Etiket: dtp

  • Demirtaş: Devlet, şehirleri yaktı, Netenyahu ile ne farkınız var?

    Demirtaş: Devlet, şehirleri yaktı, Netenyahu ile ne farkınız var?

    PİRHA – Kobanî Davası kapsamında savunma yapan Selahattin Demirtaş, hendek çatışmalarında iktidarın tavrını eleştirerek “Operasyonun bir numaralısı darbeden tutuklandı” dedi. Demirtaş, Demokratik Özerklik modelinin önemine dikkat çekerek “Tek adam, tek millet ile yönetemezsiniz, arıza çıkar. Mağdurlar olarak çözümü biz üretiyoruz ama muhatabımız yargıçlar, hakimler oluyor. Bu bir sorun işte. Adı da Kürt sorunudur” ifadelerini kullandı.

    Kobanî Davası, Ankara 22’nci Ağır Ceza Mahkemesinde devam ediyor. HDP önceki dönem Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş savunmasına devam etti.

    SEGBİS sistemi ile duruşmaya katılan Demirtaş, “Dün savunmamı ‘kendini bil’ desturu üzerine kurmuştum. Bugün yine savunmamı ‘hiçbir şey göründüğü gibi değildir’ temeli üzerine oturtmak istiyorum” dedi. “Heyetinizin, bizi yargılayan devletin, hükümetin ve medyanın gördüğü gerçeklik, gerçeklik değildir” diyen Selahattin Demirtaş, şu savunmayı yaptı:

    “Barikatlar, hendekler kazıldı, çatışmalar yaşandı. Bunları Demirtaş da savundu, öyle mi? Değil. Biz kendi iddiamızı, iddianamemizi ortaya çıkaralım. Biz suçlu değiliz. Başka suçlular var. En başta suçlama konusu yapılan demokratik özerklik nedir onu anlatarak başlayalım. Biz kafadan mı uydurduk bunu? Seçim beyannamelerimizi hatırlatmak istiyorum. Örneğin Demokratik Toplum Partisi (DTP) 2010 yılında bir tutum belgesi yayınladı. Başlıklardan bir tanesi ‘demokratik özerklik’ti.

    “DEMOKRATİK ÖZERKLİĞİ HEP SAVUNDUK”

    Demokratik özerkliği bugüne değin hep savunduk. Kadın çalışmalarını, anadil çalışmalarını da savunmuşuz. Partimizin bütün programlarını tüm aşamalarda seçmene vaat etmişiz. Çok sayıda çalıştay yapmışız bu konuda. Dolayısıyla özerklik fikri bir anda ortaya çıkmış, barikat-hendek ile ortaya çıkmış bir şey değildir. DEM Parti programında da vardır. Dolayısıyla özerkliğin terör faaliyeti olarak görülmesi doğru değildir. Şimdi bu hendek-barikat dönemine dönelim. Orada bir terör mü var, yoksa terör mü estirilmiş birlikte bakalım. Ayrıca devlete beğendirmek zorunda da değiliz. Biz halka konuşuruz, devlete konuşmayız.

    Özerklik bir yönetim biçimidir ve savunulması bölücülük değildir. İnsanlar bağımsız Kürdistanı da savunabilir ki bu da suç olamaz. Nedir demokratik özerklik? Faşizmi oylamaya götüremezsiniz, ayrımcılığı ve kadın düşmanlığını sunamazsınız ama devlet mimarisi için modelleri sunarsınız. Mesela başkanlık sistemini önerenler ve hayata geçirenler serbest, bir başka modeli savunmak ise suç. Neden?

    Eğer beni duyuyorsa Abdullah Öcalan’a da çağrı yapmak istiyorum. Bence iki kere iki de dört eder de demeli, hayata dair her şeyi söylemeli. Çarpım tablosundan da çıkarılacak mı görelim. Bir fikrin hayata geçme biçimi önemlidir. Eğer şiddet ile hayata geçirirseniz suç olur. Bugün kullandığımız bilimin ve teknolojinin çok büyük bir kısmı Yahudiler tarafından kazandırılmıştır. Şu anda Yahudilerin şirketlerini falan protesto ediyorlar ya bence yerçekimini protesto etsinler. Kuantumu tanımayın ya da uzayı tanımayın. Bir bakalım ne olacak. Mesela asansöre binmeyin, gavur icadıdır. Önünüzdeki mikrofonu icat eden kişi Türk’e karşı olan biri olabilir mi bilmiyorum ama örneğin onu da kullanmayın.

    “İŞTE BUNUN ADI KÜRT SORUNUDUR”

    Bir başka şey ile devam edeyim. Hilafeti savunmak, şeriatı savunmak suç değil. Bence de ifade özgürlüğüdür, kesinlikle savunabilirler. Bunu hileyle, suçla isteyenler yapamazlar. Kürtler 100 yıl sonra bir fikir gerçekleştirmişler, anlatmaya çalışıyorlar. Bırakın Meclis’te, basında anlatmamızı, hakimlere karşı savunmak zorunda kalıyoruz. İşte bunun adı Kürt sorunudur. Bugün İstanbul’un ortasında hilafeti savunabilirim, başım okşanır ama Kürtlerin savunduğu bir modeli savunamam. Peki, nasıl bir arada yaşayacağız? Anayasa ‘herkes Türk’tür’ diyor. ‘Türkçe dışında anadilde eğitim yapılamaz’ diyor. ‘Geriye kalan hiçbir dil anadil değildir’ diyor. ‘Ortak tarihimiz vardır’ diyor.

