PİRHA- Ankara Kurtuluş Parkı’nda bir araya gelen Özel Sektör Öğretmeleri Sendikası üyelerine polis sert müdahalede bulundu, Eğitim-Sen Eş Genel Başkanı Kemal Irmak ile birlikte üç öğretmen gözaltına aldı.
Özel Sektör Öğretmenleri Sendikası, mülakat nedeniyle atanamayan ve özel sektörde çalışan öğretmenlerin yaşadığı sorunlara dikkat çekmek amacıyla Çankaya’da bulunan Kurtuluş Parkı’nda açıklama yapmak istedi. Polis açıklamayı engellerken, aralarında Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası (Eğitim-Sen) Eş Genel Başkanı Kemal Irmak ile birlikte üç kişiyi gözaltına aldı.
PİRHA- 12. Yargı Paketi’nde yer alan ‘Çocuk Adaleti Sistemi’ ile ilgili maddenin hak temelli ve pedagojik eğitimden uzak, tamamen cezalandırıcı bir anlayışla ele alınmasını eleştiren Eğitim Sen Hatay Şube Eğitim Sekreteri Sunay Elataş, “Daha çok ceza değil, daha çok nitelikli eğitim gerekli” dedi.
12. Yargı Paketi’nin Meclis’e sunulması bekleniyor. Kadınlardan, eğitim sendikalarına, demokratik kitle örgütlerinden siyasi partilere kadar bir çok kesimden 12. Yargı Paketi’ne tepkiler yükseliyor.
Eğitim Sen Hatay Şube Eğitim Sekreteri Sunay Elataş, Meclis’e sunulması beklenen 12. Yargı Paketi’ne ilişkin ajansımıza konuştu.
“ULUSLARARASI ÇOCUK HAKLARI SÖZLEŞMESİ’NE AYKIRI”
12. Yargı Paketi’nde yer alan ‘Çocuk Adaleti Sistemi’ ile ilgili maddenin hak temelli ve pedagojik eğitimden uzak, tamamen cezalandırıcı bir anlayışla ele alınmasını eleştiren Elataş, ilgili maddelerin Uluslararası Çocuk Hakları Sözleşmesi’ne aykırı olduğunu söyledi.
Eğitim-Sen olarak daha çok ceza değil, daha çok nitelikli eğitim istediklerinin altını çizen Sunay Elataş, şunları ifade etti:
“Çocuk Adalet Sistemi’nin amacı özellikle çocukları cezalandıracak politikaları hayata geçirmek değil, çocukların üstün yararını sağlayacak, topluma ve okullara kazandıracak politikaların hayata geçirilmesi gerekiyor. ‘Suça Sürüklenen Çocuklar’ın özellikle bunların bireysel tercih olmadığını, özellikle sosyoekonomik ve kültürel alanda yaşanan gittikçe artan sıkıntılarının getirdiği derin yoksulluk, yoksunluk ve eğitim dışı kalmanın sonucudur.”
Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’in göreve geldiği günden itibaren özellikle eğitim öğretim alanını daha çok piyasacı, tek tipleştirici ve eşitsizliğini derinleştiren, ayrıştıran, laik ve demokratik olmayan bir yaklaşımla yürütmek istediğine dikkat çeken Elataş, şunları dile getirdi:
“Okullarımız özellikle öğrencilerimizin kendilerini ifade edebilecekleri rahat ortamların olması, yeteneklerini ortaya çıkaracak atölyelerimizin olması gerektiğini her defasında belirtiyoruz. Özellikle müzik, resim atölyeleri ve spor salonlarının olması gerekiyor her okulda. Ama maalesef bunları yeteri kadar göremiyoruz. Ayrıca çocukların kendilerini güven içinde hissedebilecekleri rehberlik servislerimizin ve psikolojik rehberlik alanlarımızın da yetersiz olduğunu da özellikle belirtmek istiyoruz. Özellikle sıkıntı yaşayan öğrencilerimizin belirlenmesi gerektiği ve burada rehberlik servisleri servislerinin hangi öğrencimizin sorun yaşadığı, sıkıntı yaşadığı belirlenip aileleriyle görüşülüp özellikle de ekonomik anlamda, sosyal anlamda da desteklenmeleri gerektiğini söyleyebiliriz.”
“DEVLET OKULDAKİ ŞİDDETİ AZALTACAK ÖNLEM ALMIYOR”
Pakette yer alan 12-15 ve 15-18 yaş aralığındaki çocukların ceza üst sınırının artırılmasının kabul edilemez olduğunu vurgulayan Elataş, “Devlet okuldaki şiddeti azaltacak, güveni sağlayacak yeteri kadar önlem alamamakta ve tam tersi okullardaki artan şiddetin cezasını, faturasını çocuklara kesmektedir. Okulların, çocukların düşüncelerini rahatça ifade edebilecekleri, kendilerini güven içinde hissedebilecekleri alanlar olması gerekiyor” diye belirtti.
“MÜCADELEMİZİ SÜRDÜRECEĞİZ”
Okullarda, veli, öğrenci, öğretmen işbirliğinin sağlıklı bir şekilde yürütülmesinin çok önemli olduğunun altını çizen Elataş, “Okullarda artan bu şiddet sarmalının önlemek için özellikle bir an önce önlem alınması gerekiyor. Özellikle çocukların daha rahat kendilerini ifade edebildiği ortamın olması çok önemlidir. Eğitim-Sen olarak her defasında yinelediğimiz ve mücadelesini verdiğimiz laik, demokratik, bilimsel, anadilde eğitim, cinsiyet eşitliğine dayalı bir eğitim talebimizi yeniliyoruz” ifadelerine yer verdi.
PİRHA- Eğitim Sen Dersim Şubesi, yayımladığı açıklamada Munzur Üniversitesi’nde yaşanan taciz ve istismar iddialarının “münferit değil, sistematik” olduğunu vurguladı. Gülistan Doku soruşturmasında ortaya çıkan son gelişmeleri hatırlatan sendika, kurumlar arasında kurulan “kirli ilişkiler ağını” ve cezasızlık politikalarını sert bir dille eleştirdi.
“KANIT YOK DENİLEREK GERÇEKLER ÖRTBAS EDİLİYOR”
Yıllardır süregelen taciz iddialarının “kanıt yok” gerekçesiyle sonuçsuz bırakılmasına tepki gösteren Eğitim Sen, kamuoyuna çarpıcı sorular yöneltti:
Gülistan Doku dosyası, kadın öğrencilerin maruz kaldığı güvencesizliğin en somut kanıtı değil midir?
Uzun süredir hakkında taciz iddiaları bulunan personelin ancak yeni tutuklanması yeterince kanıt değil midir?
Bir öğretim üyesi ve sendika şube başkanının Gülistan Doku’ya ait kamera kayıtlarını sildiğine dair sosyal medyadaki ciddi iddialar neden cevapsız bırakılmaktadır?
Hakkında taciz iddiaları olan eski daire başkanları ve öğrencilere nüfuz eden vakıf yöneticileriyle ilgili neden etkin soruşturma yürütülmemektedir?
