Etiket: dosya haber

  • ‘Alevilik kültürel bir miras değildir; inançtır, Yol’dur, hakikattır!’- VİDEO

    ‘Alevilik kültürel bir miras değildir; inançtır, Yol’dur, hakikattır!’- VİDEO

    PİRHA – Şıx Delili Berxecan Ocağı evlatlarından Fırat Gezici, Aleviliğin üzerinde özel bir asimilasyon politikası yürütüldüğünü belirterek, “Alevilik devlet dışı bir inanç olduğundan, devlet tarafından tehdit olarak görülüyor. Alevilik, bir kültürel miras değildir. Alevilik bir Yol’dur, bir inançtır” dedi.

    Alevilik açısından asimilasyon ve oto-asimilasyon günümüz açısından önemli bir tartışma konusudur. Tarih boyunca üzerinde inkar ve imha tehditi olan Aleviler, kendi inançlarını yaşamakta, devam ettirmekte büyük zorluklar yaşıyor. Pir Fırat Gezici, “Alevileri asimile etmek için kurum ve kuruluşlar kullanılıyor. Böylece kendi Alevilerini yaratmak istiyorlar” diyerek, Aleviler üzerindeki asimilasyon politikalarının özellikle kurum ve kuruluşlar üzerinden yürütüldüğüne dikkat çekti.

    Alevi toplumunun üzerinde nasıl asimilasyon politikaları uygulandığını ve toplum içerisinde oto-asimilasyonun ne düzeyde olduğunu Şıx Delili Berxecan Ocağı evlatlarından Pir Fırat Gezici ile konuştuk.

    “YOLUMUZU NEHAKKA BIRAKMADIK”

    -Alevilik yüzyıllardır baskı ve inkâr politikalarıyla karşı karşıya. Bugün asimilasyon sizce hangi yeni biçimler altında sürdürülüyor?

    Fırat Gezici: Asimilasyon özellikle iktidar güçleri tarafından yapılıyor. Cemevleri denetim altına alınarak inancı farklı yerlere çekmeye çalışıyorlar. Özellikle Gagand, Hızır, Newroz, Heftemal, Çarşeme Reş gibi Alevilik ritüellerine el atarak inancımızı bölmeye çalışıyorlar. Ziyaretlerimizi, dergahlarımızı yenileştirme bahanesiyle değiştirmeye çalışıyorlar. Alevi dernekleri kurarak toplumumuzu, pirlerimizi oraya çağırıp; başkanlıktır ve maaştır gibi imtiyazlarla farklı yerlere çekmeye çalışıyorlar. Kendilerine çakma dedeler bularak yolu sürdürmeye çalışıyorlar. İnancımızı her türlü şekle koyup, cemevlerini ele alıp, bu toplumu farklı tek insan, tek din, tek devlet yapmaya çalışıyorlar. Özellikle cenaze erkanlarımızda olsun, Şia-i İslam’ı bu inanca dayatmaya çalışıyorlar. Cemde gerçekleştirdiğimiz semah ritüelimizi, folklor ekibi diye insanlara göstererek asimile etmeye çalışıyorlar. Ülkemizde yaşanan olaylarda ve özellikle Ortadoğu’da bu politikaları Aleviler üzerinde, Kürtler üzerinde, Ezidiler üzerinde yürütüp, bu insanları farklı yerlere çekip, farklı yollara koymaya çalışıyorlar.

    Bizler asırlardır ezilmişiz, zulüm çekmişiz ama biz hiçbir zaman bu yolumuzu nehakka bırakmamışızdır. Bizler bu yolu her daim sürdüreceğiz. Asimle politikalarına karşı toplumumuzu yönlendireceğiz. Hakk ve hakikat yolunda bunlara yol göstereceğiz. Hakikat her zaman insanda doğar.

    “ALEVİ TOPLUMUNU ÖZÜNDEN KOPARMAYA ÇALIŞIYORLAR”

    -Oto asimilasyon kavramını Alevi toplumu açısından nasıl tanımlarsınız? Bu süreç hangi gündelik pratiklerle yeniden üretiliyor?

    Fırat Gezici: Bu süreç gündelik pratiklere göre özellikle cemevlerinde toplumu farklı yerlere çekip, farklı inançlara yönlendirip, bunun üzerinden insanları kendine döndürmeye çalışıyorlar. Özellikle Hacı Bektaş-ı Veli’nin dergahında olsun, Munzur Gözerleri’nde olsun, yapılan mescitler, yapılan değişiklikler ile bu toplumu farklı yerlere çekmeye çalışıyorlar.

    “ASİMİLASYON DEVLET ELİYLE YAPILIYOR”

    -Aleviliğin devletle kurmaya zorlandığı ilişki, inancın özünü nasıl dönüştürüyor?

    Fırat Gezici: 72 millete aynı gözle bakan insanlarız. Yıllardır bu süreç sürüyor. Aleviler eziliyor. Asimilasyon yıllardır devletler eliyle yapılan bir harekettir. Biz de her daim söylüyoruz: Biz hiçbir zaman onunla nehakkın sofrasına oturmayacağız. Pir Sultan, Osmanlı’yla oturdu ama ben sizi rahatsız etmeye geldim dedi. Seyit Rıza, Erzincan valisiyle oturdu, ama ben sizi rahatsız etmeye geldim dedi. Biz hiçbir zaman nehakkın sofrasına oturmamışız ve oturmayacağız.

    “ALEVİLİK, BİR KÜLTÜREL MİRAS DEĞİLDİR”

    -Cem erkânının, deyişlerin ve yol öğretilerinin “kültürel miras” başlığı altında sunulması Alevilik açısından ne anlama geliyor?

    Fırat Gezici: Cem erkanları Hakk ve hakikatin meydanıdır. Bir insan toplumun içinde kendi rızasıyla ceme gelerek, dara giriyor ve orada kendini ifade ediyor. Cem insanın bir yılın sonunda katıldığı ve kendini pirin karşısında, toplumunun karşısında pir û pak ettiği bir ibadettir. Ve bu ibadeti de her daim toplumun içinde, kendini ifade eder şekilde yapması lazım. Ve bu ibadetimiz, cemimiz bir öz savunma, öz söyleyiş, kendini dara çekme, toplumun içinde kendini düzeltme, toplumun içinde kendini temizleme, pirin karşısında kendini yıkamadır. Tüm bunlara baktığımız zaman Alevilik, bir kültürel miras değildir. Alevilik bir Yol’dur, bir inançtır.

    “BU YOL SATILAMAZ”

    -Pirler ve analar bu dönüşüm karşısında yol gösterici bir rol üstlenebiliyor mu, yoksa baskılar karşısında geri mi çekiliyor?

    Fırat Gezici: Pirler ve analar genel itibariyle, bu yolda toplumun önünde yürümeye çalışıyorlar. Topluma öncülük yapmaya çalışıyorlar. Ama bazıları da var ki, kendini sisteme karşı yenik düşürüp, gidip onların çatısı altında bu inancı satıyorlar. Bu yol satılamaz, inanç satılamaz.

    “YOL’UMUZU KORUMAK ZORUNDAYIZ”

    -Aleviliğin kurumsallaşması (cemevleri, dernekler, federasyonlar) asimilasyona karşı bir direnç mi, yoksa yeni bir uyum biçimi mi yarattı?

    Fırat Gezici: Cemevleri normalde bizim için ibadet ve kendini savunma yeridir. Alevilik inancı Cemevlerine sığmaz. İbadet dediğiniz şey Cemevlerine sığmaz. Arkadaşlık dediğiniz şey, dostluk dediğiniz şey Cemevlerine sığmaz. Cemevleri sadece büyük şehirlere insanlar taşındığı zaman, kurumlar aracılığıyla kendini ifade etmek için ortaya çıkmıştır. Fakat baktığımız zaman bugün Cemevleri Alevileri daha da geriye götürüyor. Çünkü insan inancını yaşayamıyor ve şu anda sistem cem vakıfları tarafından yönlendirmeye çalışıyor. Cemevlerini yönlendirmeye çalışıyorlar. İşte böyle namaz kılacaksınız. Böyle ibadet edeceksiniz. Böyle Kur’an okuyacaksınız. Böyle semah döneceksiniz. Bu şekilde toplumu yönlendirmeye çalışıyor. Bunu karşısında durmak lazım. İnancımızı, yolumuzu gereklerine göre yürütüp, her mekanda özünü koruyarak bunu gerçekleştirmemiz lazım.

    “İNANCIMIZ KUŞATMA ALTINDA”

    -Sizce Alevilik bugün en çok nerede aşındırılıyor: devlet politikalarında mı, kent yaşamında mı, aile içinde mi?

    Fırat Gezici: Alevilik hem toplumun içinde, hem kent yaşamında, hem aile içinde asimile ettirilmeye çalışıyor. Yani şimdi bir insan kendi çocuğuna Aleviliği veremiyor. Neden? Çünkü Alevilikte önceden pirleri ve rayberleri evlere giderdi. Aleviliği anlatırdı, inancı anlatırdı. Özellikle kentler dağılımında pirler artık toplumun evine, kendi pirlerinin taliplerinin evine gidemeyip toplumu birleştirememişlerdir. Ve bu yüzden de çocuklar, yeni nesiller de Aleviliğin iç yüzünü, ibadetini, dilini bilmiyor. Bu dolayı da inancı yaşamıyorlar.

    “GÖNÜLLÜLÜK ESAS OLANDIR”

    -İnanç pratiklerinin “gönüllülükten” çıkıp “göreve” dönüşmesi oto asimilasyonun bir göstergesi midir?

    Fırat Gezici: İnanç pratiklerinin gönüllük temelli olması gerekir. Eğer göreve dönüşürse bu oto asimilasyonun göstergesi olur. İnanç insanın yüreğinden gelen bir işleyiştir. Eğer bu işleyiş farklı temellerde yürüyecekse inanç yürümez ve çıkar menfaate döner. Toplumun içinde birlikteliği böler ve koltuk meselesine gelir, rant meselesine gelir, çıkar meselesine gelir. Sistemin istediği şekilde yol almaya gelir.

    -Aleviliğin kendini koruyabilmesi için önce neyle yüzleşmesi gerekiyor: dış baskılarla mı, iç çözülmeyle mi?

    Fırat Gezici: Kendi inancını, kendinden başlayarak gerçekleştirmesi gerekir. Kendi içinde yaşaması lazım. Sonra aile içinde başlayarak pir û pak etmesi lazım. Ondan sonrada topluma ve dışarıya yönelmesi lazım. Kendi bölgesinde ikrarını sürdürmesi lazım.  Alevilik bir doğa sevgisidir. Bir insan sevgisidir. Bir toprak sevgisidir. Bunları kendi içinde yaşaması lazım. Kendisiyle yüzleşmesi lazım.

    Cem EKİNCİ- Nuray ATMACA/DERSİM

    İLGİLİ DOSYALAR

    >‘Alevilik yüzyıllardır asimilasyon ve oto-asimilasyon kıskacındadır!’
    >‘Oto-asimilasyon Alevilik açısından büyük tehlike arz ediyor!’
    >’İnanç ancak hakikatle ve gönüllülükle korunur!’- VİDEO

  • ‘İnanç ancak hakikatle ve gönüllülükle korunur!’- VİDEO

    ‘İnanç ancak hakikatle ve gönüllülükle korunur!’- VİDEO

    PİRHA- Şex Delili Berxecan Ocağı evlatlarından Ergün Haydaroğlu, asimilasyon politikaları ve oto-asimilasyona dair yaptığı değerlendirmede, “İnancın geleneğiyle bağlarının kopması en büyük tehlikedir. Yol, ikrar, rızalık ve ocak bağları zayıfladığında insanlar kendi arayışlarıyla “yeni bir Alevilik” yaratmaya başlar. Bu durum oto asimilasyonun en somut örneğidir” diyerek inancın özünün korunması gerektiği mesajını verdi.

    Alevilik, tarih boyunca devlet politikaları ve toplumsal baskılarla sınandı. Bugün ise hem dışarıdan gelen asimilasyon baskılarıyla hem de içerideki oto asimilasyon eğilimleriyle karşı karşıya. Alevilikte inanç, yol ve felsefenin yaşatılması, ikrarın korunması ve rızalık toplumu anlayışıyla mümkün.

    Alevilikte yolun geldiği son durum ve Alevilik üzerindeki asimilasyon, oto-asimilasyon tehlikesini Şex Delili Berxecan Ocağı evlatlarından Ergün Haydaroğlu ile konuştuk. Haydaroğlu, “Aleviliğin en büyük aşınması, Alevi olduğunu söyleyenlerin eksik yaşamasıyla başlıyor” dedi.

    “ASİMİLASYON GÜNÜMÜZDE FARKLI BİÇİMLER ALTINDA YÜRÜTÜLÜYOR”

    -Alevilik yüzyıllardır baskı ve inkâr politikalarıyla karşı karşıya. Bugün asimilasyon sizce hangi yeni biçimler altında sürdürülüyor?

    Ergün HAYDAROĞLU: Asimilasyon, bütün inançlarda zamana yayılan bir süreçtir. Alevilikteki sorun, öncelikle Aleviliğin ne olduğunun ya da ne olmadığının eksik anlaşılmasıyla başlıyor. Aleviliğin bir devleti yok, onu koruyan bir resmi yapı yok. Bu nedenle Alevilik, geçmişten bugüne pirden talibe, ikrardan ikrara aktarılmış bir yol ile var olmuştur. Alevilik, yola ikrar vermekle, inancını hayatına dahil etmekle başlar. Alevilik inancı ve felsefesiyle bir bütün hayatı anlatır. Öyle yaşayan insanlar Aleviliği yaşamış sayılırlar. Bu bütünlük yaşanmadığında asimilasyon başlar.

    “OTO-ASİMİLASYON ALEVİLİĞİ EKSİK ANLAMAKLA YAŞANIR”

    -Oto asimilasyon kavramını Alevi toplumu açısından nasıl tanımlarsınız? Bu süreç hangi gündelik pratiklerle yeniden üretiliyor?

    Ergün HAYDAROĞLU: Asimilasyon tartışmalarının bir diğer boyutu ise oto-asimilasyon. Alevilik, doğaya kutsallık atfeden bir inançtır. Felsefesini doğayla birlikte yoğurmuş, bu şekilde yaşatan bir inançtır. Bu inançta bilinçli bir asimilasyon yoktur. Oto-asimilasyon Aleviliği eksik anlamakla olur. Aleviliği eksik anlamak, rızalık toplumunu eksik anlamakla, hak ve hakikati eksik anlamakla, doğayı ya da insanı eksik anlamakla olur. Eksik bilinen ve yaşanan değerler, toplumu dış saldırılara açık hale getirir. Yol, ikrar, rızalık ve ocak bağları zayıfladığında insanlar kendi arayışlarıyla “yeni bir Alevilik” yaratmaya başlar. Bu durum oto asimilasyonun en somut örneğidir.

    “ALEVİLİĞİN DEVLETİ OLMAZ”

    -Aleviliğin devletle kurmaya zorlandığı ilişki, inancın özünü nasıl dönüştürüyor?

    Ergün HAYDAROĞLU: Aleviliğin hiçbir zaman bir devleti olmamıştır. Alevilik, toplum içerisinde oluşmuş bir inançtır. İnanç, doğayla ve yaşamla yoğrulmuş bir Yol üzerine kuruludur. Devletle ilişkili yapıların Aleviliği tarif etmesi mümkün değildir. Aleviliğin devletle kurmaya zorlandığı ilişki de inancın özünü zorluyor. Alevilik hiçbir devletin tarifine muhtaç değildir. Cem erkânlarının kitleselleşmesi, inancın görsel ve figürel bir norm haline gelmesine yol açtı. Oysa Alevilik gösteri için yol yürümez. Aleviliğin devletle ya da devletle ilişkili kurumlar aracılığıyla bir şekle büründürülmesi mümkün değildir.

    “ALEVİLİKTE DİL SADE, YOL BELLİDİR”

    -İnanç dilinin sadeleşmesi ile içinin boşaltılması arasındaki sınır sizce nerede başlıyor?

    Ergün HAYDAROĞLU: İnancımızın dili yeterince sade bir dildir aslında. Yolu, erkanı, talibi, piri, mürşidi, rayberi ile belirlenmiştir. Alevilikte dil zaten sade ve yol bellidir. İnancımızda dil sadeliğine gitmek, felsefesinde yorum sadeliğine gitmek demek; her bir sadeleştirme inanca ciddi geri dönülmez darbeler vurur. Ancak “sadeleştirme” adı altında asli unsurların çıkarılması, inancın geri dönülmez bir aşınmaya uğramasına neden olur. Yenilikçi söylemlerle asimilasyon dozu artmaktadır.

    “ALEVİLİK BİR KÜLTÜREL MİRAS DEĞİLDİR”

    -Cem erkânının, deyişlerin ve yol öğretilerinin “kültürel miras” başlığı altında sunulması Alevilik açısından ne anlama geliyor?

    Ergün HAYDAROĞLU: Bir diğer kritik konu, Aleviliğin “kültürel miras” olarak sunulması. Alevilik bir kültürel miras değildir. Halaylar, türküler kültürel bir miras olabilir. Ama Alevilik dar-ı didar olma, yol, ikrar ve rızalık üzerine kuruludur. Hayatla yoğrulmuş, çileyle örülmüş ve bugüne kadar gelmiştir. Onu “kültürel mirasa” indirgemek büyük bir aşağılamadır. Bunu kabul edemeyiz.

    “YOLUN GÖSTERİCİLERİ PİRLER VE ANALARDIR”

    -Pirler ve analar bu dönüşüm karşısında yol gösterici bir rol üstlenebiliyor mu, yoksa baskılar karşısında geri mi çekiliyor?

    Ergün HAYDAROĞLU: Pirler ve anaların rolü bugün olduğu gibi tarihsel süreç itibariyle çok önemlidir. Pirler ve analar uzun süre baskılara direndi. Çünkü yaşadığımız coğrafyada, yaşadığımız ülkede, ciddi kıyımlar ve katliamlar yaşandı. Tarihsel olarak baskılara direnen pirler ve analar, devletin kendi pirlerini yetiştirmesiyle ikiye bölünmüş durumda. Devlet kendi pir ve analarını, büyütmeye, onları yetiştirmeye, onlara imkan sunmaya başlayınca bu sayı gittikçe arttı. Bir kısmı yolu sürmeye devam ederken, diğerleri ise toplumda yolu değersizleştirilmeye çalışılıyor. Ancak ikrar sahipleri, gerçek pirler ve analar hâlâ yolun rehberleridir. Yolun sahibi ikrardan gelir. İkrar olanlar pirlerimizdir, seyitlerimizdir, yolu sürenlerimizdir. Pirler olmadan, talipler olmadan yolda gidemezler.

    “YOLUMUZ OCAK ÖRGÜTLENMESİ ÜZERİNE VAROLMUŞTUR”

    -Aleviliğin kurumsallaşması (cemevleri, dernekler, federasyonlar) asimilasyona karşı bir direnç mi, yoksa yeni bir uyum biçimi mi yarattı?

    Ergün HAYDAROĞLU: Aleviliğin kurumsallaşması da tartışmalı bir başlık. Onlarca belki yüzlerce Alevi derneği, kurumu ve federasyonlar var. Cemevleri, dernekler ve federasyonlar, Alevilerin örgütlenmesi için her ne kadar pozitif bir etki yaratsa da yolu aşındıran pratikleri de oluyor. Bir kere Alevilik, Ocak örgütlenmesiyle kendini var eder. Rızalıkla işleyen sistem, üyelik ve başkanlıkla şekil alınca bu, geri dönüşü zor bir hata oldu. Bizde pirlerimiz, taliplerimiz, rayberlerimiz, mürşitlerimiz rızalıkla yola girerler.
 Cemi başlatırken rızalıkla, meclisi kurarken rızalıkla, toplumla bir araya gelirken rızalıkla olur. Müsaadeyle söz kurarlar. Temsil ettikleri postun rızalığıyla söz kurarlar.

    “ALEVİLİK EN ÇOK KENDİ İÇİMİZDE AŞINDIRILIYOR”

    -Sizce Alevilik bugün en çok nerede aşındırılıyor: devlet politikalarında mı, kent yaşamında mı, aile içinde mi?

    Ergün HAYDAROĞLU: Bizler Kızılbaş Alevileri olarak birçok kez saldırılara uğradık. Bu yol hala da saldırılara uğramaya devam ediyor. Alevilik yolunu, inancını ve felsefesini Alevi olduğunu söyleyenler dışında kimse bu ölçüde aşındıramaz. En büyük aşınma, Alevi olduğunu söyleyenlerin eksik yaşamasıyla oluyor. Devletin verdiği zarar, kendi içimizdeki oto asimilasyonun yanında küçük kalır. Çünkü hiçbir inanç, hiçbir inanç yorumu ya da felsefesi, kendi yaşam biçiminin başkaları tarafından bir kalıba sokulmasını kabul etmez. Biz kendimize, yolumuza devletten daha çok zarar verdik. Aleviler, şimdi din derslerinde Alevilik öğretilsin istiyor. Aleviler şunu istiyor, bunu istiyor. Bu yanlış bir yaklaşımdır.

    “YOL HİZMETİNİN GÖREVE DÖNÜŞMESİ OTO-ASİMİLASYONUN GÖSTERGESİDİR”

    -İnanç pratiklerinin “gönüllülükten” çıkıp “göreve” dönüşmesi oto asimilasyonun bir göstergesi midir?

    Ergün HAYDAROĞLU: Aleviler bugüne kadar kendi süreklerini kendileri yapmışlardır, örgütlemişlerdir, getirmişlerdir. Bunun tartışması olmaz. Bu sebepten önce Alevilerin kendileriyle alakalı gerçekleri görmesi gerekir. Gönüllülüğün görevle yer değiştirmesi oto-asimilasyonun göstergesidir. Yol, ikrar ve rızalık gönüllülükle sürer. İmam Hüseyin, Pir Sultan, Seyit Nesimi bu sırrı korudukları için şehit edilmiştir. Bizim yolumuzda gönüllülük esastır. Yolda, ikrarda, rızalıkta gönül ile olur.

    “İNANCIMIZI KENDİMİZİ BİLMEKLE KORUYABİLİRİZ”

    -Aleviliğin kendini koruyabilmesi için önce neyle yüzleşmesi gerekiyor: dış baskılarla mı, iç çözülmeyle mi?

    Ergün HAYDAROĞLU: Alevilik, öncelikle kendi içindeki eksiklerle yüzleşmeli. Yolumuzun yeniden ikrarıyla, nefesiyle, ocağıyla bir bütün yaşayabilmesi, eksiksiz bir şekilde devam edebilmesi için her can kendini dara çekmeli, uğraşmalı, çaba harcamalı ve araştırmalıdır. Köklerini araştırmalı. Neyin üzerine inancını, felsefesini bina edeceğini yol önderlerinden araştırarak öğrenmeli ve bunu hayatına dahil etmelidir. Her can, kendini dara çekmeli, köklerini ve inancını derinlemesine öğrenmeli. Yolun ikrarı ve hakkıyla yaşanmadıkça inanç korunamaz. Alevilik ancak böyle korunur.

    Cem EKİNCİ- Nuray ATMACA/DERSİM

    İLGİLİ DOSYALAR

    >‘Alevilik yüzyıllardır asimilasyon ve oto-asimilasyon kıskacındadır!’
    >‘Oto-asimilasyon Alevilik açısından büyük tehlike arz ediyor!’

  • ‘Oto-asimilasyon Alevilik açısından büyük tehlike arz ediyor!’- VİDEO

    ‘Oto-asimilasyon Alevilik açısından büyük tehlike arz ediyor!’- VİDEO

    PİRHA- Aleviliğin yüzyıllardır baskı, inkâr ve asimilasyon politikalarıyla karşı karşıya olduğunu belirten Fetiye Yıldırım, günümüzde bu sürecin yeni biçimlerle devam ettiğini vurgulayarak, asimilasyonun artık daha çok içselleştirilerek, oto asimilasyon boyutuna taşındığını ifade etti.

    Asimilasyon, bir kültürün, topluluğun ya da bireyin baskın kültürün değerlerini, dilini, yaşam biçiminin zorla benimsetilerek, kendi özgün kimliğini kaybetmesi süreci olarak karşımıza çıkıyor. Genellikle dışsal baskı, politik yönlendirme veya toplumsal zorlamalarla gerçekleşir. Ulus-devlet inşasında “tek dil, tek kimlik” politikalarıyla sıkça kullanılmıştır. Asimilasyon politikaları, kültürel çeşitliliğin azalmasına ve azınlık kimliklerinin silinmesine yol açar.

    Oto-asimilasyon ise ise bireyin kendi içinde baskın kültürü “doğal” veya “kaçınılmaz” görmesiyle ortaya çıkar. Bireyin veya topluluğun, doğrudan dış baskı olmaksızın, kendi isteğiyle ya da içselleştirilmiş toplumsal baskılarla baskın kültüre uyum sağlaması olarak da tanımlana bilinir.

    Asimilasyon ve Oto-asimilasyon kıskacında olan Aleviliğin durumunu, Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) Genel Merkez yöneticisi Fetiye Yıldırım Ana ile konuştuk.

