET BAŞKAYA: Laiklik, modernite devrimi ve aydınlanmadan sonra ortaya çıkan bir şey. Aydınlanmada, insan kendi tarihini yapar, kendi yolunu tayin eder. Bu batıda 17-18. yüzyılda ortaya çıkıyor. Fakat orada laikliğin gelişmesine uygun koşullar oluşuyor. Bir, geleneksel ideolojiden bir kopuş, ikincisi ise dinden bir kopuş var. O dönem kilise bir sömürü aracı aslında, insanların bilincini hizaya getiriyor. Bu faktörler orada dinin politikanın dışına çıkarılmasına uygun koşullar yaratıyor. Buraya, yani Osmanlı devletine baktığınızda bir aydınlanma devrimi yok. İslam devleti değil, dini İslam olan bir devlet var. Bu dönem bazı kıpırdanmalar oluyor. 2. Mahmut zamanında Efkaf (bakanlık-nazırlık) kuruluyor.

    Türkiye, emperyalist savaşın (1. Dünya Savaşı) tarafı. Tabi resmi tarih oraları hafif geçer. Emperyalist savaşın sonunda Türkiye yenilen tarafta. Bu savaşta diğerlerinin amacı neyse Türkiye’nin de amacı aynı; yayılmacılık.  Milli Mücadele döneminde Efkaf ve Şer’iye örgütü kuruluyor. Daha sonra saltanatın tasfiyesinden sonra Diyanet diye bir kurum oluşturuluyor. Aslında laik bir ülkede böyle bir kurum olmaz. Şu anda 7 bakanlığın bütçesinden büyük bütçeye sahip ve bu bütçeyi sınırsızca kullanabilir yerde. 1924 yılından itibaren laikleşme yönünde yavaş yavaş adımlar var. Fakat laiklik kavramı 1937’de anayasaya giriyor. Tek parti iktidarı var. Türkiye’de bir modernite devrimi yaşanmaması demek; bir yurttaş bilinci olmamasıdır. Osmanlı tebası ‘ben cumhuriyet ilan ettim’ deyince yurttaş olunmuyor. Tekçi bir rejim ve hiçbir şeye nefes aldırmıyor. Ayıplı bir rejim aynı zamanda. 1910’lu yıllardan itibaren Anadolu’nun kademe kademe otokton halkları temizleniyor. Böyle bir rejim laik demekle laik olmuyor. Diyanet İşleri Başkanlığı bir kurum devletin göbeğinde duruyor ve bu devletin dine karıştığı anlamına geliyor.

    “DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI HANEFİ MEZHEBİNE HİZMET EDEN BİR KURUMDUR”

    Halbuki laikliğin tanımı şudur. Din hiçbir siyasi işlev görmeyecek, siyaset de din alanına asla karışmayacak. Dini devlet aygıtının dışına çıkarmadığınız zaman bir şekilde siyaset dine karışıyor. Dolayısıyla Türkiye gerçek anlamda hiçbir zaman laik bir ülke olmadı. Anayasa laik diye yazıyor ama demokratik, hukuk devleti diye de yazıyor. Anayasaya yazılınca olan bir şey değil bu. Diyanet İşleri Başkanlığı Hanefi mezhebine hizmet eden bir kurumdur. Ülkede bir tek Müslümanlar değil  Aleviler, Yahudiler, Hristiyanlar var. O yüzden Türkiye’deki rejimi laik bir rejim saymak asla mümkün değil.

    “TÜRKİYE NATO’YA GİRİNCE, KÜLTÜR POLİTİKASINI BİLE EMPERYALİZM BELİRLER HALE GELDİ”

    1920’lerden 2. Emperyalist Savaşı’na kadar devlet dini sınırlıyor. 1945’ten sonra Türkiye NATO’ya girince artık bir Amerika uydusu oluyor. Sadece dış politikasını değil, kültür politikasını bile emperyalizm belirler hale geliyor. 1945 yılına kadar ki olan o yaklaşım iki şekilde değişiyor. Bir; Türkiye’nin mülk sahibi olan egemenleri, hakim sınıfları, sadece bu ideolojiye bağlı olarak ülkeyi yönetemeyeceklerinin farkındalar. Dini yardıma çağırmak zorundalar.
    İkinci faktör ise emperyalizm. Ortadoğu’da Müslüman ülkelerin kendi ayakları üstünde durması engelleniyor. Burada İslam’ı adım adım palazlandırıyor. Demokratik, sosyalist, ilerici, komünist akımlara karşı bir dalga-kıran olarak onu oluşturuyor. Dikkat ederseniz kuran kursları, İmam Hatip okulları açılıyor. Bu bütünlük içerisinde meseleyi ele almak gerekiyor.

    “12 EYLÜL DARBESİ İLE TÜRK-İSLAM SENTEZİ REJİMİN RESMİ İDEOLOJİSİ HALİNE DÖNÜŞTÜ

    -Diyanet’in süreç içerisinde misyonunda nasıl bir değişiklik oldu?

    1945’ten sonra adım adım dinci gericiliğin önü açılıyordu. Tarikatlara, cemaatlere toleranslı davranılıyor veya Fettullah Gülen hareketinin Komünizme karşı örgütlenmesine destek sunuluyordu. Zaten AKP’yi iktidara taşıyan süreç adım adım oluşturulmuştu. 2 aşamada bu iş hızlandı. 12 Mart 1971 darbesi sonrasında dinci ve ırkçıları sola karşı kulandılar. 12 Eylül 1980 darbesi ile de Türk-İslam sentezi rejimin resmi ideolojisi haline dönüştü. Bu Türk-İslam senteziyle tarikatlar ve cemaatlerin devlet aygıtına sızdırılması süreci hızlandırıldı. 2002’den sonrada İslamcı bir parti tek başına iktidar olmayı başardı. Fettullah Gülen ile adı konulmamış bir iktidar ortaklığı vardı. Fettullah Gülen devlet aygıtı içerisinde yerini sağlamlaştırdıkça hevesi arttı ve süreci tek başına götürmek gibi bir şeye kapılınca bir darbe oldu. Darbe kısmen Gülen hareketini tasfiye etti ve ondan boşalan yerler yeniden tarikatlar ile dolduruldu. Böyle bir şeyin sonunda Diyanet bence hakim devlet aygıtı haline geldi. Her şeye yön veriyor. Adım adım laik eğitimi aşındırıyorlar.

    “TÜRKİYE’DE REJİM LAİK DEĞİL AMA DEMOKRASİDEN YANA GÜÇLÜ BİR DAMAR VAR

    -AKP iktidara geldiğinden bu yana Diyanet’te ne gibi değişiklikler oldu?

    Şöyle bir yanlış veya algı var; Türkiye bir Suudi Arabistan veya Afganistan olur mu? Bu soru yanlış bir soru. Hiçbir devlet öbürüne benzemez. Kendine göre tarihi, kültürü vardır. Türkiye de onlara benzemez. Onlara benzemediği için bu İslam içi olmadığı anlamına gelmiyor. Her şeye rağmen Türkiye’de rejim laik değil ama ilericilikten, sosyalizmden, demokrasiden yana güçlü bir damar var. Fakat bu damar maalesef kendi varlığı, gücüyle orantılı bir şey ortaya koyamıyor, realize olamıyor. Adım adım aşındırıyorlar, bunu net olarak teşhis etmek gerekiyor. Vakitlice de bu saldırıyı durdurmak gerekiyor.

    “LAİK DEVLET DİN ADAMINA ASLA MAAŞ ÖDEMEZ

    -Diyanet ve Milli Eğitim Bakanlığı’nın iç içe geçmiş faaliyetlerini nasıl okumak gerekir?

