Etiket: eğitim sen genel merkezi

  • ‘ÖSYM, kamu kurumu olduğunu unutmamalıdır’

    ‘ÖSYM, kamu kurumu olduğunu unutmamalıdır’

    PİRHA- Eğitim-Sen, ÖSYM Başkanının açıklamalarına tepki göstererek, “Toplumun değerleri sözünün arkasına saklanmaya çalışanlar bilsinler ki, bu topraklarda yaşayan halkların binlerce yılda biriktirdiği değerlere bugün sıkı sıkıya sarılıyoruz. Bu değerler bir arada yaşamdır, hoşgörüdür, kardeşliktir, barıştır, farklı olana saygıdır, özgürlüktür” dedi.

    2020 YKS kapsamında yapılan TYT’nin Türkçe bölümünde yer alan bir soruda Mabel Matiz’in bir şarkı sözünün kullanılması ile başlayan tartışma ÖSYM Başkanı Prof. Dr. Halis Aygün tarafından yapılan bir açıklama ile boyut değiştirdi. ÖSYM Başkanı Aygün, “2020 YKS’nin TYT oturumunda yer alan Türkçe alanındaki ilgili sorunun içeriği hakkında inceleme başlatılmıştır. Sorumlu kişiler soru hazırlama süreçlerinden çıkartılacaktır” dedi.

    Bu açıklamanın üzerine tepkiler de yükselmeye başladı. Özellikle sosyal medya üzerinden yapılan paylaşımlarda Mabel Matiz’e destek verildi, ayrımcı dil kınandı.

    Konuya dair bir açıklamada Eğitim-Sen’den geldi. Sendika tarafından yapılan açıklamada, “Sınav sorusunda kullanılan şarkı sözünün ve sorunun bilimsel bir eleştirisi yerine, sözün sahibinin tartışmanın odağında olduğu bu sürecin hepimizi kaygılandırması gerektiğini düşünmekteyiz” denildi.

    “BU ÇABA, TEK SESLİ VE TEK RENKLİ BİR REJİM YARATMA GAYRETİNİN SONUCUDUR”

    Açıklamanın devamında şunlar aktarıldı:

    “İlk olarak, yaşanan bu durumun egemenin muteber görmediği toplumsal kesimlerin kamusal alanın dışına itilmeye ve kamusal alanda kendilerine ifade etmelerine izin verilmemeye çalışılmasının ciddi bir örneği olduğunun altının çizilmesi gerekmektedir. Darbe dönemlerinde, sakıncalı bulunan yazarların eserlerinin yasaklanması hala hafızalarımızda tazeliğini koruyor. Nazım’ın şiirlerini öğrencilerine okuduğu için soruşturulan öğretmenlerin olduğu bir ülkede, ÖSYM Başkanı’nın yaptığı açıklamanın üzerinden atlanmaması gerektiğinin farkındayız. Gerici güç odaklarının, ellerinde bulundurdukları yayın organları aracılığıyla, sürdürdükleri hedef gösterme ve vesayet oluşturma çabası etnik kökeni, mezhebi, tercihleri, cinsel kimlikleri, yaşam biçimi ve düşünceleri kendilerinden farklı olan toplumsal kesimleri özel alana hapsetmeye ve görünür olmamalarını sağlamaya çalışmaktadır. Bu çaba, tek sesli ve tek renkli bir rejim yaratma gayretinin sonucudur. Kamusal alanda bulunabileceklerin ve kullanılabileceklerin dini referanslarla veya bunlar gerekçe gösterilerek belirlenmeye başlanmasının ne anlama geldiği açıktır. Bu durum yeni bir rejimin fiilen uygulanması anlamına gelmektedir.”

    “ÖSYM BİR KAMU KURUMUDUR VE ÖSYM BAŞKANI BURAYI KAMU KURUMU GİBİ YÖNETMELİDİR”

    Bir kamu kurumu olan ÖSYM’nin tüm toplumsal kesimlere eşit mesafede olması ve toplumsal fayda üretmeyi esas alması gerektiği belirtilen açıklamanın devamında, şunlara yer verildi:

