Etiket: Doç. Dr. Fikret Başkaya

  • ‘Rejimin Kürt sorunuyla yüzleşme yeteneği bugüne kadar olmadı, şartlar yüzleşmeyi zorluyor’-VİDEO

    ‘Rejimin Kürt sorunuyla yüzleşme yeteneği bugüne kadar olmadı, şartlar yüzleşmeyi zorluyor’-VİDEO

    PİRHA-Araştırmacı-Yazar Fikret Başkaya, Dersim Katliamı’nın 88. yıldönümünde konuştu. Cumhuriyetin kuruluşundan bu süreye kadar Kürtlere olan yaklaşımlarında bir değişikliğin söz konusu olmadığını ifade eden Başkaya, “Sadece Kürt varlığını inkâr etmiyor, Türk olmayan bütün kesimi inkar ediyordu. Fakat Kürt toplumunda çok kayda değer bir aydınlanma, bir politikleşme var. Bu rejimin Kürt sorunuyla yüzleşme yeteneği bugüne kadar olmadı. Ama şartlar eni sonunda o yüzleşmeyi zorluyor diyebiliriz” dedi.

    1925 yılında çıkarılan Şark Islahat Planı, 1936 yılında çıkarılan Tunceli Vilayetinin İdaresi Hakkında Kanun, Şark Islahat Planına dayanılarak kurulan ve Dersim’in de içinde yer aldığı 4. Umumi Müfettişlik ‘in kurulması ile adım adım “ulus devletin” inşası önünde engel olarak görülen Dersim’in öncelikle kanaat önderlerinin yok edilmesi, karşı çıkanların soykırımdan geçirilerek yöre halkının sürgüne tabi tutulması hedeflendi.

    25.12.1935 tarih ve 2884 sayılı Tunceli Kanunu çerçevesinde 4 Mayıs 1937 tarihli Bakanlar Kurulu kararı ile Dersim’e yönelik askeri operasyonlar başlatıldı ve bu operasyonlar sırasında on binlerce Dersimli katledildi. Askeri operasyonlar 1938 yılı boyunca devam etti ve katliam ile birlikte sürgün politikası devreye konulup Dersim coğrafyası büyük oranda insansızlaştırıldı.

    15 Kasım 1937 yılında Dersim’in Kürt Alevi kanaat önderi Seyit Rıza, oğlu Resik Hüseyin ve Dersim’in 7 ileri geleni Elâzığ Buğday Meydanı’nda idam edildi.

    1937-38’de yaşanan Dersim Soykırımı’nda ‘Dersim’in Kayıp Kızları’ olarak bilinen bir kuşağın ise ailelerinden koparılarak tanımadıkları, bilmedikleri ailelere evlatlık olarak, eş olarak verildiği gerçeği de soykırımın bir başka boyutunu oluşturuyor.

    Dersim Tertelesi’nin 88. yıldönümünde ajans olarak katliamın öncesini ve sonrasını ele aldık. Dosyamızın bugünkü konuğu Araştırmacı-Yazar Doç. Dr. Fikret Başkaya olacak.

    “KÜRTLERE YÖNELİK SİSTEMATİK SALDIRI DEVAM EDİYOR”

    PİRHA-Osmanlı’dan sonra nasıl bir cumhuriyet kuruldu?

    Fikret Başkaya: Eğer Türkiye’deki herhangi bir politik sorunu anlamak gibi bir niyetin varsa bir kere bu bağnaz resmî ideoloji ile bir hesaplaşman gerekiyor. Aksi halde yapacağın tahlillerin bir kıymeti harbiyesi olması mümkün değil. Şimdi Osmanlı İmparatorluğu çok kültürlü, bir sürü halkın bir arada yan yana yaşadığı bir topluluk. Osmanlı İmparatorluğu kendi iç çelişkilerinden olsun, gelişen kapitalizmin dayatmasından olsun güç kaybına uğrarken diyorlar ki ‘biz bu ihtişamı nasıl koruyabiliriz, nasıl restore edebiliriz?’ Sonra diyorlar ki ‘bir ittihad-ı anasır ol olsun. Bütün unsurları yaşatacak bir statü oluşturalım.’ Ama bunun imkânı yok. Daha sonra Sultan II. Abdülhamit İttihad-ı İslam diye bir proje denemesine girişiyor ama o da imkânsız.

