Etiket: edebiyat

  • Yazar Hasan Şahin okuyucularıyla buluştu-VİDEO

    Yazar Hasan Şahin okuyucularıyla buluştu-VİDEO

    PİRHA- Yazar Hasan Şahin okuyucularıyla bir araya geldi. Kitaplarına dair bilgiler paylaşan Şahin, edebiyatında toplumsal sorunlara dikkat çektiğini ifade etti.

    Yazar Hasan Şahin okuyucularıyla buluştu. Mersin’de bulunan Sokak Kitapevi’ndeki söyleşiye çok sayıda kişi katılırken, söyleşinin moderatörlüğünü Abuzer Kiraz yürüttü.

    Kitaplarında, Kürt coğrafyasını ve insanların hikayesinin anlattığını dile getiren Hasan Şahin, edebiyatında toplumsal sorunlara dikkat çektiğini ifade etti.

    Söyleşinin ardından Yazar Hasan Şahin kitaplarını imzaladı.

    PİRHA/MERSİN

     

  • Mersin Sanat Edebiyat Derneği IV. İlyas Halil Öykü Ödülü sahiplerini buldu!

    Mersin Sanat Edebiyat Derneği IV. İlyas Halil Öykü Ödülü sahiplerini buldu!

    PİRHA- Mersin Sanat Edebiyat Derneği IV. İlyas Halil Öykü Ödülü sonuçları açıklandı. Birincilik ödülüne “Kimlik” öyküsüyle Yazar Alihan Demir layık görüldü.

    Mersin Sanat Edebiyat Derneği IV. İlyas Halil Öykü Ödülleri sahiplerini buldu. Birincilik ödülüne “KİMLİK” öyküsüyle Yazar Alihan Demir layık görülürken, “SPOR AYAKKABILARI” öyküsüyle Habibe Şenol İnan ve “KABARMIŞ HAMUR VE SÜT” öyküsüyle Esra Çakır, seçici kurul özendirme ödülüne değer bulundu.

    Sokak Kitapevi’nde düzenlenen törende ödüller sahiplerine verildi.

    Etkinlikte söz alan Alihan Demir ödülün kıymetli olduğunu ve Mersin’de buna benzer çalışmaların önemsendiğini ve dışarıdan Mersin’in sanatsal etkinliklerinin takip edildiğini söyledi.

    Sanat ve edebiyat alanında bir çok derneğin olduğunu vurgulayan Demir, “Bu yapıların ortaklaşmaması ve üniversiteye gibi okullar gibi sanata ihtiyaç duyulan noktalara yeterince ulaşmaması şu an için en büyük eksikliğimiz olarak görüyorum. Halkın sanata ve yazara ulaşması noktasında yetkililerin de bu konuda sorumluluk sahibi olması ve yürütülen projelere destek vermesi gerekmektedir. İlyas Halil Öykü ödülünü almanın sorumluluğunu ve bilincini biliyorum bundan sonra da edebiyatta nitelikli eserin oluşması için yazmaya ve okumaya devam edeceğim” dedi.

    İLYAS HALİL KİMDİR?

    23 Nisan 2025 tarihinde, Kanada’da aramızdan ayrılan İlyas Halil, 1930 yılında Adana’da doğmuş. Çocukluğu ve gençliği Mersin’de geçmiş. Pek çok edebiyatçımız gibi yazmaya şiirle başlamış, kısa zamanda şair olarak ünlenmiştir. Şiir kitapları; Hâl ve Hayal (1951), Öpücük (1953), Mürdüm Dalı (1954) ve Yalandır Herhalde (1959) yıllarında yayımlanmıştır.

    İlyas Halil 1964 yılında ailesiyle Kanada’ya göç etmiştir. İlk öykü kitabı Doyumsuz Göz 1983 yılında yayımlanmıştır. Ardından Çıplak Yula (1985), İt Avı (1987), Boyansın Ramazan (1989), İskambil Evler (1991), Kiralık Mabet (1993), Sarhoş Çimenler (1995), Gâvur Memur Aranıyor (1999), Körler bahçesi (2004), Agap Çiçeği (2006), Gâvur Aşevi (2007), Changall Yıllarım (2008), Plaza Dona Elvira (2009) ve Ebel’in Duası (2011) okurlarla buluşmuştur. Ünlü ressam Nuri Abaç, gençlik arkadaşı İlyas Halil’in bütün kitaplarına kapak resmi hazırlamıştır. Kitaplarında Abaç’ın desenleri de yer almıştır. Kırk yıldan fazladır günde yirmi dört saat şiir ve öykü düşünen yazar, rüyalarını hâlâ Türkçe gördüğünü belirtmiştir.

    Yazar Orhan Özdemir, İlyas Halil’in 1960’lı yılların ortasından 1977’nin sonuna kadar Nuri Abaç’a gönderdiği mektupları, yazarın isteği üzerine kitaplaştırmıştır.

    Ressam Doğan Akça, ‘Akkahveli Sanatçılar’ı bir dizi olarak yayınlamış, Nuri Abaç ve İlyas Halil’i 1956-1959 yıllarındaki ‘Üçüncü Kuşak Akkahveliler’ diye tanıtmıştı. Akkahve, Mersin’in kültür-sanatında ilk kuşakların buluştuğu yer olarak bilinmektedir. Günümüzde Mersin Büyükşehir Belediyesi tarafından yeniden hizmet vermek üzere onarılmaktadır.

    2020 yılında kurulan Mersin Sanat Edebiyat Derneği, ailesinin de desteği ile şair ve yazar İlyas Halil’in kişiliğini tanıtmak, Mersin’e olan tutkusunu gelecek kuşaklara aktarmak, edebiyatımıza yeni yapıtlar kazandırmak ve genç yazarları özendirmek amacıyla ‘İlyas Halil Öykü Ödülü’ vermeyi kararlaştırmıştır.

    PİRHA/MERSİN

     

     

  • GADEV Kitap fuarına katılan kadın yazarlardan çağrı: Okumadan bu karanlıkları aşamayız-VİDEO

    GADEV Kitap fuarına katılan kadın yazarlardan çağrı: Okumadan bu karanlıkları aşamayız-VİDEO

    PİRHA – Garip Dede Dergahı Vakfı’nın (GADEV) düzenlediği kitap fuarına katılan kadın yazarlar, organizasyona ilgi göstermeleri için yurttaşlara çağrı yaptı. Yayınevi çalışanları ve yazarlar, kitap fuarlarının Alevi kurumlarında yapılmasından ötürü memnuniyetini de dile getirdi.

    GADEV tarafından bu yıl üçüncüsü düzenlenen kitap fuarında birçok yazar, okuyucualrıyla bir araya geliyor. Özellikle kadın yazarların aktif katıldığı fuarda, birçok türde kitaba ulaşmak mümkün.

    “Hakikate Giden Yol Kitapla Başlar” mesajıyla açılışı yapılan fuar için kadın yazar ve yayınevi çalışanlarından katılım çağrısı geldi.

    “FUARDAN UMUTLUYUZ”

    Ceylan Yayınevleri çalışanı Meral Tatar, uzun bir süredir fuarları gezdiklerini belirterek “Okuma, araştırma, inceleme alışkanlığı zayıfladı. İnternet ortamının toplumumuzda farklı bir yabancılaşma ve çürümeyi başlattığını düşünüyoruz” dedi. Tatar, GADEV’in düzenlediği fuardan umutlu olduklarını söyleyerek “Çeşitli etkinliklerle de beslenmiş bir kitap fuarı bu. Şu an için de katılım fena sayılmaz” diye konuştu.

    “KİTAPLARIMI İNSANLARLA BULUŞTURDUĞUM İÇİN MUTLUYUM”

    Yazar Hatice Yılmaz Kupuz ise kitap fuarına katılmaktan ötürü memnuniyetini dile getirerek şunları söyledi:

    “Böyle bir etkinlikte yer aldığım için, kitaplarımı insanlarla buluşturduğum için çok mutluyum. Ortam çok güzel, insanlar çok sıcak. Buranın, insanlara olan sevgisel yaklaşımını hissediyorum. Yani bütünleşmek; hepimiz sevgiyle yoğruluyoruz. O sevgiyi çoğaltmak bir çığ gibi. Karın hani çığ halinde yuvarlanması gibi böyle sevgi çığ halinde büyüyebilir. İnsanlar arasında iletişim çok güzel olur. Sevgi olmazsa her şey biter. Her şey sevgiyle başlıyor. Tanışmak… Öyle fazla bir şey beklemiyorum. Ama tabii kitaplarımı tanıtmak isterim. Herkes, bütün arkadaşlarım da bizler geçmişi günümüze taşıyan insanlarız.”

    “KİTAPSIZ BİR TOPLUM, SUSUZ BİR TOPRAĞA BENZER”

    Atakent Kadın Yazarlar Platformu‘ndan Sevgi Köse ise asıl amaçlarının, “kadınların sesi olmak” diye belirtti. Köse, “Ama ses olurken de şöyle bir şey; kadın aydınlandığı, bilgilendiği zaman toplum da aydınlanır. Ve kadına da cemevleri; daha doğrusu Alevi toplumunun geleneğinde kadına değer verme vardır. Şu anki fuarın içerisinde bizler, kadın yazar olarak bulunmaktan gerçekten mutluyuz. ‘İnsan en iyi okunacak kitaptır’ denmiştir. Kitapsız bir toplum da susuz bir toprağa benzer” ifadelerini kullandı.

    Yazar Sevgi Köse, fuara katılım çağrısı da yaparak şunları söyledi:

    “İlimle, bilimle gidebilmenin yolunda kitap olduğuna göre okuyalım, okutalım, aydınlanalım. Tabii ki cemevinde bu etkinlik yapılarak bizler bir araya gelebiliyoruz. Birbirimizi hiç tanımıyoruz. Ama bir araya geldiğimizde birbirimizin fikirlerini alıyoruz. Bir havuz düşünün. Damla damla geliyor o havuzda sular birikiyor. O biriken suyun da bir çevreye faydası oluyor. Katılan yazarlar içerisinde Alevi olmayan yazar arkadaşlarımız da var. Amaç ilimden yana gitmektir. Bunun da en güzel örneğini cemevleri düzenliyor. Kitap fuarının düzenlenmesi gerçekten kıymetli.”

    “OKUMADAN BU KARANLIKLARI AŞAMAYIZ”

    Sosyolog Yazar Safiye Avcı da yıllardır GADEV kitap fuarına katıldığını belirterek, yapılan organizasyonun, cemevleri için örnek bir çalışma olduğunu söyledi. Avcı, “Bilim, ilim diyoruz. Güneşe giden yol edebiyattan geçer. Okumadan bu karanlıkları aşamayız. Son 20 yılda karanlığa gömüldük. Okuma oranımız zaten yerlerde. Bakın şurada konser olsa geliyorlar ama şuraya bir kere uğramıyorlar. Ne duruma gelindi? Babam, bize bir kitap getirdiğinde havalara uçardık. Bizim toplumumuz okuyarak ancak bu karanlıktan çıkabilir” diye konuştu.

    YAZAR ÇOK, OKUR YOK!

    Yazar Gülten Avşar da kitap fuarlarına yeteri alakanın oluşmadığını söyleyerek “Kitaplarımıza emek veriyoruz ama okurlarını bulamıyoruz. Bu gelişen çağda tam tersine okunmalı. Teknolojide var olabilmek için okumak şart” dedi.

    Eren GÜVEN – Dilan MORSÜNBÜL/İSTANBUL

  • Yazar Munzuroğlu: İnsanlar ana dillerinden uzaklaştırılıyor!- VİDEO

    Yazar Munzuroğlu: İnsanlar ana dillerinden uzaklaştırılıyor!- VİDEO

    PİRHA- Şair-Yazar Doğan Munzuroğlu insanların ‘Benim ana dilim, kültürüm yaşasın’ mantığından gün be gün uzaklaştırılmaya çalışıldığını söyleyerek, asimilasyona karşı herkesin ana dilini yaşatması gerektiğinin altını çizdi.

    UNESCO tarafından 1999 yılında 21 Şubat Dünya Ana Dili Günü olarak ilan edildi. Ana dillerin varlığının korunması ve sürdürülmesi için teşvikler yapılsa da günümüzde küreselleşme, göçler, ulus devlet anlayışıyla yönetilen ülkelerdeki tekçi politikalar, ana dillerin konuşulmayarak günden güne kaybolmasında büyük bir rol oynuyor.

    UNESCO’nun dil bilimcilerine göre insanlığın varoluşundan bu yana yaklaşık 30 bin farklı dil konuşulurken, sadece 7 bin dilin günümüze kadar gelebildiği belirtiliyor. UNESCO’nun verileri dünya genelinde 2 bin, Türkiye’de ise 18 dilin yok olma tehlikesi altında olduğunu gösteriyor.

    Yok olma tehlikesi altında olan dillerden biri olan Kırmançki eserler üreten Şair-Yazar Doğan Munzuroğlu, ana dilinin önemine ilişkin PİRHA’ya konuştu.

    “ANA DİLİMDE YAZMAK BİLİNÇLİ BİR TERCİH”

    Dört şiir, bir roman, bir araştırma, iki öykü olmak üzere toplamda 8 kitabı olan Doğan Munzuroğlu, eserlerini ana dilinde yazıyor. Türkçe dilinde kendini yeteri kadar iyi ifade edemediğini, bu nedenle Kırmançki yazmaya başladığını ifade eden Munzuroğlu, öte yandan bunun bilinçli bir tercih olduğunun altını çizdi:

    “Kendi ana dilim dünyadan yok olup gitme, ölme tehlikesi yaşıyor. Kürtçe’nin bu lehçesi çok az insan tarafından kullanıyor. Kürt coğrafyasında birçok hikaye, masal, şiir, fıkra, bilmece her geçen gün kaybolup gidiyor. Yaşlılarımız öldükçe onlarla birlikte yok olup gidiyor ana dilimiz. Çünkü Kürtçe daha çok sözlü edebiyat alanında varlığını sürdürüyor, yazılı alana dönüştürülmedikçe her an yok olma tehlike yaşamakta. Bu nedenle bilinçli bir şekilde ürün vereceksem bu ana dilimde vereyim de belki ölümünü geciktirmede katkım olur diye düşündüm.”

    “ANA DİLİNDE EDEBİYAT BÜYÜK ZENGİNLİK”

    Edebiyatta ana dilinin büyük zenginliklere kapı açtığını ifade eden Munzuroğlu, “Türkçe yazdığınızda sizin dilinizde var olan yaşamın bir anını, durumunu, halini ifade eden sözcükler kullanamayabilirsiniz çünkü dil farklı coğrafyaların, farklı yaşamların ifadesi olduğu için ona karşılık gelecek herhangi bir kelime, deyiş, atasözü yok. Özellikle yaşlılarla sohbet ettiğinizde denk gelmişsinizdir, öyle bir deyim kullanıyorlar ki şaşırıp kalıyorsunuz bu durumu sadece bu deyim anlatabilir diye. Dolayısıyla bir dili şiirde, denemede, romanda dile getirdiğinizde o halkın inancını, sevinçlerini, kaygılarını, acılarını, kültürünü, yaşam biçimini aktarmış oluyorsunuz” dedi.

    “ASİMİLASYONLA MÜCADELE EDİLMELİ”

    Türkiye’nin içinde bulunduğu siyasi konjonktür sebebiyle ana dilinin varlığının korunması alanındaki mücadelenin zorlaştığını ve asimilasyonun her daim devrede olduğunu söyleyen Munzuroğlu, bu asimilasyon politikalarına karşı ne yapmalı soruna şu cevabı verdi:

    “Günümüzde insanları ‘Benim dilim, kültürüm yaşasın’ mantığından gün be gün uzaklaştırılmaya çalışıyorlar. Bireysel olarak herkesin bu konuda bilinçli hareket etmesi ve dilini her alanda konuşması gerekiyor. Burada kurumlara da büyük görev düşüyor. Ana dili hakkına karşı mücadeleyi büyütmeleri lazım. Öte yandan velilerin okullarda seçmeli derslerde çocuklarını ana diline yönlendirmeleri gerekiyor. Topyekün bir sahip çıkışla asimilasyonu önlemek mümkün olacaktır.”

    Fatoş SARIKAYA/ MERSİN

  • Yazar Sema Güler: Dünyada erkeğin insan, kadının öteki olduğu bir gerçeklikle yüz yüzeyiz-VİDEO

    Yazar Sema Güler: Dünyada erkeğin insan, kadının öteki olduğu bir gerçeklikle yüz yüzeyiz-VİDEO

    PİRHA-Yazar Sema Güler, dünyada ve yaşadıkları coğrafyada kadın ve yazar olmanın zor bir iş olduğunu belirtti. Güler, “Viktorya çağından başlayan Freud’un o yarattığı cins mitlerinin etkisiyle şekillenen dünyada erkeğin insan, kadının öteki olduğu bir gerçeklikle yüz yüzeyiz. Ötekileştirilen kadın edebiyatçıların, kadın sanatçıların, bir isyanı da yanlarına almaları her zamanki gibi temel bir zorunluluk diye düşünüyorum” dedi.