“ÜNİVERSİTE DEĞİL, KURUMSAL KORUMA KALKANI”
Açıklamada, taciz faillerinin akademik ve idari personel tarafından korunduğu, öğrencilerin ise tehdit ve baskıyla susturulmaya çalışıldığı iddia edildi. Eğitim Sen, sorunun “kanıt eksikliği” değil, “etkin soruşturma yapılmaması ve kurumsal koruma politikası” olduğunu savundu.
ACİL VE TARTIŞMASIZ TALEPLER
Eğitim Sen Dersim Şubesi, yaşanan bu “çürümüşlüğe” karşı şu talepleri sıraladı:
Yükseköğretim Kurulu derhal bağımsız ve şeffaf bir soruşturma başlatmalıdır.
Adı taciz ve istismara karışan tüm akademik ve idari personel derhal açığa alınmalıdır.
Dosyaları örtbas eden veya geciktiren üniversite yöneticileri hakkında yasal işlem başlatılmalıdır.
Geçmişte “kanıt yok” denilerek kapatılan tüm taciz dosyaları yeniden incelenmelidir.
Öğrenciler için bağımsız başvuru ve koruma birimleri oluşturulmalıdır.
PİRHA-Eğitim-Sen Maraş Şube Başkanı İsmail Tekardıç, Maraş ve Siverek’te gerçekleştirilen saldırıların iktidar tarafından doğru okunması gerektiğinin altını çizerek, ” Okullar kindar nesiller yetiştiren yerler değil, bilim üreten yerler olmalı. Çocuklarımızı; ötekileştiren, kin üreten, silaha özendiren, şiddeti sıradanlaştıran her türlü dilden ve pratikten uzak tutmalıyız” dedi.
Eğitim-Sen Maraş Şube Başkanı İsmail Tekardıç, Maraş’taki okul saldırısına dair ajansımıza konuştu.
Urfa Siverek’tki saldırıyı protesto etmek ve sorumluların hesap vermesi dile getirmek için sokakta oldukları esnada saldırıyı duyduklarını ifade eden Tekardıç, ” Hemen okula gittik, 20’nin üzerinden ambulansın ve kolluk güçlerinin okulun içinde olduğunu gördük. Saldırının büyüklüğünü o an anladık. Bir saldırıyı protesto ederken, başka bir saldırının olması bizleri çok üzdü” dedi.
“ÖĞRENCİLERİN EĞİTİM SİSTEMİ İÇİNDE YANLIZ KALMA HALLERİNİ ARARŞTIRLMALIYIZ”
Eğitimin geldiği durumun sorgulanması gerektiğini vurgulayan Tekardıç, “Özellikle çocukların hayatlarında nasıl bir dünya kurduklarını sorgulamalıyız. Öğrencilerin eğitim sistemi içinde yanlız kalma hallerini ararştırlmalıyız. Saldırıyı yapan çocuğa dair aldığımız bilgilerde bunu ne yazık ki doğruluyor” diye belirtti.
“MİLLİ EĞİTİM BAKANLIĞI EĞİTİM EMEKÇİLERİNİ VE BİLİM İNSANLARINA KULAK VERMELİ”
Saldırıyı gerçekleştiren çocuğun sabahçı olduğunu ancak saldırıyı öğleden sonra gerçekleştirdiğine dikkat çeken Tekardıç, şunları dile getirdi:
“Okula girdikten sonra rastgele her tarafı tarıyor. 5 silahla geliyor ve kurşunları bittiğinde şarjörleri değiştiriyor. Bu o yaştaki bir çocuğun yapabileceği birşey değil. Anlaşılan eğitimini almış. Çocuklar bir kin ve nefretle büyütülüyor. Bu saldırıların bu yönüyle de tartışılması ve araştırılması gerekiyor.
Yıllardır söyledik ancak Milli Eğitim Bakanlığı bizi duymazdan, görmezden geldi. Okullarla ilgili güvenik sorunununda, çocukların sosyal yönlerinin geliştirilmesine kadar bir çok öneride bulunduk. Çocukların dış dünyayla bağının güçlenmesi gerekiyor. Bunun için edbiyat, sanat, spor faliyetlerinin olması lazım. MEB buna dönük olanakları sağlamalı. Öğretmenlerin itibarı teslim edilmeli.
ÇOCUKLARIMIZI; ÖTEKİLEŞTİREN, KİN ÜRETEN, SİLAHA ÖZENDİREN PRATİKTEN UZAK TUTMALIYIZ
Okullar kindar nesiller yetiştiren yerler değil, bilim üreten yerler olmalı. Eğitim kurumlarını dış dünyayla bağlatısını güçlendirecek faliyetleri öncelemeliyiz. Böylece çocukların içindeki yalnızlık hissini ortadan kaldırır, sosyalleşmesini sağlayabiliriz. Çocuklarımızı; ötekileştiren, kin üreten, silaha özendiren, şiddeti sıradanlaştıran her türlü dilden ve pratikten uzak tutmalıyız.
Bu tür saldırıların bir daha yaşanmaması için iktidarın eğitim emekçilerinin, bilim insanlarının sözlerine kulak vermeli, gerekli adımları bir an önce atmalıdır. Bizlerde eğitim ve bilim emekçileri olarak, bilimden, özgürlükten, barıştan yana nesiller yetiştirmenin mücadelesini yürütmeye devam edeceğiz.”
PİRHA- Eğitim-Sen Mersin Şube Başkanı Mahmut Sümbül, Milli Eğitim Bakanı’nın saldırılar sonrası bir kaç kişiyi görevden almasının yeterli olmadığını söyleyerek, ” Kamu emekçilerine, eğitim ve bilim emekçilerine karşı şiddet ortadan kalkana kadar mücadele edeceğiz” dedi.
Urfa Siverek’te okula düzenlenen saldırının ardından, Maraş’taki bir okula da saldırı oldu. Saldırıda 9 yurttaşın yaşamını yitirdiği açıklanırken, çok sayıda yaralının olduğu bildirildi.
Okullarda ardı ardına gerçekleşen saldırılara karşı eğitim emekçileri iş bırakma eylemi gerçekleştiriyor. 2’nci gününe giren eylemde eğitimde gelinen noktanın iktidarın yanlış eğitim politikalarının sonucu olduğu dile getiriliyor.
“BAKAN BİR KAÇ KİŞİYİ GÖREVDEN ALARAK SORUMLULUKTAN KAÇAMAZ”
Eğitim-Sen Şube Mersin Başkanı Mahmut Sümbül de, ajansımıza yaptığı değerlendirmede, Milli Eğitim Bakanı’nın saldırılar sonrası bir kaç kişiyi görevden almasının yeterli olmadığını söyledi.
Milli Eğitim Bakanı’nın görevden almalarla kendi sorumluğunun üstünü kapatmaya çalıştığının altını çizen Sümbül, “Biz eğitim emekçileri olarak sessiz kalmayacağız. Yaşananları açıklamalarla geçiştirmeyeceğiz. Kamu emekçilerine, eğitim ve bilim emekçilerine karşı şiddet ortadan kalkana kadar mücadele edeceğiz” dedi.