    “Kamu kurumlarının faaliyetlerini belirleyen yasalar ve mevzuat dışında bir unsurun olması kabul edilemez. Ancak, ÖSYM Başkanı yaptığı açıklamada, kurum yönetiminin milli, manevi değerler ve toplumsal değer yargıları konusunda hassas olduğunun bilindiğinden söz etmektedir. Bu durumda, ÖSYM yönetimi karar alırken ve uygularken yasalara göre yapması gerekenleri değil, kendi değer yargılarını esas almaktadır. Yaşananlara bakıldığında, “ÖSYM’nin hazırladığı sınavların dinen veya değerler açısından da kontrol edilmesi bir sonraki aşama mı olacak?” sorusu akıllara geliyor. Bu durum bir hukuk devletinde kabul edilemez. Hiç kimse ÖSYM Başkanı gibi düşünmeye veya inanmaya zorlanamaz. ÖSYM bir kamu kurumudur ve ÖSYM Başkanı burayı kamu kurumu gibi yönetmelidir. Kendisine bizlerin vergisinden ödenen maaş, görevini olması gerektiği gibi yapması içindir. Kendisine yasalarla verilen görev ve sorumluluklardan memnun değilse ve bunlar yerine kendi değerleri ve düşüncelerini kullanmak istiyorsa yapması gereken kamu kurumu yöneticiliğini bırakmaktır. ÖSYM Başkanı yaptığı bu talihsiz açıklamayı düzeltmeli ve bu kabul edilemez soruşturmayı durdurmalıdır. Yaşananları münferit bir durum olarak kabul etmemek ve mutlaka itiraz etmek gerekmektedir.

    “BU TOPRAKLAR HER KOŞULDA ÖZGÜRLÜĞÜ İÇİN BEDEL ÖDEYENLERİN TOPRAKLARIDIR”

    Toplumun tamamının tek bir kimliğe sıkıştırılmaya çalışılmasına karşı ısrarla çok sesli ve çok renkli yaşamı savunmaya devam edeceğiz. Toplumun değerleri sözünün arkasına saklanmaya çalışanlar bilsinler ki, bu topraklarda yaşayan halkların binlerce yılda biriktirdiği değerlere bugün sıkı sıkıya sarılıyoruz. Bu değerler bir arada yaşamdır, hoşgörüdür, kardeşliktir, barıştır, farklı olana saygıdır, özgürlüktür. Bu topraklar her koşulda özgürlüğü için bedel ödeyenlerin topraklarıdır. Bugün de bize dayatılmaya çalışılan tek tip yaşama sessiz kalmayacağız, haklarımız ve özgürlüklerimiz için mücadeleyi sürdüreceğiz.”

    PİRHA/ANKARA

     

     

  • ’23 Nisan’ın 100. Yılında çocuklarımıza yaşanabilir bir dünya bırakmak için mücadele ediyoruz’

    ’23 Nisan’ın 100. Yılında çocuklarımıza yaşanabilir bir dünya bırakmak için mücadele ediyoruz’

    PİRHA- Eğitim Sen Genel Merkezi 23 Nisan’ın 100. Yılında yaptığı yazılı açıklamada, “Türkiye nüfusunun yüzde 30’a yakınını oluşturulan çocukların fiziksel, zihinsel, eğitsel, sosyal, kültürel ve duygusal gelişimlerine zarar veren politika ve uygulamalar her geçen yıl artarken, yaşam ve eğitim hakları başta olmak üzere, sağlıklı büyüme ve gelişim hakkına aykırı adımlar atılmaktadır” denildi.

    23 Nisan’ın 100. Yılı dolayısıyla yazılı açıklama yapan Eğitim Sen Genel Merkezi, “Çocukların eğitim hakları başta olmak üzere, sağlıklı büyüme ve gelişim hakkına aykırı adımlar atılmakta olduğu” vurgulandı.

    Açıklamada “Eğitim Sen olarak 23 Nisan’ın 100. Yılında çocuklarımıza yaşanabilir bir dünya bırakmak için mücadele ediyoruz” denildi.

    “ÇOCUKLAR BAYRAM YAPMAK YERİNE SORUNLARLA BAŞ ETMEK ZORUNDA KALIYORLAR”

    Açıklamada şunlar belirtildi:

    “Dünyada çocuklara armağan edilmiş tek bayram olan 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nda en büyük isteğimiz, ayrımsız tüm çocukların, bugün gönüllerince gülmesinin, eğlenmesinin, oynamasının, bayramı bayram gibi kutlamasının sağlanmasıydı. Ancak, hem yaşadığımız salgın ve ona bağlı sorunlar, hem de siyasi iktidarın uyguladığı politikalar, yaşanılan sorunların yok sayılarak, bayram kutlanmasını olanaksız hale getirmektedir.

