PİRHA – Diyanet’in 2015 yılında başlattığı “Hastanelerde Manevi Destek” projesi için personel sayısı günden güne arttırılıyor. Psikologların ‘sakıncalıdır’ uyarılarına rağmen, Diyanet’in manevi destek görevlisi sayısı 250’ye ulaştı.
Diyanet İşleri Başkanlığı ile Sağlık Bakanlığı arasında 7 Ocak 2015’te imzalanan işbirliği protokolü ile hayata geçirilen, “Hastanelerde Manevi Destek” projesinin kapsadığı alan giderek genişledi. 2015 yılında 15 olan hastanelerde görevli manevi destek görevlisi sayısı, 2024 itibarıyla 250’ye çıktı.
Psikologların, sakıncaları olduğunu belirttiği, doktorların yanı sıra çok sayıda hasta ve hasta yakınının da itiraz ettiği uygulamanın kapsamı, tüm itirazlara karşı genişletildi.
BirGün’den Mustafa Bildircin’in haberine göre Diyanet’in verilerine göre, 2015 yılında 15 olan hastanelerde görevli manevi destek görevlisi sayısı, 2024 itibarıyla 250’ye fırladı.
Diyanet İşleri Başkanlığı’nın 2023 yılı faaliyetlerini içeren raporlarında, manevi destek hizmeti ile ulaşılan kişi sayısına da yer verildi. Hizmet kapsamında 2023 yılında 525 bin kişiye ulaşmayı hedefleyen bakanlık, 2023 yılı sonu itibarıyla ulaşılan kişi sayısının 602 bin 71 olduğunu açıkladı.
Diyanet, projenin uygulandığı hastane sayısı ve manevi destek personeli sayısını paylaştı.
2015 ve 2016 yılında 12 hastane ve 15 personel ile yürütülen projede yıllar itibarıyla yaşanan değişim, şöyle sıralandı:
PİRHA – İnsan Hakları Derneği Genel Başkanı Av. Eren Keskin, din görevlilerinin okullara atanmasının son derece tehlikeli olduğunu belirtti. Keskin, uygulamanın insan haklarına aykırı olduğunu vurgulayarak “Bu proje devletin, Türk ve Sünni Müslüman çocuk tipini yaratma projesidir” uyarısını yaptı.
Milli Eğitim Bakanlığı, Gençlik ve Spor Bakanlığı ile Diyanet İşleri Başkanlığı arasında imzalanan ‘Çevremi seviyorum, değerlerime sahip çıkıyorum’ (ÇEDES) projesinin yankıları sürüyor. Zorunlu din dersi sayısının arttırılması ile birlikte okullara imam atayacak protokolün de yürürlüğe girmesi toplumda tepkiye sebep oldu.
Okullara imam atanmasını İnsan Hakları Derneği Eş Genel Başkanı Eren Keskin, PİRHA‘ya değerlendirdi.
“DEVLETİN İSTEDİĞİ ÇOCUK TİPİNİ YARATMA PROJESİ”
İnsan Hakları Derneği (İHD) Eş Genel Başkanı Eren Keskin, eğitim hakkı ihlallerinin arttığına vurgu yaparak ÇEDES projesinin hukuksuz bir uygulama olduğunu söyledi. Keskin, ÇEDES projesinin Sünni Müslümanlık temelinde geliştirildiğini vurgulayarak, şunları belirtti:
“ÇEDES projesini konuşmadan önce Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin laik bir devlet olup olmadığını konuşmak gerekiyor. Türkiye, hiçbir zaman gerçek anlamda bir laik devlet olmadı. Her zaman Sünni Müslümanlığın temel olduğu, Türk kimliğinin resmi ideolojinin temeli olarak kabul edildiği ve insanların da bu tek kimlik içerisine hapsedilmek için ideoloji oluşturulan bir coğrafya burası. Zaman içinde bu projenin daha da artan politikalarla büyüdüğünü gördük. ÇEDES projesi ile sadece Sünni Müslümanlığı temel alan devlet yapısının son politik aşaması olduğunu görüyoruz. Çünkü bu proje çocuklarla hiç ilgisi olmayan Diyanet İşleri Başkanlığı ile Milli Eğitim Bakanlığı ve Gençlik ve Spor Bakanlığını bir araya getiriyor. Aslında bu proje sadece devletin kendi istediği çocuk tipini yaratma projesidir. Türk ve Sünni Müslüman…”
“ÇEDES’E YETERLİ BİR KARŞI ÇIKIŞ OLMADI”
Avukat Eren Keskin, Türkiye’de birçok farklı inanç kesiminin yaşadığını belirterek, projenin diğer toplumları yok saydığını da söyledi. Keskin şöyle devam etti:
“Oysa ki coğrafyamız çok zengin kimliklere sahip. Örneğin bu projeyle Alevi çocuklar yok sayılmıştır. Az da kalsalar hala Hristiyan ve Yahudi ailelerin çocukları da var. Ateist ailelerin çocukları da var. Çocuklarına hiçbir dini eğitim aldırmak istemeyen ki bence de doğru olan budur; bir çocuk ancak 18 yaşından sonra bu konuda kararını kendi vermelidir. Ama bütün bunları yok sayan bir proje ÇEDES. O nedenle aslında herkesin, demokratik laisizme inanan, yani bir takım çevrelerin ‘laiklik laiklik’ diye direktifleri değil, gerçek anlamda laisizme inanan, yani din ve devlet işlerinin birbirinden ayrı olduğu, inancın sadece kişi ile inandığı güç arasında kalan bir durum olduğunu kabul eden insanlar buna karşı çıkarlar. Maalesef bizim coğrafyamızda yeterli bir karşı çıkış olmadı bu projeye. Çünkü Türkiye’de iktidar ve muhalefet aynı anlayıştan besleniyor. Resmi ideoloji aslında iktidarı ve muhalefeti çok biçimlemiş. Yani Türklük ve Sünni Müslümanlık temelinde bütün politikalar yapılıyor. Zaten ‘muhalefetiz’ diyen diğer partilerin de etkin bir başka politikaları yok. O nedenle de ÇEDES projesi tartışılmadan devreye girdi.”
“İNSANIN VARLIĞINA AYKIRI BİR PROJE”
Okullara imam atanmasının tehlikeli ve insan haklarına aykırı olduğunun altını çizen Eren Keskin, “Mesela ben bu proje çerçevesinde gelen bir başvuruyu gördüm. Çocukları yeterli not alamayıp başarı gösteremeyen tüm aileler çocuklarını imam hatiplere gönderiyor. Oysaki aileler çocukların burada okumasını istemiyor. Kaldı ki bir çocuk bir sene başarı gösteremez ama bir sonraki sene başarı gösterebilir. Yani burada son derece etkin, dindar ve kindar nesil yetiştirme projesinin temeli oluşturuluyor. Diyanet İşleri Başkanlığı ile çocuk eğitiminin ne ilgisi var? Bu akıl almaz bir şey. Böyle bir dayatma olamaz. Bunun son derece tehlikeli, insan haklarına aykırı, insanın varlığına aykırı bir proje olduğunu düşünüyorum” diye de ekledi.
PİRHA-Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş’ın Dersim ziyaretine tepki gösteren HBVAKV Antalya Şubesi/Cemevi dedesi Kenan Akbaba, “Sivas, Maraş, Çorum, Malatya’da katliamlarını yaşadık. Bu yaşananlara karşı Diyanet İşleri Başkanı bir kez olsun Alevilere yapılan bu zulümlerin karşısındayız, demedi. Bugün cemevlerini ziyaret etmeleri kesinlikle iyi niyetli değil” dedi.
Dersim’e yönelik asimilasyon politikaları her geçen gün artarak devam ediyor. Dersim’in kültürüne, doğasına, diline yönelik asimilasyon ve yok sayma politikalarına Munzur Üniversitesi kampüsünde Tunceli Müftülüğü’nce açılan ‘Hz. Ali Diyanet Gençlik Merkezi’ eklendi.
Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş, Tunceli Valisi Mehmet Ali Özkan ve Cumhurbaşkanı Başdanışmanı İsrafil Kışla’nın katılımıyla Dersim’de Munzur Üniversitesi içerisinde yapımı tamamlanan Hz. Ali Cami, Hz. Ali ve Hz. Fatma Gençlik Merkezleri ile Ehlibeyt Kur’an Kursu’nun geçen haftalar toplu açılışını gerçekleştirdi.
Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş, ayrıca Ehl-i Beyt 4-6 yaş Kur’an Kursu öğrencileriyle bir araya gelirken, Tunceli Cemevi’ni de ziyaret etti.
Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı (HBVAKV) Antalya Şubesi Cemevi Dedesi Üryan Hızır Ocağı evladı Kenan Akbaba ile Diyanet İşleri Başkanı’nın Tunceli ve Mersin ziyaretine ilişkin PİRHA‘ya konuştu.
Diyanet İşleri Başkanı’nın, cemevlerini ziyaret etmesinin üzüntü verici olduğunu belirten Kenan Akbaba, yüzyıllardır Alevilerin Selçuklu, Osmanlı ve Cumhuriyet döneminde olsun bir sürü katliamlar yaşadıklarını ifade etti.
Yaşanan Alevi katliamlarına DİB’in tarih boyunca sessiz kaldığını ve “Biz Alevi canlara yapılan bu zulümlerin karşısındayız, biz Alevi canlarımızla can canayız” diyemediklerini vurgulayan Akbaba, şunları dile getirdi:
“Bugün Alevilerin cemevlerini ziyaret etmelerini bizler anlamış değiliz. Bizim tüm ocaklarımız Tunceli’dedir. Bugün Kureyşan, Ağuçan, Üryan Hızır, Cemal Abdal ve Düzgün Baba Ocağı oradadır. Amaçları bu ocakları ele geçirip tahrip etmektir. Amaçları bellidir. Onlar ne zaman ‘Alevilerin ibadethaneleri cemevleridir’ derse, Alevilerin hakları verilirse o zaman biz de ‘İyi niyetle gelmişlerdir, misafir mihmandır, mihman Ali’dir’ deriz. Ama Alevilerin bu talepleri yerine gelmediği müddetçe kesinlikle bu ziyaretleri iyi niyetli görmeyiz.”
PİRHA-Alevi Dernekleri Federasyonu (ADF) Yönetim Kurulu Başkanı Celal Fırat, Amasya’nın Göynücek ilçesindeki bir cami imamının, Alevilere yönelik nefret içerikli konuşmasına tepki göstererek “Alçakça söylemde bulunan bu kişiye karşı acilen idari ve hukuki yaptırımlar uygulanmalıdır” dedi.
Amasya’nın Göynücek ilçesindeki Merkez Camiide imamlık yapan A. Ş.’nin, Alevilere yönelik nefret içerikli konuşmasına tepkiler gelmeye devam ediyor.
ADF Yönetim Kurulu Başkanı Celal Fırat, “Amasya’nın Göynücek ilçesinde bulunan merkez camisinin imamı Alevilere yönelik yaptığı alçakça söylemiyle inancımıza ve pirlerimize saldırıda bulunmuştur” diyerek tepkisini şu cümlelerle dile getirdi:
“Bu açıklamada dile getirdiği hakareti belirtmek istemiyorum.