    Tek adam ile yönetemezsiniz, tek millet ile yönetemezsiniz arıza çıkar. Kimseye kabul ettiremezsiniz. Duruşma salonunda bulunanlara kabul ettirirsiniz belki. Milyonlarca kişiye, halka kabul ettiremezsiniz. İsyan ederler. Ne lazım bize o zaman, yeni bir model lazım. Kürt halkı, siyaseti ve hareketi yıllarca bunu tartıştı. 100 yıldır bunu tartışıyor. PKK bunun son halkasıdır. Biz bir çözüm üretmek istiyoruz, mağdurlar olarak çözümü biz üretiyoruz. Birlikte yaşamak istiyoruz mağdurlar olarak ama muhatabımız yargıçlar, hakimler oluyor. Bu bir sorun işte. Adı da Kürt sorunudur.

    “ÖCALAN DEVREDE OLMALI”

    Kürtler olarak teklif olarak sunuyoruz, 100 yıllık Kürt sorununu gelin bitirelim. Abdullah Öcalan devrede olmalı. Kiminle savaşıyorsan onunla barışırsın. İki kere iki dört. PKK’ye savaşı yürütüyorsun gidip ETA ile müzakere yürüteceksin. Böyle olur mu? Demokratik özerklik uzlaşma ile olur. Rıza üzerine inşa edilir. Silah ile olmaz, hendek ve barikat ile olmaz. Ben bunu ilk günden beri böyle savundum. Demokratik özerklik silah zoruyla olmaz. Sadece ikna ile olur. Bir arada yaşamak zorla olabilecek bir şey değildir. Abdullah Öcalan’ın yapmaya çalıştığı buydu. Silahın özerklik ile alakası yoktur.

    Birkaç ilçede özerklik ilan edildi. Gençler polisin ilçelere girmesini istemiyordu. Ellerinde de silah yoktu. İlk başlarda böyleydi. ‘Gidip copluyorsunuz, baskı uyguluyorsunuz, cezaevine atıyorsunuz. Hendek kazmasın da ne yapsın?’ demişiz. O sırada henüz çatışmalar başlamamıştı.

    “EFKAN ALA ÇIKSIN KONUŞSUN”

    Şırnak için bir korucu geldi. Kandil’de üst düzey kişiler ile görüştüğünü söylüyordu. Ankara’ya gelmişti. Sırrı Süreyya Önder bize söyledi. O dönem güvenlik müsteşarı Muhammet Dervişoğlu yanına gitti, ‘Bu korucubaşı bunu söylüyor’ dedi. Şırnak’ta operasyonların durabileceğini söyledi. Onlar da konuyu ciddiye aldılar ve bir gün uğraştılar. Ordunun bir kademesinde tıkandı. PKK’nin içinde de tıkandı. Biz çıkmalarını istiyorduk. Ordunun izin vermesini istiyorduk ama bunu sağlayamadık. En çok Sur için uğraştık. O dönemin İçişleri Bakanı Efkan Ala çıksın konuşsun.

    Özyönetimlere yönelik Sur’da, Şırnak’ta, Nusaybin’de, Hakkari’de operasyon düzenleyen komutanlar, valiler, hatta operasyonun bir numaralısı darbeden tutuklandı. Biz çözmeye çalıştıkça neden tırmandığını anlamaya çalışıyorduk. Darbeden sonra öğrendik. Çünkü darbenin önü açılmaya çalışılıyordu.

    Devlet Bahçeli Nusaybin için ‘Taş üstünde taş, baş üstünde baş bırakmayın’ diye açıklama yaptı. Bu şiddet çağrısı mı değil mi? Bir de size okuduğum bizim açıklamalar ile karşılaştırın. Bizim açıklamamız mı bu açıklama mı terör? Terör işte budur. Sivil gözetmeksizin orayı yerle bir etmek. Erdoğan da Bahçeli’den sonra açıklama yaptı. Ülkenin Cumhurbaşkanı top atışları ile vurulmasını istedi. F-16 neden kullanılmıyor diye tartışıldı. Gazze’ye yapılanın aynısı o dönemde yapıldı. Şimdi biz bundan yargılanıyoruz. Savcı Bahçeli’nin, Erdoğan’ın, Davutoğlu’nun konuşmalarını niye koymuyor?

    “DEVLET ŞEHİRLERİ YAKTI”

    Tek tek evlere girerek altınları, paraları çaldılar. Kadınların makyaj malzemeleriyle, çamaşırlarıyla neler yaptılar bunları anlatmak dahi istemiyorum. Af Örgütü, İnsan Hakları Derneği, Diyarbakır Barosu ve pek çok kurumun raporları buradadır. Okumak isterseniz duruyor. Evlere, yaralılara, cenazelere yapılanların tek tek hepsi yer alıyor. Ancak biz bu raporları okuyarak öğrenmedik, biz bunları yaşadık. Vergi ödediğimiz devlet gelip şehirlerimizi yıktı, bizi öldürdü. Devlet kendisine silah çekene gül mü uzatacak? Hayır, yasa var. Ama sen on iki şehri, kasabayı nasıl kökünden silersin!