    Yazar Sema Güler ile yazmanın kendisi için anlamı, Dersim sürgünü olan ailenin bir çocuğu olmanın eserlerine yansıması, Filistin ve Rojava’daki savaş, kadının edebiyattaki yeri ve yeni çalışmaları hakkında konuştuk.

    “KENDİME VURMAK YERİNE YAZIYORUM”

    PİRHA: Yazmak sizin için ne ifade ediyor?

    SEMA GÜLER: Yazmak aslında beni bölen, karşı koyan, kesen şeylere karşıdan bakma ihtiyacıyla başlayan bir şey. Doğayla, insanla, ağaçlarla, kuşlarla bir diyalog kurma biçimi. Aslında bir de bir anlamda bizim yaşlılarımızın çok duygusal bir dürüstlüğü var. Cioran, (Emil Cioran) bunu şöyle ifade ediyordu: ‘Kendime vurmak yerine yazıyorum.’ Ben de yaşlılarımızın o dizlerini ağıtlarla vurması yerine yazarak kendimi ifade etmeye çalışıyorum.

    “NE BURAYA DÖNEBİLİYORSUNUZ NE DE ORAYA DAHİL OLABİLİYORSUNUZ”

    -Dersim sürgünü bir ailenin çocuğu olmak eserlerinize nasıl yansıdı?

    Aslında bu tür kimlikler hiyerarşisinde en tabanda bulunmayı yaşamanın yanı sıra ne edebiyat sevicileri tarafından ne de ötekiler tarafından, bu tür kimliklerle bir hiyerarşi kurmamak gerekiyor. Aslında benim için yazmak veya şiirle uğraşmak tüm kimliklerden arınma ve içimdeki hakikate ulaşma, ‘ben’e ulaşma ise bunların bir anlamda zarar veren şeyler de olduğunu düşünüyorum, evrensel düzlemde baktığımızda.

    Fakat yas tarihimiz çok kalabalık, çok acı. Baba Mansur Ocağı’ndan geliyorum. 38’de, 5 yaşında babam buradayken, ocağından koparılıp gönderildi. Onlar adına da burada bulunan her dağa, taşa, bitkiye, selam ederim. Bunun tırnak içinde avantaj ve dezavantajlarını fazlasıyla yaşadım. Bir kere Dersimli olmak, burada yaşamak başka, Dersim’den gönderilen, aidiyetsiz topraklarda doğup yaşamak bambaşka bir duygu. Bir arafta gibi hissetme durumu oluyor iki tarafın da. Ne buraya dönebiliyorsunuz, ne özünüze dönüyorsunuz, maneviyatınıza dönüyorsunuz ama ne de oraya dahil olabiliyorsunuz. Bunların sancılarını yaşadım. Ve pek çok arkadaşım benim gibi yaşadı.

    “KENDİMİ ŞANSLI HİSSEDİYORUM”

    Fakat en güzel yanlarından biri o Ehli Hak, Alevi cem meclislerinde benim için çocukken kahraman niteliği taşıyan nenelerimizin aşıklık geleneğini devam ettirmesi, çalıp söylediği türküler, deyişler aslında edebiyatı ve şiiri besleyen şeyler oldu. Bu anlamda kendimi şanslı kabul ediyorum. Onların anlattığı hikayeler, babam ki mahir hikaye anlatıcılarından biriydi. Onun anlattığı hikayeleri çocuk yaşta hissetmeye, çözümlemeye, anlamaya çalışmam, dinler tarihini, Zerdüştlüğü küçük yaşlarda öğrenme gayreti, beni besleyen ve büyüten, hatta meraklandıran şeyler oldu.

    Bir şekilde bunların şiirlere ve yazdığım metinlere sirayet ettiğini düşünüyorum. Ezcümle insan bir rüya ise, rüyadan uyanıp hakikate yürüme yolunda, onlar benim için çok kıymetli kahramanlar oldular.

    “BU KAOSTAN DÜZEN ÇIKARMAYI BİLECEK BİRİCİK ŞEY, KADINLARIN GÜCÜDÜR”

    -Katliam, sürgün, acı, sadece geçmişte yaşanmadı ne yazık ki. Bugün ne hissediyorsunuz Filistin’e, Rojava’ya bakınca?

    Dediğim gibi yas tarihimiz çok kalabalık, çok acı. Hatta dünya tarihine baktığımızda sürgünler, katliamlar, kırımlar, savaşlar, savaş çığırtkanları en baş sayfalarda yer alıyor. En önlerde, en ön saflarda yer alıyor. Arka tarafta siviller, kadınlar, çocuklar, kimliksiz öldürülenler, yok edilenler var. Tüm bunlar insanın içini burkan şeyler kuşkusuz ama bir şekilde kadın olarak, şu andaki dünya ve sistem bizi tamir edilemez bir döneme, sürece sürüklüyor. Bu kaostan düzen çıkarmayı bilecek biricik şey kadınların gücüdür diye düşünmekteyim. Kadınların hareketi, annelerin figanı gerçekten çok önemli bir şey bu yeryüzünde. Onların sesiyle, onların dayanışmasıyla büyüyecek bir şey olarak görüyorum ben. Dünyanın, ağacın, bitkinin, kuşların kendi doğal döngüsü içerisinde yeniden dönmesi için kadınların nefesine ihtiyacı var.

    “ERKEĞİN İNSAN, KADININ ÖTEKİ OLDUĞU BİR GERÇEKLİK VAR”

    -Kadının edebiyattaki yeri uzun bir mesele. Kadınların yazmasıyla toplumdaki görünürlüğü paralel midir? Yazmak kadınlar, yazarlar açısından aynı zamanda eril dile ve erkek egemen bakışa başkaldırı mıdır?

    Dünyada hatta bu coğrafyada kadın olmak, yazar olmak gerçekten zor ve meşakkatli bir iş. Bunu hepimiz idrak ettik. Viktorya çağından başlayan Freud’un o yarattığı cins mitlerinin etkisiyle şekillenen, biçimlenen dünyada erkeğin insan, kadının öteki olduğu bir gerçeklikle yüz yüzeyiz. Bu her alanda bize yansıyan bir şey, edebiyatta da yaşam içinde de yansıyan bir şey. Bunun etkilerini kadının mücadele olanaklarını genişletmesi için yazmanın önemini bir kez daha vurgulamak gerekiyor. Bu anlamda ötekileştirilen kadın edebiyatçıların, kadın sanatçıların, gene onlara karşı koyarken bir isyanı da yanlarına almaları her zamanki gibi temel bir zorunluluk diye düşünüyorum.

    “O KAVİL VE İKRAR İLE” 

    -Yeni çalışmalarınız var mı?

    Yeni çalışmalarım elbette ki var. Aslında çok uzun zamandır çalıştığım yeni bir şiir dosyası var. İlk kitabım biraz Doğu’ya ithafen de ahde vefa yerine yazılmıştı. Ondan sonra biraz daha dünya edebiyatı üzerinde gezilmelerdi. Ama bu kitap, gene küçücük bir ipucu vereyim, Hüseyin’i ve Kerbela’yı biraz da kaybettiğim babamın ahde vefasına ilişkin modern bir şiirde anlatma girişimiyle başlayan bir dosya. Yakın bir zamanda umarım yılbaşından sonra çıkacak. Onun haricinde Ankara’daki Birinci Sanat Derneği adına çalışma devam ediyor. Projelerimiz devam ediyor arkadaşlarımla.

    Bazı şeyler gerçekten sanki sessiz kalmayı gerektiriyor gibi. Dersim, derin anlamlarıyla, hatıralarıyla, nenemin uykuda sayıklamasıyla, babamın son deminde buraları tekrar görmek istemesi ama görememesiyle ilintili çok karmakarışık duygular yaratan bir kent benim için. Burada olmak kuşkusuz derinlikli bir aidiyete dönme ihtiyacını da beraberinde getiriyor. Cebinde büyüdüğüm Mehmet Çetin’in çok güzel bir dizesi var. ‘O kavil ve ikrar ile’ herkese selam ederim.

    SEMA GÜLER KİMDİR?

    Sema Güler, 1971 yılında Ankara’da doğdu. Aslen Dersimli olan Güler’in “Fezeyân”, “Uyanış Ağacı”, “Ölüm Tohum ve Şeyler”, “Asiman Tune Li Ba Min” ve “Üçlemeler” isimli kitapları bulunuyor. Şiirleri Almanca, Arnavutça, İngilizce, Kürtçe, İspanyolca ve Arapçaya çevrilen Güler, Makedonya’da 2017’de Naimit’in Mumu Şiir ödülüne değer görüldü.

    Nuray ATMACA/DERSİM

  • Opera Sanatçısı ve Şair Ali Yılmaz, edebiyat dünyasına 3 kitabını daha kazandırdı – VİDEO

    Opera Sanatçısı ve Şair Ali Yılmaz, edebiyat dünyasına 3 kitabını daha kazandırdı – VİDEO

    PİRHA – Opera sanatçısı ve Şair Ali Yılmaz, uzun bir aranın ardından üç kitap ile okurlarının karşısına çıktı. Roman, hikaye ve aforizmalar türünde kitaplar kaleme alan Yılmaz, oğlu Ali Deniz ile birlikte hazırladıkları ‘Gizemli kuyu’ adlı çocuk kitabının ayrı bir yerde durduğunu ifade etti. Yılmaz, genel anlamda okur düzeyine de değinerek, “Genel anlamda okuma çıtamız maalesef yüksek değil” dedi. 

    Şair Ali Yılmaz, Barış Kitap imzasıyla üç farklı türdeki yazım çalışmasını okuyucuların beğenisine sundu. Yılmaz, pandemi sürecinin başlamasıyla birlikte taslak halinde olan çalışmalarını hikaye, roman ve aforizmalar alanında üç farklı kitap olarak edebiyat dünyasına kazandırdı.

    Ali Yılmaz, çocuklara yönelik kaleme aldığı ‘Gizemli Kuyu’ kitabını oğlu Ali Deniz ile birlikte hazırladıklarını belirtti. Kitap içerisinde yer alan resimlerin oğluna ait olduğunu vurgulayan Yılmaz, “Ali Deniz, resimleri yaptığında 11 yaşındaydı. Çocuğuma ‘Bu kitabın satışının hepsini sana vereceğim’ dedim ve daha da bir heveslendi. Yani baba oğulun ortak bir çalışması oldu” notunu düştü.

    Yılmaz, pandemi dönemindeki kapanma sürecini kitaplar için bir tür odaklanmaya dönüştürdüğünü de söyleyerek, “O süreç içerisinde zamanı değerlendirmek istedim ve çalışma içerisine girdim. Sonra editörler ve yayınevim ile görüştüm. Tabii kağıtlara gelen zamlardan dolayı maliyetler de yükseldi. Artık hata mı yapıldı doğru mu bilmiyorum ama 3 kitabı yayınlama kararı aldık” diye konuştu.

    SU TULUMBASINDAN ÇIKAN HİKAYE

    Üç kitap içerisinden ‘Gizemli Kuyu’ adlı eserinin ayrı bir önemi olduğunu vurgulayan Yılmaz, hikayenin detaylarını da anlattı. Ali Yılmaz, çocukluğunda yaşadığı mahalledeki su kuyularından yola çıktığını belirterek şöyle devam etti:

    “O yıllarda her evde su olmadığı için mahallemizdeki o tulumbalardan, kuyulardan yola çıktım. Bir gün siteler tarafına gittim, genelde betonlaşmanın fazla olduğu şehirlerde yeşil alan görmek mümkün değil. Bir gecekondu bahçesi içerisinde tulumba gördüm ve bir anda kafamda şimşekler çaktı. Bu tulumba ile ilgili ‘Ne yazabilirim?’ düşüncesi oluştu. Sonrasında ise yaşamış olduğum olayları bir araya getirerek kitap meydana çıktı. Kitap, 8 yaş üzeri çocuklara uygun tek bir hikayeden oluşmakta. Tamamen çocuk hayal dünyasını anlatan bir kitap oldu.”

    “ÖYKÜLERİMİ ÖNCE ÇOCUĞUMA OKUTTURUYORUM”

    Ali Yılmaz, ‘Gizemli Kuyu’ kitabının çocuklarda bir heyecan uyandıracağını ifade ederek şöyle devam etti:

    “Bu kitabı yazarken oğlumu hep baz aldım. Oğlumdan bahsediyorum ama çocukların bütün olarak hayal dünyası inanılmaz. Mesela yazdığım öykülerim birçok yerde yayınlanıyor ama önce bunları oğluma okutturuyorum. Beni o kadar güzel yönlendiriyor ki çünkü onların hayal dünyası enteresan. Bazen diyorum ki bu herhalde çocuk değil, içinde büyük bir adam var! Oğlum Ali Deniz ile bazı konularda sohbet ederken beni bilgilendiriyor da mesela ‘Baba, şu cümleyi kullanma, bizim yaş grubu sevmez’ diyebiliyor. ‘Bunun yerine ne yazayım?’ diyorum, ‘Şunları şunları yaz’ diyebiliyor. Hayal dünyalarını aslında biraz da olsa yakaladım diye düşünebiliyorum.”

    ROMAN VE AFORİZMALAR TÜRÜNDE YENİ ÇALIŞMALAR

    Ali Yılmaz’ın yayınladığı bir diğer yeni kitabı ise ‘Hadi canım Haziran’ isimli Roman türündeki çalışması oldu. Bir çift arasında geçen ‘Yaz aşkı serüveni’ni konu edindiğini belirten Yılmaz, ilk kez roman türünde bir kitap kaleme aldığını da ekledi.

    Yılmaz’ın yeni çıkarttığı bir diğer kitabı ise “Yasal uyarı, kimseye alışmayın” isimli mizah türündeki kitap oldu. Ali Yılmaz, bu kitapta yer alan içeriklerin, günlük hayatta kullandığı özlü sözlerden oluştuğunu da belirtti.

    “OKUMA ÇITAMIZ MAALESEF YÜKSEK DEĞİL”

    Yılmaz, 3 kitap içerisinde en çok ‘Gizemli kuyu’ eserinin bir karşılık bulmasının mutluluk vereceğini söyleyerek, çocuklara okuma alışkanlığının nasıl verilmesi gerektiğine de değindi. Yazar Ali Yılmaz “Anne, babanın evde model olması çok önemli. Eğer büyükler, kitap alışkanlığını edinmişse çocuk da bir şekilde etkileniyor. Sizi karşısında okur görürse çocuk da ister istemez okumak istiyor. Genel anlamda okuma çıtamız maalesef yüksek değil” diye konuştu.

    Kitaplarını yazarken kızı ve eşine de birçok konuda danıştığını anlatan Ali Yılmaz “Eşim çok titiz olduğu için ona yazdıklarımı çok göstermemeye çalışıyorum. Bir sayfayı bir haftada düzeltebiliyor. O yüzden eşimle çok yüzleşmiyorum (gülüyor) ama birçok konuda beni yönlendiren kişidir. Edebiyat konusunda ailece beraber çalışma yapıyoruz” dedi.

    Yılmaz, sözlerine şu cümlelerle devam etti:

    “Çocuğunuzun yanında ne kadar edebiyatla, sanatın herhangi bir dalıyla ilgiliyseniz o bir şekilde çocuğunuza yansıyor. Çocuğu sıkmadan, kendi zevkleriniz için değil, çocuğunuzun zevkleri için; mesela baba. ‘Oğlum bak şu şeyi al hoşuna gidecek’… Hayır, işte öyle değil. Bırakın çocuk seçsin. En kötü şeyi seçse bile bırakın o seçsin. Hani maymun iştahlı deniliyor ya çocuk da deneye deneye öğrenecek, sonuçta çocuk. O yüzden suyu da çocukları da akarına bırakacaksınız. Çok sert alacağınız önlemler maalesef geri teper. ‘Hadi oku, hadi müzik yap’ bunlar boş şeyler. Bırakın çocuk deneylesin, görsün. Özellikle anne ve babadan görsün ki o yolda güzel yol kat etsin diye düşünüyorum.”

    EDEBİYATLA BİRLİKTE 34 YILLIK OPERA SERÜVENİ

    Aynı zamanda opera sanatçısı olan Ali Yılmaz, sanat çalışmalarının da yoğun devam ettiğini anlattı. Sahne çalışmalarının haricinde ayrıca Ankara’da mütevazı bir mekanda da müzik yapan Ali Yılmaz, “Müzik yaptığım kafeye gelenler de bana destek oluyor. Ama asıl olarak devlet opera balesinde koro sanatçısı olarak görev yapıyorum, tenorum. Bundan bir hafta önce Antalya’da Uluslararası Aspendos festivalindeydik. Aida ve Tosca operasının açılışını yaptık. Devlet Opera balesi’nde 34 yıldır çalışıyorum. Emekli olup 65 yaşında herhalde bitireceğiz ama müzik yaşantım hep devam edecek.”