    Mustafa Kemal Atatürk tarafından çocuklara armağan edilen 23 Nisan’da, çocuklarımız bayram yapmak yerine karşılaştıkları sorunlarla baş etmek durumunda kalmaktadır. Kurumsallaşmış bir demokrasiye sahip olmamız gerekirken, TBMM’nin açılışının 100. yılında bizler hala egemenliğin kaynağının halk olduğunu ısrarla ve inatla anlatmaya devam etmek durumunda kalmaktayız. Tüm zorluklara ve engellere rağmen demokrasiyi de egemenliğin kaynağının halk olduğunu da savunmayı ve anlatmayı sürdüreceğiz.

    “MEVSİMLİK TARIM İŞÇİSİ AİLELERİN ÇOCUKLARI EĞİTİMDEN MAHRUM KALIYORLAR”

    Parlamentonun açılışının 100. yılında isterdik ki, çocuklara armağan edilen bu günde savaşlardan, açlıktan, yoksulluktan, iklim krizinden söz etmeyelim.

    İsterdik ki, çocukların gülüp eğleneceği bugünde çocuk işçiliğinden, mevsimlik tarım işçisi ailelerin çocuklarının yaşadıklarından, eğitimden mahrum bırakılan çocuklardan söz etmeyelim.

    İsterdik ki, yarınların çocukların olacağı bir dünyada evlerinden, yurtlarından ayrılmak durumunda kalan göçmen, mülteci çocuklardan söz etmeyelim.

    “BİLİMSEL, LAİK, ANADİLDE EĞİTİM HAKKI İHLAL EDİLİYOR”

    İsterdik ki, bilimsel, laik, eşit, ücretsiz ve anadilinde olmayan eğitimin yarattığı sorunlardan söz etmeyelim.

    İsterdik ki, çocukların evlendirilmesinden, istismar edilmelerinden söz etmeyelim.

    İsterdik ki, 9 yaşındaki Ceylan’ın öldürülmesinden söz etmeyelim.

    Yaşanan sorunlardan söz etmeden ve çözümü için olanca gücümüzle mücadele etmeden, çocuklara yaşanabilir bir dünya bırakmamızın mümkün olmadığı ortadadır. Türkiye’de çocukların yaşadığı ağır sorunlar, evde, okulda ve sokakta karşı karşıya kaldığı tehdit ve tehlikeler her geçen gün artmaktadır. Türkiye nüfusunun yüzde 30’a yakınını çocuklar oluşturmaktadır. Çocukların fiziksel, zihinsel, eğitsel, sosyal, kültürel ve duygusal gelişimlerine zarar veren politika ve uygulamalar her geçen yıl artarken, yaşam ve eğitim hakları başta olmak üzere, sağlıklı büyüme ve gelişim hakkına aykırı adımlar atılmaktadır.

    “ÇOCUKLARIMIZ GELECEĞE UMUTLA, GÜVENLE BAKMAK ZORUNDADIR”

    Türkiye’de yaşayan çocuklar göstermelik törenlerden çok, erken yaşta büyümek zorunda kalmadan çocukluklarını doyasıya yaşamak, geleceğe umutla ve güvenle bakmak, nitelikli bir eğitim ve sağlıklı bir yaşam istemektedir. Ancak siyasi iktidar, çocuklarımıza daha iyi bir gelecek hazırlamak için adımlar atmak yerine, uyguladığı çocuk düşmanı politikaları nedeniyle her yıl binlerce çocuğu dini vakıf ve cemaatlere teslim etmekte, çocukları eğitimden kopararak erken yaşta evlenmeye zorlamakta ya da çalışmak zorunda bırakmaktadır.

    “ZORLA EVLENDİRİLEN, ÇALIŞTIRILAN VE OKULA GİDEMEYEN ÇOCUK SAYISI ARTMAKTADIR”

    Türkiye’de özellikle kız çocuklarının erken yaşta evlendirilmesi sorunu sürmektedir. TÜİK’in resmi verilerine göre, 2018 yılında çocuk yaşta evlendirilen kız çocuklarının sayısı 20 bin 779 olmuştur. Zorla evlendirilen kız çocuklarının sayısı, erkek çocuklarının sayısından 20 kat daha fazladır. Okula gidemeyip çalışmak zorunda bırakılan, çocuk yaşta evlendirilen, cezaevlerinde olan, cemaatlere, tarikatlara, dini yapılara mecbur bırakılan, anadilinde eğitim hakkı başta olmak üzere en temel hak ve özgürlükleri yok sayılan çocuklar için kutlanacak bir günden bahsetmek mümkün değildir.