Ancak bilinsin ki biz Aleviler bu imama değil, imamı yöneten Diyanet İşleri Başkanlığına ve hükümete sesleniyoruz. Bizim değerlerimize karşı alçakça söylemde bulunan bu kişiye karşı acilen idari ve hukuki yaptırımlar uygulanmalıdır. Yürütülen soruşturma kamuoyu ile paylaşılmalıdır. Bu söylemlere sessiz kalan bütün resmi makamlar bu suça ortaktır.
Acilen gereğinin yapılmasını talep ediyoruz. Bu yol hoşgörünün, kamil insan olmanın yoludur. Hakaret ettiğiniz pirlerimiz yüz yıllardır zalimin zulmüne karşı direnmiş, doğru insan olmanın yolunu inşa etmiştir.”
PİRHA-OHAL Komisyonunun “İşe iadeler konusunda delil yoksa idarecilere başvurulacak” açıklamasını eleştirerek “Zaten beni işten atan o idare oldu” sözleriyle tepki gösterdi. Yıldırım, AKP’nin kutuplaşma yarattığını ifade ederek Diyanet İşleri üzerinden yapılan asimilasyon politikalarına da işaret etti.
Kanun Hükmünde Kararname ile 22 Kasım 2016’da kamudan ihraç edilen Cemal Yıldırım, 4 yıldır sokaklarda protesto eylemleri yapıyor. Ancak pandemi koşulları Cemal Yıldırım için de zor bir dönem oldu. Sokak protestolarına ara veren Yıldırım, “Salgın hafiflediği an eylemlerime devam edeceğim” dedi.
Sokakta hak arama mücadelesine giren Cemal Yıldırım, binlerce liralık para cezasına da çarptırıldı. Kesilen cezaların miktarını bilmediğini anlatan Yıldırım, “Pandemi döneminde gözaltına aldıklarında 3 bin 150 lira ceza uygulanıyor. Cezaların birçoğu kesinleşti ama tam miktarlarını bilmiyorum. En son 10 bin lira kadar kesinleşen bir cezam vardı” ifadelerini kullandı.
“VATANDAŞLIK HAKLARIMIZ 4 YILDIR ENGELLENİYOR”
Kimi zaman inşaatta boya yaparak geçimini sağlayan Cemal Yıldırım, KHK’lilerin yaşadığı ekonomik darlığa da vurgu yaptı. “Çırak olarak inşaatta çalışmaya başladım fakat bir süre sonra o iş de son buldu” diyen Yıldırım, OHAL Komisyonu’nun delil bulamadığı taktirde KHK’liler için kurumlarından görüş isteyecek olmasını şu sözlerle eleştirdi:
“Bu yöntemi zaten yapıyorlardı. Örneğin benimle ilgili idareye sordular. Zaten beni atan da o idare oldu. Bu yılın sonunda açıkladıkları rakamla birlikte 14 bin 320 kişinin OHAL komisyonunda hala görüşülmeyi bekleyen dosyası var. Ben de bunların içerisindeyim. Halen benimle ilgili kararı açıklamadılar. Kararı açıkladıklarında ne sebeple atıldığımı da öğrenmiş olacağım.
Dava açma hakkımız yok. İnsanların 4 yıldır vatandaş olma haklarını kullanmasını engelliyorlar. İnsan haklarını ihlal ediyorlar. 120 binin üzerinde insan, komisyona başvurmuştu. 13 bin kişiyi işlerine geri iade etmişler. Komisyon tam anlamıyla bizleri oyalama üzerine kurulmuş. Yani bu 4 yıllık süreç birçoğumuz için kayıp bir dönem oldu.”
“ALEVİLİK TANINMIYOR ANCAK VERGİLERİMİZLE DİYANET İŞLETİLİYOR”
Cemal Yıldırım, AKP iktidarının, toplumlararası kutuplaşma yarattığını ifade ederek asimilasyon politikalarına dair şu sözlerle işaret etti:
“Alevi ve Kürt’üm ama Kürtçeyi bilmiyorum. Annemler ben küçük yaştayken Sivas’tan çıkmışlar. Onlar konuşmayınca bizler de doğal olarak dilimizi öğrenemedik. Ayrıca cemevine de hiç gidemedik. Çünkü cemevi yoktu. Bu aslında ciddi biçimde Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin yaptığı asimilasyonun da göstergesidir. Geçtiğimiz günlerde Almanya’da cemevleri yasal statüye bağlandı ama Türkiye’de halen bizim vergilerimizle Diyanet İşleri Başkanlığı diye bir kurum işletiliyor. Bunlara rağmen Alevilerin yasal statüsü tanınmış değil. Bu kimlikler atılmamda etken midir tam olarak bilemiyorum. Sonuçta ideolojik duruşumuz, mücadelemiz var. Yıllarca sendikacılık yaptım. İhraç edilmem bunun da bir gereği olabilir. Ama Kürt kimliğinden kaynaklı atılan birçok arkadaşın olduğunu da biliyorum.”
“DEMOKRASİ OLSA İKTİDARDA KALAMAYACAKLARINI BİLİYORLAR”
Cemal Yıldırım, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “2021 reformlar yılı olacak” sözüne dair “AKP reform kelimesini kullanıyorsa bilin ki ciddi bir saldırı dalgası geliyordur” dedi. Yıldırım, iktidarın demokratik bir adım atamayacağını söyleyerek şöyle devam etti:
“VAR OLAN YASALARIN UYGULANAMSI İÇİN İKİ KEZ AÇLIK GREVİ YAPTIM”
“Şu anda bir reforma ihtiyaç yok. Var olan anayasayı uygulamış olsalar reforma ihtiyaç duymayacaklar. Ben Anayasa kitabını elime alarak eylemler yaptım. Çünkü Toplantı ve Gösteri Yapma Yasası’nı bana uygulatmıyorlardı. Bu sebeple bana birçok ceza kestiler. Sırf barışçıl gösteri hakkımı kullanabilmek, var olan yasaların uygulanması için iki kez de açlık grevi yaptım.
AKP, en ufak bir demokrasi ya da bir gevşeme yaptığında kendisinin iktidarda kalamayacağını biliyor. Attığınız en ufak bir tweet’le dahi gözaltına alınabiliyorsunuz. Halen kaçırılmalar devam ediyor. Yusuf Bilge Tunç, Gülistan Doku, Mehmet bal ve daha birçok isim kaçırıldı ve nerede oldukları bilinmiyor. Onun için AKP demokratik bir adım atamaz. Atarsa kendi sonu olur bunu çok iyi biliyor.
AKP tam bir polis devletine dönüşmüş durumda. Onların gözünde herkes terörist. Toplum, ciddi şekilde sindirilmiş durumda. O korku duvarı bir kere yıkıldığında önünde AKP değil hiç kimse duramaz.”
“SOKAKTAN ÇEKİLMEYECEĞİZ”
Cemal Yıldırım, salgının azalmasının ardından eylemlerine devam edeceğini vurgulayarak, “Bizim başka türlü kendimizi ifade etme ve hak arama yöntemimiz yok. Eylemlerle birlikte farklı çevrelerden insanlar, korkuyu aşarak yanıma geldiler. Şimdi ise gençler, KHK’lilerin çocukları geliyor. AKP’nin tüm baskısına rağmen sokaktan geri çekilmeyip haklarımızı alana kadar mücadelemizi sürdüreceğiz” ifadelerini kullandı.
PİRHA-Sarıyer Pir Sultan Abdal Kültür Derneği ve Armutlu Cemevi Başkanı Zeynep Yıldırım, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın bütçesinin bakanlık bütçelerininden yüksek olmasına tepki gösterdi. Yıldırım, Diyanete ayrılan bütçenin insan sağlığı, iş yaratma alanları ve eğitime harcandığında ülkenin 5 kat daha gelişeceğini söyledi.
Diyanet İşleri Bakanlığı bütçesi 2020 yılında yüzde 34 artırıldı. Bu durumda Diyanet İşleri Başkanlığı’nın 2020 yılı bütçesi 16 bakanlıktan sekizinin bütçesini geride bıraktı.
İstanbul’da Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Sarıyer Şubesi/Armutlu Cemevi Başkanı Zeynep Yıldırım, Diyanet İşleri Başkanlığı’na fazla bütçe ayrılmasına tepki gösterdi.
Yıldırım, “Halkın bir deyimi var. Kimin ekmeğini yersen, onun kılıcını sallarsın. Bu doğru bir yaklaşım değil. Olanaklar yaratmak ayrı şeydir. Bütçe ayırmak ayrı bir şeydir. 3-4 tane bakanlığın toplam bütçesinin Diyanete ayrılması bize bir şey mi kazandırdı. İnananlara saygımız sonsuz ama bu bütçe nereye gidiyor?” diyerek tepki gösterdi.
İnsanların özgür iradeyle inançlarını yaşayabileceğini, sadece organize olmak için bir yapının olması gerektiğini belirten Yıldırım, “Olanaklar sağlanırsa, istedikleri inançları yaşarlarsa bu zamana kadar nasıl yaşamışsalarsa şimdi de öyle yaşarlar. Kışkırtılmadığı sürece halklar arasında bir sorun olmadı” diye konuştu.
EMEĞİN SÖMÜRÜSÜNDE HEP BİRLİKTEYİZ
Yıldırım şöyle devam etti:
“Biz de emekçi insanız, hep birlikte bir ülkede yaşıyoruz. Bu havayı hep birlikte soluyoruz. Emeğin sömürüsünde hep birlikteyiz. Sömürüde, baskıda ‘Alevidir, Sünnidir’ diye bir şeyi yok. Alevilere biraz daha fazla baskı uyguluyor. Kendi yollarında yürüdükleri için, biat etmedikleri için ama onlara daha bir baskı var. Tüm halka yönelik bir baskı var. Onlar da bu adaletsizliğe uğruyorlar. Bu eşitsizliğe tüm halklar uğruyor. Sadece Aleviler değil. Aslında Sünni vatandaşlar inançlarını şartlandırma üzerinden yaşıyorlar. İnançlarımız ihmal ediliyor hangi inançtan insan olursa olsun. Birilerinin inançlarına müdahale etmek çok doğru bir şey değil. Sen onun olanağını sağlarsın o insan istediğini gibi yaşar.”
“DİYANET İŞLERİNE AYRILACAK BÜTÇE EĞİTİME, SAĞLIĞA, İŞ ALANLARINA AYRILSIN”
Diyanet İşleri Başkanlığı’na ayrılacak bütçenin eğitime, sağlığa, iş alanlarına ayrılması gerektiğini belirten Armutlu Cemevi Başkanı Zeynep Yıldırım, “İnsanlar açlıktan yoksulluktan, sefaletten ölmesin. Bu pandemide birçok yerde insanlar açlık ve sefaletle karşı karşıya. Çünkü iş yok gençlerimiz işsiz! Onlar bizim geleceğimiz, onlar bizim aydınlık yarınlarımız. Bizim inancımız aydınlığı beraberinde getirir. Biz inancımızın gerekliliğini yapalım. İnsanlığın kurtuluşu için yapılması gerekeni hep birlikte yapalım diye çağrıda bulunuyorum. Bu bütçe insan sağlığı, iş yaratma alanları ve eğitim için harcandığında bu ülke 5 kat daha gelişecektir” dedi.
