Etiket: doğaya şiddet

  • ‘OHAL sürecinden bu yana devlet de toplum da çürüdü’- VİDEO

    ‘OHAL sürecinden bu yana devlet de toplum da çürüdü’- VİDEO

    PİRHA – Gazeteci Çilem Küçükkeleş, devlet şiddetinin, toplumdaki şiddetin en büyük kaynaklarından biri olduğunu ve OHAL sürecinin hem devlette hem de toplumda bir çürüme yarattığını ifade etti. Küçükkeleş, erkekleşen toplumun, İŞİD’leşen erkekliği ortaya çıkardığına vurgu yaparak “Şiddetin önüne geçmek için toplumsal muhalefetin AKP’ye benzeyen tüm yönlerinden arınması gerekiyor. Biz kadınların da erkeklerden öğrendiğimiz tüm yönlerimizden vazgeçip kendi yol ve yöntemlerimizi kurmamız olacaktır” dedi.

    Şiddet; kavramsal bir alandan çıkıp yaşamın her alanına nüfuz etmiş durumda. Kadına, çocuğa, ağaca, suya, toprağa, hayvana, iktidarlar tarafından öteki görülen kimliklere, Aleviye, mülteciye, işçiye, emekçiye, emekliye, gence, öğrenciye, öğretmene, doktora yönelik şiddet tırmanmış durumda.

    Peki şiddet neden bu kadar arttı ve toplumun önemli bir kısmı tarafından normalleştirildi? Bu normalleşmede iktidarın payı nedir? Muhalefet neden şiddete karşı ses çıkarmıyor, toplumsal muhalefet neden alternatif üretmiyor?

    Konuya dair Gazeteci Çilem Küçükkeleş sorularımızı yanıtladı.

    “DEVLET ŞİDDETİ, TOPLUMDAKİ ŞİDDETİN EN BÜYÜK KAYNAĞI” 

    PİRHA- Şiddet nedir? Şiddetin “iktidar” olgusuyla ilişkisini nasıl okumalı?

    ÇİLEM KÜÇÜKKELEŞ: Şiddet deyince genelde sadece kaba şiddet akla geliyor. Dayak, zor ve öldürme gibi şeyler akla geliyor ama şiddet öyle bir şey değil. Şiddet çok zincirleme ve hayatın her alanında var. Dünya üzerinde ‘şiddet görmedim’ diyebilecek tek bir kadın yok mesela. Erkeğin ya tacizi üzerinden ya güç üzerinden ya düşünce üzerinden ya sosyal medyadan ya ekonomik anlamda mutlaka bir erkek şiddetine tüm kadınlar uğramışlardır. Ve dediğim gibi şiddet, zincirleme ve hayatın her alanında var ama elbette ki en büyük ilişkisi iktidarla var.

    Özellikle Türkiye açısından konuşursak son 22 yıllık AKP iktidarı sürecinde şiddet arttı mı, görünür mü kıldı meselesi çok tartışılan şeylerden biri. Görünür kıldı evet ama aynı zamanda arttı da. Şiddet, iktidarla o kadar ilişkili ki bugün son günlerde yaşadığımız şey tam da aslında OHAL sürecinden beri OHAL’den çıkmayan Türkiye’nin geldiği nokta diyebiliriz. Devlet nasıl bir yönetim şekli uygularsa toplumlar da biraz oradan kendilerini şekillendirirler ve Türkiye’de bir oligarşik tek adam rejiminden bahsediyoruz. Tek adam, hepimizin patronu, hepimizin hakimi, savcısı, her şeyin sahibi gibi davranıyor ve elbette ki Türkiye’de erkekler açısından rol model de Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a dönüyor. Hakkı, hukuku, hiçbir şeyi yokken bile sokakta başka kadına erkek, ‘hamilesin niye parkta yürüyorsun?’ müdahalesini yapabilecek alana geliyor. Niye geliyor? Çünkü güç elde ettiği yer orası. Her hak erkeğin kadına ilişkin çok özel alanını daraltan, aileye hapsetmeye çalışan, görünmez kılmaya çalışan bir yaklaşım var ve bu yaklaşım elbette sadece İslami bir bakış açısıyla ilgili değil. Aynı zamanda vahşi kapitalist bir bakış açısıyla da ilgili. Türkiye’de şiddetin bugün en çok feyz aldığı, en çok güçlendiği ve alanının açıldığı yer elbette iktidar diyebiliriz. Devlet şiddeti, bugün toplumdaki şiddetin en büyük kaynaklarından biri.