    Silvan’da Figen Yüksekdağ’ı öldüreceklerdi. Olayların büyümesi için bu provokasyonu yapacaklardı. Ancak biz bunu engelledik ve Yüksekdağ’ı oradan çıkardık. Efkan Ala, Meclis oturumunda Mithat Sancar’ın sorusu üzerine itirafta bulundu. Diyor ki ‘Evet, bizim de kontrol edemediğimiz güçler var’. Bu Meclis tutanaklarına geçti. Ben ne yapmışım o dönemde? Onlar duvarlara bu yazıları yazarken, ben ne yapmışım? Belki de Kürtlerin bir kısmı bu sözlerimden dolayı bana kızgındır. Kimin katliam yaptığı ortadadır. Yapılan şey Kürt’e zulümdür. Biz bunları yapmadık diye ve insan haklarını savunduk diye kimse bizi suçlayamaz.

    “NETANYAHU İLE NE FARKINIZ VAR?”

    İktidar bizi içerde tutmanın nimetlerini yiyor. İki dönemdir bu nedenlerden ötürü kayyım atıyor. Yıllarca barış için çabaladık. Türkiye’nin yönetiminin nasıl teslim alındığını görün. Yapamıyorsanuz davadan çekilin ama bu ahlaksızlara alet olmayın. Burada tek yalan konuşmadık. Netenyahu ile aranızda ne fark var? Kanlı cenaze fotoları, parçalanmış cenaze fotoları, sokakta bırakılan cenaze fotoğrafı… Taybet Ana 7 gün sokakta kaldı. Çürümeye terk edildi yaşlı bir kadının cenazesi. Cenazesini almak isteyen bir çocuğu öldürüldü, bir çocuğu ayağından vuruldu. Sokağın başında keskin nişancı vardı. Ateş eden de kendine Müslüman diyordu. Ahmet Davutoğlu da kendine Müslüman diyor. Bunları yapan alçaktır, namussuzdur. Ona emir veren de yapan da namussuzdur. Terör örgütü propagandası bu ise bin defa söylüyorum.

    İddianameyi yazan savcı savunuyordu. Siz bu askerleri savunuyor musunuz? Bu hadsizlere hadlerini bildirenlere de terörist diyorsunuz. Meclis’i bombaladılar ya! Siz yargılamadınız mı bunları? Şimdi de bizi aynı salona tıkmışsınız. Allah, halk, kanun katında da masumuz. Zulme uğruyoruz. Ama onurlu ve gururluyuz, teslim de olmayacağız.

    “BU FEZLEKELERİ HAZIRLAYANLAR ÖDÜLLENDİRİLDİ”

    Kürt çocuğu Kürt dilinin anadili olmasını istemesin de kim istesin? Keşke Türkler çıkıp istese. Bakın size bir devlet büyüğümüzün bir demecini okuyayım. Benim de katıldığım bir demeç. Demiş ki ‘Ey Almanya! Sen benim vatandaşımın anadilini nasıl yasaklarsın? Sen nasıl Türkçeyi yasaklarsın?’ Erdoğan diyor bunları. Biz de sonraki gün çıkıp kendisinin haklı olduğunu savunmuşuz. Almanya’da bir Türkiye bölgesi yok bu arada. Ama Türkiye’de Kürdistan var, yahu Kürdistan! Ancak anadilde eğitimi bırak isim koymasını yasaklıyorsunuz. Bu da ikiyüzlü siyasetin başka bir örneğiydi.

    Kürtçenin eğitim dili olması için yaptığımız etkinliğin üzerinden 9 yıl geçmiş, FETÖ’cü savcı hakkımızda fezleke hazırladı. Kim hakkımızda fezleke hazırlasa kurtuluyordu. Kim ki bize çok ceza verdi, bakan yardımcısı oldu, HSK’ya alındı. Bu fezlekeleri hazırlayanlar ödüllendirildi. Bakın bir konuşmada ‘Putin ile görüşmek için dört takla atıyorsunuz’ demişim. Bana cumhurbaşkanına hakaretten 3 buçuk yıl ceza verildi. Bu hakimi bana sırf ceza versin diye Mersin Mut’tan getirdiler. Bu da seçim ayarlıydı.”

    PİRHA/ANKARA

  • Sebahat Tuncel: Seçimlerde Kürtler ve Alevilerin tutumu belirleyici olacaktır

    Sebahat Tuncel: Seçimlerde Kürtler ve Alevilerin tutumu belirleyici olacaktır

    PİRHA – Tutuklu siyasetçi Sebahat Tuncel, güncel gelişmelere dair PİRHA’nın sorularını yanıtladı. Tuncel, Alevi toplumunun cemevleri etrafında örgütlenmesinin devleti korkuttuğunu ifade etti. Tuncel, seçim atmosferine ilişkin ise 6’lı masanın Kürt, Alevi, kadın, emek sorunu gibi alanlara ilişkin politikalarının muğlak olduğunu söyledi.

