Etiket: diyarbakır cezaevi

  • Yoleri: Esat Oktay Yıldıran işkencecidir, ismi okula verilerek temizlenemez-VİDEO

    Yoleri: Esat Oktay Yıldıran işkencecidir, ismi okula verilerek temizlenemez-VİDEO

    PİRHA-İzmir Buca’da Belenbaşı İlkokulu’na, işkenceci komutan Esat Oktay Yıldıran’ın adının verilmesine tepki gösteren İHD İstanbul Şube Başkanı Gülseren Yoleri, “Esat Oktay Yıldıran, ismi işkenceyle eş anlamlı bir isim. Bunu insan hakları açısından da hukuk açısından da asla kabul edemiyoruz ve hiçbir şekilde bu normalleştirmeyi kabul etmeyeceğiz” dedi.

    İzmir Buca Belenbaşı Köyü’nde bulunan bir ilkokula, 12 Eylül 1980 darbesinden sonra Diyarbakır E Tipi Askeri Cezaevi’nde tutuklulara yönelik işkenceleri ile bilinen Esat Oktay Yıldıran’ın ismi verildi.

    İHD İstanbul Şube Başkanı Gülseren Yoleri, 12 Eylül sonrası Diyarbakır Cezaevi’nin işkencecisi Esat Oktay Yıldıran’ın adının okula verilmesine tepki gösterdi.

    “ESAT OKTAY YILDIRAN’IN İSMİNİN OKULA VERİLMESİNİ KABUL ETMİYORUZ”

    Esat Oktay Yıldıran isminin dehşet verici bir isim olduğunu dile getiren Gülseren Yoleri, “Esat Oktay Yıldıran, işkenceleriyle ün salmış ve yüzlerce mahpusa cehennemi yaşatmış. Bugün hala yaptıkları anlatıldığında herkesin dehşete düştüğü bir zattan bahsediyoruz ve bunu devletin gücünü arkasına alarak gerçekleştirmiş” dedi.

    Yoleri, işkencenin normalleştirilmeye çalışıldığını belirterek şöyle devam etti:

    “Esat Oktay Yıldıran, ismi işkenceyle eş anlamlı bir isimken bugün bir okula verilmesi son yıllarda özellikle işkencenin arttığına ve cezasızlık politikasının gittikçe daha güçlendirildiğine dair yapılan tespitleri haklı çıkartan bir tablo var. Yapılan işkenceyi sıradanlaştırma ve işkencecileri toplumda normalleştirmeye çalışma çabasının bir parçası gibi gözüküyor. Bugünkü iktidar bize işkence artık yaşamınızın bir parçası olacak ve işkenceciler sizin hayatınızda itibar görecek diyor. Bunu insan hakları açısından da hukuk açısından da asla kabul edemiyoruz ve hiçbir şekilde bu normalleştirmeyi kabul etmeyeceğiz. Esat Oktay Yıldıran bir işkenceci ve herhangi bir okula ismi verilerek bunun isminin temizlenmesi ya da işkencenin normalleştirilmesi mümkün değil, bu politikayı kınıyoruz.”

    Cihan BERK/İSTANBUL

    İLGİLİ HABERLER:
    -İşkenceci komutanın adının okula verilmesine Eğitim Sen’den tepki: Bu ayıp düzeltilmeli
    -Koçyiğit: İşkenceci Esat Oktay Yıldıran’ın adının bir okula verilmesi utanç vericidir
    -‘Esat Oktay Yıldıran’ tepkisi yükseliyor: Milyonlarca insanın acılarıyla alay mı ediyorsunuz?
    -‘Esat Oktay Yıldıran’ın isminin bir köy okuluna verilmesi tam bir akıl tutulmasıdır’-VİDEO

  • İşkenceci komutanın adının okula verilmesine Eğitim Sen’den tepki: Bu ayıp düzeltilmeli

    İşkenceci komutanın adının okula verilmesine Eğitim Sen’den tepki: Bu ayıp düzeltilmeli

    PİRHA- İzmir Buca Belenbaşı Köyü’ndeki Belenbaşı İlkokulu’na 12 Eylül sonrası Diyarbakır Cezaevi’nin işkencecisi Esat Oktay Yıldıran’ın adının verilmesine Eğitim-Sen İzmir 5 Nolu Şube Başkanı Savaş Candemir tepki gösterdi. Candemir, “Eğitim Sen olarak bir eğitim kurumuna, yaptığı işkencelerle tanınan, onlarca insanın ölümüne neden olan birinin adının verilmesini kınıyoruz. Bu ayıbın bir an önce düzeltilmesini talep ediyoruz” dedi.

    İzmir Buca Belenbaşı Köyü’nde bulunan bir ilkokula, 12 Eylül 1980 darbesinden sonra Diyarbakır E Tipi Askeri Cezaevi’nde tutuklulara yönelik işkenceleri ile bilinen Esat Oktay Yıldıran’ın isminin verildiği ortaya çıktı.

    Buca İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü’nün sosyal medyadan fotoğraflarını paylaştığı törende, bir de Esat Oktay Yıldıran için lokma dökülüp ikram edildi.

    “DARBEYİ YAPANLARIN İSİMLERİ SİLİNMELİDİR”

    Konuya dair konuşan Eğitim-Sen İzmir 5 Nolu Şube Başkanı Savaş Candemir, tepkilere rağmen İzmir Valiliği’nin kent ile özdeşleşmiş okul isimlerini değiştirmeye devam ettiğini söyledi.

    Candemir, “2010 anayasa değişikliğinden sonra 12 Eylül darbesini yapan ve binlerce insanın ölmesine, on binlercesinin cezaevlerine doldurulmasına neden olan başta Kenan Evren olmak üzere yargılanmış ve gıyabında da olsa cezalandırılmışlardır. Darbeyi yapanların isimleri her yerden silinmelidir” dedi.

    “İŞKENCECİNİN İSMİNİN OKULA VERİLMESİ KABUL EDİLEMEZ”

    Candemir, Esat Oktay Yıldıran’ın işkenceci olduğunu hatırlatarak, “12 Eylül darbesinin simgelerinden biri olan Diyarbakır Cezaevi komutanlığı görevini yapan işkenceci Esat Oktay Yıldıran kimdir? 12 Eylül darbesinden sonra Diyarbakır Cezaevi’nde müdür olarak görev yapmış, görevi sırasında 60’a yakın insanın ölmesine neden olmuş bir işkencecidir. İnternete girdiğinizde İşkenceci Esat Oktay’ın yaptığı işkenceleri anlatan onlarca kitap ve sinema filmi karşınıza çıkıyor. Böyle bir işkencecinin adının bir eğitim kurumuna verilmesi kabul edilemez” diye konuştu.

    İZMİR VALİLİĞİ’NE ÇAĞRI: BU AYIBI DÜZELTİN

    Bir eğitim kurumuna bu ismin verilmesinin bir ayıp olduğunu ifade eden Candemir, İzmir Valiliği’ne ise, “AKP iktidarı vatandaşın tepkisi sonucu, bu işkencecinin adını parktaki anıttan silmiştir. 2010 yılında AKP’li Fatih Belediyesi, Fatih Şehitler Parkı’ndaki anıtta, Esat Oktay Yıldıran adını anıttan sökmüştü. AKP iktidarı 2010 yılında adını parktan sildiği işkencecinin adını şimdi bir eğitim kurumuna veriyor.  Eğitim Sen olarak bir eğitim kurumuna, yaptığı işkencelerle tanınan, onlarca insanın ölümüne neden olan birinin adının verilmesini kınıyoruz. Bu ayıbın bir an önce düzeltilmesi ve İzmir Valiliği tarafından yapılan bu isim değişikliğinden derhal vazgeçilmesini talep ediyoruz” diyerek çağrıda bulundu.

    PİRHA/İZMİR

     

     

     

  • Tutuklu gazeteci Abdurahman Gök, ödülünü cezaevindeki gazetecilere adadı

    Tutuklu gazeteci Abdurahman Gök, ödülünü cezaevindeki gazetecilere adadı

    PİRHA- Musa Anter Özgür Basın Şehitleri Gazetecilik Ödülleri kapsamında, Türkçe haber kategorisinde birincilik ödülünü alan tutuklu gazeteci Abdurrahman Gök, ödülünü tüm tutuklu gazetecilere adayarak, “Özgürlüğünden yoksun bırakılma riskine rağmen hiçbir şekilde hakikatten ve vicdanlarından ödün vermeyen herkese selam olsun” mesajını paylaştı.