PİRHA-Okullarda yaşanan şiddet olaylarına ve saldırılara karşı iş bırakıp sokağa çıkan eğitim emekçileri, Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’i istifaya çağırdı.
Urfa’nın Siverek ilçesinde 16 kişinin yaralandığı lise saldırısına dair birçok kentte eğitim emekçileri iş bırakarak, sokağa çıktı.
Mersin İl Milli Eğitim Müdürlüğü önünde bir araya gelen yüzlerce öğretmen saldırıyı protesto ederek, oturma eylemi yaptı. Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’i istifaya çağıran eğitim emekçileri, güvenli ortamda eğitimin verilmesinin zorunlu olduğunu dile getirdiler.
“ŞİDDET VAKASI OLARAK DEĞERLENDİRİLEMEZ”
Eğitim-Sen’in yaptığı açıklamaya Mersin Emek ve Demokrasi Platformu bileşenleri, Veli-Der ve yurttaşlar destek verdi.
Açıklamayı Eğitim-Sen Mersin Şube Başkanı Mahmut Sümbül okudu. Sümbül, yaşananı ek başına bir “şiddet vakası” olarak değerlendirilemeyeceğinin altını çizerek, “Meslektaşımız Fatma Nur Çelik’in acısını hâlâ içimizde taşırken, böylesine bir trajedinin yeniden yaşanması şiddetin eğitim kurumlarda ne denli yapısal bir sorun haline geldiğini göstermektedir” dedi.
ANTALYA
“İTİBAR KAYBI ŞİDDETİ ARTTIRIYOR”
Açıklama Antalya İl Milli Eğitim Müdürlüğü önünde yapıldı. Açıklamayı Eğitim Sen Antalta Şube Başkanı Kadir Öztürk okudu. Öztürk, okulların, çocukların, gençlerin ve eğitim emekçilerinin güvenli bir biçimde bulunması gereken kamusal alanlar olduğunu belirterek, “Ancak bugün bu alanların giderek güvensizleştiği ve koruyucu niteliğini yitirdiği açıktır. Şiddetin yalnızca fiziki güvenlik önlemleriyle engellenemeyeceği de bilinmelidir. Çünkü şiddet öylece ortaya çıkmaz. Toplumsal eşitsizliklerin derinleştiği, geleceksizliğin yaygınlaştığı, gençlerin eğitimle bağının zayıfladığı ve dışlanmanın olağanlaştığı koşullarda ortaya çıkmaktadır. Eğitim politikalarının bilimsel ve kamusal temellerden uzaklaştırılması, okulların ve eğitim bileşenlerinin toplumsal itibar kaybı bu tabloyu daha da ağırlaştırmaktadır” diye konuştu.
“YUSUF TEKİN İSTİFA”
Açıklamanın devamında şunlar ifade edildi:
“Eğitim, bir güvenlik meselesine indirgenemeyecek kadar yaşamsal, piyasa ilişkilerine terk edilemeyecek kadar kamusal bir haktır. Öğrencilerin ve eğitim emekçilerinin can güvenliğini, fiziksel ve ruhsal bütünlüğünü korumak kamusal sorumluluğun en temel gereğidir.
Eğitim Sen olarak, bugün en temel sorumluluğunu yerine getiremeyen, eğitim emekçilerini ve öğrencilerin güvenliğini sağlayamayan kurumları ve yöneticileri kamuoyu önünde hesap vermeye çağırıyoruz. Eğitimin kamusal niteliğini savunmaya ve okulları şiddetin değil yaşamın, kamusal, bilimsel, laiklik, cinsiyet eşitlikçi ve anadilinde eğitimin alanı haline getirmek için mücadele etmeye devam edeceğimizi kamuoyuna duyuruyoruz. “
PİRHA- Dersim Eğitim-Sen Şubesi, kamu kurumlarının özellikle sosyal medya paylaşımlarında çocuk ve gençleri görünür kılan uygulamalara karşı uyardı. Açıklamada, son dönemde İl Milli Eğitim Müdürlüğü ile başlayan ve kısa sürede diğer kurumlara yayılan bu yaklaşımın, çocukları kurumsal görünürlüğün bir parçası haline getirdiği vurgulandı.
Dersim Eğitim-Sen Şubesi, kamu kurumlarının sosyal medya paylaşımlarında çocukları görünür kılmasına tepki gösterdi. Sendika, bu uygulamaların çocukları kurumsal görünürlüğün aracı haline getirdiğine dikkat çekti.
Açıklamada, sosyal medyada yapılan paylaşımların çocukların özel hayatını ve kişisel verilerini riske attığı vurgulandı. Eğitim-Sen, başta İl Milli Eğitim Müdürlüğü olmak üzere tüm kurumları bu paylaşımları gözden geçirmeye çağırdı.
“ÇOCUKLARIN YAŞAM KOŞULLARI KAMUSAL TEŞHİRE DÖNÜŞTÜRÜLÜYOR”
Eğitim-Sen tarafından yapılan açıklamada, bakım ve koruma altındaki çocuklarla yapılan etkinlikler, yurt ile okul ziyaretleri ve öğrencilere dağıtılan yardım paketlerinin sosyal medyada paylaşılmasının, çocukların yaşam koşullarının kamusal teşhire dönüştüğüne dikkat çekildi. Açıklamada şu ifadeler yer aldı:
“Kamu kurumlarının çocuklarla çalışması zaten görevlerinin bir parçasıdır. Ancak bu çalışmaların çocuklar üzerinden görünür kılınması zorunlu değildir. Bu tür paylaşımlar, çocukları yapılan faaliyetin öznesi olmaktan çıkarıp kurumsal görünürlüğün bir aracına dönüştürmektedir” denildi.
Eğitim-Sen, söz konusu paylaşımlarda çocukların konuşmadığını; konuşanın kurumların kendisi olduğunu belirtti. Paylaşılan fotoğraf ve videoların çoğu zaman tek bir kareden ibaret olduğu, etkinliğin çocuklara gerçekten fayda sağlayıp sağlamadığının bilinmediği ifade edildi.
Sendika, sosyal medyada yüzlerin kısmen gizlenmesinin ya da izin alınmasının çocukların kimliklerini ve yaşam koşullarını dolaylı biçimde ifşa etmeyi engellemediğine de dikkat çekti. Sosyal medyanın kalıcılığına işaret eden Eğitim-Sen, bu içeriklerin gelecekte yaratabileceği olumsuz sonuçların öngörülemez olduğunu vurguladı.
Açıklamanın sonunda ise şu çağrı yapıldı:
“Başta İl Milli Eğitim Müdürlüğü olmak üzere tüm kamu kurumlarını, çocukların ve gençlerin yer aldığı sosyal medya paylaşımlarını gözden geçirmeye çağırıyoruz. Çocukların üstün yararı ve kişisel verilerinin korunması gerçekten önceleyen bir yaklaşım benimsenmelidir.”