    “ALEVİLİKTE ASİMİLASYON YENİ BİR BOYUT KAZANDI”

    -Alevilik yüzyıllardır baskı ve inkâr politikalarıyla karşı karşıya. Bugün asimilasyon sizce hangi yeni biçimler altında sürdürülüyor?
    FETİYE YILDIRIM: Yıllarca süren asimilasyon politikaları altında bozulmuş bir toplum var. Bunun inanç üzerinde, toplum üzerinde, kültürel yaşam üzerinde etkileri çok büyük oluyor. Şimdiki duruma baktığımız zaman artık öyle savaşla, katliamla, silahla değil de daha çok içimize dönük bir asimilasyon politikası uygulanmakta. Bu nedir? Kendimizi inkar ediyoruz. Korkudan başımıza bir şey gelmesin, ‘Aleviyiz’ demeyelim, işte ‘Kürt’ olduğumuzu söylemeyelim gibi. Bunlar çocukluğumuzdan beri bizlere söyleniyordu. Ev içerisinde başka bir dünya yaşıyorken, evden çıktığımızda başka bir dünyaya giriş yapıyorduk. Tabi bu durum bizim için çok büyük bir çelişki yaratıyordu. Evdeki yaşam daha bütünsel, daha toplumsal, daha ruhani bir yaşamdı. Komşu ilişkilerine baktığın zaman, toplumsal ilişkilere baktığın zaman daha paylaşımcı, birbirine hoşgörü gösteren, rızalık gösteren, müsahiplik ve kivralık ilişkilerimizin var olduğu, ritüellerimizin tamamen Hakk aşkıyla yapıldığı bir dönem vardı. Evden çıktığımızda, okula geldiğimizde ise karşımıza tam tersi bir dünya çıkıyordu. Sonra anladık ki biz başka bir toplumuz, başka bir yaşam tarzımız var. İnançlarımız, ritüellerimiz tamamen doğayla ilişkili.

    “ASİMİLASYON ARTIK İÇİMİZDE VE KENDİMİZ YÜRÜTÜYORUZ”

    -Oto asimilasyon kavramını Alevi toplumu açısından nasıl tanımlarsınız? Bu süreç hangi gündelik pratiklerle yeniden üretiliyor?

    FETİYE YILDIRIM: Oto-asimilasyon zaten hani başka bir gücün yapmasına gerek kalmadan gerçekleşen bir durumdur. Kendi kendimizi asimile etme anlamına geliyor. Kendimizi ilkel gördük, inkar ettik, küçümsedik. Bu bireyselde olabilir, toplumsalda olabilir. Kendimizi inkar ederken de, ‘Biz Alevi değiliz, biz de Müslümanız’ gibi bir argüman geliştirerek, kendi inanç ve kültürümüzü, kendimizce inkar ettik.

    “ALEVİLİKTE DEVLETİN ROLÜ OLMAMALIDIR”

    -Aleviliğin devletle kurmaya zorlandığı ilişki, inancın özünü nasıl dönüştürüyor?

    FETİYE YILDIRIM: Günümüz için düşünürsek, bizim devlete ihtiyacımız yok. Çünkü biz kendi hukukumuzu, meclisimizi, kendi cemevlerimiz içerisinde yapmışız. Lokmalarımızla hizmet yürütülmüş bir Yol vardır. Bu Yol’a talip olan herkes, bu yolun hakkını vermiştir. Hizmetini de vermiştir. Güncel sorularla söyleyecek olursam, ‘Cemevinin elektriği yok, suyu yok, bu yok, şu yok” söylemleri doğru değildir. Biz Hakk lokmasıyla kendi Yol’umuzu yürütürüz. Çünkü bizim yolumuz ‘Reya Haq’ dediğimiz Yol’dur. Yani Hakk’ın Yoludur. Bütün herkesi de kapsar. O yolun talibi, piri, rayberi, mürşiti yani ilkelerini bilen bir insan, o yolun nasıl yürüyeceğini de bilir. Bizde yolumuzu bu şekilde yürütüyoruz.

    “İNANÇ SENİN İÇİNDEDİR”

    -İnanç dilinin sadeleşmesi ile içinin boşaltılması arasındaki sınır sizce nerede başlıyor?

    FETİYE YILDIRIM: İnanç dili, kadimden bu yana gelen bir dildir. Siz bunu değiştirdiğiniz zaman farklı anlamlar alır. İnanç, senin içindedir. Bu yüzden ‘Enel Hak’ demiştir Hallacı Mansur. Senin Hakkı aradığın yer, yüreğindedir, vicdanındadır, ahlakındadır. Peki kadimden bu yana gelen bu kavramsal anlamlar nasıl sadeleştirilir? Sadeleştirilirse o zaman bozulmuş olur.

    “İNANÇ KÜLTÜREL BİR MİRAS DEĞİLDİR, YAŞAMIN KENDİSİDİR”

    -Cem erkânının, deyişlerin ve yol öğretilerinin “kültürel miras” başlığı altında sunulması Alevilik açısından ne anlama geliyor?

    FETİYE YILDIRIM: Bir inanç kültürünü de belirler, dilini de belirler. Ama inanç bir kültürel miras değildir. İnanç zaten vardır. Kültürün içinde vardır. O yaşam tarzının içinde vardır. O kadimde yaşayan komünal toplumun içerisinde vardır. Çünkü öylesine derindir ki, müsahiplik ile kardeşliği koymuştur. Oradaki bağla, senin kardeşleşmeni, bütünleşmeni sağlar. İkrar olursun. İkrar olmadan bu yol yürümez. Bu yüzden birimiz olmadan öbürü olmaz. Bizim ikrarımız böyledir. Senin rızalığın olmadan ben bir şey yapamam. Ancak gönül birliğiyle, rızalıkla olur bunlar. İnançta bir miras olarak gelmiyor. Aslında yaşamın kendisidir. Yaşamda senin kültürünü, dilini, inancını, nasıl toplumsal ilişkilerini kuracağını söyler ve öğretir.

    “PİRLER VE ANALAR YOLUN TEMİNATIDIR”

    -Pirler ve Analar bu dönüşüm karşısında yol gösterici bir rol üstlenebiliyor mu, yoksa baskılar karşısında geri mi çekiliyor?

    FETİYE YILDIRIM: Bu dönemde Pir ve Analar daha da yol gösterici olmaya başladılar. Geçmişte zayıflayan bu kurum, tekrardan yol gösterici olmaya başladı. Pir ve Analar olarak yolumuzu sürdürmeliyiz. Eğer Analar ve Pirler bu yoldan uzaklaşırsa, o zaman bu toplum yok olur. Yolun yürütücüsü olmadan yol yürümez. Bu yüzden Pirler ve Analar olarak yolumuzun gereklerini, anlam ve manasını bilerek, o doğrultuda gitmeliyiz. Bu Hakk inancını sonuna kadar yürütmeliyiz.

    “KURUMSALLAŞMA ALEVİLİĞİN ÖZÜNE SADIK KALINIRSA ANLAMLI OLUR”

    -Aleviliğin kurumsallaşması (cemevleri, dernekler, federasyonlar) asimilasyona karşı bir direnç mi, yoksa yeni bir uyum biçimi mi yarattı?
    FETİYE YILDIRIM: Bir bakıma birlik olmakta yarar vardır. Bir olabilirsin, federasyon olabilirsin, dernekler olabilirsin. Mutlaka pozitif etkileri olacaktır. Eğer özünü yürütürsen, gerçek anlamda, yol anlayışıyla bunu yaparsan kurumsallaşma olabilir. Bir cemevinin nasıl olduğunu, cemevinde senin meclisinin, dar ve didarının nasıl olduğunu bilirsen olmalı. Ama gidip kendi inancının ve yolunun gereklerini yerine getirmeyip, özünü boşaltırsan olmaz. Bizim yolumuz da, inancımızda bellidir.

    “ALEVİLİK EN ÇOK DEVLET POLİTİKALARIYLA AŞINDIRILIYOR”

    -Sizce Alevilik bugün en çok nerede aşındırılıyor: devlet politikalarında mı, kent yaşamında mı, aile içinde mi?

    FETİYE YILDIRIM: Aile içinde değil. Aile hala yolunu, inancını sürdürmektedir. Alevilik, kentlerde örgütlenemedi, yolumuz kentlerde devam ettirilemedi. Bu yüzden kentlere göç eden Alevilik aşındırıldı. Ama asıl darbe nereden geliyor derseniz; devlet tarafından geliyor diyebiliriz. Çünkü senin değiştirmek istiyor, dönüştürmek istiyor. Bir taraftan ötekileştirirken, diğer taraftan da diyor ki: ‘Sen benim inancımda olursan, biz sana ses çıkarmayız. Biz sizin yerinize Aleviliği yürütürüz’ diyorlar. Bizim yolumuz başkasının yürüteceği yol değildir.

    “İNANÇ BİR GÖREV DEĞİL, VAROLUŞTUR”

    -İnanç pratiklerinin “gönüllülükten” çıkıp “göreve” dönüşmesi oto asimilasyonun bir göstergesi midir?

    FETİYE YILDIRIM: Oto-asimilasyonla inancın bir göreve dönüşmesinden söz edebiliriz. Oysa biz ne diyoruz? Hakk bizde diyoruz. İnanç bendedir, Hakk bendedir. Bu yüzden inanç bir görev değildir. Bu yapmam gereken, yaşamam gereken bir şeydir. Eğer ben bu ilkeler içerisinde yaşamazsam, o zaman bu evren de anlamsızlaşıyor. İnsan da anlamsızlaşıyor. Doğum yoluyla ben kendimi ispatlamışım. Hak o kanaldan geldi, o yoldan geldi. Bu ruhani bir şey değil midir? Bu yüzden inanç bir görev olamaz.

    “KENDİMİZLE YÜZLEŞMEDEN KURTULUŞ YOK”

    -Aleviliğin kendini koruyabilmesi için önce neyle yüzleşmesi gerekiyor: dış baskılarla mı, iç çözülmeyle mi?

    FETİYE YILDIRIM: Önce kendimizden başlayacağız. Çünkü ne ararsan kendinde ara demişlerdir. Her şey bizdeyse, her şey bendeyse çözümü de yine ben bulmalıyım. Hakkı arayan Hallac-ı Mansur nasıl kendinde bulduysa, biz de o şekilde kendimizde bulmalıyız.

    Cem EKİNCİ-Nuray ATMACA/DERSİM

    İLGİLİ DOSYALAR

    ‘Alevilik yüzyıllardır asimilasyon ve oto-asimilasyon kıskacındadır!’

  • ‘Alevilik yüzyıllardır asimilasyon ve oto-asimilasyon kıskacındadır!’- VİDEO

    ‘Alevilik yüzyıllardır asimilasyon ve oto-asimilasyon kıskacındadır!’- VİDEO

    PİRHA- Ağuçan Ocağı evlatlarından Pir İnanç Dolu, Aleviliğin yüzyıllardır asimilasyon ve oto-asimilasyon kıskacında olduğunu belirterek, hem iç nedenlerden dolayı hem de dıştan gelen saldırlar dolayısıyla Aleviliğin büyük bir tehdit altında olduğunu belirtti. Pir İnanç Dolu, çözüm olarak “bütün bu derneklerin, federasyonların bir birlik kurması gerekiyor. Bu ‘Canlar Meclisi’ olabilir. İşte bir meclis kurup eşit yurttaşlık gibi konularda bir birlik kurulabilir” önerisinde bulundu.

    ‘Asimilasyon’ kelimesi etimolojik olarak Latince ‘assimilare’ fiilinden türemiştir. Bu fiil, ‘similis’ yani ‘benzer’ anlamına gelen kelime kökünden gelir. Fransızca’da ‘similis’ kelimesinin önüne ‘a’ takısı getirilerek olumsuzluk anlamı verilir. Yani Fransızca’dan dilimize ‘özümseme, benzeşme, benzeştirme’ diye geçen ‘assimilation’ kavramı, aslında olumsuz anlamda bir ‘özümseme, benzeşme, benzeştirme’ ifade eder. Bu durum dıştan gelen zor, tehdit ve ince politikalarla, kişinin veya toplumun özünden çıkarılmasıyla sağlanır.

    Oto-asimilasyon ise kişinin kendi kendine özünü terk etmesiyle, kültürünü, geleneğini ve kimliğini bırakmasıyla gerçekleşir. Oto-asimilasyon da dıştan gelen etkiler olmakla birlikte, esas olan kişinin ya da toplumun da rızasının olmasıdır.

    Yüzyıllardır üzerinde asimilasyon ve oto-asimilasyon tehditti olan Alevilik, bu tehditler karşısında bir var olma yok olma savaşımı veriyor. Alevilik üzerindeki bu tehditti Ağuçan Ocağı evlatlarından Pir İnanç Dolu ile konuştuk. Dolu, “Metropolleşen Alevilik beraberinde bir takım sorunları ve ihtiyaçları getirdi. Köylerinde yaşayan Aleviler büyük şehirlere gittikçe, Ocak örgütlenmesi bu yeni duruma göre kendini yenileyemediğine” dikkat çekti.

    “ALEVİLİK YOLU RIZALIK LOKMASI ÜZERİNDEN YÜRÜYEN BİR YOLDUR”

    -Alevilik yüzyıllardır baskı ve inkâr politikalarıyla karşı karşıya. Bugün asimilasyon sizce hangi yeni biçimler altında sürdürülüyor?

    İNANÇ DOLU: Şimdi Alevilik yüzyıllardır baskı ve asimilasyon politikalarıyla karşı karşıyadır. Tabii bunun bir temeli vardır. Mesela 1560’lı yıllarda imparatorluk tarafından çıkarılan, o dönem Ocak zadelerin vergi vermemesi gibi bir kanun var. Bu kanundan sonra kimi Aleviler vergi vermemek için imparatorluğun yanında yer aldı. Buna bağlı olarak ortaya secereler çıkarıldı. Bu durumun aynısı 1980 ihtilalinden sonra, bir vakıf üzerinden işte dedelere ve pirlere sertifika verilip, yetkilendirilmesi gibi sorunlarla devam etmiş. Aslında sadece Alevilere değil, öteki düşünenler ya da öteki inananların hepsinin üzerinde aynı politikalar vardır. Şimdi günümüzde de herkes malumudur: Alevi Bektaşi Cemevi Müdürlüğü’nün kurulmasıyla beraber dedelere maaş vermek, Cemevlerine yardım etmek üzerinden kontrol altına almaya çalışıyorlar. Bu Cemevleri üzerinden baskı politikaları, inkar politikaları, asimilasyon politikaları devam ediyor. Mesela biz neye itiraz ediyoruz? Dedelerin maaş almasına, pirlerin maaş almasına. Alevilik yolu rızalık lokması üzerinden yürüyen bir yoldur. Alevilik, bugüne kadar taliplerini, pirlerini namerde muhtaç etmemiştir. Rızalık lokmasıyla bu yolda yürümüşlerdir. Cemlerimiz en büyük toplumsallığın, en büyük dayanışmanın yaşandığı yerdi. Cemevleri çoğaldıkça bu yapıların kontrolü de zorlaştı. Kontrol zorlaşınca işte Cemevi Müdürlüğü gibi Cemevleri ile iletişime geçip dernekler, federasyonlar ve vakıflar üzerinden Alevilik asimile edilmeye çalışılıyor.

    “MEZAR TAŞLARIMIZ DEĞİŞTİ”

    -Oto asimilasyon kavramını Alevi toplumu açısından nasıl tanımlarsınız? Bu süreç hangi gündelik pratiklerle yeniden üretiliyor?

    İNANÇ DOLU: Şimdi oto-asimilasyon, kişiyi otomatik olarak benzeştirme, dönüştürme anlamına denk geliyor. Alevi Bektaşi Kültür Müdürlüğü kuruldu. En basit örneğiyle şunu söyleyebiliriz; İşte ne diyelim 400 yıl, 500 yıl önceki Alevi mezar taşlarıyla, bugünkü mezar taşlarının arasında fark var. Bugün katıldığımız bir cenaze erkanında da gördük ki cenazelerimizin erkanları değişmiş. Cemlerimiz değişmiş, yeni yeni türeyen cemler olmuş. İşte Cemevi Müdürlüğü’nden maaş alan dedeler ya da işte Vakıflar Federasyonları’na bağlı olup da inanç kurulları üzerinden, yeni yeni inanç ritüellerinin çıkması aslında bu asimilasyonun en büyük nedenleridir.

    ‘CANLAR MECLİSİ’

    -Aleviliğin devletle kurmaya zorlandığı ilişki, inancın özünü nasıl dönüştürüyor?

    İNANÇ DOLU: Şimdi Aleviliğin devletle kurmaya çalıştığı ilişki 1990’lardan belki daha öncesinde, özellikle 80 darbesinden sonrasına dayanıyor. Hatırlıyorsanız, o dönem Türkiye Cumhuriyeti’nin Başbakanı Demirel’in söylediği bir söz vardı: ‘Bu vakfı biz kurduk’ diye. Ondan sonra 1990’larda ilk cemevinin temelinin atılmasıyla beraber, Alevilerin dernekler üzerinde örgütlenmesi başlamıştır. Şimdi dernekler muhataplık konusunda belki yeni bir örgütlenme biçimi sayılabilir ama Aleviliğin örgütlenmesi ocaklar üzerindedir.

    Özellikle 1938’de, 1980’lerde, 1994’lerde köy boşaltmalarından dolayı nüfusun büyük bir bölümü metropollere gitti. Ya pirler taliplerinden uzak kaldılar. Sistem ya da devletle ilişkilenirken, bu sorunlar da açığa çıktı. Şimdi gidiyoruz bir cemevinde, Cem oluyoruz ama Cemlerimizin ismi birlik cem oldu. Çünkü bütün ocakların talipleri sadece bir ocağın piriyle Cem yapıyor. Derneklerimiz çoğaldı. Şimdi bütün bu derneklerin, federasyonların bir birlik kurması gerekiyor. Bu ‘Canlar Meclisi’ olabilir. İşte bir meclis kurup eşit yurttaşlık gibi konularda bir birlik kurulabilir. Bu birlik üzerinden muhataplık alınabilir. Ama böyle parçalıyken, böyle bölünmüşken, böyle birbirimizden uzakken hani bu mümkün değildir. Devlet de bu dağınıklığı fırsat bilerek Alevi Bektaşi Kültür Müdürlüğü üzerinden kendi Alevisini yaratmaya çalışıyor.

    “YOL DİLİNDEN UZAKLAŞTIKÇA İKRARDAN DA UZAKLAŞILIR”

    -İnanç dilinin sadeleşmesi ile içinin boşaltılması arasındaki sınır sizce nerede başlıyor?

    İNANÇ DOLU: Hani dedik ya ocaklar ikrar kapısıdırlar. Dernekler de iktidar kapısıdırlar. Metropolleşen Aleviliğin içerisinde Cemevleri çoğaldıkça, Cemevlerinde hizmet eden inanç kurulları da oluşmaya başladı. Bu inanç kurulunun içerisinde artık farklı dualar yer almaya başladı. Broşürlerde erkanameler yazdılar. Ama aslında Aleviler pirleriyle, rayberleriyle, ocaklarıyla o ikrar kapılarıyla her şey gönüldendi. Şimdi mesela cenaze erkanlarında pirlerin verdiği dualar bile sadeleşmiş ve içi boşalmıştır. Ama öbür tarafta ocaklara gittiğimizde bir pir, bir ana kendi talibine o gün gönlünden geleni, gönlüne düşeni söylerdi. O yolun diliydi. Çünkü bizim yolumuzun bir kalıbı yok. Bizim yolumuzun yazılı bir ibadet şekli yoktur. Bizimki bugüne kadar dilden dile, gönülden gönüle gelmiş bir yoldur. O yüzden pirlerimizin verdiği dualarla bugün okunan dualar arasında çok fark var. Çünkü dil sadeleşmiş ama her şey kalıplaşmış. Eski sözlerimiz büyük bir iman, büyük bir ikrar, büyük bir inançla verilen dualar, yolun dilini temsil ediyordu. Sözlü tarihle bugüne kadar ulaşmış bir inanç.  Ama bugün maalesef işte yolun dilinden uzak, kalıplaşmış, şekillenmiş dualarla yapıyorlar. Yol dilinden uzaklaştıkça ikrardan da uzaklaşılır. Çünkü gönül ve söz. Gönülden dökülmeyen bir söz diyelim.

    “YOL’UN TA KENDİSİDİR DEYİŞLERİMİZ”

    -Cem erkânının, deyişlerin ve yol öğretilerinin “kültürel miras” başlığı altında sunulması Alevilik açısından ne anlama geliyor?

    İNANÇ DOLU: Öncelikle dedik ya, işte örgütlenirken derneklerin çoğalması, cemevlerinin çoğalması bu kontrolün dışına çıkma sebebidir. Şimdi bizim deyişlerimiz sıradan türküler değildir. Kültür mirasını hiç değildir. Bir inancın içerisindeki ibadetimizdir. Bizim her değişimin bir manası vardır. Mesela Hacı Bektaş-ı Veli’nin söylediği bir nokta vardır. Diyor ki: “Erkek dişi sorulmaz muhabbetin özünde.” Hani bunu sıradan bir kültür mirası ya da sıradan bir türkü olarak söyleyebilir misiniz? Söyleyemezsiniz. Biz değişişleri söylerken mesela bir cemin başında söylediğiniz değişiş ile cemin sonunda söylediğiniz değişiş birbirinden farklıdır. Niye? Çünkü cem başında söylediğiniz de iş sizi ortama hazırlar. Ortam derken sizi ibadete hazırlar. O var olan toplumsallığı, toplumsallaşmayı o aşkı arttırır. Bütün hizmetler yerine geldikten sonra söylenilen deyişler de çarkı pervazı temsil eder. Bu bir kültür mirası değil, bir ibadet dilidir, Yol dilidir. Yani bunlar kültür mirasını değil de kültür mirası nedir? Bir antika yani yıllar öncesinde kalmış bir tarihi eser bulursunuz. O bir kültürün mirasıdır. O kültürün işleri, o kültürün izlerini taşır. Bizimki bir iz taşımıyor. İz ta kendisidir. Yol’un ta kendisidir deyişlerimiz. O yüzden siz kalkarsanız örgüt biçiminizi, örgütleme şeklinizi ayarlayamazsanız gider işte bugün ben Pir Sultan’ın ocağından geliyorum deyip de, Pir Sultan’ın durduğu çizgiyi, Pir Sultan’ın var olduğu çizgiyi bilmeyen birinin peşine takılırsanız. O da size kalkıp de işlerinizin kültür mirası olduğunu söyler. Ama siz bugün kalkıp da bir Hristiyan’ın İncil’ini, bir Yahudi’nin kitabı ya da bir mümin Müslüman’ın Kur’an’ına kültür miras diyemezsiniz. O onların ibadet şeklidir.

    “HAKİKATÇI PİRLERİMİZ DE, ANALARIMIZ DA VAR”

    -Pirler ve analar bu dönüşüm karşısında yol gösterici bir rol üstlenebiliyor mu, yoksa baskılar karşısında geri mi çekiliyor?

    İNANÇ DOLU: Şimdi elbette ki pirler, analar hani dedik sosyoekonomik nedenlerden dolayı, politik nedenlerden dolayı boşaltılan köylerin içerisinde ya da göç veren köylerin içerisinde pir ocakları, ana ocakları da var. Yani ocaklarımız da var. Bu ocaklarımızın içerisindeki analar, pirler maalesef onlar da bu göç dalgasıyla gittiler. Talip de gitti. Talip’te uzaklaştı bu coğrafyadan. Şimdi eski ocak örgütlenmeleri, ocakların kendi içerisindeki görgüleri, kendi içerisindeki ibadetleri yol göstericiydi. Ocak analarının, pirlerinin talibi hazırlamak için bir eğitim devresi gibiydi. Ocaklar bir akademidirler. O akademide kimse kalmadığı zaman Pirler, analar eğitimlerini görmedikleri zaman ya da talebi eğitmedikleri zaman pirler analar geri durmuş gibi görünürler. Yani geri duran pirler de vardır. Geri çekilen pirler de vardır. Yani özellikle dersim coğrafyasını söylersek 1938’den 1994’e hatta şimdiye kadar bile yani büyük bir baskıya maruz kaldılar. 1938’in son döneminde özellikle pirler hedef alınmıştır. Mesela Bargin’de, Sekesur’da 24 tane Ağuçanlı ana katledildi. Ama bugün işte dediğimiz bu örgütlenme modeliyle devletten maaş alan pirler, analar da halkın dilini, Yol’un dilini, inancın dilini konuşmak yerine sistemin dilini konuşuyorlar. Biz bunlara geri durmuş diyebiliriz. Ama hakikatçı pirlerimiz de var, hakikatçı analarımız da var. Hâlâ bu yol bugüne kadar gelmişse de bunların sayesinde gelmiştir.

    “ALEVİLİĞİN DOĞASI PAYLAŞMAK, RIZALIK ÜZERİNEDİR”

    -Aleviliğin kurumsallaşması (cemevleri, dernekler, federasyonlar) asimilasyona karşı bir direnç mi, yoksa yeni bir uyum biçimi mi yarattı?