    “OHAL SÜRECİNDEN BU YANA DEVLET DE TOPLUM DA ÇÜRÜDÜ”

    -Şiddet olgusunun sıradanlaşması ile karşı karşıyayız. Yaşam alanından, doğayı koruyana, kadından çocuğa yönelik ortaya çıkan bir şiddet sarmalı içindeyiz. Bundan yola çıkarak şiddetin sosyal, toplumsal ve ekonomik yansımaları var mıdır?

    OHAL’i biraz açmak isterim. Türkiye’de OHAL süreci çok uzun sürdü ve uzun süre sonra kaldırıldığı iddia edildi ama bence hala bir OHAL sürecinde yaşıyoruz. OHAL devleti de çürüten, toplumu da çürüten bir rejim şeklidir. Doğal olarak da bu OHAL süreci aynı zamanda vahşi kapitalizmin tüm kurallarını doğaya, kadına, topluma uygulamaya devam ettiği için de şiddet elbette ki çok büyük bir oranda arttı. O kadar çok haber duyuyoruz ki, hemen bir diğerini unutup yeni bir haberle karşı karşıya kalıyoruz. Dehşet yolsuzluklar, devletin içini boşaltma, ekonominin bu boşalttığı yeri devletin kendi çabasıyla değil, toplumdan yeniden alıp kasasını doldurup ve onu bir yerlere peşkeş çekme hali öyle bir noktaya geldi ki toplumun bahçesindeki ağacı bile hiç topluma sormadan kesebileceği bir yere geldi. Mesela siz de haberini yaptınız; Antakya’da yol geçecek diye bir kadının zeytin bahçesine girip, kesip atıyorlar. Haberi yok, kamulaştırma yok, hiçbir şey yok. Aslında hiçbir kural yok yani. Doğal olarak da bu kuralsızlık içerisinde şöyle bir rejim çıktı ortaya; düşüneni asla affetmeyen ama her türlü adli vakayı tekrar tekrar sokağa salan… Mesela hep birlikte gördük, son kadın cinayetlerindeki katillerden bir tanesi 26 kez gözaltına alınmış biriydi, en azı 5 kez işlem görmüştü. Bu suçların hepsi topluma karşı işlenen suçlardır. İktidar topluma karşı işlenen suçlara cezasızlık veriyor ve bu cezasızlık sokakta öyle bir hale geliyor ki, kendi kolluk gücünü bile öldürebilecek pozisyona geliyor. Kolluk gücü bile güvende değilse, kim kendini güvende hissedebilir? Şu an bütün kadınların duygusu “sokakta hangi suçlularla beraberiz” ve “bu suçlular her an, hangimizin canına kıyabilir?” pozisyonuna geldi. Özellikle İstanbul’da vahşice işlenen iki kadın cinayeti Türkiye’deki kadınlar açısından “sokağa çıkmayın güvenli değil”, “evinize kapanın”, “Bakın erkekler bu kadar vahşi ve biz sizi bunlardan korumayacağız” mesajını verdi ve tüm kadınlar da bu mesajı aldılar.