PİRHA-Eğitim-Sen Genel Başkanı Kemal Irmak, 2016 darbesi sonrasında hukuksuz şekilde görevlerinden ihraç edilen 100 bini aşkın kamu çalışanı ve akademisyen için çağrıda bulundu: “Haklarında hiçbir delil yok, şiddet ve soruşturma yok ama hâlâ görevlerine iade edilmiyorlar. Bu zulme artık son verilmeli.”
2016 darbe girişimi sonrasında Türkiye’de kamu alanında yaşanan tarihi kıyımın üzerinden 10 yıl geçti. Eğitim-Sen Başkanı Kemal Irmak, hukuksuz ihraçların ve adaletsiz sürecin hâlâ devam ettiğini vurgulayarak, ihraç edilen akademisyenlerin ve öğretmenlerin görevlerine bir an önce iade edilmesi gerektiğini belirtti. Irmak, ihraç edilenler arasında Eğitim-Sen’e bağlı 1655 üye ile 410–414 akademisyenin bulunduğunu ve bu akademisyenlerin 320’sinin Eğitim-Sen üyesi olduğunu söyledi. Aradan 10 yıl geçmesine rağmen birçoğunun görevlerine iade edilmediğini belirten Irmak, “Bu arkadaşların hiçbir suçu yok, hiçbir terör bağlantısı yok ama hâlâ hakları iade edilmedi” diye konuştu.
OHAL KOMİSYONU VE YARGI SÜRECİ
Irmak, OHAL döneminde kurulan uyduruk bir komisyonun mağdurların başvurularını çoğunlukla reddettiğini, reddedilenlerin yargıya başvurmasının da önünün kesildiğini ifade etti. “Ancak bazı arkadaşlarımızın yargı süreçleri olumlu sonuç verdi. 2019’da Anayasa Mahkemesi, Barış Akademisyenleri için ‘eleştiri yapmak suç değildir, ifade özgürlüğüdür’ dedi. Buna uygun olarak Danıştay da bazı iade kararları verdi” dedi.
Ancak Danıştay 5. Dairesi’nin son kararı, Irmak’a göre tam bir hukuk garabeti yarattı: “Sadece dilekçeye imza atmak, terörle bağlantılı olmaya yetiyor demişler. Oysa Anayasa Mahkemesi başka karar vermişti. Hukuk devleti böyle işlemez” diye konuştu.
SİYASİ MÜDAHALELER VE TALEPLER
Irmak, siyasi baskının yargının üstünde durduğunu ve ihraçların hukuki değil, siyasi gerekçelerle yapıldığını vurguladı: “Hiçbir istihbari rapor, soruşturma, delil yok. Şiddet olayı yok ama bir gecede insanlar görevlerinden edildi. Artık bu zulüm sona erdirilmeli. Bu ülkenin beyinleri, akademisyenleri, öğretmenleri, geleceği inşa eden insanlar böyle bir belirsizliğe terk edilemez” dedi.
Irmak, parlamentodaki tüm siyasi partilerle görüşüldüğünü belirterek, “Çoğu partinin de bu durumun hukuksuz ve haksız olduğuna dikkat çektiğini gördük. Ama yargının üstündeki baskı kalkmadıkça, insanlar görevlerine iade edilmiyor” diye ekledi.
PİRHA – “Laik ve Bilimsel Eğitime Sahip Çıkıyoruz!” mesajıyla Ankara’da bir araya gelen çok sayıda sivil toplum örgütü, MEB’in ‘Ramazan Ayı Etkinlikleri’ uygulamasını protesto etti. Uygulamanın tehlikelerine dikkat çekilirken, yapılan açıklamada “Laikliği yok sayarak, okulları dini alanlara çevirmenize sessiz kalmayacağız” denildi.
Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası (Eğitim Sen) “Laik ve Bilimsel Eğitime Sahip Çıkıyoruz!” şiarıyla Ankara’da basın açıklaması yaptı. Açıklamaya çok sayıda Alevi kurumu da destek verdi.
Ortak basın metnini Eğitim Sen Genel Başkanı Kemal Irmak okudu. Irmak, eğitim sistemiyle birlikte pek çok alanın, siyasi iktidarın baskıcı anlayışıyla şekillendirilmeye çalışıldığını söyledi.
“Siyasi iktidarın, eğitim sistemine yönelik saldırıları artık gizli bir ajanda olmaktan çıkmış, açık bir meydan okumaya dönüşmüştür” diyen Irmak, eğitim alanının dini referanslarla kuşatılmak istendiğini belirtti.
“AÇIK BİR FİŞLEME BELGESİDİR”
Kemal Irmak, konuşmasının devamında Millî Eğitim Bakanlığı (MEB) tarafından 12 Şubat’ta yayımlanan “Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli Kapsamında Ramazan Ayı Etkinlikleri” konulu talimata dikkat çekti. Söz konusu uygulamanın anayasal laiklik ilkesi ve eğitimin bilimsel niteliğine aykırı olduğunun altını çizen Irmak, şöyle devam etti:
“Bütün eğitim kademelerini kapsayan bu yasa dışı talimat, okulları ‘tek din tek mezhep’ anlayışının doğrudan uygulama alanı haline getirmeyi amaçlamaktadır. Siyasi iktidarın geçmişten bugüne sık sık başvurduğu insanları inanç üzerinden ayrıştırma ve kutuplaştırma politikalarının sonuncusu ve en tehlikelisi doğrudan Millî Eğitim Bakanı Yusuf Tekin aracılığıyla hayata geçirilmek istenmektedir. Anayasanın ikinci maddesinde açıkça Türkiye Cumhuriyeti’nin ‘Demokratik, laik, sosyal bir hukuk devleti’ yazdığını hatırlatmak isteriz. Eğitim kurumlarında tek bir dinin ibadetlerini merkeze alan etkinlikler planlamak, öğrencileri bu etkinliklere katılmaya zorlamak suçtur. Örneğin MEB’in okullara gönderdiği talimatın uygulanması halinde okullarda öğrenciler oruç tutanlar ve tutmayanlar olarak ayrıştırılacak, oruç tutmayan öğrenciler dışlanacak ya da ötekileştirilecektir. Nitekim MEB tarafından okullara gönderilen ve haftalık olarak doldurulması istenen ‘Ramazan Etkinlikleri İzleme Değerlendirme Formu’ açık bir fişleme belgesidir. Millî Eğitim Bakanlığı’nın 12 Şubat 2026 tarihli talimatı, sadece bir idari karar değil; Anayasa’nın 2. maddesinde yer alan laiklik ilkesine karşı işlenmiş ağır bir suçtur. Bu yasa dışı talimatın altına imza atan her bürokrat ve buna destek veren her yapı, Anayasayı kasten çiğneme suçu işlemektedir. Okullar, farklı inanç gruplarından ve inancı olmayan öğrencilerin bir arada eğitim aldığı kamusal alanlardır. Bireyler arasında dini inanç üzerinden ayrımcılık yapılmasına karşı çıkanları “’din düşmanı’, ‘İslam düşmanı’ ilan etmek isteyenlerin asıl amaçları bellidir.”