    “OPERADA VAHİM BİR DURUMDA DEĞİLİZ”

    Sanatçı Yılmaz, opera sanatının günümüzde ne derece karşılık bulduğunu da anlattı. Ankara’da yeterli salon bulamadıklarını söyleyen Yılmaz, şöyle devam etti:

    “Son yıllarda inanılmaz derecede seyirci patlaması yaşadık. Balede, tiyatroda, operada… İnsanlar kesinlikle bilet bulamıyor. Üzüntümüz şu şekilde var; yeteri kadar salonumuz olmadığı için seyircimize destek olamıyoruz. Şu anda Ankara Büyük Tiyatro’da 500 kişilik bir yerimiz var. Zaman zaman büyük prodüksiyonlarda Congressium’u kullanıyoruz. Öyle bilindiği gibi vahim bir durumda değiliz, tam tersine artık insanlar, gidecekleri gün kimin baş sanatçı olduğuna bakarak operada tercih yapıyor.”

    “HER GEÇEN GÜN SEYİRCİ KAPASİTEMİZ DAHA DA İYİYE GİDİYOR”

    Ali Yılmaz, opera ve bale sanatının daha geniş çevrelerde karşılık bulabileceğini ancak buna devlet politikasının yön verebileceğini de ifade etti. Yılmaz, şunları söyledi:

    “Bu biraz devlet politikası ile ilgili ne kadar önem verirseniz o kadar çok çevreniz de geniş olur. Türkiye’de tabii ki İtalya, Fransa, Almanya, Rusya gibi çok büyük kitlelere oynuyoruz diyemeyiz. Bizim zaten seyirci kapasitemiz belli ama her geçen gün daha da iyiye gidiyoruz. Şu an zaten Tan Sağtürk, genel müdürümüz oldu. Çok yetenekli, işini güzel yapan bir arkadaşımız. Güneydoğu’da birçok ilde baleyi sevdiren bir genel müdürle karşı karşıyayız. Belki güzel şeyleri göreceğiz ben bundan umutluyum. Diğer ülkeler 500 yıldır bu sanatın içindeler. Bizler ise 80 yıldır devlet opera balesini halkımıza tanıtmaya çalışıyoruz.

    Şimdi yeni gelen gençler çok başarılılar. 30 yıl önce biz başladığımızda seviye çok farklıydı. Gelen jenerasyon biraz daha sesi ön planda tutmaya gayret ediyor ancak sahne çok önemli. İlk konservatuara girdiğimde Serap Sezer hocam ‘hadi bakayım sahnenin bu başından o başına bir yürü’ demişti. Yürüyememiştik, ayağımız, elimiz birbirine dolanmıştı. Yani sanatın bir de öyle ağırlığı var aslında. Gençlerimiz de bu konuda birazcık daha gayretli olurlarsa o altın günleri yakalarız.”

    Eren GÜVEN – Buse Nehir DEMİR / ANKARA

  • “Tüm Mersinlileri 3.Mersin Edebiyat Sanat Kampı’na bekliyoruz” -VİDEO

    “Tüm Mersinlileri 3.Mersin Edebiyat Sanat Kampı’na bekliyoruz” -VİDEO

    PİRHA- Akdeniz Sanat Kolektifi tarafından 23- 24 Eylül tarihlerinde 3. Mersin Edebiyat Sanat Kampı düzenleniyor.

    Mersin’de faaliyet yürüten Akdeniz Sanat Kolektifi tarafından 23- 24 Eylül tarihlerinde söyleşi, dinleti ve doğa yürüyüşlerinin olduğu Edebiyat Sanat Kampı düzenleniyor.

    Bu yıl 3.’sü yapılacak kampa dair Mersin Gazeteciler Cemiyeti’nde basın toplantısı gerçekleştirildi. Akdeniz Sanat Kolektifi’nden Saygın Ünel tarafından yapılan açıklamada, kampın 6 şubat’ta yaşanan depremde yitirilen canlara  atfedildiği ifade edildi.

    Saygın Ünel, edebiyat ve sanat kampının yaşamda kalanların büyük bir acıyla yaşam sürdürdükleri dönemde onlara umut olması dileklerini aktararak, “Renklerimizle, kültürlerimizle, inançlarımızla, düşüncelerimizin farklılıkları ile ortak dili kurabilmenin yolu ortak alanlarda buluşarak konuşmanın bizlere vereceği en büyük sinerjidir. Bildiklerimizi aktarmaya, bilmediklerimizi öğrenmeye çağırıyoruz siz dostlarımızı, edebiyat sanat kampına. Edebiyatın, müziğin, sinemanın, fotoğrafın, felsefenin, dansın, tüm sanat dallarının bulunduğu Edebiyat Sanat Kampı 2 gün boyunca dolu dolu etkinliklerle olacaktır. 3. Mersin Edebiyat Sanat Kampı’nı mıntıka temizliği yaparak sonlandırıyoruz. Haydi Mersin, hepinizi Edebiyat Sanat Kampı’na dayanışmaya, sanatla bir arada, sanat için bir arada olmaya davet ediyoruz. Sanat varsa, umut vardır. Sanat varsa, özgürlük vardır. 3. Mersin Edebiyat Sanat Kampı 23- 24 eylülde Kızılkaya Köyü Yenidünya Derneği’nde. Kampımız ücretsizdir” dedi.

    Kızılkaya köyünde yapılacak kampın ilk günü “Mersin’den İnsan Hikayeleri” adlı fotoğraf sergisinin açılışıyla başlayacak, deprem, yapay zeka, felsefe konulu söyleşiler ile devam edecek. 24 Eylül Pazar günü ise yoga, doğa yürüyüşü, film okuma, öykü, Tahtacılar konulu söyleşiler ile devam edecek.

    PİRHA/MERSİN

  • ‘Dilimiz Kırmancki tarihin en eski dillerindendir; çevremizle anadilimizle konuşalım’-VİDEO

    ‘Dilimiz Kırmancki tarihin en eski dillerindendir; çevremizle anadilimizle konuşalım’-VİDEO

    PİRHA-Devlet politikalarının Kırmancki dilinin yok edilmesi üzerine kurulu olduğunu söyleyen PİRHA Haber Müdürü Turabi Kişin, “Devlete, baskı politikalarına, asimilasyona rağmen aileden başlayan, topluma bir şekilde yayılan, aynı zamanda da kurumları, medyayı buna zorlayan bir yaklaşımın sahibi olmak gerekiyor. Parçalı da olsa dili konuşuyorsak zorlayalım” dedi. Kişin yakın çevreyle anadilinde konuşmak gerektiğinin de altını çizdi. 

    UNESCO’nun 2018’de yayınladığı raporda dünyada konuşulan 6 bin dilden 2 bin 500’ü tehdit altında. Türkiye’de ise konuşulan 15 dil tehlike altındayken 3 dil ise çoktan yok oldu.

    Ülkemizde 4 ile 6 milyon arasındaki kişinin ana dili olan Kırmançki yok olma tehlikesi altında olan diller arasında ve UNESCO bu dil için 30 yıl ömür biçiyor.

    Kırmançki dilinde yazılı eserler, görsel yayınlar, akademik çalışmalar da oldukça sınırlı olduğundan yeni nesillere dilin aktarılmasında önemli sorunlar yaşanıyor. Kırmançki dili ile ilgili çalışmalar yapılmış olsa da yine de istenilen düzeyde ne konuşuluyor ne de yazılıyor. Yapılan çalışmalar genelde sınırlı ve bölgesel kalmış durumda.

    Pir Haber Ajansı (PİRHA) Haber Müdürü Turabi Kişin ile Kırmancki edebiyatın durumunu, gençlerin Kırmancki edebiyatına ilgisini ve Kırmancki dilinin kurtulması için neler yapılması gerektiği konularına dair sohbet ettik.

    “HERKESİN KENDİ CEPHESİNDEN MÜCADELE YÜRÜTMESİ GEREKİR”

    PİRHA-Kırmancki yok olma tehlikesi altında olan diller arasında ve UNESCO bu dil için 30 yıl ömür biçiyor. Size göre Kırmancki edebiyatı şu an hangi seviyede?

    TURABİ KİŞİN : Bütün diller bir şekilde binlerce, on binlerce yılın birikimi, emeği, kültürü, yaşamı üzerine şekillenirler. Bu manada dil, bir toplumun aynı zamanda kimliğini, kültürünü, inancını oluşturur. Dil, bir toplumun kendisini var etme araçlarından biridir. Dil toplumlar açısından çok önemlidir. Kırmancki de Kürtlerin önemli bir kesimi açısından kullanılan bir dil ve böylesi bir tarihe sahiptir ve günümüzde yok olmakla yüz yüze olan yok olma sancıları yaşayan bir dildir.

    Devletin politikaları bu dilin varlığının yok olmakla yüz yüze oluşunda büyük bir rol oynuyor. Buna karşı bir demokratik, toplumsal mücadele yürütüp dilin varlığını sürdürmek gerekiyor. Bu konuda eğitim dili olması noktasındaki çalışmaları, çabaları, talepleri devletin elbette ki görmesi ve bu asimilasyoncu politikadan vazgeçmesi gerekir. Kurmanci az da olsa varlığını sürdürebiliyor. Kısmen eğitim dili de olması söz konusu. Ama Kırmancki dilinin böyle bir şansı yok. Dolayısıyla geldiğimiz noktada yok olmakla yüz yüze olan bir dil. Bunun için bu politikalara rağmen herkesin kendi cephesinden bir şekilde buna karşı bir mücadele yürütmesi gerekir diye düşünüyorum.

    “GENÇLERİN DİLE DUYARLILIĞI İSTEDİĞİMİZ DÜZEYDE DEĞİL”

    -Yeni kuşak Kırmancki alanındaki eserlere önem veriyor mu?

    Gençlerin dile karşı duyarlılığı istediğimiz düzeyde değil. Bir dilin ilgi toplayabilmesi için ya da gençlerin bir dile dönük kendilerini tutabilmeleri için o dilin bir şekilde bir gelecek vaat etmesi lazım. Bazılarında evet bir çaba var, dili öğrenen gençlerimiz de vardır ama derler ya bir gülle bahar gelmez. Bu bir toplumsal meseledir. Ama dil dediğim gibi, yaşamla bağlantılı olan bir şeydir. Kökleri toprağa, kökleri yaşamın toprağına derinlemesine sızmak zorundadır. O yaşamın rüzgarını, güneşini, suyunu, havasını, doğasını almadığı müddetçe güçlü olmaz diye düşünüyorum.

    “ARKADAŞLARIMIZ BİREYSEL ÇABALARIYLA TOPLUMA ULAŞABİLİYOR”

    – Kırmancki yazarlar dilin önemini halka yeterince anlatabiliyorlar mı?

    Bu alanda edebiyat yapan, bu alanda yayıncılık yapan, bu bu alanda kitap ve benzeri, dergi ve benzeri çıkaran arkadaşlarımızın çabası, topluma yine kendi bireysel çabalarıyla ulaşıyor. Yani bir devlet, belediye imkanı, Kültür Bakanlığı desteği yok. Tam tersine yayınlayacak yayınevi bulamıyorlar. Yayınladıktan sonra bunu satabilecekleri kitapçıları bulamıyorlar. Çünkü Kürtçe deyince tehlike, ateşten gömlek demektir. Dolayısıyla bu alanda çalışma yürütmek maddi, fiziksel risk almak demektir. Ortaya çıkardığın ürünün elinde kalması demektir. Bu konuda çaba sarf eden arkadaşlarımızın çalışmalarını topluma, gençlere yansıtma çabaları elbette var ama bu imkanlarla çok mümkün gözükmüyor. Yani onları aşan bir durumdur. Bunlar biraz güçlü politikalarla, organizasyonlarla gelişebilecek bir şeydir.

    “VAR OLAN KURUMLAR BÜYÜK BASKILAR ALTINDA”

    – Sizce siyasi kurumlar kültür-sanat faaliyetlerinde Kırmancki’ye yeterince yer veriyorlar mı?

    Dillerin kendini var edebilmesi için öncelikle Türkiye’deki devlet politikalarının gözden geçirilmesi gerekiyor. Devletin Cumhuriyet kurulduğundan bu yana geliştirdiği politikalar daraltan politikalardır. Var olan kurumlar zaten büyük sıkıntılar içerisinde büyük baskılar altında. Bu anlamda yeterince sahip çıktıklarını söyleyemeyiz. Ama söylerken de durumu tespit ederek söylemek gerekiyor. Kısmi de olsa var olan basın-yayın araçları vb. buralarda bu dilin varlığını sürdürebilmek için çaba sahibi olmak, belediyeleri buna zorlamak, yaşamın kendisini buna zorlamak gerekiyor. Kırmancki alanında çaba sarf eden arkadaşlarımızın geliştirdiği şu çaba çok kıymetli. Saha çalışması yaparak yaşlılardan, kadınlardan, pirlerden dile dair masal, öykü, yaşanmışlıklar vs. gibi bilgileri ana dilde kayıt altına almak. Bunlar aynı zamanda bizden önceki kuşaklar da yaşamını yitirdiğinde dil de kesintiye uğrayacaksa en azından bu elimizdeki kayıtlarla geriye dönüp bazı şeyleri yeniden açığa çıkarma imkanı doğuruyor bize. Kurumlarımızın da bu anlamda her türlü çabayı sarf etmesinde fayda var. Aksi takdirde dilimiz 30-40 yıl içinde varlığını sona erdirecek.

    “YAKIN ÇEVREMİZLE ANA DİLDE KONUŞARAK BAŞLAMALIYIZ”

    -Dilin kurtuluşu için acil olarak neler yapılmalı?

    Toplumlar kendi sorunlarının çözümünü devletten beklerse bu oturup seyretmemizi getirir. Bu da dilin varlığını sürdürmesini getirmez. Devlet politikası biliyoruz ki bu dilin yok olması üzerine kurulu. Mesela ben kendi köyüme gittiğimde herkes benimle Türkçe konuşuyor ama ben onlarla ısrarla Kırmancki konuşuyorum. Onlar benimle Türkçe konuştuğunda ben onları ayıplıyorum. Onlara ‘Türkçe’nizi harcamayın, başka yerde kullanırsınız; benimle Kırmancki konuşun, anadilde konuşun’ diyorum. Ve bu giderek bir kabule dönüştü. Kendi yakın çevremizle ana dilimizde konuşabiliriz. Öncelikle buradan başlar diye düşünüyorum. İkincisi ise dilimizi küçümsememek lazım. Dilimiz tarihin en eski, en kıymetli, en birikimli dillerindendir. Yeryüzünde var olan her dil kıymetlidir. Her dil bir renktir, toplumsal derinliktir. Bir dilin yok olması bütün bu bahsettiğim özelliklerin de yok olması anlamına gelir. Onun için devlete, baskı politikalarına, asimilasyona rağmen aileden başlayan, topluma bir şekilde yayılan, aynı zamanda da kurumları, medyayı buna zorlayan bir yaklaşımın sahibi olmak gerekiyor. Parçalı da olsa dili konuşuyorsak zorlayalım.

    Devrim FINDIK / İSTANBUL

    İLGİLİ HABERLER:
    -‘Kırmancki’nin gelişip, hak ettiği yere gelmesi için eğitim dili olması gerekiyor’-VİDEO
    -‘Türkçe daha üst bir kültürü temsil ediyor algısı yaratılarak Kırmancki köşeye atılmaya çalışıldı’-VİDEO
    -Yazar Munzuroğlu: Evimize, düğünümüze ve cemimize Kırmancki’yi geri getirmeliyiz-VİDEO
    -‘Bir dilin kurtulması sadece devletten beklenilerek yapılabilecek bir şey değil’-VİDEO
    -‘Kırmancki’nin altyapısını oluşturarak kurslar, okullar açılmalı; duyarlılık olmalı’-VİDEO
    -Fintoz Dikme: Biz vazgeçersek başkaları bizim dilimiz için hiçbir şey yapmaz-VİDEO
    -İsmet Konak: Her evi dilimiz için direniş alanına çevirmemiz lazım-VİDEO

  • İsmet Konak: Her evi dilimiz için direniş alanına çevirmemiz lazım-VİDEO

    İsmet Konak: Her evi dilimiz için direniş alanına çevirmemiz lazım-VİDEO

    PİRHA- Xwebûn Gazetesi Kırmancki Editörü İsmet Konak, Kürt illerinde öncelikli sorunlarının ana dil olduğunu ve bu konuda ciddi adımların atılması gerektiğini vurguladı. Konak, “Sömürgecilere boyun eğdirmek istiyorsak bizim her evi direniş alanına çevirmemiz lazım” dedi.