    Musa Anter Özgür Basın Şehitleri Gazetecilik Ödülleri, Türkçe haber kategorisinde birincilik ödülünü, İran’da Mahsa Amini’nin katledilişinin ardından başlayan “Jin jiyan azadî” hareketini dünyaya yayan “Rojhilat ve İran’dayım: Yeni bir İran umudu” haberiyle alan Mezopotamya Ajansı’nın tutuklu editörü Abdurrahman Gök, bir mesaj yayınladı.

    Tutuklu bulunduğu Diyarbakır Cezaevi’nden mesaj gönderen Gök, haberini seçen jüri üyelerine teşekkür etti ve ödülünü adını sıraladığı tutuklu gazetecilerin şahsında tüm tutuklu gazetecilere adadı.

    “HAKİKATTEN ÖDÜN VERMEYEN HERKESE SELAM OLSUN”

    Gök’ün gönderdiği mesaj şöyle:

    “Mahza Jina Emini’nin 13 Eylül 2022’de Tahran’da polis tarafından öldürülmesinden sonra tam Tahran’a yayılan eylemleri takip etmek için gittiğim İran ve Rojhilat kentlerinde yaptığım gözlemler sonucu hazırladığım yazı dizisini ödüle layık gören jüri üyelerine teşekkür ederim.

    Bu ödülü özgürlüklerinden yoksun bırakılmak pahasına Jina’nın ölümünü kamuoyuna duyurdukları için tutuklanan İranlı gazeteciler Nilufer Hamedi ve Elahe Mohammedi’ye, benim gibi tutuklu gazeteci arkadaşlarım Sedat Yılmaz, Dicle Müftüoğlu, Mehmet Şah Oruç, Fırat Can Arslan ve Merdan Yanardağ şahsında tutuklu gazetecilere adıyorum. Özgürlüğünden yoksun bırakılma riskine rağmen hiçbir şekilde hakikatten ve vicdanlarından ödün vermeyen herkese selam olsun.”

    PİRHA/DİYARBAKIR

  • Doğan Çelik: 12 Eylül’de Amed zindanında çok zulüm gördük ama direndik-VİDEO

    Doğan Çelik: 12 Eylül’de Amed zindanında çok zulüm gördük ama direndik-VİDEO

    PİRHA-12 Eylül’de Diyarbakır Cezaevi’nde çok zulüm gördüklerini ifade eden Doğan Çelik, “Ancak zulmün ve baskının olduğu yerde direnişte vardır. 70’li yıllarda Sagros zindanında yaşanan işkenceleri anlatırlardı ama biz Amed zindanında oradaki zulmün bin katını gördük” dedi.

    Kenan Evren’in başını çektiği 12 Eylül 1980 askeri darbesi, 43’üncü yılını geride bıraktı. Yeni bir rejimin önünü açan darbe, zulüm, işkence, idam ve ölümlerle Türkiye’nin en karanlık dönemlerinden biri olarak tarihe geçti.

    Resmi rakamlara göre; 650 bin kişinin gözaltına alındığı, 230 binin kişinin askeri mahkemelerce yargılandığı, 52 bin kişinin tutuklandığı, 48 kişinin idam edildiği, 171’i işkence sonucu olmak üzere 300 kişinin yaşamını yitirdiği, yüzlercesinin kaybedildiği, binlercesinin işkence tezgahlarından geçtiği askeri darbe, hala yüzleşmeyi bekleyen bir hafıza oluşturdu.

    12 Eylül askeri darbesi yaşandığında Diyarbakır Cezaevi’nde olan Doğan Çelik, o dönemde yaşadıklarını PİRHA’ya anlattı.

    “ÇOK ZULÜM GÖRDÜK”

    12 Eylül rejimini lanetlediğini ifade ederek sözlerine başlayan Doğan Çelik, “O yıllar çok farklı yıllardı. 12 Eylül’de Amed zindanında çok zulüm gördük. Ancak zulmün ve baskının olduğu yerde direnişte vardır. 70’li yıllarda Sagros zindanında yaşanan işkenceleri anlatırlardı ama biz Amed zindanında oradaki zulmün bin katını gördük. Mazlum Doğan’a çok işkence yapıyorlardı ama Mazlum Doğan bize ‘Sizi korkutuyorlar, işkence yapıyorlar ama direnin’ diyordu. Çok işkence gördük, Amed zindanındaki arkadaşlar cezaevinden çıktıktan sonra yaşadığımız işkenceleri konuşurken biz bu işkencelere nasıl dayandık diye konuşuyorduk. Her mahkemeye gittiğimizde sabah kahvaltısında çorbaya sabun koyarlardı herkesi ishal ederlerdi. Ellerimiz ve ayaklarımız bağlı bir şekilde 2 saat boyunca bekletirlerdi, mahkemeye giderken bir sürü arkadaşımız ishal olup mahkeme salonunda kendini tutamadığı oldu” dedi.

    “BÜTÜN YAŞANANLARIN HESABININ SORULACAĞINA DAİR UMUT VARDI”

    Cezaevinden çıktıktan sonra hiçbir şeyin eskisi gibi olmadığını ve herkesin korkutulduğunu söyleyen Çelik, “Bizimle beraber cezaevinde olan arkadaşlarımız bile korkup bize selam vermiyorlardı. İnsanlar neden bu kadar değişti diye düşünüyorsun. Bir gün bütün bu yaşananların hesabının sorulacağına yönelik umut vardı, cuntacıların bütün baskısı ve zulmü beni o kadar etkilememişti. Halkın direnişinde bir sorun yok ancak küçük hesaplar peşinde olanların hesaplarının bozulması gerekiyor. Biz bu sürecin çok sancılı geçtiğini görüyoruz ama bu sürecinde aşılacağını ve daha güzel şeylerin olacağına inanıyorum” diye konuştu.

    Cihan BERK/DERSİM

  • Hasta tutuklu Bişar Yazıcı yaşamını yitirdi

    Hasta tutuklu Bişar Yazıcı yaşamını yitirdi

    Van Yüksek Güvenlikli Kapalı Cezaevi’nde tutulan Bişar Yazıcı adlı tutuklu yaşamını yitirdi. 

    Van Yüksek Güvenlikli Cezaevi’nde tutulan Bişar Yazıcı adlı 52 yaşındaki tutuklu bayramdan önceki Cuma günü akşamı Karaciğer yetmezliği nedeniyle Diyarbakır Dicle Üniversitesi’ne sevk edildi. Oğlunun refakatçi olmasına izin verilmezken, Yazıcı’nın bugün yaşamını yitirdiği öğrenildi.

    Yazıcı ailesi cenazeyi almak için Diyarbakır Adli Tıp Kurumu’na (ATK) gitti. Alınacak olan Yazıcı’nın cenazesi, Van’ın Özalp ilçesine ilçesine bağlı Çavuşlar Mahallesi’ne götürülecek.

    (HABER MERKEZİ)

     

     

  • 78’liler Girişimi: Diyarbakır Cezaevi İnsan Hakları Müzesi’ne dönüştürülmeli

    78’liler Girişimi: Diyarbakır Cezaevi İnsan Hakları Müzesi’ne dönüştürülmeli

    PİRHA- 78’liler Girişimi, Diyarbakır 5 No’lu Askeri Cezaevi’nin bir halkın hafızası olduğunu belirterek, bir İnsan Hakları Müzesi’ne dönüştürülmesi gerektiğini kaydetti.  78’liler Girişimi Sözcüsü Celalettin Can, Diyarbakır Cezaevi’nin barış ve kardeşlik sembolü bir İnsan Hakları Müzesi’ne dönüştürülmesi gerektiğini ifade etti. 

    Diyarbakır Cezaevi Gerçeğini Araştırma ve Adalet Komisyonu, Diyarbakır 5 Nolu Askeri Cezaevi’nin İnsan Hakları Müzesi olması talebiyle basın toplantısı yaptı.