“DİN İSTİSMARI YAPILMAKTA”
Kemal Irmak, genelgedeki kararların hiçbir uzman, akademisyen, pedagog, sendikalar ve velilere danışılmadan alındığını da belirtti. Eğitim alanındaki tüm kararların, hükümetin parti ve sermaye politikaları doğrultusunda alındığını söyleyen Irmak, şu uyarıda bulundu:
“İktidarın eğitim başta olmak üzere, toplumsal yaşamın bütün alanlarında uyguladığı baskı, şiddet ve dayatmacı uygulamalar, laik-bilimsel eğitim başta olmak üzere, eşit, özgür ve demokratik yaşama karşı açık bir meydan okumanın yaşandığını göstermektedir. Buradan açık bir şekilde herkesi uyarıyoruz. Eğitim kurumlarını ve çocukları siyasal olarak istismar ederek, toplumu bir kez daha ‘tek din, tek mezhep’ anlayışı üzerinden ayrıştırıp kutuplaştırmak isteyenler çok tehlikeli bir oyun oynamaktadırlar. Bu oyun, kazananın olmayacağı, okullarda ve toplumda telafisi mümkün olmayan hasarlar bırakmayı hedefleyen siyasal hedefleri olan bir oyundur. Bizimde bugün burada 18 (gerçek anlamda yüzün üzerindeki) demokratik kitle örgütleri ile bu basın açıklamasını yapmaktaki amacımız, ramazan ayında orucunu tutan Müslüman yurttaşların hassasiyetlerini hiçbir suretle görmezden gelmek ve kaşımak değildir. Halkımız, ramazan ayının da birleştirici, bütünleştirici değerini elbette bilir; bu değeri aile içinde ve sokakta kuşaklara ‘yaşayarak’ anlatır, aktarır. Tam tersine hükümet, yandaş basın ve Yusuf Tekin tarafından inançlar üzerinden kutuplaştırma, ayrıştırma yapılmaktadır. Daha kötüsü din istismarı yapılmakta. Sorun, Millî Eğitim Bakanlığı ve onun en tepe koltuğunda oturan Yusuf Tekin’in toplumu ayrıştırıcı, kutuplaştırıcı ve parti politikalarına dönük çıkar odaklı ‘siyasi’ tutumudur.”
“TEPKİSİZ KALMAMIZ MÜMKÜN DEĞİL”
Kemal Irmak, ayrıştırıcı uygulamalara derhal son verilmesi gerektiğini belirterek konuşmasına şu cümlelerle son verdi:
“Siyasi amaçlarla açıkça kin ve düşmanlık tohumu ekenler amaçlarına asla ulaşamayacaklardır. Yıllardır uygulanan eğitim politikalarıyla çocukları hem inanç sömürüsü hem de emek sömürüsü üzerinden istismar edenlere karşı sessiz ve tepkisiz kalmamız mümkün değildir. Toplumda açıkça kin ve düşmanlık yaratmaya yönelik her türlü politika ve uygulamaya karşı tüm emek ve demokrasi güçleriyle birlikte güçlü bir barikat oluşturacağımıza ve bunun için bütün gücümüzle mücadele edeceğimizden kimse kuşku duymasın.Sizin din ve inançlar üzerinden toplumu ayrıştırma, kutuplaştırma ve oy devşirme oyunlarınıza da asla gelmeyeceğiz.
Laik ve Bilimsel Eğitimi savunmaya devam edeceğiz.”
PİRHA – 21 Şubat Dünya Anadili Günü vesilesiyle Antep’te açıklama yapan Eğitim Sen ve İHD (İnsan Hakları Derneği), Türkiye’de milyonlarca çocuğun anadilinden koparıldığına dikkat çekti. Eğitim Sen Şube Başkanı Ömer Parlakçı, “Anadilinde eğitim görememek toplumsal yaşamın bütün alanlarında mağduriyet yaratıyor” derken; İHD adına konuşan Zahiddin Şirin, “Kürt meselesinin çözümü ve toplumsal barışın sağlanmasında, anadilinde eğitim hakkı kilit bir öneme sahiptir” vurgusu yaptı.
Eğitim Sen Antep Şubesi ve İHD Antep Şubesi, 21 Şubat Dünya Anadili Günü dolayısıyla basın açıklaması gerçekleştirdi. Eğitim Sen adına açıklamayı Şube Başkanı Ömer Parlakçı, İHD adına ise Zahiddin Şirin okudu.
Eğitim Sen Şube Başkanı Ömer Parlakçı, UNESCO verilerine göre dünyadaki dillerin yüzde 40’ının yok olma tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu hatırlattı. Türkiye’de 18 dilin yok olduğunu veya tehlike altında olduğunu belirten Parlakçı, anadilinde eğitimin pedagojik önemine dikkat çekerek şunları kaydetti:
“Anadilinde eğitim alamamak, bir yandan akademik becerileri ve başarıyı çocuğun yaşına ve gelişim dönemine uygun düzeyde yakalamasını güçleştirirken, özellikle ergenlik döneminde sadece dil ve ifade becerilerinde değil, duygusal ve sosyal gelişim süreçlerinde de olumsuz yansımalar yaratmaktadır. Resmî dil dışındaki anadillerinin varlığına, yaşamasına ve öğrenilmesine karşı çıkmak, bir yönüyle eğitim biliminin en temel ilkesine karşı çıkmak, bilime meydan okumak anlamına gelmektedir.”
Parlakçı, Türkiye’nin çocuk bayramı ile övünmesine rağmen milyonlarca çocuğun anadilinden mahrum bırakılmasını eleştirerek, “Milyonlarca çocuğun kendi anadili ile eğitim görmesine ‘ülke bölünür’ paranoyası ile yaklaşılması büyük bir çelişkidir. Farklı anadilleri üzerindeki sınırlamalara son verilmeli, her bireyin kendi anadilini öğrenmesi ve eğitim almasının önündeki engeller kaldırılmalıdır” dedi.
“ULUS DEVLET ANLAYIŞI ASİMİLASYONCU VE YASAKLAYICIDIR”
İHD adına açıklamayı okuyan Zahiddin Şirin ise, anadil hakkının hem bireysel hem de kolektif bir hak olduğunu vurguladı. Şirin, dünyada hâkim olan “ulus devlet” anlayışının anadil önündeki en büyük engel olduğunu belirterek şu ifadeleri kullandı:
“Ulus devletler; asimilasyoncu, tekçi ve yasaklayıcı bir tutumla resmî dil dışındaki dillerin reddiyesi üzerine inşa edilmiştir. Bu anlayış, bir toprak parçası üzerinde yaşayan bütün etnik grupları ya da halkları ‘tek dilli’ konuşmaya, bu dilde eğitim görmeye ve diğer faaliyetlerini sürdürmelerini zorlamaktadır. Kürt meselesinin çözümü ve toplumsal barışın sağlanmasında, anadilinde eğitim hakkı kilit bir öneme sahiptir. Bu bağlamda Kürt dili ile lehçelerinde eğitim hakkının anayasal ve yasal güvenceye kavuşturulması, meselenin çözümüne çok büyük bir katkı sunacaktır.”