    Jön Türkler’in, İttihatçılar’ın Türk ırkına dayalı bir devlet kurma projeleri var. Türk dışında olanların denklemin dışına atılması anlamına geliyor. Şimdi 1. emperyalist savaş, resmi tarih bunu es geçiyor ve Kurtuluş Savaşı dönemini esas alıyor. Halbuki oradan başlatsa İttihatçıların Alman Emperyalizmi’nin nasıl hizmetinde bir şeyler yaptığı anlaşılacak. Bu durumu gözden uzaklaştırmak için 19 Mayıs 1919’dan başlatıyorlar hikâyeyi anlatmaya. Yani böyle bir köşeli bir resmî ideoloji oluşturuyorlar.

    Osmanlı İmparatorluğu’nun taraf olduğu blok kaybedince imparatorluğun birçok yeri işgal ediliyor ve Mondros Mütarekesi ile barış süreci oluşuyor. Fakat 1917’de Sovyet Devrimi olunca bu emperyalist hesaplar altüst oluyor. Ondan sonra emperyalist çıkarlar, Türkiye’deki rejimin nasıl olacağından ziyade komünizmin yayılmasına karşı bir strateji oluşturmaya çalışıyor. Esas itibariyle İngilizlerin teşvikiyle Yunanlılar Anadolu’ya çıkıyor fakat orada kalmaları o kadar kolay değil. Bir süre sonra İngilizler burada geleneği olan bir Türk devletinin bulunmasının daha iyi olacağını düşünerek bir anlaşma zemini arıyorlar. Millî mücadele hareketi başlıyor, Yunan Savaşı’na karşı. İlk defa 23 Temmuz’da başlayan 7 Ağustos’ta devam eden bir Erzurum Konferansı var. Orada Türk kimliğine gönderme yapılmıyor. Anasır-ı İslamiye yani İslam milletlerinden geriye kalan ne var? Kürtler var, Türkler var. Ermeniler büyük ölçüde tasfiye edilmiş. Keldaniler, Süryaniler tasfiye edilmiş. Yani Hristiyan o azınlıkların tasfiye edildiği bir durum var.

    Erzurum Kongresi’nde Kürtlerle Türklerin ortak devleti projesi var. Daha sonra Sivas Kongresi var, orada da aynı şey var. Toplanan Büyük Millet Meclisi’nde de Kürt milletvekilleri var esas itibariyle Osmanlı’nın devamı gibi bir şey çıkıyor ortaya.
    Fakat İngilizlerle anlaşıldıktan sonra Kürtlere yönelik tavırda değişiklik ortaya çıkıyor ve güç dengeleri kendi lehlerine dönmesi itibariyle Türk ırkına dayalı bir cumhuriyet kurma şeklinde devam ediyor. Bidayetten itibaren Kürt varlığı inkâr ediliyor, dili yasaklanıyor, kültürü yasaklanıyor.
    Kürtlere verilen sözler tutulmayınca Kürtler de haklı olarak ayaklanıyor. Önce Şeyh Said ayaklanması var. Fakat o dönemde Dersim’e fazla dokunulmuyor. Öbür taraflar halledildikten sonra sıra Dersim’e geliyor fakat Dersim’de bir isyan başladı denilemez. Dersim’deki durum bir savunma durumu olarak gelişiyor. Ondan sonra işte bildiğimiz gibi Kürtlere yönelik sistematik saldırı devam ediyor.