    Çok yakın bir zamanda bir arkadaşım anlattı. Metrobüste genç bir kadının bağırarak “bu ülkede kendimi güvende hissetmiyorum, nerede yaşayacağım” dediğini söyledi. Bu duygu şu anda hepimizde var. Niye? Çünkü toplumsal bütün suçlar cezasız. Özellikle kadın ve çocuğa yönelik suçlar. Ve aynı zamanda bu ülkede düşünmek ve buna itiraz etmek çok büyük bir suç. Çürüme dediğimiz şey biraz böyle aslında. Dediğim gibi, toplumun birbirine saygı duyduğu, birlikte yaşamı güçlendirdiği, dönüp birbirimizin yüzüne bakmayı unuttuğumuzu, hepimizin kendimizi devlete karşı sorumlu hissettiğimizi devlet suç saymıyorsa onu suç bilmeyip toplumdan utanmadan tekrar topluma karışma meselesi. Eskiden şu daha güçlüydü; birini öldürmüşseniz, toplum sizi kınardı, kaldığınız yerden devam edemezdiniz. Ama şimdi çok suç var, bu suça bulaşma meselesinin OHAL’le çok ilgisi var. OHAL rejimi her kirliliğini elbette tek başına, bir kişiyle yapmadı. Kara para aklamaya bile on bin insanı bulaştırdılar. Topluma bulaşarak işlenen suçlar toplumu büyük oranda çürümeye getirdi.

    “BU REJİM KENDİNİ ZOR KULLANARAK AYAKTA TUTMAK İSTİYOR”

    -Son yıllarda artan şiddeti -kadınlara, çocuklara, ekolojistlere, işçilere- nasıl değerlendirirsiniz?

    Bu rejim kendini zor kullanarak ayakta tutmak istiyor. Bunun hiçbir kısmını toplumla konuşarak, anlaşarak, yol bularak değil, tamamen kolluk gücünün zoruyla topluma çok yoğun şiddet uyguluyor. Doğal olarak da bu şiddetin kaynağı buradan gelişince artık içerdeki şiddet de sıradanlaşıyor. Devlet suç işlerse toplumun suç işlemesi sıradanlaşıyor ve doğal olarak da ayakta kalabilmesi için toplumu suçuna bulaştırması gerekiyor. Bir diğeri, sermayeyi arkasında tutabilmesi için bu toplumu sermayeye peşkeş çekmesi gerekiyor. Bir diğeri, o kadar para üzerine kurulmuş ve yolsuzluk üzerine kurulmuş bir iktidar ki, gitmeden dağı taşı, ormanı, uçan kuşu bile satmak istiyor. Ama aynı zamanda sadece bugünün değil, yaptığı projelerle Türkiye’nin 50 yılını da satmış olmak istiyor. Şimdi bu da şiddet dışında başka hiçbir şeyle ayakta duramaz. Bir şiddet ortamı olmasa biz mesela Gezi’yi biliyoruz değil mi? Toplum Taksim’deki ağaçlar için aylarca bir mücadele sürdürdü. Şimdi aynı toplum dünya kadar, kıyamet kadar suç var ortada ama refleks o kadar güçlü gelişmeyebiliyor. O yüzden de bu gergin ortam toplumu daha sessiz kılan, kaygılı kılan ama en nihayetinde toplumun da biriktirdiği, bu birikimi de mutlaka bir şekilde dışa vuracağı bir döneme geliyor. Dediğim gibi özelde doğaya, toplumun bütün doğal kaynaklarına, kadına, çocuğa özgün şiddetle aslında biraz erkekliği de yanına alıyor. Orada beslediği erkeklik de geri dönüp bir şekilde şiddete dönüşüyor. Mesela Türkiye’nin daha önce polisle karşı karşıya gelinmemiş yerlerde mücadeleler gelişti ve o mücadele eden insanlar karşısında jandarmayı, polisi görünce çok şaşırdılar. Çünkü “benim” diyordu. Ama bir anda karşısına dikildi çok haklı mücadelesinde. Demek ki mesele hak olduğu zaman bu gerçekleşiyor kısmında bence Türkiye toplumunun zihni açıldı diye düşünüyorum. “Benim devletim, uğruna ölürüm” dediği devlet, zeytin ağacına kadar geldi, onu bile elinden almak istiyor. Toplumsal açıdan daha birlikte mücadele etme konusunda biraz daha zihinler açıldı. Ben çok önemsiyorum. Şu an da Türkiye’nin her alanında mücadeleler var. Ama bu mücadelelerin birleşeceği bir zemin bulmakta zorlanıyoruz. Tıpkı depremdeki gibi. Çürüme diyoruz ama aynı zamanda çok hızlı bir toplumsal refleks gelişti deprem için ama bu refleksi geliştiren toplum, ortak bir zemine gelmeyince herkes geri dönüp evinde oturur oldu. Şu an da Türkiye’deki eksik zemin bence bu mücadeleleri birleştirecek zeminin olmaması.