    “CİNSEL İSTİSMAR VE SALDIRILAR İKTİDARIN ÇABALARIYLA CEZASIZ BIRAKILIYOR”

    Yıllardır iktidar desteği ile dini eğitim veren, çeşitli dini vakıf ve cemaatlere ait okul, kurslar, yurtlar ve evlerde çocuklara yönelik olarak yaşanan cinsel istismar vakıalarının belirgin bir şekilde artmış olması, çocuklara yönelik cinsel istismar ve saldırıların siyasi iktidarın çabalarıyla cezasız bırakılması, çocuklarımızın ve öğrencilerimizin nasıl büyük ve organize bir tehdit ile karşı karşıya olduğunu net bir şekilde göstermektedir.

    “ÇOCUK İŞÇİLİĞİ HER GEÇEN YIL ARTMAYA DEVAM EDİYOR”

    Türkiye’de çocuk iş gücü sürekli artmakta, eğitim çağındaki çocuklarımız okumak yerine tarlada, sanayi sitelerinde son derece sağlıksız, ilkel koşullarda çalışmaya ve yaşamaya zorlanmaktadır. Çocuk işçiliğinin her geçen yıl artması, mülteci çocuklara yönelik ayrımcı uygulamalar, çocukların en temel yaşam ve eğitim hakkının tehdit altında olmasının hiçbir insani açıklaması yoktur. Türkiye’de yaşayan çocukların bugünü ve geleceği için en büyük tehdit, yaşamlarının henüz başlarında olmalarına rağmen, bu kadar çok acı ve sorunla yaşamak zorunda bırakılmış olmalarıdır.

    “SORUMLULUK SİYASİ İKTİDAR VE MEB’DEDİR”

    Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi’ne taraf olan Türkiye, sözleşmenin çocuğun yüksek yararı, yaşama ve gelişme hakkı, katılım hakkı, ayrım gözetmeme, güvenli bir ortamda büyüme hakkı şeklinde temel ilkeler üzerinden belirlenen yükümlüklerinin büyük bölümünü yerine getirmediği gibi, çocuklara karşı işlenen suçlara karşı kalıcı çözümler üretmekten uzak durmaktadır. Oysa Çocuk Hakları Sözleşmesi devletleri, çocuk haklarına saygı duymaya davet etmekte ve onlara bu hakların korunması ve ihlal edilmemesi için çeşitli yükümlülükler yüklemektedir.

    Çocuk Hakları Sözleşmesi, çocukların istismardan korunmasında öncelikli görevi devletlere vermesine rağmen, özellikle eğitim kurumlarında (okul, yurt, kurs, ev vb.) yaşanan çocuk istismarı vakalarının birinci dereceden sorumlularının siyasi iktidar ve MEB olduğu açıktır.

    “VAAT EDİLEN KARANLIKTIR”

    Bugünkü Türkiye tablosunun çocuklarımıza vaat ettiği geleceğin ne kadar tehlikeli ve karanlık olduğunu görmek için, son yıllarda çocuklarımıza yönelik olarak işlenen suçlara bakmak yeterlidir. Çocuklarımız eğitim biliminin evrensel ilkeleri üzerinden değil, dini kural ve referanslara göre eğitilmeye çalışılmaktadır. Düşünen, eleştiren, sorgulayan değil, düşünmeden, sorgulamadan yaşayan bir nesil yetiştirilmek istenmektedir. Türkiye’de çocuklarımızın karşı karşıya kaldığı vahim tabloyu değiştirmenin tek koşulu gerçek anlamda halkların egemenliğine dayalı, laik, demokratik ve bağımsız bir ülke mücadelesinin başarıya ulaşmasıdır.

    “EŞİTLİĞİN VE ÖZGÜRLÜĞÜN EGEMEN OLDUĞU BİR ÜLKE İSTİYORUZ”

    Eğitim Sen olarak eşitliğin, özgürlüğün, barışın ve kardeşliğin egemen olduğu, tüm çocukların eğitim hakkından eşit koşullarda ve kendi anadillerinde yararlanabildiği, çocuk ve gençlerimizin gelecek kaygısı duymadan barış içinde kardeşçe yaşayabileceği, tek bir kişinin değil, gerçek anlamda halkın egemen olduğu bir ülke için mücadelemizi kararlılıkla sürdüreceğimiz bilinmelidir.