    Ellerinden gelse Türkiye’yi sırf imam hatip okulları yapacaklar. 4+4+4 ile başlayan akım etkili bir şekilde kendini dayattı. Milli Eğitim Bakanlığı’nın direksiyonu dincilerin elinde ve bu direksiyon o tarafa kırılıyor. 4-6 yaşındaki çocuklara kuran kursları dayatılıyor. Bu civcivi yumurtada iken ezmektir. Rejimin niteliğini değiştirmeden bu dinci saldırıyı durdurma imkanı yok. Türkiye’de dini radikal olarak politikanın dışına çıkarmak gerekiyor. Aksi halde kazanımların kalıcılığı olmayabilir. Devlet asla dine karışmayacak, senin inancın devleti ne ilgilendirir?

    “‘ALEVİLERİ DEVLET AYGITINA NASIL HAPSEDERİM’ DİYE PLANLAR YAPIYOR”

    Laik devlet din adamına asla maaş ödemez. Ne olacak? İnsanlar bir araya gelip bunu çözecek. Türkiye’nin nüfusu ile İran nüfusu aşağı yukarı yakın. Burada İran’ın 2 katından fazla cami var. 200 metre arayla camiler var, namaz kılan 4-5 kişi vardır. Ülke kaynaklarının her gün daha çoğunu dine harcayan bir rejim. Türkiye’nin kendi geçmişi ile bir kere yüzleşmesi gerekiyor. Alevilere, Kürtlere, Ermenilere, Süryanilere, Keldanilere, Pontus Rumlarına oto-kritik yapacak, açık açık ilan edecek. Bunu yapmadan asla demokratikleşemez, Kürt sorununu da asla çözmez.

    Alevileri devlet aygıtına nasıl hapsederim diye planlar yapıyor. İşin gücün mü yok? Alevilerden yapılan tarihsel haksızlığa karşı açık açık özür dilemek gerekiyor. Yüzleşmek gerekiyor, bu olmadan işler asla yoluna girmez.

    “KÜRTLERE VE ALEVİLERE YÜZYILDIR ZULÜM EDİYORLAR, KATLEDİYORLAR

    -Laik, demokratik ülkelerde devlet destekli dini kurumlar yok, bizim ülkemizde var. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

    Asla olmaz, mümkün değil. Ya o ya da öteki. Diyanet, ben siyasete karışacağım demektir. Bu ayıplı, herkesi bastıran tekçi bir devlet olduğu için Kürtlere ve Alevilere yüzyıldır zulüm ediyorlar, katlediyorlar. Açık Radyo’yu Ermeniler ile ilgili bir şey geçtiği için kapattılar. Hiç bir şey gerektiği gibi tartışılamıyor bu ülkede. Bağnaz, resmi ideoloji buna izin vermiyor. Ana okuldan, üniversiteye resmi ideoloji bilince şırınga ediliyor ve işlevsiz hale getirilmek isteniyor. Rejimin, ayıpları ile yüzleşmesi lazım.

    Fransa’da böyle bir şey yapmak kimsenin aklına gelmez. Fransa laik bir ülke. Orada bir aydınlanma yaşanmış, eski rejimle hesaplaşılmış, dinde reform yapılmış ve siyaset-din alanları birbirinden ayrılmış. Türkiye’de bu kısmen yapıldığı için problemli ve buraya kadar gelmiş.

    Buse Nehir DEMİR-Cebrail ARSLAN/ANKARA

     

    İLGİLİ HABERLER

    ‘Bir fetih ideolojisi geliştiren Diyanet kurumu ile karşı karşıyayız’-VİDEO
    ‘Diyanet artık bir devlet kurumu olmaktan çok tarikatların merkezi haline gelmiş durumda’-VİDEO

     

  • Diyanet, ‘En güvenilmez’ kurumlar listesinde ikinci sırada!

    Diyanet, ‘En güvenilmez’ kurumlar listesinde ikinci sırada!

    PİRHA- Bütçeden aslan payını alan Diyanet, toplumun “En güvenilmez” kurumlar listesinde ikinci sırayı aldı. Toplum Çalışmaları Enstitüsü’nün “Toplumsal eğilimler” saha araştırmasında, Diyanet ve siyasi partiler “Türkiye’de en güvenilmez iki kurum” olarak yer aldı. 

    Toplum Çalışmaları Enstitüsü’nün 19-22 Eylül tarihleri arasında bin 514 kişi ile “Toplumsal eğilimler” anketi gerçekleştirdi. “En güvenilmez” bulunan kurumların mercek altına alındığı araştırmada, siyasi partiler, Diyanet, yargı ve hükümet, üst sıralarda yer aldı.

    Diyanet en güvenilmez ikinci kurum olurken, Meclis’e sunulan 2025 bütçesinde aslan payını aldı. Diyanet’in bütçesi 2025 yılı için 130 milyar 119 milyon ₺ olarak belirlendi. Diyanet 2025 bütçesiyle Ticaret Bakanlığı, Dışişleri Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı, Enerji Bakanlığı, Turizm Bakanlığı, Sanayi Bakanlığı bütçelerini geride bıraktı.

    BirGün’ün haberine göre, yapılan saha çalışmasında “Türkiye’de en güvenmediğiniz iki kurumu belirtir misiniz?” sorusu da yer aldı. Hata payı artı eksi yüzde 2,5 olarak hesaplanan anketten şu sonuçlar çıktı:

    -Siyasi partiler: Yüzde 25,1

    -Diyanet İşleri Başkanlığı: Yüzde 18,8

    -Siyasi partiler ve Diyanet’in ardından, diğer bazı kurumların, “En güvenmediğiniz iki kurumdan biri” olarak işaretlenme oranı şöyle oldu:

    -Yargı kurumları: Yüzde 18,4

    -Hükümet: Yüzde 14,3

    -TÜİK: Yüzde 8,7

    -Muhalefet: Yüzde 7,2

    -Meclis: Yüzde 4,9

    -RTÜK: Yüzde 2,1

    (HABER MERKEZİ)

  • Kete’den ‘Tunceli Sempozyumu’na tepki: Dersim’deki Ra Heq inancını tüketme planıdır-VİDEO

    Kete’den ‘Tunceli Sempozyumu’na tepki: Dersim’deki Ra Heq inancını tüketme planıdır-VİDEO

    PİRHA-Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) Eş Başkanı Zeynel Kete, hükümetin Munzur Üniversitesi’nde yapmayı planladığı “Anadolu’nun Horasan’ı Tunceli Sempozyumu” eleştirerek, “Dersim’de yapılması istenen hem inanç olarak, hem politik olarak, hem gençliğe yönelik olarak, Dersim’deki Ra Heq toplumunun anlamsızlaştırılmasını esas almışlardır” dedi. Kete bunun çok yoğun bir kültürel asimilasyon politikası olduğunu sözlerine ekledi.

    AKP hükümetinin Dersim’deki asimilasyon faaliyetleri çeşitli yöntemlerle sürüyor. Tunceli Valiliği’nin koordinasyonuyla, Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı ve Munzur Üniversitesi işbirliğiyle, 16-17 Ekim 2024 tarihlerinde Munzur Üniversitesi’nde “Anadolu’nun Horasan’ı Tunceli Sempozyumu” gerçekleşecek.

    Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) Eş Başkanı Zeynel Kete, yapılacak sempozyumu PİRHA’ya değerlendirdi.