     

    Siyasete Halkın Demokrasi Partisi’nde (HADEP) başlayan Sebahat Tuncel, sırasıyla Demokratik Halk Partisi (DEHAP) ve Demokratik Toplum Partisi’nde (DTP) görevler aldı.

    Cezaevinde tutukluyken 22 Temmuz 2007 genel seçimde İstanbul’dan bağımsız milletvekili seçilen Tuncel, ilerleyen tarihlerde Demokratik Toplum Partisi’nin kapatılmasıyla birlikte Barış ve Demokrasi Partisi’nde siyasi çalışmalarını sürdürdü.

    2011 yılındaki genel seçimlerde İstanbul 1. Bölge’den bağımsız milletvekili adayı olan Tuncel, 93.679 oy alarak bir kez daha milletvekili seçildi. Ertuğrul Kürkçü ile birlikte 15 Ekim 2011’de kurulan Halkların Demokratik Kongresi’nin eş sözcüsü olan Sebahat Tuncel, 2012’de örgüte üye olduğu gerekçesiyle 8 yıl 9 ay hapis cezasına çarptırıldı. Hakkında yurt dışına çıkış yasağı da getirilen Tuncel’e milletvekili olduğu için ceza uygulanmadı.

    Demokratik Bölgeler Partisi’nin Eş Genel Başkanlığını da yapan Sebahat Tuncel en son HDP’li milletvekillerinin tutuklanmasını Diyarbakır’da protesto ederken gözaltına alındı. 6 Kasım 2016’da tutuklanan Tuncel hakkında “silahlı terör örgütüne üye olmak” ve “terör örgütü propagandası yapmak” suçlarından 8 yıldan 20 yıla kadar hapis istemiyle dava açıldı. 1 Şubat 2019’da 5. Ağır Ceza Mahkemesinde görülen davada Tuncel, toplamda 15 yıl hapis cezasına çarptırıldı.

    AKP, ALEVİLERE KARŞI ASİMİLASYON POLİTİKASINI GÜNCELLEDİ”

    Halen Ankara Sincan Cezaevinde olan Sebahat Tuncel’e, ülkenin mevcut siyasi atmosferini sorduk. İktidarın, Alevilik üzerindeki planları, Alevi hak mücadelesinin bugünü ve seçimlere giderken toplumun alacağı tavrın ne yönde olması gerektiğine dair sorularımıza Sebahat Tuncel’in cevaplarını paylaşıyoruz.

    PİRHA: AKP-MHP hükümetinin Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesindeki Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı projesini nasıl değerlendiriyorsunuz?

    Sebahat Tuncel: AKP-MHP, Aleviler üzerinde yeni bir asimilasyon politikasını devreye koymaktadır. Bunu yaparken de sözde, Alevilerin hak ve özgürlük talebine cevap veriyormuş gibi davranmaktadır. Cemevlerinin elektrik, su giderlerinin devlet tarafından karşılanması, dedelere maaş bağlanması, Alevi dernek ve kurumlarının Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde kurulacak olan Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı kurma projesi esasta Alevileri devlete bağlama ve kendi ideolojik politik eksenine almaktır. Bu proje yeni değil bana göre. Hatırlarsanız daha önce Cami-Cemevi projesi ile Fetö’cüler bunu yapmak istedi. Ancak 15 Temmuz başarısız darbe girişimi sonrası AKP-Fetö ortaklığının bitmesi ile bu proje hayata geçirilemedi. Ancak AKP, Alevilere karşı asimilasyon politikasını güncelleyerek yeniden devreye koydu. Ne yazık ki bu asimilasyon projesine bazı Alevi kurum ve kişileri de alet oldu. R.T. Erdoğan’ın Ankara’daki bir cemevine yaptığı ziyaret ve yaşananları kamuoyu yolundan takip ettik.
    Alevilerin, özellikle Kızılbaş Alevilerinin önünde Türkiye’de kendi inanç kimliği etrafında özgürce örgütlenmesi, kendi inanç ve kültürünü gelecek kuşaklara taşıması konusunda hala çok ciddi engeller varken devlet, Alevilere yönelik geliştirdiği katliam, asimilasyon, baskı politikaları ile yüzleşmeden, Alevi inancını tanımadan, sadece bazı ekonomik talepleri karşılayarak Alevi toplumunun özgürlük, eşitlik, demokrasi talebini karşılamış olmuyor. Alevilere eşit yurttaş olma, Alevi inancını ve kültürünü özgürce yaşama, dergah ve cemevlerinin yasal statüye kavuşması için yıllardır mücadele eden kurumların, Alevi örgütlerinin taleplerini kadükleştiriyor.

    “ÖRGÜTLÜ VE BİLİNÇLİ BİR TOPLUM GERÇEĞİNİ ORTAYA ÇIKARDI

    -Peki neden iktidar böyle bir adım atma ihtiyacı duydu? Gerçekten Alevi halkının taleplerini mi karşılıyor? Seçimler için mi böyle bir adım attı?