    UNESCO’nun 2018’de yayınladığı raporda dünyada konuşulan 6 bin dilden 2 bin 500’ü tehdit altında. Türkiye’de ise konuşulan 15 dil tehlike altındayken 3 dil ise çoktan yok oldu.

    Ülkemizde 4 ile 6 milyon arasındaki kişinin ana dili olan Kırmançki yok olma tehlikesi altında olan diller arasında ve UNESCO bu dil için 30 yıl ömür biçiyor.

    Kırmançki dilinde yazılı eserler, görsel yayınlar, akademik çalışmalar da oldukça sınırlı olduğundan yeni nesillere dilin aktarılmasında sorunlar yaşanıyor. Kırmançki dili ile ilgili çalışmalar yapılmış olsa da yine de istenilen düzeyde ne konuşuluyor ne de yazılıyor. Yapılan çalışmalar genelde sınırlı ve bölgesel kalmış durumda.

    Xwebûn Gazetesi Kırmancki Editörü İsmet Konak ile Kırmancki edebiyatının durumunu, gençlerin Kırmancki edebiyatına ilgisini ve Kırmancki dilinin kurtulması için neler yapılması gerektiği konularına dair konuştuk.

    “ÇÖLDE YALNIZ SES OLMA MELANKOLİSİNİ BIRAKMAMIZ LAZIM”

    PİRHA- Kırmancki edebiyatı alanında ilk yazılı eserler ne zaman yayınlandı? Size göre Kırmancki edebiyatı şu an hangi seviyede?

    İSMET KONAK: Son 15-20 yılda Kırmancki’de edebi alanda bir gelişme var. Son dönemde bunu görebiliyoruz. Çok sayıda kitap çıkıyor, bu önemli. Özellikle akademik sahada bazı gelişmeler var bunu da görmek lazım. Artuklu, Bingöl ve Munzur üniversitelerinde bazı çalışmalar yapılıyor. Son dönemde bazı dergiler ön plana çıkıyor. Bizim kendi gazetemiz Xwebûn Gazetesi de bu anlamda hizmette bulunuyor. Şu anda bir sayfasını Kırmancki’ye ayırmış durumda ama bazen 2 sayfa da olabiliyor.

    Şöyle bir çelişki var; geçmişte edebiyatta ve basın alanında dil ile ilgili çok çalışma yoktu ama dil daha fazla konuşuluyordu. 80 yıl önce dilin konuşulma oranı %90 ile %100’dü ama günümüzde ise bu oran %15’e kadar düştü. Ama dilin çok konuşulduğu o dönemde de edebiyat alanında ilerleme yoktu. Bu durum bizim için bir tehlike. Kırmancki edebiyat alanındaki bütün bu ilerlemeler yeterli değil. Xwebûn Gazetesinde şu anda 1 sayfa Kırmancki’ye yer veriliyor ama Kırmancki ile ilgilenen editör ve gazeteciler gelirse sayfa sayısı daha fazla da artabilir. Bizim 1 sayfamız var ve biz köşe yazısı bulmakta zorlanıyoruz.

    Bizim kendi konumumuzu bilmemiz lazım. Kürtler olarak asimilasyon okyanusu içerisinde yaşıyoruz ve bu okyanus içerisinde ada kurmaya çalışıyoruz. Dolayısıyla her yazarımızın, araştırmacımızın, akademisyenimizin bu konuda daha fazla özverili olması lazım. Çölde yalnız ses olma melankolisini bırakmamız lazım.

    “YENİ KUŞAK DİL BİLİNCİNE SAHİP OLMALI”

    PİRHA-Yeni kuşak Kırmancki alanındaki eserlere önem veriyor mu?

    İSMET KONAK: Yeni kuşağı öncelikle bir tanımamız lazım. Yeni kuşağın Kırmancki’ye ilgisi son derece az. Bu kuşağın bazı özellikleri var eğer biz bu kuşağın özelliklerini bilirsek neden Kırmancki’ye ilgi göstermediğini anlayabiliriz. Yeni kuşak neo-liberal, pragmatist, sınıf bilincine de sahip değil. O yüzden bir kişi de sınıf bilinci olmazsa dil bilinci de olmaz. Kırmançlarda şuanda egemenlerin diline sempati duyma söz konusu. Amed’de bir kitabevine gidip Kürdi dillerde yazılmış kitaplara bakmak istedim ve Kürtçe için ayrılmış rafta tamamen Kurmanci yazılmış kitaplara denk geldim ve Kırmancki sadece 1 kitap vardı. ‘Neden Kırmancki kitap hiç yok?’ dediğimde bana ilgi yok dedi. İlgi olmadığı için ana dilimizle yazdığımız eserler de yer edinemiyor.

    Yeni Jenerasyonun da büyük bir sorumluluğu var. Türkiye devleti bizi tek tipleştirmeye çalışıyor, yeni jenerasyon bu politikayı iyi bilmeli ve sınıf bilinci ile dil bilincine sahip olmalı. Şunu unutmamalıyız; dilimiz fırtınada bir sığınaktır. Kültür de dil ile birlikte yaşar. Biz eğer dilsiz ve kültürsüz olursak bu sığınaktan yoksun oluruz. O yüzden gençler tembellik yapmayıp dillerini öğrenmeliler.

    “SALYANGOZ GİBİ KABUĞUMUZA ÇEKİLMEYİ BIRAKMAMIZ LAZIM”

    PİRHA-Kırmancki yazarlar, dilin önemini halka yeterince anlatabiliyorlar mı?

    İSMET KONAK: Kırmancki yazarların, dili yeterince anlatabildikleri konusunda bence sıkıntı var. Evet, iyi bir üretim söz konusu ama yeterli değil, bir inzivaya çekilme söz konusu. Yazarlarımız çok iyi eserler yazıyorlar ancak okuyucuya ulaşma noktasında bir bağlantı kopukluğu var. Salyangoz gibi kendi kabuğumuza çekilmeyi de bırakmamız lazım. Sadece roman, şiir, öykü yazmak bizim için yeterli değil dilimizin artık bir statü kazanması lazım. Dil statü kazanmazsa yazılan bütün eserler okuyucuya ulaşmaz. Geçen sene Amed’de 15 Mayıs’ta Kürt Dil Bayramı’nı kutladık ve orada çok az kişi vardı. Sayımızı artırmak lazım, kolonyalistlerin hareket alanının daraltmak lazım. Bu durumda korku ortaya çıkıyor. Entelektüeller korkmamalı çünkü elindeki meşaleyle topluma öncülük ediyor. O yüzden daha fazla bedel ödemek gerekir.

    “KÜLTÜR-SANAT ALANINDA KIRMANCKİ’YE YER VERİLMESİ LAZIM”

    PİRHA-Kırmancki yok olma tehlikesi ile karşı karşıya. Sizce siyasi kurumlar kültür-sanat faaliyetlerinde Kırmancki’ye yeterince yer veriyorlar mı?

    İSMET KONAK: Gittiğim bazı etkinliklerde ne belediye başkanı ne de diğer toplumun kanaat önderleri olsun gelip yeterince sahip çıkmıyorlar. Kültür-sanat etkinlikleri önemli o yüzden mutlaka Kırmancki’ye yer verilmesi lazım. Etkinliklere %50 oranında Kırmancki yazarlar, araştırmacılar ve müzisyenleri davet ederek sahip çıkmamız gerekiyor. Bugün gelinen noktada bizim belediye başkanlarımızın, milletvekillerimizin, derneklerin ve kanaat önderlerinin dil konusunda daha dikkatli olması gerekir. Dilimizi ve kültürümüzü inkâr edenlerin değirmenine su taşımamaları lazım. Bugün Kürt illerinde bizim en büyük sorunumuz yoksulluk değil, öncelikli sorunumuz dildir. Dil ile ilgili çok ciddi adımlar atılması gerekiyor ama bu konuda bir duyarsızlık var.

    “ACİL OLARAK KREŞLERİN AÇILMASI LAZIM”

    PİRHA-Dilin kurtuluşu için acil olarak neler yapılmalı?

    İSMET KONAK: Dilin kurutuluşu için acil olarak Kırmançların yoğun yaşadığı yerlerde kreş açılması lazım. Çocukları kısa bir süre içerisinde kreşlere alarak dili öğretmek lazım. Bizim ailelerimiz, çocukları Türkçenin öğretildiği kreşlere teslim ediyorlar. Belediyelerimizin kreşler açarak bunu engellemeye çalışması gerekiyor. Belediyelerin durumu iyi değil anlıyoruz ama Avrupa Birliği ile beraber çalışıp bir proje oluşturularak kreşleri açmak zor değil. Kreşlerde yetişen çocukları ilerleyen süreçte Kürt Dili ve Edebiyatı bölümlerine teşvik etmek gerekir ve o bölümlerde okumaları için burs da verilebilir. Okulları bitirdikten sonra da istihdam da sağlanabilir belediyelerde. Ana dil konusunda farkındalık oluşturulabilir. Örneğin bir milletvekili, minibüse binip insanlarla Kırmancki sohbet ederse toplumda bir farkındalık oluşabilir. Belediyeler kendilerine ait araçlarda sesli anonslar yapabilir. Dil konusunda ailelere büyük bir görev düşüyor. Her ev bir direniş alanına çevrilebilir. Sömürgecilere boyun eğdirmek istiyorsak bizim her evi direniş alanına çevirmemiz lazım. Ümitsiz değilim, Kırmancki ve Kurmanci konusunda ciddi bir bilinç var. Artık yumurtadan çıkmış bir civciv söz konusu. O yüzden bu civcivi bir kez daha yumurtaya koymaları çok zor.

    Cihan BERK-Nuray ATMACA/DERSİM

    İLGİLİ HABERLER:
    -‘Kırmancki’nin gelişip, hak ettiği yere gelmesi için eğitim dili olması gerekiyor’-VİDEO
    -‘Türkçe daha üst bir kültürü temsil ediyor algısı yaratılarak Kırmancki köşeye atılmaya çalışıldı’-VİDEO
    -Yazar Munzuroğlu: Evimize, düğünümüze ve cemimize Kırmancki’yi geri getirmeliyiz-VİDEO
    -‘Bir dilin kurtulması sadece devletten beklenilerek yapılabilecek bir şey değil’-VİDEO
    -‘Kırmancki’nin altyapısını oluşturarak kurslar, okullar açılmalı; duyarlılık olmalı’-VİDEO
    -Fintoz Dikme: Biz vazgeçersek başkaları bizim dilimiz için hiçbir şey yapmaz-VİDEO

  • Dersim Katliamına edebi pencereden bakan kitap: Yorgun Topraklar-VİDEO

    Dersim Katliamına edebi pencereden bakan kitap: Yorgun Topraklar-VİDEO

    PİRHA- Ermeni tehcirini, Dersim Tertelesini ve katliamda yaşananları sözlü tanıkların aktarımlarıyla kurgulayan Yusuf Baran Beyi’nin Yorgun Topraklar adlı romanı, raflardaki yerini aldı. Kitabın yazarı Yusuf Baran Beyi, kitabın belgesel nitelikte olduğunu belirterek, “Geçmişi hatırlatarak günümüze ışık tutmak istedim” dedi.

    Yazar Yusuf Baran Beyi’nin doğup büyüdüğü topraklarda yaşanan tarihsel acıların anlatıldığı üçüncü kitabı ‘Yorgun Topraklar’ Payîz Yayınları’ndan çıktı. Dersim Katliamı’ndan kurtulanların tanıklıklarına yer veren Yusuf Baran Beyi, anlatılardan uzaklaşmadan yaşanmış gerçek olaylar üzerinde kurgulayarak okurlara bir sentez sunuyor.

    DRAMIN YAZARI

    Felaketleri, katliamları yaşayan, acı çeken ve gözyaşı dökenlerin anılarını kitaba dökerek kalıcılaştıran Yusuf Baran Beyi, kendini ‘Dramın yazarı’ olarak betimliyor. Doğup büyüdüğü topraklarda yaşanan acıları yazıya dökmenin önemini şöyle anlatıyor Yusuf Baran Beyi:

    “O topraklarda yaşadık, o topraklarda büyüdük. Geçmişte yaşanmış olayları büyüklerimizden bir masal gibi dinledik. Bizim için çok büyük bir merak konusuydu. Öğretmenliğe başladıktan sonra bunu yazmam lazım, bu benim sorumluluğum diye düşündüm. Çünkü yazılmayan şey kaybolmaya yüz tutuyor. Yazmak geleceğe bir belge bırakmak niteliğindedir. Dersim’deki Alevilik olayı yazılmadığı için sözlü olarak nesilden nesile aktarılmış. Ben de bunları yazıya dökme ihtiyacı hissettim.

    Tüm kitaplarımda Dersim Katliamından kurtulanların tanıklıklarına yer verdim. Neler gördüler, neler yaşadılar, ne gibi öldürme yöntemleri uygulandığını bu kitapta yazdım 6 yıl boyunca bunların izini sürdüm. Bir nevi dramın yazarıyım. Öte yandan bütün kitaplarım belgesel roman tarzındadır. Yaşanmış gerçek olaylar üzerinde kurgulayarak yazıyorum. Aynı zamanda bu kitap bir belge niteliğindedir”

    ERMENİ TEHCİRİ, KOMŞULUK HUKUKU…

    Kitap, Kürt Alevileri ve Ermenilerin arasındaki komşuluk bağlarını da işliyor. Bu bağ ve dostluk, 1915’teki Ermeni tehcirindeki dayanışmayla okurun duygu dünyasına işleniyor.

    Dersim halkında komşu hukukunun çok değerli olduğunu ve kitapta buna yer verdiğini söyleyen Beyi, “Dersim’de Kürt Aleviler ve Ermeniler birbirlerini kirvem diye çağırırlardı. İç içe ve sadakat dolu bir ilişkileri vardı. Ülkemizde milyonlarca insan göç ettirildi, öldürüldü, yollarda teşhir edildi ama Dersim’deki Ermenilere yönelik tutum daha farklı olmuştur. Dersim halkı o inancına göre Ermenilere karşı ilişkilerini can siparane bir şekilde gerçekleştirmiştir. Özellikle Seyit Rıza on binlerce Ermeni’nin Ermenistan’a geçmesini sağlamıştır. Bölgede ileri gelen ailelerin Ermeni ailelerini saklaması kitapta konu ediliyor” ifadelerini kullandı.

    GEÇMİŞE IŞIK TUTAN BİR KİTAP

    Dersim katliamlarına dair yapılan hazırlıklar, konuşmalar, tedbirler, kuryelikler, stratejilere dair bilgiler ve kıtlık günlerinde insanların birbirini talan etmesi gibi konulara da yer veren kitap geçmişe ışık tutan bir kaynak niteliği taşıyor.

    Geçmişe yolculuk yaptıran Yorgun Topraklar’ın sebep sonuç ilişkisi çerçevesinde ele alınabileceğini belirten Beyi şunları söyledi:

    “Yorgun Topraklar, bir geçmişi hatırlatılıyor. Geçmişte yaşananların hala devam ettiğini göreceklerdir. Dersimliler kendi coğrafyalarında yaşanan o yangınlar, köylerin yakılması, insanların kurşuna dizilmesi gibi olayların geçmişte de yaşandığını gördüklerinde bunun sistematik bir şekilde yapıldığını göreceklerdir. İttihat ve Terakki’den günümüze kadar gelen Türk-İslam ideolojisi bunların nedenidir. Bu kadar acının yaşanmasının sebebi Türk ırkını yaşatmak, İslamiyet Hanefi mezhebini var edip, diğerlerini yok etme yöntemleriyle kendilerine benzetme çalışmaları yapılıyor. Benim bir mesaj vermemden ziyade bunun nedenini kendilerinin araştırıp bulmaları gerekir diye düşünüyorum”

    Fatoş SARIKAYA- Diren KESER/ MERSİN

  • Mersin’de kadın şairler rüzgarı esti

    Mersin’de kadın şairler rüzgarı esti

    PİRHA- Sözyüzü Sanat ve Edebiyat Kolektifi tarafından ‘Şiirde Kadın Rüzgarı’ etkinliği gerçekleştirildi. Edebiyatta kadın görünürlüğünü amaçlayan etkinlikte, kadın şairler anıldı.

    Sözyüzü Sanat ve Ebebiyat Kolektifi tarafından düzenlenen etkinlik Kültürpark Amfi Tiyatroda gerçekleşti.

    Açılış konuşmasını yapan Saniye Kısakürek, “Biz kadınlar birlikteyiz, güçlüyüz, kıymetliyiz. Nice hikâyeler biliyoruz kadının adının geçmediği. Ve nice hikâyeler biliyoruz kadının günahkâr ilan edildiği. Bütün bu hikâyelerin ötesinde elinin hamuruyla karıştığı şiir işini de diğer bütün işler gibi çiçeklendirdiğini biliyoruz. Dehlizlerini, anneliğini, çocukluğunu kadın duyarlılığıyla birleştirerek şiirde de edebiyatta da hayatın her alanında buradayım demiştir. Dünyanın neresinde olursa olsun yazan, üreten kadınlar buluşsun istedik” dedi.