    “TÜRKÇÜLÜK VE TURANCILIK HORASAN’I TÜRKLEŞTİREN BİR TEZDİR”

    Zeynel Kete, sempozyumların kültürel soykırıma hizmet ettiğini anlamak ve bu sempozyumlarda kimlerin görev aldığını bilmek açısından,  kurucu kodlara gitmek gerektiğini belirterek şunları söyledi:

    “Gerçekten de kavram ve kuramların anlamını yitirdiği bir dönemde yaşıyoruz. Theodor W. Adorno’nun (Alman Felsefeci) belirlediği gibi günümüzün en büyük sorunu, anlam yitimi. Bir kavramın, bir değerin anlamı yitirildiği zaman tarihsel kök de uzaklaşır. Çok rahatlıkla bir yabancı yönetim, o topluma hakim olabiliyor. Son dönemlerde Dersim’de Munzur üniversitesi, Alevi Bektaşi Kültürü ve Cemevi Başkanlığı ve Dersim’deki halihazırdaki cemevi ve bunun arkasında Diyanet bir sempozyum yapıyor. Horasan’la ilgili bir sempozyum. Aslında bu sempozyumların, ötekilerine yönelik yapılan sempozyumların nasıl bir kültürel soykırıma hizmet ettiğini, bu sempozyumlarda kimlerin görev aldığını bilmek açısından biraz daha geriye gitmek lazım. O kurucu kodlara gitmek lazım. Çünkü Osmanlı’nın son yıllarında daha doğrusu Cumhuriyet’in kurucu kadrolarının Osmanlı ve İttihat ve Terakki arasındaki ilişkiyi ve ötekilerine karşı bakış açılarını biraz daha açığa çıkarmak lazım. Osmanlı’nın son dönemlerinde özellikle Osmanlı subayları, “aydınları” diyebileceğimiz daha sonra Cumhuriyetin de kurucuları durumuna gelen birçok kesimin Alman emperyalistleriyle ciddi bir ilişki içerisinde olan bir İttihat Terakki anlayışı vardır. Bu dönemde aynı zamanda Türkçülük ve Turancılığın da fikrinin çok yoğun olduğu bir dönemdir. Ziya Gökalp, Halide Edip Adıvar, Ömer Seyfettin bu dönemin çeşitli dergilerinde edebi yazılar, hikayeler, makaleler yazarlar. Bu tezi geliştirdiler. Turancılık tezinin temeli Türklerin ana yurdu Orta Asya’dadır, Horasan’dır. Merkezi bir Türk tarih tezine dayanan, Horasan’ı da Türkleştiren bir tezdir. İttihat ve Terakki döneminden beri gelen bir tezdir. Nihayetinde bu Türkçü ve Turancı tez kendisini biraz daha böyle ütopik, Ergenekoncu, kızıl elmacı zihniyet olarak kendisine göründü. Bir coğrafya üzerinden hakimiyet kurma, bir coğrafyayı ele geçirme ve o coğrafyaya bir kimlik biçme durumu söz konusuydu.

    “KÜRTLER, ALEVİLER VE RA HEQ TOPLUMUNUN VARLIĞI, KÜLTÜRÜ YATSINDI”

    Nihayetinde Cumhuriyet’in kurucu kadroları da Osman son döneminde yetişmiş çoğu asker kökenli ve İttihat ve Terakkici bir zihniyetin taşıyıcılarıdır. Doğal olarak bu ilk kurucular İttihat Terakki’de almış oldukları toplum modelini, ötekine bakışı, kadına bakışı, doğaya bakışı, topluma bakışını da alıp buraya entegre ettiler. Ve bunun en somut belgesiyse daha sonra 1924 Anayasasıyla egemen ulus olmanın hukuk metnini oluşturdular. Cumhuriyet’in ulus devlet anlayışı ya da devletin ulus yaratma politikaları Cumhuriyet’in merkezileşmesi ve toplumsal ilişkiler devletin aygıtları üzerine çok yoğun bir şekilde görünür olmaya başladı. Özellikle okullar, camiler, hastaneler, kışlalar, hapishaneler, kültür merkezleri, açılan ocaklar, Türk yurdu dergileri benzeri kurumlar üzerinden bu tek dil, tek din, tek mezhep, tek kültür, teklik üzerinde ulus model tanrılaştırıldı. Kültürel ve fiziki soykırım söz konusuydu çünkü ötekiler bu anayasayı kabul etmedikleri zaman doğal olarak kendi hakikatlerinden gelen, doğal olan kendi varlıklarını, birliklerini, dirliklerini devam ettirme süreci başlıyordu ve bu sürece hayır diyen, demokratik haklarını en iyi şekilde, 21 Anayasasına verilen sözlerin yerine getirilmesiyle ilgili talepkârlıklar meydana geldiğinde topluma yönelik planlı programlı katliamlar süreci başladı. En yoğun olarak Kürtler, Aleviler ve Ra Heq toplumunun varlığı, kültürü yatsındı, kabul edilmedi. Toplumun kültür ve geleneğinin hepsi götürülüp Orta Asya ve Horasan’a dayandırıldı.”

    “ORTAK AMAÇ RA HEQ TOPLUMUNUN VAROLUŞUNU YOK ETMEKTİR”

    Özellikle seksenli dönemlerde Dersim’de yaşayan Kürt Alevilerini Türkleştirme, Alevileri ise Sünnileştirme anlayışının güçlü bir anlayış olduğunu belirten Kete, “Eğer asimilasyon had safhadaysa ve bugün Dersim’de Diyanet, Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı, Dersim’deki cemevi, sempozyumlarla Dersim’e yöneliyorsa hala şu vardır: Dersim’de o öze dönüşün devriye halinde olduğunu biliyor. Hakikatin orada tekrar bir daha ayağa kalkacağını biliyor, hakikat kaybedildiği yerden aranıyor” dedi.

    “DERSİM’DE GENÇLİĞE YÖNELİK ÖZEL YÖNTEMLERLE ÇÖKTÜRME PLANI SÖZ KONUSU”

    Zeynel Kete ayrıca Dersim’de gençliğe yönelik çok özel yöntemlerle çökertme planı söz konusu olduğunu belirterek “Yani gençlik toplumdan koparılıyor, kendi tarihsel kültüründen koparılıyor. Adına özgürlük denilen sosyolojik olarak çürüme, psikolojik olarak çökme durumu söz konusudur. Böyle olunca da toplumu anlamsızlığa itiyor. Toplum anlamsızlığa itildiği zaman ise bu toplumun bitişi demektir. Doğal olarak Dersim’de yapılması istenen hem inanç olarak, hem politik olarak, hem gençliğe yönelik olarak, Dersim’deki Ra Heq toplumunun anlamsızlaştırılmasını esas almışlardır.
    Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı yapan kişinin, devletin ideolojik aygıtlarının ortak amacı Ra Heq toplumunun varoluşunu yok etmektir, tarihsel dinamiklerini ortadan kaldırmaktır” ifadelerini kullandı.