    İNANÇ DOLU: Metropolleşen bir Alevilik var. Aleviliğin ihtiyaçları da ortaya çıktı. Mesela geldik büyük kentlere bir cenazemiz olduğu zaman bir cenazemiz olduğu zaman hepimiz bir apartman dairesinde kalıyorduk. Ama orada o cenazenin hizmetini köy evimizdeki gibi göremiyorduk. Ya da köylerde yaşadığımız zaman komşularımızın desteğini bulamıyorduk. Yani komşularımızın hanesini de kullanıyorduk bu cenazelerimizde, düğünlerimizde. Ama bu bize ne getirdi. Cemevlerinin bir ihtiyaç olduğunu getirdi. Derneklerle örgütlenirken biz aslında bir şekilden de inancımızdan uzaklaştık. Niye diyeceksiniz? Çünkü ocak örgütlenmesinde ikrar vardır. Dernek hattındaysa iktidar mücadelesi başladı.

    Cemevleri büyükşehirlerde Alevi toplumunun bir araya gelmesi için en büyük mekanlardı, en kutsal mekanlardı. İbadetimizi de yaptık içinde hani ibadetimizi eleştirdik. Dedik ki ya işte yanlış yaptığımız yerler vardı. Ama bugüne kadar Alevilerin inançlarından metropollerde kopmamasının en büyük nedenlerinden biri de dernekler ve cemevlerimizdi. Ama örgütlenme modelimiz yanlıştır. Niye yanlıştır? Biz çünkü ocaklarımızı unutup cemevlerimizi kutsal yaparsak bu yanlıştır. Cemevlerimiz bizim ibadet yerlerimizdir ama bizim ibadetimizin uluları ocaklarımızdır. Bir pir olmadan, bir cemevinde cem yapılamaz. Ama bir pir olmadan cemevinden cenaze kaldırılabilir. Bir rehber olmadan ocaklar kendi cemlerini yapamazlar. Ama cemevlerinde yapılır. Çünkü artık her talip kendi piriyle değil, her pir kendi talibiyle değil, var olanla yapılıyor. Şimdi derneklerin çoğalması, derneklerin var olması Alevilik için avantajken dezavantaja dönüşebiliyor. Çünkü kontrol zorlaşıyor. Biri A belediyesinden destek alırken öbürü B belediyesinden destek alıyor. Çünkü artık iktidarlaşıyoruz. O Cemevi başkanları kendilerini pirlerin yerine sayıp pirler adına karar verebiliyorlar.

    Aleviliğin doğası rant ve çıkar üzerine değildir. Aleviliğin doğası paylaşmak, rızalık üzerinedir. Ama derneklerin içide iktidarlaşma yolunda rantla çıkar dönüştürülürse Alevi toplumu için en büyük tehlike haline gelmiştir.

    “VATANINDA YAŞAMAK DİL VE İNANÇ AÇISINDAN ÇOK ÖNEMLİDİR”

    -Sizce Alevilik bugün en çok nerede aşındırılıyor: devlet politikalarında mı, kent yaşamında mı, aile içinde mi?

    İNANÇ DOLU: 1927’li yıllarda Şarkı İslahat planından sonra Balkanlardan gelen göçmenler Anadolu’nun çeşitli yerlerine yerleştirilirken onların yanına, onların yerleştirildiği bölgelere Dersim’den insanlar da getirip yerleştirilmiş. Bunlar pirlerdir de, aynı zamanda taliplerdirler de.

    En büyük aşınma ana dilden başlıyor. Ocaktan uzaklaşmayla başlıyor. Göçtünüz, başka bir yere gittiniz. İnsan doğası gereği, yeni yaşamına adapte olurken alıp verme yöntemiyle komşunuzdan bir şey alırsınız, bir şey verirsiniz. Ama sizin komşunuzun dili, inancı yasak değildir. Mesela Çorum Katliamı’ndan sonra gelenler, Maraş Katliamı’ndan sonra gelenler, Dersim Katliamı’nı yaşayanlar, 12 Eylül dönemini yaşayanlar, orada “Biz Müslümanız” dediler. Alevi olduklarını gizlediler.

    O dönem mesela cemevleri de yoktu ama ritüelleri devam ettirecek bir şey yoktu. Oranın içinde yetişen kuşak kayıp olup gitti. O aşınma sistemin etkisiyle doğdu. Göçün etkisiyle doğdu. Ailenin baskıya karşı aşınmasıyla doğdu. Yani bir kuşak belki iki kuşak böyle bu şekilde kaybolup gitmiştir. 1938’de Dersim’de göç ettiler. Sürgüne gönderilen insanların bir kısmı geri dönebildi. Aslında o kayıp çocuklarımız ne oldu? O çocuklar nereye gitti? Bunların içinde Dersim’de ocakzadeler de vardı, talipler de vardı. Yani öldürülen 50 bin, 60 bin insandan bahsederken göçertilmiş yüz binlerce insandan bahsediyoruz. Bu 100 bin insanın bir kısmı geri döndü ama bir kısmı geri dönemedi. O geri dönemeyenlerin dili ne oldu? İnançları ne oldu? Kimlikleri ne oldu? Bu aslında sistemin dayatmasıydı. Öbür taraftan kendi yanlış politikalarımız, yanlış örgütlerimiz, işte derneklerimizde ve cemevlerimizde yanlış yaptığımız inanç ritüellerimizde ve bir kuşağımız, belki iki kuşağımız kayboldu.

    Mesela kendi köyümüzde kalsaydık, hepimiz aynı dili konuşuyorduk. Hepimiz aynı inancı yaşıyorduk. Hepimiz aynı ritüellerin içerisindeydik. Bizim yaşadığımız köyde Ağuçan Türbesi var. Ağuçan Türbesi’ne gittiğimiz zaman ya da türbenin yanında geçtiğimiz zaman çocuklar bakarlardı. Büyükler oradan geçerken niyaz olurlardı. Çocuklarla başlardın niyaz olmaya. Bu ailenin çocuklarını doğal yetiştirme biçimi için. Ama şimdi Aleviliği metropollerde böyle bir şey yapamıyoruz. Cemevlerine gönderiyoruz. Cemevlerinde işte cemevlerine gidip gelmeyle çocuklarımız ne öğrendiyse o. Çünkü onların büyükleri de unuttular bunu. Çünkü onlar da cemevlerine gittiler. Vatanında yaşamak dil ve inanç açısından çok önemlidir.

    “DOĞAMIZLA BARIŞIK YAŞAYAN BİR TOPLUMUZ”

    -İnanç pratiklerinin “gönüllülükten” çıkıp “göreve” dönüşmesi oto asimilasyonun bir göstergesi midir?

    İNANÇ DOLU: İnanmak gönülden gelen bir şeydir. O yüzden gönüllülük şarttır. Eğer bu göreve dönüşürse ateist bir imamın cemaate namaz kıldırmasına benzer. Çünkü görev almışsınız. Bugün işte Alevi Bektaşi Kültür Müdürlüğü’nün kurulmasıyla beraber böyle bir yere doğru gidiyoruz. Yani bir rant, bir çıkardan faydalanıp gönüllülükten çıkıp göreve gidiyoruz. Bu inancın özünü bozmaya yönelik bir hamledir. Şimdi Reya Hak coğrafyasında büyüklerimiz iki mevsimden bahsederlerdi. Bu iki mevsim biri üretim mevsimidir. İşte Mayıs ayının sonunda başlayıp en son Eylül’ün sonuna kadar gider. Gerisi tüketim mevsimi yani kış mevsimiydi. Şu an kış mevsiminin içerisindeyiz. O yüzden Alevilerin en çok ibadet ettikleri dönem tüketim mevsimidir. Bakın gaxandımız, Hızırımız bunun içindedir. Newrozumuz bunun içindedir. Heftamal’ımız bunun içindedir. Kara Çarşamba’mız bunun içerisindedir. Çünkü o kısa bir bölümde, bizim kışlık ihtiyaçlarımızı gidermek için bir üretim yapmamız lazımdı.

    Ocakların taliple ilişkisinde o üretim mevsiminde talibini ona hazırlamak. Bakın kışlıkta doğa çok zor bir dönemden geçiyor. Biz doğamızla barışık yaşayan bir toplumuz. Çünkü biz varı vardan, var olduğuna inanıyoruz. Biz vahdeti vücuda inanıyoruz. Yeryüzüyle gökyüzü arasındaki bütün yaşamın eşit ve ortak olduğuna inanıyoruz.

    Bizim köyde Ağuçan Türbesi var. Siz inancın içinde bir insansanız o Ağuçan Türbesi sizin için her şeydir. Geçerken oradan niyaz olursunuz. Çeşmesinden su içersiniz. Bizim büyüklerimiz oruç tuttukları akşam, oruç tuttukları günün akşamı oruçlarını açmadan önce gider niyaz olurlardı. O çeşmede ellerini yıkarlardı ve gelir oruçlarını açarlardı. Biz de onlardan öyle gördük ama hiçbir gün bizi zorlamadılar. Bize bir görev vermediler. Hiçbir ocak, hiçbir Alevi toplumun içerisinde hiçbir aile kendi çocuğuna böyle bir zorlama getirmez, getirmemeli de. Çünkü eğer görev verirseniz görevde aksaklıklar olabilir. Ama inançta aksaklık olmaz.

    “ALEVİLER PİRLERİYLE CEM OLMALIDIRLAR”

    -Aleviliğin kendini koruyabilmesi için önce neyle yüzleşmesi gerekiyor: dış baskılarla mı, iç çözülmeyle mi?

    İNANÇ DOLU: Alevilik bugüne kadar dışarıdan gelen bütün saldırılara rağmen kendisini korumayı bilmiştir. Bunu korurken de en büyük sebep etken faktör nedir? İnançtır. Kendi içerisindeki birbirine bağlılığıdır. Bu bağlılığın en basit şeyi nedir? Talip-Pir-Ana ilişkisidir. Talip ocak ilişkisi, Pir talip ve ikrar ilişkisi. Mesela Aleviler bugüne kadar kendilerini korurken yani bu inanç kendini korurken bir silahlı örgütü yoktur. Savaşmamıştır. İlmi kendi inançsal dilini kullanarak kendi toplumuyla barışık yaşaması ve inançsal modelini oluşturmasıyla bugüne kadar gelmiştir.

    Dışarıdan müdahaleler tabii ki bizi etkilemiştir. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde bir hanımefendi diyor ya “Suriye’de 14 yıldır Müslümanlar öldürülüyordu. Sizin gıkınız çıkmadı. Ama bugün işte Aleviler öldürülüyor diye dünyayı ayağa kaldırdınız.” Aleviler, Ezidiler, Suriyaniler, öteki düşünenler bu coğrafyada binlerce fermana maruz kalmıştır. Biz Aleviler olarak kimsenin yok olmasını istemeyiz. Biz o Suriye’deki Müslümanlar öldürülürken de ayaktaydık. Bugün o Suriye’de öldürülen Kürtler için de ayakta olacağız. Oradaki Aleviler için de ayakta olacağız. Biz Filistin’de deki masumlar için de ayakta olacağız. Sudan’daki için de ayakta olacağız. Çünkü bizim böyle bir felsefemiz var. Biz mazlumun yanında durmasını ilke edinen bir toplumuz. O yüzden dışarıdaki baskılar bizi çok derinden yaralasa da ama içimizdeki haramzadelerin, kendini inkar edenlerin oraya, buraya yaranmak için, siyasi ikbal devşirmek için, rant devşirmek için sağa sola gidenler bu yolu daha çok bozuyorlar.

    Dışarıdaki gelen tehlikelere karşı, kendimizi bir şekilde var etmişiz. Dersim’de 38’de göçler oldu. Biz geldik buraya bu toprak bizi doyurmadıysa aç da bırakmadı. Yine kendi toplumsal hakikatimiz ve inancımızla bütünleşerek bir yerde yaşama tutunup var olduk.

    Şimdi bugün bu coğrafya üzerinde dışarıdaki baskıları arttırarak içerideki birliğimizi de dağıtmaya çalışıyorlar. Şu an Dersim coğrafyasının her yerinde bir maden projesi vardır. Maden projesiyle ne yapmaya çalışıyorlar? Toprağımızı insansızlaştırmaya çalışıyorlar. Bu coğrafyayı insansızlaştırıp maden şirketlerinin kendi ceplerinin doldurabileceği bir alana çeviriyorlar. Bu coğrafya insansızlaşırsa bu coğrafyadaki ziyaretler yalnız kalır. İnsanlar ziyaretlerinden, ocaklarından koparlarsa öbür tarafta asimile etmek daha kolaydır. O yüzden Aleviler ne yapmalı? Aleviler pirleriyle cem olmalıdırlar. Pirler ne yapmalı? Birler hakikati söylemek zorundadırlar. Pirler hakikatçi olmalıdırlar. Pirler o talibin verdiği rızalık lokmasıyla yetinmelidirler. Pirler fakirin verdiği kuru ekmeği diğerinin verdiği her şeye tercih etmelidirler. Bizim pirlerimiz köyden köye giderken bir talip köyüne giderken ya da başka bir nedenden dolayı bir yolculuğa çıkarken kuşaklarına ekmek koyarlarmış. Niye ekmek koyarlarmış? Bir kötü insanın yemeğine, lokmasına muhtaç olmamak için. Pirlerin yaşamı böyle olmalı ki, talipler de pirlerini takip edebilmelidir.

    Cem EKİNCİ-Nuray ATMACA/DERSİM

  • Suriye’de 50 Alevi kadının kaçırıldığı belgelendi

    Suriye’de 50 Alevi kadının kaçırıldığı belgelendi

    PİRHA- Suriye’nin Tartus ve diğer kentlerindeki Alevi kadınların kaçırılmasına ilişkin dosya haber yayınlayan France 24, 50 kadının kaçırıldığının belgelendiğini kaydetti. 

    France 24 televizyonu, Suriye’nin Tartus ve diğer kentlerindeki Alevi kadınların kaçırılmasına ilişkin dosya haber yayınladı. Habere göre yaşanan son katliamlarda çok sayıda sivilin hedef olmasıyla birlikte birçok Alevi kadın kaçırıldı.

    Bölgede korkunun kadınlar için yaşamın günlük bir parçası haline geldiği belirtilen haberde, kadınların evden çıkmaktan korktuklarına dikkat çekildi. Aktarılan bilgilerde, kaçırıldıktan sonra serbest bırakılan bir genç kadının, yaşadığı şok nedeniyle konuşamadığı ifade edildi. Kaçırılan kadının kardeşi, ailenin hiçbir siyasi taraf tutmadıkları halde böyle bir durumla karşı karşıya kaldıklarını söyledi.

    KÖTÜ MUAMELEYE MARUZ KALDI

    Haberde konuya ilişkin şu ifadeler yer aldı:

    “Kaçırılan kızın kız kardeşi, tanımadığı silahlı kişilerin kendisine kardeşinin hangi mezhepten olduğunu sorduğu, Alevi olduklarını duyduktan sonra kızı bilinmeyen bir yerde, bodrum katta 2 ay tuttuktan sonra serbest bıraktığını söyledi.”

    Raporda ayrıca kaçırılan çoğu kadının kötü muameleye maruz kaldığı kaydedildi.

    50 KADIN KAÇIRILDI

    Kadınların kaçırılmasına ilişkin araştırma yapan aktivistler, Tartus ve çevresinde günlük 2 ya da 3 kaçırılma vakası kaydettiklerini, kaçırılan kadınların farklı yaşlarda olduğunu aktardı. Kaçırılan kadınların çoğunlukla anneler, evli kadınlar, çocuklar ve öğrenciler olduğu belirtildi.

    Haberde insan hakları savunucusu Fereh Yûsif’un değerlendirmelerine de yer verildi. Fereh Yûsif, kaçırılma olaylarını, “Önceki rejimin yaptığı toplumsal şiddetin devamı” olarak nitelendirdi. Fereh Yûsif, ayrıca 50 kadının kaçırıldığını belgelediklerini ancak güvenlik kurumlarının hiçbir adım atmadığını ve kadınları kaçıranların kimliklerini tespit etmediğini söyledi.

    (HABER MERKEZİ)

     

  • ‘Diyanet artık bir devlet kurumu olmaktan çok tarikatların merkezi haline gelmiş durumda’-VİDEO

    ‘Diyanet artık bir devlet kurumu olmaktan çok tarikatların merkezi haline gelmiş durumda’-VİDEO

    PİRHA- Akademisyen/Avukat Cenk Yiğiter, Cumhuriyetin ilanıyla birlikte hilafetin kaldırıldığını ancak kurulan Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Evkaf ve Şeriya Vekaleti (Bakanlığı) nın devamı haline geldiğini ifade etti. Yiğiter, “Dolayısıyla Türkiye üzerinde devletin de kendisini tarif ettiği fıkıhla İslam’ın Sünni yorumunu hatta yoğunlukla Hanefi yorumunu topluma empoze eden bir kurum haline geldi. Diyanet bir yanıyla da günümüzde artık bütün bu tarikatların bir koordinasyonu haline geldi. Artık bir devlet kurumu olmaktan çok bu tarikatların merkezi haline dönüşmüş durumda” dedi.

    Pir Haber Haber Ajansı (PİRHA) olarak yeni bir haber dizisi başlattık, Diyanet İşleri Başkanlığı’nı masaya yatırıyoruz.
    Türkiye’de halkın en güvenmediği ikinci kurum olan Diyanet İşleri Başkanlığı her geçen yıl artan bütçesi, genişleyen yetkileri, yaptığı açıklamalar, verdiği fetvalarla toplumsal yaşamın her alanında gittikçe daha çok söz sahibi oldu. Din işlerinden sorumlu, devlete bağlı bir kurum olarak kurulan Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB), kurulduğu 1924 yılından bu yana devlet içindeki varlığı, işlevleri, iktidar politikalarının hayata geçirilmesindeki etkin rolü, her geçen yıl artan bütçesi ve değişen siyasal konumu itibariyle her daim bir tartışma konusu oldu. Son yıllarda eğitim-öğretimde de etkin rol verilen Diyanet Milli eğitim Bakanlığı ile çeşitli protokoller imzalayarak laiklik karşıtı eğitimin kalıcılaşması için çabalıyor.

    “Bütçesi büyük, varlığı tartışmalı kurum: Diyanet‘in tarihsel ve güncel görevini, toplumdaki yerini, laiklik karşıtlığını, kadınlara bakışını, Alevi toplumu üzerindeki etkisini Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden OHAL döneminde yayımlanan KHK’yle ihraç edilen ‘Barış Bildirisi’ imzacısı Akademisyen /Avukat Cenk Yiğiter’le konuştuk.

    “DİYANET, ŞERİYE VE EVKAF MAKAMLIĞI’NIN DEVAMIDIR

    PİRHA: Diyanet’in kuruluş amacı nedir?

    CENK YİĞİTER: Diyanetin kuruluş amacına pozitif hukuk çerçevesinde bakmak da mümkün. Ama bunu tarihsel ve siyasal çerçevede incelemek de mümkün. Bu devlet Anayasa’da laik bir devlet olarak tanımlanmıştır. Laiklik de bize çocukluktan öğretilen din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması olarak öğretilmiştir. Evet işin bir boyutu budur ama asıl bunun daha detaylı anlaşılması gereken kısmı, bütünüyle hukuk düzeninin ve devletin fiillerinin, işlemlerinin bütün inançlara ve dahi inançsızlıklara eşit mesafede konumlanmasıyla ilgili bir şeydir. Bu işin tarihsel boyutunu bilmesek ‘öyle bir kurum kurmuşlar ki toplum içerisinde ibadet yerleri var, o ibadet yerlerinde çalışan insanlar var, toplumda böyle bir ihtiyaç var, devlet düzeninde de böyle bir kurum kurulmuş. Bu ihtiyaçları gidermek üzerine adeta bir kamu hizmeti gibi’ çıkarımını yapacağız.

    Siyasal modernleşme, Batılılaşma aslında çok net olarak 19. yüzyılda başlıyor. Ama halkımızda Osmanlı’nın şeriat devleti olduğu algısı da var. Aslında öyle de değil. Çok hukuklu bir devlet, cemaatler toplumu, milletler birleşimi bir imparatorluk aslında. Ve modern hukuk sisteminden çok uzak elbette. Kaldı ki birinci dünya savaşında dağılmış olan bir imparatorluk. Bizim siyasi modernleşme maceramızda, aslında modernleşme süreci cumhuriyet ile başlamadı ama cumhuriyet ile beraber o imparatorluk dağıldı, çok daha küçük bir coğrafyaya geldi. Ve burada aynı zamanda çok hızlı bir uluslaşma süreci başladı. O dönem Cumhuriyet’in kurucu kadroları ve devamında ilk olarak oradaki kadrolar oldukça otoriter bir şekilde bir ulus üretme projesine dahil oldular. Ve bu ulusu üretirken de açıkçası belki de bugüne kadar gelen pek çok ülkenin sorunlarından birisi bu ulusu Türk olarak tanımladılar. Türk’ün talihsiz olan kısmı aynı zamanda bir etnisiteye denk gelmesidir. ‘Anayasa’ya yuttaşlık bağıyla bağlı olan herkes Türk’tür’ diyorlar ama Türk diye bir etnisite de var. Dolayısıyla tırnak içinde birileri ‘Öz Türk’ oluyor, birileri de vatandaş oluyor. Dolayısıyla bu işin bir boyutu, bir diğer boyutuyla da Türk nüfusu. Uluslaştırılacak Türk nüfusunun çoğunu İslam’ın Sünni mezhebine ait olarak gördüler. Halbuki Sünni mezhebe bağlı olan o kesimde Sünniliği kırsal alanda kültürel olarak yaşayan, çok kısıtlı olarak bilen bir kitleydi. Hem cemaatleri bastırmak hem de Sünniliğin bir nebze modernize edilmiş, modern hukukla bağdaşabilecek bir Sünnilik üretmek istediler. Ve o yüzden malum Hilafet kaldırıldı, Şeyhülislamlık makamı da kaldırıldı ama bunu Şeriye ve Evkaf Vekaleti takip etti. Aslında Diyanet İşleri Başkanlığı Evkaf  ve Şeriya Vekaleti  (Bakanlığı) nın devamı haline geldi. Dolayısıyla Türkiye üzerinde devletin de kendisini tarif ettiği fıkıhla İslam’ın Sünni yorumunu hatta yoğunlukla Hanefi yorumunu topluma empoze eden bir kurum haline geldi.

    “DİYANET ALEVİ TOPLUMU İÇİN ÇOK BÜYÜK BİR SIKINTI”

    -Diyanet’in süreç içerisinde misyonunda nasıl bir değişiklik oldu?

    Öncesinde Türkiye’de gayrimüslim bir nüfus vardı, o nüfus azaldı. 1915’te azaldı, sonrasında mübadele ile azaldı. Zaten artık orası devlet için çok görünmez bir şeye dönüştü. Ama bu ülkede İslam içerisinde devletin tarif ettiği çok büyük bir ölçüde Alevi nüfus var. Ve bu Alevi nüfusun da Sünnilikten farklı olarak bir kurumsallığı yok. Bir devlet dini olmadığı için ama Sünnilik Osmanlı’dan beridir bir devlet diniydi. ‘Biz yeni bir ulus üreteceğiz. Bu ulusun da adı Türk, dili Türkçe, dini inancı İslam’ demekle de kalmadılar. Dini inancı da Sünni, olabildiğince Hanefi bunun fıkıhı da devlet tarafından bir şekilde tarif edilmeye başlanacak. Aslında şehirleşmeyle, modernleşmeyle bu tarikatların, cemaatlerin hayatı çok kapsadığını düşünüyorum. Ve devamında da AKP gibi siyasal İslamcı bir iktidar ortaya çıktığı zaman  dolayısıyla burası çok açık bir dayatmaya, çok açık bir asimilasyona, çok açık bir empoze etme biçimine dönüştü. Bu Alevi nüfus için çok büyük bir sıkıntı. Sünniliğin içerisinde bile belli bir yorumu, belli bir anlayışı bütün ulus üzerine empoze eden, yaymaya çalışan bir imkan yarattı. Şu an da otoriter, faşizan bir siyasal İslamcı rejimin eline bu enstrümanı vermiş oldu. Ve bu enstrümanı AKP ve MHP iktidarı sonuna kadar kullanıyor.

    “İKTİDARDAN UZAKKEN MEDİNE HUKUKU, İKTİDARA GELİNCE MEKKE HUKUKUNA GEÇTİLER”

    -AKP iktidara geldiğinden bu yana Diyanet’te ne gibi değişiklikler oldu?