    78’liler Girişimi Derneği binasında yapılan toplantıda, “Diyarbakır cezaevi insan hakları müzesi olsun” pankartı asıldı. Toplantıya, Askeri Darbelerin Asker Muhalifleri Derneği (Adam-Der) Halkların Demokratik Kongresi (HDK), Yeşil Sol Parti, Karşı Sanat Çalışmaları ve 78’liler Girişimi üyesi katıldı.

    Basın metnini okuyan 78’liler Girişimi Sözcüsü Celalettin Can, 12 Eylül darbesinin ardından Diyarbakır 5 No’lu Askeri Cezaevi’ndeki tutukluların özel politikalara tabi tutulduğun ifade etti. Diyarbakır 5 No’lu Askeri Cezaevi’nde büyük çoğunluğunun Kürt olan binlerce insanın bedensel ve ruhsal olarak örselendiğini vurgulayan Can, onlarca kişinin katledildiğini, yüzlercesinin ise sakat bırakıldığını belirtti.

    Can, “ Diyarbakır Cezaevi’nde yaşananlar bu cezaevinde yatan Kürtlerin, Türklerin, Arapların ve diğer halk toplulukların toplumsal hafızasında yoğun acı yüklü sembolik bir yer edindi. Türkiye’de 1980-84 döneminde bu cezaevinde yatmış olanların tanıklıkları, bu cezaevinin çok özel bir rejime tabi, bir tür toplama ve işkence kampı işlevi gördüğünü hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak şekilde gösteriyor” dedi.

    “İYİLİĞİN SEMBOLÜ HALİNE DÖNÜŞTÜRMELİYİZ”

    Diyarbakır Cezaevi’nde uygulanan vahşetin sorumluları hakkında şimdiye kadar hiçbir şekilde işlem yapılmadığını vurgulayan Celalettin Can, yaşanan acıların tekrarlanamaması için tüm ülkenin ve toplumun hakikatle yüzleşmesi bakımından Diyarbakır 5 No’lu Askeri Cezaevinin özel ve kritik bir anlama sahip olduğunu söyledi. Can, “Bir daha asla’ diyebilmek için kötülüğün sembolü haline gelmiş olan bu tip ve benzeri mekanları koruyarak, iyiliğin sembolü haline dönüştürebilmeliyiz” ifadelerini kullandı.

    TOPLUMSAL HAFIZAYI YOK ETME POLİTİKASINI KABUL ETMİYORUZ”

    Diyarbakır 5 No’lu Askeri Cezaevi’nin yıkılarak, okul ve kültür evine dönüştürülerek yaşananların unutturulmayacağını kaydeden Can, şöyle devam etti:

    “Bilinmelidir ki bu cezaevi bir halkın tarihi, bir döneminin hafızasıdır. Toplumsal tarihte ve halkın belleğinde unutulmayacak derin izler bırakmıştır bu cezaevi. Böylesi bir unutma tutumu halkı hafızasızlığa mahkûm etmekten başka, mağdurlar ve yakınları açısından kabul edilemez bir toplumsal hadsizlik, bir saygısızlık oluyor. Diyarbakır Cezaevi’ne karşı duyarlı aydınlar, İnsan Hakları kuruluşları, 78’lile ve sivil toplum örgütleri, siyasi partiler, elbette en evvel bölge halkı ‘Kültür merkezi’ ve Hafıza bölümü cilası üzerinden bir dönemin toplumsal hafızasını yok etme politikasını kabul etmiyoruz.”

    “BARIŞ VE KARDEŞLİK SEMBOLÜ OLMALI”

    Diyarbakır Cezaevi’nin yapı olarak korunmasını talep ettiklerini aktaran Can, “ Talebimiz yaşanmışlıkları sergileyen, mağdurları onurlandıran, toplumu eğiten, dolayısıyla toplumsal hafızanın olumlu ve yapıcı yönden yeniden kurulmasına katkıda bulunan, barış ve kardeşlik sembolü bir İnsan Hakları Müzesi’ne dönüştürülmesidir” dedi.

    (HABER MERKEZİ)

  • Devlet, Diyarbakır Cezaevi’nde yaşanan vahşetle yüzleşmeli, özür dilemeli

    Devlet, Diyarbakır Cezaevi’nde yaşanan vahşetle yüzleşmeli, özür dilemeli

    PİRHA- AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan, Diyarbakır’da yaptığı mitingde cezaevinin boşaltıldığını belirterek buranın müze yapılabileceğini söyledi. 78’liler Girişimi Sözcüsü Celalettin Can ve 1981-1983 yılları arasında Diyarbakır Cezaevi’nde kalan Ali Haydar Aşkın, cezaevinin dönüştürülmek istenmesine ilişkin, “O dönem orada yaşanan vahşetle devlet yüzleşmelidir. Konunun tüm muhatapları ile bu müze inşası gerçekleştirilmelidir” dediler. 

    Diyarbakır E Tipi Kapalı Cezaevi, 1980 askeri darbesiyle birlikte işkenceler, insanlık dışı uygulamalar ve direnişlerle hafızlara kazındı.

    AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan, geçtiğimiz hafta Diyarbakır’da yaptığı mitingde cezaevinin boşaltıldığını belirterek buranın kültür merkezi, müze ve bir kısmının da hafıza merkezi yapılabileceğini söyledi. Erdoğan sözlerine, “Böylece Diyarbakır’ın hafızasındaki bir kötü anıyı ortadan kaldırmış oluyoruz” cümlesini de ekledi. Ancak başta o ‘kötü anıları’ yaşayanlar olmak üzere cezaevinin müze olmasını isteyenlerin talepleri başka.

    Onlar, cezaevinde olup bitenlerin belgeleriyle ortaya çıkarılmasını, cezaevi gerçeği ve faillerle yüzleşmeyi istiyorlar. Kısacası adalet istiyorlar. Kendilerine o ‘kötü anıları’ yaşatanların hem mahkemelerde hem de toplum vicdanında mahkum olmalarını sağlamak istiyorlar. Diyarbakır Cezaevi’nde uygulanan insanlık dışı uygulamaların ve işkencelerin amaç ve nedenlerini ortaya çıkarmak, bir hafıza müzesi oluşturmak istiyorlar.

    O dönemin tanıklarından ve mağdurlarından 78’liler Girişimi Sözcüsü Celalettin Can ve 1981-1983 yılları arasında Diyarbakır Cezaevi’nde kalan Ali Haydar Aşkın, cezaevinin dönüştürülmek istenmesine ilişkin PİRHA’ya konuştu.

    “CEZAEVİNİN KÜLTÜR MERKEZİNE DÖNÜŞTÜRÜLMESİNE KESİNLİKLE KARŞIYIZ”

    Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın cezaevini müze değil kültür merkezi yapmak istediğini belirterek sözlerine başlayan 78’liler Girişimi Sözcüsü Celalettin Can, başlangıçta orayı yıkmayı düşündüklerini söyledi.

    Can, sözlerine şöyle devam etti:

    “’Kötü dönemlerin izi silinsin, bu acılar unutulsun’ diyerek orayı önce yıkmak istediler. Bu tartışıldı ve kamuoyu buna itiraz etti. Daha sonra kültür merkezine dönüştürelim önerisi geldi. Sonrasında biz bunu araştırdık. Dönüştüreceğini söylediği kültür merkezi, bir kıraathane perspektifindeydi. Biraz İslamcı kültüre yakın bir yer oluşturmak istedi. Ne olursa olsun kültür merkezine dönüştürülmesine biz kesinlikle karşıyız. Bunu dile getirdik her platformda. Erdoğan Diyarbakır’a gelmeden önce güçlü bir basın açıklaması yaptık. ‘Diyarbakır Cezaevi müze olmalıdır’ dedik. Kültür merkezine dönüştürülmesine kesinlikle karşı olduğumuzu vurguladık.

