Etiket: Dr. Serpil Deniz Şahin

  • ‘Bu tarihi kavşakta Alevilerin tarafı barıştan, demokrasiden yana olacaktır’

    ‘Bu tarihi kavşakta Alevilerin tarafı barıştan, demokrasiden yana olacaktır’

    PİRHA- Dr. Serpil Deniz Şahin, Kürt meselenin çözümünde gelinen aşamayı ve iktidarın Alevilere yönelik yeni açılım hazırlığını değerlendirdi. Serpil Deniz Şahin özgürlük, demokrasi ve barışın toplumu bir arada tutan ‘sac ayakları’ olduğunun altını çizerek, “Alevilerin tarafı bellidir. Bu tarihi kavşakta Alevilerin tarafı karanlığa karşı aydınlıktan, barıştan, kardeşlikten, demokrasiden, emekten, birleşik bir mücadelenin yanında olacaktır” dedi.

    Kürt meselesinde gelinen aşamayı yorumlayan Dr. Serpil Deniz, Ortadoğu’da oluşan yeni güçler dengesinin Kürt meselesinde çözümü dayattığına işaret ederek, halklar arasında atılan düşmanlık tohumlarının ortadan kalkmasını sağlayacak her adımın akıl ve vicdan sahibi herkesin desteklemesi gerektiğini ifade etti.

    İmha ve inkar politikası çemberinde tutulan Kürt meselesinin ‘terör ve milli mutabakat’ gibi söylemlerle kötürümleştirilmek istenmesine değinen Serpil Deniz Şahin, “Bu meselenin halkların kendi kaderine tayin hakkı, kültürel hakları, yerinden yönetim, inkâr gibi derin analizleri ve çözümleri üretilmeden, tarihsel köklerinden kopartılarak siyasi çıkarlar için araçsallaştırılması, toplumsal barış için tarihsel bir fırsatında heba edilmesi kaygısını besliyor” yorumunda bulundu.

    Farklı talepler etrafında mücadele edenlerin birleşik bir mücadele hattı örmesinin toplumsal barışın yeşermesi için fırsatlar doğuracağını sözlerine ekleyen Serpil Deniz Şahin, özgürlük, demokrasi ve barışın toplumu bir arada tutan ‘sac ayakları’ olduğu belirlemesinde bulunarak, “Bunlardan birinin olmadığı yerde diğeri yeşeremez, dengede duramaz” diye kaydetti.

    Serpil Deniz Şahin, Alevilerin eşit yurttaşlık talebinin hiçe sayıldığı ve demokratik taleplerin elektrik-su ihtiyaçlarına indirgenerek biat etmeye zorlandığı eleştirisinde bulunarak, “Bizler ancak birbirimizin Hızırı olmaya, dayanışmayla örgütlenmemize, cansuyu olmaya, Alevice yaşamayı hayata geçirmek için yola çıkarsak iç ve dış kurtçuklarla baş edebiliriz. Böylelikle bu çınarı toplumsal kökleriyle buluşturursak, ondan aldığı güçle demokrasiyi, barışı daha da yeşertebiliriz” diye belirtti.

    CUMHURİYETİN 100 YILI VE BÜYÜK RESİM

    PİRHA- Uzun zamandır gündemde olan ve silahları yakmaya kadar giden bir süreç var. Devlet kanadının ‘hamaseti bol, çözüm önerileri az’ politikası karşısında birçok toplumsal kesimden somut adımların atılması çağrısı yapıyor. Siz bu süreci nasıl okuyorsunuz?

    Serpil DENİZ ŞAHİN: Barışı konuşmadan önce adeta coğrafya kaderdir sözünden hareketle Türkiye Cumhuriyeti’nin 100 yılını değerlendirerek büyük resme bakmak gerekiyor diye düşünüyorum. Geçen 100 yılda devletin tek ulus yaratma siyaseti ve politikasıyla da gördük ki, çok büyük yaralara ve bedellere mal oldu. Erdoğan Aydın hocamın deyimiyle Cumhuriyetin kuruluşunda ki ilk Meclis’te “egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” ruhuyla kurulacak yeni ülkenin Türkün, Kürdün, Lazın, Alevinin, Sünninin ortak yurdunu birlikte kurma enerjisiyle yola çıkılmıştı. Bu toplumsal enerji ve umudun geçen bunca yılda yanlış iliklenen düğmeler sebebiyle “Benim istediğim gibi Kürt, benim istediğim gibi Alevi, benim istediğim gibi kadın, hatta benim istediğim gibi Türk olacaksın” yaklaşımı ile adeta kötürümleştirildiğini yaşayarak gördük. Uzun yıllar boyunca bu coğrafya da Cumhuriyet kuruluş paradigmasındaki farklılıkların zenginlik değil, peşinen düşman olarak gören inkâr, imha, katliam ve asimilasyon politikalarını besleyen siyasetle şekillendi. Şimdi de tarihsel devamlılıkla askeri darbenin ruhunu taşıyan AKP-MHP bloğu Cumhuriyetin kalan demokrasi kırıntılarını da yok etme telaşında. Bizler bugün barış, özgürlük ve demokrasi kavramlarının bağlamlarından koparılarak onları hayata geçirmek için emperyalistlerin elinde kullanışlı aparatlara dönüştürdüğünü üzülerek izliyoruz.

    “ÇOK KATMANLI BİR KRİZ SARMANLINDA BİR YOL AYRIMINI GELMİŞ DURUMDAYIZ”

    Dünyada, Ortadoğu’da ve ülkede yaşanan çok katmanlı bir kriz sarmalında bir yol ayrımına gelmiş durumdayız. Demokrasi ve özgürlüklerin ayrılmaz bir parçası olan barışı konuşurken Ortadoğu’nun yeniden şekillenmesine ilişkin emperyalist planları ve onun ayrılmaz bir parçası olarak Türkiye’deki rejiminde yeniden şekillendirilme gayretini görüyoruz. Bu konuda ABD’nin Türkiye Büyükelçisi kendisi de emlak devi olan Tom Barrack’ın da gündeme getirdiği,” Türkiye için en iyi yönetim şekli Osmanlı milletler rejimidir, “İsrail bölgede güçlü ulus devlet istemez”, “Lozan sorunlu bir anlaşmadır” gibi demeçleri ile, Recep Tayyip Erdoğan’ın ümmetin birliği çağrısı, ya da Devlet Bahçeli’nin “Cumhurbaşkanı yardımcılarından biri Kürt biri Alevi olsun” şeklindeki açıklamalarının rastlantı olmadığı açıktır. Türkiye’deki saray rejimi uzun süredir Ortadoğu’nun şekillenmesi için gündeme getirilen emperyalist politikalarının gönüllü savunucusu olarak BOP eş başkanlığı yaptı. Suriye’de Esad rejiminin yıkılması için cihatçıları eğitip donatıp, silah temini dahil her türlü desteği binlerce sivil insanın ölmesi, yerinden edilmesi pahasına yaptı. Libya’da Kaddafi’nin devrilmesi için yürüttüğü iş birliği politikaları ve İsrail ile sürdürdüğü ticaret anlaşmaları ile bugün ortaya çıkan tablonun önemli aktörlerinden biri oldu. Adeta Irak, Libya, Suriye, Lübnan gibi ülkelerde gündeme gelen rejim değişiklikleriyle ABD ve İsrail’in çıkarlarına uygun bir mıntıka temizliği yaptı.

    “TOPLUMSAL BARIŞ İÇİN TARİHSEL BİR FIRSATIN HEBA EDİLMESİ KAYGISI BESLENİYOR”

    Şimdilerde içerde Kürt inkarı sürerken, seçilmiş bölgelerde kayyumlar atayarak Kürt siyasetçileri adeta rehin alan AKP- MHP bloğu, ABD ve İsrail ekseninde yer kapabilmek adına şimdi de hızla Kürt halkasına tutunmayı seçti. İktidarını korumak için Trump’la kol kola gezen Recep Tayyip Erdoğan, Kürt sorununda u dönüşü yapan Devlet Bahçeli’nin, “Terörsüz Türkiye” söylemlerinin altında  Ortadoğu’da Osmanlıcılık oynayarak eski Turancı hayalleri yatmaktadır. Dış politikadaki bu niteliksiz dönüşüm içerde de derinleşen ekonomik kriz ve hukuku muhalefet için bir sopa gibi kullanıp bastırmaya çalışmasından doğan siyasi kriz tek adam rejiminin cilalarının döküldüğünü bize gösteriyor. Buna rağmen ömrü uzatmak için kah Alevi açılımı, kah barış söylemini kullanarak Kürt sorunu çözermiş gibi yapıp rıza üretme telaşında. Cumhuriyetin kuruluşundan beri inkar, imha, asimilasyon çemberinde tutulan , toplumsal, sosyolojik ve siyasi  dayanakları olan Kürt sorununu terör ve milli mutabakat gibi söylemlerle kötürümleştirip, halkların kendi kaderine tayin hakkı, kültürel hakları, yerinden yönetim, inkâr gibi derin analiz ve çözümler üretmeden, tarihsel köklerinden kopartılarak  siyasi çıkarlar için araçsallaştırılması, toplumsal barış için tarihsel bir fırsatında heba edilmesi kaygısını besliyor. Kuşku yok ki silahların susması çatışma ortamının geride kalmış olması başlı başına olumludur. Uzun yıllar süren savaşın yarattığı acıların son bulması, halklar arasında atılan düşmanlık tohumlarının ortadan kalkmasını sağlayacak her adım akıl ve vicdan sahibi herkesin desteklemesi gereken bir durumdur.

    FAŞİZM BİR YOL KAZASI DEĞİLDİR!

    Ortadoğu’da oluşan yeni güçler dengesinin yarattığı olanakları değerlendirme arzusu, risklere karşı önlem geliştirme refleksi ama en önemlisi temsil ettikleri sistemin ihtiyaçlarına cevap verme zorunluluğu Ortadoğu sürecinin bir alt bileşeni olan Türkiye’de yeni bir süreci başlattı diyebilir miyiz?

    Dünyada emperyalist saldırganlığın arttığı, küresel kapitalizmin çelişkilerin derinleştiği, burjuva demokrasisinin seçim ve parlamento merkezi kırıntılarının dahil anlamını kaybettiği, derin eşitsizlik ve yoksulluk içinde toplumların parçalandığı, adete büyük köle pazarına dönüştürülen dünyada ki çoklu kriz döneminde vekalet savaşlarının gölgesinde barışı, toplumsal barışı konuşmak gittikçe zorlaşıyor. Çünkü ABD’nin ekonomik siyasal hegemonyasını zayıfladığı, Çin başta olmak üzere çok kutuplu bir dünya dengesinin kurulduğu ortamda askeri gücünü ön plana alarak, yıkıcı siyasete yönelmesi söz konusu. Hedef alınan bölgeye ABD ve batı emperyalizminin temel motivasyonu bölgenin zengin enerji kaynaklarına ve ticaret yollarının kendi lehine kontrolü ve takibinin istemesi yatıyor. O yüzden insan hakları demokrasi özgürlük getireceğiz propagandasına bile gerek duyulmuyor artık.  Dünya petrollerinin %65.3’ü, doğalgazın %36,1’nin bulunduğu bölge batı ve Asya’nın enerji ihtiyacının büyük bölümünü karşılamakta. Ortadoğu’nun yıllar boyu kan gölüne çevrilmesinin sebebi ABD’nin ve batının enerji havzalarındaki çıkarlarını koruma kaygısından başka bir şey değildir. Bu da bölgemiz başta olmak üzere pek çok yerde iç savaştan, askeri darbeleri nükleer savaş risklerinden işgalleri uzanacak bir alaca karanlık dönemine girdiğimizi gösteriyor. ABD başkanı Trump’ın Panama ve Grönland’da uzanan toprak talebi müttefiki ve komşusu Kanada üzerinde dair egemenlik iddia eden demeçleri bir 19. yüzyıl kaba emperyalizm ile karşı karşıya bulunduğumuzu gösteriyor.