    İlk baştaki çok saf bir hukuk anlayışıyla baktığımız zaman toplumun dini ihtiyaçlarını lojistik olarak, personel olarak giderilmesi için bir kurum olsaydı evet bu kadar büyük bütçelere sahip olmaması gerekirdi. Doğrudan kamu hizmetiyle ilgilenen ve çok daha büyük bütçelere ihtiyacı olan Orman Bakanlığı gibi. Dediğiniz gibi Diyanetin devasa bütçeleri var. Ve bu bütçelerin büyük bir kısmı personel gibi ama şunu da biliyoruz. Bu personel bir Alevi köyüne gidip camiye personel atayıp o camiyle hiçbir alakası olmasa bile orada simgesel olarak da bayrak dikmek aslında. Bu devletin, şu an da bu rejimin sahip olduğu dinsel anlayışın bayrağını dikmek demek. Sadece dini personel değil devamlı bir sürü yayınları çıkıyor. Bir de sürekli arsız bir bürokrasiye dönüştüğü için bütün o bütçeyi de böyle gayet lüks içerisinde de harcıyorlar. Burada bir kamu hizmeti amaçlı bir kuruluş olmadığı, çok ciddi toplumsal siyasal işlemler yüklenmiş ve rejimin artık bir kolonu haline geldiği vazgeçemeyeceği bir şeye dönüştü.

    Siyasal İslamcı cenahı gençliğimden beri tanıyorum. İktidardan çok uzak olduğu zamanlarda bunların çok büyük çoğunluğu ‘Diyanet kapatılmalıdır’ diyordu. Benim dinimi nasıl yaşayacağımı nasıl devlet belirler? Zorunlu din kültürü derslerine de karşıydılar. İktidardan uzakken Medine Hukuku iktidara gelince Mekke Hukuku’na geçtiler. Şimdi artık ‘benim çocuğuma nasıl din eğitimi verirler’ demiyorlar. Tam tersine ‘bizim anlayışımızı bütün topluma bu güçle empoze edeceğiz’ diyorlar. Ve de en ufak bir itiraz olduğu zaman da ‘din düşmanısın’la geliyor bu refleks. Ondan sonra da vatan hainisin. Bu kavramlar da birbirine yaklaşmaya başladı. Ve şu an çok tehlikeli bir yerde olduğunu da düşünüyorum. Bir yandan imkanlar da var. Halkın çok büyük bir kısmı da tepki gösteriyor. Bu gerçekten Türkiye’de özgürlükçü gerçek anlamda laikliğin oluşmasına imkan da verebilir. Ama bir yanıyla da gerçekten iş işten geçebilir. Bu gidişat ciddi anlamda toplumsal bir öfkeye sebebiyet verebilir diye de düşünüyorum.

    “DİYANET’İN DİN EĞİTİMİ İMKANLARIYLA MİLLİ EĞİTİM’İN DİN EĞİTİMİ İMKANLARI BİRLEŞTİ”

    -Diyanet ve Milli Eğitim Bakanlığı’nın iç içe geçmiş faaliyetlerini nasıl okumak gerekir?

    Devlet okulunda din eğitimi hiçbir şekilde olmamalı. Diyorlar ki ‘peki ben çocuğuma nasıl din eğitimi aldıracağım?’ Bunun imkanları var. Diyanet’e bağlı denetim altında Kuran kursu var mesela. Sünnilik için düşünmeyelim. Veya Alevilik için başka dernekler var mesela. Ama onlar önce seçmeli din dersine giriştiler. Orada da dediler ki biz kimseyi zorlamıyoruz. Orada da Diyanet’in din eğitimi imkanlarıyla Milli Eğitim’in din eğitimi imkanları birleşti. Ama o seçmeli denen din dersleri öyle bir hale geldi ki zorunlu seçmeli oldu. Başka bir alternatif koymuyorlar insanların önüne. Veya o okulun olduğu mahallede, mahalle baskısı denen şey var. Çocuk o dersi seçmezse mahallede başka türlü bakılmaya başlanacak. O seçmeli dersler önce bu şeyin içerisine girdi. Zorunlu din derslerinin artık bugün eğitimci bile olmayanların vermesi, bir yanıyla ÇEDES projesi. Ve ÇEDES projesi sadece Diyanet’i de bağlamıyor. Tarikatlar, cemaatler dahil oluyor. Kaldı ki sadece tarikat cemaat de değil Ülkü Ocakları, liselerde vs. seminer vermeye başladı. Gayet bir siyasi yapılanma hatta çok şaibeli, paramiliter yapılanma gelip okullardan kendisine militan devşirmeye çalışıyor. Ve sadece dinsellik de değil, işin sadece böyle bir boyutu da var. Bu nereye varır gerçekten tahminimiz zor açıkçası.

    DİYANET’İN LAİKLİK İÇERİSİNDE HİÇBİR ANLAMI YOK

    -Laik, demokratik ülkelerde devlet destekli dini kurumlar yok, bizim ülkemizde var. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

    – Çok soyut bir şekilde konuşacak olursak Diyanet ve Laiklik bu dinsel duruma dair bir takım hizmet yürüten kurumlar olabilir. Mesela Avrupa’da belli bir dine mensup olanlar devlete belli bir vergi ödüyorlar. Onu da kendileri gönüllü olarak ödüyorlar. Sadece burayı düşünecek olursak böyle bir Diyanet’in laikliği zedeleyecek bir yönü olmayabilir. Ama Türkiye’deki Diyanet öyle bir Diyanet değil. Ama on yıllardır cemevlerinin ibadethane olup olmadığı tartışması içerisindeyiz. Bunun kararını da Sünni bir doktrin veriyor. İbadet yeri olarak kabul etmiyor. Diyanet İşleri Başkanı Türkiye’de kamuya açık yerlerde dinsel kıyafetle gezme hakkına sahip olan tek kişidir. Bir kilisenin papazı dahi bir caminin imamı dinsel kıyafetle sokağa çıkamaz. Ama Diyanet İşleri Başkanı çıkıyor. Giydiği dinsel kıyafet de İslam ve Sünni bir inancın kıyafeti. Eğer ki bu Diyanet laik devletle beraber bütün inançlara yaklaşıyorsa o zaman bir gün Sünni İslam kıyafetiyle gezsin öbür gün Katolik Papazı gibi gezsin. Veya hiçbiri ile gezmesin buna ne gerek var? Aslında orada devletin ürettiği bir ruhban var. Devlet tarafından atanmış bir ruhban ve ruhbanın başı rolünde. Dolayısıyla şu an ki Diyanet’in bu anlamıyla laiklik içerisinde Diyanet ile hiçbir alakasının olmadığı da bu anlamda ortada.

    “DİYANET ÇOK TEPKİ ALIYOR”

    -Diyanet’in kadına bakış açısını değerlendirir misiniz?

    – O fetvalarla şeri hükümleri ortaya giriyor. Şeri hükümleriyle kalmıyor fıkıha giriyor. Bir takım alimlerin görüşleriyle giriyor. Ve burada tabi kadının eve kapatılması, çalışma hayatından uzaklaştırılması veya kadının belli düzeyde şiddete maruz kalmasını da hoş gören bir yere doğru gidebilir. Artık çok tepki alıyor diye de fetvaları da bir otosansür mekanizmasından geçirmeye başladılar. Ama bir de şimdi yeni bir boyuttayız. Dün gördüm, Menzil tarikatı, kendi yerleşik olduğu Adıyaman’da mirasla ilgili uyuşmazlıkları da ‘biz hüküm merciiyiz. Hüküm mercii kurduk’ diye de bir şey söylediler. Bunu Menzil Tarikatı değil de dinsel olmayan herhangi bir cemiyet yapsa orayı buldozerlerle ezerler. ’Siz devlet içerisinde özerklik mi yaratıyorsunuz, bağımsız devlet mi kurdunuz’ derler. Ama şimdi bakın Menzil, mirasla ilgili, o mirasın nasıl paylaşılacağı hükümlerinin de modern hukukla alakası yok. Orada bunu uygulamaya başladı. Artık Diyanet’e bile gerek kalmadı bu anlamıyla. Diyanet de bir yanıyla artık bütün bu tarikatların bir koordinasyonu haline geldi. Artık bir devlet kurumu olmaktan çok bu tarikatların merkezi haline dönüşmüş durumda.

    Buse Nehir DEMİR-Cebrail ARSLAN/ANKARA

    İLGİLİ HABERLER

    >‘Bir fetih ideolojisi geliştiren Diyanet kurumu ile karşı karşıyayız’-VİDEO

  • ‘AKP, okulları hem dincileştirme hem piyasalaştırma amacında; büyük tepki vermeliyiz’-VİDEO

    ‘AKP, okulları hem dincileştirme hem piyasalaştırma amacında; büyük tepki vermeliyiz’-VİDEO

    PİRHA –Öğrenci Veli Derneği Başkanı Ömer Yılmaz, eğitimdeki dinci dayatmayı değerlendirdi. Yılmaz, Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli’ne yönelik muhalefetin kitlesel ve etkili eylemler yapması gerektiğini belirterek, “iktidarın bu müfredatla amaçladığı şey, hayatın o karmalığına okullarda son vermek. O nedenle daha büyük bir tepkiyi ortaya koymak gerekiyor. Çünkü ne mahkeme ne de başka bir sebep, iktidarın bu konudaki meselenin değişimine dair bir şey yapmıyor” dedi.

    Türkiye’de eğitim-öğretim sistemi hiçbir zaman tam anlamıyla laik, demokratik, bilimsel olmadı. 12 Eylül ile birlikte zorunlu olan Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersi adı altında Sünni din eğitimi, bu dersi almak istemeyen ve özellikle de Alevi çocuklar için bir zulüm haline dönüştü.

    Neredeyse yüz yıldır devam eden tekçi eğitim sistemi 22 yıllık AKP iktidarı döneminde daha da ırkçı, dinci bir kimliğe büründü.
    AKP önce 2012-2013 öğretim yılında 4+4+4 diye tanımlanan, laik eğitim sistemini dinci eğitime dönüştüren yasa çıkardı. O dönem AKP güdümündeki Anayasa Mahkemesi de bu yasaya onay verdi.
    Öğretim Birliği Yasası’yla kurulan imam hatip okulları eğitim-öğretimin temeli durumuna getirildi. Diğer meslek okullarının orta kısmı bulunmazken, imam hatip ortaokulu açma olanağı yaratıldı.

    İmam okulları dışındaki diğer okulların eğitim-öğretim programlarına Kuran-ı Kerim, Peygamberin Hayatı, din bilgisi dersleri eklenerek tüm okulların kısmen de olsa imam hatipleştirilmesi sağlandı. Okullardan felsefe dersleri kaldırıldı. İlk ve orta öğretim kesintili 12 yıla çıkarıldı. Kız çocukların 14 yaşından itibaren okullardan uzaklaşmasına neden oldu.

    Millî Eğitim Bakanlığı’nın Diyanet İşleri Başkanlığı ve Gençlik ve Spor Bakanlığı ile imzaladığı “Çevreme Duyarlıyım, Değerlerime Sahip Çıkıyorum” (ÇEDES) projesi kapsamında Diyanet’le, tarikatlar ve dini vakıflarla işbirliği yapıldı. Okullara imamlar atandı. Çocuklar ders saatlerinde camilere götürülüyor.

    ÇEDES ile dincileşme yetmiyormuş gibi Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli adıyla yeni müfredat hazırlandı. 9 Eylül 2024’ten itibaren okul öncesi, ilkokul 1, ortaokul 5 ve lise 9. sınıftan başlamak üzere kademeli şekilde uygulanıyor. Yeni müfredatla dini derslerin saatleri arttırıldı. Okullarda dinciliğin önünü açan bu müfredat hem eğitim eğitimcilerin, hem velilerin tepkisini çekti.

    Başka bir sorun ise hükümetin tasarruf tedbirleri gerekçesiyle okullarda temizlik personeli çalıştırmaması. Bu nedenle okullarda hijyen problemi ortaya çıktı, hem öğrenciler hem de öğretmenler çeşitli hastalıklarla karşı karşıya.

    Laik, demokratik, parasız bilimsel eğitimden hızla uzaklaşılmasını, tekçi, dinci eğitim sisteminin topluma dayatılmasını, eğitimde yaşanan diğer sorunları eğitimciler ve veliler PİRHA’ya değerlendiriyor.

    Eğitimde yaşanan sorunları ve çözüm önerilerini Öğrenci Veli Derneği (Veli-Der) Genel Başkanı Ömer Yılmaz ile konuştuk. 

    “İKTİDARIN AMAÇLADIĞI ŞEY KARMALIĞA OKULLARDA SON VERMEK”

    PİRHA-AKP hükümeti, “Türkiye’nin Yüzyılı Maarif Modeli” adıyla hazırladığı müfredatla eğitim sistemini yeni bir aşamaya geçirmek istiyor. Bu “yeni” olanda neler var, eskisinden farkı nedir?

    ÖMER YILMAZ: Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli’nin hayata geçirileceği günün çok çok öncesinde Öğrenci Veli Derneği olarak bizler şerh koymuştuk. Çünkü öncesinde yapılan uygulamalar, yani ÇEDES projesi, zorunlu din dersleri yanında zorunlu seçmeli din derslerinin hayata geçirilmesi, okul öncesi 4-6 yaş çocuklarının Diyanet’in kurumlarında, özellikle de camilerin altında Kur’an kursları adı altında anaokullarında eğitim görmesi vesaire… Milli Eğitim Bakanlığı tarafından bir sürü dinsel uygulamalar yapıldı. MEB aslında 2012-2013 yılında 4+4+4 sistemini hayata geçirdiğinde, okulların imam hatipleştirilmesiyle başlayan ve sonrasında tüm müfredatın daha da dinsel içeriklerle bezenmesini sağlayacak bu değerler eğitimini de kapsayacak şekilde son süreçte Türkiye Yüzyılı Maarif Müfredatı’nda olduğu gibi daha muhafazakar, 1000 yıl öncesinin anlayışını bugüne taşıyan, hatta sadece belli bir inancın kolunun çocuklara dayatıldığı bir çaba içerisindeydi. Bunu da müfredatla tüm okullarda çocuklara anlatıp bu anlayışla Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli’ni hayata geçirmek istedi. Ancak biz bunu kabul etmedik ve ‘bu müfredatı yapamazsınız’ dedik. Böyle bir müfredatın okullardaki karmalığa karşı olup, eşitlik anlayışını bozacağını, kamusal alanın bu anlayışa terk edilemeyeceğini belirtmiştik. Dolayısıyla buna rağmen Milli Eğitim Bakanlığı bu müfredatı ‘Ben yaptım, ben bilirim’ şeklinde oldu bittiye getirerek 1, 5 ve 9. sınıflarda bu yıl hayata geçirdi.

    “MATEMATİKTE, FİZİKTE DİNSEL DEĞERLERE ATIFTA BULUNULUYOR”

    ‘Değerler eğitimi’ dedikleri değerleri, derslerin içerisine serpiştirerek her bir dersi bir değerle ilişkilendirerek; daha çok dinsel, inançsal değerlerin veya bir ayet ya da sureyi dersin içerisinde konuyla ilişkilendirerek daha dinsel içeriklerle dersi anlatmak… Bugün de bu uygulamaları zaten görebiliyoruz. Matematikte, fizikte dinsel değerlere atıfta bulunuluyor. Şekil, mekan, kişi olarak daha çok dinsel mekanlara, dini önderlere atıfta bulunan bir müfredattaki çalışmaları görüyoruz. Tabii bunlar daha detaylı incelenip ortaya çıktığında söyleyecek başka sözlerimiz de olacak. Dolayısıyla bugünkü biçimi ile de olsun, müfredatın gerek yapılış şekli laik ve bilimsellikten dışarı çıkmış. Bu müfredatın bundan sonraki süreçte de özellikle öğrenci velileri başta olmak üzere karşısında durarak muhalefetimizin uzun soluklu süreceğini ifade etmek isterim.

    Bugünkü iktidarın bu müfredatla amaçladığı şey, hayatın o karmalığına okullarda son vermek. Belli bir inancın kolunun çocuklara dayatılmasını doğru bulmuyoruz. Bundan sonra da bu süreçle yapılması gereken ne varsa biz Öğrenci Veli Derneği olarak tüm demokratik haklarımızı kullanarak bunun mücadelesini vereceğiz.

    “TARİKAT VE CEMAATLER OKULLAR AÇTI, DAHA ÇOK ÖZEL OKULLAR TEŞVİK EDİLDİ”

    -Bir bütün olarak eğitimdeki bilim dışı ve laiklik karşıtı uygulamalar özellikle dini bir çerçeveye oturtuluyor. Bunu nasıl değerlendirirsiniz?

    Eğitimi yalnızca bilim karşıtlığı üzerinden değil, piyasaya açma ve dinselleştime gibi iki boyutu var. Mesela piyasalaştırma konusunda da özel okulların AKP hükümeti süresince uygulanan politikalarla % 2’lerden %25’lere çıktığını görürsünüz. Biz tabii ki kamusal eğitimin niteliğinin ve kamusal okulların arttırılması yönünde taleplerimiz olmasına rağmen, ‘okullar dinselleştirilmesin’ derken daha çok dinselleştirildi. Kamusal eğitimin niteliği açısından okulların daha çok artması gerekirken özel okullar ‘merdiven altı’ dediğimiz, hatta bazı tarikat ve cemaatlerin de okullar açarak daha çok özelin teşvik edildiği bir süreç yaşıyoruz. O yüzden biraz da kapitalizmin ve neoliberal politikaların talepleri doğrultusunda atılmış adımlar olarak da ifade edebiliriz bu durumu. Bu durum tabii hükümetin de işine geliyor.

    -Laik, bilimsel, ana dilinde eğitim istemek neden önemli?

    Laik ve bilimsel eğitim talebi aynı zamanda ana dilde eğitimi de kapsayan bir taleptir. Kamusal eğitimin pedagojik ve bilimsel ilkeleri açıktır. Laik, eşit, parasız, bilimsel, erişilebilir, kapsayıcı, ana dilinde olması pedagojik ve bilimsel bir gerçektir.

    “MESELENİN BURAYA GELMESİNDE MUHALEFETİN KABAHATİ ÇOK”

    -Eğitim sistemi; okullaşmadan, öğretmen açığına, çocukların temiz su içememesinden, milyonlarca çocuğun yatağa aç girmesine kadar birçok sorunla karşı karşıya. Bu sorunlar yeterince gündeme getirilebiliyor mu? Getirilemiyorsa neden? Bu sorunlar nasıl gündeme oturtulabilir?

    Öğrenci Veli Derneği olarak tüm çabamız bu durumlarla ilgili. Eğitimin niteliği, kamusal, bilimsel, demokratik, eşit bir eğitim anlayışının hayata geçirilmesi için 2012 yılında 4+4+4 sistemi hayata geçirildikten sonra bunun mücadelesini veriyoruz. Velilerin mücadelesi çok bireyseldi, okulların imam hatipleştirilmesi meselesi ile birlikte daha kolektif bir yapıya büründü. O günden bu yana aslında hemen hemen her ay mutlaka bu konularla ilgili bir farkındalık yaratmaya çalıştık. Bugün geldiğimiz noktada bunu büyütme noktasında aslında bizim kadar daha çok sendikaların, demokratik diğer kitle örgütlerinin de içinde olduğu birleşik bir kolektif mücadeleyi öne almak gerekiyordu. Ama diğer demokratik örgütler olsun, siyasi partiler olsun, öncelikleri çok farklıydı. Özellikle 20. Şura’da, Diyanet İşleri’nin eğitim akademilerini oluşturma sürecinde siyasi partileri çok uyardık ama öncelikler farklı olduğu için buralara kulak bükmediler. Dolayısıyla meselelerin buraya gelmesinde muhalefetin de kabahati çoktur. Belki çok büyük etkileri olan eylemler, farkındalıklar yaratabilirdik ama yaratamadık. Bugünkü noktayı hükümetin yalnızca baskıyla, cebirle bu noktaya getirmesinin dışında bizim gibi muhalif olan insanların yeteri kadar eylem ve etkinlikler yapmamasında da bir kabahat aramak gerektiğini düşünüyorum. AKP’nin sonuçta misyonu bu ve konuştuklarımızı mutlaka yapacak, politik olarak tercihleri bu yönde. Çok bilinçli ve donanımlı bir şekilde eğitimin bu duruma gelmesini tercih ediyorlar.

    “TÜM KURUMLARIN DESTEK VERECEĞİ BİR MÜCADELE OLMALI”

    -Alevi çocukların zorunlu din derslerine zorunlu katılımı bu yıl da devam ediyor? Danıştay’ın, AİHM’nin Alevi çocukların din derslerinden muaf tutulması için verdiği kararlar var. Ancak iktidar mahkeme kararlarını uygulamıyor. Bu kararların uygulanması nasıl sağlanabilir?

    Birleşik bir mücadele yani laiklikten, bilimsel eğitimden yana olan tüm toplum kesimlerinin birleşik bir mücadeleyi önüne koyması gerekiyor. Dolayısıyla bugün Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin, Anayasa Mahkemesi’nin kararları bile uygulanmıyor. En basit örneği, İstanbul’da imam hatipleştirilmiş İsmail Tarman Ortaokulu var. 4 kere mahkemeye gidildi ve Danıştay’dan dönüldü. Yürürlüğe girmesi gereken mahkeme kararları hayata geçirilmedi. Mahalle sakinleri, veliler, okullarını geri kazandılar ama 4 kez mahkeme kazanılmasına rağmen karar hayata geçirilmedi. Şimdi durum böyleyken aslında biz mahkeme kararlarına bakmadan buradaki taleplerimizi öne çıkaracak, demokratik haklarımızı kullanacak ama mücadeleyi çok öne çıkaracak bir girişimde olmamız lazım. O nedenle bu müfredat döneminde bizler Müfredatı Geri Çekin Platformu’nu kurduk. Örgütler ve siyasi partiler ile beraber harekete geçtik ve sonra Öğretmenlik Meslek Kanunu ile ilgili çalışma meclise gelince müfredatın geri çekilmesi ile ilgili meseleler arka plana düştü. Önümüzdeki süreçte diğer kademelerde de bu müfredat hazırlandığı için bunu bizler bir fırsat görebiliriz. Bu süreci müfredatın geri çekilmesi için değerlendirebiliriz ama mutlaka tüm kurumların önüne koyup destek vereceği bir mücadeleyi birlikte yapmalıyız.

    “DAHA BÜYÜK BİR TEPKİ GEREKİYOR”

    -Zorunlu din derslerinin kaldırılmasından ana dilinde eğitimin verilmesine, çocukların sağlıklı bir şekilde büyümesinden öğretmenlerin atanmasına kadar yaşanan sorunlara karşı toplumsal muhalefetin (Alevi kurumları, eğitim sendikaları, siyasi partiler vb.) yeterli tepkiyi ve farkındalığı ortaya koyamamasını neye bağlıyorsunuz?

    Toplumun biraz da ruh hali ile ilgili konuşmak lazım. Yılgınlık, geri çekilmişlik, sürekli bir talep ve o taleplerin hayata geçirilmesi konusunda iradeyi o erkten görememe hali yılgınlığı da beraberinde doğuruyor. Yoksa mücadele deneyimi olan kurumlar var zaten. Örneğin ÇEDES’e karşı yapılan İzmir’deki eylemde Pir Sultan Abdal Kültür Derneği, Alevi Bektaşi Federasyonu başta olmak üzere bir sürü Alevi kurumları vardı. O eylemde eğitim kurumları da bizler de vardık ve önceliğimiz ÇEDES’ti. Bu meseleler zaman zaman öne çıkıp kimi zaman da geri planda kalıyor ama hiçbir zaman hafızamızdan silinmiş değil. Mesela ekim ayında Öğretmenlik Meslek Kanunu tekrar gündeme gelecek ama burada önemli olan akıldan, bilimden yana olan fikrin, iktidar nezdinde bir karşılık görmemesi, sürekli reddedilmemesidir. O nedenle daha büyük bir tepkiyi ortaya koymak gerekiyor. Başka türlü olmaz. Çünkü ne mahkeme ne de başka bir sebep, iktidarın bu konudaki meselenin değişimine dair bir şey yapmıyor. Dolayısıyla daha etkili bir şey yapmak lazım, bunu da oturup konuşmak lazım. Tüm kurumlar konuşmaya çok açık ama yapılan açıklamalar çok temsili düzeyde oluyor. Mesela İzmir’de yaptığımız miting gerçekten iyiymiş, yaklaşık 20.000 kişilik bir mitingti ve ardından Kadıköy’de de benzeri bir miting yapıldı. Ancak gittikçe bu mesele alanda da küçülüyor, katılım daralıyor. Ama önümüzdeki süreç birazda siyasal süreçle alakalı bir durum. Bu yılgınlığın ötesine geçip birleşik mücadeleyi öne koyacak daha etkili şeylere bu meseleyi evrilmek lazım. Onun için de konuşmak lazım.

    “MUHALEFET, BİZDEKİ KAYGILARI BİREBİR TAŞIMIYOR”

    -Parlamentoda da bir yılgınlık hali söz konusu. Önceki dönemlerde zorunlu din dersleri, ana dilinde eğitim konusunda daha çok tepki duyulurdu. Ancak son birkaç yıldır muhalefet de bu söylemde eksik kalıyor. Asıl dinamiğin Meclis olması gerekirken şimdi en sessiz adres orası. Muhalefete bir sözünüz var mı?