    “ERDOĞAN CEZAEVİNİN NE YAPILACAĞINI NET OLARAK AÇIKLAMADI”

    Daha sonra ben Erdoğan’a kamuoyu önünde bir mektup yazdım. Bu mektup kamuoyunda da çokça yer aldı. Taleplerimizi, eleştirilerimizi bu mektubumuz da dile getirdik. Sonrasında ise Erdoğan bizim mektubumuzdan mı etkilendi, uyarıldı mı ya da ne düşündü bilmiyoruz ama Diyarbakır’a gelirken Diyarbakır Cezaevi’nin müze olacağını söyledi. Konuşmasının devamında bir kısmının müze, bir kısmının hafıza merkezi, bir kısmının kültür merkezi olabileceğini de söyledi. Yani net olarak ne yapılacağını açıklamadı aslında. Gelen tepkilerden dolayı baştan sağma söylemlerde bulundu gitti. Eleştirilere karşı orta bir dil tutturdu.”

    “BİR GÜNDE BOŞALTTILAR CEZAEVİNİ, NE OLACAK, NASIL OLACAK HİÇBİR ŞEY BELLİ DEĞİL”

    Erdoğan’ın Diyarbakır’a gelmeden önce yaptıkları basın açıklamasında haftanın belirli günlerinde ‘Adalet’ çağrısında bulunacakları açıklamalar yapacaklarını da ifade eden Can, “Biz müze yapılması konusunda bir imza kampanyası düzenlemiştik. Bununla ilgili 100.000 imza toplamıştık ve Meclis’e iletmiştik. Bu imza kampanyamızı da tekrar devam ettireceğimizi açıkladık. Bütün partilere gideceğiz ve uluslararası kamuoyunda da daha çok gündeme getireceğiz bu konuyu. Bizim bu çalışmalarımız sonrasında Erdoğan Diyarbakır’a geldiğinde, ‘müze olabilir’ diye bir açıklama yaptı. Müze olması konusunda ciddiyete binmiş somut hiçbir adım yok. Bir günde boşalttılar cezaevini. Ne olacak, nasıl olacak hiçbir şey belli değil” dedi.

     “KONUNUN TÜM MUHATAPLARI İLE BU MÜZE İNŞASI GERÇEKLEŞTİRİLMELİ”

    Celalettin Can şunları kaydetti:

    “Biz adalet ve vicdan çağrısı yapmaya devam edeceğiz. Hükümeti ve diğer partileri bu konuda zorlayacağız. Bir seçim sürecine de girdik. Seçimlerde hangi parti bizim taleplerimizi gündemine alırsa, Diyarbakır Cezaevi’ni gerçek anlamda bir müze haline getirirse biz onu destekleyeceğiz. Belki bu açıklamamızın da Erdoğan’ın söylemlerinde etkisi olmuştur. Hükümet orayı nasıl bir müze yapacak? Bunu kimse bilmiyor ve kimse bizi muhatap almadı. Hiç kimseyle görüşmeden bu iş olmaz. Biz Diyarbakır Cezaevi’nin müze yapılmasını istiyoruz. Bununla ilgili Almanya’da, Fransa’da vs. yaşanmış katliamlara karşı yapılmış müzeler var. Aynı şekilde Latin Amerika’da böyle müzeler var. Müze konusundaki uzman insanlarla çalışılmalı. Biz bu konuda çalıştık. 10.000 sayfalık bir doküman hazırladık, bir tasarımız var. Bu tasarları da kamuoyuna sunacağız. Bu sadece bir partinin, bir kişinin yapabileceği bir şey değil. Tüm kesimlerin bu konuda muhatap alınması lazım. Uzmanlardan görüş alınması lazım. Konunun tüm muhatapları ile bu müze inşası gerçekleştirilmeli.”

    “DEVLETİN ORADA İŞKENCE GÖRENLERE KARŞI BİR ÖZÜR BORCU VAR”

    Diyarbakır Cezaevi’nin saldırı, işkence ve katliamların yaşandığı bir yer olmasının yanı sıra Kürt halkının güçlü bir direnişine de şahitlik eden bir yer olduğunu aktaran Ali Haydar Aşkın, 1981 ile 1983 yılları arasında cezaevinde kaldığını belirtti.

    Aşkın şunları dile getirdi:

    “Diyarbakır Cezaevi’nde kalan herkes kitaplarda yazılan veya yazılmayan cehennemi yaşadılar. Eğer Diyarbakır Cezaevi’ni müze yapmak istiyorlarsa orada yaşanan vahşeti açıklamaları lazım. Diyarbakır Cezaevi’nde işkence görenlerden özür dilemeleri gerekiyor. Müze yapılmak istenmesiyle orada yaşanan vahşet unutturulmak isteniyor. Devletin orada işkence görenlere karşı bir özür borcu var. Hafızayı silmek istiyorlar. Nasıl ki Dersim’de kışlayı boşaltıp müze yaparak bir hafızayı silmek istedilerse Diyarbakır Cezaevi’nin de aynı olmasını istemiyoruz. Biz o dönemde yaşanan vahşetin devlet tarafından açıklanmasını istiyoruz.”

    Melis CİDDİOĞLU-Cihan BERK/ PİRHA

     

  • Şair İbrahim Bilen: 12 Eylül’ün karanlığını birleşirsek yıkabiliriz-VİDEO

    Şair İbrahim Bilen: 12 Eylül’ün karanlığını birleşirsek yıkabiliriz-VİDEO

    PİRHA-12 Eylül’ün üzerinden 42 yıl geçmesine karşın Darbe Anayasası’nın hala yürürlükte olduğunu belirten Yazar İbrahim Bilen, “Darbe, Türkiye’nin 50-100 yılını belirlemek için yapıldı. Bundan çıkışın yolu demokrat, devrimci, sosyal demokrat, ilerici güçlerin bir araya gelmesidir” dedi.

    Türkiye Cumhuriyeti tarihinde silahlı kuvvetlerin yönetime üçüncü açık müdahalesi olan 12 Eylül Askeri Darbesi’nin üzerinden 42 yıl geçti. Darbe sonrasında 650 bin kişi gözaltına alındı, 1 milyon 683 bin kişi fişlendi, 50 kişi idam edildi, 171 kişinin ‘işkenceden öldüğü’ belgelendi. Açılan 210 bin davada 230 bin kişi yargılandı. 30 bin kişi siyasal sığınmacı olarak yurt dışına kaçmak zorunda kaldı. 388 bin kişiye pasaport verilmedi. Yargılanan gazeteciler toplam 3 bin 315 yıl 6 ay hapse mahkûm oldu. 300 gazeteci saldırıya uğrarken, 3 gazeteci silahla öldürüldü. 12 Eylül 1980-6 Kasım 1983 arasında gözaltında veya cezaevinde ölenlerin sayısı 183, açlık grevinde ölenlerin sayısı 5 olarak kayıtlara yansıdı.

    Darbenin faillerinden yalnızca Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya yargı önüne çıkarıldı ancak hesap vermeden öldüler. Binlerce kişiyi işkenceden geçiren, onlarca kişiyi katleden diğer darbecilerden ise hesap sorulmadı. 12 Eylül’de yaşanan insan hakkı ihlalleri ve işkenceler hala gündemde.

    İşkencenin ve işkencede ölümlerin yaşandığı cezaevlerinin başında yer alan Diyarbakır Cezaevi’nde işkencelere maruz kalmış Şair İbrahim Bilen, 12 Eylül Askeri Darbesi’ni ve günümüze yansımalarını PİRHA‘ya değerlendirdi.

    “DEVRİMCİ DALGAYI BASTIRMAK İÇİN DARBE YAPTILAR”

    12 Eylül Askeri Darbesi’nin üzerinden 42 yıl geçmesine karşın araştırılması gerektiğini ifade eden Bilen, “Çünkü özellikle bazı dönemler örtbas edilip gizleniyor. Yapılan tüm adaletsizliklerin, hukuksuzlukların, katliamların, jenositlerin (soykırım) temelinde bu yatıyor. Emperyalist güçler Türkiye’yi denetim altında tutmak ve gelişen devrimciyi dalgayı bastırmak için darbe yaptılar. Bir taraftan devrimcileri katlederken diğer taraftan 24 Ocak kararlarıyla Türkiye’yi ekonomik kıskacın içine aldılar” dedi.