    Çocuklarımızın karşı karşıya olduğu tüm tehditlere, onların haklarına yönelik her türlü saldırıya ve yaşanan bütün olumsuzluklara rağmen, çocuklarımıza ve öğrencilerimize onurlu bir gelecek bırakmak için tüm gayretimizi seferber edeceğiz. Bu kararlılık ve inançla 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nı kutluyoruz.

    PİRHA/ANKARA

  • Çocuklar yine Ensar Vakfı’na emanet!

    Çocuklar yine Ensar Vakfı’na emanet!

    PİRHA- Antalya İl Milli Eğitim Müdürlüğü ile Ensar Vakfı arasında imzalanan protokolün hukuksuz olduğunu belirten Eğitim-Sen, “MEB, Danıştay kararına rağmen asli görevlerini vakıflara devrediyor. Dini cemaatler, eğitim alanında vesayet oluşturmakta” dedi.

    Milli Eğitim Bakanlığı Genel Müdürlüğü ile Ensar Vakfı arasında 24 Temmuz 2017’de MEB’e bağlı tüm eğitim kurumlarını Ensar Vakfı’nın kullanımına sunan, vakfın MEB sisteminde kayıtlı tüm veli ve öğrencilerin kişisel bilgilerine erişebilmesine de olanak sağlayan işbirliği protokolü imzalanmıştı.

    Eğitim Sen’in tehlikeli bulduğu protokol, Danıştay tarafınca uygun görülmeyip yürütmenin durdurulması yönünde karara bağlanmıştı. Ancak bir kez daha Antalya Milli Eğitim Müdürlüğü ile Ensar Vakfı Antalya Şubesi arasında benzer bir protokol yapılıp Ensar Vakfı’na yetkiler sağlandı.

    Söz konusu protokol sayesinde Ensar Vakfı’na okullarda kulüp kurma yetkisinin de verildiğine vurgu yapan Eğitim Sen, “Bu kulüplerin neler olacağı, öğrencilerin hangi kurs ya da seminerlere katılacağı, eğitim kurumları dışında hangi mekanlarda, hangi eğiticiler tarafından  nasıl bir eğitime tabi tutulacağı belli değildir. Öğrencilerin hangi gezi, seminer ya da kamplara götürüleceği Ensar Vakfı yetkilileri ile il ya da ilçe milli eğitim müdürünün keyfi kararlarına bırakılamaz. Ensar Vakfı’nın sistemde kayıtlı tüm öğrenci ve velilerin kişisel bilgilerine erişebilmesine olanak sağlanması ‘özel hayatın gizliliği’ ilkesine aykırı ve sakıncalıdır” görüşünü paylaştı.

    ANTALYA İL MİLLİ EĞİTİM MÜDÜRLÜĞÜ HUKUKA MEYDAN OKUYOR

    Danıştay 8. Dairesi, Eğitim-Sen’in kaygılarını haklı bulup yürütmenin durdurulması yönünde karar vermesine rağmen Antalya Milli Eğitim Müdürlüğü ile Ensar Vakfı Antalya Şubesi arasında benzer bir protokol düzenlenip devlet okullarında ‘Değerler Eğitimi’ni Ensar Vakfı’nın vermesinin önü açıldı. Konuya dair açıklama yapan Eğitim-Sen, “Danıştay 8. Dairesi, protokolün, bir kamu hizmeti olan eğitim öğretim hizmetinin, devlet hizmet alanı içerisinde ancak memur ve diğer kamu görevlileri eliyle yürütülmesi gerektiğine vurgu yaparak protokolün kurallara aykırı olduğunu karara bağlamış olmasına rağmen imzalanan bu protokol hukuka meydan okumak anlamına gelmektedir” dedi.

    “MEB, ASLİ GÖREVLERİNİ ENSAR VAKFI’NA DEVRETTİ”

    Eğitim-Sen, söz konu protokol ile MEB’in yargı kararlarına karşı gelerek asli görevlerini Ensar Vakfı’na devrettiği vurgusu da yaptı. Eğitim alanında çeşitli dini vakıf ve cemaatlerin vesayet oluşturduğunu da ifade eden Eğitim-Sen, “Karşı karşıya olduğumuz durum, hem yargı kararlarına hem de hizmetin özelliğine aykırılık oluşturmakta ve yüksek yargı kararına yönelik bir meydan okuma anlamına gelmektedir. MEB derhal bu duruma müdahale etmeli ve gerekli adımları atmalıdır” uyarısında bulundu.

    PİRHA/ANKARA