    Fikret Başkaya hocanın dediği gibi; bu ne ilk nede son. Batı dünyayı kazandıysa bu kültürünün dininin ya da değerlerinin üstünlüğünden değil örgütlü şiddet kullanmadaki üstünlüğündendir.” Bolluğun, refahın özgürlüğün, demokrasinin sembolü olarak sunulan Batı nereye bakıldığına göre değil nereden bakıldığıyla ilgilidir. Kapitalizm demek sömürü, yağma, talan, kolonyalizm, emperyalizm ,savaş, ücretli emeği sömürüsü, karşılığını ödenmeyen kadın emeği sömürüsü üzerine kuruludur. Kristof Kolomb Amerika’yı keşfinde buranın nüfusu 80 milyonken, 60 yıl içinde 10 milyona düşmüşse, bugünde bu sistemin insanlığa vadedeceği acı ve kıyımdan başka bir şey olamaz. Irkçılık ve faşizm Batı uygarlığının özüne işlenmiş iflah olmaz bir virüstür. O yüzden faşizm bir yol kazası değildir. Bu virüs sık sık nüks ediyor. Nasıl ki 20. yüzyılda Nazi vahşeti 500 yıldır dünyada diğer haklarının maruz kaldığı vahşetin ilk defa Avrupa’nın göbeğine taşınmasıysa, bugünde Batı medeniyetinin ne menemen bir şey olduğunu anlamak için Gazze’ye, Suriye’ye bakmak yeterlidir.

    Binlerce masum insanın katili, Alevi kadınlarına tecavüz dahil her türlü insanlık dışı uygulamayı yapan, başına 30 milyon dolar ödül konan Colani, emperyal çıkarlar olunca bir anda kravat takılarak Suriye’yi kurtaran kahraman ilan edilebiliyor.

    “DEVLET AKLININ DÜĞMEYİ YANLIŞ İLİKLEME GAYRETİ AKILDAN ÇIKARILMAMALI”

    ABD ve Batı emperyalizmi Lübnan’dan, Azerbaycan, Ermenistan hattına kadar uzanan tüm bölgeyi yeniden düzenlerken, Türkiye’de bu plan içinde ağırlık merkezi Ortadoğu ekseninde Kürt, Türk ve Arap ittifakı bir kurguyla kartlar yeniden karılıyor. Daha önceki pratikler göz önüne alındığında AKP ve MHP’nin Amerika’nın bu yeni planına sadık, Kürt sorununda demokratik bir çözüm yolu yerine, yan yollara saparak tepeden inme Cumhuriyetin 100 yıllık deneyiminde ki devlet aklının düğmeyi baştan yanlış ilikleme gayretleri akıldan çıkarılmamalıdır.

    Bu barbarlığa karşı tek çözüm ülkemiz başta olmak üzere tüm bölge halkların kendi onurlu ve kardeşliği için vereceği mücadeleyle, bağımlılık zincirlerinin koparılması ile mümkün olacak.

    YAKICILIKLA CEVAPLANMASI GEREKEN SORULAR

    Onurlu bir barışı konuşacaksak her kararın bir tek adamın dudaklar arasında olduğu bir rejimde, demokrasinin hayat bulduğu çoğulcu, yerinden yönetim nasıl gerçekleştirileceği, yargı ve yasamanın hatta yürütmenin tek adımın emir komutasında  bir rejim nasıl demokratik bir rejim sayılacak, Kürt sorunu yoktur terör sorunu vardır anlayışından eşit yurttaşlık anlayışına nasıl geçilecek, ümmetin birliği ,devletin dini İslam fikrinden laik ve demokratik bir hukuk devleti çıkması mümkün mü ,neredeyse çeyrek asırlık iktidarında sınıfsal tercihine sermayeden yapan yoksul halk kitlelerini sömürü altında inim inim inleten siyasal İslamın iktidarına son vermeksizin ezilen haklar için barış ve demokrasinin hayata geçmesi mümkün mü sorularının cevaplanması tüm yakıcılığıyla önümüzde duruyor.

    “DİKENSİZ GÜL BAHÇESİ İSTİYORLAR”

    AKP-MHP’nin kendi deyimleriyle Cumhuriyetle açılan parantezi kapatmak için hukuku bir sopa olarak kullanmak dahil her türlü baskı ve şiddetle muhalefeti susturmaya çalışsa da, toplumda direnme eğilimini bastıramadığı da açık. Kürt illerindeki seçilmiş belediyelere kayyum atayarak ülkeyi toplu bir cezaevine çevirme planıyla, en son CHP’nin İstanbul il başkanlığına kayyum atayarak muhalefeti de dizayn etmeye çalışarak dikensiz gül bahçesi istediğini kanıtladı.

    “ÖZGÜRLÜK, DEMOKRASİ VE BARIŞ TOPLUMUNU BİR ARADA TUTAN SAC AYAKLARIDIR”

    Yıllardır bu ülkenin barış ve özgür yarınları için savaşan, inkar politikalarına ağır bedeller ödeyerek kimliklerini ve demokratik haklarının savunan Kürtler, Aleviler, her gün cinayetleri ve şiddete maruz kalmalarına rağmen direnen kadınlar, fabrikada görevlerde direnen işçiler, yoksulluğa mahkum edilen emekliler, sömürülen köylüler, doğanın tarif edilmesine karşı duran çevreciler yaşadıkları sorunların esas kaynağının bu rejim olduğunu bilincindeler. O nedenle tek adam rejiminin iktidarını sürdürmek için girişilecek hiçbir hamlenin bu geniş halk kitlelerini ikna edemeyeceği açık. Oluşan bu mücadele bilincini bastırmak için baskı ve şiddetin dozu her geçen gün artıyor. O sebeple bugüne kadar saray rejiminin en başarılı olduğu insanları kutuplaştırma, düşmanlaştırma siyasetinden barış ve demokrasi beklentisi eşyanın tabiatına aykırıdır. Ama farklı talepler etrafında mücadele edenlerin birleşik bir mücadele hattı örmesi, toplumsal barışın yeşermesi içinde fırsatlar doğuracaktır. İktidarın en korktuğu şey her geçen gün büyüyen ve toplumsal muhalefet dalgasını birleşerek bu karanlık rejime son vermesidir. Özgürlük, demokrasi ve barış toplumu bir arada tutan sac ayaklarıdır. Birinin olmadığı yerde diğeri yeşeremez, dengede duramaz.

    “ALEVİERİN DEMOKRATİK TALEPLERİ ELEKTRİK-SU İHTİYACINA İNDİRGENİYOR”

    Kürt sorunundan daha da köklü ve eski bir yerde duran Alevi sorunu ise Kürt meselesinin çözüm süreci içerisinde daha çok konuşuluyor. İktidarın yeni bir Alevi açılımı içinde olduğu ve Alevi meselesine dair bir rapor hazırladığı biliniyor. Bu süreci nasıl okuyorsunuz, bir çözüm umudu var mıdır? Aleviler/Alevi örgütleri bu sürece nasıl hazırlanmalı?

    Anadolu’da kadim bir  inanç olan Alevi Kızılbaş inancı felsefesiyle, kültür ve doğa insan evren eksenli  humanizmasıyla toplumsal  değişim ve dönüşüm aracı olan yapısıyla tarihte köklü izler bırakmasına rağmen bugün bu izler silinmeye, yok sayılmaya, asimilasyona baskı ve zulümle başkalaşmaya zorlanıyor. Tarihte görülmemiş zulüm ve katliamlarla yok edemediği bu köklü çınar, şimdide Ali Cengiz oyunlarıyla Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesine alınarak “kendi Alevisini” yaratmaya çalışılıyor. Toplum mühendisliği hayallerinden vazgeçmeyenler, gizli ajandaların da ki ırkçı, tekçi, emek düşmanı planlarını adım adım hayata geçirmek için Alevilerin eşit yurttaşlık taleplerini hiçe sayarak, demokratik talepleri elektrik-su ihtiyaçlarına indirgeyerek onları biat etmeye zorluyor. Böylelikle yıllardır demokratik Alevi mücadelesinde ortak taleplerine bilinçli kör sağır olanlar kendi Alevisini yaratıp Osmanlı Turancı hayalleri hayata geçirmeye çalışıyorlar.

    Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlı olarak kurulan Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı öncülüğünde, “Alevi İnanç Önderleri ve Cemevi Başkanları İstişare Toplantısı adı altında topluma barış ve kardeşlik mesajı verenler yıllardır Aleviler için nefret söylemi üretmekten geri kalmadılar. Bu alandaki örgütlülüğü bölmek adına siyasi Alevilik yapıyorlar şeklinde ayrımcı bir dil kullandılar.

    “ALEVİ İNKARI, KÜLTÜREL SOYKIRIM OLARAK DEVAM ETTİRİLİYOR”

    Sivas Katliamı zaman aşımına uğrayınca hayırlı olsun diyenler, Suriye’deki Alevi katliamını soykırıma dönüştüren etnik temizliği, Alevi kadınların tecavüzü ,kaçırılması dahi tüm insanlık dışı uygulamaları yapan Colani ve cihadist çetelere açık destekleri bilinirken, ağızlarından  Kerbela, Gazze’deki katliamlar, yıllardır zalimin yanında değil mazlumun yanında oldukları söylemleri düşmüyor. Kurdun kuzu postuna bürünmesi misali bu söylemler Alevi vicdanını kamuoyunu derinden yaralamaktadır.

    Anadolu dahil Balkanlardan Kuzey Afrika’ya kadar geniş bir coğrafyada hayat bulan Kızılbaş Alevi gerçekliği iç ve dış asimilasyon baskısına rağmen hala yaşıyor ve yaşatılmakta. Bir toplumun varoluşunu, sosyolojisini ve tarihini manipüle ederek ele almak, ağacın hem dışındaki hem de içindeki kurtçukların işidir. Selçuklu’dan Osmanlı’ya, Osmanlı’dan Cumhuriyeti devrolan Alevi inkarı geçen 100 yıllık devletin tek ulus yaratma siyaseti ve politikasıyla da gördük ki, çok büyük yaralara ve bedellere mal oldu. Bu süreç şimdilerde kültürel soykırım olarak devam ettirilmeye çalışılıyor.

    “TOPLUMSAL KÖKLERİMİZLE BULUŞURSAK BARIŞI DA YEŞERTEBİLİRİZ”

    Bu kültürel zenginliklerin üzerinde oturmamıza rağmen bu zihniyet bizleri çoraklaştırıyor fakirleştiriyor düşmanlaştırıyor. 72 millete bir nazarda bakan, farklı inançların, farklı kültürlerin bir arada kardeşçe yaşama umudu yer altı kaynakları gibi onu mücadeleyle beslenerek  ulu bir çınara dönüştürdü.Şimdi yapılmak istenen Kültür Bakanlığı bünyesinde cemevleri kurarak bu inancı ağacın kurdu olarak içeriden kemirmeye çalışmaktır. Bu da yetmeyecek inanç merkezi olan yerleri devletin tüm kaynaklarını arkasına alarak dev külliyeler yaparak Sünnileştirmeye çalışmaktır.

    Zorunlu din dersleri, ÇEDES uygulamalarıyla yetinmeyip, Munzur gözelerinde ki kutsal mekanlarımıza mescitler yaparak, içten ve dıştan kemirmeye devam ediyor kurtçuklar. Her ne kadar tarihte birçok badireler atlatarak günümüze gelen bu kadim ağaç yıkılmayacak kadar köklü ve güçlü olsa da ancak biz onu yaşattığımız zaman yeşerir, yeşertir. Bu değerlere sahip çıktığımız zaman o kurtçuklar hakikat içerisinde kaybolur. Bizler ancak birbirimizin Hızırı olmaya, dayanışmayla örgütlenmemize cansuyu olmaya, Alevice yaşamayı hayata geçirmek için yola çıkarsak  iç ve dış kurtçuklarla baş edebiliriz. Böylelikle bu çınarı toplumsal kökleriyle buluşturursak, ondan aldığı güçle demokrasiyi, barışı daha da yeşertebiliriz. Ancak ondan sonra kardeşleşmekten ,onurlu bir barıştan, eşit yurttaşlıktan, özgür bir gelecekten bahsedebiliriz diye düşünüyorum.