    “DEVRİMCİ DİRENİŞ TÜM BU POLİTİKALARI VE UYGULAMALARI BOŞA ÇIKARDI”

    Darbeyle birlikte Türkiye’nin bir açık cezaevi haline getirildiğini ve toplum üzerinde büyük bir korku yaratıldığına dikkat çeken Bilen, “12 Eylül sürecini Diyarbakır Cezaevi’nde geçirdim. Biz o döneme vahşet ve barbarlık dönemi diyoruz. Çünkü özel olarak devrimci mücadeleyi tamamen teslim almak için büyük bir vahşet uygulandı. Diyarbakır Cezaevi’ndekileri baskı, işkence ile kişiliksizleştirme, ihanet ettirme politikasını yürüttüler. Bunu yapabilmek için büyük bir güç kullandılar. İlk zamanlarda bu başarılı olsa da devrimci direniş tüm bu politikaları ve uygulamaları boşa çıkardı ve bu zulmü yapanlar başarısız oldu” diye konuştu.

    “HER GELEN İKTİDAR DARBE ANAYASASIYLA ÜLKEYİ YÖNETİYOR”

    Bilen, 12 Eylül darbesinin ürünü olan anayasanın toplumu baskı altına almayı amaçladığını ve ‘Devletin bekası’ denilerek darbenin sürdürüldüğüne işaret ederek, “12 Eylül Askeri Darbe Anayasası’nın Türkiye’nin 50-100 yılını belirlemek üzerine kurgulandı. Darbe Anayasası’nın özgürlüklerden uzak, korkuyu ve bastırmayı hedef alan, toplumun bütün katmanlarını sindiren ve silikleştiren bir ruhu var. Bugün de bunun yansımalarını görüyoruz. Her gelen iktidar darbe anayasasıyla ülkeyi yönetiyor. Darbeciler gitti ancak anayasası yürürlükte” diye belirtti.

    “DEVRİMCİ, DEMOKRAT GÜÇLER BİRLEŞMELİ!”

    Ülkedeki ilerici, demokrat, devrimci, sosyal demokrat güçler iktidarı değiştirdiğinde 42 yıldır süren darbenin ürünü olan anayasanın değiştirilebileceğini vurgulayan Şair İbrahim Bilen, şöyle devam etti:

    “Yeni bir sayfa açılırsa halkın istediği bir anayasa ancak o zaman olur. Türkiye’de bir değişim olacaksa demokratik güçlerle olacaktır. Bu da bu güçlerin birleşmesi halinde mümkün. Yoksa bir 42 yıl daha bu anayasa ile yönetiliriz. Birlikte hareket edersek kazanabiliriz.”

    Diren KESER/MERSİN

  • Ablası, Mazlum Doğan’ı anlattı: Eylemi büyük; Newroz denildiği zaman Mazlum akla geliyor-VİDEO

    Ablası, Mazlum Doğan’ı anlattı: Eylemi büyük; Newroz denildiği zaman Mazlum akla geliyor-VİDEO

    PİRHA-Diyarbakır Cezaevi’nde baskı ve işkenceye bedeniyle karşı koyan ve Newroz’un simgesi olan Mazlum Doğan’ın ablası Serap Doğan Mutlu, PİRHA’ya konuştu. Doğan Mutlu, “Mazlum o zaman diyor ki ‘Bizim cezaevinde canımızı ölüme yatırmaktan başka bir şey kalmadı. Tek şey kaldı o da ölmek’ ve Mart 20’yi 21’e bağlayan gece eylemi yapıyor. Mazlum Doğan’ın da böyle bir eylem ortaya koyduğu için Newroz denildiği zaman Mazlum mutlaka akla gelir” dedi.

    Demirci Kawa’nın zalim Dehak’a karşı direnişini yüzyıllar sonra Diyarbakır Cezaevi’nde 21 Mart 1982’de 3 kibrit çöpüyle Newrozlaştıran PKK’nin öncü kadrolarından Mazlum Doğan’ın (Çağdaş Kawa) ablası Serap Doğan Mutlu, Mazlum Doğan’ın cezaevinde yaşadıklarını, o günden bugüne değişmeyen baskı ve direniş geleneğini anlattı.

    Mazlum Doğan’ın çocukluğunda da farklı biri olduğunu söyleyen Serap Doğan Mutlu, “Yaptığı işlerin arkasında duran, direngen ve korkunun üstüne cesaretle giden birisiydi. Bir kere babam, ‘ayı kapının arkasına gelmiş bakalım kim halledecek’ dediğinde ilk koşan Mazlum olmuş, çocuk olmasına rağmen korkunun üzerine gitmeye çalışmış” diye belirtti.

    “BİZİ YILDIRMAK İÇİN GÖZALTINA ALDILAR”

    Bir akrabalarının Diyarbakır Cezaevi’nden tahliye olduktan sonra Mazlum Doğan’ın içeride olduğunu söylediğini ifade eden Serap Doğan Mutlu, “Ondan sonra biz Mazlum’un görüşüne gittik. Ben İstanbul’dan Diyarbakır’a yerleştim. Her hafta Mazlum’u görüyorduk ama bazıları gelmiyordu görüşe. Nedeni de her görüşe gelindiğinde işkence yapılıyormuş ama Mazlum bize gelmeyin demedi, biz de her hafta gittik. Daha sonra bizi gözaltına aldılar, yıldırmak için tabi. Mazlumları işkencehaneye götürdüler, onlara işkence yapıldı ama bize yapılmadı. Bizi 3 ay gözaltına aldılar, o zaman gözaltı yeri Diyarbakır Cezaevi’ydi. Bizi oradan da işkencehaneye götürdüler ama şöyle deniliyordu: İşkencehaneye gitmek Diyarbakır Cezaevi’ndeki işkencehaneden çok daha iyi. Biz 3 ay sonra tahliye olduk. Mazlum ‘ablam korktu kaçtı’ demesin diye tekrar görüşüp vedalaştım. Sadece 3 saniye görebiliyorduk, ‘Nasılsın iyi misin’ diye soruyorduk öylesine bir zulüm vardı. Bunları anlatmakla, filmini yapmakla anlatılmaz gibi, orayı yaşamak lazım. Daha sonra biz Mazlum’u göremeden ayrılmak zorunda kaldık. Esat Oktay Yıldıran, ‘Mazlumu gördün mü?’ diye sorduğunda ben görmediğim halde gördüm dedim ve İstanbul’a gittim” diye konuştu.

    “DİYARBAKIR CEZAEVİ ŞAHSINDA KÜRT HALKINI BİTİRMEK İSTİYORLARDI”

    Mart ayında tekrar Diyarbakır’a gittiğinde cezaevinde çok yoğun bir işkence olduğunu söyleyen Serap Doğan Mutlu, şöyle devam etti:

    “İnsanları kömürlüğe atıyorlarmış Mazlum’un parmakları yoktu. Ya kesilmiş ya da yenilmişti fareler tarafından. Mazlum sonuna kadar direnelim dediğinde bazı arkadaşlar ise mahkemeye gidelim sesimizi dünya kamuoyuna duyuralım öyle direnelim diyorlar ama sonrasında toparlanamıyorlar. Herkesi farklı bir yere gönderiyorlar ve cezaevinde teslimiyet başlıyor. İnsan gerçekten bir şey diyemiyor o işkencelere dayanmak her yiğidin harcı değil. 35. koğuşta direnenler varmış. Esat Oktay Yıldıran ‘sizi öyle bir duruma getireceğim ki siz insanlıktan çıkacaksınız ve kendinizden utanacaksınız dışarı çıktığınız zaman insanlar sizden kaçacak’ diyor. Bunu da moral bozma veya teslim almak için söylüyor. Ben de 3 ay da olsa cezaevinde kaldım. Orada ne olacağını bilemiyorsun; tecavüz edebilirler, işkenceye götürebilirler, öldürebilirler o kadar korkunç bir yerdi. Tabi teslimiyet başlamış, ihanete doğru bir gidiş var. Mazlum o zaman ‘Bizim cezaevinde canımızı ölüme yatırmaktan başka bir şeyimiz kalmadı, tek şey kaldı o da ölmek’ diyor ve Mart 20’yi 21’e bağlayan gece eylemi yapıyor. Diyarbakır Cezaevi’nin şahsında Kürt halkını bitirmek istiyorlar. Mazlum da bunu boşa çıkartmak için bu eylemi ortaya koyuyor. Onun için Mazlum’un eylemi çok önemli çünkü daha sonra Dörtler ve ölüm oruçları böyle devam ediyor ve böylece Esat Oktay Yıldıran’ın zihniyetini boşa çıkartıyorlar. Demirci Kawa’dan sonra Mazlum’a ‘Çağdaş Kawa’ diyorlar” dedi.