    “GERÇEK YÜZLERİNİ AVANTAJLI DURUMU GELDİKLERİNDE GÖSTERİYORLAR”

    PİRHA-Ankara’daki ilk dönemde temsiliyet nasıldı, nasıl değişti?

    Osmanlıcılık üzerinden gidiliyor başlarda. Anasır-ı İslamiyet diyorlar kuruluş sürecinde. Türklerin başta lafı geçmiyor, Osmanlıcılık devam edecek diyorlar. Fakat; Jön Türkler, İttihatçılar; ırkçı, Turancı bunlar. Dolayısıyla esas durum lehlerine döndüğünde yani avantajlı duruma geldikleri andan itibaren de gerçek yüzlerini gösteriyorlar ve diyorlar ki burada Kürt Mürt diye bir şey yok ve bunu da sürdürdüler, sürdürüyorlar. Tabii emperyalist güçlerin de devletler arasındaki ilişkiler devlet çıkarlarına dayanıyor. Kürtlerin haklı davasına herhangi bir kesimden yeterince ilgilenilmiyor, desteklenmiyor. Böyle de bir yalnızlıkla yüz yüzeler.

    Kürt hareketi bidayetten itibaren diplomatik uluslararası planda da bir şanssızlıkla malul diyebiliriz. Buna rağmen de hiçbir zaman davalarından vazgeçmediler. Israrla kendi varlıklarını, haysiyetlerini korumak için her fırsatta bunu açık ettiler.
    Artık şu anda dünyada görünür olan bir Kürt hareketi var. Kürt politikası var. Dolayısıyla Kürtler açısından umut verici bir dönemdeyiz. Hala Türkiye’deki rejim ne yaparsam bunu uzatabilirim gibi bir oyalama taktiği sürdürüyor.

    “80’LERDEN İTİBAREN KÜRT HAREKETİ FARKLI BİR ROTAYA GİRİYOR”

    PİRHA-Dersim neden hedef seçildi?

    Kürtlere yönelik sistematik saldırı devam ediyordu. Dersimdeki Kürtlerin Alevi bir yanı da vardı. Dolayısıyla onlara yönelik akıl almaz bir saldırı söz konusu oluyor. Ondan sonra Kürt sorunu bir çözümsüzlük halinde devam ediyor. Bu rejim cumhuriyetten itibaren Kürt düşmanı. 1980’lerin başına kadar Kürt varlığını sürekli inkâr ediyor. 80’lerden itibaren Kürt hareketi farklı bir rotaya giriyor ve bunun sonucunda PKK kuruluyor. Kürt dernekleri, Kürt sivil toplumu oluşuyor. Fakat hala o bağnazlık ve inkâr devam ediyor. Tabii çok esneme olduğunu söyleyemeyiz çünkü bu rejim mantığında anti özgürlükçü bir cumhuriyettir. Fakat şöyle bir şey var; Kürtlerde önemli bir aydınlanma, örgütlülük performansı yükseliyor. Bir taraftan silahlı mücadele bir taraftan parlamentoda bir direniş oluyor. Şu an itibariyle de hala bir çözümsüzlük hali devam ediyor.

    “PAZARDA KÜRTÇE KONUŞTUKLARI İÇİN PARA CEZASI VERİLİYORDU”

    PİRHA-Dersim Soykırımı’ndan sonra bölgede ve toplumda neler değişti?

    Dersim kırımından sonra yasaklamalar başladı, Kürtlerin dili de yasaklandı. 1930’larda bir Kürt pazara gittiği zaman devletin halk üzerinde bir baskısı vardı. O süreçte pazarda memurlar, pazarda keçisini koyunu satmak için gelenlere Kürtçe konuştukları için ceza veriyorlardı. Her konuştukları Türkçe kelime başına ceza yazıyorlardı. Yani böyle bir akıl almaz bir baskı vardı, akıl almaz bir terör vardı. Ondan sonra da devam ediyordu bu tür durumlar.

    “HİÇBİR ZAMAN KÜRT SORUNUYLA YÜZLEŞME OLMADI”

    PİRHA-Cumhuriyetin kuruluşundan bugüne Türkiye’de neler değişti?