    “DERSİM’E YÖNELİK ÇOK CİDDİ BİR KÜLTÜREL SOYKIRIM SÖZ KONUSU”

    Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı, Diyanet İşleri Başkanlığı ve Dersim’deki cemevinin el ele vererek Dersim’deki Ra Heq inancını ve hakikatini tüketme planı içinde olduğunun altını çizen Zeynel Kete,  “Alevi inancının örgütlüğü ocak sistemidir. Ocak sistemi ise özgür, özerk yaşamın formudur. Devlet dışı kalmış rıza toplumunun formudur. Şimdi bu form kendine yaşam alanı bulduğunda bu defa yabancı yönetime karşı direnişini de geliştirir. Sorunları kendi içinde var eder. Kadın özgürlükçü bir sistemdir. Doğal olarak da cinsiyetçi bu eril epistemoloji, böyle bir sistemden ileride kendisine zarar gelebileceğinin bilincindedir. Ocak sistemi demopolitik bir sistemdir. Demopolitik demek demokrasi, politik ve etik. Bu çerçevede düşünüldüğünde Cumhuriyet’in ikinci yüzyılına girdiğimizde Ra heq coğrafyasına, Alevi süreklerine yönelik ama özelde de Kürt Alevilerine veya Ra Heq Alevilerinin serçeşmesi olan Dersim’e yönelik çok ciddi bir kültürel soykırım söz konusudur. Dersim’deki üniversite, Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı, Diyanet İşleri Başkanlığı ve Dersim’deki cemevi el ele vererek Dersim’deki Ra Heq inancını ve hakikatini tüketme planıdır” diye konuştu.

    “KÜLTÜREL ASİMİLASYON POLİTİKASIDIR”

    Dersim’de yoğun bir kültürel asimilasyon politikası olduğunu vurgulayan Kete şöyle devam etti:

    “Bu resmi ideoloji, bu İttihat ve Terakki’nin modern mantığı 1915’te Ermenileri sürme konusunda Enver ve Talat Paşa’nın bir Harput ziyareti var ve Enver ve Talat Paşa Harput’u ziyaret ederken o dönemin postnişiyle de görüşmeler yapılıyor. Arguvan’ın Mineyik (Kuyudere) köyünde kırkın üzerinde ocak mensubuyla bir meclis oluşturuluyor, dedeler kurultayı yapılıyor. O dönemde de aynı mantık, bu kurultay sempozyumlarının tarihsel arka planı vardır. Benzeri yine Dersim’de yapıldı. Dersim’de bir dedeler meclisi kendini ilan etti. Ve o dedeler meclisindekilerin hemen hemen çoğu daha önce Ali Ekber Yurt’un yanındaydı. Büyük bir kesimi çeşitli dönemlerde Kerbela’ya götürülüp getirilmiş, resmi ideolojiyle ilişki halindedir.

    Hatta Mart 2025 yılında da Hacı Bayram Veli Üniversitesi’nde bir sempozyum yapma çalışmaları vardır. Bu yıl Dersim’de meydana gelen festivalde Horasan konusunu özellikle son 5-6 yıl içerisinde adaletli bilim insanları Dersim ve Horasan arasındaki ilişkiyi incelediler. Masa başı değil, alana gidip Mezopotamya’daki kültürel, arkeolojik, etimolojik öğeleri, oradaki klan, kabile ve aşiret yapısını, dil bilimsel olarak da orada kullanılan lehçelerin etimolojik olarak çözümlemesini yaptıklarında şununla karşılaştılar; Evet, Dersim’den Horasan’a gidişler vardır. Bunu belgeler ile ispatladılar. Tekrar geri dönüşler de olmuştur ama Dersim’den oraya gidişler vardır. Çünkü Dersim’deki mevcut aşiret yapısının aynısını bir benzeri Horasan’da da vardır ve bu akademi konusudur ama bu konuda netleşildi. Dersim’den oraya gidişler olmuştur bu bir şekilde netleşti. Kısacası bu çok yoğun bir kültürel asimilasyon politikasıdır.”

    Buse Nehir DEMİR/PİRHA

     

  • ‘Munzur Üniversitesi, Cemevi Başkanlığı ve Dedeler Meclisi; Dersim’in inancını, kimliğini yok etmek istiyor!’

    ‘Munzur Üniversitesi, Cemevi Başkanlığı ve Dedeler Meclisi; Dersim’in inancını, kimliğini yok etmek istiyor!’

    PİRHA- Demokratik Alevi Dernekleri, Munzur Üniversitesi’nde düzenlenecek  ‘Anadolu’nun Horasan’ı Tunceli Sempozyumu’na tepki gösterdi. DAD, “Dersim’de mevcut Cemevi, üniversite, Alevi Bektaşi Cemevi Başkanlığı, Diyanet İşleri Başkanlığı, “Dedeler Meclisi” ve resmi ideolojinin tüm temsilcileri el ele vererek; Dersimlinin dilini, kültürünü, kimliğini, inancını yok etmek için tarihi sorumluluklar aldıkları gerçeği önümüzde durmaktadır” dedi. 

    Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) Genel Merkezi, Kültür ve Turizm Bakanlığı, Tunceli Valiliği, Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı ve Munzur Üniversitesi tarafından 16-17 Ekim’de yapılacak sempozyuma ilişkin açıklama yaptı.

    Munzur Üniversitesi’nin kurulduğu günden bu yana asimilasyon politikalarını hayata geçirme bağlamında devletin Dersim’deki en güçlü ideolojik aygıtı olarak işletildiği ve kültürel soykırıma hizmet ettiği belirtilen açıklamada, “Alevi Diyaneti” olarak kurgulanan Cemevi Başkanlığı ile paralel hareket ettiği ve biçilen misyonu birlikte oynadıklarının altı çizildi.

    “Anadolu’nun Horasan’ı Tunceli” yazısının, ana başlığı olarak belirlenen sempozyuma katılanların, “Akademik Hınzır paşa” olarak adlandırıldığı açıklamanın devamında, resmi ideolojinin tarihsel tekerlemesi olan “Horasan” çarpıtmasının, yeni süreçte Dersim’e yönelik asimilasyon politikalarında tekrar öne çıkarıldığı ifade edildi.

    Dersim halkının tavrını ve eleştirilerini yönelttiği mevcut cemevi başkanına karşı aday olan ‘Pirler Meclisi’nden bazı isimlerin Alevi-Bektaşi Cemevi Başkanlığı’nın gerçekleştireceği sempozyumda yer alıp destek vermeleri de eleştirilerek, bu konuda fazla sorgulayıcı olmanın faydalı olacağı vurgulandı.

    “DERSİM’E HER GÜN, HER SAAT VE HER DAKİKA SEFER!”

    Demokratik Alevi Dernekleri’nin açıklaması şöyle:

    “Dersim tarihsel toplumsal niteliği ile durduğu bağlam açısından sürekli olarak Nehak sistemin hedefi haline gelmiş bir bölgedir. Tekçi kimlik politikaları dahilinde kurgulanan devletçi oluşumların, Dersim’in Kürt Alevi gerçekliğini hedefleyerek yok etmek istedikleri tarih ve güncel aralığında değişmeyen yönelimler olarak kendini görünür kılmaktadır.

    Egemen kılınan dinsel ve ulusal kimliklerin Dersim’e adeta birer deli gömleği gibi giydirilmek istenmesi, her daim Dersim’in kültürel direnişçi yanıyla cevap bulmuştur.

    Sefer yapılsa dahi zafer elde edilmeyen “108” katliam saldırısı bu açıdan yönelimlerin sürekliliğini göstermektedir. Dersim direnen kadim Aryenik damarın en güçlü mekânlarındandır. Bu kutsal mekanda kültürel direniş damarı devamlı devriye halinde olmuştur.

    Ancak son kırk-elli yıl başta olmak üzere, özelde de son on yıllık süreç kapsamında Dersim’e adeta her gün, her saat ve her dakika “sefer” yapılmaktadır.

    “TERTELE, KÜLTÜREL SOYKIRIM POLİTİKALARI İLE SÜRÜYOR”

    İnceltilmiş ‘zorunlu iskan’ politikası dahilinde ekonomisiz bırakıp göçerterek mültecileştirme, doğa katliamları, tutuklamalar, kadın katliamları, yozlaştırma, inanç ve dil asimilasyonu gibi birçok yönelim, Dersim’de adeta 1937-38 Tertelesi’nin kültürel soykırım politikaları eşliğinde sürmekte olduğunu göstermektedir.