    “MUHALEFETTE ZİHİNSEL DEĞİŞİME İHTİYAÇ VAR”

    -Şiddetin önüne geçmek için toplumsal muhalefet ne yapmalı?

    Toplumsal muhalefet bu iktidardan şikayetçiyse önce kendi modelini kendisinin oluşturması gerekiyor. Belki ilk şuradan başlamak gerekiyor. AKP’ye benzeyen bütün yönlerimizden kurtulmamız gerekiyor. Bizim de benzer örgütlenmeler, benzer iktidarlar, benzer koltuklar, benzer yandaşçı meselesinden uzaklaşmamız gerekiyor. Ve bir diğeri de bu kadar şiddet üreten bir iktidara karşı gelişen her muhalefetin kendini şiddetten arındıran bir muhalefet olması gerekiyor. Ama biz bile mesela kendine ‘sosyalistim’ diyenin bağıra bağıra topluma parmak salladığı bir siyasetle karşı karşıya kalıyoruz. Şiddetin, şiddeti beslediği, çoğalttığı, yaydığı bir yerde önce şiddetten arınmak gibi çeşitli programların muhalefette olması gerekiyor. Muhalefetin de, siyasi partilerin de, sivil toplum kuruluşlarının da cinsiyet eşitliği dersleri alması gerekiyor. Önce kendi zihinlerinin birlikte yaşam, eşit yaşam, ortak yaşam kısmında berraklaşması gerekiyor. İstanbul Sözleşmesi’ni savunan vekil, evde eşine şiddet uyguluyorsa bu gerçek bir siyaset olmuyor, sözde bir siyaset oluyor. Çünkü burada iyiliği dağıtmıyor, paylaşmıyorsunuzdur; iyi var olsun diyorsunuzdur ama iyiyi var etmeye çalışmıyorsunuz demektir. O nedenle zihinsel bir değişimin muhalefette ihtiyaç olduğunu düşünüyorum. Siz karşınızdaki kadının da kendiniz kadar bu yaşamı yaşamaya geldiğini kabul etmediğiniz sürece onu sizi var etmeye, size kendini feda etmeye gelmiş gibi görürseniz sizin gerçekçi bir kadına yönelik şiddetle mücadeleniz olamaz. Ben bugün mecliste muhalefette olan çok sayıda vekilin de ne kadar erkek kürsü kullandığını, şiddeti o kürsülerden yaydığını, toplumun birlikte yaşam kültürüne hizmet eden dilin ne kadar az olduğunu bir gazeteci olarak çok kez görüyorum. O yüzden de AKP’ye ‘kadınları korumuyorsunuz’ diyenlerin daha güçlü mücadele vermiş olması gerekiyor ki onu atfetmesi gerekiyor. Ne yazık ki DEM Parti dışında eşit temsil yok. O yüzden daha gerçekçi daha mücadele veren bir yerde olunması gerekiyor. Mücadele, kürsüde; bir pankartın arkasında fotoğraf çekilerek, ‘kadınlar eylem yaptığında yanında duruyoruz’ diyerek maalesef gerçekleşmiyor.