“SEÇMELİ DERS DÜZENLEMESİ SORUNU ÇÖZMEKTEN UZAK”
Şirin, Türkiye’deki seçmeli ders uygulamasının yetersizliğine değinerek, öğretmen ataması yapılmaması ve idari engeller nedeniyle bu hakkın fiilen işlemez hale getirildiğini söyledi. Devletin BM Çocuk Hakları Sözleşmesi’ndeki çekinceleri kaldırması gerektiğini ifade eden Şirin, şöyle devam etti:
“Mülki idari makamlar başta olmak üzere birçok idari karar ile Kürtçe tiyatro, sinema, konser ve benzeri kültürel etkinlikler yasaklanmaktadır. Cezaevlerine gönderilen Kürtçe kitap ve mektuplara el konulmaktadır. Kürtçe sokak, cadde veya yer isimleri konusunda idari makamların engellemeleriyle karşılaşmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti’ni, Kürt meselesinin çözümüne yönelik sorumluluğunun gereği olarak anadilde eğitim hakkı konusunda gerekli anayasal ve yasal düzenlemeleri hızlıca hayata geçirmeye çağırıyoruz.”
Açıklamalar, her bireyin kendi anadiliyle eğitim alması ve dünya ile iletişim kurması talebiyle sona erdi.
PİRHA- Ensar Vakfı’nın Mersin’de düzenleyeceğini duyurduğu “Sana Emanet” başlıklı yarışmaya tepki gösteren Mersin Eğitim-Sen, “Okullarımızı; tarikatların, vakıfların ve cemaatlerin operasyon alanı yaptırmayacağız. Velilerimizi, çocuklarını bu tür “yarışma” adı altındaki ideolojik faaliyetlerden uzak tutmaya; tüm kamuoyunu ise çocuklarının eğitim hakkına sahip çıkmaya davet ediyoruz” çağrısında bulundu.
Okullardaki dinci-gerici vakıf ve derneklerin faaliyetleri artarak devam ediyor. Ensar Vakfı, Mersin’de okullarda “Sana Emanet” başlığı altında yarışma düzenleneceğini duyurdu. 6. 7. 9. ve 10. sınıf öğrencilerine yönelik düzenlenen yarışmalara Mersin Eğitim-Sen’den tepki gecikmedi.
Eğitim-Sen Mersin Şubesi okullarda “Sana Emanet” başlığı altında, Ensar Vakfı gibi yapılar aracılığıyla yürütülen “bilgi yarışması” ve benzeri faaliyetlere karşı tepki ve uyarılarını yazılı açıklama ile dile getirdi.
“Bu bir yarışma değil, eğitimi teslim etme protokolüdür!” denilen açıklamada, “Okullarımızda 6. 7. 9. Ve 10. sınıf öğrencilerine yönelik düzenlenen bu yarışmalar, basit birer kültürel etkinlik değildir. Bu faaliyetler, Milli Eğitim Bakanlığı’nın (MEB) anayasal görevini; pedagojik formasyonu olmayan, laik eğitimle sorunu olan vakıf ve derneklere devretmesi anlamına gelmektedir. MEB’in asli görevi, okulları vakıfların faaliyet sahasına dönüştürmek değil, bilimsel eğitim vermektir!” denildi.
“MİLYONLUK ÖDÜLLERLE ÇOCUKLAR İSTİSMAR EDİLİYOR!”
Paylaşılan afişlerde 1.500.000 TL’ye varan nakdi ödüllerin ön plana çıkarılması, eğitimin ruhuna ve çocuk psikolojisine aykırı olduğu belirtilen açıklamanın devamında şunlar ifade edildi:
“Manevi değerlerin para ödülleriyle pazarlanması, çocukların saf duygularının istismar edilmesidir. Eğitim-Sen olarak soruyoruz: Bu devasa bütçelerin kaynağı nedir? Bu paralar neden okulun fiziksel eksikleri veya öğrencilerin ihtiyaçları için değil de, bu vakıfların propaganda çalışmaları için harcanmaktadır?
Okul Koridorlarında Vakıf Görevlisi İstemiyoruz!
Okullarımızda eğitim verme yetkisi sadece formasyon sahibi öğretmenlerdedir. Dışarıdan dayatılan “40 Derste Sahabe” gibi içeriklerin ve vakıf temsilcilerinin okullara girmesi, bilimsel ve laik eğitim anlayışına doğrudan bir müdahaledir. Çocuklarımızın düşünsel gelişimi, denetlenmeyen bu yapıların ideolojik ajandalarına terk edilemez!
Eğitim Yöneticilerini Uyarıyoruz!
Okul idarecilerini ve öğretmenleri, bir vakfın sekreteri veya temsilcisi gibi çalışmaya zorlayan bu anlayışı reddediyoruz. Mersin İl ve İlçe Milli Eğitim Müdürlükleri, okulları cemaat ve tarikat uzantılarının arka bahçesi haline getiren bu protokollerden elini çekmelidir. Bu uygulamalara göz yuman her yönetici, anayasal suç işlemekte ve laik eğitim ilkesini çiğnemektedir.”
“Eğitim-Sen olarak bu karanlık kuşatmaya karşı sessiz kalmayacağız!” denilen açıklamada, “Okullarımızı; tarikatların, vakıfların ve cemaatlerin operasyon alanı yaptırmayacağız. Velilerimizi, çocuklarını bu tür “yarışma” adı altındaki ideolojik faaliyetlerden uzak tutmaya; tüm kamuoyunu ise çocuklarının eğitim hakkına sahip çıkmaya davet ediyoruz. Çocuklarımızı karanlığa, okullarımızı tarikatlara, cemaatlere ve vakıflara teslim etmeyeceğiz!” ifadelerine yer verildi.
PİRHA- Eğitim Sen Mersin Şube Başkanı Mahmut Sümbül, MEB’in ders kitabındaki “Çocuğun çalışma hakkı vardır” ifadelerini sert bir dille eleştirerek, kamuoyunu harekete geçmeye çağırdı.
Eğitim Sen Mersin Şube Başkanı Mahmut Sümbül, Millî Eğitim Bakanlığı’nın 4. sınıf İnsan Hakları, Yurttaşlık ve Demokrasi ders kitabında “çalışma hakkı” kavramının çocuklara bir hak gibi sunulmasını pedagojik ve etik açıdan sert bir dille eleştirdi. Sümbül, bu yaklaşımın çocuk emeğini meşrulaştırdığını belirterek kamuoyunu harekete geçmeye çağırdı.