    “ALEVİLERİN TARAFI BARIŞTAN VE DEMORKASİDEN YANADIR”

    Bu süreçte Aleviler yerini nasıl almalı?

    Egemenler defalarca kendi iktidarlarını pekiştirmek için gerek Alevileri gerek yükselen Kürt hareketine karşı, gerekse radikal İslam karşı aba altından sopa göstererek sisteme yedeklenmeye çalışmışlardır. Şimdide saray rejimi muhalefeti susturmak için CHP’yi Aleviler üzerinden dizayn etmeye, bölmeye çalışıyor. Alevilerin tarafı bellidir. Her zaman zalime karşı mazlumdan yanında  yer alan, inancın köklerini barıştan, demokrasiden, özgürlükten, kardeşlikten yana, Hünkar Hacı Bektaş’ı aslanlarla ceylanları kucağında taşıyan bir hümanizm mayası ile yoğurmustur. Yine bu tarihi kavşakta Alevilerin tarafı karanlığa karşı aydınlık, barıştan kardeşlikten, demokrasiden, emekten yana, birleşik bir mücadelenin yanında olacaktır.

    Ersin ÖZGÜL/İZMİR

  • ‘Alevifobik fay hattı kaşınıyor; Suriye özelinde Alevilerin korkutulması kartını masaya sürdüler’

    ‘Alevifobik fay hattı kaşınıyor; Suriye özelinde Alevilerin korkutulması kartını masaya sürdüler’

    PİRHA- ‘Siyasal Alevilik’ söylemiyle Alevifobik fay hatlarının kaşındığı ve Alevilerin demokratik mücadelesinin suç gösterilmeye çalışıldığını belirten Dr. Serpil Deniz Şahin, yaşanan durumu ‘Alevileri traşlayarak dikensiz gül bahçesi yaratılması’ olarak yorumladı. Dr. Serpil Deniz Şahin, “Bence bu alanda siyasi Alevilik değil tam tersi Alevilerin kendi siyasetini üretememenin ve bunları cesurca savunamamanın yarattığı bir politik boşluk var. Elbette ki bu  büyük kuşatma sadece Alevilerin mücadeleyle geri püskürtülecek bir noktada değil. Dünya bunu da engellemez ve seyirci kalırsa bölgemiz ve insanlık yeni katliamlarla, yeni utançlarla karşılaşacak demektir” diye konuştu.

    Suriye’de Beşar Esad yönetiminin devrilmesinin ardından ülkedeki kontrolü ele geçiren Hey’etu Tahrîri’ş-Şâm (HTŞ) şeriatçı örgütün Alevi, Hristiyan, Ezidi gibi farklı inançlara mensup halklara düşmanlığı ve saldırı girişimleri büyük endişe yaratıyor.

    Dr. Serpil Deniz Şahin ile Suriye’de yaşanan değişime, azınlıklara yönelik baskılar, Alevilere yönelik katliamlar ve Suriye özelinde Türkiye’de Alevi nefretinin yeniden harlanmasına giden süreci konuştuk.

    “PELİKAN GÖRÜNTÜLERİNDEN ÇOK İYİ BİLİYORUZ”

    PİRHA: Suriye’de rejimde bir “değişim” yaşandı. Uluslararası güçlerin de müdahalesi ve alan açmasıyla ismine çokça ‘demokrasi’ denilen bu değişimi nasıl okuyorsunuz?

    Dr. Serpil Deniz Şahin: ‘Savaşta ilk gerçekler ölür’ sözünden hareketle, gerçeklerin eğilip bükülüp, yalanların gerçekmiş gibi algılatıldığı post truth bir çağı yaşıyoruz. Bu bakış açısıyla Ortadoğu’da yaşananları Suriye’de 13 yıl sonra Esat rejimi çökmüş, yerine dinci bir başkası almıştır” demekle açıklamak orda yaşanan trajediler açısından yetersiz olacaktır. Her ne kadar medya tüm dezenformasyon yöntemlerini kullanarak  halkın sevinç çığlıklarıyla diktatörün gidişinin kutladığını, HTŞ adlı 18 örgütün birleştiği çatı örgütü olan radikal İslamcıların Hristiyanlar başta  olmak üzere tüm farklı etnik kimlik ve inancı rahat ettireceği özgürlük ve demokrasinin geldiğine bizi inandırmaya çalışsa da biz onları Irak savaşında binlerce insan ölürken pelikan görüntülerinden çok iyi tanıyoruz. Özgürlük, demokrasi, eşitlik ,barış kavramlarının içini boşaltıp kullananlar bunları tüm insanlığa kazandırmak için canlarıyla kanlarıyla mücadele edenlerin cesetleri ve deneyimleri üzerinde tepinmekte bir sakınca görmüyorlar.

    “ŞAM YAŞANABİLİR EN GÜVENLİ 7 KENT İDİ İSE, ŞİMDİ NEDEN DEMOKRASİ HAVARİSİ KESİLDİLER”

    Arap Baharı diyerek Mısır’da ilk önce başlayan laik kalkışmayı boğup Müslüman kardeşlere oradan Sisi’ye ,Libya’yı köle pazarına çevirenler, Irakta nükleer silah yalanıyla işgal eden emperyalistler, 2001 yılında Afganistan’ı işgale gittiğinde, bunun gerekçelerinden biri de kadınlara yapılan zulümdü. Ama alacaklarını aldıktan sonra 2021 yılında aynı Taliban’a iktidarı, dolayısıyla kadınları bırakarak çekilmekte bir sakınca görmediler. İngiltere kraliçesinin ender ağırladığı konuklardan olan Esat çifti, Papanın ziyaret ettiği azınlıkların güven içinde yaşayabileceği Ortadoğu ülkesi diye ilan edilen Suriye, Fransızların nişan verdiği, Şam’ın en güvenilir yaşayabilen 7 kent ilan edilmişken, RTE’ nin kardeşim dediği Beşar Esat nasıl oldu da bir diktatör ilan edildi ve buna üzülen hassas dünya egemenleri burada yaşayan halkların acılarına kayıtsız kalmayıp, onlar adına özgürlük ve demokrasi havarisi kesilebildi.

    “ELLERİNDEN SIZAN KANI GİZLEMEK İÇİN BEYAZ ELDİVEN GİYERLER”

    Ünlü bir sözdeki gibi burjuvazi ellerinden sızan kanı gizlemek için her zaman beyaz eldiven giyer. Evet bu emperyal çökmenin, çullanmanın sebeplerine baktığımızda birinci öncelik ekonomik olup, Suriye’nin jeopolitik durumu, ikincisi de diğer Arap ülkelerin aksine Filistin meselesinde anayasasına ‘Siyonizm karşıtı’ olmayı yazacak kadar samimi desteği denilebilir. 2000 yıllarında ABD dış işleri tarafından Golan Tepeleri’nin işgalini sorun yapmaması ve Filistin davasına verdiği destekten vazgeçmesi konusunda tehdit edilmiş sonrasına da Ortadoğu’nun haritasının değişeceği ifade edilerek çalışmalara başlanmıştı. Diktatörlük rejiminden halkı kurtarmaya soyunan sermayenin gerçek niyeti sömürü iştahından başka bir şey değildir . El Kaide, IŞİD, Taliban ve benzerleri gibi HTŞ’nin de (Heyet Tahriri el Şam) CIA eliyle kurulup yönlendirilen bir örgüt olduğundan kuşku duymamak gerekiyor.

    “RADİKAL ÇETELER BÖLGEYE DAVET EDİLEREK ‘GÖREVE’ HAZIRLANDI”

    13 yıldır aralıksız devam eden savaşta Suriye’nin selefi çetelerin adeta üssü haline getirilmesinde amaç nedir?

    Tüm dünyadaki Suriye’yi iç savaşa sürüklemek için Kanlı Arap Baharı’nın başlangıcında beri dünyanın dört bir yanından gelen selefi radikal çeteciler  ve uzantıları bu bölgeye davet edilmiş  HTŞ, Türkiye’nin yanı başındaki İdlib’de Türkiye’nin gözetim ve hatta himayesi altında konuşlandırılmış, ABD tarafından silahlandırılmış, eğitilmiş ve emperyal çıkarlar uğruna her şey önceden çalışılıp “görev”e hazırlanmış Selefi/cihatçı bir örgüt olduğunu kesindir. Bugünde emperyalistlerin güdümünde her gün cinayet işliyorlar, düşman belledikleri herkese işkence yapıyorlar ve toplumda terör estiriyorlar. HTŞ’ye destek verenler bu katliamlar karşısında üç maymunu oynuyor. 22 yıldır Türkiye’yi devlet ve toplum olarak İslamlaştırmaya çalışan AKP Şam’daki İslamcı iktidarın varlığıyla güçleneceğini ve bununla bölgesel politikalarında başarı sağlayabileceğini düşünüyor. İç savaşın başlangıcından beri binlerce insanın ölümüne sürgününe sebep olan AKP-MHP iktidarı BOP’de eş-başkan olarak Türkiye’yi Ortadoğu bataklığının içine sürüklemişti ve şimdi de bataklığı yayma peşinde. Halklar ve özgürlükler açısından açık bir hapishaneye dönüşen ülkemizde şimdi  karanlık zifiriye dönüşebilir. ABD, İsrail ve işbirlikçileri Arapları, Türkleri, Kürtleri, Persleri, Sünnileri, Şiileri, Alevileri, Ezidileri, Süryanileri, Çerkezleri, Hristiyanları ve yüzlerce yıldır birlikte yaşayan herkesi birbirine kırdırmak istiyorlar.

    “COLANİ VE IŞİD ARTIKLARININ ROJAVA VE ŞENGAL’DEKİ KATLİAMLARINDAN SÖZ EDİLMİYOR”

    Colani’nin IŞİD’in Musul yöneticisi olduğu 2007’de Şengal ve Til Ezer’de yüzlerce Ezidinin ölümünden sorumlu olduğunu biliniyor. Uluslararası emperyalist güçlerin bu tutumunu neye bağlıyorsunuz?

    Colani ve yanındaki El Kaide, El Nusra, IŞİD artığı katillerin Rojava ve Şengal’de faili oldukları tecavüzlerden, kadın ticaretinden, kestikleri insan kafalarından söz edilmiyor şimdilerde. Sömürgeci ve kapitalist devletleri ilgilendiren zulüm, işkence, hak ihlalleri değil, bunların kimin adına yapıldığıdır. 8 günde Halep 12 günde Şam ele geçirildi diye mutlu olanlar 13 yıl çekilen acılardan ölümlerden bir habermiş gibi, HTŞ gibi ve liderinde başına ödül konan bir örgüte ülkenin kaderini teslim etmekte bir sakınca görmediler. Onların çıkarları söz konusu olduğunda katil Colani’den “devrim lideri” yaratırlar, eğer onların çıkarına ters ise o zaman da dünün kahramanları bugünün “insanlık düşmanı caniler” olarak bir çırpıda ilan edilirler. Ama merak etmeyin ona kravat taktırdılar ve uluslararası hukuku bir komediye çevirirler.