    KADINLAR OBEJYLE SAHNEYE GELDİ

    Etkinlikte ilk olarak Virginia Woolf’un Kendine Ait Bir Oda adlı kitabının edebiyat dünyasında ve feminist mücadeledeki yerinin önemi üzerinde konuşuldu. Ardından Şair ve Yazar Jana Med İnanç’ın senaryosunu yazdığı kadın temalı oyunla başladı. Kadınların gerçekleştirdiği tiyatral gösteride kadınlık durumlarına dair okunan şiirlerle birlikte her kadın elinde bir obje ile sahneye geldi. Kırmızı kuşak, ruj, rakı bardağı, alyans, bıçak, yara bandı gibi objelerle kadınlar gösteriyi gerçekleştirdi.

    Programın ikinci bölümünde Mersin’de yaşayan Ebru Güneyan, Asya Akkaya, Meral Vuranok, Necla Daloğlu, Sonay Arıdıcı, Melike Sibel Gelgeç kendi yazdıkları kadın temalı şiirleri seslendirdiler.

    PİRHA/ MERSİN

  • ‘Türkçe daha üst bir kültürü temsil ediyor algısı yaratılarak Kırmancki köşeye atılmaya çalışıldı’-VİDEO

    ‘Türkçe daha üst bir kültürü temsil ediyor algısı yaratılarak Kırmancki köşeye atılmaya çalışıldı’-VİDEO

    PİRHA-Kırmancki edebiyatı seviyesinin iç açıcı olmasa da 1980’li yıllardan bu yana edebiyat alanında önemli eserler ortaya çıktığını belirten Yazar Hüseyin Çağlayan, “Dilimizin kaybolmak üzere olmasını sadece sisteme yüklememek lazım çünkü biz kendi evimizde Kırmancki konuştuğumuz zaman sistem gelip evinizde bu dili konuşamazsınız diyemez. Sistem bize bazı şeyleri dayatabilir ama biz de kendi kültürümüzü ve dilimizi muhafaza etme görevlerimizi yerine getirirsek sistemi geriye itmiş oluruz” dedi.

    UNESCO’nun 2018’de yayınladığı raporda dünyada konuşulan 6 bin dilden 2 bin 500’ü tehdit altında. Türkiye’de ise konuşulan 15 dil tehlike altındayken 3 dil ise çoktan yok oldu.

    Ülkemizde 4 ile 6 milyon arasındaki kişinin ana dili olan Kırmançki yok olma tehlikesi altında olan diller arasında ve UNESCO bu dil için 30 yıl ömür biçiyor.

    Kırmançki dilinde yazılı eserler, görsel yayınlar, akademik çalışmalar da oldukça sınırlı olduğundan yeni nesillere dilin aktarılmasında önemli sorunlar yaşanıyor. Kırmançki dili ile ilgili çalışmalar yapılmış olsa da yine de istenilen düzeyde ne konuşuluyor ne de yazılıyor. Yapılan çalışmalar genelde sınırlı ve bölgesel kalmış durumda.

    Yazar Hüseyin Çağlayan ile Kırmancki edebiyatın durumunu, gençlerin Kırmancki edebiyatına ilgisini ve Kırmancki dilinin kurtulması için neler yapılması gerektiği konularına dair sohbet ettik.

    “KIRMANCKİ EDEBİYATIN SEVİYESİ İÇ AÇICI DEĞİL”

    PİRHA-Size göre Kırmancki edebiyatı şu an hangi seviyede? Yeni kuşak Kırmancki alanındaki eserlere önem veriyor mu?

    HÜSEYİN ÇAĞLAYAN: Kırmancki edebiyatın seviyesi iç açıcı olmasa da 1980’li yıllardan bu yana edebiyat alanında önemli eserler ortaya çıkmıştır. Genç kuşak Kırmancki edebiyata bizim arzu ettiğimiz seviyede önem vermiyor. Kırmancki dili unutulmuş, eğitimde 1950 yıllardan itibaren yasaklanmış. İnsanlarda çocukları zorluk görmesin diye Kırmancki’yi öğretmemeye çalıştılar. Dolayısıyla genç kuşakta ana dillerini unuttu, artık neredeyse yaşlılarımız bile Türkçe konuşmaya başladı. Sanki Türkçe ile kendilerini ifade ettiklerinde daha üst bir kültürü temsil ediyor algısı yaratılarak Kırmancki köşeye atılmaya çalışıldı.

    “SİYASİ KURUMLAR KIRMANCKİ’YE YETERİ KADAR YER VEVRMİYORLAR”

    -Kırmancki yazarlar dilin önemini halka yeterince anlatabiliyorlar mı? Sizce siyasi kurumlar kültür-sanat faaliyetlerinde Kırmancki’ye yeterince yer veriyorlar mı?

    Yazarlar kendi çabalarıyla dilin önemini halka iletmeye çalışıyorlar ama bir sanatta veya kültürde okuru, eleştirmeni olmayınca yazarlarda eser üretmede pasif duruma geçiyorlar.

    Bence siyasi kurumlar Kırmancki’ye yeteri kadar yer vermiyorlar çünkü Dersim coğrafyasına baktığımız zaman insanlar ideolojik olarak politikaya çok ağırlık veriyorlar ama bence bu yanlış. İnsanlar daha çok ideolojik arzularını veya isteklerini ön plana çıkartmaktalar ama bu durum bence yanlış. Kültüre, edebiyata, sanata kendi dilleriyle ağırlık vermiş olsalar en iyi siyaseti yapmış olurlar.

    “DİLİMİZİN KAYBOLMAK ÜZERE OLMASINI SADECE SİSTEME YÜKLEYEMEYİZ”

    -Dilin kurtuluşu için acil olarak neler yapılmalı?

    Zaza dili edebiyatı bölümüne ağırlık verilip öğretmen olunması lazım. Bu sene Zaza dili dersi için 15 tane öğretmen kontenjanı açılmış ama yeteri kadar öğretmen bulunamamış. Gönül isterdi ki Zaza dili ve edebiyatı bölümünü bitirenler ilkokul, ortaokul ve lisede derslere girebilsin çünkü o zaman gençlerle temas kurmuş olurlar. Ana dilimiz korunabilir aslında çünkü halen Kırmancki’yi konuşan insanlar var. Yahudiler kendi devletlerini kurduklarında kendi dillerini bilmiyorlardı ama daha sonra kendi dillerini yaşattılar. O yüzden biz de dilimizi yaşatabiliriz.

    Dilimizin kaybolmak üzere olmasını sadece sisteme yüklememek lazım çünkü biz kendi evimizde Kırmancki konuştuğumuz zaman sistem gelip evinizde bu dili konuşamazsınız diyemez. Sistem bize bazı şeyleri dayatabilir ama bizde kendi kültürümüzü ve dilimizi muhafaza etme görevlerimizi yerine getirirsek sistemi geriye itmiş oluruz.

    Dilin kurtulması için kreşler açılabilir, korolarda küçük çocuklar müziğe yönlendirebilir, aileler çocuklarıyla ana dillerini konuşur, gençlere ana dillerinin güzel bir dil olduğunu onlara kavratmak lazım. Dilimiz ve kültürümüz başkalarına karşı düşmanca bir geçmişe sahip değil. Zazacadan başka kültürlere düşmanca ifadelere rastlamadım onun için dilimizin korunması önemli.

    HÜSEYİN ÇAĞLAYAN KİMDİR?

    Hüseyin Çağlayan, Şubat 1956 yılında Dersim’in Kopuzlar köyünde doğdu. İlkokul, ortaokul ve liseyi Dersim’de okudu.

    Hüseyin Çağlayan, 1976-77 yıllarında Almanya´nın Heidelberg kentinde “Internatinal Language School” da dil eğitimini aldı. 1984 yılında Lisans-Yüksek Lisans- (Magister Artium) çalışmasını İngiltere´de Sosyal Reform Hareketi (Robert Owen) üzerine başarı ile tamamladı. 1990-1994 eğitim yıllarında Siyaset Bilimleri Anabilim Dalında ‘1908-1945 Ulusal Hareke Çerçevesinde Türk Sosyal Hareketinin Zayıf Yönleri.’ Konulu Doktora Tezini Johann Wolfgang Goethe Üniversitesinde başarı ile bitirdi. 2014 yılından itibaren Tunceli Üniversitesinde Siyaset Bilime-Kamu Yönetime bölümü ve Zaza Dili ve Edebiyatı bölümünde Dr. Öğretim Üyesi olarak çalışmakta.

    Eserleri:

    Cumhuriyet Tarihinde Dersim Zaza ve Alevi inancı hakkında çeşitli dergilerde makaleleri yayınlanmıştır.

    38’ra Ju Pelge” (38’den Bir Sayfa)

    “Pêt ve Pelge ra” (Pêt ile Pelge)

    Ema Lenge Esq u Dez

    Hekatê Kılmi (Zazaca Kısa Öyküler)

    Sis ve Arayış

    Tarihese ve Sosyolojik Gelişimi ile Zazaca –Tarih-Eebiyat- Coğrafya-Folklor

    Yemoş Hatun ve Çocukları

    İsyan ve Soykırım Tartışmaları Ekseninde Dersim 1937-1938

    Cihan BERK-Nuray ATMACA/PİRHA

    İLGİLİ HABERLER:
    -‘Kırmancki’nin gelişip, hak ettiği yere gelmesi için eğitim dili olması gerekiyor’-VİDEO

  • ‘Kırmancki’nin gelişip, hak ettiği yere gelmesi için eğitim dili olması gerekiyor’-VİDEO

    ‘Kırmancki’nin gelişip, hak ettiği yere gelmesi için eğitim dili olması gerekiyor’-VİDEO

    PİRHA-Demokratik bir devletin kendi vatandaşlarının konuştuğu bir dilin ölümüne seyirci kalmaması gerektiğini belirten Yazar Nadire Güntaş Aldatmaz, “Kırmancki’nin gelişip hak ettiği yere gelmesi için eğitim dili olması gerekiyor. Ama şu an ki Türkiye koşullarında bunu çok mümkün görmüyorum” dedi. 

    UNESCO’nun 2018’de yayınladığı raporda dünyada konuşulan 6 bin dilden 2 bin 500’ü tehdit altında. Türkiye’de ise konuşulan 15 dil tehlike altındayken 3 dil ise çoktan yok oldu.

    Ülkemizde 4 ile 6 milyon arasındaki kişinin ana dili olan Kırmançki yok olma tehlikesi altında olan diller arasında ve UNESCO bu dil için 30 yıl ömür biçiyor.

    Kırmançki dilinde yazılı eserler, görsel yayınlar, akademik çalışmalar da oldukça sınırlı olduğundan yeni nesillere dilin aktarılmasında önemli sorunlar yaşanıyor. Kırmançki dili ile ilgili çalışmalar yapılmış olsa da yine de istenilen düzeyde ne konuşuluyor ne de yazılıyor. Yapılan çalışmalar genelde sınırlı ve bölgesel kalmış durumda.

    Yazar Nadire Güntaş Aldatmaz ile Kırmancki edebiyatın durumunu, gençlerin Kırmancki edebiyatına ilgisini ve Kırmancki dilinin kurtulması için neler yapılması gerektiği konularına dair sohbet ettik.

    “TÜRKİYE’DEKİ DİL POLİTİKALARINA BAKTIĞIMIZDA KIRMANCKİ’NİN DURUMU İYİ BİR SEVİYEDE”

    PİRHA- Kırmancki edebiyatı alanında ilk yazılı eserler ne zaman yayınlandı? Size göre Kırmancki edebiyatı şu an hangi seviyede?

    NADİRE GÜNTAŞ ALDATMAZ: Kırmancki edebiyat alanında 1970’lerin sonunda modern olarak ilk yazılı eserlerin olduğunu düşünürsek bugün gelinen seviye bizim için gerçekten inanılmaz. Çünkü 12 Eylül 1980 darbesiyle beraber Kürtçe’nin yasaklı dil olması ve çok zor bir dönemden geçmesi nedeniyle bütün basın-yayın faaliyetleri uzun bir süre durmuştu, dolayısıyla özellikle 2003 yılından sonra Avrupa Birliği Uyum Yasaları çerçevesinde Türkiye devletinin dil politikalarını esnetmesiyle beraber hem basın-yayın alanında gelişmeler oldu hem üniversitelerde açılan bölümlerle birlikte Kürtçe’ye olan ilgi arttı.

    Kürtçe’nin Kırmancki lehçesinde roman, öykü ve şiirde bayağı bir mesafe kat edildi. Fakat 2015 yılından sonra ülkedeki siyasi konjonktürün değişmesinden sonra edebiyatta da yeniden bir durgunluk yaşanmaya başlandı. Çünkü Kürtler güncel ve politik sorunlar yaşadıkça bu sorunlar direkt Kürtçe’ye de yansımakta ve Kürtçe yapılan basın-yayın faaliyetleri de bundan etkilenmekte. Çok iyi bir dönem yaşadık ama şu anda zorluklar devam ediyor. Umarım Türkiye’de yeniden bir demokratik ortam oluşursa Kırmancki açısından daha iyi şeyler olabilir. Bugün Türkiye’deki dil politikalarını ele aldığımızda Kırmancki’nin durumu bence iyi bir seviyede.

    “GENÇ KUŞAKLAR KIRMANACKİ ESERLERE ÇOK ÖNEM VERMİYOR”

    -Yeni kuşak Kırmancki alanındaki eserlere önem veriyor mu?

    Genç kuşağın Kırmancki eserlere çok önem verdiğini söyleyemeyiz, tabi ki bunun birçok nedeni var ve en önemli nedenlerinin başında çocukların ilk dil olarak Kürtçe’yi öğrenmemeleri geliyor. Çocukların dil ile duygusal bağları neredeyse yok diyebiliriz. Çocuklar ailelerinden ya Türkçe öğrenerek başlıyorlar hayata ya da kısa süre sonra Türkçe öğreniyorlar. Yani Kürtçe ile duygusal bağları yok sadece bu konuda duyarlı olanlar ile politik olarak sahip çıkanlar var. Dil kültürün en önemli taşıyıcısıdır, çocukluğundan itibaren öğrenmediğin zaman duygusal bir bağ olarak hissetmediğin için senin için büyük bir anlam ifade etmiyor. Biz yaptığımız birçok çalışmada gençlere sorduk Kürtçe öğrenmek istiyor musunuz diye ama bazı gençler İngilizce veya işimize yarayacak bir dil öğrenmek daha mantıklı diyor. Haksız değil çocuklar çünkü Kürtçe’nin hayatı kolaylaştırmayı bir tarafa bırakın hayatı zorlaştıran bir tarafı da var. Çünkü siz Kürtçeyi öğrendiğiniz zaman politik bir duruş sergilemiş oluyorsunuz. İnsanlar duygusal olarak ilgi duysa bile Kürtçe’ye devletin algısı farklı oluyor, sizi bir noktada konumlandırıyor ve size ona göre davranıyor. Dolayısıyla hayatı kolaylaştırmaktan ziyade zorlaştırabiliyor. Gençlerin Kürtçe’yi öğrenmeyi tercih etmemesi çok anlaşılır bir şey.

    “DİLİN KURTULMASI İÇİN KURUMLARIN ÇALIŞMASI GEREKİYOR”

    -Kırmancki yazarlar dilin önemini halka yeterince anlatabiliyorlar mı?

    Bu daha çok kurumsal yapılabilecek bir şey. Yazarlar tek tek mahalleleri, köyleri mi dolaşacaklar? Ancak kendi kişisel yaşamlarında görülerek imrenilen bir durum olabilir ama o da çok zor. Maalesef benim çocuklarım dahi bilmiyor ana dillerini çünkü ben ilk başta çocuklarımla kendi ana dilimde konuşmadım Türkçe’yle konuşmaya başladım. Aile içerisinde ana dilin konuşulması gerektiğini, ana dilin ne kadar önemli olduğunu söylüyorum ama kendim bunu yapmadığım için insanlar beni ne kadar ciddiye alır.

    Bizim dönemimizde biz bu kadar bilinçli değildik şimdi çırpınıyoruz ama şimdi de bir işe yaradığını sanmıyorum, bunu kurumların yapması lazım. Dilin kurtulması için gereken çalışmaları siyasi partiler, belediyeler ve en başta devletin yapması lazım. Dil teşvik edilecek, dilin bir getirisi olacak ki dilin önemi anlaşılabilsin. Gençler dilin önemini anlamıyor çünkü doğuştan öğrenmedikleri için bir şey kaybetmiyorlar, biz bunun farkındayız çünkü biz doğduğumuzda bu dili öğrendik ve şimdi öğrendiğimiz dil yok oluyor, o yüzden onun acısını biz yaşıyoruz ama gençler bunun farkında değil.