Türkiye’nin ilk pandemi hastanesi olan Heybeliada Sanatoryumu arazisinin “İslami Eğitim Merkezi” yapılması için Diyanet İşleri Başkanlığı’na devredildiği ortaya çıktı.
Heybeliada’daki Türkiye’nin ilk pandemi hastanesi ile 200 dönümlük arazisinin Diyanet İşleri Başkanlığı’na devredildiği ortaya çıktı. Araziye “İslami Eğitim Merkezi” kurulacağı belirtiliyor.
Yıllarca tüberkülozla savaşta büyük hizmetler veren ve adeta bir okul olan Heybeliada Sanatoryumu, 2005’te Sağlık Bakanlığı’nca kapatılmıştı. CHP’li Umut Oran, 100’ü doktor 250 personeli ve 660 yatağı bulunan hastanenin akıbeti konusunda CİMER’e sorular yöneltti.
CİMER’den gelen cevapta, “105 ada 1 parsel numaralı taşınmazın, Diyanet İşleri Bakanlığı adına tahsisli olduğu anlaşılmıştır” denildi.
“İKTİDAR, BİLİMİ REDDEREK YOL ALIYOR”
Oran bu durumu eleştirerek, şunları söyledi: “İktidar büyük bir aymazlık içinde aklı ve bilimi reddederek yol alıyor. 1924’te kurulan ve verem, akciğer hastalıkları, göğüs cerrahisi konusunda uzmanlaşmış, 80 yıl Türk Milleti’ne hizmet vermiş bir hastaneyi kapatıp, arazisini Diyanet’e devretmek ulusal çıkarlarımıza uymuyor.
Atatürk Havalimanı’nın, milyarlık pistlerini kırarak pandemi hastanesi yapmaya çalışıp öbür yandan hazır hastane arazisini kullanmamak büyük bir yanlış. Ne yazık ki koronayla mücadelede akıl ve bilim yok. AKP iktidarı yüzyılın salgını ve ekonomik kriziyle karşı karşıyken var olanı kullanmak yerine, mevcudu yok edip savurganlık yapıyor.”
PİRHA – Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Cuma hutbesinde LGBTİ+ ve HIV’le yaşayanları hedef göstermesine İnsan Hakları Derneği Ankara Şubesi tepki gösterdi. Yapılan açıklamada, “Ali Erbaş hakkında suç duyurusunda bulunduğumuzun ve konunun takipçisi olacağımızın bilinmesini istiyor, LGBTİ+’lara yönelik özellikle oluşturulan bu nefret dalgasının karşısında olduğumuzu yineliyoruz” denildi.
Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş, 24 Nisan’da merkezi Cuma hutbesinde LGBTİ+’lar, eşcinseller ve HIV’le yaşayanları hedef gösterdi.
Erbaş, “Ramazan: Sabır ve İrade Eğitimi” başlıklı hutbesinde şu ifadeler yer aldı:
“Ey insanlar! İslam zinayı en büyük haramlardan kabul ediyor. Lûtîliği, Eşcinselliği lanetliyor. Nedir bunun hikmeti. Hastalıkları beraberinde getirmesi ve nesli çürütmesidir, bunun hikmeti. Yılda yüzbinlerce insan gayri meşru ve nikahsız hayatın İslamî literatürdeki ismi zina olan bu büyük haramın sebep olduğu Hiv virüsüne maruz kalıyor. Geliniz bu tür kötülüklerden insanları korumak için birlikte mücadele edelim.”
ERBAŞ HAKKINDA SUÇ DUYURUSU
İnsan Hakları Derneği Ankara Şubesi, Ali Erbaş hakkında suç duyurusunda bulunduklarını açıkladı.
İnsan Hakları Derneği Ankara Şubesi yaptığı yazılı açıklamada, “Diyanet İşleri Başkanlığının 5 Temmuz 2019 tarihinde okunan hutbede de eşcinseller için “yaradılışa aykırı bir sapkınlık” diyerek ayrımcılık yapmaya ve nefret suçu işlemeye devam ediyor” denildi.
“LGBTİ+’LARA YÖNELİK ŞİDDET YOLU AÇILMAKTA, LİNÇLER MEŞRULAŞTIRILMAKTADIR”
Açıklama şöyle devam etti:
“Ülke genelinde bütün camilerde eş zamanlı okunan hutbelerde; “Geliniz bu tür kötülüklerden insanları korumak için birlikte mücadele edelim” çağrısıyla, LGBTİ+’lara yönelik şiddet eylemlerinin yolu açılmakta, linçler meşrulaştırılmaktadır.
“DİYANET BU SUÇU İLK KEZ İŞLEMİYOR”
Diyanet bu suçu ilk kez işlemiyor. 5 Temmuz 2019 tarihinde okunan hutbede de eşcinseller için “yaradılışa aykırı bir sapkınlık” diyerek, yine ayrımcılık yapmış ve nefret suçu işlemişti.
Cinsel yönelim ve cinsel kimliğe yönelik saldırıların tek sorumlusu Diyanet değildir. İki yıldan uzun süredir gerekçesiz biçimde tüm LGBTİ+ eylem/etkinliklerini süresiz olarak yasaklayan, Diyanetin açıklamalarına karşı yasal işlem başlatmayarak desteklediğini gösteren hükumet, eşcinsellere karşı işlenen nefret suçlarının sorumlusudur.
Geçtiğimiz günlerde Diyanetin kadına yönelik şiddeti meşrulaştıran yaklaşımları da gündeme gelmişti. Diyanet, aile içi sorunları çözme amacıyla kurduğu “Aile ve Dinî Rehberlik” bürolarında şiddete uğrayan kadınlara; “Vurursa tepki vermeyin, odanıza çekilin. ‘Nasıl istiyorsan öyle yapayım’ diye olayı örtmeye çalışın, suçlayıcı dille konuşmayın, sevdiği yemekleri yapın, polisi aramayın, çözersiniz inşallah” tavsiyeleriyle de erkek şiddetinin yanında yer alarak kadın düşmanı tavrını göstermişti.
Nefret suçlarını, ayrımcılığı, toplumsal cinsiyet eşitsizliğini önlemek devletin görevidir. Açıkça suç işleyen Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş hakkında suç duyurusunda bulunuyor ve Diyanet İşleri Başkanlığı görevinden alınarak hakkında soruşturma başlatılması için gerekli tüm kurumları görevini yapmaya çağırıyoruz.
Türkiye Hükumeti, geçtiğimiz Ocak ayında BM’nin LGBTİ+ haklarına ilişkin eleştirilerine yanıt vererek etkinlik ve yürüyüş yasaklarını inkar etmiş, hak ihlali olmadığını iddia etmişti. Hükumet biran önce, Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı kriterlerine göre, cinsel yönelim ve cinsiyet kimliğini de içeren, nefret suçlarına ilişkin yasal düzenlemeleri yapmalıdır.
İnsan Hakları Derneği Ankara Şubesi olarak Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş hakkında suç duyurusunda bulunduğumuzun ve konunun takipçisi olacağımızın bilinmesini istiyor, LGBTİ+’lara yönelik özellikle oluşturulan bu nefret dalgasının karşısında olduğumuzu yineliyoruz.”
PİRHA – MEB’in, Diyanet İşleri Başkanlığı ile imzaladığı protokollerle okul öncesi eğitim kurumları açma yetkisi vermesi ve Türkiye’nin birçok yerinde kuran kursu açılması tepki topluyor. Veli-Der Genel Başkanı Kaya, toplumun tüm alanının tarikat ve cemaatlerle kuşatıldığı uyarısında bulunarak, “MEB’in bu politikalarına karşı mücadele yürütülmesi gerekir” dedi.
Haberin videosu
Milli Eğitim Bakanlığı, birçok dini vakıf, cemaat ve Diyanet İşleri Başkanlığı ile protokoller imzaladı. Eğitim alanını adım adım dinci dernek ve vakıflara emanet eden Milli Eğitim Bakanlığı (MEB), Türkiye’nin birçok yerinde dini vakıf, cemaat ve Diyanet ile imzalanan protokollere bağlı olarak kuran kursu ve eğitim kurumları açarak okul öncesi eğitim alanına girmeye çalışıyor.
Öğrenci Veli Derneği (Veli-Der) Genel Başkanı İlknur Kaya Bahadır , dini vakıf ve cemaatlerle yapılan protokollerin Cumhurbaşkanı’nın ‘kindar ve dindar nesil yetiştireceğiz’ söyleminin vücut bulmuş hali olduğunu kaydetti.
Kaya, toplumu dinselleştirmenin bir aracı olarak müfredat ve program değişiklikleri ve bu yapılan protokollerle yetişen çocukların daha da dinsel bir ortama çekildiğini söyledi.
MEB’in dini cemaat ve vakıflarla imzaladığı protokollerin, daha çok okullardaki ‘değerler eğitimi’ adı altında bir dinselleştirme projesi olduğunu söyleyen Kaya, Diyanet ile imzalanan protokolün daha dikkat çekici olduğunu söyledi.
Kaya, imzalanan protokol ile okul öncesi eğitim kurumları açma yetkisinin verildiğine dikkat çekerek, Türkiye’nin her yerinde Diyanet’e bağlı okul öncesi eğitim kurumları ve kuran kursları açıldığı uyarısında bulundu.
“ENSAR VE ALADAĞ’DAN SONRA YÖNETMELİK DEĞİŞTİRİLDİ”
Dindar ve kindar nesil yetiştirme projesi olan cemaat ve tarikat okullarının sadece okullarda olduğu yanılgısına düşülmemesi konusunda uyarıda bulunan Kaya, “Toplumun tüm alanını kuşatmış durumda tarikat ve cemaatlar” dedi.
Kaya, diğer yandan cemaat ve tarikatların açtığı yurtlara da dikkat çekti. Ortaöğretim seviyesinde devlet dışında özel kurumların yurt açma yetkisinin olmadığını söyleyen Kaya, Ensar Vakfı ve Aldağ’da yaşanan olaylardan sonra devletin yönetmeliği değiştirdiğini söyledi.
İlknur Kaya Bahadır, tarikat ve cemaatlerin okullar dışında birçok yerde şube açtıklarını belirterek buna karşı yapılması gerekenleri şöyle açıkladı:
“Toplumun en geniş ve en alt gelir seviyesine sahip olan aileler çaresizlikten çocuklarını bu yurtlara göndermek zorunda kaldılar. Asıl buralara dikkat çekmek gerekiyor. Bu vakıflar ve cemaatler bütün okullara girdi ama hiç ummadığımız yerlerde şubelerini görüyorsunuz. Aslında okullarla sınırlı olmayan tarikatlar ve cemaatlerin toplumun tamamını kuşattığına tanık oluyoruz. Bu yüzden bu alana dair Alevi yurttaşlar, gayri müslüm yurttaşlar başka inanca mensup olanlar ya da seküler bir yaşamı benimsemiş olan insanlar için bu farkındalık çok daha değerli bir farkındalık olacak. Okulda görüyor, çocuğunu alarak başka bir okula götürerek oradan kurtardığını zannediyor ama öyle olmadığını görüyoruz. Çünkü mahallede başka bir faaliyette çocuğu başka bir şekilde o alana yakalanmış oluyor. Bu yüzden farkındalık çok daha önemli. Tabi bunu engellemek için şuna dikkat etmemiz gerekiyor: Dernek olarak mağdur ailelerle görüşüyoruz tecavüze uğrayan ailelerin davalarını takip etmeye çalışıyoruz ya da Aladağdaki gibi çocukların aileleriyle görüşüyoruz. En çok karşımıza çıkan sosyal kültürel ekonomik durumlarına baktığımızda çaresiz aileler. Ya ekonomik desteğe ihtiyacı olan ya da sosyal desteğe ihtiyacı olan aileler. Bize düşen görev, bu sosyal ve maddi destek ihtiyacını karşılayacak sosyal dayanışma ağlarını oluşturmak. İnsanların bunlara mahkum olmadığını göstermemiz gerekiyor.”