“PEDAGOJİK AÇIDAN KABUL EDİLEMEZ”
Sümbül, yaptığı açıklamada, “Millî Eğitim Bakanlığı’nın ilkokul 4. sınıf İnsan Hakları, Yurttaşlık ve Demokrasi dersi kitabında; yaklaşık 10-11 yaşlarındaki çocuklara ‘çalışmak’ gibi evrensel insan hakları arasında yer almaması gereken bir kavram, bir hakmış gibi sunulmaktadır. Bu yaklaşım pedagojik açıdan kabul edilemez” ifadelerini kullandı.
Eğitim Sen olarak durumu değerlendirdiklerinde, bu ifadenin hükümetin genel politikalarıyla örtüştüğünü gördüklerini belirten Sümbül, özellikle organize sanayi bölgelerinde açılan mesleki ve teknik Anadolu liseleri, orta vadeli programlarda yer alan istihdama dayalı uygulamalar ve çocuk işçiliğine göz kırpan projelerin; çocuk emeğini, çocuk gelinleri ve çocuk istismarını artırmaya yönelik bir zemini güçlendirdiğini söyledi.
“Bizler eğitimciler olarak, bu tür uygulamalara sessiz kalmayacağız” diyen Sümbül, yakın zamanda gerçekleştirecekleri Demokratik Eğitim Kurultayı’nda da mesleki eğitimin alternatif, çocuk dostu ve bilimsel temelli yöntemlerini tartışmaya açacaklarını vurguladı. Sümbül, “Eğitimi bir meta değil, çocukların gelişimini esas alan bir toplumsal hak olarak savunmaya devam edeceğiz” dedi.
“SUÇTUR”
Sümbül, bir yandan çocuklar ekonomik ve sosyal sorunlarla boğuşurken, okullarından uzaklaşırken, zorunlu din dersleri ve “seçmeli” adı altında dayatılan uygulamalarla mağdur edilirken; diğer yandan onlara “çalışma hakkı”nı bir hak gibi sunmanın insan haklarına, eğitimin temel ilkelerine ve bilimsel etik anlayışına aykırı olduğunu belirtti.
Sümbül, “Çocukların çalışma hakkı olmaz; çocuklar çalıştırılamaz. Sosyal bir devletten ve Millî Eğitim Bakanlığı’ndan beklenen, çocukları korumak, eğitimi kamusal ve nitelikli hale getirmektir. Bu nedenle ilkokul düzeyindeki bir ders kitabında bu tür ifadelerin yer alması kabul edilemez, suçtur” ifadelerini kullandı.
Son olarak kamuoyunu bu konuda bilinçlendirmek, velilerde farkındalık oluşturmak ve bu yanlış uygulamaya karşı ses çıkarmanın son derece önemli olduğuna dikkat çeken Eğitim Sen Mersin Şube Başkanı Mahmut Sümbül, “Önümüzdeki yıllarda benzeri politikaların artarak devam etme riski vardır. Bizler bu gidişatı durdurmak için kararlıyız” diyerek açıklamasını tamamladı.
PİRHA- Eğitimin demokratik, laik bilimsel kamusal ve ana dilinde olması gerektiğini vurgulayan Eğitim -Sen Antalya Şube Başkanı Kadir Öztürk, “Tek din tek mezhep üzerinden ırkçı ve gerici bir eğitim politikası yürütüldüğünü “ belirtti.
Eğitim -Sen Antalya Şube Başkanı Kadir Öztürk, Eğitim alanında yaşanan sorunlar ve müfredatın içeriğinin dinselleştirilmesine ilişkin PİRHA’ya konuştu.
2025-2026 yeni eğitim öğretim yılına girdiklerini yeni dönemin diğer dönemlerden farklı olmadığını belirten Eğitim -Sen Antalya Şube Başkanı Kadir Öztürk, “Daha çok derslerin dinselleştirilmiş bir müfredatın dinselleştirilmiş bir gerçeği ile karşı karşıya kalıyoruz” dedi.
Geçen eğitim öğretim döneminde olduğu gibi bu dönemde de iktidar tarafından dinsel eğitimin sürdürüleceğini aktaran Öztürk, “Millî Eğitim Bakanlığı sadece tek din, tek mezhep üzerinden bir politika sürdürmeye çalışıyor”dedi.
Antalya’da 3 milyona yakın insanın yaşadığını hatırlatan Öztürk, “Türkiye kozmopolittik bir ülkedir.Her ülkeden, her ırktan insan var. Rus’undan tutun Alman’ına, Alman’ından tutun İngiliz’ine, Kürt’üne hepsi burada Antalya’da yaşıyor. Kendi dinleri, kendi anadilleri üzerinden eğitim yapılması gerekiyor. Milli Eğitim Bakanlığı objektif yaklaşması gerekiyor” diye konuştu.
“TEK DİN TEK İNANÇ TEK MEZHEP ÜZERİNDEN DİNE DAYALI EĞİTİM YAPILYOR”
Eğitimin tek din, tek mezhep üzerinden yapıldığını dile getiren Öztürk, şunları ifade etti:
“Ülkemizde de 20 milyonun üzerinde bir Alevi kesimi var ve Alevilerin inancına göre birtakım talepleri var. Bunları hayata geçirmemek için elinden geleni yapıyor. Görmezden geliyor ve hiçbir adım atmış da değil. Ne ana dilinde eğitime dair adım atıyor ne de inanç üzerinden.
Türkiye’yi demokratik bir yapıya dönüşmesi gerekirken tam tersinin yaşanıyor. Millî Eğitim Bakanlığı ne sendikaların ne de velinin görüşünü alıyor.. Sadece görüşünü aldıkları kim? Tarikatlar, cemaatler ve kendine yandaş olan sendikaların görüşünü alarak bir eğitim sistemi oluşturmaya çalışıyor.”
“MİLLİ EĞİTİM BAKANI BÜTÜN İNANÇLARA EŞİT VE OBJEKTİF YAKLAŞMALIDIR”
Eğitimde zorunlu din derslerinin yanı sıra bir sürü seçmeli dini derslerin olduğunu vurgulayan Öztürk, “Hepsi Müslümanlıkla, İslamlıkla ilgili. Yani başka hiçbir şey ele alınmıyor. Yani ülkede sadece tek din, tek mezhep varmış gibi hareket ediyorlar” diye belirtti.
Milli Eğitim Bakanlığının tarafsız ve objektif olmak zorunda olduğunu hatırlatan Öztürk, “Her dine, her inanca eşit yaklaşmalı. Her dinin her inancını görüşünü derslere objektif yansıtmalı ama böyle bir şey yok maalesef. Bunun da en büyük suçlusu bugün hem hükümet hem de Millî Eğitim Bakanlığı’nın kendisidir” dedi.
“EĞİTİM POLİTİKALARININ KÖKLÜ OLARAK DEĞİŞTİRİLMESİ GEREKİYOR”
Eğitim politikalarının değiştirilmesi gerektiğini vurgulayan Öztürk, “Eğitim politikasına baktığımızda dini bir eğitim politikası ve sınava endeksli bir eğitim politikası sürdürülüyor. Çocuklarımız yarış atı gibi koşturuluyor. Üniversite sınavları açıklanıyor. 4 milyon öğrenci açıkta kalıyor. Bunun sebebi nedir? Hükümetin uyguladığı eğitim politikalarıdır. Eğitimin demokratik, bilimsel, laik kamusal, ana dilinde olması gerekiyor” dedi.