    Demokratik Alevi kamuoyunun, “Alevisiz Alevilik” yaratma misyonuyla kurulduğunu vurguladığı Alevi-Bektaşi Cemevi Başkanlığı’nın ve Diyanet’in bu açıdan önemli görevler üstlendiğini ve asimilasyon politikalarına koordineli bir şekilde hız verdiklerini görmekteyiz.

    Diyanet İşleri Başkanı Ağustos ayında camii açmak adına bir kışlada askerler eşliğinde temel atma törenine katıldı. “Şehirlerin medenileşmesinde en büyük pay camilerdir” diyerek, tıpkı 37-38 Tertelesi’ne giden yolları döşeyen devlet raporlarında dile getirildiği gibi, yönelim ve asimilasyon politikalarına “medeniyet” yaftası yapıştırdı.

    “ÜNİVERSİTE, ASİMİLASYONUN EN GÜÇLÜ İDEOLOJİK AYGITI”

    Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde kurulan Cemevi Başkanlığı ise Munzur üniversitesinden aldığı karşıt-bilim desteği ile 16-17 Ekim’de gerçekleştirmek üzere bir sempozyuma hazırlık yaptıklarını yayınladığı bir program ile duyurdu. Munzur Üniversitesi kurulduğu günden bu yana asimilasyon politikalarını hayata geçirme bağlamında devletin Dersim’deki en güçlü ideolojik aygıtı olarak işletilmektedir. Dersim’de karşıt bilim ve tarih üreterek kültürel soykırımın devamına hizmet eden bir konumda olduğu şüphe götürmeyen bir gerçektir. Sempozyum aracılığıyla bu kez de “Alevi Diyaneti” olarak kurgulanan Cemevi Başkanlığı’yla paralel hareket ettiği ve biçilen misyonu oynamayı sürdürdüğünü görmekteyiz.

    ” ‘AKADEMİK HINZIR PAŞA’ GRUBU”

    Pertek ilçe girişinde dağlara yazılan “Anadolu’nun Horasan’ı Tunceli” yazısının, sempozyumunda ana başlığı olarak belirlendiğini açıklanan program aracılığıyla öğrendik. Programın içeriğini konuşmacı olarak; Rêya Heq/Raa Haq itikadına bağlı, Kürt Alevi kimliklerinin sosyolojik bütünlüğü ile simge haline gelen Dersim’le temelden doku uyuşmazlığı olan Türk-İslam sentezini, Dersim’in toplumsal hakikatiymişcesine anlatmaya hazır bol ünvanlı, toplama bir “Akademik Hınzır paşa” grubu oluşturmakta.

    Resmi ideolojinin tarihsel tekerlemesi olan “Horasan” çarpıtmasının, yeni süreçte Dersim’e yönelik asimilasyon politikalarında tekrardan öne çıkarıldığını görmekteyiz. Baha Sait’lerden, Hasan Reşit Tankutlardan bu yana resmi ideolojinin kalemşörleri Horasan’ı bir Türk yurdu olarak ikamet gösterip, başta Dersimliler olmak üzere tüm Kürt Alevilerin oradan geldiğini ve öz Türk olduklarını işlemektedir. Tarihsel ve toplumsal hiçbir karşılığı olmayan bu söylemler çeşitli tarihçi ve yazarlar tarafından yapılan saha araştırmaları ile boşa çıkarıldı.

    “DERSİM’E KİMLİK ATFETMEKTEN VAZGEÇİLMELİ”

    Horasan hattında güçlü bir batıni ekolün tarihsel olarak işlevsel olduğu gerçeği Rêya Heq/Raa Haq Aleviler için önemli bir motive kaynağı olmuştur. Horasan’ın tarihsel önemi bizler için bu misyonundan kaynaklanmaktadır. Ayrıca yapılan saha araştırmaları göstermektedir ki Horasan’da hala Dersim’le aşiret bağları olan birçok Kürt topluluğu yaşamaktadır ve bu aşiretlerin Dersim’den Horasan’a gidiş-dönüş-kalış hikayeleri vardır.

    Dolayısıyla resmi ideolojinin tekerlemelerini tekrar gündemleştirmek beyhudedir. Dersim kendisini tanıyan bir bölgedir ve Dersim’e kimlik atfetmekten vazgeçilmelidir.

    PİRLER MECLİSİ’NE SERT ELEŞTİRİ!

    Öte yandan yapılması planlanan sempozyum ile olan bağı itibariyle Dersim toplumunun yıllardır kanayan yarası olan “Tunceli Cemevi’nin” güncel durumuyla ilgili birkaç söz söylemek de kaçınılmaz olmaktadır.

    Yola, edep erkâna, itikada, ikrara ve toplumsal tarihe uymayan bir şekilde yönetildiği için yıllardır Dersim halkının haklı olarak karşı tutum sergilediği cemevi yakın zamanda bir seçim süreci yaşamıştı. Dersim halkının tavrını ve eleştirilerini yönelttiği mevcut cemevi başkanına karşı aday olan muhalif çevreler, toplumun taleplerini dillendirerek belli ölçüde teveccüh kazanmışlardı.

    Lakin gerek geçmişte her ne yaptılarsa mevcut cemevi başkanı ile birlikte yaptıkları gerçeği, gerekse de güncel olarak Aleviliğe atanmak istenen bir kayyum olarak gördüğümüz Alevi-Bektaşi Cemevi Başkanlığı’nın gerçekleştireceği sempozyumda yer alıp destek vermeleri, bu şahsiyetlerin “Tunceli Cemevi” başkanına gösterdikleri muhaliflikle, Dersim halkının gösterdiği tavrın aynı düzlemde olmadığını çok net olarak ortaya koymaktadır. Bu konuda daha fazla sorgulayıcı olmakta fayda olduğunu vurguluyoruz.

    “DANIŞIKLI YEDEKLEME POLİTİKASI!”

    Çünkü aynı muhalif görünen çevre Dersim ocakları adına ilan ettikleri bir “meclis” adıyla konuşma cüreti gösterebiliyor ve Rêya Heq/Raa Haq Alevi inancının kavramlarını, ritüellerini sıradanlaştırıp, anlam yitimine uğratarak birbirlerini “düşkün” ilan edebiliyorlar. Dersim halkının cemevi yönetimine karşı biriken eleştirilerini bu şekilde danışıklı bir strateji ile kendi hizalarına yedekleme politikası yürütebiliyorlar.

    Adına “meclis” denilen oluşumun ana gövdesini oluşturan şahısların Elazığ’da Devlet Bahçeli’yi karşılayıp Zülfikar hediye ettiklerini, Dersim halkının iradesi olan belediyeye atanan kayyumu “Xızır” olarak nitelendirdiklerini henüz unutmuş değiliz.

    “DİRENEN DAMAR DÜN OLDUĞU GİBİ BUGÜN DE MEVCUT”

    Dersim’de mevcut Cemevi, üniversite, Alevi Bektaşi Cemevi Başkanlığı, Diyanet İşleri Başkanlığı, “Dedeler Meclisi” ve resmi ideolojinin tüm temsilcileri el ele vererek; Dersimlinin dilini, kültürünü, kimliğini, inancını yok etmek için tarihi sorumluluklar aldıkları gerçeği önümüzde durmaktadır.