    “BİR TOPLUMU YAŞATAN DİLDİR”

    -Kırmancki yok olma tehlikesi ile karşı karşıya. Sizce siyasi kurumlar kültür-sanat faaliyetlerinde Kırmancki’ye yeterince yer veriyorlar mı?

    Kayyımlardan önce belediyelerde dil konusunda çalışmalar yürütüldü ama hiç yeterli değildi. Çünkü bana göre dile yeterince önem verilmiyordu, bir toplumsal yaşamın sürdürücüsü ve o toplumu yaşatan dildir. Eğer bir toplumun dili yoksa o toplumun bir özelliğinden bahsedemeyiz. Kurumların dil konusunu öncelikli görev olarak benimseyip daha çok dile ağırlık vermesi gerekiyor şimdiye kadar böyle bir çalışma olmadı ama bundan sonra neler olur onu bilemiyorum.

    “DEVLETİN DİL KONUSUNDA ÇALIŞMALAR YAPMASI GEREKİYOR”

    -Dilin kurtuluşu için acil olarak neler yapılmalı?

    Kürtçe yayın yapan birçok televizyon kanalı var ama Kırmancki yayın yapan televizyon kanalı yok. Bir ara TV10 ağırlıklı olarak Kırmancki yayın yapıyordu ama şu anda yok denecek kadar az. Kürtçe’nin Kurmanci lehçesinin yok olma tehlikesi yok, çünkü Türkiye’nin dışındaki ülkelerde de konuşuluyor ve birçok ülkede okullarda eğitim dili olarak kullanılıyor. Bir dil eğitim dili olduğu sürece kaybolma tehlikesi söz konusu değil ama Kırmancki için aynı durum geçerli değil. Kırmancki sadece Türkiye sınırları içerisinde konuşulduğu için ve Türkiye’nin dil politikaları çok katı olduğundan şu anda çok vahim durumda ve o yüzden acilen bir şey yapmak gerekiyor.

    Dil konusunda bir şeyler yapması gereken kurumların başında devlet kurumları geliyor. Demokratik bir devletin kendi vatandaşlarının konuştuğu bir dilin ölümüne seyirci kalamaması gerekiyor. Okullarda seçmeli ders var ama sanki seçilmemesi için konulmuş, zorla yürüyen bir süreç var bunu daha da geliştirip Kırmancki için öğretmen atamasının yapılması ve gelecekte Kırmancki’nin eğitim dili olacak noktada imkânlar sağlanması gerekiyor. Tek tek devlet dışı kurumlar veya yazarlar çeşitli çalışmalar yürütebilirler ama bunun halka ulaşması için daha geniş kanalların olması gerekiyor. Dilin yasaklanmaması ve kriminalize edilmemesi gerekiyor. Dilin bir toplumun iletişim aracı olarak görülmesi ve kendi vatandaşlarının mutluluğu için devletin dil konusunda çalışmalar yapması gerekiyor. Ama dil ile ilgilenenleri politik bir yere konumlandırarak ona mesafeli davranıyor.

    Bence öncelikle devlet dil konusunda çalışmalar yapmalı, kanunlar değişmeli, Kırmancki’nin gelişip, hak ettiği yere gelmesi için eğitim dili olması gerekiyor. Şu an ki Türkiye koşullarında bunu çok mümkün görmüyorum tabi ki ama gelecekte neden olmasın. Çözüm Süreci döneminde yürütülen esnek politikalarla çok iyi bir noktaya gelebildik.

    NADİRE GÜNTAŞ ALDATMAZ KİMDİR?

    1963 yılında Dersim’in Pilvenk köyünde doğdu. Ortaokul ve liseyi Dersim’de okuduktan sonra Gazi Üniversitesi Gazi Eğitim Fakültesi Almanca Öğretmenliği bölümüne girdi ve 189 yılında mezun oldu. 1994 yılında öğretmen olarak başladığı meslek hayatını 2016 yılında emekli olarak noktaladı.

    2010 yılında Mardin Artuklu Üniversitesi Türkiye’de Yaşayan Diller Enstitüsü Kürt Dili Kültürü bölümünde başladığı yüksek lisans çalışmasını 2012 yılında tamamlayarak ‘Folklorê Kirmancan Ser O’ adlı yüksek lisans tezini teslim etti. Resmi olarak 2013 yılında kabul edilen bu tez Türkiye’de kabul edilen ilk Kürtçe tez olarak tarihe geçti.

    2016 yılında Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik bölümünde doktora çalışmasına başladı. ‘Topluluk dillerinin kaybolması ve iletişim: Kırmancca örneği’ adlı tezin 2020 yılında kabul edilmesi ile doktora çalışmasını tamamladı.

    Yayınlanmış çalışmaları:

    -Folklorê Kirmancan Ser O

    -Sanikanê Mamekîye Ra

    -Pîyê Mi Kemane Cinitene

    -Pîltane

    -Xewn

    Cihan BERK-Nuray ATMACA/PİRHA

  • ‘Emirali Yağan korkuya sığmayan sanatçılardan birisiydi’-VİDEO

    ‘Emirali Yağan korkuya sığmayan sanatçılardan birisiydi’-VİDEO

    PİRHA-Hakk’a yürüyüşünü birinci yılı dolayısıyla şair ve yazar Emirali Yağan için İstanbul’da anma etkinliği düzenleniyor. Programda konuşan Eylem Akgüzel Yağan, “Emirali zor bir hastalık ile mücadele ederken, korkuya sığmayan sanatçılardan birisiydi. Merakından, öğrenme arzusundan, yazma tutkusundan son anına kadar vazgeçmedi” dedi.

    Geçen yıl Hakk’a yürüyen Dersimli şair ve yazar Emirali Yağan için Maltepe Yaşar Kemal Kültür Merkezi’nde anma etkinliği düzenlendi. Fotoğraf ve kişisel eşya sergisiyle başlayan etkinliğe Dersim Dernekleri Federasyonu (DEDEF) Genel Başkanı Özkan Tacar, Dersim Araştırmaları Merkezi (DAM) Başkanı Selman Yeşilgöz ile çok sayıda kişi katıldı.

    “KORKUYA SIĞMAYAN BİR SANATÇIYDI”

    Programın açılış konuşmasını Eylem Akgüzel Yağan yaparken, Yağan’ın yaşam öyküsünün yer aldığı kısa film izletildi. Eylem Akgüzel Yağan konuşmasında şunları söyledi:

    “Ölümün panzehirini sorsanız, hatırlamak ve unutmamaktır diyebilirim. Emirali zor bir hastalık ile mücadele ederken, korkuya sığmayan sanatçılardan birisiydi. Merakından, öğrenme arzusundan, yazma tutkusundan son anına kadar vazgeçmedi. Olağanüstü bir çaba ve direnişle kitaplarını tamamladı. Yıllarını hatta yaşamını verdiği Dersim Defterleri 2’yi de tamamladı.
    Sözünün sonu yok. Kara kutusundan daha neler çıkacak, hep birlikte göreceğiz. Bugün burada görüyorum ki, Emirali Yağan sayısız kanadıyla bir kuş olarak uçmaya devam ediyor. Anısına Dersim’de bir hatıra ormanı yaratacağız. Emirali adına bu yıl Ali İsmail Korkmaz Vakfı’na ufak bir bağış yapıldı. Bu anma onun güçlü ve yaygın köklerinin dayanışmasıyla ortaya çıktı.”

    “DERSİM’İ BÜTÜN DÜNYAYA ANLATTI”

    Film gösterimnin ardından moderatörlüğünü Halide Yıldırım‘ın üstlendiği söyleşide Prof. Dr. Şükrü Aslan “Edebiyatın coğrafyasından coğrafyanın edebiyatına”, Neşe Yaşın “Emirali Yağan: Vicdanı yurt edinen şair”, Akın Yanardağ ise “Her yerden hiçbir yere antikahramanlar” başlıklı konuşmalarını gerçekleştirdi.

    Konuşmasında Yağan’ın edebi kişiliğine değinen Prof. Dr. Şükrü Aslan şu ifadeleri kullandı:

    “Coğrafyamız çok enterasan bir politik müdahaleye maruz kalmış bir coğrafya. İnsanlar kitlesel kırıma uğradı. 1950’ler ve 1960’larda dünyaya gelen kuşağı hayatı, bütün dünyayı Dersimlilere anlatmak gibi politik bir görevle geçti. Dünyayı Dersimlilere anlatmak daha sonra Dersim’i dünyaya anlatmaya döndü. Emirali edebiyat alanında bunu çok iyi yapan kişilerden birisidir. Gelecek nesillere bıraktığı en çarpıcı şey kadim coğrafyanın medeniyetini bütün dünyaya anlatmak oldu.

    Aslan’ın ardından söz alan Neşe Yaşın ise “Emirali Yağan’ın şiiri yaralı kimliğinin halini taşır. İç sesindeki bilgelik acılar coğrafyasından devraldığı bir şeydir belki de. Doğunun tedrisatından geçmiş bir batılı buluruz onda. Emirali Yağan’ın gerçek yurdu vicdanıdır. Adalet arayışına çıkmış bir vicdan. Dilin içinde kendi dilinin sessizliğini arar. Gitmek uzun bir öyküdür onun için” dedi.

    Programın son bölümünde ise arkadaşları Emirali Yağan’a ilişkin duygu ve düşüncelerini paylaştı.

    Devrim FINDIK/ İSTANBUL

  • 80 yazardan Emek ve Özgürlük İttifakı’na destek geldi

    80 yazardan Emek ve Özgürlük İttifakı’na destek geldi

    PİRHA- Emek ve Özgürlük İttifakı’na açıklayacağı deklarasyon öncesi aralarında Zülfü Livaneli, Gökçer Tahincioğlu, Hicri İzgören, Hüsnü Arkan, İnci Aral, Latife Tekin’in de bulunduğu 80 edebiyatçıdan destek geldi.

    Emek ve Özgürlük İttifakı, İstanbul Haliç Kongre Merkezi’de gerçekleştireceği halk buluşmasında deklarasyon açıklayacak. Aralarında Zülfü Livaneli, Gökçer Tahincioğlu, Hicri İzgören, Hüsnü Arkan, İnci Aral, Latife Tekin’in de bulunduğu 80 edebiyatçı, deklarasyon öncesi ittifaka destek mesajı yayınladı.

    Edebiyatçılar tarafından kaleme alınan açıklamada şunlar ifade edildi:

    “Ülkemizin görülmemiş bir yoksulluk, baskı sarmalında boğulduğu, bilim ve sanatın hiç olmadığı kadar saldırıya uğradığı bu zor zamanlarda, Emek ve Özgürlük İttifakı uzun bir tarihe ve mücadele birikimine yaslanan iki güzel ifadeyi sahiplenerek yola çıktı. Yaktığınız bu umut ışığını aşağıda imzası bulunan edebiyatçılar olarak selamlıyoruz.

    Bugün herkesin umut kadar güven duymaya da ihtiyacı var. Varoluşumuzu zenginleştirecek, yıkıma uğramış insanlığımızı yeniden yüceltecek, dünyaya ve hayata koşulsuz ve önyargısız kendini açarak, yenileyici ve iyileştirici bir rol oynayacak, hayatın karmaşasını kavrama cesaretine sahip, özgürlüğe, eşitliğe ve barışa açılacak bir kapıdan çok, bu kavramların ta kendisi olacak yaratıcı bir oluşumun beklentisi ve ümidi içindeyiz. Emek ve Özgürlük İttifakı’nı bu duygularla kutluyoruz. Önümüzdeki uzun yol, açık ve aydınlık olsun.”

    Metne imza atan yazarlar şöyle:

    “Adnan Özyalçıner, Ahmet Telli, Ahmet Ümit, Akın Olgun, Akif Kurtuluş, Altay Öktem, Aslı Tohumcu, Asuman Susam, Ayşegül Devecioğlu, Ayşen Sarıbaş, Bilsen Başaran, Bülent Tekin, Cevat Çapan, Çetin Yiğenoğlu, Deniz Durukan, Dilek Özkan, Dilruba Erenler, Dizdar Karaduman, Emel İrtem, Eylem Can, Fatma Aras, Fergun Özelli, Figen Şakacı, Gamze Arslan, Gaye Boralıoğlu, Gökçer Tahincioğlu, Gökhan Tuncay, Gülce Başer, Güler Sürücü, Hande Baba, Hasan Öztoprak, Hatice Meryem, Hayri K. Yetik, Hicri İzgören, Hüsnü Arkan, İnci Aral, Kamil Tekin Sürek, Kerim Akbaş, Latife Tekin, M. Mahzun Doğan, Mahir Ünsal Eriş, Mazlum Çetinkaya, Mehmet Özceylan, Mehmet Sait Aydın, Mehtap Ceyran, Meral Şimşek, Murat Uyurkulak, Murathan Mungan, Mustafa Köz, Nalan Çelik, Namık Kuyumcu, Neşe Yaşın, Neval Savak, Niyazi Zorlu, Nuray Gök Aksamaz, Oğuz Tümbaş, Olcay Özmen, Oya Baydar, Oylum Yılmaz, Ömer Asaf Tosun, Özer Akdemir, Özgün E. Bulut, Özgür Zeybek, Rahmi Emeç, Sema Kaygusuz, Semih Gümüş, Serdar Koçak, Şaban Ol, Şebnem İşigüzel, Şevki Özdemir, Tahir Şilkan, Tuğrul Keskin, Turan Horzum, Turgut Üzüm, Ünal Ersözlü, Vecdi Erbay, Yelda Karataş, Yücelay Sal, Zübeyde Seven Turan, Zülfü Livaneli.”

    (HABER MERKEZİ)

  • Sözyüzü Dergisi’nin 3. sayısı çıktı

    Sözyüzü Dergisi’nin 3. sayısı çıktı

    PİRHA- Mersin’de yayın hayatına devam eden kültür, sanat ve edebiyat dergisi Sözyüzü yeni sayısıyla okuyucularına ulaştı.

    Yayın Kurulu’nda Alihan Demir, Bermal Ceyran, Diren Keser, Erdal Dalgıç, Jana Med İnanç, Saniye Kısakürek, Baha Sadık Akıner ve Faik Güçlü’nün yer aldığı Sözyüzü Dergisi’nin 3. sayısında, Saniye Kısakürek’ten Özgecan Aslan için bir mektup, Jana Med İnanç’tan ressam Azad Yeman’la söyleşi, Erdal Dalgıç’tan Dünya Şiir günü manifestosu, Baha Sadık Akıner’den Metin Altıok üzerine bir yazı, Zeynep Eşin’den Aldous Huxley’in Cesur Yeni Dünya romanı hakkında bir inceleme yazısı yer alıyor.

    Dergiye yazıları ve şiirleriyle katkı sunanlar; Abdurrahman Bakır, Adem Şahin, Asım Çetinkaya, Aram Dilşad, Azad Kara, Baran Arslan, Bermal Ceyran, Fırat Bayrak, Ferqin Melik Aykoç, Hakan İlhan, Hikmet Dönmez, Hicri İzgören, Gökhan Gurbetoğlu, Gülay Vural, Kalender Durukan, Malik Enes Gümüşlü, Murtaza Serhat Sevinç, Mustafa Bilgücü, Miran Diler, Mizgin Acar, Nurhan Kılıçkaya, Nursel Yaşa, Nurten Dinçer, Rıfat Mertoğlu, R’Ulaş Karakuş.

    Editör notu ise şöyle:

    “Edebiyatın birleştirici ve iyileştirici gücüne güvenerek içine girdiğimiz bu yolculuk, üçüncü sayıya geldi. İşte yine karşınızdayız. Yoğun ve zahmetli bir çalışmanın sonunda hazırladığımız bu sayıyı, siz değerli okurların beğenisine sunuyoruz. Günümüzde dergiciliğin içine girdiği ekonomik dar boğaz ve ilgisizlik, sanat üretmemizi zorlaştırsa da inatla yürümeye devam ediyoruz. Biliyoruz ki kardelenler, zemherinin çocuklarıdır. Sanat her daim kendini var etmiş ve bir şekilde toplumun fotoğrafını çekebilmiştir.”

    PİRHA/MERSİN

     

     

  • 217 sanatçı ve edebiyatçıdan Sezen Aksu’ya destek: Asla yalnız yürümeyecek

    217 sanatçı ve edebiyatçıdan Sezen Aksu’ya destek: Asla yalnız yürümeyecek

    PİRHA-AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın hedef gösterdiği sanatçı Sezen Aksu’ya sanat ve edebiyat dünyasından destek geldi. 217 kişi yayımladığı bildiri ile Aksu’ya destek verdi. Bildiride “Sezen Aksu asla yalnız yürümeyecek ve bizler bir kişi dahi eksilmeyeceğiz” ifadelerine yer verildi.

    Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından hedef gösterilen sanatçı Sezen Aksu’ya edebiyat ve sanat dünyasından destek geldi. 217 kişi yayımladığı bildiride “Sezen Aksu asla yalnız yürümeyecek ve bizler bir kişi dahi eksilmeyeceğiz” ifadelerine yer verdi.

    “Şahane Bir Şey Yaşamak” isimli şarkısında geçen sözler nedeniyle hedef gösterilen sanatçı Sezen Aksu, “Avcı” şiiriyle linç saldırılarına yanıt verirken; yazar, gazeteci, akademisyen, müzisyen ve şairlerin olduğu 217 kişi Aksu’ya destek için imza metni yayımladı.

    “BİR KİŞİ DAHİ EKSİLMEYECEĞİZ”

    “Biz sanatçılar olarak bu topraklarda yaşayan tüm dilleri korumak için mücadele ettik ve bundan sonra da aynı kararlılıkla mücadele etmeyi sürdüreceğiz. Sezen Aksu asla yalnız yürümeyecek ve bizler bir kişi dahi eksilmeyeceğiz!” ifadelerinin kullanıldığı imza metninin tamamı şöyle:

    “Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın sanatçı Sezen Aksu’yu hedef gösteren ve ifade özgürlüğünü yok sayan sözlerini büyük bir tepkiyle izliyoruz. 47 yıldır yazan, söyleyen ve bu toprakların kültürel birikimine onlarca şarkı armağan eden Sezen Aksu’ya karşı başlatılan bu saldırının tam karşısındayız. Aksu’nun ifade özgürlüğünün kısıtlandığı ve ‘dilinin koparılması’ ile tehdit edildiği bir ülke istemiyoruz. Girişilen bu saldırıya karşı hep birlikte ve dayanışma içinde olduğumuzu bildiriyoruz. ‘Koparılmak’ istenen dil Anadolu’nun kadim halklarının dilidir. Pir Sultan’ın, Yunus Emre’nin, Karacaoğlan’ın, Köroğlu’nun, Âşık Veysel’in, Sinem Bacı’nın, kısacası binlerce yıldır bizi temsil eden, sevinçlerimizi, üzüntülerimizi, ağıtlarımızı söylediğimiz dildir. Hoca Nasreddin gibi ağlayan, Bayburtlu Zihni gibi gülen kadim halkların, emekçilerin, kadınların ve her türlü zorbalığa karşı sazıyla, sözüyle mücadele edenlerin dilidir. ‘Koparılmak’ istenen dil, özgür sanatın dilidir. Biz sanatçılar olarak bu topraklarda yaşayan tüm dilleri korumak için mücadele ettik ve bundan sonra da aynı kararlılıkla mücadele etmeyi sürdüreceğiz. Sezen Aksu asla yalnız yürümeyecek ve bizler bir kişi dahi eksilmeyeceğiz!”

    İmzacılar:

    “Adnan Gerger, Ahmet Murat Aytaç, Ahmet Telli, Akın Yanardağ, Akif Kurtuluş, Ali Seçkiner Alıcı, Aliye Özlü, Altay Öktem, Anıl Mert Özsoy, Arife Kalender, Aslı Biçen, Aslı Solakoğlu, Aslı Tohumcu, Aslı Uluşahin, Atiye Kalkan, Aydan Yalçın, Ayla Turan Tan, Ayşe Çavdar, Ayşegül Devecioğlu, Ayşen Şahin, Bade Osma Erbayav, Baran Güzel, Baran Sever, Barış Atay, Barış İnce, Başak Hanbay, Batuhan Dedde, Begüm Kovulmaz, Belgin Bıyıkoğlu, Belma Fırat, Betül Yılmaz, Bilgehan Uçak, Bircan Değirmenci, Birgül Oğuz, Birhan Keskin, Birol Tezcan, Buket Uzuner, Burcu Ünlü, Burhan Şeşen, Bülent Tekin, Büşra Sanay, C. Hakkı Zariç, Cafer Solgun, Can Uçar, Cem Erciyes, Cem Vazo, Cenk Kolçak, Cihan Ülsen, Çağlayan Çevik, Çağrı Sinci, Çayan Okuduci, Çetin Ali Nergis, Çetin Ali Nergis, Deniz Durukan, Deniz Ulkat, Derya Ulkat, Devrim Dirlikyapan, Devrim Horlu, Derviş Yıldız, Dilruba Nuray Erenler, Diyar Atak, Duygu Akın, Duygu Kankaytsın, Dündar Hızal, Ece Temelkuran, Elif Şafak, Emirali Türkmen, Emrah Polat, Emrullah Alp, Engin Turgut, Eray Sargın, Erdal Güney, Erbil Doğan, Ercan Mehmet Erdem, Erdoğan Emir, Eren Aysan, Erkan Karakiraz, Esat Şenyuva, Esin Özbek, Eylem Te, Ezgi Polat, Fadıl Öztürk, Fahri Özdemir, Fatih Tan, Fatma Aras, Fatoş Avcısoyu Ruso, Ferhat Tunç, Figen Şakacı, Gaye Boralıoğlu, Giray Kemer, Gonca Özmen, Gökhan Bakar, Gönül Kıvılcım, Grup Adalılar, Gül Kaçar, Gülşen İşeri, Haden Öz, Hakan Güngör, Haluk Tolga İlhan, Hasan Öztoprak, Hatice Meryem, Haydar Ali Albayrak, Haydar Ergülen, Hayko Cepkin, Hıdır Işık, Hilal Karahan, Hüsamettin Küçük, Hüseyin Akcan, Hüseyin Bul, Hüseyin Gökçe, Hüseyin Turan, Ilgın Sönmez, İlhan Çıtak, Kazım Gündoğan, Kemal B. Cemgil, Kemal Varol, Kerem Görkem, Latife Tekin, Levent Kaçar, Levent Karataş, M.K. Perker, Mahir Karayazı, Mahir Ünsal Eriş, Mahmut Çınar, Mazlum Çetinkaya, Mazlum Mengüç, Mehmet Aras, Mehmet Kılıç, Mehmet Özer, Mehmet Said Aydın, Merve Göntem, Mesut Varlık, Metin Atik, Metin Solmaz, Metin Yetkin, Muammer Ketencoğlu, Murat Gür, Murat Meriç, Murat Özyaşar, Murat Uyurkulak, Mustafa Ergin Kılıç, Mustafa Yelkenli, Muzaffer Gezer,  Müge Koçak, Nadir Göktürk, Nalan Çelik, Nalan Kuruçim, Namık Kuyumcu, Narin Yükler, Nesimi Aday, Nil Sakman, Nilay Özer, Nimet Mızraklı, Niyazi Koyuncu, Nur Saka, Nur Sürer, Nurani Ersoy, Nurhan Suerdem, Oğulcan Kütük, Okan Çil, Onur Bütün, Orhan Alkaya, Ömer Ferhat Özmen, Öykü Tekten, Özlem Akcan, Özlem Armen, Pelin Buzluk, Pınar Aydınlar, Pınar Doğu, Rıza Kıraç, Rıza Reçber, Sedef Erken, Salih Zeki, Sema Kaygusuz, Semih Çelenk, Senem Gezeroğlu, Sercan Meriç, Serhad Raşa, Serpil Gürbüz, Sevengül Sönmez, Sevim Erdoğan, Sevin Okyay, Sırma Mirzaoğlu, Sıtar Sertaç Şanlı, Sibel Oral, Sina Akyol, Sinem Sal, Sonat Yurtçu, Suzan Samancı, Şahin Altuner, Şükrü Erbaş, Tacim Çiçek, Taçlı Yazıcıoğlu, Tekgül Arı, Tozan Alkan, Tuba Torun, Tuğçe Tekhanlı, Tuğrul Keskin, Tunca Çaylant, Tuncay Birkan, Turan Parlak, Umay Umay, Umut Altınçağ, Utkucan Akyol, Ünal Ersözlü, Vecdi Erbay, Volkan Yosunlu, Yılmaz Şener, Yücel Tunca, Yücelay Sal, Zafer Türker, Zehra Cunillera, Zehra Çelenk, Zerrin Saral, Zeynep Aliye, Zeynep Altıok, Zeynep Ezmen”

    (HABER MERKEZİ)

     

  • Yazar Ülger: Bizim Yunus’ kitabı gerçek Yunus’u anlatıyor

    Yazar Ülger: Bizim Yunus’ kitabı gerçek Yunus’u anlatıyor

    PİRHA- Araştırmacı-Yazar Ali Haydar Ülger, ‘Bizim Yunus’ adlı kitabı için kaleme aldığı yazısında Yunus Emre’nin “evrensel dünya kardeşliğini/mühendisliğini” ve “sevgi” odaklı düşüncesini irdeleyen/yazan Alevi yazar-çizerlerin sayısının yok denecek kadar az olduğuna dikkat çekti. Ülger, “Gerici çabaya karşın, bu karanlık bataklıktan Yunus’u çekip çıkarmaya çalışan, onun sevgi yüklü düşüncesini, aydınlık yüzünü ortaya koyan önemli bir yapıt” dedi.

    Aralık ayında Derlem Yayınlarından, Ali Haki Edna Vakfı (AHEV) Araştırma ve Yayın Kurulu ile ALXAS KOM’un ortak çalışması sonucu yayına hazırlanan ‘Bizim Yunus’ kitabı okuyucularıyla buluştu. Kitapta, ‘Yunus Emre kim? Yunus Emre neden yeniden yazılmalı?’ gibi sorulara cevap aranırken, Yunus Emre ve Hacı Bektaş ilişkisi, Yunus Emre’de Din ve Ehlibeyt inancı gibi başlıklar yer alıyor.

    Araştırmacı-Yazar Ali Haydar Ülger, ‘Bizim Yunus’ kitabına dair PİRHA için değerlendirme yazısı kaleme aldı.

    Ülger, “Toprağa, aşka, sevgiye bağlı halk bilgesi; “Bizim Yunus” başlıklı yazısında şunları dile getirdi:

    “Gönül secde eder dost mihrabına, Yüzün yere koyup kılar münacat”

    Ne de güzel ifade eder dosta yakarmayı Yunus. Onun kıblesi dost yüzü, secdesi insanadır/dostadır. İnancı sevgidir Yunus’un. Her ırk, din ve inançtan insan için beslediği kutsal bir değer olan “insan sevgisi”, ona evrensel bir kimlik kazandırmıştır. Bu evrensel kimlik de Aleviliğin insan odaklı düşüncesinden başka bir şey değildir. Toprağa, aşka, dosta ve sevgiye bağlı Yunus Emre; Anadolu topraklarında 13. ve 14.yüzyılda (1240-1334) yaşayan Aleviliğin ilk büyük ulularındandır.

    Mansur idim ben ezelde, Onun için geldim bunda, Yak külümü savur göğe.

    Ben “Ene’l-Hak” oldum ahi. Ben önceden Mansur idim, onun için geri geldim. Beni yakarak külümü havaya savurdular ama zaten ben “Ene’l-Hak” olmuştum. Yunus; yalnızca Anadolu topraklarının ozanı değil, evrensel düşüncelerinden dolayı Azerbaycan ve Şam taraflarına gittiğini şiirlerinde belirten ozan; Horasanlıdır, İranlıdır, Mezopotamyalı ve felsefesi dünya insanlığıdır. O doğduğu topraklarda bir çiftçi, bir Anadolu köylüsüdür. Yaşamı boyunca köy yaşamının doğal koşulları içinde yetişen, Hakk’ı insanda gören Hallac-ı Mansur’dur, Nesimi’dir, Hacı Bektaş-ı Velidir, Pir Sultan’dır. Sarayın, minberin, haccın yolunu bilmeyen ozandır. O halktır ve halk bilgesidir. O Türk’tür, Kürt’tür, Arap’tır, Acem’dir ve dünya insanıdır.

    “YUNUS ŞERİATA BAŞKALDIRMIŞ BİR OZANDIR”

    Arapça, Farsça, Rumca ve Türkçe’yi çok iyi bilen Yunus Emre, aslında çok güçlü bir eğitime sahiptir. O; şeriatı, şeriat inançlı devleti zararlı bulmuş ve ona başkaldıran bir ozandır. Şeriat hükümleriyle birlikte zamanın yönetimlerini, hanlarını, saraylarını ve beylerini hep eleştirmiş, şiirleriyle döneminin düzenine ve yönetimlerine karşı çıkmıştır. Düzenin temelden bozukluğunu, zalimliğini ve kıyıcılığını şiirlerinde dile getirmiş, egemen sisteminin getirdiği ahlak bozukluklarına dikkat çekmiş, dervişlerin yol göstericilik görevlerini yerine getirmediklerinden yakınmıştır. O dönemde Konya ve Karaman’da bilinen dervişlerle birlikte, sahip olduğu Aleviliğin batıni özünü yerine getirmeyen, çevresinde yer alan bazı gezginci dervişleri de kıyasıya eleştirmekten geri kalmamıştır. Eleştirilerine konu olan bu insanların halkı aydınlatma, bilinçlendirme görevini bırakarak, bey olarak çevrelerine Müslümanlıkla korku saldıklarını ve düzenle kaynaştıklarını şiirlerinde üstü kapalı da olsa söylemeye çalışır. Yunus’un seksen yılı aşkın ömründe asla hacca gitmediği, erenlerin/evliyaların, dostlarının eşiğine yüz sürmekle Kâbe’yi tavaf (ziyaret) etmekle aynı tutmuştur. O, Hakk’ı dost yüzünde görendir.  Yunus için bir gönüle girmek, binlerce kez Kâbe’ye gitmekten daha yeğdir/evladır. O, Hakk’ı kendi sıfatında görmüş, bundan da hiçbir kuşkusu olmamıştır. Oruç, namaz, zekât hac, yani şeri tapınmaları birer inanç cinayeti saymıştır. Yunus, kendinde gördüğü Tanrı ile bütünleşmiş ve Hakk ile Hakk olmuştur.

    “SÜNNİ AKADEMİSYENLER ÇEŞİTLİ HURAFELERLE YUNUS’UN ŞİİR VE METİNLERİNİ BOZDULAR”

    Oruç, namaz, zekât, haç, suç cinayettir, Fakir bundan azat, erenler içinde.

    Alevi-Bektaşi yazınının (edebiyat) kökleri Yunus Emre’ye değin uzanır. Bilinmeli ki kuruluşu 14. yüzyılda Kaygusuz Abdal’la olmuştur. Yüzyıllar içinde kimi farklılıklar kazanan Alevi-Bektaşi edebiyatı, bazı önemli farkları yaratarak/kazanarak sahip oldukları inancı sınırlı da olsa yaymağa hizmet eder duruma gelir. Özellikle inançsal ve toplumsal sorunlar, bu süreçte yetişen ozanların şiirlerine yansımaya başlar. Bunun en açık ve en güzel örnekleri ise Pir Sultan Abdal’ın şiirlerinde görülür. Daha sonraki yıllarda Âşık Yunus ve diğer uydurulmuş cümle Yunuslarla Sünni mezhebin yetersiz, kabiliyetsiz, bu felsefeye karşı din eksenli sözde ozan ve akademisyenlerinin bilinçsizce, cahilce, kendince çeşitli hurafelerle, Yunus’un asıl şiir ve metinlerini bozarak kurguladıkları görülür.

    “İNSAN VE SEVGİ ODAKLI İNANÇ”

    Gayrıdır her milletten, Bu bizim milletimiz. Hiç dinde bulunmadı, Din ü diyanetimiz.

    Yunus’un sahip olduğu Alevilik inancı (-ki o yüzyıllarda böyle bir kavram kullanılmamakta) kadimden beri sırrını dışarı vermeyen, kendini ehil olmayan ellere emanet etmeyen, ancak uzun bir eğitim döneminden geçtikten sonra olgunlaşıp hak edenlere kendini açan, gizliliği esas alan kurumsal bir inançtı.  Binlerce yıldan beri kendilerine ağır düşmanlık besleyen, varlıklarına tahammül etmeyen ve canlarına kasteden dinlerin ve mezheplerin hüküm sürdüğü coğrafyalarda, çaresizlikten doğan en doğal haklarını kullanarak, kimliklerini ve asıl inanışlarını saklamak başvurdukları tek yöntemdir. Bu nedenle Alevilik; kendileri için çağlar boyunca en dayanılmaz koşullarda bile vazgeçilmez bir tutku ve sonsuz bir sadakatle birbirlerine bağlandıkları, bin yılların ötesinden gelen bir yoldur. Tarihsel süreçte zamana, bölgeye ve çevresini saran koşullara göre, değişik dış görünüşlere bürünmek durumunda kalırlar. Neden denilecek olunursa; dönemin semavi dinleri Hristiyanlık ve özellikle içinde yaşadıkları Müslümanlık, sarsılmaz bağlarla birbirlerine bağlı Alevileri (-bu toplumun doğacı inancına ve onların yaşam felsefelerine-) asla tahammül göstermediler. Mutlaka yok edilmesi gereken bu inancı kendi inançları için büyük bir tehdit ve tehlike olarak gördüler. İşte bütün bu unsurların devam eden düşmanlıkları, Aleviliğe karşı işlenen insanlık dışı suçların ve kıyımların tek nedeni, semavi dinlerin sahip oldukları inançların çok çok dışında “insan ve sevgi odaklı, Hakk’ı insanda gören” inanç sisteminde yatmakta ve yer almaktadır.