“OKULLARDA CİNSİYETÇİ EĞİTİMLER VERİLİYOR”
Pedagojik açıdan çocuklarda din eğitiminin 12 yaşından itibaren verilmesi gerektiği üzerinde duran İlknur Kaya Bahadır, daha öncesinde verilen din eğitimlerinin çocuğun gelişmesine olumsuz etki yaptığını belirterek şunları kaydetti:
“Zaten çocuk 11-12 yaşından itibaren soyut kavramları anlamlandırabiliyor, onun öncesinde soyut kavramları anlamlandıramıyor. Bu da zihninin gelişiminde negatif sonuçlar doğurabiliyor. Bu anlamıyla biz doğru bulmuyoruz okul öncesindeki ya da 12 yaşından önce verilmiş her türlü dini eğitimi. Bu sadece ailelerin kendi dini inançlarına göre hangi inancı benimsemiş olurlarsa olsunlar o yaşa kadar çocuklarına kendi evinde inançları çerçevesinde öğretebilecekleri şeylerle bu kültürel yaşama adapta olmalı. Ama bunu siz devlet olarak alır okul öncesi eğitimden başlayarak çocuğu bu kodlarla yetiştirirseniz ki bu sadece din de değil çok cinsiyetçi bir şekilde de bu eğitimler ortaya konuluyor. Basına da yansımıştı. Bir anaokulunda kız çocuklarına erkek çocuklarının ayakları yıkatıldı. Son derece cinsiyetçi. Biz çocuklarda özellikle cinsiyet eşitliği için mücadele vermeye çalışırken, okul öncesinden başlayarak birde böyle bir cinsiyetçi tarafını görüyoruz. Buna şiddetle karşıyız.”
MÜCADELE YÜRÜTME ÇAĞRISI
Ailelere protokoller çerçevesinde okullarında yapılan çalışmalarda kendi rızaları dışında çocuklarının katılmalarını engellemek için okullarına dilekçeler vermelerini sağladıklarını söyleyen Kaya, MEB’in bu politikalarına karşı bütün topluma mücadele yürütme çağrısında bulundu. Kaya, sınıfsal mücadeleye de dikkat çekti.
PİRHA- Süregiden Alevi asimilasyonuna dair konuşan Pir Ali Koçak, “Devlet zaten Selçuklulardan günümüze kadar asimilasyon yapıyordu. Eğer biz kendi kökümüze inip tohumlarımızı yeşertmezsek devlet, asıl o zaman tümüyle bizi asimile eder” dedi.
1980 askeri darbe sonrasında yapımı daha da artan ‘Alevi köylerine cami’ dayatmasına bugün yenileri ekleniyor. Pir Ali Koçak da devam eden asimilasyonların bir tür ‘devlet geleneği’ olduğuna işaret ediyor.
Asimilasyonun en temel alanlarından biri olan inanç merkezlerine dönük artan baskı ve dayatmalara vurgu yapan Pir Ali Koçak, “Aleviler ceketinin düğmelerini yanlış iliklemeye başlamış. Bu sebeple de var olan kendi içerisinde bir birlik sağlayamadı. Mevcut birliktelik de sadece çıkar düzeyinde. Bunun üzerinden devletin yapmış olduğu politikada Alevilerin birbirine kenetlenmesini önlemiş oldu. Son dönemdeki tutuklamalar, cami yapmalar sadece devletin suçu değil. Devlete bu suçu işlemesine biz müsaade ettik. Eğer biz birlik olmuş olsaydık hiçbir yerde Alevi köyüne cami yapılmazdı.” ifadelerini kullandı.
“KENDİ TOHUMLARIMIZI YEŞERTMEK ZORUNDAYIZ”
Pir Koçak, devletin, Selçuklulardan günümüze kadar asimilasyonu gelenek haline getirdiğini de söyleyerek şöyle devam etti:
“Eğer Alevilere cami ile birlikte hizmet gelecekse Alevilerin tek bir sözü olması lazım; eğer biz Aleviliği özüne bağlı olarak görmek istiyorsak şu andaki yaşamımız içinde önce kendimizi gözden geçirmeliyiz.
Size bir kurbağa hikâyesi anlatayım. Kurbağayı kaynamış bir suyun içeresine koyarsan kurbağa zıplar kaçar. Ama kurbağayı soğuk bir suyun içeresine koyup altını yavaş yavaş yakarsan kurbağa fark etmeden ölür. Aynen Aleviliği de öyle asimile etmeye başladılar. Biz kendi tohumlarımızı yeşertmek zorundayız. Eğer biz kendi kökümüze inip tohumlarımızı yeşertmezsek devlet, bizi asimile eder. Kendi içimizdeki gri pasaportlu dede dediğimiz ve Avrupa’da gri dedeleri de gelir bize İslam’ı, Şia’yı anlatır ve hiç Alevilikten söz etmeden bizi asimile edip ve kendi yollarına koymaya çalışır.
Kars’taki olaya değinecek olursak; mantık olarak bir Alevi köyüne eğer yol yapılacaksa insan oldukları için yapılması lazım. Alevi ya da Müslüman oldukları için değil. Eğer biz bunu topluma aşılayamaz, bu yolun gerçeklerini gençlerimize anlatmaz, gençlerimizi cemlere getirmez, caminin bizim olmadığını anlatmazsak camiye gideceklerdir. Biz, kendimizi; yani hak yolunu ayakta tutabilmek için önce özümüzü bileceğiz, özü bozmadan zamana ayarlayacağız.”
“DEDELERİMİZ KENDİLERİNİ YETİŞTİRMİYOR”
Halkımız öyle bir inançlı ki temiz kalpli göğsünü gere gere ‘ben Aleviyim’ diyor ve gidiyor dedeleri dinliyor. Ama tırnak içinde ‘dedeler’. Dedelerimiz, pirlerimiz kendilerini yetiştirmiyor. Bir ezberleri var o ezberle gidiyorlar.
Aleviler, Viyana’da mahkemeye müracaat ettiler ve ‘Biz ayrı bir inancız. İslam’la bir ilişkimiz yok.’ dediler. Tüzüklere bakıyorlar ki peygamberleri Muhammet. Ali’ye bir bakıyorlar ki İslam’da da aynısı var. ‘Biz sizi ayrı bir din ya da ayrı bir inanç olarak kabul etmeyiz’ diyorlar. Eğer biz kendi özümüze dönersek hem Avrupa’da hem de dünyada saygı görürüz.”
“DİYANET KÖKÜNDEN SÖKÜLMELİ”
Süren asimilasyon politikalarının en temel kaynağı olarak Diyanet İşlerini işaret eden Pir Ali Koçak, “Diyanet kökünden sökülmeli” diyerek şöyle devam etti:
“Biz anlatmasını biliyoruz. Aleviliği Almanlara da İngilizlere de Fransızlara da anlattık. Ama şu Alevilere Aleviliği bir türlü anlatamadık, anlatamıyoruz. Bir anlatabilsek o zaman kendimize geleceğiz. Yani bütün kabahat ne hükümette ne Osmanlı devletinde ne de bu ülkeyi idare edenlerdedir. Onların amacı belli zaten. Devletin din adamları devletten maaş alıyor. İnanç kurumları, hocaları, imamları, koskoca bir diyanet işleri var. Diyanet işlerine pirlerimiz diyor ki ‘Diyanet, bize adam göndersin de Kur’an kursu versin’. Oysaki biz diyoruz ki ‘Hayır kardeşim, diyanet işlerini istemiyoruz. Diyanet işlerinin Alevilerle ilişkisi olmamalıdır.
Cemevlerini rant kapısına çevirmişler. Hakk hizmetçi dedem de babam da hatta bütün ehil insanlarımız da ‘Hakk hizmeti karşılıksız yapılır’ derlerdi. Çünkü sen onu isteyerek, severek yapıyorsun. Eğer ona bir karşılık vereceklerse değer biçemezsin. Her kelamına bir değer mi biçeceksin? ‘Fiyatı şudur’ mu diyeceksin? Biz de Alevilikte büyüklerimizden kalma en önemli şey; kendi özünden gelerek verdiği hakullahtır, çerağlıktır.
‘Çerağılık’ kelimesini herhalde bazı canlarımız bilmiyor. Eskiden cemevlerinde yağdanlıklar vardı. Onun üzerine mumlar konuluyordu. Bezden küçük küçük parçalar yapılıyordu. O yağda çerağ yakıyorlardı. Onun içinde bir para gerekliydi. Ceme gelen insanlar bir daha yanması için çerağın devamlı yanabilmesi için yağa, life ihtiyaç vardı. İşte onlar için para alıyorlardı. Dedeye ya da pire alınmıyordu. O çerağlık hizmeti veren ya da hizmeti yapan rayber ise o çıkarıp pire verirdi. Pir ‘bana ver’ demezdi. Derse eğer o zaman o pirlikten çıkar.
“CEM YÜRÜTENLER TALİPLERDEN YUKARIDA OTURAMAZ”
Bir de cemlerde kodes gibi yerler yapıyorlar. Yani hiçbir pir, hiçbir ehil insan ya da cem, cemaat sunan biri taliplerden daha yukarıda oturamaz. Aşağıda olmak zorundadır. Biz aşağıda talipler ise yukarıda oturabilirler. Onlar bizi kendi yüreklerinde, görüşlerinde, sevgisiyle yükseltecekler.”
PİRHA -Büro Emekçileri Sendikası (BES) 6 Kasım’da başlayacak olan 2020 mali yılı bütçe görüşmelerine dair açıklama yaparak, “Açlık, yoksulluk, sefalet ve vergi bütçesi olan 2020 bütçesinden kamu emekçileri payını almak için toplumun en geniş kesimleriyle beraber mücadele etmeye kararlıdır” dedi.
Haberin videosu
2020 yılı bütçe görüşmeleri 6 Kasım’da başlıyor. Büro Emekçileri Sendikası da kamu emekçilerinin sorunlarını bir kez daha hatırlatmak adına Büro Emekçileri Sendikası (BES) Genel Merkezi’nde basın toplantısı düzenledi.
Genel Başkan Serpil Akpınar, yaptığı açıklamada kamu çalışanlarının düşük ücret ve yüksek vergiler altında yaşam mücadelesi yürüttüğüne işaret etti. Akpınar, “Yoksulluk, işsizlik, savaş bütçesine hayır!” diyerek şu açıklamayı yaptı:
“Bütçe açığının, ülke kaynaklarının saray ve iktidarın şatafatlı yaşantısına, gitmediğimiz hastanelere, geçmediğimiz köprülere, çocuklarımızı gönderemediğimiz özel eğitim kurumlarına, otoyol işleten firmalara ve sermayeye aktarılmasından kaynaklandığını görüyoruz.