    “PLANA KARŞI DİRENEBİLECEK GÜÇLER SOYKIRIM YÖNTEMİYLE ETKİSİZLEŞTİRİLDİ”

    Bu yalanlarla mızrağın çuvala girmeyeceği açık. ABD’yi yönetenler azalan hegemonyalarını tekrar kazanmak için, yükselen “yumuşak güç” Çin’e, Çin-Rusya’ya karşı izlenecek stratejide önündeki engellerden İran ve Suriye’nin etkisizleştirilmesine yönelik satranç tahtası olarak da Doğu Akdeniz’i de içine alan Büyük Ortadoğu’yu seçtikleri anlaşılıyor. Bu plana karşı direnebilecek tüm güçler en acımasız soykırım ve suikast yöntemleriyle etkisizleştirildi. Birkaç ay içinde İsrail’in saldırıları sonucu ölen Filistinlilerin sayısı 50 bin; Suriye’deki iç çatışmaların bilançosu 500 bin. 90’lardan günümüze bölgede savaş, iç çatışma, terör ve katliamlarda ölen insan 2 milyonun üzerinde olmuş ne gam. Bu durum bölge halkları açısından büyük bir travmadır; yüzbinlerce insanın ölümü, sakatlanması, acısı yanında ülkelerin yıkımını büyük bir trajedi.

    “EN BÜYÜK PAYI, OSMANCILIĞA SOYUNAN SARAY REJİMİ ALMAK İSTİYOR”

    ABD ise savaşma hevesinden bir şey kaybetmeyerek Çin’le Pasifik’te kapışmadan önce, enerji ve su kaynakları, enerji ve ticaret yolları, Çin’in Kuşak Yol tasarımı vb. nedenlerle kritik önem taşıyan Büyük Ortadoğu’daki egemenliğini pekiştirmek üzere İsrail’in koçbaşlığını yaptığı büyük bir operasyonla tüm engelleri domino taşları gibi birer birer devirerek, en son Suriye’deki rejimi çökerterek İran kapısına dayandılar. Bu enkazdan demokrasi ve özgürlük çıkarmak şapkadan tavşan çıkarmaktan daha zor. Bu karanlık, kaotik, kanlı gidiş, herhangi bir ölçüyle insani ve ahlaki olmadığı gibi, teorik ve pratik olarak sürdürülebilir de değil radikal İslamcıların yürüttüğü vekalet savaşının asıl kazananları ABD ve İsrail olsa da buradan çıkan enerjinin cihatçı çetelere vereceği cesaretle en büyük yararı sağlamaya çalışan yeni Osmancılığa soyunan ve emperyal kapışmada pay almaya çalışan saray rejimi olacaktır.

    “ALEVİLERİ TEKRAR İÇ SİYASET MALZEMESİ YAPMA HEVESİNDELER”

    Bu durumda Alevileri ne bekliyor?

    Bu durum başta Aleviler olmak üzere bizleri çok yakından ilgilendiriyor. Bu gelişimle baskılanacak olanın tüm demokrasi özgürlük barış taleplerimiz olacağı tecrübeyle sabittir. Türkiye yürüteceği her politikada faturayı Alevilere, tüm emekçilere, sol sosyaliste, Kürtlere ve ötekilere çıkarılacaktır. Dünya sermayesiyle eklemlenen burjuvazi Erdoğan’ı bir kez daha seçtirerek Cumhur İttifakı’nı kalıcılaştırarak emek düşmanı politikalarını sürdürmek istiyor. Cumhur ittifakının önemli sınıf dayanağı Erdoğan-Bahçeli devletinin büyük ve artık küresel karakter kazanmış sermayeye yeni yatırım, sermaye ihraç alanları açma vaat ve kapasiteyle Suriye’deki bu yıkıma ellerini ovuşturarak bakıyor. Tekelci sermayenin emperyal hevesleriyle Erdoğan-Bahçeli ikilisinin Osmanlıcılık-Turancılık hevesleri örtüşüyor. Buna engel olabileceği düşündüğü Alevileri tekrar iç siyaset malzemesi yapma hevesindeler.

    “ALEVİFOBİK FAY HATTI KAŞINIYOR; PSİKOLOJİK HEGEMONYA YARATILIYOR”

    Suriye’de Alevilere yönelik saldırılarla Alevilerin bütününe verilmek istenen mesaj nedir?

    “Ak-Troller” aracılığıyla “Siyasal Alevilik” veya “Alevicilik” 2024’ün son haftası devreye sokulan aslında bir nabız yoklama ve alt yapı oluşturma çabası olarak değerlendirmek gerekir. BAAS rejiminin Alevi zulmü anlamına geldiği uydurması hakareti, aşağılama, tehdidi var. Bu güne kadar tüm sağ söylemler ülkenin bekası için bir düşman yaratmayı hep başarmışlardır. Bunun izlerini cumhuriyet kurucu paradigmasında da görürüz. Bu korkusu sebebiyle farklılıkları peşinen düşman ilan ederek tek bayrak, tek ırk ve Sünni erkek egemenlik üzerine inşa etti. Bu korkuyla yok edilmesi gereken düşmanlar sırasıyla gayri Müslimler, sonrasında Aleviler, sol sosyalistler, Kürtler potansiyel düşman oldular. Yönetememe krizlerini kapatmak için şimdi sınır dışından medet umuyorlar. Suriye’deki olaylar çarpıtılıp yeni düşmanlar yaratılacak ve böylelikle cihatçı radikal İslam’ın zafer naralarının sarhoşluğuyla Aleviler bir anda ‘siyasal Aleviler’ diye lanse edilip Alevifobik fay hatları kaşınarak “katli vacip” kılınmak için bir psikolojik hegemonya yaratılmaya çalışılıyor.

    “YAVUZ RESİMLERİ, EBU SUUD PAYLAŞIMLARI ZİHNİYETLERİNİ ORTAYA KOYUYOR”

    Suriye üzerinden Türkiye’de Alevi nefretinin yeniden harlanmasını nasıl okuyorsunuz?

    Gericilerin Alevilik düşmanlığı ne yeni ne şaşırtıcı. Ak-trollerin Alevifobik söylemleriyle “Siyasal Aleviler” diyerek yürütülen bu  kampanyayı böyle değerlendirmek gerekir. Nasıl ki 1970’lerde sermaye düzeninin kurtuluşunu 12 Eylül’de yaptığı faşist darbede  sol sosyalist yapıların taban bulduğu  Alevileri traşlayarak dikensiz gül bahçesi yaratıp iktidarı siyasal İslamcılara sunarak bulmuşsa, Türkiye’de  egemenlerde Suriye’de radikal İslam zafer sarhoşluğuyla Osmanlıcılık ve Turancılık tezleriyle yoğrulmuş zengin olma hayalindeki politik enerjiyi, yeni bir gerici atılım için yakıt yapacak pratikler isteyeceklerdir. Yavuz’un resimleriyle, İmam Gazali’nin burjuvazinin Batıniler için yazdıkları ve Ebu Suud’tan paylaşımlar yapmak AKP zihniyetini ortaya koymak için yeterlidir. Onlar gibi inanmayan ve yaşamayanların öldürülmesi, kadınlarının köle olarak alınması, mallarına el konulması Irak ve Suriye de IŞİD-El Kaide bağlantılı guruplardan deneyimlenmesi ve Şam düşerken Ortadoğu’daki direnç hattını zayıflaması bu zihniyetin cesaretlenmesi sonucu doğuracaktır. Bu yüzden emperyalizmli-Osmanlıcı yayılmacılığın egemenlik alanını genişletilmesi ve bu zihniyetin hakim kılınmaması için en önemli mücadele dinamikleri olan Aleviler bu yüzden hedef tahtasına konmuştur.

    “ŞİDDETİN DOZU YİNE AKP TAKTİĞİYLE YOLDA KARARLAŞTIRILACAK”

    Ortadoğu’ya özgü savaşarak barışmaya çalışıyor. HTŞ özgürlük savaşçısı, Şam’ın düşmesini de halk zaferi diye lanse edip Esat rejimini bir Alevi devleti gibi gösterip ülkede de yaşayan Alevileri kirli oyununa alet etmeye çalışıyor. Düşman ilan etmekte çok mahir olan RTE, Kılıçdaroğlu’nun mezhebini ima edip Esat’la Rusya’da görüşme ısrarlarını yapanlar onlar değilmişçesine Baas rejimi son destekçisi diye CHP’yi gösterip Alevileri de bir anda destekçi ilan edip seçimde yaptığı gibi dezanformasyonla  açıkça yalan üretmekten çekinmiyor. Artan ekonomik sıkıntılar sebebiyle üretemediği rızayı İsrail hükümeti gibi sınır dışında arayarak Suriye savaşından medet umarak iç siyasetin malzemesi yapmaya kendi kodlarında bulunan Alevifobik dili kullanarak başladı. Böylece Türkiye’de sol, sosyalist emekçiler, İslami yapıya direnen laikler, kadınları sindirmeye Alevi düşmanı söylemlerle başladı. Aba altından sopa göstererek sindirmek için uygulanacak şiddetin dozunu yine AKP taktiğiyle yolda kararlaştırılacak. AKP medyası çoktan Lübnan ve Suriye’de işgalci ilan ettiği İran’ın bölgeden tasfiyesini kutluyor. “Sırada İran var” sözü İsrail’den çok Türk medyasında söylenir oldu. Esat’la görüşmek için uğraşırken Şam’ın düşmesinin şaşkınlığını çabuk atlatıp rol kapmaya kararlı görünüyorlar. Şiilik arasında bir gri alan tarif edip Türkiye’de İran’a karşı mezhepçi temelleri siyasal Alevilik söylemiyle kaşımayı düşünüyor.

    “SAĞ, ALEVİLERİN KORKUTULMASI KARTINI MASAYA SÜREREK ADIM ATTI”

    Bir taraftan yeni bir paradigma yaratıyoruz denilerek İslam bayrağı altında sömürgeciliğe öykünüp Kürtlerle barışmaya çalışılıp bir taraftan da kurdukları Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı aracılığıyla da kendi Alevisini yaratıp asimilasyonda hız kesmiyor. Külliyeye çağırdığı bazı dedeleri tüm Alevilerin sözcüsü gibi gösterip ‘Alisiz Aleviler’ diyerek bölüp parçalamaya çalıştığı demokratik Alevi hareketinin etki alanını küçültmeye çalışıyor. Böylelikle bu örgütlenmeyi marjinalleştirip zapturap altına almayı planlıyor. Gerek Türkiye gerekse Avrupa ve tüm dünyada Alevilerin öncülüğünde başlatılan Arap Alevilerin baskı ve katliama uğradığıyla ilgili eylem ve etkinlikleri etkisizleştirmek için siyasal Alevilik söylemleri üretiyor. Bu tabloda sağ, Alevilerin “korkutulması” kartını masaya sürerek, kendi payına yerinde bir adım atmış oldu. Ancak bunun yanlarına kâr kalacağını ancak bir trol kafası düşünebilir. Aslında  bu yöntem yalnızca Erdoğan’ın ya da Türk devletinin değil, bütün kapitalist devletlerin ahlakı budur. Gerçeği ters yüz eden bir kavram ile karşı karşıyayız, çünkü; siyasal İslam diye bilinen akım dinin yani İslam’ın siyasete alet edilmesi üzerinden ortaya çıkmışken, “Siyasal Alevi” kavramını kullananların içeriği tamamen Alevilerin demokratik mücadelesini suç olarak gösterip katline ferman çıkarmaya yöneliktir.

    Aleviler; eşit yurttaşlık, laiklik, zorunlu din dersi karşıtlığı, savaş karşıtlığı üzerinden yaptığı çağrılar, siyasidir. İnsan hakları ve evrensel ilkeler temelinde kişi hak ve hürriyetine dair verilen mücadeledir. Aslında Aleviler üzerinden cumhuriyetin 100 yılını geriye bıraktığı bu bir dönemde onun kazanımları olan ne varsa ona saldırmaya, laikliğin kalmış olan kırıntılarını bile ortadan kaldırmaya çalıştığınızı biliyoruz. Çünki neo-liberal politikaların hayat bulduğu emperyalist bir sömürü ağının örülmesi ancak İslami değerler kisvesi altında maskelenebilir.

    “ALEVİLERİN KENDİ SİYASETİNİ ÜRETEMEMESİNİN YARATTIĞI BİR BOŞLUK VAR”

    Sanal medya üzerinden Alevilerin hedef gösterilmesi akabinde gelişen yeni kıyım kaygılarına dair neler söylenebilir?