    Türkiye’deki rejim aslında adı konulmamış ırkçı bir rejim. Sadece Kürt varlığını inkâr etmiyor, Türk olmayan bütün kesimi inkar ediyordu. Zaten Ermeniler üzerinden bir saldırı gerçekleşiyor. Hiçbir zaman Kürt sorunuyla yüzleşme olmadı, tarihinde de yok. Mesela son günlerde bile diyorlar: “Kürt sorunu diye bir sorun yok.” Bu varlığı baştan itibaren inkâr ediyor. Hiçbir zaman kabul etmiyor, ırkçı bir temel üzerinde varlığını sürdürüyorlar.

    Fakat Kürt toplumunda çok kayda değer bir aydınlanma var, kayda değer bir politikleşme var. Şu anda mesela bu sınırlar içindeki en bilinçli kesim Kürtler diyebiliriz. Çok iyiler, politikayı yakından takip ediyorlar. Bu rejimin Kürt sorunuyla yüzleşme yeteneği bugüne kadar olmadı. Ama şartlar eni sonunda o yüzleşmeyi zorluyor diyebiliriz.

    “REJİM DEĞİŞİKLİĞİ OLMADAN YÜZLEŞME OLASILIĞI YOK”

    PİRHA-Devlet bu sorunla neden hala yüzleşmek istemiyor?

    Bu “jenosit” kavramı 2.emperyalist savaşından sonra gündeme geliyor. Ermenilere yapılan bir katliam. İşte devamında Kürtlere yapılan ayrımcılıklar vesaire… Dolayısıyla bu yıkımla, bu ırkçılıkla, bu kırımla bu rejimin hiçbir katliamla yüzleşeceğini söyleyemeyiz. Rejim değişikliği olmadan böyle bir yüzleşme olasılığı yok.

    Kamber YILDIZ-Buse Nehir DEMİR/ANKARA

    İLGİLİ DOSYALAR

    >Dersim Harekat Planı’nın üç ayağı: Etno dinsel temizlik, tek tipleştirme, Türk İslamlaştırma-VİDEO

    >BM’nin ‘Soykırım’ tarifi: Yapılanlar organize bir şekilde ise bu bir soykırımdır!-VİDEO

     

  • ‘Alevi düşmanlığı bu toplumun genlerinde var; iflah olmaz’-VİDEO

    ‘Alevi düşmanlığı bu toplumun genlerinde var; iflah olmaz’-VİDEO

    PİRHA- Yazar Doç. Dr. Fikret Başkaya, Türkiye’de Alevilere yönelik nefret saldırılarını PİRHA’ya değerlendirdi. Başkaya, Alevilere yönelik ayrımcılığın ve nefret söyleminin, rejimin niteliğini angaje eden bir mesele olduğunu belirtti. Başkaya, “Bu rejim varlığını korudukça nefret söylemiyle başa çıkma imkanı yok. O açıdan sistemi hedef almak, sistemi dönüştürmeyi hedef almak, sistemle yüzleşmek, bu sorunun çözümü için gerekli olduğunu söyleyebilirim” dedi. 

    Nefret suçu; bir kişiye veya gruba karşı ırk, dil, din, cinsiyet ve cinsel yönelim gibi ön yargı doğurabilecek nedenlerden dolayı işlenen, genellikle şiddet içeren suçlardır.

    Nefret suçu, insanlığa karşı işlenmiş olarak görülüyor ve uluslararası hukukta karşılığı var. Ancak günlük yaşamda özellikle inancı, kültürü, yaşam biçimi, dili vb. farklı olan toplum ve topluluklar nefret diline, baskısına ve saldırısına maruz kalıyor.