    Her şeye rağmen Dersim’de direnen bir damar dün olduğu gibi bugün de mevcuttur. Bu direniş damarı kesilmek ve Dersim teslim alınmak istenmektedir. Jiyar û Diyarlar ve Hardê Dewreş, toplum ve doğayla ikrarlı bir ilişki kuran tüm canlara bağrını açar. Yalan ve hileler önünde diz çökmemeyi Pir Seyit Rıza’lardan bu yana karakteristik bir özellik olarak nesillere aktarır. Dolayısıyla Dersim halkının Cemevi Başkanlığı’na ve yerelde ki girişimlerine prim vermeyeceğinden şüphemiz yoktur.

    “ALEVİ BEKTAŞİ KÜLTÜR VE CEMEVİ BAŞKANLIĞI ALEVİLER AÇISINDAN MEŞRU DEĞİLDİR”

    Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nın varlığı biz Aleviler açısından meşru değildir. Yaptığı ve yapacağı hiçbir eylem ve etkinliğin bizlerde bir karşılığı olmayacaktır. Dersim’den, Hace Bektaş’tan ve bir bütünen Alevilikten, Alevilerden elinizi çekin! Zaman Sahipsiz, Mekan Rızasız, Mazlum Çaresiz Değildir!”

    PİRHA/İSTANBUL

  • Perihan Koca, Diyanet’in ‘nafaka haram’ fetvasını meclise taşıdı

    Perihan Koca, Diyanet’in ‘nafaka haram’ fetvasını meclise taşıdı

    PİRHA- DEM Parti Mersin Milletvekili Perihan Koca, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın ‘nafaka haram’ fetvasını Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Mahinur Özdemir Göktaş’a sorarak, “Kadınların kazanılmış haklarının ellerinden alınması için gizli bir protokol mü yapılmıştır” dedi.

    DEM Parti Mersin Milletvekili Perihan Koca son yıllarda sürekli tartışma konusu haline getirilen kadınların nafaka hakkına yönelik Diyanet fetvasını gündeme taşıdı. Diyanet’in, alo fetva hattına gelen kadınların nafaka alma süresi ile ilgili soruya verdiği yanıt tartışma yarattı. Diyanet İşleri Başkanlığı’na bağlı fetva hattında “boşanmış kadının 90 gün, eşi ölmüş olan kadının ise 130 günü aşan miktarda nafaka ödemesini almasının haram” olduğu fetvasını meclis gündemine taşıyan Perihan Koca, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Mahinur Özdemir Göktaş’a şu soruları yöneltti:

    “Diyanet İşleri Başkanlığı’nın nafaka ile ilgili görüş beyan edip yurttaşları yanlış ve hukuk dışı şekilde yönlendirmesi Diyanet İşleri Başkanlığı’nın yetki alanını aşması anlamına gelmiyor mu?

    Nafaka hakkının Medeni Kanun ile belirlendiği ülkemizde Diyanet İşleri Başkanlığı’nın bu konuda fikir beyan etmesi ve kadınların kazanılmış nafaka hakkına saldırması karşısında bakanlığınızın hukuksal bir girişimi var mıdır?

    Uzun bir süredir ailenin korunması adı altında hem DİB hem de bakanlığınızca kadınları hedef alan söylem ve politikalardaki ortaklık göz önüne alındığında Diyanet İşleri Başkanlığı ile Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı arasında kadınların kazanılmış haklarının ellerinden alınması için gizli bir protokol mü yapılmıştır? Böyle bir anlaşma varsa bunu kamuoyuna açıklamayı düşünüyor musunuz?”

    (HABER MERKEZİ)

  • Pir Hamza Takmaz: Kızılbaş kenti Dersim’e cami dayatması zulümdür!

    Pir Hamza Takmaz: Kızılbaş kenti Dersim’e cami dayatması zulümdür!

    PİRHA- Kureyşan Ocağı Pirlerinden Hamza Takmaz, Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş’ın Tunceli İl Jandarma Komutanlığı’nda cami temeli atma görüntülerini ve sözlerini ‘zulüm’ olarak değerlendirdi. Takmaz, “Tarikat, Diyanet, Tunceli Cemevi ve Munzur Üniversitesi eliyle Dersim’de asimilasyon devam ediyor. Anaokulunda başlayan zorunlu din dersleri yetmedi şimdi de kışlalara tek inancın ibadethanesi açıyorlar. Bir tek inancın ibadetini toplumun farklı kesimlerine dayatmak zulümdür” dedi.

    Dersim’de 27 Ağustos’ta Tunceli İl Jandarma Komutanlığı’ndaki caminin temel atma töreni yapıldı. Törene katılan Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş,  “Şehirlerin medenileşmesinde en büyük pay camilerdir. İnşallah burada bizim hocalarımız, lojmanlarda oturan kardeşlerimizin ya da bu bölgede oturan kardeşlerimizin çocuklarına ders verecekler” ifadelerini kullanmıştı.

    Kureyşan Ocağı pirlerinden Hamza Takmaz, Dersim’de çok sayıda camiye rağmen bir cami daha yapılmasına ve Diyanet Başkanının konuşmasına tepki gösterdi.

    “ERBAŞ’IN DERSİM ZİYARETLERİ BUGÜNE İŞARETTİ”

    Takmaz, Erbaş’ın daha önce Tunceli Cemevi’nde yaptığı toplantıyı hatırlatarak, “Dersim’de Aleviliğin dönüştürülmesi, farklılaştırılması için çok çaba harcanıyor. Erbaş, uzun yıllardır dönem dönem Dersim’e gelerek bugünlerin işaretini vermişti. Fakat buna karşı çok fazla sesimizi duyuramamıştık. Erbaş’ın ziyaretinden sonra Munzur Üniversitesi adeta tarikatların ve cemaatlerin merkezi haline geldi. Rektör eliyle Dersim’de hiç tabanı, hiçbir örgütlenmesi olmayan sadece oradaki memurlar tarafından açılan vakıflar ve cemaatlerin evleri oluşmaya başladı. Dersim’in kültürüne, doğasına, diline yönelik asimilasyon ve yok sayma politikalarının bir yenisi de o dönem Munzur Üniversitesi’nde Tunceli Müftülüğü’nce açılan ‘Hz. Ali Diyanet Gençlik Merkezi’ açılması eklenmişti” dedi.

    TARİKATLAR, TUNCELİ CEMEVİ, MUNZUR ÜNİVERSİTESİ

    Dersim’e yönelik bu yönelimlerin 1980 darbesindeki tahribatlarına değinen Takmaz, “Kenan Güven döneminde Kuran kursları, her köye bir cami, imam hatipler gibi kurumlar ile gençlerimiz bir asimilasyon içine çekildi. O dönemki gençlerin bir çoğu kurtulsa da geride kalanlar bu asimilasyonun bir parçası olarak hizmet etmeye devam ettiler. Yine Gülen Cemaati açtığı kreş, yurt, özel kolej gibi kurumlaşmalarla bunu başka boyuta taşıdı. Günümüzde de farklı tarikatlar, Diyanet yapılanmaları ve Munzur Üniversitesi öncülüğünde bu politika devam ediyor. Buna ek olarak da Tunceli Cemevi, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Tunceli şubesi gibi çalışarak valilik, üniversite, Diyanet, birçok tarikat ve cemaatle işbirliği yaparak Dersim’i kendi köklerinden koparmaya çalışıyor” ifadelerini kullandı.