    “AKP’YE BENZEYEN YÖNLERİMİZDEN ARINALIM, KENDİ YOL VE YÖNTEMLERİMİZİ KURALIM”

    Ben son işlenen iki kadın arkadaşın cinayetinde bu hayatın durması ve bundan sonra başka hiçbir şeyin konuşulmaması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü İŞİD’leşen bir erkeklik gördük biz. Kafa kesiyor bu erkekler. Bu aşamaya geldiler. O zaman buna karşı da bu hayatı durdurmuyorsanız böyle akmasına izin vermeyecek bir mücadele geliştirmeniz de gerekiyor. Toplumumuza da en büyük çağrım birincisi hepimiz AKP’ye benzeyen yönlerimizden arınalım, ikincisi de biz kadınların da erkeklerden öğrendiğimiz tüm yönlerimizden vazgeçip kendi yol ve yöntemlerimizi kurmamız olacaktır.

    Devrim FINDIK/İSTANBUL

    İLGİLİ HABERLER

    ‘Devletin kullandığı şiddet politikası çok içselleştirildi’ – VİDEO
    >‘Toplumsal faşizme, şiddete karşı en güçlü direnişi kadın hareketi gösteriyor’- VİDEO
    ‘Erkek egemen sistem şiddetin sıradanlaşmasını istiyor’ – VİDEO
    ‘Toplumsal muhalefet, şiddet karşısında bir direnç hattı geliştirmelidir’
    ‘Şiddeti durduracak olan ezilenlerin ortaya koyacağı örgütlü güçtür’-VİDEO
    ‘Doğayı savunanlara karşı yargısal şiddet uygulanıyor’ – VİDEO

  • ‘Şiddeti durduracak olan ezilenlerin ortaya koyacağı örgütlü güçtür’-VİDEO

    ‘Şiddeti durduracak olan ezilenlerin ortaya koyacağı örgütlü güçtür’-VİDEO

    PİRHA- Sosyo Politik Saha Araştırma Merkezi Koordinatörü Yüksel Genç, şiddetin kaynağının iktidarların, iktidarlarını yayma ve egemenliği büyütme hevesleri olduğunun altını çizerek, “Şiddeti hayatımızda durdurmanın en önemli yolu ezilenlerin egemenler karşısında siyasal araçları da kullanabilecekleri örgütlülük gücünü kullanması olacaktır” dedi.

    Şiddet; kavramsal bir alandan çıkıp yaşamın her alanına nüfuz etmiş durumda. Kadına, çocuğa, ağaca, suya, toprağa, hayvana, iktidarlar tarafından öteki görülen kimliklere, Aleviye, mülteciye, işçiye, emekçiye, emekliye, gence, öğrenciye, öğretmene, doktora yönelik şiddet tırmanmış durumda. Peki şiddet neden bu kadar arttı ve toplumun önemli bir kısmı tarafından normalleştirildi? Bu normalleşmede iktidarın payı nedir? Muhalefet neden şiddete karşı ses çıkarmıyor, toplumsal muhalefet neden alternatif üretmiyor?

    Konuya dair Sosyo Politik Saha Araştırma Merkezi Koordinatörü Yüksel Genç, sorularımızı yanıtladı.

    “ŞİDDET ALANI GÜNÜMÜZDE GENİŞLEDİ”

    PİRHA- Şiddet nedir? Şiddetin “iktidar” olgusuyla ilişkisini nasıl okumalı?