    “MAZLUMUN YAPTIĞI EYLEMLE CEZAEVİNDEKİ İŞKENCELER YAVAŞLADI”

    Mazlum Doğan’ın “Teslimiyet ihanete, direniş zafere götürür” sözünü hatırlatan Serap Doğan Mutlu, Newroz’un diriliş anlamına geldiğini ve Mazlum Doğan’ın da böyle bir eylem ortaya koyduğu için Newroz denildiği zaman Mazlum’un mutlaka akla geldiğini belirterek, şunları kaydetti:

    “Biz Mazlum’a ‘onlara evet deyin, köprüden geçinceye kadar ayıya dayı deyin’ dediğimizde o bize şunu söylüyordu: Biz eğer onlara evet dersek onlar bize daha çok şey yaptıracaklar evet demekle olmuyor, bizim direnmemiz lazım diyordu. Eğer Mazlum eylemi ortaya koymasaydı ve teslimiyet başlasaydı dışarıda da bir cesaret kırılması hali olacaktı. Onların direnişiyle her şey çok daha farklılaştı. İlk kutladığımız Newroz’larda birkaç kişi oluyorduk ama şimdi binler, on binler olmuş. Newroz’u her seneden daha coşkulu bir şekilde kutlamalıyız, çünkü Newroz ile bizi test ediyorlar.”

    Cihan BERK/DERSİM

  • 83 yaşındaki hasta tutuklu Özkan’a cezaevindeki oğlu refakat edecek

    83 yaşındaki hasta tutuklu Özkan’a cezaevindeki oğlu refakat edecek

    Ağır hasta tutuklu Mehmet Emin Özkan, tüm başvurulara rağmen tahliye edilmezken kendisi gibi tutuklu olan oğlu Ahmet Özkan, refakatçi olarak Diyarbakır D Tipi Cezaevi’ne sevk edildi.

    Diyarbakır D Tipi Kapalı Cezaevi’nde tutuklu bulunan 83 yaşındaki ağır hasta tutuklu Mehmet Emin Özkan, ağır sağlık sorunlarına rağmen tahliye edilmiyor. Diyarbakır 2 Nolu Yüksek Güvenlikli Kampüs Cezaevi’nde tutuklu bulunan oğlu Ahmet Özkan, önceki gün babası Özkan’a refakat etmek amacıyla Diyarbakır D Tipi Kapalı Cezaevi’ne sevk edildi.

    Özgürlük İçin Hukukçular Derneği (ÖHD) ve Tutuklu ve Hükümlü Aileleri ile Yardımlaşma Derneği (TUAYDER) avukatları, Özkan’ın sağlık durumunun yeniden değerlendirilmesi için 28 Mayıs’ta Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı’na başvuruda bulundu. Başvuru sonrası Özkan, 31 Mayıs’ta Gazi Yaşargil Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde bulunan Sağlık Kurulu’na sevk edildi.

    Cezaevinde tek başına hayatını idame ettiremeyen Özkan’ın için insan hakları ve sağlık meslek örgütleri çağrıda bulundu.

    TEKERLEKLİ SANDELYEYLE HASTANEYE GÖTÜRÜLEN ÖZKAN’IN ELLERİNİ KELEPÇELEDİLER

    Mezopotamya Ajansı’nın haberine göre Özkan’a refakat etmek amacıyla D Tipi Cezaevi’ne giden oğlu Ahmet Özkan, bugün aile üyelerinden Selma Özkan ile gerçekleştirdiği telefon görüşmesinde şu aktarımlarda bulundu: “Babamı Sağlık Kurulu raporu için dün hastaneye götürdüler. Bugün ise son kez Sağlık Kurulu için götürüldü. Babamı hastaneye götürdüklerinde tekerlekli sandalye ve elleri kelepçeli bir şekilde götürüyorlar. Babamın tahliye edilmesi için gereken tek şey Sağlık Kurulu’nun vereceği rapor.”

    HDP’li Meral Danış Beştaş, cezaevinde görüştüğü ağır hasta tutuklu Mehmet Emin Özkan’ın durumunun ağır olduğunu belirterek, ‘Ellerim hep kelepçeli, hiç çıkarılmıyor’ dediğini aktardı.

    25 YILDIR CEZAEVİNDE

    1996 yılında Mersin’de gözaltına alınarak, Diyarbakır’ın Lice ilçesinde 22 Ekim 1993’te Tuğgeneral Bahtiyar Aydın’ın ölümünden sorumlu tutulan Mehmet Emin Özkan, 25 yıldır cezaevinde tutuluyor. Özkan, cezaevinde girmesinden bu yana 5 kez kalp krizi, 4 defa da anjiyo oldu. Özkan’ın kalp, tansiyon, zehirli guatr, kemik erimesi, böbrek ve bağırsak bozuklukları, aşırı derecede kilo kaybı, duyma-görme eksikliği, hafıza kaybı gibi birçok sağlık sorunu bulunuyor.

    (MA)

  • Avukat Eşber Yağmurdereli: 12 Eylül hala devam ediyor

    Avukat Eşber Yağmurdereli: 12 Eylül hala devam ediyor

    PİRHA-12 Eylül askeri darbesi yaşandığında cezaevinde olan hukukçu Eşber Yağmurdereli, 12 Eylül’ün günümüzde de devam ettiğini belirtti. Yağmurdereli, AKP’yi işaret ederek, 12 Eylül yargılamalarının sembolik olduğunu söyledi. 

    12 Eylül 1980 askeri darbesinin üzerinden 40 yıl geçti. Türkiye’nin en karanlık dönemi olarak değerlendirilen 12 Eylül askeri darbesinin ardından 40 yıl geçmesine rağmen karanlıklar aydınlatılmadı, bilakis o dönemin politikaları devam ettirildi.

    Avukat Eşber Yağmurdereli de o karanlık dönemin tanıklarından.

    Yağmurdereli, 12 Eylül’ü  Türkiye tarihinin çok özel bir dönemi  olarak nitelendiriyor. Dünya tarihinde de bu sürecin önemli bir yeri olduğunu belirten Yağmurdereli, Türkiye açısından o dönemin önemini  şöyle ifade ediyor:

    “Türkiye’de iki kat öneme sahip, çünkü Türkiye özel tarih içinde dünya tarihinden bağımsız olarak, 1957 yıllarında bir parti diktatörlüğü çerçevesinde yaşadı ve bunun sonucunda da 27 Mayıs‘ta bir darbe meydana geldi. Darbenin hukuki, ahlaki tartışması bir yana, sonuçları itibarı ile 27 Mayıs askeri harekâtı Türkiye’ye bir anayasa getirdi. Türkiye’nin gördüğü anayasaların en önemlisidir.

    “12 EYLÜL TÜRKİYE SAĞININ HESAPLAŞMA ÇABASIYDI”

    Yani daha önce Teşkilatı Esasiye adıyla  27 Mayıs 1924’e kadar geçerli olan bir anayasa vardı . 27 Mayıs’taki anayasa özelliği bir çok özgürlüğü ve demokratik kurumu toplum yaşamına getirmiş olması. Yani yasamanın yargı denetimine tabi tutulması, Anayasa Mahkemesi’ne itiraz hakkı, aynı şekilde siyasi partilere özgürlük vermesi ve bir çok bireysel özgürlüğü de belli ölçülerde tanımlayarak halkın kullanımına sunması.”

    Yağmurdereli, o dönemde sendikal çalışmaların örgütlenmesine de vurgu yapıyor ve 1965 seçimlerine gidildiğinde Türkiye İşçi Partisi ile birlikte sosyalistlerin de mecliste grubu olduğuna dikkat çekiyor. Türkiye sağının ise 27 Mayıs’ın rövanşını alma, hesaplaşma çabası içerisinde olduğunu hatırlatıyor.