    “DERSİM KIZILBAŞ ŞEHRİDİR, BU YAPILAN ZULÜMDÜR”

    Dersim’e yönelik tekçi politikaların kabul edilmeyeceğini sözlerine ekleyen Hamza Takmaz, şöyle devam etti:

    “Kışlalarda bir tek kendi inandıkları inanca dahil insanlar mı var? Anaokulunda başlayan zorunlu din dersleri yetmedi şimdi de kışlalara tek inancın ibadethanesini açıyorlar. Bir tek inancın ibadetini toplumun farklı kesimlerine dayatmak zulümdür. Dersim evliyaların, Kızılbaşların, Alevilerin yurdudur. Bu politikayı yürütenler kışlalarda cemevi açacak mı? Ya da cem ibadeti yapmaya izin verecek mi? Buradaki insanların hepsi tek bir inanca mı mensup? Medeniyeti getireceğine adalet getir. Kişilerin inancına sözüm yok. Bu siyaset toplumu bölüyor. Toplumun değer yargıları hiçe sayılıyor. Dersimliler bugün de aslında kendilerine dayatılan bu asimilasyon tek tipleştirme, Sünnileştirme projelerine karşı bir direnç gösterecektir. Çıksınlar Dersim merkeze sorsunlar bakalım kaç tanesi bu politikalara ‘evet’ diyecek. Bunun adı açıkça zulümdür, kabul etmeyeceğiz.”

    PİRHA/İZMİR

     

     

  • Yurttaşlara sabır öğütleyen Diyanet’ten 6 milyonluk tuvalet tadilatı

    Yurttaşlara sabır öğütleyen Diyanet’ten 6 milyonluk tuvalet tadilatı

    PİRHA-Diyanet milyonluk harcamalarına bir yenisini daha ekledi. Başkanlığın Ankara Bilkent’te bulunan hizmet binasındaki tuvaletlerin 6 milyon TL’ye yenilendiği ortaya çıktı.

    Ocak-Temmuz 2024 döneminde 55 milyar 659 milyon 847 bin TL harcayan Diyanet İşleri Başkanlığı’nın harcamalarına bir yenisi daha eklendi. Başkanlığın, merkez hizmet binasındaki tuvaletlerin bakım, onarım ve tadilatı için milyonlarca liralık harcamaya imza atıldığı belirlendi.

    Diyanet Yönetim Hizmetleri Genel Müdürlüğü koordinesinde gerçekleştirilen ihalenin sözleşmesi 23 Temmuz’da imzalandı. 23 Temmuz’da imzalanan sözleşme 2 Eylül’de Elektronik Kamu Alımları Platformu’nda yayımlandı.

    MİLYONLARCA LİRALIK HARCAMA

    BirGün’den Mustafa Bildirici’nin haberine göre; Diyanet, Ankara Bilkent’te bulunan merkez hizmet binasının tuvaletlerinin onarımı için 6 milyon TL’ye imza attı. Toplam 6 milyon TL’lik harcama kapsamında hizmet binasının C Blok’da yedi katındaki tuvaletler ile A Blok zemin katta bulunan tuvaletlerin bakım, onarım ve tadilatının yapılacağı bildirildi.

    Diyanet’in tuvalet tadilatı kapsamında 31 kalem inşaat malzemesi temin edildi. Yükleniciden talep edilen bazı malzemeler, ihale dosyasında şöyle sıralandı:

    • Abdesthane karo seramik yapımı
    • Abdesthane paslanmaz ayak dayama
    • Laminat kapı
    • Kapı hidroliği
    • Bizoteli flotal ayna

    “DİYANET, OCAK-TEMMUZ AYLARINDA GÜNDE 259 MİLYON 622 BİN TL HARCADI”

    Ekonomik krize karşı yurttaşa sabır öğütleyen başkanlığın, günde 259 milyon 622 bin TL harcadığı ocak-temmuz döneminde toplam kullandığı kaynak 55,6 milyar TL.

    (HABER MERKEZİ)

  • Diyanet’in devasa bütçesine‘ tepki: Alevilerin her kuruşu Diyanet’e zehir zıkkım olsun -VİDEO

    Diyanet’in devasa bütçesine‘ tepki: Alevilerin her kuruşu Diyanet’e zehir zıkkım olsun -VİDEO

    PİRHA – Diyanet İşleri Başkanlığı’nın ilk 6 ayda yaptığı harcamaların geçen yıla göre devasa artışı hakkında konuşan Pir Sultan Abdal Kültür DerneğiGenel Başkan Yardımcısı İbrahim Karakaya “Siyasal iktidarı besleyen bir kurum olduğu için bu kadar harcamalarına göz yumuluyor. O harcamalardaki Alevilerin her kuruşu onlara zehir zıkkım olsun” dedi. Baba Mansur Ocağı Evladı Haşim Kızılveren ise iktidarın kul hakkına girdiğini ve Alevilikten referans alması gerektiğini ifade etti.

    Cumhurbaşkanlığı Strateji ve Bütçe Başkanlığı’nın yayımladığı “Merkezi Yönetim Bütçe Gerçekleşmeleri ve Beklentiler Raporu”na göre, Cumhurbaşkanlığı’nın 6 aylık harcaması geçen yıla oranla yüzde 177 artarak, 2,1 milyar TL’den 6,1 milyar TL’ye çıktı. Genel bütçe kapsamındaki kamu idareleri içerisinde ise Strateji ve Bütçe Başkanlığı ile AFAD dışındaki tüm kurumların harcamaları yükseldi.

    Bütçenin tümü üzerindeki harcamalarda da geçen yıla göre, yüzde 93,7 oranında artış var. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın harcamasındaki artış yüzde 137,3 oldu. Diyanet’in 6 aylık harcaması 19,6 milyar TL’den 46,7 milyar TL’ye çıktı.

    Pir Sultan Abdal Kültür Derneği(PSAKD) Genel Başkan Yardımcısı İbrahim Karakaya ve Baba Mansur Ocağı Evladı Haşim Kızılveren, Diyanet’in ilk 6 ayda yapmış olduğu harcamaları PİRHA’ya değerlendirdiler.

    “DİYANET’İN KAPATILMASI GEREKTİĞİNİ SÖYLEDİK”

    Özellikle Alevi katliamlarında katleden zihniyetin camiden çıkıp tekmil getirerek katliam yaptıklarını söyleyen İbrahim Karakaya, “Sivas’ta öyleydi. Maraş’ta da yaşamını yitiren birinin cenazesi camiden kaldırılırken orada katliam başlatıldı. Fetullah Gülen, Cemalettin Kaplan Diyanet’in personeliydi. Bu devletin varlıklarını yok etmeye çalışanlar Diyanet’ten beslenen insanlardı. Dolayısıyla bu kurumun kendisi zaten tartışmalı bir kurum haline gelmişti” dedi.

    Karakaya, Alevilerin, Diyanet İşleri Başkanlığı ve zorunlu din derslerinin kaldırılması için kampanya yürüttüklerine de değinerek şunları ifade etti:

    “17 Nisan 1997’de TBMM’ne Diyanet’in kaldırılması ve kapatılmasıyla ilgili rapor sunduk aynı zamanda mahkemeye de dava açmıştık. O günden bugüne de bütün açıklamalarımızda Diyanet İşleri Başkanlığı’nın mutlaka kapatılması gerektiğini söyledik. Bu eşitlik ilkesine, sosyal devlet olma ilkesine, laik devlet olma ilkesine, demokratik bir devlet olma ilkesine aykırı bir kurum. Bunu sürekli söyledik.”