Diyanet İşleri Başkanlığı’nın 2020 yılı bütçesi 1.1 milyar TL arttırılarak, 11,5 milyara çıkarılmıştır. Böylece, bütçe büyüklüğüne göre yapılan sıralamada 16 bakanlıktan sekizinin bütçesini geride bırakmıştır.
2020 bütçe tasarısının dikkat çeken bir diğer kalemini savunma ve güvenlik harcamaları oluşturuyor. 2019’da 111 milyar TL olan savunma ve güvenlik harcamaları yüzde 27 arttırılmıştır. Ülkemizde eğer güvenlik sağlanmak isteniyorsa daha fazla silah alarak değil, demokrasinin bütün kurum ve kurallarıyla işletilmesi, adaletin tesis edilmesi ve içeride ve dışarıda barışın sağlanmasıyla mümkün olacaktır.
Yine artışın çok yüksek olduğu kalemlerin başında Cumhurbaşkanlığı bütçesi gelmektedir. 2020 yılı bütçe teklifi 3,8 milyar liradır. Buna göre son 10 yılda yüzde 2 bin 659 artarak, 138 milyondan 3,8 Milyara çıkmıştır.
Peki, bütçeden emekçinin payına düşen ne? Bütçe taslağının tamamına baktığımız zaman AKP’nin tercihini kimden yana kullandığını açıkça görüyoruz. 2020 bütçesinin de tıpkı öncekiler gibi, halkın ihtiyaçlarından çok iktidarın, yerli ve yabancı sermayenin ihtiyaçları doğrultusunda hazırlandığı anlaşılıyor.
İktidar bütçe açığını kapatmak için 2020 yılı bütçesinde vergi gelirlerini artırmaya odaklanmıştır. 2019 yılı toplam vergi gelirleri içerisinde, Gelir ve kurumlar vergisinin oranı yüzde 32,5, KDV ve ÖTV oranı ise yaklaşık yüzde 53’tür. Bütçeye aktarılan toplam vergi gelirlerinin %70’i dolaylı vergilerden oluşmaktadır.
Emekçiler ekmekten kefen parasına kadar hemen hemen bütün harcamalarında KDV ödemektedir. Pırlanta hariç, benzinden tüm içeceklere, sigaradan beyaz eşyaya, elektronik ürünlerden taşıtlara binlerce kalemde de ayrıca ÖTV ödemekteyiz. Vergilendirilmiş maaşlarımızdan yapmış olduğumuz harcamalara ayrıca ödemiş olduğumuz dolaylı vergiler vergi yükümüzü daha da arttırmaktadır.
2020 yılı için kamu çalışanlarına toplu sözleşme masasında ve sonrasında Hakem Heyetinde 4+4’ü uygun gören hükümet, yeniden değerleme oranını %22,58 olarak belirleyerek motorlu taşıtlar vergisinden pasaport harcına, trafik para cezalarından ehliyet harcına zam yapmaktan geri durmamıştır.
Son vergi reformu tasarısında ücretliler üzerindeki vergi yükünü azaltmak, gelir adaletsizliğini ortadan kaldıracak düzenlemeler yapmak yerine sermayeden alınan kurumlar vergisinde indirime gidilerek %22 den %18’e düşürülmesi AKP’nin vergi konusundaki sınıfsal tercihini kimden yana kullandığını açıkça göstermektedir.”
“BÜTÇE KAYNAKLARI SAVAŞ İÇİN DEĞİL HALK İÇİN KULLANILMALI”
“Doğalgazdan elektriğe, temel gıda maddelerinden barınmaya kadar her şeye % 40- %50 zam gelirken, TÜİK’in tek haneli enflasyon açıklamaları gerçek enflasyonu pazarda, manavda yaşayan halkın tepkisine neden olmaktadır. Kamu emekçisinin, yoksulun enflasyonu ile hükümetin enflasyonu arasında uzaktan yakından bir ilgi yoktur. Bizler açlık sınırına yakın ücretlerle yarı aç yarı tok yaşamaya çalışırken, ülke kaynaklarının peşkeş çekildiği bir avuç yandaş zengin servetine servet katıp debdebe içinde yaşam sürüyor. Bizler bütçe kanununda yapılacak bir düzenleme ile en düşüğü yoksulluk sınırı olan 6,750 TL’ye denk gelecek şekilde ek zam talep ediyoruz.
Bütçe imkanlarının kamu yararına kullanılması en temel talebimizdir. Sendikamız emekten, barıştan ve demokrasiden yanadır. Bütçe kaynakları savaş için değil halk için, barış ve demokrasi için kullanılmalıdır.
Bütçe, emekçilerin insanca yaşam taleplerini içermeli, toplumsal cinsiyete duyarlı olmalı, bütçe süreçleri açık, şeffaf ve katılımcılığa açık hale getirilmelidir.”
PİRHA – Baki Kaya Dede ile Pir Hasan Doğan, Türkiye’nin Suriye topraklarında operasyon yürütmesini eleştirerek IŞİD’in bu süreçte tekrar faaliyete geçebileceğini söyledi.
Haberin videosu
Türkiye, Suriye’de yürüttüğü harekata anlaşma sonucu 5 günlük ara verdi ancak bölgedeki ÖSO güçlerinin saldırıları sürüyor.
Alevi inanç önderlerinin dikkat çektiği husus ise yaşanan gerilim sonrası IŞİD’in tekrardan faaliyete geçebileceği ihtimali oldu.
Baki Kaya Dede, Türkiye’nin Suriye’ye yönelik operasyonu ile IŞİD tehdidini yorumladı. “Hedefleri; Alevi halkının yerleşik düzeni ve Alevilere karşı katliam yapmak” diyen Kaya, İsrail’in bölgedeki ‘asıl güç’ olduğuna işaret ederek şunları söyledi:
“İsrail, ABD Dışişleri Bakanı vasıtasıyla Orta Doğu’da 22 yeni devletin kurulacağını söylemişti. Uygulanması için de Büyük Orta Doğu Projesi oluşturmaya çalıştılar. Zamanında Recep Tayyip Erdoğan da bu projenin eş başkanı oldu. Geldiğimiz nokta şu; IŞİD diye bir olay çıkardılar başımıza. Hedefi ise Alevi köyleri ile Alevi halkının yerleşik düzeni ve Alevilere karşı katliam yapmak. Öyle bir fetva verilmiş ki ‘Alevileri yok eden cennete gidiyor’. Bunu İsrail’in kurmuş olduğu tarikat şefleri söylüyor. İsrail ‘Türkiye’de 72 tane tarikat kurdum’ diyor. Bu 72 tarikat, İslamiyet’e aykırı fetvalar vererek insanları öldürdü. IŞİD, El Kaide, El Nusra ve benzeri dinsel şeriat örgütleri hep İsrail’in propagandasının sayesindedir.
İsrail Orta Doğu’da ne istiyor? İsrail bayrağının üstünde ve altında olan iki siyah çizginin anlamı; Dicle ve Fırat ırmaklarıdır. Dicle ve Fırat ırmaklarının arasında kalan topraklara ‘Vaat edilmiş topraklar’ diyor. Dolayısıyla ‘bu topraklar elime geçmeli’ amacı taşıyor. Ama buna kendi nüfus ve ordusu yeterli değil. Dolayısıyla İslam toplumunu birbirine kırdırarak bu noktaya gelmeye çalışıyor.”
“SAVAŞ İSRAİL İÇİN YÜRÜYOR”
Kaya, “Bu savaşın sonu IŞİD’lilerin tekrar harekete geçmesi demektir” diyerek sözlerini şöyle sürdürdü:
“Şeriat örgütüne hizmet eden zihniyetin tekrar harekete geçmesi demektir. Türkiye’de Kürtlerin yaşadığı toprakları İsrail arzu ediyor. Vaat edilmiş topraklar bu topraklardır. Er geç su kaynaklarına ulaşmak ve sahip olmak istiyor. İsrail için savaş yürüyor ve onun adına savaşanlar da kendilerine ‘Müslüman’ diyor. Bunu göz ardı etmeyeceğiz. Aleviler zaten olayın büyük çoğunluğu ile farkında. Kendi topraklarına ve kendi su kaynaklarına da sahip çıkmalılar. Bunu yaptığımız zaman emperyalizmin oyununu da bozarız.”
“HAPİSHANELERİ NEDEN VURDULAR?”
Pir Hasan Doğan da Türkiye’nin Suriye operasyonunu kınayarak “Alevi topluluklarının bu savaşa herhangi bir cevaz vermeleri mümkün değildir” dedi. Türkiye’nin IŞİD ve El Nusra’yı besleyen ülke konumuna geldiğini de anlatan Doğan şunları söyledi:
“Alevi toplumuna mensup insanlar, dünya üzerindeki 72 millete tek nazarda bakan bir inanca sahiptir. Bu çerçevede değerlendirdiğimizde savaşların bir cinayet olduğunu hepimiz kabul ediyoruz. Kaldı ki gelen haberlerde izlediğimizde devletimizin aslında orada ilk vurduğu hapishaneler. O hapishanelerde kimler yatıyor? 60 bin IŞİD’linin o hapishanelerde tutulduğu söyleniyor. Dünya kamuoyu bunu açık açık deklare etti. Peki niye hapishaneyi vuruyorsun? Oradaki IŞİD’çileri kaçırmak ve bir şekilde IŞİD’e de destek vermek için. Dünya kamuoyu ve herkes de biliyor ki IŞİD’i, El Nusra’yı besleyen, lojistik ve silah desteği veren bir ülke konumuna düştük. Bunu Alevi topluluklarının kabul etmesi mümkün değil. Bir taraftan da Rıza Şehri üzerine kurulu bir inanç sistemimiz var. Sınırların ve sömürünün olmadığı bir dünyayı hayal ettiğimize göre Alevi inancına tamamıyla zıt bir durumla karşı karşıyayız. Bundan dolayı Alevi inancına mensup bir insan olarak savaşa ‘hayır’ diyorum. Asla bunu kabul etmiyorum ve desteklemiyorum.”
“DİYANET CİHAT ÜZERİNE KURULU BİR SİSTEM”
Doğan’ın eleştirilerinin odağında Diyanet İşleri Başkanlığı da vardı. “İnancını cihat üzerine kuran bir inanç sisteminden ne beklersiniz” diyen Doğan şunları söyledi:
“Muktedirimiz diyordu ki ‘ben Suriye’nin toprak bütünlüğüne inanıyorum’. Çıktı basın açıklaması yaptı ve ‘Biz Suriye’ye fetihe gidiyoruz’ dedi. Resmen savaş ilan etti. Nasıl ki biz kendi topraklarımıza herhangi bir dış güçten gelen saldırıyı esefle karşıladığımız gibi ülkemizin de başka bir devletin ve halkın toprak bütünlüğünü ihlal etmesini asla doğru bulmuyor ve desteklemiyoruz.”
PİRHA – Dede Erdoğan Sezer ve Efe Engin, Suriye’de süren askeri operasyona dair, “Ağaç kesmek isterken dahi gülbeng verip rızalık alan bir toplumun bu operasyona rızalık vermesinin mümkünatı yok” dedi.