    Muhalefetin meclisteki tutumu aslında toplumun beklentisini karşılamıyor. Daha sert, daha ciddi, daha çok toplumu anlayabilen bir yerden muhalefet yapılabilir. Bence muhalefet, bizdeki kaygıları da birebir taşımıyor. Görece olarak kaygılara kulak verip dinliyorlar ama meclisteki o sertliği gösteremiyorlar. Dolayısıyla toplum, Meclisi iyi tahlil ettiği için beklentiler de çok fazla meclis üzerinden olmuyor. Aslında bizlerin, demokratik örgütlerin yaptığı bu mücadele biraz onların da önüne geçiyor. Aslında bu doğru bir şey. Demokratik kitle örgütleri ne kadar çok ve etkili olursa toplumdaki duyarlılık da artıyor. Meclisin bir nebze bu anlamda güvenirliğini de aslında millet sorguluyor. Siyaset yapabilme becerisini sorgulamanın ötesinde toplum, taleplerini demokratik kitle örgütleri üzerinden daha rahat ifade edebiliyor. O yüzden bu mücadelenin çok kıymetli olduğunu ifade etmek gerekiyor. Meclis tabii ki iyi bir muhalefetin yapılabileceği bir yer ama orayı da aslında AKP, başkanlık sistemi ve birçok işle etkisiz hale getirdi. O etkisizliği şu anda toplum da görüyor. Bir an önce meclisin toplumun bir rengi, yansıması olduğunu orada da taleplerin dile getirilebileceği bir yere dönüşmesi gerekiyor. Yani katılımcı, şeffaf, demokratik toplumun bir yansımasını açıkçası mecliste görmek istiyoruz. Bunu göremediğimiz için toplum oraya karşı güvensizlik besliyor.”

    Eren GÜVEN/İSTANBUL

    İLGİLİ HABERLER

    ‘İnsanlar örgütlü olmadığı için çocuklarını otoriter, gerici, ırkçı rejimlere teslim ediyor’- VİDEO

  • ‘Bazı cemevlerinde Sünni-Şii erkan uygulanıyor, buna ses çıkarılması lazım’- VİDEO

    ‘Bazı cemevlerinde Sünni-Şii erkan uygulanıyor, buna ses çıkarılması lazım’- VİDEO

    PİRHA – Araştırmacı-Yazar/Alevi aktivist Naz Atmaca, AKP’nin Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nı kurarak istediği Aleviyi yaratmaya çalıştığını söyledi. Bazı cemevlerinde Kuran kursu verilmesinin yanında cemlerin Sünni-Şii usüle göre yürütüldüğünü ve buna ses çıkarılmadığını vurgulayan Atmaca, “Kurumlara samimiyet öneriyorum. O kurumun başındakilere, başkanlara ya da dedelere samimiyet öneriyorum. Masa başında söylediklerini kapalı kapılar ötesinde değiştirmesinler” dedi. 

    Türkiye’de Alevi inancının hala devlet tarafından tanınmadığı bir süreç yaşanıyor. Alevi toplumunun temel talepleri var. Bunlar; zorunlu din dersinin kaldırılması, cemevine ibadethane statüsü verilmesi, eşit yurttaşlığı içeren yeni bir anayasanın yapılması, Alevilere karşı işlenen nefret suçlarının açığa çıkarılması ve nefret suçlarının önüne geçilmesi için hukuki tedbirlerin alınması, Alevilere karşı yapılmış kıyım, katliam ve asimilasyon uygulamalarıyla yüzleşilmesi, gerek kamu kaynaklarının ve gerekse kamu kadrolarının liyakat, adalet ve eşitlik ilkelerine göre dağılımının sağlanması.

    Bu talepler hükümet tarafından yerine getirilmiyor, Alevilerin açtığı davalarda lehte verilmiş mahkeme kararları dahi tanınmıyor. AKP, Alevilere rağmen Alevi inancını tanımlıyor, Alevi örgütlerini muhatap almıyor.

    9 Kasım 2022 tarih ve 32008 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan 112 numaralı cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı kuruldu. Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı ve yönetimi, Alevi inancından uzak bir bakış açısına sahip. Bu başkanlık da aynı hükümet gibi Alevi örgütlerini yok sayan bir yerde duruyor.

    Alevi Diyaneti olarak adlandırılan başkanlığı Alevi örgütleri kesin bir dille reddediyor. AKP hükümeti Alevi Bektaşi Ansiklopedisi hazırlamak için de Sünni akademisyenler ve ilahiyatçılardan oluşan kadro kurdu.

    Alevi toplumunu en çok rahatsız eden sorunlardan biri de eğitim-öğretim sisteminin dinselleştirilmesi, okullarda tarikatların, dinci vakıfların etkili olması.

    Alevilerin temel sorunlarının çözümü konusunda ve eğitim sistemindeki bu gericileşmeye karşı, Aleviler/Alevi örgütleri ne yapmalı? Nasıl bir yol izlenmeli? Bu soruları Araştırmacı-Yazar/Alevi aktivist Naz Atmaca‘ya sorduk.

    “İĞNEYİ KENDİMİZE BATIRMALIYIZ”

    PİRHA- AKP hükümeti, Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nı kurdu. Bu başkanlık temsilcileri pek çok ilde birçok cemevine gidip görüşmeler yaptı/yapıyor. Görüşmelerde hala cemevinin ihtiyaçları soruluyor ve başkanlığı tanımaları isteniyor. Alevilerin temel talepleri ve asıl sorunları konuşulmuyor, bir çözüm üretilmiyor. Bu konudaki görüşünüz nedir?

    NAZ ATMACA: AKP tarafından kurulan, adına ne dersek diyelim acaba Alevilerin gerçekten sorunlarını çözmek için mi kuruldu? Yoksa sorunların arkasından mış gibi yaparak yeni bir oyalama taktiği için mi kuruldu? Biz Aleviler olarak gerçekten sorunların bununla çözülebileceğine inanıyor muyuz? Tabii ki hayır. Biz buna inanmıyoruz, biz bu oyunları aslında biliyoruz. Yeni bir oyun değil bunlar, hep vardı. Mesele şu: Biz AKP’nin değirmenine ya da AKP zihniyetinin değirmenine su taşıyacak mıyız? Asıl mesele bu. Bunun cevabını vermemiz gerekiyor. Bir taraftan Alevileri tanımayacaksın, Aleviler yok hükmünde. Cemevlerinin herhangi bir yasal statüsü yok. Alevilerin en temel çözüm bekleyen sorunlarından birisi bu. Ama yasal olmayan bir yere sen temsilci göndereceksin ve diyeceksin ki ‘Ey Aleviler, gelin ben sizin sorunlarınızı çözeceğim’ sormazlar mı, ‘sen daha önce Alevi çalıştayı yaptın, Alevi açılımı adı altında bir sürü toplantılar yaptın’ diye. Alevilerin cemevlerinin yasal statüsü, zorunlu din derslerinin kaldırılması, Madımak Oteli’nin utanç müzesi haline getirilmesi, kamu kaynaklarının adaletli bir şekilde dağıtılması, şimdi anaokullarına kadar indirilen din derslerinin kaldırılması gibi temel meseleleri vardı ve bu sorunların çözümüne dönük beklentileri var Alevilerin. Bu sorunlar çözüldü mü ki ‘bakın bir de kurum kurdum bunları hep beraber çözelim’ diyeceksin. Bu sadece ‘mış, miş gibi’ yaparak arkadan dolanma taktiğidir. O kapalı kapılar arkasından gelen temsilciye ‘bizim temel sorunlarımız var ve bu sorunlar çözülmeden bir talebimiz yok. Temel sorunların çözümünü’ bekliyoruz mu denildi yoksa o kapalı kapılar arkasından cemevinin tadilatı, arsası ya da eşine dostuna çocuğuna iş beklentisi mi dile getirildi? Ne yazık ki üzülerek söylüyorum ikincisine dair duyumlar alıyorum. Dilerim doğru değildir bunlar. Dolayısıyla biz bu sorunlara doğru çözüm üretme noktasında diretmek zorundayız. Bizim temel taleplerimiz belli, bu talepler çözülmeden de herhangi bir talepte bulunmamamız gerekiyor. Ben zaten bu cemevlerinin karşılayamadığı masraflar nedir anlayamadım. Lokmalar veriliyor, o lokmaları canlarımız karşılıyor, cenaze erkanlarını zaten Hakk’a yürüyen, cenazesi olan can masrafları karşılıyor. Hala çözülemeyen, yapılamayan bina nedir? Bu maddi sorunlar nedir gerçekten anlayamadım. Biz Aleviler bu konuda iğneyi de kendimize batırmalıyız.

    “AKP İSTEDİĞİ ALEVİYİ YARATMAYA ÇALIŞIYOR”

    -MHP destekli AKP hükümeti, Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nı kurarken Alevi örgütlülüğünü muhatap almadı. Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı da bu ciddiyetsizliği, dışlamayı devam ettiriyor. Başkanlığın başındaki Alirıza Özdemir ülkücü-MHP geleneğinden geliyor. Hiçbir şekilde Alevi örgütleriyle iletişim kurmadı. Zaten kurumlar da bu başkanlığı asimilasyon merkezi olduğunu beyan ederek tanımadıklarını ilan etmişti başından beri. Dolayısıyla Alevilerin temel sorunları bu şekilde çözülebilir mi? Siz bu durumu nasıl değerlendirirsiniz?

    Bizim oralarda bir deyim vardır. ‘İyileşmeye gönlü olmayan hasta, yorganı bırakıp döşeğe sarılırmış’ temelden zaten sorunu çözmek gibi bir niyeti olmadığı için bizden biri o kuruma atansaydı kabul görür müydü daha temel sorunlarımız çözülmeden? Kim olursa olsun Alevilerin sorunları belli. Çözümler de belli. Bu sorunları çözmek için bir kuruma, kuruluşa gerek yok. Siyasi irade gerektiriyor. İstenirse bir günde de çözülebilir. Bunu istemiyorlar. Kentlerde biz Aleviler cemevleri üzerinden örgütlendik. Güçlü olduğumuz yerler cemevleri ama en zayıf olduğumuz yerler de cemevleri. Çünkü asimilasyon oradan çok daha kolay yapılıyor. AKP de cemevleriyle, kurumlarla, dedelerle iletişimi güçlü tutarak istediği Aleviyi yaratmaya çalışıyor. Mümkün mertebe böl-parçala-yönet taktiği ile gidiyor. Ama Aleviler bunun Hak, Hakikat Yolu olduğunu biliyor. Bu Yol incelir ama hiçbir zaman kopmaz. Abbasiler de, Selçuklular da, Osmanlılar da denedi ama Alevilik asla bitmedi. Aleviler yok olduğunda zaten bu dünya yok olmuş olacak. Hakikaten Hak Yolu’na giden Aleviler çok daha güçlenerek çıkacak diye düşünüyorum.

    “ELİMİZİ TAŞIN ALTINA KOYMAMIZ LAZIM”

    -Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı, aralarında bir iki kendi belirledikleri Alevi olsa da ağırlıklı olarak İslamcı akademisyenlere ve ilahiyatçılara Alevi Bektaşi Ansiklopedisi hazırlatıyor. Buna Alevi örgütleri yazılı bir açıklamayla tepki verdi. Sizce Aleviler/Alevi örgütleri ne yapmalı? Nasıl bir yol izlenmeli bu çalışmaya karşı?

    Bu kabul edilemez bir durum. Ama biz burada yine çuvaldızı başkasına batırırken iğneyi kendimize batırmak zorundayız. Sorun Aleviler demiyorum yanlış anlaşılmasın ama bu sorunu çözecek olan da Aleviler. Ben bir şeyi tutmadan bırakamam. Önce bu sorunu tutacağım. Biz zamanı ve o kısıtlı ekonomik durumumuzu çok boşa harcadık. 20-30 yıldır biz bunu yapabilirdik. Bizler aslında çağdaş düşünceli, güzel insanlarız. Bu dünyaya iz bırakacak insanlarız. Ama bu sorunların çözümüne dönük herhangi bir şey konuşmadık. Yezid’in haklılığı Aleviler arasında tartışılıyor, utanılacak bir durum ama. Biz bu sorunların çözümünü kendi içimizde değil de dışarıya atarak aramaya çalışıyoruz. Halbuki bu sorunlara dönük çözümleri konuşabiliriz. Yıllardır Alevi Ansiklopedisi hazırlanabilirdi. Bundan sonraki süreçte içeride enerjiyi tüketmek yerine bu gibi sorunların çözümüne yönelik çalışmalar yapılması gerektiğini düşünüyorum. Sorun bizde değil ama çözümü bizde başlamalı. Her birimizin elini taşın altına koyması lazım.

    “BU SORUN ÜLKENİN GENEL SORUNU”

    -Okullarda “Çevreme Duyarlıyım, Değerlerime Sahip Çıkıyorum” (ÇEDES) projesi kapsamında imamlar, müftüler ders vermeye başladı. Çocuklar camilere götürülüyor. Ayrıca okullarda mescitler açılıyor. Dini faaliyetler anaokullarına kadar indi. Dinci vakıflarla ve cemaatlerle yasa dışı şekilde protokoller imzalanıyor ve öğrenciler kontrolsüz bir şekilde dini faaliyetlere götürülüyor. Laik eğitim öğretim tamamen yok edilmiş durumda. Alevi çocukların ve ailelerinin pek çok zorluğu yaşadığını biliyoruz. Ancak Alevi kurumları bu konuda bir tepkiyi örgütleyemedi. Eğitim sistemindeki bu gericileşmeye karşı neler yapılabilir, önerileriniz nelerdir?

    Bu sorun sadece Alevilerin sorunu değil, ülkenin genel sorunu. Bir şeyin şiddeti değil sürekliliği önemli. Sürekli hale getiremiyoruz. Masa başında konuşulan şeyler arka tarafta başka şeylere evrilebiliyor. Şimdi yeniden başlayıp bunu bütün insanlara anlatmamız gerekiyor. Oy verdiğimiz partileri de arkamıza alarak. Onların öncülüğünde bunların yapılması gerekiyor. Ve sokakta gördüğüm bütün insanlar bu durumdan şikayetçi. Laik eğitim, bu ülke için yaşamsal bir durum. Bütün ülkeyi örgütleyebilmek adına partileri, o kanalları biraz zorlamak gerekiyor.

    “CEMLERDE Şİİ VE SÜNNİ ERKANLAR UYGULANIYOR VE SES ÇIKARILMIYOR”

    -Aleviler yıllardır çocuklarının zorunlu din dersine girmemesi için mücadele ediyor. Mahkemelere taşındı. Aynı zamanda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne gidildi ve davalar kazanıldı. Hükümet Alevilerin lehinde verilen kararları uygulamadı. Öte yandan, zorunlu din dersi mücadelesini boşa düşürecek bir sorun var. Bazı cemevlerinde yıllardır Kur’an kursu veriliyor. Bunlardan biri Kartal Cemevi. Ne yazık ki hem mahkeme kararlarının uygulanması için hem de Kur’an kursu veren cemevi/derneklere yeterli baskı, tepki, örgütlenme yapılamadı. Cemevlerinde Kuran kursu verilmesinin önüne nasıl geçilebilir?

    Bir kere mesele sadece Kuran Kursu değil, mesele sadece Kartal Cemevi de değil. Birkaç yıl önce Sancaktepe’de Kuran Kursu öğrencilerine Ramazan’da iftar verildi. Sadece Kartal Cemevi ile de sınırlı değil. Önemli olan cem erkanlarının nasıl yürütüldüğüdür. Erkanları düzeltmeden Kuran kursuna karşı çıkmanın çok detaylı olacağını düşünmüyorum. Sadece Kuran kursu ile kalsa eyvallah. Şii ve Sünni erkanlar uygulanıyor hiçbirine ses çıkarılmıyor. Bir şeyin Türkçe ya da Kürtçe okunuyor olması Alevice olduğu anlamı taşımaz. Bir şeyin Arapça olduğu da İslami olduğu anlamına gelmez. Farsça olabilir, Arapça olabilir ama o Alevicedir. Ben çözüm olarak geleneksel erkanlar üzerinden gidilmesi gerektiğini düşünüyorum.

    “KURUMLARIN BAŞINDAKİLERE, DEDELERE SAMİMİYET ÖNERİYORUM”

    -Alevi nefretinin, Alevi asimilasyonunun yükseldiği bir dönem yaşıyoruz. Kurumların geleceğe dair projeler üretmesi, kalıcı hukuk komisyonları kurulması, kararların çabuk alınması, hızlı refleks gösterilmesi, cemevlerinin ibadetin yanında birer okula çevrilmesi, asimilasyonun önüne geçilmesi gibi pek çok konuda toplum Alevi örgütlülüğünden çok şey bekliyor. Kurumlara neler önerirsiniz? Önermekle kalmayıp birlikte neler yapılabilir?

    Kurumlara samimiyet öneriyorum. O kurumun başındakilere, başkanlara ya da dedelere samimiyet öneriyorum. Masa başında söylediklerini kapalı kapılar ötesinde değiştirmesinler lütfen. Birçok kurum başkanının Alevilere yaptıkları ya da yapmadıkları her şey için izahat vermesi gerekiyor. Kadınlara, çocuklara, ilime ve bilime daha fazla yatırım yapılması gerekiyor diye düşünüyorum. Artık beton yapma sevdasından vazgeçilip eğitime, daha fazla sanata dönük çalışmalar yapılmalı. Biz Alevilerin de daha aktif bir şekilde cemevlerine gitmemiz gerekiyor. Sorun bizden kaynaklanıyorsa çözüm de mutlaka bizdedir. Dediğim gibi her şey samimiyet ve dürüstlükte.

    Devrim FINDIK/İSTANBUL

    İLGİLİ HABERLER:

    1-‘İktidar manevralar yapıyor; bir duruşumuz olmalı, belirleyici olmamız gerekiyor-VİDEO
    2-‘Alevi örgütleri mücadeleyi toplumsallaştırmalı, Alevi ailelerle ortaklaşılmalı’- VİDEO
    3- ‘Alevi kurumları ortaklaşa bir enstitü kurabilirler; bir hukuk birimi kurulabilir’ – VİDEO
    4-‘Mutlaka hukuk komisyonu kurulmalı, sorunlara çözüm üreten bir örgütlülük olmalı’-VİDEO
    5-‘Alevilerin sorunu siyasetle, hukuk mücadelesiyle çözülür; ciddi çalışmalara başlanmalı’
    6- ‘Cemevlerini ibadetin yanında sosyal, kültürel merkeze dönüştürmeliyiz, insana dokunmalıyız-VİDEO
    7-‘Sünni ulema zihniyetinin inancımızı bize anlatması mücadele etmemiz gereken bir durum’- VİDEO
    8- ‘Alevi kurumlarının bünyelerinde siyasi birimler oluşturulmalı, ortak akılla hareket edilmeli’
    9-‘Aleviler sokakta, hukuksal alanda mücadele etmeli ve sivil itaatsizlik örgütlenmelidir’
    10-‘Alevi enstitüleri kurularak inançtaki resmi ideolojinin yarattığı deformasyonlar ayıklanmalıdır’- VİDEO
    11-‘Alevi örgütlenmesinin yeni bir inşaya ihtiyacı var; dernekler yasasından çıkılmalı’-VİDEO
    12-‘Asimilasyonla mücadele ilk olarak devletle değil cemevlerinde başlamalı’-VİDEO
    13-‘Bilimsel çalışmalar yapılmalı; Sadece anma günleri ile Alevilik yeniden inşa edilemez’-VİDEO
    14-‘Alevi örgütleri mücadeleyi toplumsallaştırmalı, Alevi ailelerle ortaklaşılmalı’
    15-‘Alevi kurumlarının örgütlülüğe önem vermesi gerekiyor, örgütlü olmak güçtür’ -VİDEO
    16- ‘Aleviliği yaşamayı ve yaşatmayı merkezimize almalıyız, tehlikeli olan iç asimilasyon’
    17-‘Asimilasyona karşı aktif direniş ve sivil itaatsizliği örgütlemek gerekiyor; o zaman hak alınır’
    18-‘Asimilasyona karşı çıkmak onun alternatifini oluşturmakla mümkündür, program ve hedef olmalı’-VİDEO

    19-‘Bazı Alevi kurumlarının merkezi kurum olma arzusu, en yapılmayacak şeylerden biri’

  • ‘Alevi kurumları ortaklaşa bir enstitü kurabilirler; bir hukuk birimi kurulabilir’ – VİDEO

    ‘Alevi kurumları ortaklaşa bir enstitü kurabilirler; bir hukuk birimi kurulabilir’ – VİDEO

    PİRHA- Yazar Ayhan Aydın, Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı tarafından hazırlatılan Alevi ansiklopedisini 12 Eylül faşist darbesinin yaptığı anayasayla eş değer olduğunu belirterek, “12 Eylül faşist darbesinin anayasa yapmasıyla AKP-MHP iktidarının Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nın eliyle Aleviliğin ansiklopedisini yazması aynı şeydir” dedi. Aydın, Alevi kurumlarının ortaklaşa bir enstitü kurmalarının gerekli olduğunu vurgulayarak “Sorunlar çok, bir avukat birimi yok. O yüzden örgütlülüğümüzün içini dolduracağız” dedi. 

    Türkiye’de Alevi inancının hala devlet tarafından tanınmadığı bir süreç yaşanıyor. Alevi toplumunun temel talepleri var. Bunlar; zorunlu din dersinin kaldırılması, cemevine ibadethane statüsü verilmesi, eşit yurttaşlığı içeren yeni bir anayasanın yapılması, Alevilere karşı işlenen nefret suçlarının açığa çıkarılması ve nefret suçlarının önüne geçilmesi için hukuki tedbirlerin alınması, Alevilere karşı yapılmış kıyım, katliam ve asimilasyon uygulamalarıyla yüzleşilmesi, gerek kamu kaynaklarının ve gerekse kamu kadrolarının liyakat, adalet ve eşitlik ilkelerine göre dağılımının sağlanması.

    Bu talepler hükümet tarafından yerine getirilmiyor, Alevilerin açtığı davalarda lehte verilmiş mahkeme kararları dahi tanınmıyor. AKP, Alevilere rağmen Alevi inancını tanımlıyor, Alevi örgütlerini muhatap almıyor.

    9 Kasım 2022 tarih ve 32008 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan 112 numaralı cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı kuruldu. Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı ve yönetimi, Alevi inancından uzak bir bakış açısına sahip. Bu başkanlık da aynı hükümet gibi Alevi örgütlerini yok sayan bir yerde duruyor.

    Alevi Diyaneti olarak adlandırılan başkanlığı Alevi örgütleri kesin bir dille reddediyor. AKP hükümeti Alevi Bektaşi Ansiklopedisi hazırlamak için de Sünni akademisyenler ve ilahiyatçılardan oluşan kadro kurdu.

    Alevi toplumunu en çok rahatsız eden sorunlardan biri de eğitim-öğretim sisteminin dinselleştirilmesi, okullarda tarikatların, dinci vakıfların etkili olması.

    Alevilerin temel sorunlarının çözümü konusunda ve eğitim sistemindeki bu gericileşmeye karşı, Aleviler/Alevi örgütleri ne yapmalı? Nasıl bir yol izlenmeli? Bu soruları Yazar Ayhan Aydın, PİRHA için yanıtladı.

    “ALEVİ ÖRGÜTLÜLÜĞÜ AKP İKTİDARININ HAMLELERİNE KARŞI CİDDİ DURUŞ SERGİLEYEMEDİ”

    PİRHA- AKP hükümeti, Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nı kurdu. Bu başkanlık temsilcileri pek çok ilde birçok cemevine gidip görüşmeler yaptı/yapıyor. Görüşmelerde hala cemevinin ihtiyaçları soruluyor ve başkanlığı tanımaları isteniyor. Alevilerin temel talepleri ve asıl sorunları konuşulmuyor, bir çözüm üretilmiyor. Bu konudaki görüşünüz nedir?

    AYHAN AYDIN: Kendince bunlar Alevilerle alakalı ciddi bir adım attıkları iddiasıyla yola çıktılar. AKP iktidarı birçok projeyle aslında bunu yürürlüğe koydu. Hatta Abdullah Gül ayakkabılarıyla Tunceli Cemevi’ne girmişti. Kültür Bakanlığı’ndaki bu birimin oluşturulması da çok yeni değil. Birim oluşmadan 2-3 yıl önce çalışmalarına başlamıştı AKP iktidarı. Birçok amacı vardı. Yüzyıllardır bu devlete hakim olan Alevilerin, Bektaşilerin istekleri, kimlikleri, gelecekleriyle ilgili her şeyi aslında devlet biliyordu. Bu başkanlık AKP-MHP politikaları şeklinde değerlendirilecek bir yapıdır. Bu sorunları çözme değil de bizi denek olarak görmekti. Gözümüzün önünde cereyan eden bu yapılanmaya biz çok ciddi karşı duruş sergileyemedik. Alevi örgütlülüğü AKP iktidarının bu hamlelerine karşı ciddi bir karşı duruş sergileyemedi. Birçok kurumun bu çalışmalar içerisinde yer aldığını, bu çalışmaları ciddi şekilde desteklediklerini ve bundan büyük umutlarla bahsettiklerine tanık olduk. Dolayısıyla bu başkanlık bu haliyle Alevi-Bektaşi varlığını kabul etme, onların sorunlarını çözme, istek ve beklentilerini yerine getirme gibi asla bir amaçla yola çıkmamıştır. Her ne kadar ‘bizler cemevlerinin eksiklerini gideriyoruz, dedelere sahip çıkıyoruz’ deseler de milyonlarca insanın sorunlarını gidermekten çok uzaktır.