    72 millete bir nazarda bakan toplum hafızasında katliam kıyım ve acılara rağmen  özgürlük ve demokrasi ve kardeşçe yaşamak ısrarından vazgeçmeyen Aleviler Suriye’deki Alevilerin katliam riskinden kaygılı olması gayet insanidir. Uluslararası ortamda kamuoyu oluşturmak için ilk günden beri elinden gelen çağrılarla ortak bir karşı duruş sergilemeye çalışıyorlar. Buna rağmen ortadaki tablo Alevinin Aleviden başka dostu yok dercesine cılızdır. Bu arada yaratmak istenen korku imparatorluğunda Alevi örgütleri daha görünür olup tüm Alevi topluluğuna yalnız olmadıklarını hissettirmeliler. Bence bu alanda siyasi Alevilik değil tam tersi Alevilerin kendi siyasetini üretememenin ve bunları cesurca savunamamanın yarattığı bir politik boşluk var. Elbette ki bu  büyük kuşatma sadece Alevilerin mücadeleyle geri püskürtülecek bir noktada değil. Dünya bunu da engellemez ve seyirci kalırsa bölgemiz ve insanlık yeni katliamlarla, yeni utançlarla karşılaşacak demektir. Özellikle Alevi ibadet mekânları ve yerleşim alanlarına yönelik saldırılar, işkence ve baskın görüntüleri, HTŞ’nin, gerçekte Alevi düşmanı mezhepçi bir bağnazlıkla davrandığını ve Esat’a duyduğu nefretin bedelini Suriye’nin masum Alevi halkına ödetmek istediğini gösteriyor. Kürtler ve Dürziler gibi kendilerini savunacak durumda olmamaları ve Hıristiyanlar gibi Batılı desteklerden yoksun olmaları da Alevileri saldırıya daha açık ve savunmasız hale getiriyor, dolayısıyla kitlesel bir kırım riski ile karşı karşıya bırakıyor. Biz Alevilerinde buna sessiz kalması beklenemez.

    “SİYASETİ KENDİ TEKELLERİNDE GÖRÜP DEMOKRATİK ORTAMDA ZEHİRLİYORLAR”

    Siyasetin zenginlerin oyuncağı olma alışkanlığı yaygınlaşır. Belki daha önemlisi, savaşlar, bireysel şiddet, doğal felaketler ve artık akıl vicdan kaldırmaz kötülükler karşısında insanın kendisini yalnız, çaresiz ve edilgen hissetmesidir. Neoliberalizim yurttaşlık bilincinden yoksun insanı piyasa aparatı halinde edilgen bir yere sürükledi. İşte bu korkulara inat bölgemizde modern sömürgecilikle kirli oyunlar tezgahlayanları kurtuluşçu bir felsefe etrafında umut ilkesini öne çıkaracak bir siyaseti önümüze koymamız gerekiyor. Çağın gerçekliğini kavrayan, yeniden yorumlayan, bununla yetinmeyip pratiğe dönüştüren sınıf siyaseti için, kolektif bir yeniden üretme etkinliği gerekiyor. Tutulacak en önemli halkalardan biri bu gizil gücü ortaya çıkararak dünyanın tekrar değişeceğine inanan sınıf bilinciyle, umut ilkesiyle yeniden bağlanmayla başlanabilir. İşte burada tarihte büyük bir değişim ve dönüşüm aracı olan Alevilerin mücadele deneyiminin zenginlikleri ve sol sosyalistlerle birlikte üretme pratikleri tekrar taban bulunmaması için siyasi Alevilik söylemleri üretiliyor. Gezi’deki gibi halkın gizil gücünün örgütlenmesinden korkan egemenler işi sıkı tutup siyaseti kendi tekellerinde görüp demokratik ortamda zehirliyorlar.

    “ÖRGÜTLENMEYİ BİNALARDAN ÇIKARARAK HAYATA GEÇİRMENİN YOLLARI ARANMALI”

    Suriye üzerinden Alevi nefreti ve yine Suriye özelinde yeni bir katliam tehdidine karşı nasıl bir yol izlenmeli? 

    O sebeple işe tüm ülkelerin anayasasında yer almış olan bizimde 1961 anayasasına koyduğumuz sonra 82 anayasasında  defalarca değiştirip unutmaya yüz tutan anayasada var olan direnme hakkımızı tekrar hatırlayarak başlayabiliriz. Hukuk olmayan haklarımız yasalardan önce gelir diyerek yaşama hakkımızı tehdit eden her uygulamaya direnme hakkımız olmalı ve Gezi gibi deneyimlerin ışığında  bunu ivedilikle değerlendirmeliyiz. Biz Aleviler Suriye deneyiminden yola çıkarak katliamlar kıyımlara karşı nasıl bir mücadele yürütülmeli, öz savunma nedir, nasıl yapılır şeklinde örgütlerde konuşmalı ve örgütlenmeyi kurumlardan binalardan çıkarıp hayata geçirmenin yollarını aramalıyız.

    Alevi dostlarını artırarak yüzyıllardır süregelen Alevifobik söylemleri kırmak için çalışmalar yürütmeliyiz. Tarihimizden biliyoruz savaş zenginlerin çıkarttığı, emekçi halkların, yoksulların, kadınların çocukların ödediği çok ağır bir bedeldir. Herkesin kimliğiyle eşit yaşayacağı ve sömürülmeyeceği gerçek bir demokrasi inşası dışında kurtuluş imkânı olmadığını görmeliyiz. Aksi takdirde kitlesel ölümlerin ve göçmenleşmenin yanı sıra, mevcut yoksullaşma ve adaletsizliğin daha da artacağı sonsuz bir kaos, bugüne kadar olduğu gibi kaderimiz olmaya devam edecek.”

    Ersin ÖZGÜL/İZMİR

  • ‘Cemevleri binaları kutsanmamalı; hiyerarşiyi reddeden yatay örgütlenme yapmalıyız’-VİDEO

    ‘Cemevleri binaları kutsanmamalı; hiyerarşiyi reddeden yatay örgütlenme yapmalıyız’-VİDEO

    PİRHA- Alevi aktivist Dr. Serpil Deniz Şahin, Alevilerin köklerinden koparılan, onu besleyen kültürel değerlerinin, inanç ritüellerinin ve toplumsallığının damarlarının yok edilmeye çalışıldığını belirterek, Alevi asimilasyonuna hız verildiğini söyledi. Şahin, “Cemevleri binalarını kutsayarak beton yığınlarına anlam yüklememek gerekir. Alevi kurumlarında cemlerin otantik yapıları korunarak, birer sanat kültür edebiyat bilim merkezlerine dönüştürebilir” dedi. Şahin, asimilasyonla birlikte ‘Makul bir Alevilik’ yaratılmak istendiğini de dikkat çekti. 

    Alevilik, bin yılların birikimiyle beslenerek günümüze kadar taşınmış bir inanç. Alevi inancının ibadethanesi dağ, taş, ağaç, akarsu, çeşme, hane (ev) kısacası tüm coğrafya olsa da  günümüz dünyasında insanların bir araya geleceği, sorunlarını konuşacağı, sosyal ve kültürel aktarımların yapılacağı alanlar oluşturulmaya başlandı.

    Köylerde köylünün bir araya geleceği evde cem erkanları yürütülürken, şehirlere yerleşen Alevi toplumu inançlarının gereğini yerine getirmek için cemevleri inşa etmeye başladı.

    1990’lı yıllarda Alevi yurttaşlar kendi imkanlarıyla aldıkları arsalarda daha sonra cemevleri yaptı. Günümüzde ise daha çok belediyeler veya merkezi hükümetlerin desteğiyle cemevleri inşa ediliyor.

    Belediyelerin cemevleri yapılırken verdikleri maddi desteğin sonuçları da ağır olabiliyor. 25 Eylül 2021 tarihinde Isparta Cemevinin açılışında, belediye başkanının “Bu cemevini ben yaptım” diyerek provokasyon yapması belediyeler ve Alevi kurumları ilişkisinin yeniden gözden geçirilmesi gerektiği tartışmalarını beraberinde getirdi.

    Peki cemevleri; asimilasyonun kıskancında olan, inanç merkezlerine ‘cümbüş evi’, ‘sosyal tesis’, ‘kültür evi’ denilen Alevi toplumunun; inançsal ve toplumsal ihtiyaçlarını karşılıyor mu?
    Hükümet ve belediyelerle doğru bir ilişki kuruluyor mu? Alevi kurumları ve inanç önderleri cemevlerini inancın gereklerini yerine getirecek noktaya taşıyor mu?

    Tüm bu soruları ve daha fazlasını Alevi kurum başkanlarına, inanç önderlerine ve yazarlara sorduk.

    Alevi aktivist Dr. Serpil Deniz Şahin, Aleviliğin tarihsel süreci, kesintisiz devam eden iç ve dış asimilasyon politikaları, Alevi örgütlenmesinin tarihsel seyri, cemevlerinin güncel durumu, Alevilerin yerel yönetimler/siyaset ilişkisi ve çözüm önerilerine ilişkin sorularımızı yanıtladı.

    Serpil Deniz Şahin, öncelikle, Alevi inancının toplumsallığını sağlayabilmek için tekrar inanç ritüellerini hayata geçirerek, pir-mürşit- talip ilişkisini güncelleyerek, meclisleşmeler ile herkesin söz söyleyebileceği muhabbetleri, buluşmaları çoğaltarak, kurduğu yatay örgütlenmelerle inşa edebileceğine dikkat çekti.

    Baskıcı, asimilasyoncu ve tekçi iktidarlara alternatif yeni, özgür, katılımcı toplumun filizlenmenin sağlanmasının ancak bu yöntemler ile başarılabileceğine işaret eden Serpil Deniz Şahin, “Demokratik meclisleşmenin ruhu her türlü iktidar erkini milliyetçi, cinsiyetçi ve tekçi düşünceyi reddeden esaslara dayanmalıdır. İnancımızda yıllarca hayat bulmuş demokrasi, şeffaflık ve hesap verilebilirliği güncelleyerek önce kendi kurumlarımızda hayata geçirip, demokrasiyi ete kemiğe büründürebilirsek ondan sonra ülkemizde demokrasi ikliminden bahsedebiliriz. Tüm Alevi kurumlarının dahil olduğu bu meclisleşme ile yatay örgütlenmenin örülmesiyle sağlanan doğrudan demokrasinin yaşamsal kılınması tekrar Aleviliğin toplumsallaşmasını sağlayacağı gibi,  insanlığın adalet eşitlik özgürlük arayışının meşru yolunu ve temelini de atmış olacaktır” ifadelerini kullandı.

    “ALEVİLİK, İKTİDAR İLİŞKİLERİ İLE KİRLENMEDEN, DEMOKRASİYİ HAYATA GEÇİREBİLME ÖZELLİĞİ TAŞIR”

    PİRHA: Tarihsel bir olgu olarak baktığımızda sizce Alevi inancı bu topraklarda hangi tarihsel koşulların ürünüdür ve serüveni nasıldır? Tarihsel, inançsal, kültürel ve felsefi olarak yapısı nasıl oluşmuştur?

    SERPİL DENİZ ŞAHİN: Alevi inancı; gerek teolojisi, inanç ritüelleri, gerekse felsefi açıdan ele alındığında bu topraklarda hayat bulan toplumsallığı, devlet ve iktidar ilişkileriyle kirlenmemiş, geliştirdiği yöntemlerle kendi sözünü ve siyasetini üretebilmiş, pir- mürşit- talip ilişkisiyle, ocaklar sistemiyle adeta bir ağ örerek en ücra yerlere kadar gidebilen, denetleyebilen, günümüzde doğrudan demokrasiyi kendi hukukuyla hayata geçiren bir inanç olma özelliği taşır. Anadolu’dan- Mezopotamya’ya, Balkanlardan- Kuzey Afrika’ya kadar geniş bir coğrafyada hayat bulan bu inanç; 72 millete ve cümle varlığa bir nazarda bakarak, tarihsel süreç içerisinde zamanla kendini semavi dinlerde tarif edemeyen insanların inancına dönüşmüş, yaşadığı coğrafyalarda birçok inançtan kendi vicdan ve ahlaki değerlerine göre sentezler yaparak ‘yol bir sürek binbir’ diyerek, günümüze kadar kendini var etmiştir.