Haberin videosu
Yedinci günü geride kalan Suriye’nin kuzeyine yapılan operasyonla birlikte sivil ölüm haberleri de geliyor. Birçok kesimle birlikte Alevi toplumu da harekatın biran önce durdurulması yönündeki ısrarını sürdürüyor.
Dede Efe Engin ile Dede Erdoğan Sezer de “Ham olan bir meyvenin koparılmasının dahi inancımızda yeri yok” diyerek süren operasyona karşı olduklarını açıkladılar.
“ÖLÜM ÜZERİNE RIZALIK VERMEMİZ MÜMKÜN DEĞİL”
Dede Efe Engin, “Yolumuz gereği varlığın birliğine inanırız” diyerek sürece dair şu yorumu yaptı:
“Cümle canları Hakk gören bir bakış açısına sahibiz. Bu bakış açısının sebep olduğu üzere bu inanç sevgi ile 72 millete bir nazarda bakmak, kendine reva görmediğini başkasına görmeme üzerine kurulu. Bu bakış açısına göre bizim bir başka insana, kaldı ki avcıları bile cemine sokmayan bir inanış ve hakikat olarak kalkıp bir başkasını öldürmeye rızalık göstermemizin mümkünatı yok. Zaten Alevi inancına göre; ölüm üzerine yaşanan bir düşünceye rızalık vermesini bekleyemeyiz. Böyle bir şeyin mümkünatı yok. Yolumuza terstir. Bir ağacı bile keserken gülbeng verip onun rızalarını alarak kesen bir inançtan söz ediyoruz. Dolayısıyla da buna rızalık vermenin mümkünatı yoktur. Üstelik nasıl ki ülkemiz topraklarında demokratik laik bir cumhuriyeti savunuyoruz, nasıl Çanakkale sınırlarından Fransızlar, İngilizler girerken biz bunu istememiş isek bir başkasının ülke sınırlarından da içeri girmememiz lazım. Bu yaşananlara destek vermememiz lazım” dedi.
“CAN ALMAK ALEVİ İNANCINA TERSTİR”
Engin’in eleştirileri odağında Diyanet İşleri Başkanlığı da vardı. Başlatılan harekat ile birlikte camilerde sela okutulmasının yanlış olduğunu ifade eden Engin, “Diyanet, cezaevleri, sağlık hizmetleri ve milli eğitim ile yaptığı sözleşmesi gereği artık iç içe geçmiş bir süreç yaşıyor. Dolayısıyla operasyonla birlikte sela okunması bir başka inanç ve fikirlerin yok sayılması anlamındadır. Can öldürmeye ve şehitlik esası üzerine bir can feda etme üzerine bir yapı kurmak kesinlikle Alevi inancına terstir” dedi.
“İNANCIMDA CANLARA KIYMAK YOKTUR”
Dede Erdoğan Sezer ise Yunus Emre’nin “Yaratılanı severim yaratandan dolayı” sözünü hatırlatarak “Herkesin yaşama hakkı vardır” dedi.
Sezer, Alevi toplumunun tüm savaşlara karşı olduğunu ifade ederek şunları söyledi:
“Savaşlar olmasın, insanlar ölmesin, anneler ağlamasın. Ama ne çare bütün canlılar ağlıyor. Sadece oradaki kitlenin, Suriye’de yaşayan Alevilerin değil, Kakailer, Ezidiler, Süryaniler ve diğer azınlık topluluklar var. Hepsi yaratılan tarafından yaratılmış. Onun için insanların, savaşı önce kendi nefisleri ile yapması gerekir. Önce yaşamak için savaşması gerekir. Onun için toplumları yok etmek değil; insanları öldürmek, canlara kıymak, annelere gözyaşı döktürmek inancımda yoktur. Çünkü biz de ‘kurdun, kuşun lokması’ deyip bütün canlıların yaşamı için lokma veriyorsak, ‘yerde sürünen solucanın, yürüyen karıncanın ve ham olan bir meyvenin koparılmasının dahi inancımızda yeri yok’ diyorsak bir canın bedenden koparılmasına da karşıyız. Yapılanları doğru görmüyoruz. Dünyanın, barış, huzur, kardeşlik, dostluk ve paylaşım içinde yaşanmasından yanayız.”
PİRHA – Alevi örgütlerinde uzun yıllar emek harcayan Emel Uzman, “Bu geniş ve hepimizin sığabileceği bir yol. Daha çok da sevgi yolu. Onun için de herkesi kucaklamak lazım” diyerek Alevi inancı ile nasıl bütünleştiğini PİRHA’ya anlattı.
Haberin videosu
Uzun yıllardır Alevi örgütlerinde hak mücadelesi yürüten Ordulu Emel Uzman, yola nasıl gönül verdiğini ve Alevi felsefesine bakışını tanımladı.
“PSAKD’NİN İLK ÜYELERİNDEN BİRİSİYİM”
“Alevilik bu ülkede yaşayan inançsal yoğun baskı altında olan birçok insana yakın bir dünya” diyen Uzman, şimdi Pir Sultan Abdal 2 Temmuz Kültür ve Eğitim Vakfı’nda Genel Başkan Yardımcısı olarak görev yürütüyor. Sivas Katliamı’nın ardından daha çok sorumluluk aldığını söyleyen Emel Uzman, kendi penceresinden gördüğü Aleviliği şu sözlerle anlattı:
“1988 yılında Pir Sultan Abdal’ın köyü olan Banazlıların bir derneği vardı. Ancak o derneğe sadece Banazlılar alınıyordu. Ben, çok daha önceden Pir Sultan’ın deyişlerini bilen birisiydim ve arkadaşlarımla birlikte Pir Sultan’ın sadece o köye sıkıştırılmasının doğru olmadığını düşündük. Ardından tüzük değişikliği önerisinde bulunduk. 1990 yılında ise değişiklik gerçekleşti ve Pir Sultan Abdal Kültür Derneği herkese açılmış oldu. Derneğin ilk üyelerinden birisiyim. Pir Sultan Abdal deyişleri geleneksel olarak sol harekete yakındır. Oradan da aslında bir gönül bağımız vardı. Böylelikle yolculuk başlamış oldu.
“SİVAS KATLİAMI’NDAN SONRA BÜYÜK BİR SORUMLULUK YÜKLENDİ BANA”
İlerleyen süreçte de 2 Temmuz Sivas Katliamı yaşandı. Katliamı çok yakın yaşayanlardan birisiyim. O dönemde büyük bir sorumluluk yüklendi bana. Bu sorumlulukla birlikte bazı şeyler iç dünyama da dokunmaya başladı. Gönülde bir yol açıldı belki de. Birçok ‘Aleviyim’ diyenin dahi belki de bilmediği bir yolculuktu bu. Kendimi o yolun içerisinde buldum. Aslında daha sonraki yıllarda bu örgütlü yapılardaki görevlerimi bir an evvel bırakıp daha çok bu gönül yolculuğunda devam etmek istedim ama o kadar çok içerisine girmiştim ki bu kolay olmadı. Çünkü buralarda çalışacak, emek verecek insan bulmak çok zor. Yani burada büyüdük ve yaşlandık.
“ALEVİLİK KENDİMİ RAHAT HİSSETTİĞİM FELSEFE OLDU”
Dünya görüşü olarak bu felsefenin içerisinde açıkçası kendimi rahat hissettim. Felsefeyi bugüne kadar tanımlayanlar günümüze kadar getirmişler. Onlardan ne öğrenmeye çalışırsam bana kar kalır diye düşünüp dinledim, okudum, muhabbetlere, cemlere girdim. Kah sessiz oturdum, kah dedelere sorular sorup genel olarak bakışımı daha da aydınlatmaya çabaladım. Alevilik aslında bu ülkede yaşayan inançsal yoğun baskı altında olan birçok insana yakın bir dünya. Birçok insan da aslında bu yolun yolcusu olmak istiyor. Sonuçta bu geniş ve hepimizin de sığabileceği bir yol. Daha çok da sevgi yolu. Onun için de herkesi kucaklamak lazım. Zaten Aleviliğin geleneğinde de bu var. Ayrıca son 20 yılda özellikle inancın o kadar kadınlar üzerinde baskısını gördük ki kadının yok edilmesini, kadının aşağılanmasını ve o anlamda da biraz kadın için de ayrıca bir sığınacak liman olmuştur Alevilik. Ve ben artık bu demokratik örgütlerdeki sürecimi tamamlayıp kendimle kalmayı isteyen bir bacıyım.”
“ALEVİ OLMAYANLARLA YENİ BİR ALEVİLİK KURMA ÇABASINDALAR”
Alevi sorununa karşı iktidarın politikaları hakkında, “İnanç olarak da görmüyorlar. Samimiyetsiz oldukları da belli” diyen Emel Uzman, şunları söyledi:
“O siyasetin ve o hantal devlet yapısının, inancının, ırkının ve dilinin tek olduğunu düşünüyorum. Farklılıkları kucaklayacak bir yapıya sahip olduğunu düşünmüyorum ancak, kendilerine göre yaratmak istedikleri farklılıklar var. İktidar, ocaklarla, dedelerle günümüze gelen Alevi geleneğini şimdi Alevilikle ve Alevi olmayan insanlarla, yeni bir Alevilik kavramı kurmaya çalışıyor. İnanç olarak da görmüyor açıkçası. Samimiyetsiz oldukları da belli.”
“ALEVİ İMAM HATİP LİSESİ CAMİ-CEMEVİ PROJESİNİN DEVAMIDIR”
Geçmişte Gülen cemaati ile günümüz AKP iktidarının, Alevi asimilasyonu konusunda benzer politikalar yürüttüğünü de söyleyen Uzman, Alevi imam hatip lisesini işaret ederek şunları söyledi:
“Cami ve cemevi projesinde sonuç alınamayınca farklı bir yöntemle böylesi bir denemeye girdiler. Bunun yanı sıra Diyanet İşleri Başkanlığı’nın cemevlerine uzanması söz konusu. Bugüne kadar Aleviler arasında ret gören isimler Diyanet’le bir araya gelmeye başladı. Siyasetin kendi devamlılığı için ne yazık ki toplumun bazı kesimleri üzerinde oynama projeleri vardır. Gün gelir Kürtlerle ilgili böylesi bir proje gerçekleştirir, gün gelir Alevilerle ilgili… Alevi imam hatip lisesi de, cami-cemevi projesinin açık bir şekilde devamıdır. Fakat projenin karşılık bulacağına inanmıyorum. O projelerin içerisinde Şiilik mevcut. Anadoluya da bunun yayıldığı kaygısını taşıyorum. Geleneksel Aleviliğe baktığınız zaman bu inancı bir kalıba dökemezsiniz. Çünkü yöresel, ocaksal farklılıkları olan bir inanç bu. Yani ‘Yol bir sürek bin bir’ diyen inanç bu. Bugüne kadar birçok katliamlara rağmen yol devam ettiyse eğer bundan sonra da bu yol devam edecektir.”