    “CEMEVİ BAŞKANLIĞI AKP İKTİDARININ İDEOLOJİK BİR YAPILANMASIDIR, ALEVİLİĞİ ASİMİLE ETMEK İÇİN KURULDU”

    -MHP destekli AKP hükümeti, Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nı kurarken Alevi örgütlülüğünü muhatap almadı. Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı da bu ciddiyetsizliği, dışlamayı devam ettiriyor. Başkanlığın başındaki Alirıza Özdemir ülkücü-MHP geleneğinden geliyor. Hiçbir şekilde Alevi örgütleriyle iletişim kurmadı. Zaten kurumlar da bu başkanlığı asimilasyon merkezi olduğunu beyan ederek tanımadıklarını ilan etmişti başından beri. Dolayısıyla Alevilerin temel sorunları bu şekilde çözülebilir mi? Siz bu durumu nasıl değerlendirirsiniz?

    Alevilerin temel sorunları bu şekilde çözülemez. Her Aleviyim, Bektaşiyim diyen Alevi, Bektaşi olsaydı zaten sorun kalmazdı. Biraz da aynayı kendimize tutmamız lazım. Özeleştiri bizim kendi öğretimizde vardır. Bizler menfaat karşılığında bir şeyleri değiştirdikçe bu yapılar karşısında sağlam duramadık. Bunlar hiçbir şekilde zaten bizim yaralarımıza merhem olamaz, bizim sorunlarımızı çözemez. Alevilerin önemli bir kısmı da bu kurumu çok içselleştirmiş durumda bunu da gözardı etmemek zorundayız. Bu kurum Alevilerin sorunlarını çözemez, cesaretini maalesef Alevilerden alıyor. Alevi kurumları, Alevi örgütlülüğü gerçekten varlıklarını çok ciddi bir şekilde ortaya koysaydı bu durum yaşanmazdı. Bizim örgütlülüğümüz de ‘biz bunlara karşıyız’ demekle yetiniyor. Alevi örgütlülüğü söylendiği kadar bir bütünlük arz etmiyor. Alevi örgütlülüğü maalesef eski bütünlüğünü kaybetti. Zaman içerisinde daha çok kenetlenmemiz gerekirken maalesef dağıldık. Bunu itiraf etmezsek önümüzü göremeyiz. O yüzden kendi tabanımıza, dedelerimize sahip çıkacağız. Bir basın açıklamasıyla bu işler maalesef olmuyor. Hayatımı adadığım bu yolda insanların bir menfaat uğruna yolun değerlerini ayaklar altına aldığını görüyorum. Otobüse binip bir Balkan turu yapmak, uçaklara binip Kerbela’lara gitmek bunlara avantajlı ve güzel geliyorsa bizim sözümüz boş ve havada kalıyor. Dolayısıyla Alevi örgütlülüğü bu konuda çok dağınık olduğu için bu yapı daha da ilerledi. Bu kurum Alevilerin hiçbir hukuki, inançsal, kültürel, sosyal hakkını veremez. AKP iktidarının ideolojik bir yapılanmasıdır. Dolayısıyla Aleviliği asimile etmek için kurulmuştur. Bu başkanlıktan bize zarardan başka hiçbir şey gelmez.

    “ALEVİ KURUMLARI OLAĞANÜSTÜ ÇALIŞMA YAPMAK ZORUNDADIR”

    -Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı, aralarında bir iki kendi belirledikleri Alevi olsa da ağırlıklı olarak İslamcı akademisyenlere ve ilahiyatçılara Alevi Bektaşi Ansiklopedisi hazırlatıyor. Buna Alevi örgütleri yazılı bir açıklamayla tepki verdi. Sizce Aleviler/Alevi örgütleri ne yapmalı? Nasıl bir yol izlenmeli bu çalışmaya karşı?

    Diyanet İşleri Başkanlığı Türkiye’nin Vatikan’ıdır. Devlet içinde devlettir. Komplolar üzerine yürümüştür. Tehditle, bağırtıyla bütçesini büyütmüştür. Hak ve haram yemektedir. Dolayısıyla Diyanet İşleri Başkanlığı nasılsa bu da öyle. Bu çalışmada çoğu Sünni kökenli birkaç tane de Alevi akademisyen bulunuyor. Bizi ne kadar aşağılayıp ne kadar basite indirdiklerinin en güzel örneğidir bu. Siz kimsiniz ki benim tarihimi, kültürümü, inancımı, erenlerimi benden daha iyi hissedip de yazacaksınız? Siz kimsiniz ki benim tarihimi yazacaksınız? Alevilerin dahil olmadığı, Aleviler için bir anlam ifade etmeyen bir birim oluşmuş, AKP iktidarının birimi, sanki bunları zorla götürmüşler oraya. 12 Eylül darbesinden sonra yazılan anayasadır bu. 12 Eylül faşist darbesinin anayasayı yapmasıyla  AKP-MHP iktidarının Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nın eliyle Aleviliğin ansiklopedisini yazması aynı şeydir. Bu böyle olduğu halde sadece açıklama yapıyoruz ama onlar çalışmaya devam ediyor. Alevi kurumları olağanüstü çalışma yapmak zorundadır. Dedeler, akademisyenler, yazarlar kendilerine gelip kendi geçmişine, kendi sorunlarına, kendisi eliyle sahip çıkmak zorundadır.

    “BÜTÜN CEMEVİ, DERNEK VE VAKIFLAR AYDINLANMA MERKEZLERİ OLMALI”

    -Okullarda “Çevreme Duyarlıyım, Değerlerime Sahip Çıkıyorum” (ÇEDES) projesi kapsamında imamlar, müftüler ders vermeye başladı. Çocuklar camilere götürülüyor. Ayrıca okullarda mescitler açılıyor. Dini faaliyetler anaokullarına kadar indi. Dinci vakıflarla ve cemaatlerle yasa dışı şekilde protokoller imzalanıyor ve öğrenciler kontrolsüz bir şekilde dini faaliyetlere götürülüyor. Laik eğitim öğretim tamamen yok edilmiş durumda. Alevi çocukların ve ailelerinin pek çok zorluğu yaşadığını biliyoruz. Ancak Alevi kurumları bu konuda bir tepkiyi örgütleyemedi. Eğitim sistemindeki bu gericileşmeye karşı neler yapılabilir, önerileriniz nelerdir?

    Bu karanlığın karşısında olanların işbirliği yapıp nefesini, sesini yükseltmesi gerekiyor. Tepkisini çok daha büyütmesi gerekiyor. Burada en büyük acıyı Aleviler çekiyor ve çekecektir. İçi tamamen boşaltılmış, bilimsellikten uzaklaşmış bir yapıda çağdaş eğitimden bahsedilemiyor. Çok daha vahim bir boyuta geldik. Biz okula okumak, eğitim almak için gidiyoruz. Demokrasiyle yönetilen ülkelerde dini değerlerle, ırki önceliği olanlarla toplum yönetilemez, yönlendirilemez. Bunun birinci ayağı eğitimdir. Eğitim dinden de ekmekten de sudan da değerlidir. İnsanı var eden şey eğitimdir. Bugünün dünyasında var olmak eğitimle mümkündür. Ne kadar küçük yaşta yönlendirmeye başlarsak istediğimizi yaptırabiliriz mantığıyla hareket ediyorlar.

    Tarikatlar, toplumu şekillendiren şeyin eğitim olduğunu bildiklerinden orayı ele geçirmeye çalışıyor. AKP tek adam rejiminin yapmak istediği tek insan tipi yaratmak. Emir kulu yaratmak. Matematiği bile neredeyse budayacaklar. Bütün okulları imam hatipli yapmak istiyorlar. O yüzden dini faaliyetler anaokullarına kadar indi. Yaratmak istedikleri ise biat kültürü. Eski Osmanlı’nın sistemi AKP iktidarıyla yeniden kuruluyor. Aynı gericiliği AKP iktidarı hortlattı. Aleviler başta olmak üzere maalesef Türkiye’de buna karşı çok büyük bir ses çıkmadı. Bütün sivil toplum kuruluşları, bütün kadın kuruluşları, bütün demokratik kitle örgütleri, bütün sendikalar, bütün solcu partiler hepsi varlıklarının bilimsel eğitim olduğunu biliyorlar ama onlar da yeteri kadar ses çıkarmıyorlar. İnsanlar kurumlarla, aydınlarla bu karanlığın üzerine gitmek için örgütlenmeli, karanlığı kendi karanlığında boğmalı, gençlerimizi motive edecek eğitim hamlesi yapmalı. Bütün cemevi, dernek ve vakıflar aydınlanma merkezleri olmalı.

    “KUR’AN KURSU ALEVİLİĞİN KABUL EDECEĞİ BİR ŞEY DEĞİL”

    -Aleviler yıllardır çocuklarının zorunlu din dersine girmemesi için mücadele ediyor. Mahkemelere taşındı. Aynı zamanda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne gidildi ve davalar kazanıldı. Hükümet Alevilerin lehinde verilen kararları uygulamadı. Öte yandan, zorunlu din dersi mücadelesini boşa düşürecek bir sorun var. Bazı cemevlerinde yıllardır Kur’an kursu veriliyor. Bunlardan biri Kartal Cemevi. Ne yazık ki hem mahkeme kararlarının uygulanması için hem de Kur’an kursu veren cemevi/derneklere yeterli baskı, tepki, örgütlenme yapılamadı. Cemevlerinde Kuran kursu verilmesinin önüne nasıl geçilebilir?

    Kuran öğrenmek isteyen başka yerde öğrenebilir. Ama cemevleri, dernekler, vakıflar Kuran öğrenme merkezleri değildir. Aleviliğin değerlerinin yaşatıldığı, öğretildiği yerlerdir. Çocuklara Aleviliğin temel değerleri verilmeyip Kuran kursu veriliyorsa bu kesinlikle Aleviliğin kabul edeceği bir şey değil. Türkiye’nin neresi olursa olsun birinci hedefimiz neyse ona yöneleceğiz. Ve bunu da toplantılarla koordine olarak sağlayacağız. Tabanımıza ineceğiz. Biz Kuran’a düşman değiliz ama burada büyük bir yanlışlık var. AKP iktidarının yapmak istediğini biz kendi ellerimizle yaparsak onun en büyük yardımcısı olmuş oluruz. Çocuklarımıza zorla öğretecek şekilde bir sistemi orada kuramayız. Bunu yok etmeliyiz. Yani özgür beyinler yetişmeli.

    “SORUNLAR ÇOK, BİR AVUKAT BİRİMİ YOK; ÖRGÜTLÜLÜĞÜMÜZÜN İÇİNİ DOLDURALIM”

    -Alevi nefretinin, Alevi asimilasyonunun yükseldiği bir dönem yaşıyoruz. Kurumların geleceğe dair projeler üretmesi, kalıcı hukuk komisyonları kurulması, kararların çabuk alınması, hızlı refleks gösterilmesi, cemevlerinin ibadetin yanında birer okula çevrilmesi, asimilasyonun önüne geçilmesi gibi pek çok konuda toplum Alevi örgütlülüğünden çok şey bekliyor. Kurumlara neler önerirsiniz? Önermekle kalmayıp birlikte neler yapılabilir?

    Bütün bu kurumlar akademik düzeyde insanlardan destek almalı. Ortak bir zemin kurulmalı. Alevi kurumları ortaklaşa bir enstitü kurabilirler. Yayınlar bir yerde toplanabilir. Fakat Alevi kurumları ortak bir şeye yaklaşmıyor. Alevilerin karşılaştığı en büyük sorunlar neyse çekirdek bir hukukçu ile çalışılmalı. Çok daha fazla hukukçu da destek olabilir. Bütün bunların çözümünde insan potansiyeli var. Bu Alevi nefreti, Alevilerin yaşadığı sorunlar bitmez. Bin yıldır bitmedi. Ya Alevileri yok edecekler bitecek, biz de bin yıl daha var olacağımıza göre bitmez. Bitmeyecekse bu kurumlar, Alevice çalışmalı, profesyonelce çalışmalı, akıl ve bilimin çizdiği çerçevede çalışmalı. Sorunlar çok, bir avukat birimi yok. O yüzden örgütlülüğümüzün içini dolduracağız.

    Devrim FINDIK/İSTANBUL

  • ‘Onlar gidecek biz kalacağız, Tarihe iz bırakanlar, geçmişi gelecekte yaşatanlar olacağız!’

    ‘Onlar gidecek biz kalacağız, Tarihe iz bırakanlar, geçmişi gelecekte yaşatanlar olacağız!’

    PİRHA – 675 No’lu Kanun Hükmünde Kararname ile 29 Ekim 2016’da mesleğinden ihraç edilen Öğretmen Zeynel Kete, KHK’leri “Soykırım” olarak yorumladı. Kete, “Yapılanları bir kültürel ve ekonomik katliam olarak düşünüyorum. Bireyin bir bütünen ruhsal, bedensel dengesinin bozdurulmasına yönelik hamledir bu” diyerek yaşadığı süreci anlattı.

    Olağanüstü Hal (OHAL) sürecinde çıkartılan Kanun Hükmünde Kararnameler (KHK) ile açlığa mahkum edilenler, yaşadıkları sorunları anlatmaya devam ediyor. Türkiye, 15 Temmuz darbe girişimi sonrası ilan edilen OHAL ve KHK’lerin sonuçlarını yaşıyor.

    2016’da yaşanan darbe girişimi sonrası birçok kamu kurum ve kuruluşunda yürütülen çalışmalar kapsamında 139 bin 356 kamu çalışanı hakkında idari işlem yapılarak 104 bin 771 kamu çalışanı kesin olarak ihraç edildi. Resmi Gazete’de yayımlanmayan veya kurum internet sayfalarında duyurulmayan ihraçlar da olduğundan, toplam ihraç sayısının belirtilen rakamdan daha fazla olduğu kaydediliyor. KHK’lilerin mağduriyet listesi bilinenden çok daha uzun.

    OHAL KHK’leriyle açlığa mahkum edilenler yaşadıkları sorunları anlatmaya devam ediyor. 50 yaşındaki Öğretmen Zeynel Kete de bir gece yarısı KHK ile ihraç edilenler arasında yer aldı.

    İhraç edilmeden önce Adana’da öğretmenlik yapan Pir Zeynel Kete, aynı zamanda Adana Eğitim Sen Şubesi’nde de şube sekreterliği görevi yürütüyordu. Yıllarca sendikal mücadele verdiğini belirten Kete, ihraç edildikten sonra sosyal ve ekonomik olarak haklarını alamadığının da altını çizdi.

    “KHK’LERİ SOYKIRIM OLARAK DÜŞÜNÜYORUM”

    “Bizi sivil ölüme mahkûm ettiler” diyen Kete, yaşadığı süreci şu sözlerle anlattı:

    “Zamanın siyasilerinden birisi ağaç kökü yesinler demişti. Amaçları buydu. Bütünen emek, barış, demokrasi mücadelesi veren bireyleri, kurumları etkisiz hale getirmek, toplumu ekonomik, kültürel ve fiziki olarak çarmıha germe anlayışı vardı. Ben bunu bir soykırım olarak düşünüyorum. Bir kültürel ve ekonomik katliam olarak düşünüyorum. Bir bireyin bir bütünen ruhsal, bedensel dengesinin bozdurulmasına yönelik hamledir bu. KHK’larla beraber binlerce arkadaşımız, bir yerden başka bir yere gitmek zorunda kaldı. KHK’nın olduğu bir ortamda, ihraç edilmeyen bireyler de zulüm ve psikolojik baskı altındadır. KHK’lara bu çerçevede de bakmak lazım. Yani olayı sadece ve sadece işinden el çektirme olarak düşünmemek lazım.

    Bu çerçevede ekonomik ve sosyal olarak haklarımız alınmadı çünkü hukuksuzluğun hukuku inşa halindeydi. Şu an herhangi bir özel ya da resmi kurumda çalışmıyorum. Eşim sağlık sektöründe çalışıyor. O da SES’e üye. Şu anda ben de arıcılık yapıyorum. Dersimliyim kendim. KHK’yla ihraç edildiğimde annemin bir kelamı, bir söylemi bana referans oldu. İhraç edildiğimde ilk annemle konuşmuştum. ‘Oğlum’ demişti ‘Biz çok zulüm gördük. Çok katliam gördük. Onlarla kıyasladığımızda sen yaşıyorsun, ayaktasın. Herde Derviş, bu kutsal toprak, kendisine ikrar veren her canı hem korur hem doyurur. Yeter ki bu toprağa yüzünü çevirme. Ailemizdeki ilk devlet memuru sensin. Olmasan da olur. Zaten devlet bugüne kadar bizden memur kabul etmemişti. Farz et ki sen de memnun değilsin’ gibi espriyle karışık tarihi bir hakikati dile getirmişti.

    “23 YILLIK ÖĞRETMEN, ‘TERÖRİST’ DENİLEREK İHRAÇ EDİLDİ!”

    Zeynel Kete, 675 No’lu KHK ile 29 Ekim 2016’da yani Cumhuriyet Bayramı’nda ihraç edildiğinin altını çizdi. “Öğrencilerimizle beraber etkinlik planladığımız bir günde ihraç edildik. Bu bir tesadüf değildir” diyen Kete, aktarımlarını şu cümlelerle sürdürdü:

    “Yani böyle milli ve dini bayramlarda topluma yönelik bu tip zulümlerin yapılması, emek mücadelesi verenlere yönelik böyle günlerde yönelmeleri bir aklın sonucudur. Bunu da belirtmekte fayda vardır. OHAL İşlemleri İnceleme Komisyonu’na itiraz ettiğimizde gelen karar yazısında ‘terör örgütüyle irtibatlı ve iltisaklı olduğu’ şeklinde bir gerekçeyle 23 yıllık bir öğretmen, ihraç edildi. Yüzlerce öğrenci yetiştirmiş, 23 yıl sonra bunun farkına varmışlar. Yani bir komedi. İhraç edildiğim günden bu yana maddi, manevi ve psikolojik olarak zorluklar elbette ki yaşadık. Dersimli bir kadın, katliam sonrası kendisiyle yapılan bir röportajda yaşadığını şöyle anlatmıştı: Taş olsaydım çatlardım. Toprak oldum, içime attım, demişti soykırım için. Dersim’de Alevi kültüründe ateş su ile söndürülmez. Suyun da bir canı olduğuna ve ateşe dökülünce canının yanacağına inanılır. İşte suyun bile canına hak, hatır gözeten böyle bir kültürel, inanç ve coğrafyanın rengine boyanmış birisi olarak bu beni biraz ayakta tuttu.

    İhraç edildiğimde oğlumuz 6 yaşındaydı. Bahçede 6-7 yaş grubundaki çocuklarla oyun oynarken biri kalkıp diyor ki ‘Senin baban teröristtir, gâvurdur’. Muhtemelen ‘komşu’ diyebileceğimiz birileri ya da işte tabii o siteden birileri benim ihraç edildiğimi evde konuşmuşlar. Pedagojik olarak düşünüldüğünde 6 yaşındaki bir çocuğun zihin dünyasında ‘terörist’ kavramı nedir? Hatta şunu da belirtelim; yani sadece dıştan değil sendikanın içerisinde de farklı oluşumların, unsurların, grupların da direk olmasa da ‘ya işte sizden dolayı bu hale geldik’ anlamına gelecek söylemler oldu. Hani Pir Sultan’ın dediği gibi ‘İlle dostun bir tek gülü yaralar beni’. O beni daha çok üzmüştür.”

    “TOPRAKLA BAĞINIZ GÜÇLÜYSE SORUNLARI ATLATABİLİYORSUNUZ”

    Zeynel Kete, ihracından sonra yaşadığı ekonomik darlık ve iş edinme konusundaki zorlukları da anlattı. Kete, çevresindeki birçok kesimden ciddi oranda destek gördüğünü belirterek şöyle devam etti:

    “Evet sendika sonuna kadar yanımızdaydı. Hala da yanımızda. Bu yönüyle de örgütlü olmanın, KESK’li olmanın gururunu yaşıyorum. Eksiklere gelince, sendikalı olarak böyle bir katliamla, böyle bir krizle, böyle bir kültürel soykırımla karşılaşabileceğimizin öngörüsü olmadı. Çünkü bu bir kültürel soykırımdır. Sendika bu derecede bir zulüm olacağını kestiremedi. Hukuki olarak ilk dönemlerde ‘acabalar’ çok oldu. Bir kaos süreci yaşanıldı. Hatta bazen işte KHK’yla uzaklaştırılan arkadaşlarımızın başka bir işte çalışmamalarını, başka bir yerde özel de olsa sigortalı biriyse girip sigorta primi yatırmamaları gerektiği söylenildi. Daha sonra bundan vazgeçildi. Yani bu sosyal sigortalarla, emekli haklarıyla, idari hukukla ilgili bir dönem ciddi boyutuyla boşluk oldu. Fakat daha sonra yerel ve merkezi hukuk komisyonları, uluslararası çalışmalar boyutunda bir kararlaşma sağlandı. Ve sendika hala maddi olarak da bu desteğini devam ettirmektedir.

    Ben ihraç olduktan sonra özelde, yani herhangi bir kuruma iş talebine başvurmadım. Kendi bildiğim işi de aynı zamanda öğretmenlikle beraber yıllardır da yaptığım arıcılık ve tarımla ilgilendim. Toprakla hiçbir şekilde bağımızı koparmamıştık. Bir de bu tip durumlarda gerçekten de geleneksel kültür ve toprakla bağınız güçlüyse rahat atlatabiliyorsunuz. Direnebiliyorsunuz. Tarım, aynı zamanda özü itibariyle de bir kültürdür. Herhangi bir kuruma başvurmadım. Hala daha arıcılığa devam ediyorum. Dolayısıyla hani bizde derler ‘Sıkışmayınca Hızır yetişmezmiş’ yaratım zor yaratımın anasıdır. Arı ürünlerinin üretimi çok profesyonelce olmasa da devam ediyorum. Bu bana da yetiyor. Pandemi sürecinde yaşanan ekonomik sıkıntı bizi ciddi boyutuyla etkiledi. Yaptığımız iş arıcılıktır ve hani olmazsa olmaz değildir. Arı ürünlerini insanlar yemeyebilirler. Ondan daha öncelikli karşılanması gereken ihtiyaçlar vardır. Pandemi sürecinde ciddi boyutuyla o sıkıntıyı hissettik. Hem hareket alanımız daraldı. Yerinde ve zamanında müdahale edemedik. Nihayetinde bu pandemi süreci genelini etkiledi. Özellikle bu süreçten fazlaca etkilenen, emekçi kesim, işçi kesim oldu. Çünkü bu kriz kendi zenginini yarattı. Ama bizler mağdur olduk.”

    “BİZLERİN İHRAÇ EDİLMESİ ASLINDA BİR SOYKIRIMDIR”

    İhraç edildikten sonra hukuki mücadele konusunda da bilgi veren Zeynel Kete, sendikanın merkezi hukuk komisyonları ile hareket ettiğini söyledi. Kete, ihracına ilişkin yakın zamanda idari mahkemeye başvurduğunu belirterek anlatımını şöyle sürdürdü:

    “KESK, DİSK, TMMOB ve diğer örgütler, hep beraber yoğun bir şekilde mevcut savaş ortamının son bulması, barışın tesis edilmesi, emekçilerin haklarının verilmesi, ülkenin demokratik tahammülleri esnek hale getirilmesi konusunda emek harcadık. Gayretimiz sadece iş kolumuzla sınırlı değildi. Bir bütünen veliyle de, çevreyle de demokratik kitle örgütleriyle de bir aradaydık. Özü itibariyle bu bir kültürel direnişti. Çünkü aynı zamanda öğretmenlik mesleğini de tanımlarken bir ‘sanat mesleğidir’ diyoruz. Kültürün de hem rafine alanı sanattır. Bu yönüyle de kanun hükmünde kararnamelerle bizlerin görevimizden ihraç edilmesi aslında kültürel direnişin ve kültürün, yeniden üretiminin engellenmesiydi. Bu yönüyle ben ‘soykırımdır’ diyorum. Çünkü bizim anlattıklarımız, inşa etmeye çalıştığımız, öğrencilerimiz üzerinde yeni yaşanabilir bir ülke, yaşanabilir bir dünyanın inşası; bu kabul görülmüyordu. Biz bir inşa durumuyduk. Yani Eğitim Sen ve bileşenleri, demokrasi güçleri, kurumlar, temel değerlerin nerede gizli olduğunu bilenlerdik. Özü itibariyle yaşamın kendisinden bahsediyorduk. Maddi manevi olarak yaratılan tüm değerlerin pazarlanmasına karşı duruyorduk.