    Türkiye’de geçmişten günümüze nefret saldırılarına maruz kalan toplumlardan biri de Aleviler. Alevilere yönelik nefret saldırıları artarak sürüyor. Devlet tarafından inancı ve ibadethanesi kabul edilmeyen Aleviler, okulda, sokakta, işyerinde, hastane, mahallede, yaşadığı apartmanda aşağılanıyor, hor görülüyor, hakarete uğruyor.

    Türkiye’de nefret suçları ile ilgili kapsamlı bir yasal düzenlemenin eksikliği sistematik bir biçimde bu saldırıların devam etmesine de zemin hazırlıyor.

    Peki nefret suçu kaynağını nereden ve nelerden alıyor? Yargı Alevilere dönük nefret suçuna karşı ne yapıyor? Demokrasiyi ve eşitliği savunan kurum ve kuruluşlar Alevilere dönük nefret suçlarına karşı ne yapıyor? Tüm bu soruları ve daha fazlasını akademisyen, yazar, tarihçi, hukukçu, insan hakları savunucularına sorduk.

    Yazar Doç. Dr. Fikret Başkaya sorularımızı yanıtladı.

    “SİSTEM NE ZAMAN KRİZE GİRSE BİR TAKIM DÜŞMANLAR ÜRETİR”

    Türkiye’de ve dünyada nefret söylemi ve buna bağlı olarak da nefret söyleminin ortaya çıkardığı şiddet artıyor. Bunu neye bağlıyorsunuz?

    FİKRET BAŞKAYA: Kapitalist dünya sistemi 1975’lerin ortasında krize girdi. Geride kalan yaklaşık 50 yıl da krizden çıkamadı. Şu anda krizden çıkabileceğine dair emareler de bulunmuyor. Bu sistem ne zaman sıkışsa ne zaman krize girse bir takım düşmanlar üretmek, düşmanlar peydahlamak, çatışmalar peydahlamak, çatışmalar çıkarmak, savaşlar çıkarmak, nefret söyleminin yoğunluğunu arttırmak gibi bir takım çarelere başvuruyor. Yani bununla bir zaman kazanmak, durumu kurtarmak için bu nefret söylemine daha çok sıklıkla başvuruyor. Bu sıkışmışlık hali sadece Türkiye’ye mahsus bir şey değil. Dünya ölçeğinde bir çok ülkede neofaşist rejimlerin boy göstermesinin bir nedeni de bu. Fakat Türkiye kriz bakımından çok ön saflarda bulunuyor. Genel olarak diyorlar ki bu kriz koronavirüs nedeniyle bu halde. Öyle bir şey yok. Koronavirüs öncesinde de Türkiye ciddi bir krizle yüzleşmekteydi. Bu virüs sadece onun dozunu arttırdı. Yani görünürlüğünü arttırdı. Yani bu rejimlerin sıkışmışlığı, kendi yarattığı sorunları çözmedeki başarısızlıkları, yeteneksizlikleri düşmanlık yaratarak çatışma yaratarak, nefret söylemiyle toplumun bir kesimini düşmanlaştırarak, bir kesimi öbürüne karşı kullanarak vs. böyle bir rota izleniyor.

    “ALEVİLERE YÖNELİK AYRIMCILIK VE SALDIRI HİÇBİR ZAMAN EKSİK OLMADI”

    Aleviler, Türkiye’de nefret söylemine en çok maruz kalan toplumsal kesimlerden biri. Alevi toplumuna dönük bu dil sizce kaynağını nereden alıyor?

    Tabi Alevilerin, bu nefret söylemine en çok maruz kalan bir kitle olduğunu gayet iyi biliyoruz. Fetih Devellioğlu’nun bir sözlüğü var. Ansiklopedik Osmanlıca-Türkçe sözlük. Orada nefretin karşılığı ürküp kaçma, tiksinme, iğrenme olarak karşılık buluyor. Bu Türkiye’deki rejimin niteliğini angaje eden bir mesele. Ama bu sadece Cumhuriyet dönemine mahsus bir şey de değil. Bunun evveliyatı var. Yani Osmanlı İmparatorluğunda da sürekli Alevilere yönelik ayrımcılık ve saldırı hiçbir zaman eksik değil.