    Bence bunu sadece bir seçim hamlesi olarak görmek eksiklik olur. Elbette ki iktidarın böyle bir amacı olabilir. Ama asıl amacı özellikle 90’lı yıllardan sonra gelişen Alevi muhalefetinin eşit ve özgür yurttaşlık talebi ve Alevi inancının yasal güvenceye kavuşması talepleri ve Alevilerin devletten bağımsız olarak kendi imkanlarıyla açtıkları cemevlerine Alevi toplumunun yoğun bir ilgi göstermesi ve onun etrafında örgütlenmesi devleti korkutmakta ve endişelendirmektedir. Sayısı 20 milyondan fazla olan Alevilerin II. Mahmut döneminde başlayan ve sonraki süreçlerde devam ettirilen baskı, asimilasyon politikalarına karşı güçlü itirazı ve bu itirazını örgütlemesi tekçi, otoriter, faşizan, mülkiyetçi iktidar odaklarını rahatsız etmiştir. O nedenle Alevilerin taleplerini manipüle ederek, Aleviler üzerinden devlet denetimi ve baskısını güçlendirerek, özgürlükçü talepleri bastırmak istiyorlar. Bu politika sadece AKP-MHP-Ergenekon ittifakının politikası değil. Aleviler cumhuriyetin kuruluş süreci ve sonrasında da Kemalizm eliyle asimile edildiler. Özellikle Kürt Alevilere yönelik özel inkar, imha ve asimilasyon politikası uygulandı. Öyle ki Alevilik inanç kimliği yerine inkar edilerek Kürt kimliğinin asimilasyonu Kürt ulusal bütünlüğünün engellenmesi için suni bir Alevi-Şafi çatışması yaratıldı. Tabii bu politikaların etkili olmasında bazı tarihsel gelişmelerin de etkisi oldu. Örneğin Yavuz Sultan Selim tarafından 40 bin Alevinin katledilmesi, Çaldıran Savaşı, Hamidiye Alaylarına Alevi aşiretlerin talep etmelerine rağmen sadece Sünni aşiretlerin alınması vb. tarihsel gelişmelerde merkezi devletin bilinçli olarak Aleviler üzerinde yürüttükleri politikalar Mezopotamya ve Anadolu’da Alevilerin siyasal, ekonomik, kültürel geleceğinin şekillenmesinde etkili olmuştur.
    Sonuç itibariyle Cumhuriyetin kuruluşundan bugüne Aleviler üzerinde inkar imha ve asimilasyon politikası her iktidar tarafından güncellenerek devam ettirilmiştir. Bugün AKP-MHP iktidarının yaptığı da bundan başka bir şey değildir. Ama Aleviler eski Aleviler değil. Alevi aydınlarının, Alevi örgütlerinin verdiği mücadele ve emek, Alevi toplumunda da önemli değişimlere yol açmıştır. Bu aynı zamanda örgütlü ve bilinçli bir toplum gerçeğini ortaya çıkarmıştır. Bu da insana umut vermektedir.

    BU DAYANIŞMA VE BİRLİK KURULTAYLA SINIRLI KALMAMALI”

    -Alevi kurumları, iktidarın Cemevi Başkanlığı projesine karşı birtakım eylemden sonra İstanbul’da Büyük Alevi Kurultayı düzenledi. Bu kurultayda ilk kez 7 Alevi çatı örgütü bir araya geldi. Bu birliktelikteki moral ve coşkuyu, Alevi sorununun çözümü konusunda başarıya ulaştırmak adına ne yapmalı?

    İktidarın Aleviler üzerinden geliştirmek istediği, yani asimilasyon politikasına karşı Alevi Kurumu ve kişilerin yaptığı açıklamalar en son sizin de belirttiğiniz gibi İstanbul’da Büyük Alevi Kurultayının toplanmış olması oldukça önemli. Bu kurultayın bir diğer önemi de ilk kez 7 Alevi çatı örgütünün bir arada olması ve ortak bir deklarasyona imza atmalarıdır. Bu hem kurultayın büyük bir moral ve coşkuyla geçmesine hem de Alevi toplumunda büyük bir coşku ve heyecana yol açmıştır. Yukarıda da ifade etmeye çalıştığım gibi devletin sistemli olarak yürüttüğü inkar, imha ve asimilasyon politikası, Alevilerin dergah ve cemlerinin yasaklanması, sürekli bir Alevi-Sünni çatışması yaratılması; hatta bu çatışmayı 12 Eylül Darbesinin zemini olarak 1978 Maraş Katliamı kullanılarak Alevilerin sürekli bir güvenlik tehdidi altında tutulması, Alevilerin evlerinin işaretlenmesi, Alevilere karşı yaralayıcı, ayrımcı, ırkçı söylemlerin geliştirilmesi vb. daha birçok Alevilere karşı ayrımcı, ötekileştirici şiddet politikalarına karşı yan yana durmak, dayanışmak açısından da bu kurultayın toplanmış olmasını önemsiyorum. Ancak bu dayanışma ve birlik sadece bir kurultayla sınırlı kalmamalı, burada başlayan birlik, yaşamın her alanında geliştirilmelidir.

    BARIŞÇIL BİR SİSTEM GELİŞTİRMESİ, HALKLARIMIZIN GELECEĞİ AÇISINDAN ÖNEMLİDİR.