    Yaşananlar konusunda sendikalar, toplum; özellikle sendika, daha önce bin dört yüz ikilik bir süreci görmüş olmasına rağmen hazırlıklı değildi. Yani iktidarın devlet yapılanmasının, emekçilere yönelik bunları yapabileceğini beklemiyordu. Halbuki kentler yerle bir edilmişti. Katliamlar yaşanmıştı. Hapishaneler ağzına kadar doluyken emek alanında bu kadar yönelineceği bilinmiyor. Sistem kendisi gibi düşünmeyen, hatta kendisi gibi içtihatı kendisinin beğendiği gibi olmayanları da ihraç etti. Yani inanç alanında farklı farklı sendikalar da olundu. Dönem dönem iktidarla yıllarca beraber yol yürüyen fakat daha sonra çeşitli çıkar ilişkilerinin pazar paylaşımında yaşanan sorundan kaynaklı olarak birbiriyle çelişen birçok cemaatle de bu sorun yaşandı. Sonuç itibariyle biat etmeyen, kendisi gibi düşünmeyenlere yönelik böyle bir süreç yaşandı.

    “HİÇ BİR ÖN SORUŞTURMA YOKTU”

    Çeşitli kurumlar, insan hakları dernekleri özellikle idari hukukta yetkin olan hukukçular, konuyla ilgili istişareler, toplantılar yaptılar. Daha önce yaşanmışlıklardan, hareketle ne yapabilinir konusunda Eğitim Sen üzerinden hukuki durumumuz devam ettiriliyordu. Eğitim Sen’in yereldeki hukuk komisyonu hemen toplantılar yaparak yine bu alanda yetkin olan barolar çeşitli kurumlarla bir araya gelerek zamanında müdahale edip çözüm alıcı bir hukuki savunmanın nasıl yapılması gerektiğiyle ilgili yoğun bir tartışma süreci yaşandı. Bu KHK’lara itiraz ettik ve bunun yasal bir süreç olmadığını, zaten ismi üzerine ‘kanun hükmünde kararname’… Ama devletin yasama yürütme ve yargı erki, KHK’larla ve olağanüstü hal rejimiyle yıllarca bu ülke yönetti. Onların da bu konuyla ilgili bir hafızası vardır. Ülke OHAL rejimiyle yönetildi. Daha önce 80’li dönem sürecinde, sonrasında hemen 1400 kritik yasayla beraber görevinden uzaklaştırılan binlerce öğretmen vardı ama şöyle bir fark vardı; en azından o süreçte şimdiki gibi değildi. Kısmen öğretmenlerin bazı hakları hala saklıydı. Mahkeme süreçleri oldu. Mahkemelere çıkıldı. Hakim yüzü görüldü. Duruşmalar, savunmalar yapıldı. Biz KHK’yla uzaklaştırılanlar en nihayetinde devlet yasasına göre hangi maddenin, hangi bendini, hangi fiil gerçekleşirse bir devlet memuru görevinden uzaklaştırılır… Bütün eleştirilerimize rağmen 657 devlet memurları yasası da uygulanmadı. Çünkü bir devlet memurunun görevinden ihraç edilecek maddeler belli. Bunların hiçbirisinden dolayı ihraç edilmedik. Ne bir ön soruşturma, ne yüksek disiplin kurulu, müfettiş, ne de hakim kararı vardır konuyla ilgili. Ama şunu biliyoruz; Bütün Olağanüstü Hal İnceleme Komisyonu kararına itiraz ettiğimizde elimize ulaşan kararların hepsinde çok esnek bir hüküm hazırlanmış. Hemen hemen bütün eylemler, etkinlikler en demokratik hak arama mücadeleleri bile ilgili bir maddeyle ilişkilendirilmiştir.

    “İDARE MAHKEMESİNE BAŞVURDUK, SONUCU BEKLİYORUZ”

    Sendika üzerinden bana tebliğ edilen karar 17 Mart 2022’de elime ulaşmıştı. Sendikanın avukatları üzerinden itirazda bulunmuştum. İtirazda ise daha sonra bu ‘valiliğin lüzumu, valilik ihraç kanaati’ ile ilgili bir bilgi edindirme yasasından hareketle ilgili bilginin, dosyanın tarafıma verilmesini istemiştim. ‘Konuyla ilgili tarafınıza bir bilgi verilmeyeceği ancak idari yargıda açılan davalar nedeniyle yargı organlarınca talep edilmesi halinde kamu görevinden çıkarılanlar hakkında bakanlığımızın kayıtlarındaki tüm bilgi ve belgeler yargılamanın yapıldığı mahkemelere gönderilecektir’ denildi. Ve bu kararla da benim bilgi edinme, ilgili yasaya ulaşmam reddedildi. Bilgi edinme hakkım ihlal edildi. Biz de idari mahkemeye başvurduk. Sonucu bekliyoruz.

    Kısacası şunu söyleyeyim; emek alanında, hakikat ve özgürlük alanında, sendikaların Türkiye’deki mevcut sorunlara müdahil olma, demokrasi bilimsel, laik, ana dilinde eğitimi dile getirme, Türkiye’de kronikleşen başta Kürt sorunu ve diğer emekçilerin ve Alevilerin sorununu bu makbul vatandaş tanımlaması yapılarak bütün müfredat programının tekçi zihniyete göre dizayn edilmesine karşı geldik. Bizler muteber vatandaş değildik.”

    “TARİHE İZ BIRAKANLAR, GEÇMİŞİ GELECEKTE YAŞATANLAR OLACAĞIZ”

    Zeynel Kete, KHK’ler ile ihraç edilenlerin büyük bir kesiminin Kürt etnik yapısına ait olduğuna işaret ederek, inanç olarak da çoğunluğunun Alevi olduğunu söyledi. Kete, söz konusu ihraçla ilgili iktidarın neyi amaçladığını ise şu sözlerle anlattı:

    “İktidar en açık şekilde hissettirildi. Egemen ulusun kültürü, yaşam tarzı, muteber vatandaşın kültür kodlarına göre yaşamadığınızda başınıza neler gelebileceği anlatıldı. Bundan sonra emek, sendikal alanda mücadele edileceklere yönelik ‘Bakın, bir model var. Bunlar gibi olursunuz’ denildi. Teslimiyet dayatıldı. İnsanlar açlığa mahkum edilerek ekonomik olarak çökertilerek direniş kültürleri ele geçirilmeye çalışıldı. Bu yönüyle düşünüldüğünde yaşananın ciddi boyutuyla bir asimilasyon, bir kültür kırımı olduğunu belirtmekte fayda vardır. Toplumun, emekçilerin, sendikalı mücadele verenlerin bu tip daha derinlikli kaoslara karşı hazırlıklı olmaları için ciddi bir örgütlenme, iyi bir mali disiplin, organizasyon içerisine girmeleri de çok önemlidir.

    “YÜZLERCE ÖĞRETMEN, AKADEMİSYEN ÜLKEYİ TERKTTİ”

    Ayrıca KHK’larla beraber yüzlerce öğretmen, akademisyen, değişik iş kollarında çalışanlar, ülkeyi terk etti. Yani bu ülkede düşünen, yaşamın öznesi olanlar, ya ihraç edilir ya kontrol denetim altına alınır. Bir şekilde bir kısmı da yurt dışına gitmek zorunda bırakılır. Alanda bir boşalma meydana geldi. Bu alanları kim dolduracak? Aslında istenen biraz da buydu. Düşünen, araştıran, inceleyen, ‘farklı bir yaşam mevcuttur’ diyen zihinlerin olmaması kendilerinin işine gelmiştir.

    Yine özellikle de bu alanda etkin kadın canlarımıza yönelik yaptırımların, ihraçların olması ise ayrıca üzerinde durulması gereken bir konudur. Kadın özgürlük hareketine de bu yönüyle de ciddi boyutuyla bir yönelme oldu. Çünkü ilk öğretmen, ana kadındır. Bu öğretici, ana doğadan öğrendiklerini ilk elden çocuklara aktarır. Böylece de toplumdaki pedagojik evrelerde başlayıp yaşam sürdüğü sürece devam eden bir kutsal faaliyeti vardır. Eğitim öğretimin bir bütünen akademi ve diğer alanlarda olmak üzere aktif olan kadınların ihraç edilmesi biraz da buna yönelik oldu.

    “HAKLARIMIZ ELLERİMİZDEN ALINDI; BU SİSTEMİ LANETLE KINIYORUM”

    Ama asla ve asla umutsuzluğa kapılmadım. Dönem dönem hani yurt dışına gitme konusu tartışıldı konuşuldu ama ben artık belli bir yaşa gelmişim, demokratik, yasal çerçevedeki mücadelemin çoğunu buralarda vermişim. Ayak izlerim var. Bunu düşünmedim. Şu anda da ciddi boyutuyla bir üretim içerisine girdim. Emek alanında, inanç alanında kültür uygarlık alanında yazıyorum. Bu yasal haklarımla ilgili sadece ihraç edilmekle kalınmadı. Aynı zamanda vatandaş olarak haklarımız; pasaportlarımız da elimizden alındı. Yurt dışı yasağı getirildi. Seçme seçilme hakkımız elimizden alındı. Ben 2019 yılında Halkların Demokratik Partisi Adana Milletvekili adayıydım. Yüksek Seçim Kurulu, benim haklarımı iptal etti. Seçim başvurumu kabul etmedi. Yani sadece iş koluyla ilgili değil. Kendimize ait bir iş yeri açamıyoruz. Diplomamızla ilgili bir iş yapamıyoruz. Bir bütünen hani ‘ağaç kökü yesinler’ demişti zamanın bakanlarından biri. Böyle bir süreçle de karşı karşıya kalındı. Sendikal yasal mücadelemize devam ediyoruz. Biz biliyoruz ki haklıyız. Velilerimiz, öğrencilerimiz yanımızda oldular. Ben onu çok iyi hissettim. Beni öğrencilerimden, velilerimden ayrı bırakan bu yasa, bu zihniyeti lanetle kınıyorum. Onlar gidecek biz kalacağız. Tarihe iz bırakanlar, geçmişi gelecekte yaşatanlar olacağız. Bu yönüyle de bundan sonra da bu alanda emek üreten, özellikle sendikalı alanda mücadele edecek arkadaşlara, canlara da burada başarılar dileriz, yanlarındayız. Aşk ile selamlıyorum.”

    Eren GÜVEN-Melis CİDDİOĞLU/PİRHA 

    İLGİLİ HABERLER

    1-‘Çok acı çektim, olmayan suçun suçluluğunu hissettim’
    2-‘Suçluysak neden yargılanmadık, suçsuzsak neden ihraç edildik?
    3-‘Bir gün sabaha karşı evimizi bastılar, o zamana kadar geceleri uyuyamıyordum’
    4-‘KHK’ler hayatımı alt üst etti ama hayatın altını da üstünü de görmek gerekiyormuş’
    5-‘Sivil ölüme terk edildik; listeleri hazırlayan müdürlerin yargılanmasını istiyorum’ 
    6-‘İhraç edileli 5 yılı geçti hala komisyondan cevap bekliyorum’
    7-‘OHAL Komisyonu adlı uydurma bir kurum aracılığıyla bizi yıllarca oyaladılar’

  • Aleviler, Alevi örgütlenmesini tartışıyor-15

    Aleviler, Alevi örgütlenmesini tartışıyor-15

    PİRHA- Alevilerin mevcut örgütlenme düzeyinin Alevi toplumunun ihtiyaçlarına cevap verip vermediğini, veremiyorsa çözüm önerilerinin neler olduğunu tartışmaya açtığımız yazı dizisinin 15. bölümünde ABF Genel Başkan Yardımcısı Fazlı Aslan’ın görüşlerine yer verdik.  

    Ocaklar ve Dergahlar sistemi üzerinden yüzyıllarca kendi kendisine yeten ve bu anlamda demokratik, çoğulcu karakterini koruyup günümüze kadar getiren Alevi toplumu kent kültürüyle birlikte yeni sorunlar ve bu sorunların doğurduğu ihtiyaçlarla karşı karşıya kaldı.

    Buna cevap üretmek için özellikle 1990’lardan itibaren günümüze kadar çok sayıda dernek, vakıf, cemevi, dergah, federasyon kurarak inancıyla birlikte toplumsal varlığını sürdürmeye çalıştı. Ancak artan asimilasyon ve tekçi politikaların yoğunluğu da dikkate alındığında hem Alevi toplumunun ihtiyaçlarına hem de ülkemizin genel sorunlarına cevap olmada yetersiz kaldığı da bir gerçek.

    Bu bilgiler ışığında aynayı kendi yüzümüze yani Alevi örgütlenmesine tutarak mikrofonu Alevi pirlerine, kadınlarına, kurum temsilcilerine ve bilinen isimlerine sorduk.

    Dizi yazımızın bu bölümünde Alevi Bektaşi Federasyonu Genel Başkan Yardımcısı Fazlı Aslan‘a mikrofon tuttuk.

    Sayın Aslan Alevi örgütlenmesine genel anlamda baktığımızda tabloyu nasıl değerlendiriyorsunuz? Alevi toplumunun ihtiyaçlarına cevap veriyor mu? Yeterli görüyor musunuz, görmüyorsanız neden?

    Aslan: Alevi örgütlenmesine  genelde baktığımızda  1980 sonlarına doğru dernekler vakıflar ve dergahlar üzerinden örgütlendi. Tabii ki bu devlet anayasası ve hükümetlerinin izin verdiği ölçülerde örgütlenebildi. İçinde bir Alevi sözcüğü geçtiği için bir çok dernek ve vakıf tüzükleri kabul edilmedi ya da tüzüklerden zorla dayatmayla çıkarıldı. Ama o gün bu mücadeleyi yürüten canlar yılarca süren hukuk mücadelesiyle bu engelleri aşarak bu hakları elde ettiler. Onların bu mücadelesinin Alevi hak mücadelesindeki  önemi çok değerlidir, emeklerine yüreklerine  sağlık.

    “MÜCADELE RUHU ESKİYLE AYNI DEĞİL”

    Ben 1993 yılında Sivas Katliamı’na tepki olarak Alevi örgütlüğü ile tanıştım. 1994-1995 yılları arasında yöneticilik yaptım. O günden bugüne bakınca hem Alevi örgütlenmesinde hem yönetici profilinde değişikler var. Apartman altlarından gecekondulardan artık devasa cemevleri devasa örgütlenmeler sağlanmış, bütün zorluklara engellemelere karşı.

    Bu 30 yılık Alevi örgütlenmesine baktığımızda  o günün Alevi kurum yöneticisi ruhuyla bugünün Alevi yönetici ruhu aynı değil. O gün köyünde kasabasında yaşadığı  Aleviliğiyle yöneticilik yapıyordu. Bugüne baktığımızda artık profesyonel veya kadrolu yöneticilik ruhu egemen. Tabii ki işini düzgün yapan, bu mücadelede bedel ödeyen çok değerli yöneticiler de var. Onları ayırıyorum.

    “SİYASETE OYNAYAN YÖNETİCİ PROFİLİNE GİDİYORUZ”

    O günkü kurumlarımızın imkanlarıyla bugünün kurum imkanları asla kıyaslanamaz. Elektrik, su kirasını ödeyemeyen ve bunu ceplerinden ödeyen yöneticilerimiz ve hatta bu yüzden evlerine haciz gelen yöneticilerimiz vardı. Bugüne baktığımızda kadrolu yöneticilik ve özellikle buraları siyasete atlama tahtası gören yönetici profiline doğru gidiyoruz. Alevi kurumlarında Alevi inanç sistemini özümsemiş, yolu gerçek anlamda yaşamında hakim kılan yöneticilere ihtiyaç var ve bu anlamda çok değerli örnek yöneticilerimizde var.

    “LİYAKATİ, EMEĞİ ÖNE ALAN MEKANİZMALARA İHTİYAÇ VAR”

    Bir diğer sorunumuzda bugün bir kurumumuza üye bir kişi bile kısa süre içinde örgütlerimizin en tepe noktalarında genel merkez yöneticisi ya da genel başkan olabiliyor. Mutlaka liyakati, emeği öne alan mekanizmaları geliştirmemiz lazım. Kurumlarımız bu tarz yöneticilerin elinde bazen kalabiliyor. Bu da yılarca emek verilerek oluşturulan taleplere ve politikalara ciddi zararlar veriyor.

    “MAALESEF DİKEY ÖRGÜTLENME MODELİ UYGULANIYOR”

    Alevi toplumunun eşit yurttaşlık, inanç ve ibadet özgürlüğü, zorunlu din derslerinin kaldırılması, ibadet merkezleri ve kutsal mekanlarının kabul görmesi ile demokratik toplum gibi temel talepleri konusunda yeterli bir mücadelenin verildiğini düşünüyor musunuz? Daha güçlü bir sonuç almak için bu konuda neler yapılabilir?

    Aslan: Örgütlenme modelimizde özellikle şubeli dernek, şubeli vakıflar, çok az sayıda bağımsız cemevlerinin üzerinden örgütlenmişiz. Bunlar maalesef genelde merkezlerin yukarıdan aşağıya dizayn ettiği, yani dikey örgütlenme modeli olarak uygulanıyor. Bu da bizim bir gerçeğimiz. Bir çok kurumumuza baktığınızda genel merkezlerin politikasına ya da genel merkezi yönetenlerin doğru veya yanlış oluşturduğu politikalarla yönetiliyor. Böyle bir durumda olan kurumların gerçek anlamda Alevileri temsil etmesi, Alevi toplumunun tamamını kapsaması düşünülemez.

    “AKP VE MHP’Lİ BELEDİYELER DE CEMEVİ YAPTIRIYOR”

    Maalesef bir gerçeğimiz de bu devasa büyük cemevlerimizin, vakıflarımızın, dergahlarımızın bir kısmının asimilasyonun merkezi haline gelmeye başlamasıdır. Biz Aleviler, Alevi kurum yöneticilerinin görmesi gereken bir gerçek de bu. Devlet ve iktidarlar cemevlerinden rahatsız değil. Hatta bu anlamda belediyeler eliyle ciddi destekler sağlıyor. Bırakın CHP ve HDP’li belediyeleri, AKP ve MHP’li belediyeler de cemevlerine arsa, cemevi yapma ve personel desteği veriyor.

    “DEVLET TEK TİP BİR ALEVİ YARATMAK İSTİYOR”

    Maalesef devlet tek tip bir Alevi yaratmak istiyor. Bu cemevlerini Alevilerin tabir caiz ise toplumsal muhalefetinin gazını almak, muhalif yanlarını törpülemek, uğradıkları haksızlıkları ve hukuksuzlukları bir alanda tutma alanları, kontrol etme alanları üzerine inşa ediyor.

    “İNANCIMIZ AYRI, SİZİN GİBİ DÜŞÜNMÜYORUZ DİYEBİLMELİYİZ”

    Bu durum cemevlerinde başka bir inanca ait olan cenaze erkanlarının yapılmasına, hayır yemeklerinde Kuranı Kerim okunmasına, cemevlerinde kadının ayrı oturmasına, cem erkanları içinde Kuranı Kerim’den ayetlerin okunmasına, hatta bazı cemevlerinde Kuranı Kerim eğitimini vermeye kadar ulaşmıştır. Biz Aleviler ve Alevi kurum yöneticileri ne zaman ‘bizim inancımız ayrı, sizin gibi inanmıyoruz, sizin gibi düşünmüyoruz, size ait olan ritüeller bize ait değil’ dediğimizde gerçek anlamda cemevlerimizi, toplumumuzu asimilasyondan kurtarmış oluruz.

    “YATAY ÖRGÜTLENME MODELİNE UYGUN MECLİSLER OLUŞTURMALIYIZ”

    Bugünkü tabloyu yeterli görmüyorsanız o halde neler yapılabilir? Önerileriniz var mı? 

    Aslan: 30 yılık örgütlenme modelimiz genel anlamıyla dikey örgütlenmedir. Bizim inancımıza uygun olan yatay örgütlenmedir. Bizlerin cemevleri birer halk meclisleridir. Bizler de inancımıza uygun olan bu modeli günümüze uyarlamalıyız. Yerel meclisler, bölgesel meclisler ve bir genel meclis oluşturmamız lazım. O zaman gerçek anlamda bir temsiliyet olur, birlik beraberlik sağlanabilinir. Yerelde ve bölgesinde kendi rengini kokusunu dilini yaşatır, yol bir sürek bin bir düsturu egemen kılınır. Alevilerin temel hak ve özgürlükleri ortaklaştırılırsa güçlü bir örgütlenme sağlanır.

    “KURUMLAR SİYASAL ARKA BAHÇE OLARAK KULLANILMAMALI”

    Alevi örgütlerinin diğer toplumsal muhalefet ile ilişkilerini ve Türkiye’nin temel sorunlarına karşı mücadelesini yeterli görüyor musunuz? Yeterli görmüyorsanız bu konuda neler yapılabilir?

    Alevilerde toplumsal muhalefete gelince maalesef can alıcı sorunlarımızdan birisi. Alevi kurum yöneticilerimiz ve bazı kurumlarımızın örgütlenme biçimi maalesef siyasal, etnik aidiyetler üzerinde ifade ediliyor. Bu sorun da Alevilerin gerçek anlamda kendi inançları ve hakları için ortak örgütlenmesini ve toplumsal bir muhalefetin örgütlenmesini zorlaştırıyor. Bu aidiyetlere bağlı olarak bazı siyasi partiler, siyasi yapılar, kurumlar, örgütler bazı cemevlerine kendilerinin arka bahçesiymiş gibi davranıyorlar. Bunlar asla kabul edilemez, buna asla izin verilmemeli.

    “SİYASAL YAPILAR İNANCIMIZA SAYGI DUYMALI” 

    Elbette ki siyasi partiler de, siyasal örgütler de Alevilerle bir arada olmalı, mücadele etmeli fakat bu konuda bir hukuk da oluşmalıdır. Bu hukukta şu olmalı; Aleviliği bir inanç olarak görmeleri, Aleviliği bir çiçek bahçesi  gibi rengiyle, diliyle, kokusuyla kabul etmeleri ve saygı duymaları gerekir. Alevi kurumlarında yönetici olmak isteyen canlarımız da bu siyasal etnik aidiyetlerini asla bu kurumlara taşımamalılar. Aleviler toplumsal muhalefeti örgütleyebilecek en güçlü muhalif yapıdır. Yeter ki kendilerine inansınlar, kurumların etrafında daha fazla kenetlenebilsinler, kurumlarına ve yöneticilerine sahip çıkabilsinler.

    “RENGİMİZE DEĞER VERENLER BİZİ YANLARINDA GÖRÜR”

    Aleviler inançları gereği hep mazlumun yanında zalimin karşısında olmuştur. Bu anlamda Aleviler ciddi bedeller ödemiştir, hala da ödüyor. Demokrasi güçleri, siyasi yapılar, siyasi partiler bizleri Alevi Kızılbaş Bektaşi olarak etnik aidiyetlerimiz, rengimiz ve kokularımızın üzerinden bir çiçek bahçesi olarak görürlerse, saygı duyar kabul ederlerse Alevileri zaten yanlarında göreceklerdir. Bu anlamda Aleviler açısından toplumsal muhalefeti örgütlemek, içinde yer almak çok kolay olur. Başka bir dünya mümkün, başka Türkiye mümkün bizler hep barışın sevginin mazlumun dili olmaya devam edeceğiz.

    Turabi KİŞİN/PİRHA

    YARIN:DOSYA 16
    Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Önceki Genel Başkanlarından Kazım Genç, Alevi örgütlenmesini değerlendiriyor.  

    Aleviler, Alevi örgütlenmesini tartışıyor-1

    Aleviler, Alevi örgütlenmesini tartışıyor-2

    Aleviler, Alevi örgütlenmesini tartışıyor-3

    Aleviler, Alevi örgütlenmesini tartışıyor-4

    Aleviler, Alevi örgütlenmesini tartışıyor-5

    Aleviler, Alevi örgütlenmesini tartışıyor-6

    Aleviler, Alevi örgütlenmesini tartışıyor-7

    Aleviler, Alevi örgütlenmesini tartışıyor-8

    Aleviler, Alevi örgütlenmesini tartışıyor-9

    Aleviler, Alevi örgütlenmesini tartışıyor-10

    Aleviler, Alevi örgütlenmesini tartışıyor-11

    Aleviler Alevi örgütlenmesini tartışıyor-12

    Aleviler, Alevi örgütlenmesini tartışıyor-13

    Aleviler, Alevi örgütlenmesini tartışıyor-14

     

     

  • Aleviler Alevi örgütlenmesini tartışıyor-12/VİDEO

    Aleviler Alevi örgütlenmesini tartışıyor-12/VİDEO

    PİRHA- Alevilerin, uzun yıllara varan bir hak mücadelesi var. Geldiğimiz noktada mevcut örgütlenme düzeyinin Alevi toplumunun ihtiyaçlarına cevap verip vermediğini tartışmaya açtık. Bu temelde dizi yazımızın 12’nci bölümünde uzun yıllardır Alevi Mücadelesinde yer alıp emek veren AABK Kurucu Başkanı Turgut Öker’in görüşlerine yer verdik.

    Haberin Videosu

    Ocaklar ve Dergahlar sistemi üzerinden yüzyıllarca kendi kendisine yeten ve bu anlamda demokratik, çoğulcu karakterini koruyup günümüze kadar getiren Alevi toplumu kent kültürüyle birlikte yeni sorunlar ve bu sorunların doğurduğu ihtiyaçlarla karşı karşıya kaldı.