    Alevilik tarihinin ve inanışının izlerini sürmek, üzerlerini örten yanıltıcı katmanların gerisine saklanmış Alevi gerçeklerine ulaşmak, büyük çaba gerektiren, çetrefil ve zahmetli bir iştir. İşte Aleviliğin kadim izlerini, halk bilgesi ulu ozan Yunus Emre’nin dizelerinde; inancın özünü/temelini,  hiçbir tereddüde yer vermeyecek berraklıkta, en yalın ve en özgün şekliyle gerçekleri sergilediği görülür. Her şeyin aslına çekeceğine  (rücu)  inanılan Alevilikte, bu durum inançlarının kutsal bir yasasıdır. Yunus, en berrak şekliyle bu durumu “Devri daim olma”yı, gerçek varlıktan ayrılan ruhu; çeşitli aşamalar geçirdikten sonra türlü bedenlerde vücut bulmasıyla, olgunlaşıp kendi kaynağına dönme sürecini 14.yüzyılda yalın bir dille şöyle anlatır:

    ‘Dünyaya çok gelip gittim, Erenler eteğin tuttum. Ay oldum âleme doğdum, Bulut oldum göğe ağdım. Yağmur oldum yere yağdım, Nur olup güneşe geldim. Emre dilinde Hakk, Olup dile düşe geldim.’

    Yunus’un Divanı’na sonradan eklenerek, aslında onun olmayan kimi şiirler; gerek Osmanlı döneminde gerek Cumhuriyet döneminde “Yunus” adıyla resmi ideolojinin ve egemen dinin temsilcileri tarafından “Yunus Emre Divanı’na yerleştirilerek, Yunus’un Sünni Müslüman gösterilmeye çalışıldığı, aslında bu şiirlerin hiç birinin Yunus Divan’ında yer almadığı bilinen bir gerçektir. Özellikle dostlarımın derleyip hazırladığı “Bizim Yunus” adlı eserde yer alan ve yüzyıllarca mevlit olarak okunan şiirlerden biri;

    Çıkmış İslam bülbülleri, Öter Allah deyi deyi.

    Benzer şiirler dâhil, yine yakarma/yalvarma niteliğindeki “Münacaat”, “Cevab-ı Huda”, “Münacaat-ı Muhammed” adlı eserlerde dile getirilen; bu şiirlerin tamamının sahte olduğu bilinmektedir.

    “YUNUS’UN DİNİ, İMANI SEVGİDİR”

    Ya Rabbi Settaru’l-uyub, Senden dilerim ümmetim, Ya Hayy u Gaffaru’z-zebun, Senden dilerim ümmetin.

    Bu dörtlükte görüldüğü gibi sahte Yunusların yazdıkları, gerçek “Yunus” gibi gösterilmeye çalışılmıştır. İşte “Bizim Yunus”ta da yer alan Yunus’un şiir tarzına, havasına, yaşam ve inanç felsefesine uymayan, hatta onun kullandığı arı ve duru (yalın) dille örtüşmeyen kimi şiir ve “münacaat”ın (yalvarma/yakarma) yer aldığını görüyoruz. O’nun kullandığı dil, kendi döneminde kullanılmayan pek çok sözcüğü cesaretle kullandığı, aynı dönemin şairlerinin kullandığı Arapça, Osmanlıca ve Farsça karşımı ağdalı bir dilden çok çok farklı ve onun ötesinde bir dildir. Bilinmeli ki Yunus’un dini, imanı sevgidir. Ondan başkasına inanmak puta/haça tapmaktır. O din ve iman tanımayan, her şeyin insanda olduğuna inanır.

    Dinim imanım ol durur, Onsuz olursam dünyada, Ne puta, haça taparım, Ne din ü iman tutarım…

    Dizeleri 16.yüzyılda Osmanlının kıyım ve katliam fetvacısı, döneminin azılı Şeyhülislamı Ebussuud tarafından “tam dinsizlik ve kâfirlikle” ifade edilerek suçlanır. Fetvaları yalnızca Kızılbaşlar (Alevi) için değil, dünya kardeşliğini ve sevgiyi savunanlar, bu bağlamda şiirler yazan Yunus Emre ve onun şiirlerini okuyanların dahi katledilmesinin “vacip” olduğu adına fetvalar verir. Bu nedenledir ki, bunu söyleyenlerin İslam şeriatına (hukuku) göre öldürülmeleri Allah adına yapılacak en büyük görevdir.

    400 KADAR ŞİİR

    Gerçekler Hakk’ı bildi, Hakk’ı kendide gördü. Cümle yerde Hakk hazır, Göz gerektir göresi.

    Yunus Emre; her dönemde herkes tarafından sahiplenilmiş ve herkes farklı algılayıp onu kendince yorumlamıştır.  Çok doğal gibi görünen bu durum, Yunus Emre’yi bulunduğu inanç ve yer bağlamında onun düşüncesinden uzaklaştırmayı beraberinde getirmiştir. Tıpkı Anadolu’da farklı alanlarda Yunus’a ilişkin birçok mezar alanının gösterilmesi gibi. Gerçek olan şu ki, bunlardan yalnızca bir tanesi bilge ozan Yunus Emre’nin mezarıdır. Bu durum onu sahiplenen, hakkında çeşitli yorum ve değerlendirmelerde bulunanlar için de geçerlidir. Günümüzde bile zaman zaman Yunus’a ait olmayan kimi eserler onunmuş gibi algılanıp, daha da ileri gidilerek Yunus adına yazılan divan, makale ve tez çalışmalarında karşımıza çıkmaktadır. Yunus’un toplamda yazdığı; “Yunus Emre Divanı’nda yer alan şiir sayısı 400 kadar olup, günümüzde gerçeği yansıtmayan kimi kaynaklarda 800 dolayında şiirinin varlığından bahsedilmektedir.

    14 ve 15.yüzyıldan günümüze değin Yunus Emre hakkında; onun inanç felsefesine, dünya görüşüne ilişkin yerli ve yabancı yazarlarca binlerle ifade edilen araştırma, inceleme, makale, kitap, komisyon eser, tez, kolektif çalışma, anonim, hatta Yunus Emre Divanı’ndan Seçmeler adı altında çok sayıda eser yazıldı. Özellikle Akdeniz Eğitim Araştırmaları Dergisi’nin (sayı:27, yıl:2019) yaptığı saptamada 1959-2020 yılları arasında; 352 kitap, 112 makale (dergi), 15 kitap bölümü, 8 üniversite tezi, 21 bildiri kitabı, 32 inceleme kitabı, 51 gazete ve rapor kaynaklı 600 dolayında yerli ve yabancı çalışma yapıldığı bilinmektedir. Bu araştırmaları yapan yazar ve akademisyenlerin büyük çoğunluğu resmi ideolojinin ve egemen dinin temsilcileri olup, Yunus’u Müslüman odaklı bir ozan yapma çabasında olan ve onun eserlerini çarpıtan Türk-İslam sentezinin beslemeli yazarlarıdır. Yunus’un evrensel düşüncesini eritme ve benzeşime uğratma çabasında olan bu yazarların sayıları, buraya sığmayacak kadar fazladır. Türk-İslam sentezli bu yazarlardan; Fuad Köprülü, Abdulbaki Gölpınarlı, Ahmet Kabaklı, İbrahim Agâh Çubukçu, Mustafa Necati Bursalı, İskender Pala, Korkut Tankuter, Sezai Karakoç, Filibeli Ahmet Hamdi, M. Necati Sepetçioğlu gibi… Hatta Türk-İslam sentezinin ideologlarından Necip Fazıl Kısakürek; Yunus’u Sünni Müslümanlığın içinde göstererek, Alevi-Bektaşi olmaktan uzaklaştıran, şiirler yazdığı da bilinmektedir.

    Yunus’u daha objektif ve onu Alevi-Bektaşi felsefesinin ulu ozanı olarak gören, bilimsel araştırmalarla anlatmaya çalışan kimi aydın yazar ve akademisyenlerden bazıları; Cevdet Kudret, İlhan Başgöz, Sabahattin Eyüboğlu, Hasan Ali Yücel, Cahit Öztelli, Ali Kemal, Muzaffer Uyguner, Mihri Belli, Rıza Süreyya, Yaman Arıkan, Erdem Anılan, Ömür Ceylan ve yabancı yazarlardan; Anemarie Schimmel, Hanri Benazus gibi yazarlardan da bahsetmeden geçmemek gerekir.

    Hakikat bir denizdir, Gerçeklerdir gemisi. Çoklar gemiden çıkıp, Denize dalmadılar.

    Bütün bunların ışığında Yunus Emre’nin “evrensel dünya kardeşliğini/mühendisliğini” ve “sevgi” odaklı düşüncesini irdeleyen/yazan Alevi yazar-çizerlerin sayısı yok denecek kadar azdır. İşte bizlerden birileri bilge Yunus’u derleyip irdeleyerek, başta AHEV adına araştırma yayın kurulu, inancım o ki; ‘Bizim Yunus’un hazırlanmasında ve onun arka planında yer alan, kitabın omurgasını oluşturan, Değerli Dostum Mahmut Doğan’ı emeklerinden dolayı yürekten kutlamak isterim. İşte bu güne değin Alevilerce ihmal edilen Yunus, bizim Yunus’umuz. Samimiyetine inandığım ve gösterdikleri çabadan dolayı ortaya çıkardıkları yapıt ve verdikleri mesaj yorumu (AHEV yayın kurulu, “Bizim Yunus” s.92), bu konudaki düşüncelerinin berraklığını çok net olarak belirtmektedir. “Bizler bu inanç önderlerinin yol oğulları olarak, pirlerimizin, ozanlarımızın ve bu yolda emeği geçen bütün canların düşüncelerini çalışmalarımızda kendimize kılavuz edeceğiz. Yunus Emre, Kaygusuz Abdal, Nesimi, Anadolu Hatayileri, Pir Sultan, Köroğlu, Karacaoğlan, Harabi, Âşık Veysel, Tacım Dede, Meluli, Mahzuni, İbreti ve daha yüzlercesinin düşüncelerinin yolumuza verdiği ışık doğrultusunda, “Ali Hâki Edna” adı altında oluşturduğumuz vakıfta, bu değerlerimizin tamamını, onlara yakışır bir tarzda düşüncelerimizde ve çalışmalarımızla yaşatacağız.”

    ‘Erenlerin himmetini, Ben bana yoldaş eyleyim. Her nereye varır isem, Cümle işim hoş eyleyim’

    ‘Bizim Yunus’ resmi ideolojinin, egemen inancın ve egemen kültürün, hatta Alevi-Bektaşi edebiyatının da kalemşorlarının Yunus için yazdıklarını, büyük bir titizlikle inceleyerek imbikten geçirmiş, gözden kaçan bazı hususlar olmasına karşın, okuyucuya onun özünü, hiçbir dogmatik yere bağlamadan, Aleviliğin en özgün boyutu olan “Hakikatçı öğreti”nin Yunus’u yorumladığı boyutuyla derleyerek inceleyen, bilimsel bir yapıt olmaya aday bir çalışmadır. Yunus Emre’yi bu güne değin yazanlar/inceleyenler İslami referanslı, kimileri suya sabuna dokunmadan göz ardı etmiş, bazıları da Yunus’u kendi kirli inançlarının içinde anlatmaya çalışmış, sahip olduğu insan odaklı inancı (Aleviliği) hep teğet geçmiş ya da Müslümanlığa yamamaya çalışmışlardır. Hatta Yunus adına vakıf kuranlar, aynı gelenekten gelen egemen dinin şovmenleri uluslararası platformlarda ve Unesco tarafından yapılacak sözde anmalarda, büyük bir riyakârlık örneğini sergilenmekten geri kalmışlar ve bunun örnekleri de hep görülmektedir. Bütün bu gerici çabaya karşın, bu karanlık bataklıktan Yunus’u çekip çıkarmaya çalışan, onun sevgi yüklü düşüncesini, aydınlık yüzünü ortaya koyan önemli bir yapıt. “Bizim Yunus”u bizlere kazandıran, emek vererek onu hazırlayanlara Yunusça sevgiler yolluyor, Yunus dostluğuyla selamlıyorum.”

    Elif TABAK/İNGİLTERE

    İLGİLİ HABER

    >‘Bizim Yunus’ adlı kitap raflardaki yerini aldı

     

  • Selahattin Demirtaş’ın yeni romanı ‘Efsun’ 2 Ekim’de çıkıyor!

    Selahattin Demirtaş’ın yeni romanı ‘Efsun’ 2 Ekim’de çıkıyor!

    PİRHA-Selahattin Demirtaş’ın cezaevinde kaleme aldığı “Efsun” isimli yeni romanı 2 Ekim’de okuyucuyla buluşacak. 

    HDP önceki dönem Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, cezaevinde bir kitap çalışmasına daha imza attı. Demirtaş’ın “Efsun” isimli yeni romanı 2 Ekim’de Dipnot Yayınları etiketiyle okurla buluşacak.

    Daha önce Seher ve Devran isimli iki öykü kitabı yazan Demirtaş, bir de Leylan adlı romana imza atmıştı. Demirtaş, şimdi ise Efsun isimli yeni bir romanla okurun karşısına çıkıyor.

    “ONLAR ARAŞTIRDI, BEN YAZDIM”

    Demirtaş’ın, Efsun’un yazım sürecini anlattığı bölümden bir pasaj şöyle:

    “Hikâyenin geçeceği mekânları, özellikle hiç gidip görmediğim yerlerden seçtim. Beyrut, Girit, Gümüşhane, Çanakkale (Lapseki), Edremit, İstanbul’un bazı mahalleleri ile diğer yerlerin çoğunu ben hiç görmedim, kızlarım da görmediler. Ama benim için internetten tüm bu yerleri araştırıp fotoğraflar, raporlar gönderdiler, yorumlarını eklediler. Romanda geçen yemekleri, çiçekleri, şarkı sözlerini, karakterlerin isimlerini ve daha birçok bilgiyi onların gönderdiği raporlardan yola çıkarak belirledim. Tıpkı romanın kendisinde olduğu gibi onlar araştırdı, ben yazdım. Onlara bölüm bölüm gönderdim, önerilerini aldım. Böylece romanı birlikte yazdık. Anneleri de hem el yazılarımı bilgisayara geçti, hem de bütün bu süreci koordine etti. Yani Başak, Delal ve Dılda ile birlikte yazdık bu romanı. Okudular, ‘Olmuş’ dediler. Sonra siz de okuyun istedik.”

    “DEMİNİ ALMIŞ EDEBİYATÇILIĞININ SON ÜRÜNÜ…”

    Kitabın arka kapak yazısında ise şu anlatıma yer verildi:

    “Dupduru, yer yer hüzünlü, yer yer coşkulu ama hep çağıldayan, insana kendini iyi hissettiren bir anlatım…

    Olanca ışıltılarıyla ilginç karakterler…

    Acının mizahla harmanlanışı…

    Üç kuşak boyunca anlatılan, sonunda mutlaka kapanacak olan bir hesap…

    İlmek ilmek dokunmuş, sürprizlerle dolu bir olay örgüsü…

    Çağdaş bir aşk hikayesi olarak da nitelendirilebilecek olan Efsun, Selahattin Demirtaş’ın artık iyice demini almış edebiyatçılığının son ürünü.”

    PİRHA/ANKARA

  • Akdeniz Sanat Kolektifi, sanat ve edebiyat kampı düzenledi-VİDEO

    Akdeniz Sanat Kolektifi, sanat ve edebiyat kampı düzenledi-VİDEO

    PİRHA- Akdeniz Sanat Kolektifi, Mersin’de sanat ve edebiyat kampı düzenledi. Kampta, ekolojik sorunlar konuşuldu, paneller yapıldı. 

    Mersin’in Toroslar ilçesine bağlı Arslanköy Şaymana Parkı’nda Akdeniz Sanat Kolektifi, bir dizi etkinliğin olduğu bir kamp düzenledi.

    Etkinliğe çok sayıda yurttaş katılırken, kampta müzik, dans gösterimi, şiir okumaları, fotoğraf sergisi, drama atölyesinin yanı sıra yazarlar kitaplarını okuyucularla buluşturdu.

    Ayrıca ekoloji sorunlarının, sanatta kadın imgesi, günümüz şiirinde imge ve yazarlığın konuşulduğu söyleşi ve paneller düzenlendi.

    Diren KESER/MERSİN