    Türkiye’deki ulus devlet geleneği Alevilerin hem birbiriyle hem diğer inanç ve kültürlerle yan yana gelmesini engellemiş, halklar arasında çatışma ve çelişkileri derinleştirmiş, toplumu kutuplaştırarak, üzerinde baskı ve denetim kurarak korku iklimini hakim kılmıştır. Devletler özellikle de ulus devletlerin kendisini ayakta tutmanın tek yolu olası şiddet, zor ve baskı mekanizmalarını toplum üzerinde kullanmaktan çekinmemiştir. Halkların, inançların, kadınların, gençlerin bu gerçekliği görerek demokratik, özgürlükçü ekolojik ve barışçıl bir sistem geliştirmesi, halklarımızın geleceği açısından önemlidir.
    Alevilik inancı ve kültürü, eşitlikçi, komünal bir yaşamı, barış ve adaleti, doğaya saygıyı önceleyen bir inançtır. Bu ilkeler, geleceğimizi kurmak açısından da oldukça önemlidir. O nedenle Aleviler önce kendi içinde birlik ve dayanışmayı esas almalı, sonra da birlikte yaşadıkları haklarla, inançlarla, eşit, özgür bir ilişki sağlaması, haklarımızın geleceği açısından önemli diye düşünüyorum. Alevi kurumları, toplumun siyasal, kültürel ekonomik, ekolojik, barış, özgürlük ve eşitlik taleplerine çözümler üretecek, katılımcı, demokratik, özgürlükçü bir yönetim anlayışı geliştirerek politikalarını toplumsallaştırma ve toplumun politikleşmesine öncülük etme sorumluluğu ile karşı karşıyadır.

    SEÇİM SÜRECİNDE ALEVİLERİN TUTUMU BELİRLEYİCİ OLACAKTIR”

    -Mevcut Alevi hareketinin mücadelesini nasıl değerlendiriyorsunuz?

    Mevcut Alevi örgütlerinin önemli bir mücadele deneyiminin oluştuğunu düşünüyorum. Maraş, Sivas, Çorum Katliamları’nın unutulmaması, Alevilere yönelik inkar ve asimilasyon politikalarının teşhir edilmesi ve Alevi inanç ve ritüellerinin toplum tarafından yaşatılması açısından verdikleri mücadele anlamlı ve önemli. Ancak Alevi kurumlarının devlet, ulus devlet gerçeğini yeterince bilince çıkardığını düşünmüyorum. Tabii yanlış anlaşılmasın; Alevi örgütleri de yekpare değil ve farklı ideolojik siyasi perspektiflere sahipler ve bu durum Alevi örgütlerinin yan yana gelmesini engelleyen en temel etken.

    Şunun da altını çizmek gerekir, 6 yılı aşkın bir süredir cezaevindeyim ve cezaevi koşullarında dışarıdaki siyasal, toplumsal mücadeleyi, kadın hareketini, Alevi hareketini, emek-ekoloji hareketlerini ve sistem karşıtı hareketleri takip etmeye çalışıyorum. Cezaevlerinde, muhalif kesimlerin seslerinin, iktidar tarafından yasakçı zihniyetle kısıtlandığını, anti demokratik koşullar nedeniyle bazı eksiklikler, gerçeği tam anlamıyla ifade edememe durumu olabilir. O nedenle mevcut olanaklar ışığında yaptığım okumalar üzerinden değerlendirmeler yapabildiğim gerçeğini de ifade etmek isterim. Konuya yeniden dönersek, Alevi örgütlerinin dernek, kurum, kendi örgütünün çıkar ve öncülüklerinden ziyade toplumun çıkar ve önceliklerini öncelemeleri gerekir. Türkiye’de yaşanan ekonomik, siyasi kriz ve ırkçı, milliyetçi, cinsiyetçi, dinci politikalara karşı özgürlük, demokrasi, barış, adalet, insanca ve onurlu bir yaşam için gerekli olan ayrı ayrı değil, birlikte, yan yana durarak, güçleri birleştirerek cevap olabiliriz. Bu kritik dönemeçte Alevi örgütlerine büyük bir görev düşmektedir. Özellikle seçim sürecinde Alevilerin tutumu belirleyici olacaktır. İstanbul’da toplanan ve 7 Alevi çatı örgütünü birleştiren kurultayın süreklileştirilmesi halklarımızın, kadınların, gençlerin özgür geleceği için mücadeleyi yükseltmesi tarihsel bir sorumluluk olarak önlerinde durmaktadır.

    “6’LI MASANIN, ALEVİ SORUNU HAKKINDA POLİTİKALARI MUĞLAK”

    -Bir Alevi yurttaş olarak, Alevi toplumunun seçimlerde nerede ve hangi sebepler doğrultusunda taraf almasını önerirsiniz?