    “SİYASET SOL MUHALEFET İÇİN DAHA ZOR HALE GELDİ”

    Yağmurdereli, 12 Eylül öncesi süreçte dünyada yaşanan gelişmelerin Türkiye’ye yansımasını ise şöyle anlatıyor:

    “12 Eylül öncesi dünya tarihinin Türkiye yansıma biçimi 68 olaylarıyla ilgilidir. Paris’te üniversitede reform için ayaklanmış olan öğrencilerin yarattığı dünya çapındaki etki Türkiye’yeye de yansıdı. Sağ iktidara karşı sol bir muhalefet ortaya çıktı. Sağı tehdit eden bir hareketin yükselmesi , 12 Eylül’ü bu sağ hareket açısından önemli kılıyor.  12 Mart’ta bir ara darbeyle 27 Mayıs Anayasası’nın kuralları değiştirildi ve Türkiye’de siyaset sol muhalefet açısından daha da zor hale geldi.

    Dünyada da modernizmin tamamlanıp postmodernizmin hem de bunun iktisadi siyaset yansıması olarak dünyada etkisi gözükmeye başladığı andan itibaren Türkiye’de de etkisi hissedildi. Tabii sadece Türkiye’de değil  Şili‘den Yunanistan’a Yunanistan’dan Pakistan’a ve Türkiye’yi de içine alacak şekilde Sovyetleri kuşatan bir yeni uygulama ortaya çıktı. İşte bunun Türkiye’deki yansıması 12 Eylül’dür.”

    “TÜRKİYE’NİN YARISI YOKSUL, BU BAŞARI 12 EYLÜL’ÜN”

    Bugün yaşananların kökeninde 12 Eylül döneminde yaratılan imkanların yattığını belirten Yağmurdereli, 12 Eylül döneminin her türlü imkanı kullanarak solun tasfiyesine yönelmiş olan bir dönem olduğunu ifade ediyor.

    Türkiye’de sağ hareketlerin sadece 27 Mayıs’ı darbe olarak gördüklerine dikkat çeken Yağmurdereli, onun dışındaki darbeleri darbe olarak kabul etmediklerini kaydediyor, solun bertaraf edilmesi için her türlü altyapının o dönemde hazırlandığını hatırlatıyor.

    Yağmurdereli, “Bu sürecin bugün bir devamını yaşıyoruz yani bugün Türkiye’de nüfusun aşağı yukarı yarıya yakını yoksulluk sınırının altında yaşıyor, bu başarı 12 Eylül’e aittir ” diyor.

    “12 EYLÜL HALA DEVAM EDİYOR”

    Günümüzde de 12 Eylül’ün izlerinin yaşandığına dikkat çeken Yağmurdereli, AKP’yi işaret ederek, “Bu iktidar 2002 yılında icraata başladığı andan itibaren bir anlamda diğer toplum kesimlerini de kendine bağlayacak bir politik yaklaşım içerisine girdi. Mesela dikkat ediyorsanız Adalet ve Kalkınma Partisi’nin iktidara geldiği 2002 yılında halktan aldığı destek %34 civarındaydı.  Yani seçmenin ancak 1/3’ü . O zaman genel anlamda dünyada refah durumu daha iyiydi. Dünyadaki gelişmeler Türkiye’ye de yansıdı ve o anlamda iktisadi bir refah yarattı. Bazı olumlu uygulamaları da yaptı ama 2010’a geldiği zaman artık deyim yerindeyse deniz tükenmişti. Yeniden destek sağlamak için birkaç aktivasyon yapmak zorunda kaldı ve dikkat ediyorsanız Anayasa Referandumu’nda ihtiyacı olan  %50’yi  almak için sembolik olarak anayasanın geçici onuncu maddesinin iptalinde reform listesine koydular. Fakat onun fiilen hiçbir anlamı yoktu. Zira generallerden üçte ikisinin artık cezayı ehliyetleri yoktu. O tamamen amiyane tabirle bir aldatmacaydı .Genel anlamda da o dönemde hala yetmez ama evet diyenler, bugünkü iktidardan ve bugünkü iktidarın kadrolarından demokratik gelişme anlamında bir şeyler umuyorlardı herhalde. 12 Eylül’ün yargılanma meselesi siyaseten, 12 Eylül darbecilerinin yargılanması değildir. 3-4 kişiden neyin hesabını soracaksınız.  600- 700 bin kişiyi işkenceden geçirdiler. Bir milyonun üzerinde insan 12 Eylül döneminde hapishanelerden geçti.Ve dikkat ediyorsanız bizim hayatımıza yansıyan bir şey olmadı. Türkiye’de hiçbir şey olmadı ve 12 Eylül hala devam ediyor.”

    “TOPLUMDAKİ AYRIŞMA ŞİDDETLİ BİR ÇATIŞMAYA DÖNÜŞECEK”

    12 Eylül darbesi yaşandığında hapishanede olduğunu kaydeden Yağmurdereli, sabah saatlerinde darbenin olduğunu radyodan öğrendiğini belirtiyor, yaşamında zaten cezaevinde olduğu için bir değişim olmadığını ifade ediyor.

    Darbeden bir yıl sonra cezaevlerine yöneldiklerini hatırlatan Yağmurdereli, “En az aradan bir sene geçti. Ondan sonra vahşet dönemleri başladı. Hapishanelerde kendini yakmalar, ölüm oruçları. Dünya tarihinin en vahşi karanlık noktalarından biridir. Mesela Diyarbakır hapishanesinde yaşananları romanlarda, filmlerde bile görseniz inanamazsınız” diyor ve sözlerini şöyle noktalıyor:

    “1960’tan başlayarak geldik ve bugün 12 Eylül’e açılan yolun doruklarındayız. Geriye dönüp baktığımız zaman cumhuriyetin kazanımlarından hayatta hiçbir şey yok ve toplum bölündü.  Bu ayrışmaların çok şiddetli bir çatışmaya döneceğini maalesef hep birlikte yaşıyacağız.”

    Burcu ANIL- İsmail SİVASLI

  • Bugün ‘Dörtler’ ve İbrahim Kaypakkaya’nın ölümlerinin yıl dönümü

    Bugün ‘Dörtler’ ve İbrahim Kaypakkaya’nın ölümlerinin yıl dönümü

    18 Mayıs 1982’de Diyarbakır Cezaevi’nde yaşanan işkenceye karşı kendini yakan Ferhat Kurtay, Necmi Öner, Mahmut Zengin ve Eşref Anyık, Kürt mücadele tarihine ‘Dörtler’ olarak geçti. Bugün, ‘Dörtler’in ölümlerinin 37’nci; devrimci hareketin önderlerinden İbrahim Kaypakkaya’nın ise ölümünün 46’ıncı yılı.

    12 Eylül döneminde Diyarbakır Cezaevi’nde uygulanan vahşet politikalarına karşı yaptıkları eylem sonrası adları yakın tarihe ‘Dörtler’ olarak geçti: Ferhat Kurtay, Necmi Öner, Mahmut Zengin ve Eşref Anyık.

    ‘Dörtler’, 18 Mayıs 1982’de kendilerini yaktı. Bıraktıkları not şöyleydi:

    “Bu eylem mutlaka halka ulaştırılmalı. Eylem, Mazlum arkadaşın eyleminin devamıdır. Eylem doğru anlaşılmalı. İhanet, teslimiyet ve baskılara karşı konulan bir eylemdir.”

    KAYPAKKAYA’NIN KISA PORTRESİ

    Türkiye sol tarihinin önemli isimlerinden, Türkiye Komünist Partisi-Marksist Leninist (TKP-ML) ve Türkiye İşçi Köylü Ordusu’nun (TİKKO) kurucusu İbrahim Kaypakkaya da 18 Mayıs’ta işkenceyle öldürüldü.

    Kürt sorunu konusundaki tezleriyle öne çıkan Kaypakkaya 24 Ocak 1973’te Dersim’in Çemişgezek ilçesinde bir çatışmada yaralandı.

    Yaralı olarak kaçan ve beş gün köylerde saklanan İbrahim Kaypakkaya, 29 Ocak 1973’te kaldığı köyde bir öğretmenin ihbarı üzerine ele geçirildi.

    Yaralı olmasına rağmen yürütüldü. Buradan ayaklan donmuş olduğu halde Diyarbakır’a getirildi. Daha sonra hastaneye yatırıldı, bu arada ayaklarının kesilmesine izin vermemesine karşın yemeğine ilaç konularak donmuş olan ayakları kesildi.