    YÜKSEL GENÇ: Şiddet, kişilerin, grupların, zümrelerin, toplulukların kendi içlerinde ya da karşılarında bulunan kişi, grup topluluk ya da zümrelere bir şeyleri zor yoluyla yaptırmak için ya da yaptırmamak için biçimde algılanabilir. Günümüzde şiddetin türleri geçmişe göre fazlalaşmış ve dolayısıyla şiddetin araçları da değişmiş durumdadır. Örneğin cinsel şiddetten, dijital şiddete, ekonomik şiddetten cinsel şiddete kadar şiddet günümüzün en çok rastlanan en favori şiddet biçimlerinden biri olarak karşımıza çıkıyor bu. Fiziksel ve cinsel şiddetin arttığını söyleyebiliriz. Bu şiddet biçimleri ve şiddetin uygulanma hallerinin kendisi yapmak ve yaptırmamak fiili üzerinden kurulduğuna göre bir iktidar içeriyor. İktidar söyleminin bir hegemonya, bir basınç oluşturma ve yönlendirme ilişkisini yönetme ve yönlendirme ilişkisi olarak karşımıza çıkıyor. Doğal olarak şiddet en fazla ve en çok da iktidar hakikatiyle ilgili iktidar olabilme, iktidarı genişletebilme, iktidarı sürdürebilme ya da büyütebilmekle ilgili olarak başvurulan en önemli argümanlardan biri olarak karşımıza çıkıyor. Ve ne yazık ki bin yıllar iktidar biçimleri ihtiyaçları uygun olarak şiddet alanlarını genişlettikleri, gidip şiddet araçlarını ve türlerini de büyüterek dünyamıza, aslında dünyamızı koca bir şiddet atmosferine döndürdüler demek pekala mümkün.

    Şiddet tekeli, söylemde anlaşılacağı üzere egemen olan kimlikçi birey topluluk ulusundur. Hatta belki de küresel güçlü ırk bağlamıyla hangisi güçlüyse güçsüz bulduğu karşıtlığı ya da yanındakine uyguladığı basınç sistemiyle ilgili bir olay. Aslında şimdiye kadar şiddet egemenlerin tekelinde olan, egemenlerin tekelinde olduğu gibi en egemen olanın en egemen olanla meşrulaşıp yasallaştırılan bir pozisyona da sahip. Örneğin şiddet tekeli devletlere ve uluslararası güçlere de yasal olarak verilmiştir. Yani şiddetin tekel olarak kullanma biçimine sıkça rastlanabilir. Ama giderek şiddet günümüzde sadece devletler, uluslararası askeri bağlamlarda kullanılan bir tekel içinde yürümüyor ne yazık ki. Günümüzde devletler ve sistem bağlamı içerisinde hukuksal şiddetle karşılaşmaya başlıyoruz. Yine uluslararası şirketlerin, dijital alanı kontrol edenlerin hükümetlerle ya da gruplarla ya da şirketlerle kurdukları anlaşma ve çıkarları gereği toplumun o araçların kullanımına dönük uyguladıkları bir şiddet, kısıtlanma, baskılama, cezalandırma hallerine ait şeylere rastlıyoruz. Bu şiddet tekeli aslında giderek farklı alanlara da yayılıyor.

    “ADALET SAĞLAMAYAN TARAFLI YAKLAŞIMLAR ŞİDDET OLGUSUNU OLAĞANLAŞTIRIYOR”

    -Şiddet olgusunun sıradanlaşması ile karşı karşıyayız. Yaşam alanından, doğayı koruyana, kadından çocuğa yönelik ortaya çıkan bir şiddet sarmalı içindeyiz. Bundan yola çıkarak şiddetin sosyal, toplumsal ve ekonomik yansımaları var mıdır?

    Şiddetin giderek tekel olmaktan çıktığı, tekil bir bireyin diğer bir birey üzerinde kurmak istediği etkinlik biçiminden tutalım da uluslararası bağlama kadar bir dizi silsile içerisinde yürüyor. Böyle bakınca toplumda şiddetin giderek en alt kategoride, en alt insan kategorisinde bile tariflenebilir ve kullanılabilme kolaylığının kendisi karşımıza bir problem olarak çıkıyor. Özellikle sistemlerin demokratik kurallardan ayrıştığı toplumun toplum ve birey olma kimliklerinin çokça zedelendiği, çatışma zamanlarının, savaş zamanlarının, şiddetin en kristal, en örgütlü hali olan savaş zamanlarının kendisinin açığa çıktığı zamanlarda ya da uluslararası gerilim süreçlerini yüksel vakitlerde ya da ilk siyasal kimliklerin bireysel kimliklerin cinsel inançsal kimliklerin, etnik kimliklerin karşı karşıya getirilerek  hegemonyanın etkinliğin kurulduğu zamanlarda şiddetin giderek aşağıya, yatay, alta doğru devam ettiğini ve büyüdüğünü görüyoruz. Günümüzde Türkiye ve dünya koşullarında değerlendirdiğimizde hem içinde yaşadığımız ülke hem dünyanın kendisi çok büyük bir şiddet sarmalı içerisinde. Ve bu şiddet sarmalının en küçüğünde görülen şiddetin kendisi sistemsel olarak merkezin ortaya koymuş olduğu iktidar olma hedefleriyle oldukça ilgili olarak gelişiyor. Dolayısıyla ne yazık ki şiddet silsilesi, birbirini güçlendirerek ve birbirleriyle ilişkili olarak devam ediyor.