    Bu seçimde Kürtler kadar Aleviler de belirleyici bir rol oynayacaktır. 2023 seçimleri Türkiye’nin geleceği açısından kritik bir öneme sahip. AKP-MHP iktidarı 2. cumhuriyetin kurumsallaşması ve anayasal güvenceye kavuşması için her türlü yol ve yöntemi devreye koyacağı gerçeği herkes tarafından bilinmektedir. Tekçi, otoriter, milliyetçi, cinsiyetçi ‘tek adam rejimi’ olarak adlandırılan ucube sistemin kurumsallaşması tüm Türkiye halkları açısından ciddi bir tehlikedir. AKP sadece Kürt karşıtı değil aynı zamanda Alevi karşıtıdır, kadın karşıtıdır, emek karşıtıdır. Hem içeride hem dışarıda yürüttüğü savaş politikası, bugün yaşanan ekonomik krizin temel nedenidir. Kendi hanedanı ve etrafındaki sermayedarları zenginleştirirken toplumu derin bir yoksulluğa, açlığa mahkum etmektedir. Kendi iktidarı için özellikle Kürt siyasi hareketine yönelik zor ve baskı politikasını devreye koymuş, kayyım siyaseti ile halk iradesini gasp etmiş, HDP’nin kapatılması, demokratik siyaset alanının ortadan kaldırılması için her türlü hukuksuzluğu devreye koymuştur. Toplumun neredeyse yarısı iktidara göre terörist ilan edilmiştir. Anayasa, parlamento askıya alınmış, OHAL uygulamaları süreklileştirilmiştir. Bu toplumda büyük bir umutsuzluğa neden olmuş durumda. Bu durumu değiştirmek için seçimler önemli bir aşamadır. Tabii ki mafya düzenine dönüştürülen, her türlü hukuksuzluğun bizzat iktidar tarafından yapıldığı bir sistemi değiştirmek bir tercihten ziyade zorunluluk olarak önümüzde durmaktadır.

    MESELE TÜRKİYE’DEKİ REJİM KRİZİNİN NASIL ÇÖZÜLECEĞİDİR

    Mesele sadece Cumhurbaşkanlığı koltuğuna kimin oturacağı değil. Mesele Türkiye’deki rejim krizinin nasıl çözüleceğidir. Mevcut iktidarın nasıl bir Türkiye yaratmaya çalıştığını 20 yıllık iktidar deneyiminden biliyoruz. Millet ittifakı veya bilinen adıyla 6’lı masanın da Türkiye’de yaşanan temel meselelere, yani Kürt sorunu, Alevi sorunu, kadın sorunu, emek sorunu gibi alanlara ilişkin politikaları ise muğlak. Kayyım politikalarına karşı HDP’nin kapatılmasına, Kürt kurumlarına, Kürt siyasetçilere yönelik hukuksuzluklara karşı ciddi itiraz üretmeyen, sorunu görmezden gelen yaklaşımları toplumda yeterince umut yaratmamalarına neden oluyor.
    Tüm bu değerlendirmeler ışığında Emek ve Özgürlük İttifakı’nın geliştirmeye çalıştığı demokratik siyaset, 3. çizgi çok daha anlam kazanmaktadır. Türkiye’nin bu krizden çıkma yolu Demokratik Cumhuriyet’in inşasıdır. Türkiye’nin çok kimlikli, çok kültürlü, çok inançlı yapısını esas alacak, çoğulcu, demokratik, özgürlükçü, eşit yurttaşlığı, demokratik, laikliği esas alan, demokratik cumhuriyetin kuruluşunda Alevilerin de yer almasının önemli olduğunu düşünüyorum. Alevilerin siyasi parti tercihleri de çeşitlidir doğal olarak. Ama eşitlikten, özgürlükten, barıştan ve demokrasiden yana olan Alevilerin Emek ve Özgürlük Cephesinde veya onunla dayanışma içinde olması Türkiye’nin geleceği açısından önemli diye düşünüyorum. Türkiye’nin nasıl bir yöne gideceğini de Emek ve Özgürlük Cephesi belirleyecektir. Şimdi değişim ve özgürlük zamanı diyor herkese selam ve sevgilerimi sunuyorum.”

    Eren GÜVEN/ANKARA

  • Umut Kitabevi davası: Bombalamanın üzerinden 16 yıl geçti, savcılık beraat istedi

    Umut Kitabevi davası: Bombalamanın üzerinden 16 yıl geçti, savcılık beraat istedi

    PİRHA-Hakkari Şemdinli’deki Umut Kitabevi’nin 9 Kasım 2005 tarihinde bombalanmasının üzerinden 16 sene geçti. Olay ve sonrasında yaşanan protestolarda toplamda 5 kişi öldürüldü. Dönemin Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt, sanık astsubaylar için “Tanıyorum, iyi çocuklar” dedi. Yeniden yargılanan sanıklar için savcılık ‘delil yetersizliğinden’ beraat istedi.

    Hakkari’nin Şemdinli ilçesinde, Seferi Yılmaz’a ait Umut Kitabevi’ne yönelik 9 Kasım 2005’te yapılan bombalı saldırının üzerinden 16 yıl geçti. Bombalı saldırıda 1, olaydan sonra yaşanan protestolarda 4 olmak üzere toplamda 5 kişi hayatını kaybetti.

    Saldırının ardından kaçarken, halk tarafından yakalanan 3 şahsın astsubaylar Ali Kaya ve Özcan İldeniz ile itirafçı Veysel Ateş olduğu anlaşıldı. Otomobillerinde ise Seferi Yılmaz’ın evi ve Umut Kitabevi’ne ait krokiler ile silah ve çeşitli belgeler bulundu. Belgeler arasında 105 kişinin adının yazılı olduğu üç liste, haritalar, kimlik kartları, izin kağıtları olan 300 sayfalık dört klasörün yer aldığı görüldü. ‘Sakıncalı’, ‘mili’ ve ‘devlet yanlıları’ başlıklarıyla adlandırılan listelerin yanı sıra Demokratik Toplum Partisi’nin (DTP) 18 delege aday adayının fotoğraflarının bulunduğu bir başka belge de ortaya çıktı.