    İyileştikten sonra günlerce işkenceye maruz kalan Kaypakkaya, sorgusunda hiçbir biçimde kendisini ve örgütünü bağlayacak ifade vermedi.

    İbrahim Kaypakkaya, 18 Mayıs 1973’te Diyarbakır Cezaevi’nde işkenceyle öldürüldü.

     

  • Milletvekili Leyla Güven’in avukatı: Durumu kritik evrede

    Milletvekili Leyla Güven’in avukatı: Durumu kritik evrede

    HDP Hakkari Milletvekili ve DTK Eş Başkanı Leyla Güven’in başlattığı süresiz-dönüşümsüz açlık grevi 56’ıncı gününde. Güven’in baş ağrıları, yürümekte ve konuşmakta zorluk, halsizlik, tansiyon ve ciddi mide krampları yaşadığı ifade ediliyor.

    Halkların Demokratik Partisi (HDP) Hakkari Milletvekili ve Demokratik Toplum Kongresi (DTK) Eş Başkanı Leyla Güven’in başlattığı süresiz-dönüşümsüz açlık grevi 56’ıncı gününde. Tutuklu bulunduğu Diyarbakır E Tipi Kapalı Cezaevi’nde açlık grevini sürdüren Güven’in sağlık durumu kötüye gidiyor.

    Artı Gerçek’ten Remzi Budancır’ın haberine göre; Güven’in baş ağrıları, yürümekte ve konuşmakta zorluk, halsizlik,  tansiyon ve ciddi mide krampları yaşadığı ifade ediliyor.

    Açlık grevini sürdüren Leyla Güven’i önceki gün cezaevinde ziyaret eden avukatı Cemile Turhallı Balsak, müvekkilinin durumunun daha da kritik bir evreye girdiği söyledi.

    Bu konu ile ilgili Diyarbakır Tabip Odası’nın da açıklama yaptığını hatırlatan Balsak, “Özellikle tansiyon durumu müvekkilim açısından bu aşamada daha çok zorlayıcı. Tansiyonun düşük olduğu anlarda görüşe çıkamıyor” dedi.

    “MÜVEKİLİMİZİN YAŞAMSAL BÜTÜNLÜĞÜ ZARAR GÖRMEMELİ”

    Leyla Güven’in milletvekili olduğunu, kendisini seçen halk adına parlamentoda dile getirmesi gereken düşüncelerinden dolayı tutuklu olduğunu belirten Balsak, “Kendisinin özgürlüğüne ilişkin bir talebi bugüne kadar olmadı. Talebi tecridin mutlaka kaldırılmasıdır. Kendisi için kendi özgürlüğünden daha hayati öneme sahip olan budur. Meclis’te de olsa bunu savunmaktan vazgeçmeyecekti. Türkiye tarihinde insanların barış olabileceğine inandığı dönem 2013-2015 yıllarıydı. Demek ki barış şansının tecrit ile değil tecridin olmadığı dönemler olduğunu sürecin kendisi bize gösterdi” ifadelerini kullandı.

    Güven’in durumunun her geçen gün daha da kötüleşeceği uyarısında bulunan Balsak şu çağrıyı yaptı:

    “Bizim buradaki sorumluluğumuz müvekkilin yaşamsal bütünlüğü çok zarar görmeden kendisinin talebinin gerçekleşmesidir. Nitekim bu talep devleti bir suç işlemeye değil, aksine İnfaz Kanunu ve uluslararası sözleşmelere aykırı olan bu kanuna aykırı durumun ortadan kaldırılmasıdır.”

    ADALET BAKANLIĞI’NDAN CEVAP BEKLENİYOR

    Sadece Güven değil, başka cezaevlerinde de eylemler sürüyor. Birçok açlık grevi eylemcisinin kritik aşamada olduğu ifade ediliyor. Diyarbakır Tabip Odası tutukluların muayenelerini yapabilmek için cuma günü Diyarbakır Ceza İnfaz Savcısı ile bir görüşme gerçekleştirdi.

    TTB Merkez Konseyi Üyesi Halis Yerlikaya,  tutukluların bağımsız hekim tarafından muayene edilme hakkının 1992 Malta Bildirgesi’nde verildiğini hatırlattı.

    Kendilerinin uluslararası sözleşme kapsamında tutuklular ile görüşmeyi talep ettiklerini belirten Yerlikaya, “Bu talebimiz vardı. Savcılık bu konuda Adalet Bakanlığı’ndan onayın gelmesi gerektiği yönünde bilgi verdi. Talebimiz Adalet Bakanlığı’na iletildi. Cuma günü yaptığımız görüşmede hala bir cevap gelmemişti. Çarşamba günü tekrar bir görüşme yapacağız” dedi.

    “AÇLIK GREVİNDE OLANLARIN DURUMLARINI TIBBİ OLARAK DEĞERLENDİRMELİYİZ”

    Yerlikaya açlık grevinde olan tutukluların sağlık durumu ile ilgili de bilgi verdi. Birçok cezaevinden bu konuda bilgi geldiğini ifade eden Yerlikaya, “Birçok yerde tutukluların durumlarının kritik aşamada olduğu yönünde bilgiler var. Gerçekten durum kritik de olabilir, tıbbi gereksinimler de olabilir. Bu durumun tıbbi olarak değerlendirilmesi için hekimler olarak kontrol etmemiz gerekiyor. Bir de tutukluların bağımsız hekimler tarafından kontrol edilmesi önemli” diye konuştu.

    TBB MERKEZİ DÜZEYDE GİRİŞİMDE BULUNACAK

    Hekimler olarak açlık grevinde olan tutukluları muayene etme konusunda ısrarcı olduklarını ifade eden Yerlikaya, “Bizim burada girişimimiz var. Şu anda bir bekleyiş söz konusu. Bakanlıktan gelecek cevabı bekliyoruz. Ama görüşme konusunda ısrarcıyız. Bu konuda merkezi düzeyde de (Türk Tabipler Birliği) girişimlerimiz olacak” dedi.

    MALTA BİLDİRGESİ

    Dünya Tabipler Birliği’nin 1975 Tokyo Bildirgesi’nde ve 1992 Malta Bildirgesi’nde açlık grevi ve ölüm orucu halinde olan bir kişiye nasıl yaklaşılacağı konusu belirleniyor. Bildirgelerde “Hastanın kendi aldığı karara saygı göstermek hekimin görevidir. Hekim, müdahale etmeden önce hastayı durumdan bilgilendirerek iznini alır, ancak acil durum ortaya çıktığında, hekim hasta için en iyi olanı yapmak zorundadır” ifade ediliyor.

  • Tek tip kıyafetler Diyarbakır Cezaevi’ne gönderildi

    Tek tip kıyafetler Diyarbakır Cezaevi’ne gönderildi

    696 sayılı KHK kapsamında düzenlenen ve darbe teşebbüsü ve ‘terör suçlarından’ tutuklu olanlara yönelik olarak  cezaevlerinde tek tip kıyafet uygulamasıyla ilgili olarak, Diyarbakır Cezaevi’ne kıyafetler gönderildi.

    Uygulamanın KHK’yla yasal hale getirilmesi büyük tepki toplamıştı. Önceki gün Diyarbakır D Tipi Kapalı Cezaevi’ne tek tip kıyafetlerin getirilmesi gerilimi tırmandırmıştı.

    Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcısı Kamil Erkut Güre, yaptığı açıklamayla tek tip kıyafetlerin Diyarbakır Cezaevi’ne gönderildiğini söyledi. Güre, açıklamasında “KHK kapsamında çıkarılan tek tip kıyafetler Diyarbakır Cezaevi’ne gönderildi. Uygulama için yönetmelik bekleniyor” dedi.

    Diyarbakır Cezaevi’ne gönderilen tek tip kıyafetin ilk görüntüsü ise sosyal medyada paylaşıldı:

    KAÇ KİŞİ GİYECEK?   

    Olağanüstü hal (OHAL) çerçevesinde çıkartılan 696 sayılı Kanun Hükmünde Kararname (KHK) kapsamındaki düzenlemeyle, 6 bin 800’ü badem kurusu, 51 bin 700’ü gri olmak üzere, toplam 58 bin 500 hükümlü ve tutuklu tulum giyerek duruşmalara katılacak.