    İmparatorluk çöküş sürecine girdikten sonra, çöküşü durdurmak, devleti kurtarmak için önce iddiadan asır diye  bir şey ortaya atıyorlar. Yani imparatorluk dahilinde yaşayan tüm etnik, dini mezhepsel, kültürel unsurları bir arada yaşatacak bir projeleri var. Fakat bunun imkanı yok, gerçekleşmiyor. Onun ardından II.Abdülhamit ittihad-ı islam diye ikinci bir proje ortaya atıyor. Yani dünyadaki bütün islam halklarını bir araya getirmek için. Onunda tabi gerçekleşmesi mümkün değildi. İttihatçılar çare olarak Türk ırkına dayalı bir milliyetçi, turancı bir çıkış öneriyorlar. Bu cumhuriyette onun ürünü olarak ortaya çıkıyor. Yani orada Türk olmayan, müslüman olmayan, hanefi olmayana hayat hakkı yok. Mesela 90’lara kadar benim nüfus cüzdanımda dini İslam, mezhebi Hanefi yazıyordu. Sonra da diyorlar ki Türkiye Laik vs. ama öyle bir şey yok. Şimdi zaman zaman bazı çevreler, ‘Türkiye Laiktir Laik kalacaktır’ şeklinde sloganlar atıyorlar. Hiçbir zaman Laik olmadı. Dolayısıyla o sloganın bir karşılığı yoktu. Yani rejim, Türk olacak, müslüman olacak, o kadarı da yetmiyor Hanefi olacak gibi ideolojik bir geri plana dayanıyor.

    “ALEVİ DÜŞMANLIĞI BU TOPLUMUN GENLERİNDE VAR”

    Sonuç itibariyle o zaman da Aleviler imparatorluk zamanından farkı olmayan bir saldırıyla, ayrımcılıkla, baskıyla yüz yüze geldiler. Alevilere yönelik bu ayrımcılığın, nefret söyleminin arkasında söylediğim geri plan var. Yani rejimin niteliğini angaje eden bir mesele. Bu rejim özgür düşüncenin, demokrasinin, insan haklarının iflah olmaz düşmanı. Dolayısıyla o tarakta bezi yok. Sürekli toplumu ayrıştırıp, düşmanlaştırıyor. Bu rejim, en değerli sanatçılarını, şairlerini, yazarlarını, gazetecilerini, bilim insanlarını katletmediği zaman hapishanelerde çürütmüştür, aç bırakmıştır, sürgüne zorlamıştır. Yani böyle bir niteliği var. Bu açıdan baktığımızda örneğin Madımak’ta kaç tane insanı katlettiler. Devletin gözetiminde ve denetiminde yapılan bir katliamdı. Tabi bu bir istisna değil. Alevi düşmanlığı bu toplumun genlerinde olan bir şey. Bu rejim var oldukça da iflah olunacağını sanmıyorum.

    “NEFRET SÖYLEMİNİ ETKİSİZLEŞTİRECEK BİR ARKA PLAN YOK”

    Hukuksal anlamda nefret söylemine ve eylemine dönük yeterli bir mekanizmanın devrede olduğunu düşünüyor musunuz?

    Demokrasinin, asgari koşullarının olmadığı bir devlette, nefret söylemine karşı durulmadığı gibi ona karşı yeterli bir mevzuatta yok haddizatında. O tip mekanizmalar devreye girerek yani bu ayrımcılığı bu nefret söylemini etkisizleştirecek bir arka plan yok.

    “TÜRKİYE’DE DEMOKRASİ BİLİNCİ ÇOK ZAYIF”

    Buna ilişkin demokratik kurumlar yeterli refleksi ortaya koyuyor mu?