    “SİYASAL İKTİDARI BESLEYEN BİR KURUM”

    Devletin dinden tamamen elini çekmesi, hiçbir inancı finanse etmemesi gerektiğini de kaydeden Karakaya, “Dolayısıyla Diyanet ve inanç kısmına ayrılan bütçelerin, eğitim, sağlık, sosyal haklar gibi insanların yaşamını daha refah bir seviyeye getirebilmesi için kullanılması gerekir. Diyanet İşleri Başkanlığı siyasal iktidarı besleyen bir kurum olduğu için bu kadar harcamalarına göz yumuluyor. Düşünün en ufak şeyde Diyanet İşleri Başkanlığı, elinde kılıç minbere çıkıyor Ayasofya’ya. Ayasofya, kilisedir. Siz bir inancın mabetini işgal edip camiye dönüştürmüşsünüz ve oraya da kılıçla çıkıyorsunuz. Bir din adamının kılıçla oraya çıkması asla kabul edilebilir bir şey değil” diye konuştu.

    “HER KURUŞUMUZ ZEHİR ZIKKIM OLSUN”

    Sünni kesimin de Diyanet’in varlığına karşı çıkması gerektiğini söyleyen Karakaya, şöyle devam etti:

    “Bizler bugüne kadar ‘rızamız olmadan bizim adımıza topladığınız her kuruş haramdır sizlere’ dedik. Ve helal etmiyoruz. Dolayısıyla o harcamalardaki Alevilerin her kuruşu onlara zehir zıkkım olsun. Buna özellikle Sünni kesimlerdeki canlarımızın da karşı gelmesi lazım. Kendi çocukları için daha iyi bir ülke yaratmak varken böyle ucube kurumların beslenmesi, din adına gericiliğin finanse edilmesi onların da geleceğini karartan bir durumdur. Sadece biz Alevilere özgü değildir. Onların bizden daha çok karşı gelmesi gerekir diye düşünüyorum.”

    KIZILVEREN: ALEVİLİKTEN REFERANS ALSINLAR

    Baba Mansur Ocağı evladı Haşim Kızılveren de Diyanet İşleri Başkanlığı’nın 2024 yılının ilk 6 aydaki harcamalarına dair kul hakkına girdiklerini ifade ederek şunları konuştu:

    “Eğer bir ülkede adalet yoksa ve israf yapılıyorsa kul hakkına girilmiş oluyor. Kul hakkına girmemeleri için buradan iktidarı, bizi yönetenleri uyarıyoruz. Yarın bu kul hakkıyla Hakk’ın yoluna gitmeyin. Hiçbir şey bilmiyorlarsa Alevilikten referans alsınlar. Alevilik inancını biraz izlesinler. Aleviliğin içerisinde, Ocak sistemi içerisinde kul hakkı yemeden kendi süreğini sürdüren Alevileri izlerlerse en azından israftan kaçınmış olurlar.

    “BUNLAR MUHAMMED’İN ÜMMETİ DEĞİL”

    O kadar büyük paraları da bu ülkenin ihtiyacı olan fabrikalarına, yetimine, fakirine, yoksuluna, emeklisine, darda olup evine ekmek götüremeyenine harcasınlar. Hem Hz. Peygamber’den şefaat bekleyeceksin hem de Hz. Peygamberin ‘Komşusu açken tok yatan bizden değildir’ sözüne uymayacaksın. Demek ki bunlar Muhammed’in ümmeti değil Hz. Muhammed’i de sadece sözlük olarak kullanıyorlar. Bundan biran önce vazgeçmeleri gerekir.”

    Devrim FINDIK/İSTANBUL

  • Eğitim-Sen’li Gülez: Öğrenciler, eğitim, iktidarın ideolojik heveslerine feda edilemez!

    Eğitim-Sen’li Gülez: Öğrenciler, eğitim, iktidarın ideolojik heveslerine feda edilemez!

    PİRHA- Kuran Eğitim Merkezleri Yönetmeliği Resmi Gazete’de yayımlanmasına ilişkin konuşan Eğitim Sen Genel Yükseköğretim ve Eğitim Sekreteri Evrim Gülez, Milli Eğitim Bakanlığı’nın görevi olan eğitimin Diyanet’e devredilemeyeceğini, öğrencilerin eğitiminin iktidarın ideolojik heveslerine feda edilemeyeceğini belirtti.

    Eğitim sisteminin her geçen gün dinci uygulamalarla ablukaya alındığı, laik eğitim-öğretimin ortadan kaldırıldığı bu süreçte şimdi de Diyanet’in Kuran Eğitim Merkezleri Yönetmeliği ile 14-17 yaş aralığındaki öğrenciler hedefte. Yönetmelikle lise öğrencilerine yönelik yoğun dini eğitimin önü açıldı. Ayrıca Diyanet’e, merkezlere bağlı yurt açma olanağı ve dışarıdan personel alma olanağı da sağlandı. Diyanet İşleri Başkanlığı, Kuran Eğitim Merkezleri Yönetmeliği Resmi Gazete’de yayımlandı.

    ATAMALAR DİYANET TARAFINDAN YAPILACAK

    Yönetmeliğe göre, Diyanet İşleri Başkanlığı’na bağlı 14-17 yaş aralığında örgün eğitime devam eden öğrenciler için Kuran Eğitim Merkezleri açılacak. Kur’an Eğitim Merkezleri’nde sabah 05.00 ile akşam 22.00 saatleri arasında lise öğrencilerine temel düzeyde Arapça ve Kuran eğitimi verilecek. Merkezlerde eğitim görecek öğrencilerin konaklaması için Türkiye Diyanet Vakfı’na bağlı yurt ve pansiyon açılabilecek.

    KURAN EĞİTİM MERKEZİNDE MEB TEMSİLCİSİ YOK

    Yönetmelik ile ayrıca dokuz kişiden oluşan Kuran Eğitim Merkezleri Kurulu oluşturulacak. Milli Eğitim Bakanlığı’ndan bir temsilcinin yer almayacağı kurula atamalar Diyanet tarafından yapılacak. Merkezlerde Diyanet’in kadrolu ya da sözleşmeli personelinin yanı sıra, ‘diğer kurumlardan’ da görevlendirme yapılabilecek.

    “MEB’İN GÖREVİ OLAN EĞİTİM, DİYANET’E DEVREDİLEMEZ!”

    CAN TV’ye konuşan Eğitim-Sen Genel Yükseköğretim ve Eğitim Sekreteri Evrim Gülez, Milli Eğitim Bakanlığı’nın görevi olan eğitimin Diyanet’e devredilemeyeceğini, öğrencilerin, eğitiminin iktidarın ideolojik heveslerine feda edilemeyeciğini kaydetti.

    Diyanetin kontrolündeki tarikat ve cemaat yurtlarında çocukların fiziksel, duygusal, psikolojik istismar ve şiddet yaşadığını hatırlatan Gülez, “Aslolan ve çocuklarımızın ihtiyaç duyduğu, laik, bilimsel, kamusal, ana dilde eğitim hakkıdır. İktidar eğitimde özelleştirmeye dönük adımlar atarken dinsel olanı kamulaştırmaktadır. Bu, din ve vicdan özgürlüğüne açıkça aykırıdır” diye konuştu.

    Hükümetin bu dini uygulamalara kaynak ayırmak yerine her düzeyde parasız eğitimi hayata geçirmesi gerektiğini belirten Gülez, şöyle devam etti:

    “Bugünün en büyük ihtiyacının her öğrenci için bir öğün sıcak yemek ve temiz su. Söz konusu yönetmelikle 4+4+4 bilime meydan okuyan akıl dışılık devam ettiriliyor. Bilimle inatlaşılmaz. Biz Eğitim-Sen olarak eğitim bilimine aykırı uygulamalara karşı çocuklarımızı korumak için mücadele etmeye devam edeceğiz.”

    Ezgi ÖZER/ İSTANBUL