    Temelinde insan ve doğa sevgisi bulunan bu inanç, her dine, mezhebe, inanca saygı duyarak kendi hoşgörülü hümanist anlayışını geliştirmiş; dil, din, ırk, renk farkı gözetmeyerek, eline beline, diline sahip olma ilkelerini şart koşmuş, insanları yaşadıkları toplumda kendi hukukunu yaratarak kendi istekleriyle yargılamalarını yaparak arınmalarını sağlamış; cem erkânlarıyla eşitlikçi, katılımcı, paylaşımcı, düşünceyi savunmuş; asli doğruluk, kemali dostluk, cevheri merhamet, görüşü eşitlik, hazinesi bilgi, meyvesi sevgi hamuruyla yoğrularak insan-ı kâmil yani erdemli insan yaratmayı öngörmüş; korkuyu aşıp sevgiyle cümle varlığı Hakk bilerek yönelen, En-el Hak diyerek insanın özünde Hakk gören, A’ynı vardan var olduk’ diyen bir inançtır. Edep ve ahlakı yaşamın temeline koyan, hak- insan – doğa değerlerine sahip insanı yücelten, bunları dört kapı kırk makam öğretisiyle yapan, bunu bâtıni (içsel) özelliğiyle evrimleştiren, akıl bütünlüğünde birleştiren ve tüm bunları Kırklar Cem’i ve ‘Rıza Şehri’ öğretisinden alınan ilhamla yürüten canların inanç sistemidir.

    ALEVİLİKTE, YERALTI SUYU GİBİ KADIN DAMARI AKAR

    Aleviliğin teolojisindeki farklılıklar yanı sıra Alevilik inancı kadim ve kadıncıl bir inançtır diyebiliriz. Alevi inancının temelini oluşturan Rızalık Şehri, Kırklar Meclisi anlatılarında öne çıkan kadın temsiliyeti, nefeslerden örneklerle, yanı sıra Alevilikteki pirlerin(Ana ve Dede)varlığı, Alevilik hukuku ve öne çıkan önemli sözlerde kadın vurgusu, Alevilik inancında can olmaktan kaynaklı toplumsal cinsiyetin reddedilmesi gibi örnekler tarih sahnesinde kadının konumlanışının inancımızda özel bir yer teşkil ettiğini görüyoruz. İnanç önderlerinden Fatıma Ana, Kadıncık Ana, Anşa Bacı (Ocağı) , Güzide Ana (Katibi), yolumuzu aydınlatan kadınlarımızdır. Alevi yolunun batın yüzünde “Yol Anadır” baba ise erkândır. Ve Alevi erkânınca YOL her şeyden uludur. Kadıncık Ana, Bacıyan-ı Rum teşkilatı üzerinden baktığımızda Alevilik süreçlerinin oluşmasında Alevi yol önderleri arasında eşitlikçi ilişkilerle şekillendiğini görürüz. Alevi kadın tarihte yazdığı direnme, yüreklilik ve adalet duygusu ile belleklerimize yerleşmiştir.

    Aleviliğin tarihteki izlerini sürerken devletleşen dinlerin kuşatması altında ki bu inancın büyük acılar yaşadığını, kıyımlara, katliamlara, asimilasyonlara maruz kaldığını, büyük bir direniş örneği göstererek inancını var ettiğini görüyoruz. Başkalaşmaya ve semavi dinlerdeki kadın yorumuyla baskılanmaya, kuşatılmaya ve aşağılanmaya rağmen kadın-erkek birlikte ibadet etme geleneğinden asla vazgeçmemiştir. Bu da bu inançtaki kadının yerinin aynı yeraltı su kaynakları gibi kadın damarının alttan alta aktığının göstergesidir. Tarihsel yolculuğunda Aleviler hak -insan ve doğa eksenli inancını bu baskılardan korumak amaçlı çoğu kırsal alanda yaşayarak devletin uzağında kendini konumlandırmış, kendi hukuku cem erkânlarını yürüterek toplumsallığını sürdürmeye çabalamıştır. Yıllar içinde kendini farklı adlarla adlandıran bu inanç 19. yüzyılda Alevi kimliğiyle felsefi bir arka planı olan kendi inanç ritüelleriyle evrensel bir kimliğe bürünmüştür.

    “İNANCIMIZ HAKK İLE ÖZGÜR EŞİT BİR İLİŞKİ KURAR”

    Peki, egemenlerin bu kadim inancı kıyımlarla, imha ve katliamlarla yok etme, iktidar gücüyle kesintisiz olarak devam eden asimilasyonundaki ısrarın altındaki sebepler nedir?

    Tarihsel bir olgu olarak Aleviliğin hangi tarihsel koşulların ürünü olduğunu bilmemiz gerekliliği dışında hangi doğru kaynaklardan öğrenmemiz gerekliliği de bir o kadar önemlidir. ‘Aslanlar kendi tarihini yazmadıkça avcılar hep kahraman olarak yazılacaktır’ gerçeğinden hareketle tarihteki bu karartma, kaynakların yok edilmesi, yakılması, dergahların kitaplarına el konulması ve Aleviler dışında tutularak tarih yazıcılığı yapıldığı unutulmamalı. Bunun da resmi ideolojiyi pekiştirmeye hizmet etmek için bilinçli yapıldığı bilinmelidir.

    İnancımızın ‘yol bir sürek bin bir’de hayat bulan ifadesine baktığımızda demokratik ve çoğulcu yapısının yanı sıra, inançların dogmatik olmayan, farklılaşan yorumlarını geliştirme özgürlüğü sunan niteliğini de görürüz. ‘Bir olalım iri olalım diri olalım’ ifadesinde de tekçi totalizimden uzak hem içerde hem de dışarda farklılıkları meşru gören bir felsefi öz barındırır. İnsan tanrı karşısında cehennem cennet ikilemesiyle iradesini kayıtsız şartsız teslim etmiş anlamındaki kula indirgeyen semavi inanışlardan ayrımla, onunla daha özgür ve eşit bir ilişki kurar. Vicdanına uymayan şeyleri eleştiren, itiraz eden bir insan tasarımına sahiptir. Onun tanrıyla ilişkisi korkuyla ve kullukla değil muhabbete yârenliğe dayanır.

    ASİMİLASYON ÇALIŞAMALARI İLE ‘MAKUL ALEVİLİK’ YARATILMASI HEDEFLENMEKTE

    Tarih boyunca egemenlerin onu sevmemesi ve asimile etmeye çalışması tanrıya bile itiraz edebilen bu özelliğinden dolayıdır. Çünkü tanrı karşısında bile böyle özgüven gösteren bir inancın takipçilerinden egemenlere, padişahlara iyi birer kul veya tebaa olmaz. Çünkü bu özgüvenin kırılması dini otoriteyi kullanarak zenginleşip, iktidarlarını sürdürmek isteyenlerce, Alevi toplumun yok sayılması ve ehlileştirilmeye çalışılması olmazsa olmaz bir gereksinimdir.

    Alevi inancında sürekli bir değişim ve dönüşüm vardır. Cümle varlığa karşı tanrısal sorumluluk ve saygıyla yaklaşarak, kamusal alanda bu özgüvenle davranması ve dünyayı böylelikle cennetleştirmesi söz konusudur. Yani İnsan-ı Kamil’e dönüşünceye kadar devri daim olunması, rıza şehrinin hayat bulması insanın insana kulluğu temelli tüm sistemlerin yok sayılması demektir. Bu da günümüz demokrasi ve laiklik açısından bakıldığında yaşamsaldır. Çünkü demokratikleşme, insanı kulluktan bireye, tebaalıktan yurttaşlığa yükselmesini, laiklik ise otoritenin gökyüzünden yeryüzüne, insana indirgenmesidir.

    Özetle Alevilik inancı, demokrasi ve laiklikle uyumlu teolojik bir alt yapıya sahiptir. Onu kurulan bu bağdan koparmaya çalışırlar. O sebepledir ki önce onun özüne dair asimilasyon ve içini boşaltan çalışmalara hız verilmiş, böylelikle adaletsizlik ve düzene boyun eğiş meşrulaştırıldığı gibi, mevcut eşitsizliklerin kabulünde de, ‘Makul bir Alevilik’ yaratılmak hedeflenmektedir.

    Tarihimizi sınıf mücadelesi çerçevesinde okuma bilincimizi geliştirememenin sancısını yaşıyoruz aslında. Bu eksikliği giderdiğimizde karşımıza çıkan ilk şey Alevi tarihinin bu topraklarda aynı zamanda bir eşitlik ve özgürlük mücadele tarihi olduğu gerçekliğidir. Kapitalizm öncesi sınıf mücadelesinde Aleviliğin ezilenlerin adalet ve özgürlük bilincini ve onun için mücadele edenleri temsil ettiği gerçeğiyle karşılaşırız. Bu açıdan baktığımızda tarihsel öncülerimiz olan Pir Sultan, Baba İshak, Şeyh Bedrettin, Şah Kulu, Kalender Çelebi vb. zulme başkaldıran eşitlikçi önderlerin Alevi inanç önderleri olduğu gerçeğini görüyoruz. Hâce Bektaş Veli, Yunus Emre, Kaygusuz Abdal, Nesimi, Hallacı Mansur gibi Alevi önderlerin bu topraklarda hümanist ve eşitlikçi düşüncelerin devrimci öncüleri olduğu da unutulmamalı.

    “ULUS-DEVLET İDEOLOJİSİ, ALEVİLİĞİN ÖZGÜN VE ÖZERK DEĞERLERİNİ YOK ETTİ”

    Alevi inancı tarih sahnesinde onu var eden toplumsal  koşulları göz önüne alındığında bugün hem içten hem de dıştan kuşatma yaşadığı tarihi bir kavşakta olduğunu söyleyebiliriz. Alevi inancının toplumsallığından koparılmasının sebep ve sonuçları nelerdir sizce?

    Köklerinden koparılan, onu besleyen kültürel değerlerinin, inanç ritüellerinin ve toplumsallığının damarlarının yok edilmeye çalışıldığı görüyoruz. 72 millete bir bakan demokratik yapısıyla ve ahlaklı insan, kâmil insanı hedefleyerek rıza şehri ütopyasıyla eşit ve hümanist değerleri kendinde var edebilmiş bu inanç, toplum mühendisliği projesiyle içi boşaltılıp asimilasyonlarla başkalaştırılmaya çalışmasıyla giderek kendi inancına yabancılaşmaktadır. Alevi toplumunun kendi inancına kültürüne, tarihine, sosyal değerlerine yabancılaşıp ve inancından her geçen gün uzaklaşmasının sebeplerini Türkiye siyasi tarihiyle birlikte değerlendirmek gerekmektedir. Devletleşen dinlerin egemenlik kurma çalışmalarında asimilasyon, kıyım, katliamlar Selçuklu’dan Osmanlı’ya kadar tüm şiddetiyle devam etmiştir. Devletin ideolojik aygıtı tarafından durup dinlenmeden yok edilmeye çalışılması toplum hafızasında derin travmalar yaratmıştır. Kapitalizmin sahneye çıkmasıyla egemenlerin kendi ihtiyaçları doğrultusunda imparatorluklar parçalanmış ve ulus devletler ortaya çıkmıştır. Tarihi hakikat zinciri bir bir koparılarak inancımızın eşitlikçi hümanist demokratik yapısı bozularak ulus devletin tek millet, tek din yapısıyla baskılaması söz konusu olmuştur. Ulus devletin ideoloji aygıtları tarafından inancın özgün ve özerk değerleri yok edilerek, eğitim din siyaset hukuk ekonomi ve sosyal politikalarla inanç başkalaşmaya asimile edilmeye çalışılmıştır. Yol yürütülemez inanç yaşanamaz hale getirilir.