    Kendilerine pek faydası olmayan demokratik kurumların da özel olarak Alevilere yönelik ayrımcılığı, nefret söylemini yeteri kadar sorun ettiklerini söyleyemeyiz. Türkiye demokrasi standartlarının son derece yetersiz olduğu bir ülke. Demokrasi bilinci çok zayıf. Yani demokrasinin olmayışının bir sürü nedeni sayılabilir ama en önemli nedeni bu ülkenin geçmişinde, tarihinde bir modernite devriminin yaşanmamış olmasıdır. Yani bu eski rejimin, ancien rejimin geleneksel ideolojisiyle cepheden bir hesaplaşma yok. Yenilik hareketlerinden sonra, öyle bir izlenim yaratılsa da, eski rejim ve onun hakim ideolojisiyle, egemen ideolojisiyle cepheden bir hesaplaşma hiçbir zaman olmuyor. Olmadığı için o zaman da demokrasi standartları, hukuk, insan hakları vs. bunların bu kadar yerlerde sürünüyor olmasının en önemli nedenlerinden biri bu. O zaman tabi yurttaş bilinci de az gelişmiş durumda oluyor ve aşağı yukarı böyle bir durum var.

    Demokrasinin araçları gibi görünen şeyler de antidemokratik. Mesela siyasi partilerin demokrasinin olmazsa olmazı olduğunu söylüyorlar ama kendileri antidemokratik. Yani kendilerinin demokrasiyle hiç ilgileri yokken demokrasinin araçları olmaları mümkün mü? Böyle bir ortamda nefret dili de kendine uygun bir ortam bulabiliyor.

    “MEDYA, NEFRET SÖYLEMİNİN YAYGINLAŞMASINDA YANGINA KÖRÜKLE GİDİYOR”

    Nefret dilinin topluma yayılmasında başta rol oynayan güçlerden biri de medya. Medya bu dili neden kullanıyor?

    Bu nefret söyleminin yaygınlaşmasında ırkçı, milliyetçi siyasetçilerin önemli bir payı olmakla beraber asıl medya burada yangına körükle gidiyor. Yani hiçbir fırsatı kaçırmıyor. Her fırsatta, her durumda nefret söylemini ateşliyor. Öyle bir medya var. Zaten medyaya pek benzemeyen bir yapıyken şimdi kıymeti harbiyesi sıfır. Çünkü neredeyse televizyonların, gazetelerin, haber sitelerinin yüzde doksanı tamamen iktidarın hizmetine sokulmuş durumda. Bu artık işin tamamen zıvanadan çıktığı anlamına geliyor. Dolayısıyla medya başlı başına bir problem oluşturuyor bu açıdan.

    “ALEVİLERİN MÜCADELEYİ REJİMİN SINIRLARI ÖTESİNE TAŞIMASI GEREKİYOR”

    Nefret söyleminin ortadan kalkması için ya da en azından azaltılabilmesi için ne yapmalı?

    Bu konuda çok önemli bir mesele var. Bu rejim varlığını korudukça nefret söylemiyle başa çıkma imkanı yok. Bu rejim yerinde durduğu sürece, varlığını bu tip şeylere borçlu olan bir rejim olarak ıslah olması, insafa gelmesi potansiyeli yok. Aleviler bakımından şöyle bir şey var, mücadeleyi rejimin sınırlarının ötesine taşımak gerekiyor. Yani bu, rejimi hedef almak, rejim içinde, rejimden bir takım mevziler kazanmak elbette gerekli demek. Ama orda durmamak lazım. Şunun için; çünkü rejim dahilinde kazanılan mevziler her an geriye alınabiliyor, kaybedilebiliyor. Dolayısıyla Türkiye’deki Alevilerin kültüralist saplantılardan uzaklaşmaları, onların talepleri elbette son derece önemli ama kültüralist sınırların ötesine geçmeleri gerekiyor. Rejimi hedef almaları gerekiyor. Rejim dönüştürülmedikçe kısmi kazanımlar elde edilse bile, teorik olarak mümkün, pratikte de mümkün olabilir ama bunların kalıcı olması mümkün değildir. O açıdan sistemi hedef almak, sistemi dönüştürmeyi hedef almak, sistemle yüzleşmek, bu sorunun çözümü için gerekli olduğunu söyleyebilirim.