    “HAYATIMIZ ŞİDDETLE KUŞATILMIŞ DURUMDA”

    Örneğin Türkiye koşullarını şöyle bir izlediğimizde, son on yılını takip ettiğimizde Türkiye’de şiddet oranının çok fazla arttığını görüyoruz. Erkeğin kadına uyguladığı şiddet, kadının çocuğa uyguladığı şiddet, güçlünün güçsüze uyguladığı şiddet, aileler arası şiddet, gruplar arası şiddet, güçlü iktidara dayananların dayanmayanlara dönük şiddeti ya da iktidar olanların tüm toplumu bir gerilim hattı içerisinde tutarak kendini egemenliğini ya da hegemonyasının yayma isteğini ortaya çıkardığı şiddet. O kadar geniş ve hayatımız o kadar şiddetle kuşatılmış durumdaki insanlar giderek şiddetin ve gerilimin hayatın olağanlı olduğunu bile sanmaya başlıyor. Bakın Türkiye’de bir silahsızlanma derneğinin verisine göre her dört kişiden birinin silahı var. Bireysel silahlanma son on yılda inanılmaz biçimde arttı. Yine bunun için özel veriye bile gerek yok. Örneğin Diyarbakır’a bakacak olsak son on yıl içerisinde bireysel silahlanmaya bağlı olarak bunların önemli kısmının ruhsatsız olduğunun da altını çizmekte fayda var. Bireysel silahlanmanın mümkün olduğu iklimde insanların sorunlarını çok hızlı bir biçimde sorunlarını şiddetle çözmeye kalktığına rastlıyoruz.

    Artan kadın cinayetleri, kadın katliamları bu konuda kişisel şiddet bağlamının ve tekelinin  kategorik olarak egemen olan grup veya kişilerce etkin biçimde kullanıldığını gösteriyor. Eğer Türkiye’de örneğin biz kadına dönük şiddetin yüzde dört yüz arttığını iddia ediyorsak ve verilerimiz de maalesef bu iddiayı doğrular biçimdeyse erkek egemen şiddetin ne kadar büyüdüğünü, ne kadar kök saldığını gösteriyor. Hakeza çocukların görmüş olduğu şiddet karşısında hem kadın hem erkek meselesinin çocuklar üzerinden kurmuş olduğu hegemonyanın şiddet bağlamlarının değişik biçimlerinin çok yaygınlaştığına tanık oluyoruz. Sokakta akran şiddeti dediğimiz şiddet biçimlerinin inanılmaz güncel ve normal olduğu ve akran şiddetinin giderek ailelerin karşılıklı şiddetin “olağan” biçimde büyüdüğünü görüyoruz.

    Tüm bunlar aslında Türkiye’de hem insanların yaşanan krizli ortamlarıyla baş edememesinin ortaya çıkardığı birbiriyle uğraşma, birbirine şiddet uygulama zemini içinde değerlendirmeyi kolaylaştırıyor. Hem hukuk sisteminin adalet sağlayıcı unsuru konusunda duyulan derin güvensizliğin kendisi giderek yerel sosyal, kültürel şiddet biçimlerinin kategorik olarak da yayılarak büyümesine neden oluyor. Ana sorunların çözümsüzlüğü üzerinden gösterilmiş tüm güvenlikçi, cezalandırıcı, adalet sağlamayan taraflı yaklaşımların hepsini kendisi toplumsal ve bireysel olarak şiddet olgusunun giderek olağanlaşmasına neden oluyor.