    TEKKE VE ZAVİYE KANUNU İLE ALEVİ İNANCININ BESİN DAMARLARI KESİLDİ

    Osmanlı sonrası kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nde de 1924 çıkarılan tekke ve zaviyelerin kapatılması inancın beslendiği damarların kesilmesine, dergahların kapatılması sonrasında pir-talip-mürşit ilişkisinin tarumar edilmesi sonucunu doğurmuş ve inanç yerleri ve mekanları Alevilere yasaklanmıştır. Bu da Alevi inancına derin yaralar açmış ve toplumsallığından koparılmasına sebep olmuştur. 1925’te Diyanetin kurulmasıyla Aleviler, eşit kurucu olarak hak ettiği saygınlığın uzağında bir devlet aklıyla tekçi ve Sünni-Hanefi bir dinin egemenliğine zorlanmanın yapı taşları örülmüştür. Kendi inancına, kültürüne, tarihine, sosyal dokusuna giderek yabancılaşan Aleviler kendi öz örgütlenmelerinin dağıtılmasıyla adeta Sünni inancın içerisinde eritilmeye çalışılmıştır.

    TÜRK-İSLAM SENTEZİ İLE ÖZ DEĞERLERİNE YABANCILAŞMA KAÇINILMAZ OLDU

    1936’dan itibaren zorunlu iskan ve Dersim üzerinden yapılan katliamda ocakların birçoğunun merkezi konumu işlevini yitirmeye başlamıştır. Aleviler daha sonrasında yaşanan köyden şehirlere hatta yurtdışına yaşanan göçlerle kırlarda devlet otoritesinin kısmi uzağında yürüttüğü inancından kopuş yaşamış, okulda, kışlada, sokakta, mahallede Türk-İslam senteziyle asimilasyona tabi tutulur. Bu dönemde inanç sahipleri alternatif yaşam alanları ve örgütlenmeler geliştiremediklerinden sistematik asimilasyon karşısında hızla çözülmeye başlanmış, demokratik örgütlenmelere sahip olamamanın bunalımıyla öz değerlerine yabancılaşma kaçınılmaz olmuştur.

    ALEVİLİK; KÜRT SORUNUNA KARŞI TÜRKLEŞMEYE, SOLA KARŞI İSLAM İÇİNE ÇEKİLMEYE ÇALIŞILDI

    1950-1960 yılında Alevi örgütlenmesi için hareketlenme görülse de devlet refleksi hızla bu yapıları kıyımla baskıyla susturmuştur. 12 Eylül Askeri Faşist darbesi öncesinde Çorum, Maraş, Sivas’ta Aleviler ve sol üzerinde katliamları tezgâhlanarak darbe ortamı hazırlanmış, katliam sonrasında bu inancın kök saldığı Sivas, Maraş, Çorum, Malatya’da büyük göçler yaşanarak adeta boşaltılmıştır. Böylelikle bu şehirlerin demografik yapısı bozulmuş, köklerinden koparılarak büyük şehirlerde erimeye bırakılmıştır. Darbe sonrası hayata geçirilen darbe anayasalarıyla pekiştirilen Türk-İslam sentezi insanların acılarını katmerleşerek ırkçı, şovenist ve cinsiyetçi yapının kök salmasına sebep olmuştur. Toplumu tektipleştirmeye çalışan devlet aklı ve toplum mühendisliği Aleviliği kah Kürt sorununa karşı Türkleşme, sol kültüre karşı İslam içine çekerek sisteme yedekleme yolun gitmiştir. Böylelikle Türk-İslam kimliğiyle içinde eritilmeye çalışılan Alevilik kendi öz değerlerinin içi boşaltılarak asimile edilerek ehlileştirilmeye çalışılmıştır.

    ‘DEVLETİN ALEVİSİ OLMA’ YOLUNDA EPEY YOL KATEDİLDİ

    Daha sonraki süreçte Alevi pirleri ve yol önderlerinin zorla, kıyım ve katliamlara rağmen koruduğu ve günümüze getirdiği inançlarımızın, ‘İslam’ın özü biziz’ yorumlarıyla gönüllü olarak iç asimilasyona tabi tutulmuştur. İnancın öz değerlerini tahrip etme pahasına pirlere, yol erenlerinin söylemediklerini onlara mal ederek, Kuranın içinden ayetler icat ederek, Kerbela, 12 İmam, Ehl-i Beyti öne çıkarıp sistematik olarak Şiiliğin içine çekerek, Sünnileştiremediklerini de Şiileştirme gayretine gidilmiştir. Diyanetten masa alma çabalarını, cami-cemevi projelerini takip etmiş, verilen mücadelelerle bu proje hayata geçirilmeyerek geriletilse de bu tekçi şeriatçı yapının Alevi inancını kendi eşiti görmesi eşyanın tabiatına aykırıdır.

    Son zamanlarda Aleviliği aşağılayıp, görmezden gelen bu anlayışın verilen eşit yurttaşlık mücadelesi ve Alevi kurumlarının ortak taleplerini dile getirdiği mitingler sonrasında kendini revize ederek, ‘adeta kuzu postuna bürünen kurt’ misali özel bir ilgiyle cemevlerini ziyaret ettiğini görüyoruz. Eşit yurttaş olarak görmeyi reddettiği bizleri, bu güne kadar ibadethane olarak kabul etmeyip ‘cümbüş evi’ diye aşağılamaya çalıştığı cemevlerimiz üzerinden İslami referanslar verdiğini, Kuranlar hediye ettiği ve bazı Alevi kurumlarınca da üst düzey protokol olarak ağırlanmaktadırlar. Cem Vakfı aracılığıyla biriken Alevi sermayesinin ihtiyaçları doğrultusunda ‘devletin Alevisi olma’ yolunda epey yol kat edildiğini yaşayarak görüyoruz.

    MADIMAK VE GAZİ KATLİAMI ALEVİLERİN İÇİN KIRILMA NOKTASI OLDU

    Alevi örgütlenme tarihi seyri ve koşulları nelerdir? Cemevlerinin yapılması fikri hangi ihtiyaçlar temelinde doğdu? Cemevlerinin tarihsel arka planını aktarabilir misiniz?

    Alevi örgütlenmesinde bazı kırılma anları vardır. 1993 Sivas Katliamı sonrasında yaşanan acılar ve katliamın göz göre gelişinde devletin tavrı, devletin hafızasında Alevilere duyduğu katliamcı zihniyetini hala koruduğu gerçeğinin açığa çıkmasına sebep oldu. Sonrasında yaşanan Gazi Olayları Alevi aydınlanması açısından önemli bir dönemeçtir. 1993 Gazi olaylarında Alevi kimliği özgülünde devrimci, demokratı sindirme ve tasfiye etme olarak sahnelenmiştir. Saldırı sonrası gösterilen yoğunsal tepki Alevi dinamiğinde özgüven ve psikolojik mevzi kazanmasına ve hızla örgütlenmesine sebep olmuştur.

    Bu sebeple bu politikaların yürütücüsü ve AKP iktidarıyla her geçen gün devleşen bütçesiyle nefret suçu işleyen Diyanetin kaldırılması demokratik bir ülkenin kurulması için elzemdir. Egemenler ve devlet aklı Sivas’ta, Maraş’ta, Dersim’de, Gazi’ de, Gezi’de deneyimleyerek yok edemediği yapıyı Diyanetten masa vererek düzen içine çekerek devletin Alevisi yapmaya çalışmaktadır. Kapitalizm sayesinde hatırı sayılır bir birikime sahip olan Alevi sermeyesi de adeta bu inancı budayarak düzen içine alarak makul Alevilik için çalışmaktadır.

    ALEVİ ÖRGÜTLENMESİ BÖLÜCÜLÜK DAMGASI İLE ENGELLENMEK İSTENDİ

    2002’de Alevi-Bektaşi Kuruluşları Birliği Kültür Derneği (ABKB) kurulma çalışmalarında baktığımızda aynı devlet aklını ve refleksini burada da görüyoruz. Türkiye toplumu üzerinde hegemonyalarını koruma telaşındaki egemenleri ABKB içindeki Alevi kelimesi bile tahammülü olmadığını, örgütlenmesini engellemek adına bölücülük damgası vurarak kendi anayasası ve hukukunu çiğneme pahasına Osmanlı’nın bile gerisine düşmüşlerdir. Bu yasakçı zihniyetin örgütlenme çalışmalarında Alevilerin kendi sözü ve siyasetini söylemesi karşısında fazlasıyla ürkütüp korkmasını bugün çok iyi değerlendirmeliyiz. Avrupa’da örgütlenen ve yasal statüye kavuşan bu inanç kendi topraklarında hala yasaklı olmasının ayıbını yaşamaktadır.

    Devlet aklı bu yapıyı yıkmak üzere bir olay tezgahladı, ama beklediği sonuç olmadı. Büyük bir tepki verilmesi, Alevilerin  kenetlenmesi ile doğan püskürtme ile öz örgütlenmesine yöneldiğini görüyoruz. Daha sonra devlet aklının bu şekilde ilerlemesi, şehirlerde başkalaşan bu inancı düşünmeye sevk etti ve örgütlenmesi gerektiği gerçekliğini gördü. 2002 yılında Alevi Bektaşi Kurulu şeklinde bir mücadele gördük. Toplumu tamamen hegemonyası altında bulundurmak isteyen egemenlerin, ‘Alevi’ kelimesini bölücü olarak görüp, kendi hukuk ve yasasını çiğneyerek bu örgütlenmeyi kapatmak istedi. Bu süreçten sonra Alevi örgütlenmeleri ve cemevleri hızla yayıldı. İnsanların kendilerinin bir yere ait hissetmeleri, kopan toplumsallıklarını toparlamaya ve acılarını birlikte göğüslemeye çalışmaları sonucu bu örgütlenmeyi doğurmuştur.

    “GELENEĞİ SÜRDÜRMEK ALEVİ KİMLİĞİNİ DEMOKRATİKLEŞTİRMEKTEN GEÇER”

    Alevilerin siyaset ilişkisi, demokratikleşme ve laikliğe bakış açıları nasıl değerlendirilmeli?  

    Türkiye demokratikleşmesi önündeki en büyük engel devletin aklının resmi kimlik ve inanç dışında herkesi peşinen potansiyel düşman olarak kodlamasından kaynaklanmaktadır. Bu sebeple Türkiye evrensel değerlerden hala uzak, demokrasi standartlarını inşa etmeyerek, yurttaşlarına kültürel kimlikler, inançlar dahil en temel insan haklarını devlet eliyle ezmeyi tercih etmektedir.

    Mazlumların yanında Pir Sultan olmak, Yunus olmak, Hace Bektaşi Veli geleneğini sürdürmek Alevi kimliğini meşrulaştırmak ve kabulü demokratikleşmekten geçmektedir. Kendi özgürleşmemizin birebir başkasının özgürleşmesine bağlı olduğu, diğer demokratik güçlerle dayanışma içinde olmamız gerektiği gerçek bir Alevinin tarihi ve felsefi sorumluluğu gereğidir aslında. ‘Aman siyasete bulaşmayalım, cemevleri siyaset yeri değildir. Biz sadece ibadetimizle ilgilenelim’ diyerek kendi siyasetini dayatanlara verilecek en iyi cevap ‘devletin Alevisi olmayacağız’ demek olacaktır. Çok kültürlü, çok kimlikli sosyal demokratik bir anayasada eşit yurttaşlık talebimiz tüm yakıcılığıyla hala yaşamsal bir talebimizdir.