    YENİ AKTÖRLERİN, YENİ ÖZNELERİN SAHAYA İNMESİ GEREKİYOR

    Türkiye’de şu anda rejimin muhalefeti bu taşı yerinden oynatma potansiyeline sahip değil. Yeni bir siyaset yapma tarzı oluşturmak, geliştirmek, yaratmak gerekiyor. Yeni özneler yaratmak gerekiyor. Şimdi muhalefet, güçlendirilmiş parlamenter demokrasiye döneceğim diyor, geriye bakıyor. Niye ileriye bakmıyorsunuz da, demokratik bir cumhuriyet kuracağız demiyorsunuz? Neden yapamıyorlar, çünkü ufukları bu kadar. Bu rejimin sınırları dahilinde düşünüyorlar. Parlamenter demokrasiye dönsen ne olacak? 75 yıldır parlamenter demokrasi var. Yani adı var kendi yok. Ona geri dönmek gibi bir kaygıları var. Onun için diyorum ki, bugün ki müesses nizamın partilerinin bu yaklaşımla taşı yerinden oynatmalarının imkanı yok. Yeni aktörlerin, yeni öznelerin sahaya inmesi, oluşturulması, bu sürece müdahale etmesi yani kalıcı bir şekilde verili durumu dönüştürmesi gerekiyor.

    UYGARLIĞIN GELECEĞİNİ KORUMAK İÇİN İNSANLIĞIN ELİNİ ÇABUK TUTMASI GEREK

    Şöyle bir şey daha var, artık insanlığın yüz yüze olduğu durum, geride kalan dönemlerden çok farklı. Çünkü içinde bulunduğumuz konjonktür de sadece ekonomik kriz yok, sadece politik kriz yok, sadece iklim krizi yok, sosyal kriz yok, etik krizi yok vs. Bütün bu krizlerin harmanlandığı bir şeyle karşı karşıyayız. Dolayısıyla artık eski tarz siyaset, eski tarz yaklaşımlar, eski tarz anlayışlarla bugünkü tablodan çıkma imkanı yok. O zaman birincisi paradigmayı değiştirmek lazım. İkincisi ise bunu vakitlice yapmak lazım. Çünkü eğer geç kalınırsa, vakitlice müdahale edilmezse insanlığın ve uygarlığın bir geleceği olmayabilir. Onun için mesele şu; 19.yüzyılın ortasında, 20.yüzyılın başında, daha sonraki dönemde sosyalizm, kapitalizmi aşmak için gerekliydi. Şu anda ikinci bir gereklilik daha ortaya çıkmış bulunuyor. Bu sefer insanlığın ve uygarlığın geleceğini korumak için de insanlığın elini çabuk tutması gereken bir zamandayız. Bu açıdan eski tarz düşünme yöntemlerini bir tarafa bırakmak, ekososyalist bir geçiş sürecini oluşturmak, bir paradigma oluşturmak gerekiyor. Haysiyetli insanlar olarak bu sürece müdahale etmek zorunda olduğumuz bir zamandayız.

    Diren Keser-Diren SATI / PİRHA

    İlgili Haberler:

    1-Akademisyen Kaya: Alevilere yönelik nefret çok derinlerde, eskiye dayanıyor-VİDEO
    2-Avukat Eren Keskin: Alevilerin hakları birçok kez ihlal edildi-VİDEO
    3-Tarihçi-Yazar Erdoğan Aydın: Nefret suçu doğrudan rejimle bağlantılıdır-VİDEO
    4-‘Alevi örgütleri nefret saldırılarına karşı ortak tavır geliştirmeli’-VİDEO
    5-‘Aleviler, tarih boyunca nefret suçuna maruz kaldı’-VİDEO