    “KİMLİK VE ÖZ SAYGI KAYBI, ŞİDDETİ ARTTIRIYOR”

    -Son yıllarda artan şiddeti -kadınlara, çocuklara, ekolojistlere, işçilere- nasıl değerlendirirsiniz?

    Balık baştan kokar misali yasayı tanımayan bir iktidar sisteminiz varsa, şiddetin bu denli yayılması mümkün. Türkiye ve dünya, Orta Doğu koşullarında yakın bir tarihte bizi çok da iyi zamanların beklemediğini, şiddet biçimlerinin çoğalarak ve farklılaşarak süreceğini söylüyor. Hayvana dönük şiddetin bu kadar yaygınlaşmış olmasının işte bu güç ilişkisiyle doğrudan ilişkisi var. Ama aynı zamanda ezilen kategorilere göre kimlik, kişilik öz saygı kaybına neden oluyor. Kişilerin kendine dönük kimlik ve öz saygı kaybı ne yazık ki gücünün yettiği üzerinden şiddeti ona uygulayarak bir tatmin alanına ve öz saygı alanını kaybetmeye de yol açıyor. Bu kategori giderek günümüzde hayvanlara, ağaçlara, bebeklere kadar ilerliyor.

    “ŞİDDETİ HAYATIMIZDA DURDURMANIN YOLU EZİLENLERİN ÖRGÜTLÜ GÜCÜ OLACAKTIR”

    -Şiddetin önüne geçmek için toplumsal muhalefet ne yapmalı?

    Bizim bu şiddet sarmalından çıkmamızın en öncelikli koşulu olarak belki birçoğumuzun aklına toplumsal bilinçlenmeyi arttırmak olduğu söylenebilir ama buraya gelmeden önce şiddetin toplumun nezdinde azalabilmesi için en büyük görev siyasal iktidarlara düşüyor. Siyasal iktidarların sorunları çözme biçimini şiddet araçlarını kullanarak değil demokratik, siyasal araçları kullanarak yürütmesine dair güçlü bir politik basıncın olması gerekiyor. Her şeyden önce esas olarak iktidarların, iktidarlarını yayma ve egemenliği büyütme heveslerinden vazgeçerek toplumun en küçük dokusunu şiddet zehriyle zehirlememesi ve şiddeti tetikleyecek politikalardan kaçınması, ilkesel bir tutum benimseleri gerekiyor.

    Tüm bu şiddet döngüsünün sorunları şiddetli halletme döngüsünü çıkardığı aslında toplumsal ekonomik, kültürel ve ahlaki krizlerin kendisinin çapı. Dolayısıyla bir silsile içerisinde iş yine egemenlik kurmuş silsilenin kendisine düşüyor demek mümkün. Ama hiçbir egemen güç egemenliğini zayıflatacak araçlardan vazgeçmeyeceğine göre ezilen toplulukların, bu birey olur, cins olur, inanç kimliği olur, etnik kimlik olur, düşünsel kimlik olur fark etmez ezilen kategorinin gösterebileceği karşı duruşlarla ancak sağlanabilir gibi görünüyor. Şiddetin hayatımızda durdurmanın yolunun belki de en önemli ezilenlerin egemenler karşısında siyasal araçları da kullanabilecekleri örgütlülük gücünü kullanması olacaktır.

    Ferhat GÜRGEN/DİYARBAKIR

    İLGİLİ HABERLER

    ‘Devletin kullandığı şiddet politikası çok içselleştirildi’ – VİDEO
    >‘Toplumsal faşizme, şiddete karşı en güçlü direnişi kadın hareketi gösteriyor’- VİDEO
    ‘Erkek egemen sistem şiddetin sıradanlaşmasını istiyor’ – VİDEO
    ‘Toplumsal muhalefet, şiddet karşısında bir direnç hattı geliştirmelidir’