    ALEVİLERİN KENDİ SİYASETİNİ ÜRETMESİ, EGEMENLERİN KORKULU RÜYASI

    Tarihi iyi okumayanlar tekrar tekrar bu acıları yaşamak zorunda kalacağı gerçeğinden hareketle içimizdeki Hızır paşaları ayıklamanın yol ve yöntemlerini bulmalıyız. Aleviliğin budanmaya çalışılan muhalif, özgürlükçü eşitlikçi aynı zamanda dogma ve totaliter olmayan doğal bir kültürel yapısının beslendiği tarihi damarların kesilmesi demokratik özgür ve eşit dünyanın değerlerinin de kuruması anlamını taşıyacaktır. Unutmamamız gereken yaşayan süreçte 15 milyona yakın insanın korku ve asimilasyon cenderesinden kurtularak örgütlenmesi, kendi siyasetini ve sözünü söyleyebilmesiyle ortaya çıkacak bu potansiyel başta egemenler olmak üzere demokrasi karşıtı tüm güçlerin korkulu rüyasıdır. Demokrasi ve laikliğin temel toplumsal güçlerinden biri olan Alevi kimliği ve örgütlülüğü topluma dayatılan ırkçılık, gericilik ve şeriatçılık, emek düşmanı politikalara karşı hep bir barikat ola gelmiştir.

    “DEMOKRASİ GÜÇLERİ İLE MÜCADELE ETMEK TARİHİ SORUMLULUĞUMUZ”

    Son zamanlarda Isparta cemevinin açılışında yaşanan olayları değerlendirdiğimizde Alevilerin siyaset ilişkisi nasıl olmalı? Kendi sözünü ve kendi özgün siyasetini yürütüp tekrar toplumsallığını nasıl inşa edebilir sizce? Çözüm önerileriniz nelerdir?

    Günümüzde Alevilik; egemen politik aklın yönlendiriciliğinde, toplumsal öz değerlerinden kopuk, farklı, algı, kavram ve ritüeller üretilerek, yeniden inşa ediliyor. Kültürel asimilasyon kıskacındaki bizler bu çemberi kırmak için; yönümüzü kendimizin var ettiği değerlerimizin şekillendiği geçmişimizi sentezleyerek yapacağız ve ancak böylelikle geleceğimizi şekillendirebiliriz. Alevi kimliği kapitalizm öncesi sınıf mücadelesinde ezilenlerin ideolojisi olduğu ve tarih boyunca da egemenler karşı direnişinde tarihi olduğu unutulmamalı. Pir Sultandan, Kalender Çelebiye, Baba İshak gibi Alevi önderleri, Yunus Emre, Hace Bektaşi Veli, Kadıncık Ana, Nesimi, Kaygusuz Abdal gibi daha nice yol erenlerinin hümanist eşitlikçi ve özgürlükçü düşüncelerin bu topraklarda yeşermesi, bedeller ödeyerek mücadele ettikleri unutulmamalıdır. Bu mirasın ışığında bizden önceki yol önderlerimizin ayak izlerinden giderek Türkiye’deki demokrasi mücadelesi veren tüm güçlerle birleşik bir mücadeleyi hayata geçirmeye çalışmak tarihi bir sorumluluğumuz olarak hala yakıcılığını korumaktadır.

    MECLİSLEŞMELER İLE RIZALIK ALINAN, YATAY ÖRGÜTLENMELER İNŞA EDİLMELİ

    Ortak akılla önce düşlerimizi sonra geleceğimizi örgütlemeliyiz. Alevi inancı toplumsallığını sağlayabilmek için, tekrar inanç ritüellerini hayata geçirerek, pir-mürşit- talip ilişkisini güncelleyerek, meclisleşmelerle herkesin söz söyleyebileceği muhabbetleri, buluşmaları çoğaltarak, kurduğu yatay örgütlenmelerle inşa edebilir. Doğrudan demokrasi örneği olan cemlerimizde ‘Ölü giren Diri çıkar’ şeklindeki arınmanın tekrar gerçekleşebilmesi inancın folklorik halden çıkarılmasıyla mümkündür.

    Cemevlerinin binalarını kutsayarak beton yığınlarına anlam yüklememek gerekir. Alevi kurumlarında cemlerin otantik yapıları korunarak birer sanat kültür edebiyat bilim merkezlerine dönüştürebilir. Meclisleşmeleri denetleyen, rızalık alınan yatay örgütlenmelerle şeffaf ve demokratik olarak yürütebiliriz. Akışkan bilgiyi zamana uyarlayıp yorumlayarak kinden kibirden arınmış samimi dost sohbetlerinin yapıldığı bir öğretinin etrafında ‘biz’ olmalıyız. Tek başına düşünebilen, fikir üretebilen söz söyleyen, yaşamın içinde üreten, eyleyen, dönüştüren, özgür düşünceli bireyler olarak sağlıklı ‘bizler’ yaratabiliriz. Bu kurumlar insana dair politikalar üreten ve onların hayatına değen noktada yol gösteren kurumlara dönüşmelidir.  Özellikle kadınların temsiliyeti ve karar mekanizmalarında bulunduğu, yetki aldığı yapıların inşa edilmesiyle kişilerin tekelindeki Alevi siyasetini tekrar toplumsallaşacaktır.

    ALEVİ ENSTİTÜSÜ KURULMALI, DERGAHLARIN İADESİ İÇİN ÇALIŞMA YÜRÜTÜLMELİ

    Alevi enstitüleri kurularak inançtaki resmi ideolojinin yarattığı deformasyonlar ayıklanmaya çalışılabilir, sempozyumlar ve bilimsel çalışmalarla alandaki bilgiler zenginleştirilebilir ve yeni kuşağa daha doğru aktarım yapılabilir. Alevi inancının kök saldığı bölgelerde pilot bölge seçilip yoğun çalışmalar yürütülebilir. Karaburun’da Şeyh Bedrettin’in izleri, Amasya Tokat ve Karadeniz de Baba İshak, Balkanlar’da Alevi tarihi açısından tekrar kökleriyle buluşması için çalışma yürütülebilir. Günümüzde Alevi sayısının bile tam olarak bilinmemesi sorunu ele alınabilir ilk etapta. Alevi halkının nerelerde yaşadığı, kendini Alevi olarak kaç kişinin ifade ettiği, popülasyonunun sosyo-ekonomik haritası çıkarılabilir. Asimile edilen köy veya yerleşkelerin, bölgelerin haritaları çıkarılmalı ve ona göre kısa ve uzun vadede çalışma planları yapılmalı. Dergahlarımız ve inanç merkezlerimizin bizlere teslim edilmeleri için çalışmalar yürütülmeli. Buralarda büyük buluşmalar, cemler organize etmeliyiz.

    “DEMOKRASİNİN İNŞASINA KENDİ KURUMLARIMIZDA BAŞLAMALI, MECLİS OLUŞTURMALIYIZ”

    Dünyayı kasıp kavuran kapitalizim-emperyalizm sömürü ağında onun getirdiği modernite ve yabancılaşmanın tüm toplumlarda yarattığı derin yaraların bilinciyle inancımızdaki bu kültürel kuşatmayı kırmak için yaşadığımız çağın ruhuna uygun olarak inancımızı yeniden örgütlemeliyiz ve güncellemeliyiz. Bu örgütlenmeyi başardığımızda hem sosyal hem kültürel hem de inançsal değerlerimiz tekrar hayat bulur ve yol kesintiye uğramadan kendini sürdürebilir. Geniş katılımlı ‘Alevi Meclisleri’ oluşturmalıyız. Bu meclislerde çıkan sonuçlar bilgi havuzu oluşturularak herkesle paylaşılmalıdır. Sonrasında akademi gibi çalışılarak sosyal bilimlerin öncülüğünde inançsal kültürel ve sosyal aydınlanmanın yaşanması halinde önemli bir sinerji yaratılmış olur.

    Bu örgütlenme ağlarının örülmesi ve inancın tekrar kökleriyle buluşmasını sağlayacak örgütlü ve bilinçli müdahalenin, toplumsallığından koparılan Alevi toplumunu tekrar kendi öz gücüne dayanarak söz kurmasını da sağlayacağı düşüncesindeyim. İlk önce demokrasinin inşasına kendi kurduğu örgütlerinde hayata geçirerek başlanabilir. Hiyerarşi ve iktidarların reddedildiği, binlerce yıllık geçmişiyle yürütülen cemlerimizde ki cemal-cemale muhabbetlerde; toplumsal sorunların, konuşulup çözüm üretildiği doğrudan doğruya demokrasinin de hayat bulduğu yerlerdir. İnsan toplumsallaştıkça iktidar ve hiyerarşiyi eril yapıyı reddeder. Meclisleşme gibi geniş buluşmalarda ast üst ilişkiyi reddeden yatay örgütlenmenin esas alınması, ortaklaşma ve eş güdümlü çalışmayı da beraberinde getirdiğinde toplumsallaşma kaçınılmaz olacaktır. Bu meclisten seçilecek üst kurullarda, kararlarını, hukukunu ve gelişen olumsuzluklarda yapılacakları kararlaştırabilir böylelikle öz denetleme ve öz disiplin sağlanabilir. 

    DEMOKRASİ, ŞEFFAFALIK VE HESAP VERİLEBİRLİĞİ HAYATA GEÇİRMELİYİZ

    Demokratik meclisleşmenin ruhu her türlü iktidar erkini milliyetçi cinsiyetçi ve tekçi düşünceyi reddeden esaslara dayanmalıdır. İnancımızda yıllarca hayat bulmuş demokrasi, şeffaflık ve hesap verilebilirliği güncelleyerek önce kendi kurumlarımızda hayata geçirip, demokrasiyi ete kemiğe büründürebilirsek ondan sonra ülkemizde demokrasi ikliminden bahsedebiliriz. Eşit yurttaşlık talebimizin, eşitlikçi bir yapının oluşması ile gerçekleşeceğinin bilincinde olmalıyız.  Dünyadaki kadın sorununu Alevi kadın sorunuyla birleştirerek,’ rıza şehri ‘ütopyamızı emek mücadelesiyle birleştirerek, doğa merkezli inancımızı ekolojik ve iklim krizlerinin engellenmesi mücadelelerini birleştirerek, Can kavramını tüm ezilen yok sayılan ötekileştirilenlerin kimlik mücadelesiyle birleştirerek yol alabiliriz.
    Baskıcı, asimilasyoncu ve tekçi iktidarlara alternatif yeni, özgür, katılımcı toplumun filizlenmesi böyle sağlanacaktır. Tüm Alevi kurumlarının dahil olduğu bu meclisleşmeyle dikey olmayan yatay örgütlenmenin örülmesiyle sağlanan doğrudan demokrasinin yaşamsal kılınması tekrar Aleviliğin toplumsallaşmasını sağlayacağı gibi, insanlığın adalet eşitlik, özgürlük arayışının meşru yolunu ve temelini de atmış olacaktır.

    Ersin ÖZGÜL/İZMİR

    İLGİLİ HABERLER:

    1-‘Alevi hareketi Alevilik ve siyaset ilişkisini belirlemeli; Alevi meclisi oluşturulmalı’
    2-‘İçinde talip olamadığımız cemevleri gerçekliği ile karşı karşıya kaldık’
    3-‘Türkiye’de bugün ne kadar cemevi varsa yasadışı ve gecekondu statüsündedir’
    4- ‘Aleviler sistemli bir politikayla kontrol altına alınmak isteniyor’
    5- ‘Neden bu kadar çok cemevi var, neden içinde Alevi az?’
    6-‘Alevilerin devlete olan hizmetlerinin iki torba çimentoyla eş tutulması zulümdür’-VİDEO
    7-‘Artık yönümüzü kendi öz gücümüz olan talip hanelerine çevirmeliyiz’
    8-‘Alevilerin kendi cemevlerini yapabilecek güçleri vardır’
    9-‘Alevilerin sorunu anayasaldır, çözümü de meclistir’
    10-‘Cemevleri koz haline geldi; Alevilerin özgürleşmesinin önü kesilmek isteniyor’
    11-‘Alevi kurum yöneticileri, Alevilerin menfaatini koruyan çizgide siyaseti kurmalıdır’