    Saldırı faillerinin serbest bırakıldığı söylentisinin ardından yaşanan protesto eylemlerinde de 4 kişi yaşamını yitirdi. Dönemin Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt, bombayı atan astsubaylar Ali Kaya ve Özcan İldeniz için “Tanıyorum, iyi çocuklar” dedi.

    DAVA SÜRECİNDE NELER OLDU?

    Saldırıya ilişkin Van 3’üncü Ağır Ceza Mahkemesi’nde dava açıldı. 19 Haziran 2006 tarihinde sanık astsubaylar Ali Kaya ve Özcan İldeniz ile itirafçı Veysel Ateş hakkında “insan öldürmek, örgüt kurmak ve insan öldürmeye teşebbüs” suçlarından 39 yıl 5 ay 10’ar gün hapis cezası verildi. Sanık avukatlarının itirazı üzerine temyiz incelemesini 16 Mayıs 2007’de tamamlayan Yargıtay 9’uncu Ceza Dairesi, 3 sanık hakkında verilen kararı, usul ve görev yönünden bozdu. Yeniden görülmeye başlanan davanın 14 Eylül 2007’deki duruşmasında, mahkeme heyeti “görevsizlik” kararı vererek, dosyayı Van Askeri Mahkemesi’ne gönderdi.

    Mahkemesi 14 Aralık 2007 tarihindeki ilk duruşmada sanıkların tahliyesine karar verdi. Askeri mahkeme, 22 Ocak 2010 tarihinde dava dosyasını Hakkari Ağır Ceza Mahkemesi’ne gönderme kararı aldı. Müdahil avukatlarının itirazı üzerine dosyanın gönderildiği Uyuşmazlık Mahkemesi, Anayasa’nın bazı maddelerinde yapılan değişikliği göz önünde bulundurarak, 2 Mayıs 2011 tarihinde Şemdinli Davası dosyasını yeniden Van 3’üncü Ağır Ceza Mahkemesi’ne gönderdi.

    Dava dosyasının gönderilmesiyle sanıklar 9 Haziran 2011’de yeniden tutuklandı. 10 Ocak 2012’de görülen duruşmada, sanık astsubaylar Ali Kaya ve Özcan İldeniz ile itirafçı Veysel Ateş’e “İnsan öldürmek”, “Örgüt kurmak” ve “İnsan öldürmeye teşebbüs etmek” suçlarından 39 yıl 5 ay 10’ar gün hapis cezası verildi.

    Darbe girişimi sonrası mahkum edilen sanıkların avukatları, dönemin Van Cumhuriyet Savcısı Ferhat Sarıkaya’nın davaya dönük itiraflarının ardından, yargılamanın yenilenmesi amacıyla Van 1. Ağır Ceza Mahkemesi’ne başvurmuştu. 11 Ekim 2017’de yeniden yargılama talebini kabul eden mahkeme, sanıkların tahliyesine karar vermişti. Van 1. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen son duruşmada ise, mahkeme önce tutuklu bulunan 3 sanığa “örgüt kurmak” suçundan beraat, ardından ise 3 sanığın “İnsan öldürmek ve yaralamak” suçundan dosyanın tekrar görülmesine karar vererek, üç sanığı da tahliye etti.

    Sanıkların yeniden yargılandığı davanın 14’üncü duruşması ise geçtiğimiz günlerde Van 1’inci Ağır Ceza Mahkemesi’nde görüldü. Savcı 3 sanık için “delil yetersizliğinden” beraat istedi.

    SAVCILIK, ‘DELİL YETERSİZLİĞİNDEN’ BERAAT İSTEDİ

    Yeniden görülen davanın duruşmasına katılan Seferi Yılmaz, sanıkların suç üstü yakalandıklarını ifade ederken; cezalandırılmaları gerektiğini belirtti. Dava avukatlarından Van Barosu Başkan Yardımcısı Hamza Çiftçi ise “Sanıkların bu suçu işledikleri sabittir. Sanıklar yönünde tutuklama kararı çıkarılmasını talep ediyoruz. Bu kişilerin tahliyesini gerektirecek hiçbir şey yoktur. Dosya sürüncemede bırakılıyor. Şuan bu şahıslar rahat bir şekilde gezebilmesi toplum vicdanı tarafından kabul edilemez” dedi.

    Daha sonra duruşmayı izleyen gazeteciler savcılık tarafından duruşmadan çıkarılmak istendi. Duruma tepki gösteren avukatlar bu kararın savcının değil mahkeme başkanının vereceğini hatırlattı. Savcılık esas hakkında mütalaasını sunarken; 3 sanık hakkında “Delil yetersizliği” gerekçesiyle beraat edilmesini istedi.

    Mahkeme heyeti bir sonraki duruşmayı 20 Aralık’a erteledi.

    (HABER MERKEZİ)