    Buna cevap üretmek için özellikle 1990’lardan itibaren günümüze kadar çok sayıda dernek, vakıf, cemevi, dergah, federasyon gibi yapılar kurarak inancıyla birlikte toplumsal varlığını sürdürmeye çalıştı. Ancak artan asimilasyon ve tekçi politikaların yoğunluğu da dikkate alındığında bu örgütlenme düzeyinin hem Alevi toplumunun ihtiyaçlarına hem de ülkemizin genel sorunlarına cevap olmada yetersiz kaldığı aşikar.

    Bu bilgiler ışığında aynayı kendi yüzümüze yani Alevi örgütlenmesine tutarak mikrofonu Alevi pirlerine, kadınlarına, kurum temsilcilerine ve bilinen isimlerine sorduk.

    Dizi yazımızın bu bölümünde Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu Onursal Başkanı Turgut Öker sorularımıza yanıt verdi.

    Sayın Öker genel anlamda Alevi toplumunun örgütlenmesine baktığınızda tabloyu nasıl görüyorsunuz? Alevi toplumunun ihtiyaçlarına cevap veriyor mu? Yeterli buluyor musunuz? Bulmuyorsanız neden?

    Turgut Öker: Alevi toplumunun son otuz yılına örgütlenme anlamında şahitlik yapabilme şansım oldu. Yani 1988’de Hamburg’da ilk Alevi Kültür Merkezinin kuruluşundan bugüne kadar yaklaşık 30 yıl geçti.

    Bu süre içinde sadece Avrupa’ya ilişkin değil, Türkiye’ye, Balkanlar’a, Latin Amerika, bugün İran, Irak, diğer Avrupa ülkeleri dışındaki coğrafyalarda yaşayan Alevilerin de genel örgütlenmesine baktığımızda her yıl bir öncekine göre pozitif anlamda daha çok Alevi dünyasının kendisiyle iletişimi öne çıkıyor.

    Ben bile Balkanlar’da bir milyondan fazla Bektaşi’nin olduğunu birkaç yıl önceye kadar bilmezdim. Ben bile Latin Amerika’da yaklaşık iki buçuk milyon Arap Alevisinin Yavuz Katliamından kurtulup oraya sığındığını bilmezdim. Ehli Haklar grubunun, Yaresanlar grubunun İran’da bu düzeyde kitlesel olduğunu bilmezdim. Irak’ta da Türkmen Alevilerin varlığından haberimiz yoktu. Suriye’deki Arap Alevilerin varlığını zaten savaş sürecinde birebir yaşadık.

    “SÜRECİN HENÜZ BAŞINDAYIZ”

     

    Bu kapsamda dünyadaki Alevilerin birbiriyle tanış olmasında, birbirlerine el uzatmasında her yıl bir önceki yıllara göre olumlu gelişmeler yaşanmaktadır. Buna rağmen bir bütün olarak bugün tüm dünyaya yayılmış Alevilerin kendi arasında bir ortak örgütlenmesi yok. İrtibatı yok. Tesadüflerle birbirimizin varlığından haberdar oluyoruz. Bu anlamda da bugün tüm dünyada bu çağın ihtiyacına cevap vermiş örgütlenmeler kendi toplumunun ihtiyacına cevap verip toparlarlar. Onlara hizmette bulunurlar.

    Bu anlamda 30 yılın genel değerlendirmesi ışığında söyleyeceğim örgütlenmemiz olarak bu sürecin henüz daha biz başındayız. Yani Alevi toplumu kendi tarihsel çizgisine uygun, kendi tarihsel yol alışına uygun bir örgütlenmeyi gerçekleştiremedi. Ama bu noktada karamsar da değilim. Yani 30 yıldan önce, 100 yıldan önce de Aleviler yaşıyorlardı. Pozitif bakıyorum.

    “DÜNYA ALEVİLER BİRLİĞİ PLATFORMUNA İHTİYAÇ VAR”

    Ama bu pozitif yol alışa bizim bugün kaçınılmaz bir ‘Dünya Aleviler Birliği’ perspektifini önümüze koymamız lazım. Burada kastettiğim bir örgüt değil, Vatikan’a benzer bir Şeyhul İslamlık makamına benzer Alevi dünyasına dair karar veren emreden gereğini yerine getiren bir yapı değil. Kendi içinde tanış olma ve yan yana gelme anlamında birbirini tanıma anlamında bir süreç en azından diğer bütün topluluklarda, inançlarda olduğu gibi yılda bir defa bir araya gelirler. Kendi inançlarının dünya genelinde konferansını yaparlar.

    O nedenlede Alevi dünyası önümüzdeki dönemde mutlaka dünya çapında yaşayan Alevilerin, Bektaşilerin olayı ırksal olarak tanımlamadan Kürt, Türk, Arap, Arnavut diğer ülkelerden Alevilerin ulusal kimliğini öne çıkarmadan bir ‘Dünya Aleviler Birliği Platformuna’ ihtiyaç var.

    “AVRUPA’DA İKİ BUÇUK MİLYON ALEVİ YAŞIYOR”

    Bu saydığım ülkelerdeki Alevilerin varlığını yan yana geldiğimizde görüyoruz. Önceki yıllara göre daha belirgin oluyor. Latin Amerika’daki Arap Alevilerle biz daha yeni tanıştık, onlarda kendi arasında yeni örgütleniyor. Balkanlarda şu an bir milyondan fazla Alevi var. Avrupa’daki bir buçuk milyon göç etmek zorunda bırakılan Alevilerinde sayısını ilave ettiğimizde şu an Avrupa sınırları içerisinde iki buçuk milyon Alevi Bektaşi yaşıyor.

    Siz Arap Alevilerini İran’daki Suriye’deki ve diğer ülkelerdeki Arap Alevilerini de hesap ettiğinizde neredeyse Türkiye’de yaşayan Alevilerin yarısı bu coğrafyanın dışında yaşıyor. O coğrafyada yaşayanlarla tanışık olmamız açısından merkezi tabii ki bu topraklar olacaktır. Çünkü Aleviliğin kutsal değerleri bu topraklarda o nedenle bir Dünya Aleviler Birliği Perspektifini kaçınılmaz görüyorum.

    “VERİLEN MÜCADELE SORUNLARI GÖRÜNÜR KILDI”

    Alevilerin Türkiye’nin demokratikleşmesi, eşit yurttaşlık ve inançlarını özgürce yaşama vb. temel talepleri var. Bu konuda verilen mücadele için neler söyleyeceksiniz?

    Turgut Öker: Alevilerin sorunlarını çözme konusunda yıllarca gündemde tuttuğumuz eşit yurttaşlık mücadelesinde 1993 yılından sonra çok olumlu adımlar atıldı. O kadar da karamsar olmaya gerek yok. Pir Sultan Abdal Kültür Derneği’nin 1993 Katliamı gerçekleştiğinde Türkiye çapında üç tane şubesi vardı. Ama bugün yüzleri buldu. Alevi Kültür Dernekleri, Demokratik Alevi Kültür Dernekleri yine aynı şekilde şubeleri gittikçe yaygınlaştı. Benim de kurucusu olduğum Federasyon yüzlerce derneğe çatı örgütlüğü yapıyor. Bu temelde eşit yurttaşlık için verdiğimiz mücadele Alevi sorunlarını görünür kıldı.

    “BU HÜKÜMETTEN BİR BEKLENTİM YOK”

    Bu noktada bu devletten ve sistemden vatandaşına hakkını verme noktasında yönünü ortaçağa dönmüş ırkçı, şeriatçı ve İslamcı bir anlayış, Türkiye’nin toplumsal sorununa yaklaşan bir zihniyet var. Alevilerin yıllarca gündemde tuttuğu Cemevleri ibadethane yeri olsun, zorunlu din dersleri kalksın, kamusal alanda eşit haklara sahip olalım, Madımak müze olsun gibi herkese ezberlettiğimiz taleplerimizin bu devlet nezdinde bu hükumet tarafından olumlu karşılanacağına olan ümidimi yitirdim.

    “YÜZÜMÜZÜ KENDİ HALKIMIZA DÖNMEMİZ LAZIM”

    Devlet merkezli sadece ona hitap eden bir yaklaşım yerine bizim yüzümüzü kendi halkımıza dönmemiz lazım. Alevi toplumu cemevlerini ibadethane olarak içselleştirsin, yaşasın ve içini doldursun. Kendi çocuklarımıza bu ortaçağ zihniyetiyle verilen eğitim ve bu gerici müfredatla çocuklarımızın zehirlenmesi yerine onlara kendi inancımızı ve yolumuzu aktaralım. Bunu cemevlerimizle yapabiliriz.

    “CEMEVLERİ EĞİTİM EVLERİ OLABİLİR”

    Okullarda Alevilik öğretilmezse Avrupa’da olduğu gibi cemevleri çocuklara yönelik başlangıç biçiminde bunun üzerinde durabilir. kendi kimliğini öğrenmesi açısında Alevi ve Kızılbaş olduğunu öğrenmesi açısından cemevleri eğitim yerleri olabilir. Kamusal alanda eşitsizliği OHAL’de gördük. Sanki darbeyi Aleviler yapmış gibi şu an işsiz, sokağa atılan, cezaevine atılan ağırlıkta Alevi potansiyeli var. Bu yüzden bu devletten, gerici faşist anlayıştan Alevi toplumunun, azınlıkların bu sistemin mağduru diye tanımladıklarımızın önümüzdeki dönemde olumlu bir şey elde edeceklerini sanmıyorum.

    “MAZLUMLARLA BİR ARAYA GELMEYE MECBURUZ”

    Demokrasi mücadelesi yürüten diğer toplumsal kesimler ile birlikte nasıl hareket edilebilir?

    Öker: Nasıl bir dünyada yaşamak istiyorsak ona uygun adımları kendi kurumlarımızda da  atabiliriz. Bütün bu belirlemeler ışığında Türkiye’de sayımız ve gücümüz belli bu devlettin bizi nereye oturttuğu belli. Bu anlamda üzerimize gelen bu zalim zihniyet karşısında biz Aleviler olarak bütün mazlumlarla biraraya gelmeye mecburuz.

    Yakın tarihimizde gördük IŞİD barbarlığını. Orta doğuda ona karşı kadınlı erkekli direnen bedel ödeyen insanlar olmamış olsaydı Türkiye’de Alevilerin Maraş’ta, Sivas’ta, Koçgiri’de ve Dersim’de olduğu gibi canına kasteden bir zalimlik ve katliamlar söz konusu olacaktı.

    “KONUMUMUZ BİRLİĞİN HAMURU OLMAYA ELVERİŞLİ” 

    Bu anlamda da Aleviler olarak biz bütün demokrasi güçleriyle birarada olmak zorundayız. Bizim konumumuz demokrasi güçlerinin biraraya gelmesinde hamur olmaya elverişlidir. En azından kendi içimizde bir çoğulcu yapıya sahibiz. Sosyal demokratlarımız, liberallerimiz, Türkümüz, Kürdümüz  ve Arabımız var. Bu nedenle Alevi toplumu hangi coğrafyada yaşarsa yaşasın mazlum halkların ve inançların biraraya gelerek hepimize zulmeden zihniyet karşısında birlikte direnme hedefinde Alevi toplumu sorumluluk almalıdır. Kapısının çalınacağı günü beklememelidir.

    Bu noktada kendi geleceğimiz açısından da, can güvenliğimiz açısından da, yaşadığımız coğrafyada yeni katliamlara maruz kalmamamız açısından da diğer bütün halklarla biraraya gelmek durumundayız.

    Turabi KİŞİN/PİRHA

    YARIN: DOSYA 13
    Demokratik Alevi Derneği İzmir Şube Eş Başkanı Hüseyin Ozan, 

    İlgili haberler…

    Aleviler, Alevi örgütlenmesini tartışıyor-1

    Aleviler, Alevi örgütlenmesini tartışıyor-2

    Aleviler, Alevi örgütlenmesini tartışıyor-3

    Aleviler, Alevi örgütlenmesini tartışıyor-4

    Aleviler, Alevi örgütlenmesini tartışıyor-5

    Aleviler, Alevi örgütlenmesini tartışıyor-6

    Aleviler, Alevi örgütlenmesini tartışıyor-7

    Aleviler, Alevi örgütlenmesini tartışıyor-8

    Aleviler, Alevi örgütlenmesini tartışıyor-9

    Aleviler, Alevi örgütlenmesini tartışıyor-10

    Aleviler, Alevi örgütlenmesini tartışıyor-11

  • Aleviler, Alevi örgütlenmesini tartışıyor-2/VİDEO

    Aleviler, Alevi örgütlenmesini tartışıyor-2/VİDEO

    PİRHA – Aleviler günümüzde geniş bir örgütlenme ağına sahip. Mevcut örgütlenme düzeyinin Alevi toplumunun ihtiyaçlarına cevap verip vermediğini, veremiyorsa çözüm önerilerinin ne olduğunu tartışmaya açtığımız yazı dizisinin ikinci bölümünde Demokrasi İçin Birlik çalışmalarında yer alan Alevi Aktivist Servet Demir’e sorduk.

    Haberin Videosu

    İnancın ruhuna uygun bir örgütlenme modeli olan Ocaklar ve Dergahlar sistemi üzerinden yüzyıllarca kendi kendisine yeten ve bu anlamda demokratik, çoğulcu karakterini koruyup günümüze kadar getiren Alevi toplumu kent kültürüyle birlikte yeni sorunlar ve bu sorunların doğurduğu ihtiyaçlarla karşı karşıya kaldı.

    Buna cevap üretmek için özellikle 1990’lardan itibaren günümüze kadar çok sayıda dernek, vakıf, cemevi, dergah, federasyon kurarak inancıyla birlikte toplumsal varlığını sürdürmeye çalıştı. Ancak artan asimilasyon ve tekçi politikaların yoğunluğu da dikkate alındığında hem Alevi toplumunun ihtiyaçlarına hem de ülkemizin genel sorunlarına cevap olmada yetersiz kaldığı da bir gerçek.

    Bu bilgiler ışığında aynayı kendi yüzümüze yani Alevi örgütlenmesine tuttuk. Mevcut örgütlenme düzeyinin Alevi toplumunun ihtiyaçlarına cevap verip vermediğini, veremiyorsa neden veremediğini ve çözüm önerilerini Alevi pirlerine, kadınlarına, kurum temsilcilerine ve bilinen isimlerine sorduk.

    Yazı dizimizin ikinci bölümünde Demokrasi İçin Birlik çalışmalarında yer alan Alevi Aktivist Servet Demir’in görüşlerine yer verdik. Çeşitliliğin yetersizliğine dikkat çeken Demir, örgütlenme modelindeki sıkıntılara işaret ederek “örgütlenmemizi tarihimize uygun güncellemeliyiz” diyor.

    Servet Demir’in sorularımıza verdiği yanıtlar şöyle:

    Mevcut Alevi örgütlenmesine genel anlamda baktığımızda tabloyu nasıl görüyorsunuz? Yeterli görmüyorsanız çözüm önerileriniz nelerdir? 

    Alevi örgütlenmesinin modelini, modern çağdaki örgütlenmesinin tarihine iki boyutta bakmakta yarar var.

    Birincisi: Geçmiş tarihinde modern araçları kullanmayan bir geleneğe göre yani dergah, ocak üzerine olan bir örgütlenmesi vardı.

    İkincisi: Özellikle Sivas olaylarından sonra yeni bir örgütlenme modeli, modern örgütlenme safhasına geçti. Bu safhada yani 1994’ten bugüne kadarki Alevi hareketinin gelişmesi olumlu genel anlamda. Alevi kimliğinin ortaya çıkmasında, diğer sosyal güçlerle buluşmasında, Aleviliğin uluslararası evrensel boyutta tartışılmasında, belli kazanımlar elde edilmesinde ve Alevi toplumunun kendi değerleriyle yeniden buluşmasında pozitif bir rol oynadı. Fakat Alevi toplumu bu birikimine rağmen, hem geçmişte olan birikimi hem de bu modern dönemin birikimlerini bir senkronizasyona vardıramadı yani sonuçlandıramadı.

    “YENİ BİR ÖRGÜT MODELİNE İHTİYAÇ VAR”

    Tek bir örgüt modeliyle bir toplumun bütün ihtiyaçlarını karşılamak mümkün değil. O zaman yani modern örgütlenmelerin bütün Alevi toplumunun şimdiye kadar olan tarihsel birikimini temsil edecek bir durumu söz konusu olamaz. Dolayısıyla bir takım değer paylaşımlarını gerekli kılan birkaç tane örgütlenme modelini aktarmak lazım.

    Birincisi: Tarihte var olan Ocak ve Dergah kültürünün örgütlenme modelini yeni koşullara adapte ederek ve o derinliği yeniden tazelemekte yarar var. Yani onların devamlılığını sağlamak gerekiyor.

    İkincisi: Var olan Alevi örgütlenmesi hem siyasal boyutta hem sosyal boyutta hem de inançsal boyutta. Yapılan mücadeleyi tek bir örgüt modelinden çıkarıp, Dergah, Ocak ve inanç hizmetlerini götürebilecek bir yapılanma gerekiyor.

    Üçüncüsü: Alevilerin hafızasını kapsayacak ve tarihle yüzleşebilecek yeni bir örgüt modeline ihtiyaç var. O da Alevi bilincini ve tarihini ortaya çıkarabilecek entelektüel dünyasının hafızasını genişletebilecek bilimsel çalışmalar olmalı. Bu da ayrı bir örgütlenmeyi gerektirir. Bu enstitü olabilir, bir araştırma merkezi olabilir ama Alevi aydınlarının kendi tarihlerini ve diğer birikimlerini ortaya çıkarmasına yarayan bir işlevi görmesi lazım.

    “HAFIZASI OLMAYAN TOPLUMLARIN GELECEĞİ OLMAZ”

    Dördüncüsü ise: Alevilerin diplomatik çalışmaları, bugün Alevi coğrafyasına baktığımız zaman bir sürü devletleri kapsayan bir coğrafyada yaşıyoruz. Bir sürü devletlerle, uluslararası kurumlarla ilişkilenmek durumu var genelde. Dolayısıyla Alevilerin kendilerini tanıtma ve değerlerini başka toplumlara anlatma konusunda ciddi bir diplomatik çalışma yürütmesi lazım.  Bu da ayrı bir alan olarak karşımıza çıkıyor. Geri kalan da siyasal ve sosyal mücadele. Bütün inançlara ve bütün canlı varlıkların bütünlüğüne saygı gösteren bir inanca sahip olarak, doğadaki ve insan türündeki çeşitliliği hem ırksal hem de ideolojik bir çeşitliliği kapsayan ama en temelde insan ile doğanın ahengini sağlayan bir düşünce sistematiği içerisinde hak mücadelesine yönelmesi lazım. Bu da sosyal ve politik mücadeledir.

    Dolayısıyla şimdi baktığımız zaman Alevilerin tarihte var olan örgütlenmesi Ocak ve Dergah, diplomatik örgütlenme modelini yaratması lazım. Bugünkü kentsel koşullara göre inanç hizmetlerini cemevleri kanalıyla bunu daha da rasyonel hale dönüştürmesi lazım. Sosyal ve politik mücadelenin yanı sıra bilimsel araştırma çalışmaları gerekiyor. Hafızası olmayan toplumların geleceği olmaz diyorum.

    “ÇEŞİTLİLİĞİN OLMADIĞI YERDE BAŞARI OLMAZ”

    Alevi toplumunun eşit yurttaşlık, inanç, ibadet, eğitim özgürlüğü ve özetlersek demokratik toplum, demokratik Türkiye gibi temel talepleri var ve bu uğurda yıllardır verilen bir mücadele söz konusu. Bu mücadeleyi yeterli görüyor musunuz? Daha güçlü sonuç almak için bu konuda neler yapılabilir? Demokrasi mücadelesi yürüten diğer toplumsal kesimler ile birlikte nasıl hareket edilebilir? 

    Yaşadığım deneyleri ve görebildiğim bir takım şeyleri paylaşmak isterim. Birincisi Alevi örgütlülüğü, dediğim çeşitliği yakalamadığı müddetçe başarıyı yakalaması zordur.

    İkincisi: Alevilerin sadece kendi özgün talepleri çerçevesinde konuşmasını, sosyal sorunlarının çözümünde bir tür cımbızlama hareketi olarak algılamak lazım. Alevi tarihine baktığımızda, böyle cımbızlama olmaz. Bir tarihsel duruşu vardır Alevilerin. Sosyal olaylara yön vermiştir, öncülük etmiştir, perspektif kazandırmıştır. Dolayısıyla bugünkü Alevi hareketinin de boyutları itibarıyla olaya böyle bakması lazımdır.

    “RIZALIK KENTİ SÖYLEMİ BOŞ BİR LAF DEĞİLDİR”

    Mesela bir Rızalık Kenti tahlili var değil mi Alevilerin? O zaman bu tahlile uygun bir duruş sergilemesi lazım. Sadece benim kendi haklarımı değil, kendi dışındaki toplumsal kesimlerin, aktörlerin, aynı eşit değerde paylaşabileceği bir toplumsal dünya hedefi ile hareket etmelidir. Rızalık kenti söylemi boş bir laf değildir. O zaman bütünlüklü baktığımızda; Türkiye bugün iyiye gidiyor mu? Gitmiyor. O zaman bugün bütün demokrasi güçlerine ve Türkiye’nin çeşitliliklerine, renklerine, inançlarına ciddi bir saldırı söz konusu mudur? Söz konusu. Türkiye’yi Avrupa köprüsünden koparan bir çizgi izleniyor mu? İzleniyor. Laiklik çiğneniyor mu? Çiğneniyor. Doğa katlediliyor mu? Katlediliyor. İnançlara saygı duyuluyor mu? Duyulmuyor. Etnik yapıların kimlik hakları tanınıyor mu? Tanınmıyor.

    “ALEVİ TOPLUMUNUN ZAYIF UNSURLARI ALEVİ HAREKETİNDE ETKİLİ”

    Bütün bu meselelerin toplamından hareketle insanları birleştiren, eşitleyen ve ortak bir mücadele davası, insanlık davası yürüten bir çizgiye oturması lazım. Son dönemlerde Alevi hareketinde kısa da olsa zemin kayması gibi bir eğilimle karşı karşıyayız. Alevi hareketi o sosyal duruşunu bugünkü koşullarda gösterdiği kanısında değilim. Bugün Türkiye’de yok edilen, totaliter bir rejime giden bu ortamda Alevi toplumu diğer toplumsal dinamiklerle Türkiye’nin normalleşmesine, sosyalleşmesine, demokratikleşmesine, Avrupa Birliği sürecine yeniden başlamasına, kısaca normalleşmesi ve iyileşmesine katkı sunabilecek hem akla sahiptir hem de potansiyele sahiptir. Bu potansiyel ve aklın bugün Alevi hareketi tarafından yeterince değerlendirilmediği kanısındayım.

    Bugün genel tabloya sosyolojik olarak baktığımızda Alevi toplumunun zayıf unsurları Alevi hareketinde etkin. Meslek grubunda etkinliği olmayan, sosyal pozisyonda etkin olmayan, toplum ile bağı olmayan kadroların, hareketi manipüle eden güçlerin etki alanına dönüşmüş vaziyette.

    “ÖRGÜTLENMEMİZİ TARİHİMİZE UYGUN GÜNCELLEMELİYİZ”

    Dolayısıyla bu Alevi hareketinin yeniden biçimlenmesinin iki tane koşulu var.

    Bir: Alevi toplumu kendi tarihine, başka var olan modern ideolojilerin duruşuyla söylevleriyle değil, kendi öz tarihine uygun güncelleyerek, yeni bir tarihi yüzleşme yaparak yeni bir okuma yapması lazım. Bu okuma sonucunda ortak aklı açığa çıkarması lazım. Bu günkü devletin ya da siyasi ideolojilerin etkisinden ziyade, kendi bağımsızlığını koruyan ama demokrasiyi, laikliği, evrensel insan haklarını kendisine kılavuz edinen bir ortak aklın ve dinamiğin açığa çıkarılması lazım.

    İkincisi: Bugün Alevi hareketinde Türkiye toplumundaki Alevi toplumunun bütün dinamikleri temsil edilmiyor. Entelijansiya yok, iş dünyası yok, toplumun ileri gelen entelektüel kesimlerinin yok olduğu cılız Alevi toplumu ile yeteri derecede içselleşmemiş, içiçe geçmemiş Alevi örgütlenmesinin başarı şansı olmaz.

    Dolayısıyla bütün bu dinamikleri yeniden kurgulayabilecek, Alevi toplumunun birikimlerini hem maddi hem manevi olarak yeniden rasyonel şekilde ortaya çıkarabilecek yeni formatlarla hareket edebilecek bir çizgiye dönülmesi lazım. Kolay değil belki zaman alır ama bu temelde bir çaba harcanması lazım.

    Turabi KİŞİN/PİRHA

    YARIN: DOSYA -3
    Güvenç Abdal Ocağına Dedesi Sefa Öztürk Alevi örgütlenmesini değerlendiriyor. 

    İlgili Haberler:

    Aleviler, Alevi örgütlenmesini tartışıyor-1