“DİYANET KONUSUNDA TAVİZ VERİLMEMELİDİR”
Eski Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun İstanbul’daki bir cemevini, Diyanet İşleri Başkanının ise Mersin Cemevi’ni ziyareti konularına da değinen Uzman, şöyle devam etti:
“Geçmişte Diyanet’e aktarılan maddeleri okudum. Bizim geleneksel olarak Alevilik konusunda hiç değişmeyen ve vazgeçmeyeceğimiz taleplerimiz var. Mersin Cemevi’ndekiler de bu taleplerin altına imza atmışlar. Yavaş yavaş o imzalarının hiçbir anlamı kalmamış ve bu noktaya gelmişler. Bence Türkiye’de hiç vazgeçmeden söylenmesi gereken; Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kaldırılmasıdır. Bu konuda taviz verilmemelidir. Laiklik Türkiye’de yapıştırıcıdır. Her inançta olduğu gibi kendine göre hesapları, çıkarları olanlar vardır. Bunu son olay ile ilgili söylemiyorum sadece. Bizler gri pasaportlu dedeleri de gördük. Bu tür insanlar çıkacaktır ama Alevi toplumunun genel yapısı laiklikten yanadır ve inancını ocak olarak yaşamak ister. Devletten de bir katkı istemez. Bu işin içerisinde olanlar mutlaka özünü dara çekmeleri gerekir.”
PİRHA – DAD Mamak Şube Ana Fatma Cemevinde “Demokratik anayasa sürecinde Alevilerin talepleri nelerdir?” konulu panel düzenlendi. Konuşmalarda, “Kadın düşmanı, mezhepçi, ülkeyi tamamen selefi ideoloji hükmü altına sokmaya çalışan bir kurum olduğu için Diyanet lağvedilmelidir” denildi.
Haberin videosu
‘Demokratik Anayasa’ tartışmaları sürerken Alevi kurumları da konuyu gündemlerinin odağına aldı. Demokratik Alevi Derneği (DAD) Mamak Şube Ana Fatma Cemevi, “Demokratik anayasa sürecinde Alevilerin talepleri nelerdir?” başlığı altında panel düzenledi.
Moderatörlüğünü Hülya Türkmen’in yaptığı panelde konuşan Araştırmacı Yazar Hamide Yiğit, “Alevilerin talepleri bütün ötekileştirilenlerin taleplerdir” diyerek ülke toplumunun iktidar baskısı altında olduğunu ifade etti.
“ÖNCELİKLE DİYANET LAĞVEDİLMELİ”
Alevi örgütlerinin talepler konusunda net tavır alması gerektiğine de vurgu yapan Yazar Hamide Yiğit şunları söyledi:
“Alevilerin talepleri Kürtlerin, Ermenilerin de taleplerdir. Demokratik talepler güçlü ve örgütlü bir mücadele sonucunda, ancak yüksek dille ifade edilirse karşılık bulur. Eğer ki bu hakları hiç sayan, kutuplaştırıcı, nefret dilini siyasetin ana dili haline getiren gerici bir iktidar söz konusu ise taleplerimizi böylesi bir iktidara yönelteceksek söyleyeceklerimiz oldukça anlamsızlaşıyor. Örneğin egemen siyasetin resmi yürütücüsü konumundaki Diyanet İşleri Başkanlığı olduğu sürece Aleviler hangi talebini dile getirirse getirsin sadece talepten öteye geçmez. Bütün kimlik ve inanç gruplarının böylesi bir durumu kabul etmesi demek; haklarını teslim edip, nefes alamaz bir durumu da kabul etmesi anlamına gelir. Çünkü bugün bütün vatandaşların vergileri ile beslenen bir kurum, vergisini aldığı vatandaşları ötekileştirmek için makine gibi kurulmuş durumda. Dolayısıyla en başta dile getirilecek talep Diyanet’in lağvedilmesidir. Kadın düşmanı, mezhepçi, gerici, tamamen ülkeyi selefi ideoloji hükmü altına sokmaya çalışan bir kurum olduğu için Diyanet’in lağvedilmesi önemlidir. Bugünlerde siyasetin en karlı yanı din oldu. 12 Eylül’den bu yana Türk-İslam sentezinin ikamet edilmeye başladığını kabul etmek zorundayız. Ama bu zemin üzerinde AKP kendine göre yepyeni bir rejim inşa ediyor. Yani Türkiye’yi gerici selefi bir noktaya taşımıştır.”
“ALEVİ KÖYLERİNE CAMİ YAPIMI FAŞİST ABLUKADIR”
“Davutoğlu’nun Başbakan olduğu dönemlerde Alevilerden 12 maddelik bir talep listesi alındı. O taleplerden birisi ‘din dersleri zorunlu olmaktan çıkarılmalıdır. Kesinlikle din dersi olmamalıdır.’ şeklindeydi. Diğer bir talep ise ‘Alevilik ortaokullardan itibaren okullarda öğretilmelidir’ yönündeydi. Bu bir çelişkidir. Yani dini, bu gerici zihniyetten kurtarmak isterken Aleviliği aynı devletin eline ‘müfredatı sen belirle’ diyerek teslim etmek istiyorsun. Devlet elini dinden çekmelidir. Devlet ya da iktidarlar, dini hizmetleri haline getirmemelidir. Temel anayasadaki güvence bu noktada olmalıdır. Eşit yurttaşlık talebi önemli başlıklardan birisidir. Örneğin cemevlerinin statüsünün tanınması konusu gibi… Basit bir diğer talep ise; Alevi köylerine camilerin yapımının engellenmesidir. Çünkü bu bir tür faşist ablukadır. Mesela aşure gününün resmi tatil ilan edilmesi de çok insani bir taleptir. Aynı şekilde Arap Alevilerinin yaşamları boyunca en büyük bayram kabul ettikleri günün de resmi tatil ilan edilmesi gerekir. ‘Neden?’ derseniz o gün cehennemdeki ateşin dahi durduğuna inanırlar ve hiçbir iş yapmazlar. Temizlik dahi… Ama devletin dairelerinde çalışmak zorunda bırakılıyorlar. Bu tür talepler önemlidir.”
Panelin bir diğer konuşmacısı da Yazar Özcan Öğüt’tü. Öğüt, zorunlu din derslerinin söz konusu olduğu bir süreçte demokratik bir anayasa tartışmalarının söz konusu olamayacağını ifade ederek şunları söyledi:
“Bugüne kadar pek çok kurum, kişi Alevilerin sorunlarına çözüm getirme konusunda yola çıkarak çalıştaylarından birçok girişime kadar hep Alevilerin sorunlarını tanımak ve çözmek yerine Aleviliği tanımlamak konusunda bir refleks gelişti. Yani Aleviliği bir tanımlama krizine sokup çözüm bulunmamasına neden oldular. Bunları yapmalarındaki neden Alevilerin hak arama taleplerinin önüne geçmekti ve bu konuda da maalesef başarılı oldular. Alevilerin anayasal düzeydeki bütün taleplerinin temelinde yatan unsur eşit yurttaşlık talebidir. Yani tüm ötekilerin asli unsur olarak sayılan, hepsinin aynı zeminde tanınması anayasanın mevcut 24. maddesine baktığınızda da görülür. İlgili maddede ‘Herkes vicdan, din ve kanaat hürriyetine sahiptir’ der. Fakat buradaki herkes çok muğlak kalan kavramdır. Fakat farklılıklar hep görmezden gelinmiştir. Her hak talebinde ‘Buyurun siz de camiye’ tarzı söylemler söz konusu. Örneğin cemevlerinin ibadethane olarak tanınması talebinde bulunduğunuz zaman bir polemik unsuru görüyoruz. Peki eşit yurttaşlık talebi ile ne yapılabilir? Bir kere zorunlu din dersleri Alevi çocuklarına dayatılmamalı. Çünkü böyle bir realite varken demokratik bir anayasadan söz edilemez. Bu sadece Aleviler için de geçerli değil. Ateistler, gayrimüslim ve birçok farklı inançtan olan ailelerin çocukları için de geçerlidir. Yani çocukların pozitif bilimleri öğrenmeden dini öğrenmeleri başlı başına bir tartışma konusudur.”
Diyanet’in, öğrencilere ücretsiz dağıttığı, “Peygamber ve Gençlik” kitabında laiklik ve eğitim karşıtı propaganda yapıldı. Ekonomik sıkıntıda olan gençlerin daha fazla ibadet ettiği savunulan kitapta, “Tahsil ile dindarlık arasında ters yönlü ilişkiden bahsedilebilir” denildi.
Diyanet İşleri Başkanlığı’nın milyonlarca lira harcayarak çocuklara ücretsiz dağıttığı, “Peygamber ve Gençlik” kitabında laiklik ve eğitim karşıtı propaganda yapıldığı ortaya çıktı. Eğitim seviyesi yükseldikçe dinden uzaklaşıldığını savunan kitapta, “Seküler alanlarda yüksek tahsil yapmanın dini inanç ve ibadetler üzerinde olumsuz etki yaptığı tespit edilmiştir” denildi.
Birgün’den Mustafa Mert Bildircin’in haberine göre, kitapta, üniversiteli olmayan gençlerin üniversitelilere kıyasla daha düzenli ibadet ettiği belirtildi. Üniversite öğrencilerinin diğerlerine oranla yüzde 8 daha az ibadet ettiğini öne süren kitapta, “Tahsil ile dindarlık arasında ters yönlü bir ilişkiden bahsedilebilir. Seküler alanlarda yüksek tahsil yapmanın genel anlamda dindarlık, özelde dini inanç ve ibadetler üzerinde olumsuz etki yaptığı tespit edilmiştir” ifadeleri kullanıldı.
LAİK EĞİTİM HEDEF ALINDI
Diyanet’in kitabında, laik eğitim karşıtı ifadeler de dikkati çekti. Özellikle yükseköğretimin “yüksek düzeyde sekülerleştirme” potansiyeli taşıdığına vurgu yapılarak şöyle devam edildi: “Türk modernleşme sürecinde de bu potansiyel açıkça kendini hissettirmiştir. Kuşkusuz bu süreci besleyen daha farklı nedenler de söz konusudur. Seküler eğitim veren fakülte ve bölümlerde zaman zaman din ile bilimin karşı karşıya getirilmesi, yükseköğretim sürecinin beraberinde getirdiği sorgulayıcı akademik zihinsel yapıyla dinin eleştirel bir tarzda değerlendirilmesi, üniversite sürecinde öğrencilerin göreceli olarak bireyselleşmeye başlaması ve özgürleşmesi bu bağlamda değerlendirilebilir.”
ATEİSTLİK EĞİLİMİNİ ARTIRIYOR
Kitapta, Türkiye’deki eğitim sisteminin yapısı da “eleştirildi.” Eğitim sisteminin pozitivist yapısının bilinç ile inanç arasındaki bağı zayıflatıcı bir fonksiyon üstlendiğini ileri süren kitapta, eğitim düzeyi artan bireyler arasında dine mesafeli durma eğiliminin de arttığı ifade edildi. Yüksek eğitimli insanların ibadetlere fazla rağbet etmediğini ve ateistlik eğilimi ile din değiştirme oranlarının fazla olduğunu öne süren kitapta, “Bu durum genel anlamda modernite ve sekülerizmin geleneği sorgulayıcı, hatta dışlayıcı tutumunun yansıması olarak kabul edilebilir” düşüncesi paylaşıldı. (HABER MERKEZİ)
PİRHA– Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş’ın Tunceli Cemevi’ne ziyareti sırasında imam hatipli ve ilahiyat mezunu iki kişiyi, dede olarak atanması için Erbaş’a önermesine tepki gösteren Demokratik Alevi Derneği Mamak Şube Ana Fatma Cemevi Eş Başkanı Hasan Altun, “Dersim’de cemevinden doğru talep sakat bir anlayıştır, yola ihanettir” dedi.
Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş’ın Tunceli Cemevi’ne ziyareti sırasında imam hatipli ve ilahiyat mezunu iki kişiyi, dede olarak atanması için Erbaş’a önermesine ve Kuran istenmesine Alevilerden tepkiler gelmeye devam ediyor.
PİRHA‘ya konuşan Demokratik Alevi Derneği Mamak Şube Ana Fatma Cemevi Eş Başkanı Hasan Altun, “Diyanetin Tunceli Cemevi’ne ziyaretinin öncesine bakmadan konuyu ele almak, değerlendirmek eksik kalır. Biliyoruz ki AKP’nin Alevi kanaat önderleriyle yapmış olduğu çalıştaylar kendi Alevisini yaratmaktı” ifadelerini kullandı.
Altun, bunda başarılı olamayan siyasal iktidarın yeni bir proje devreye sokarak o dönem birlikte olduğu Fethullah Gülen ve Cem Vakfı Başkanı İzzettin Doğan ile birlikte Alevilerin asimilasyon politikasını hedefleyen cami- cemevi projesini devreye soktuğunu belirtti.
Cami-cemevi projesine karşı Alevilerin tepkilerini dile getirmesi, AKP ve FETÖ’nun iç çelişkileri sonucunda bu projenin rafa kaldırıldığını vurgulayan Altun, “Seçimlerde Cumhurbaşkanının ‘cemevlerine statü tanıyacağız’ söyleminin ardından Süleyman Soylu’nun ABF Genel Başkanı Hüseyin Güzelgül’le görüşmesi, ardından Sarıyer Armutlu Cemevi’nde yaşananlar, Sarıyer Ayazağa’da, Alevi mahallesinde ve Cemevinin karşısında hoparlörlerden yüksek sesle ezan dinletilmesi var. Asılan hoparlörlerden emniyetin, kaymakamlığın ve müftülüğün haberdar olmaması mümkün değil. Bu gelişmeler ışığında Diyanet’in Dersim’de Cemevine ziyareti oldukça düşündürücüdür” diye konuştu.
“Devlet için Dersim hala çıbanbaşıdır” diyen Altun, şöyle devam etti:
“Ne hikmetse gri pasaportlu dedelerin Dersim’den çıkması da düşündürücüdür. Cemevlerine imam atanması özellikler de cemevinden doğru talep sakat bir anlayıştır, yola ihanettir. Bu talep üzerinden reya hak inancına yapılan saldırı, soykırım politikalarının devamıdır. Cemevine imam hatip mezunu ilahiyatçıların dede olarak atanması talebi kadim reya hak inancının pirine, ocağına, talibine ziyaretgahına, cem- civatına yüzünü dönmektir, yüzünü çevirmektir, yol düşkünlüğüdür.”
“YOL DÜŞKÜNLERİNİN YAPTIKLARINA SEYİRCİ KALDIK”
Alevilerin ne yazık ki bu zeminin olgunlaşma sürecine seyirci kaldıklarını belirten Altun, “Yol düşkünü bu Aleviler devlete ellerini verdiler kollarını alamayacaklar” diye tepki gösterdi.
PİRHA-Derviş Cemal Ocağı pirlerinden Rıza Yağmur PİRHA’ya yaptığı açıklamada, Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş’ın Tunceli Cemevi’ni ziyaret etmesine ve cemevine imam atanmasını önermesine tepki göstererek, Dersim halkının iktidara bulaşan bir cemevine gitmemesi gerektiğini söyledi.
Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş’ın geçtiğimiz günlerde Tunceli Cemevi’ni ziyaret etmesine ve daha sonra gençlere Kur’an öğretilmesi için cemevlerine imam atanması şeklindeki sözlerine Alevilerden tepkiler gelmeye devam ediyor.
Derviş Cemal Ocağı pirlerinden Rıza Yağmur PİRHA’ya yaptığı açıklamada, Dersim halkının iktidara bulaşan bir cemevine gitmemesi gerektiğini söyledi.
“BİZ HAKK OLANIN YANINDA DURACAĞIZ”
“Yüzyıla yaklaşan Cumhuriyet sürecinde Alevilerin ismi yok iken, Diyanet’in orayı ziyaret etmesi tesadüf değildir” diyen Yağmur, “AKP’nin taktiği budur; gündeme alır, zamana yayar, hile yapar. Bu 1400 yıllık bir gelenektir. Muaviye döneminden bu yana süregeldi” diye konuştu.
Alevilerin Muaviye tayfasından yollarını ayırdıklarını ve cemlerinde bu isimlere lanet okuduklarını dile getiren Yağmur, “Her cemde haksızlıklara lanett okuyoruz. Hz. Muaviye demiyoruz, ismini ağzımıza almıyoruz. Hakk olanın yanında duracağız, nahak olanın yanında durmayacağız” dedi.
Cemevine girebilmek için talip olunması gerektiğine dikkat çeken Pir Yağmur, “Acaba Diyanet Başkanı kimin talibidir. Orada pir makamında oturan gerçekten pir midir? Dersim halkının şunu anlaması lazım: Haksızın yanında durulmaz. Biz yaratılıştan bu yana hak ve hakikatın yanında olacağız diye bir söz vermişiz. İnsan soyu dünyada olduğu müddetçe haklı ve haksızın mücadelesi devam edecektir. Biz de haklı olanın yanında olacağız” ifadelerini kullandı.
“Her Alevinin evi cemevi iken durum böyle değildi” hatırlatmasını yapan Yağmur, “Son 50 yılda pir ile talip arasındaki bağ koptu. Cemevleri Aleviler için yapılınca yavaş yavaş iktidara bulaşmak istediler. Oysa gelen tüm peygamber saltanatın karşısında durdular. Son dinin aydınlanma bedelini de Aleviler ödedi. Diyanet’in Dersim’deki cemevini ziyaret etmesi yadırganmaz, devlettir eder ama bizim gibi yüksek sesle haksız olanlara lanet okuyacak mı? Oluşturdukları iktidar haksız olanların iktidarıdır. Bu gibi hallerde taliplerin cemevine gitmemesi lazım. Oradaki pir iktidara bulaşmışsa Alevi inancı sekteye uğramıştır” dedi.
“HIZIR BİZDE TANRININ BİR ADIDIR”
‘Keloğlan Ak Ülkede’ isimli çocuk kitabında Hızır’a hakaret edilmesini de eleştiren Pir Yağmur, “Bizim inancımızda Hızır binbir ismi olan Raballah’ın isimlerinden biridir.’Binbir ismi vardır, bir ismi Hızır/Nerede çağırırsan orada hazır’ biz böyle deriz” diye konuştu.
Pir Yağmur devamında şunları söyledi:
“Böyle bir yorum yapanlar, bizim kutsallarımızı aşağılarken şunu bilmeleri lazım: Anadolu’nun her tarafında Sünniler de dara düştüklerinde Hızır’ı çağırırlar. Darda kalanı kurtaran tanrı olabilir. Bizim inancımızda Hızır tanrının yeryüzündeki tezahürüdür. Başkalarının kutsallarına saldırma tanrı katında da, ahlaki olarak da doğru değildir. ”
Din görevlileriyle bir araya gelen Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş, “Yaz Kur’an kurslarına gelen çocuklarımızı okul döneminde de davet edelim” dedi.
“İl Buluşmaları” kapsamında Kütahya Hazer Dinari Kültür Merkezi’nde gerçekleştirilen programda konuşan Diyanet İşleri Başkanı Erbaş, “Kur’an ve sünnet çizgisinden, Kur’an ve sünnet birlikteliğinden asla taviz vermeyeceğiz” dedi. Erbaş konuşmasında, yeni eğitim öğretim yılıyla ilgili de fetva verdi.
Din görevlileriyle yaptığı toplantıda yaz kuran kurslarına 4 milyona yakın çocuğun başvurduğunu belirten Erbaş, “Yaz Kur’an kurslarına gelen çocuklarımızı okul döneminde de davet edelim. Yazın öğrettiklerimizin tekrarını yapalım. Ne kadar çok tekrar edersek onların unutmamalarını sağlamış oluruz” ifadelerini kullandı.
“EV EV DOLAŞIN, İNSANLARI AYDINLATIN”
“Ev ev dolaşın, insanlarımızı aydınlatın” çağrısında bulunan Erbaş, “Biz aydınlatmazsak din istismarcıları o boşluğu dolduruyor. İnsanlarımızı yanlış yönlendiriyorlar. İnsanlar da onların anlattıklarını din zannediyor. Din istismarının terör örgütüne dönüştüğünü de görüyorsunuz, FETÖ, DEAŞ nedir? Doğru dini bilgiden uzak yetiştirilirse insanlar, varacağı nokta burasıdır” dedi.
PİRHA – Diyanet İşleri Başkanlığı’nın son zamanlarda başta eğitim olmak üzere çeşitli konularda yayınladığı fetvalara ilişkin konuşan Alevi yurttaşlar, Diyanet’in kaldırılması gerektiğini çünkü hayatın her alanına müdahale ettiğini söyledi.
Haberin Videosu
Diyanet İşleri Başkanlığı’nın son zamanlarda eğitim ve kız çocuklarının kaç yaşında evlenecekleri konusunda yayınladığı fetvalara Alevilerden tepkiler gelmeye devam ediyor.
Pir Haber Ajansı’na konuşan Alevi yurttaşlar Diyanet’in kaldırılması gerektiğini söyledi.
“Diyanet’in derhal kaldırılması ve halkın özgür demokratik bir şekilde laik, seküler mantıkta yaşamasını savunuyoruz” diyen Alevi yurttaş, “Diyanet kurumu tek yanlı, tamamen Muaviye inancına hizmet eden bir kurum. O açıdan kapatılmasını ve bu işlere de karışmamasını talep ediyoruz” dedi.
Bir başka yurttaş ise Diyanet’in insanların hayatlarına müdahalesinin yanlış olduğunu söyledi. “Diyanet’in kaldırılması gerektiğini söyleyen Alevi yurttaş, “İnsanların inançları insanlara verilmeli. İnsanlara ‘sen git burada bunu yap’ demekle değil. İnsanların inanç eğitimini aileleri vermeli, Çocuğuma inancımı ben öğretmeliyim birilerinin dayatmasıyla değil” ifadelerini kullandı.
“Dini açıdan 72 millete açık olan bir toplumuz” diyen diğer bir Alevi yurttaş ise, Diyanet’e tepki için sayacakları çok sebeplerinin olduğunu söyledi.
Diyanet İşleri Başkanlığı’na ayrılan bütçeden paylaşımda haksızlık yapıldığını dile getirerek, “Bizlerden vergi alıyor ama paylaşıma sıra geldiğinde buna yanaşmıyorlar” dedi.
Diyanet’in eğitime müdahale ettiğini hatta müdahale etmediği hiçbir şeyin kalmadığını belirterek, “Diyanet tamamen içimize girdi. Cumhuriyet ile Diyanet’i ayırmamız lazım. Biz laiklik bir ülkeyiz laik kalacağız”şeklinde konuştu. (HABER MERKEZİ)