“DİYANET İŞLERİ BAŞKANI LÜKS İÇİNDE YAŞARKEN ÇOCUKLAR OKULA HER GÜN AÇ GİDİYOR”
Diyanet İşleri Başkanının lüks içinde yaşarken birçok öğrencinin çantasını dolduramadığına dikkat çeken KadirÖztürk, şunları söyledi:
“Bu yetmezmiş gibi birde bize ahlak dersi verilmeye çalışılıyor. İlk önce kendisi bu konuda daha mütevazi davransa. O kadar lüksün içinde yaşamasa ve diyanetin bütçesine aktarılan parayı bize vermeyin bu bütçeyi eğitime aktarın dese. Hiç olmazsa okula aç giden çocuklar aç gitmeyecekler.
Kahvaltı yapamadan okula giden binlerce çocuk var. Onlara destek çıkalım diyeceklerine bize ahlaktan bahsediliyor. Bu toplum kendi ahlakını, etik kurallarını ve nasıl yaşayacağını bilir. Böyle hani yukarıdan üst perdeden konuşarak bu işler çözülmez. Oraya ayrılan bütçeyi, fakire, garibana neden aktarılmıyor?
Yasalarsa ülkenin sosyal devlet olduğundan bahsediliyor olmasına rağmen sosyal devlet değil. Sosyal devlet dediğin öğrencinin bütün masraflarını karşılamalı. Okula aç gitmemeli. Okulda bir öğün ücretsiz, temiz bir yemek çıkmalı ve temiz bir suya erişim sağlanmalı. Ama baktığınızda hiçbir okulda ne bir öğün yemek veriliyor ne de temiz su var. Veliler okullar açılırken bir sürü masraf ediyor. Bu ülke sosyal devlet olsa aile bu kadar masrafa girmez. Yok kıyafetiydi, kitabıydı, defteriydi birçok ihtiyaç.”
“ANTALYADA ŞİMDİYE KADAR MİLLİ EĞİTİM İL MÜDÜRLÜĞÜ BİR TANE OKUL YAPMIŞ DEĞİL”
Antalya İl Milli Eğitim Müdürü’ne çağrıda bulunan Eğitim -Sen Antalya Şube Başkanı Kadir Öztürk, konuşmasının devamında şunları kaydetti:
“Sormak istiyorum kendi paramızla yani Milli Eğitim’in bütçesiyle kaç tane Antalya’da okul yapılmıştır? Kaç yılından beri okul yapılmıyor. Yapılan okullar da hayırseverler vatandaşlar tarafından yaptırılıyor. Bu ne demektir? Bütçeyi başka yere aktarıyorsun. Nereye aktarıyorsun? Tarikatlara, cemaatlere yandaşlarına aktarıyorsun. Bunu öğrencilere aktarsan, öğrenciler üzerinden kullansan bambaşka bir şey olur. Hem eğitim gelişir hem bilimsel bir eğitim yapılır hem de çocuklar okula sağlıklı bir şekilde gider. Ama bunu yapmak gibi bir dert yok ki. Sadece biat eden ve cemaatçi bir kesim yaratılmak isteniyor.”
PİRHA-21 Şubat Dünya Ana Dili Günü sebebiyle açıklama yapan İHD, Sanatolia, Özel Sektör Öğretmenleri Sendikası ve Eğitim-Sen, her bireyin ana dili ile eğitim alması ve dünya ile iletişim kurması hakkının bir an önce hayata geçirilmesi yönünde çağrı yaptı.
Sanatolia, İnsan Hakları Derneği (İHD), Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası (Eğitim- Sen) ile Özel Sektör Öğretmenleri Sendikası 21 Şubat Dünya Ana Dili Günü sebebiyle Özgür Çocuk Parkı’nda ortak basın açıklaması yaptı.
Türkçe ve Kürtçenin Kurmanci ile Kurmancki lehçelerinde yapılan açıklamada üç dilde “21 Şubat Dünya Ana Dili Kutlu Olsun” yazılı pankart açıldı.
“DİL ÜZERİNDEKİ TEKÇİ POLİTİKALAR KALDIRILMALI”
Açıklama metninin Türkçe kısmını okuyan Eğitim Sen Mersin Şube Başkanı Mahmut Sümbül, ana dilinin önemine vurgu yaparak, özellikle ana dilde eğitimin temel bir insan hakkı olduğunu kaydetti. Ancak ulus devlet anlayışının ana dilinde eğitim taleplerinin önündeki en büyük engel olduğunu belirten Sümbül, “Ulus devlet anlayışı asimilasyoncu, tekçi ve yasaklayıcı bir anlayışla ana dilinde eğitim taleplerini reddetmektedir. Ulus devlet anlayışı bir toprak parçası üzerinde yaşayan bütün bireylerin ‘tek dili’ konuşmaya, eğitim görmeye ve diğer faaliyetlerini sürdürmeye zorlamaktadır. Diller üzerinde tekçi ve asimilasyoncu politikalar ve zor aygıtları kaldırılmalıdır. Halkların kendi dillerinde konuşma, eğitim alma, yaşamlarını ve kültürlerini devam ettirmeleri sağlanmalıdır. Dilsel ve kültürel çoğulculuk ile toplumların barış içinde bir arada ve özgürce yaşamaları sağlanabilecektir” diye konuştu.
“ANA DİLİNDE EĞİTİM HAKTIR”
Açıklamanın Kırmançki kısmını okuyan İHD Mersin Şube Yöneticisi Şükran Aktaş, ana dilinde eğitimin çocuklar üzerindeki etkisine değinerek, “Bir çocuğun ilkokul 5’inci sınıfa kadar ailesinden öğrendiği dilden kopması ve resmi dili öğrenerek bilime, sanata, kültüre ve eğitime erişmeye zorlanması hem çocuk haklarının ihlali hem de pedagojik olarak çocuğun ruhsal, sosyal ve duygusal dünyasının parçalanması anlamına gelmektedir. Farklı dil ve lehçelerin seçmeli ders olarak okutulması yetersiz bir hak olmasının yanında bu dilleri seçmek ve okulda öğrenmek neredeyse imkânsız hale getirilmiştir. Yeterince öğretmen atanmaması, bir sınıfta en az 10 öğrencinin o dersi seçmek zorunda oluşu, eğitim araç ve gereçleri ile ders kitaplarının eksikliği, çocukların ve velilerin ders seçim dönemlerinde haberdar edilmeden idarenin uygun gördüğü çoğunlukla da dini içerikli derslere çocukların yönlendirilmesi gibi zorluklar nedeniyle bu hak bile kullanılamamaktadır” dedi.
“DİLLER ÜZERİNDEKİ YASAKÇI ANLAYIŞA SON VERİLMELİ”
Açıklamayı Kurmanci okuyan Özel Sektör Öğretmenleri Sendikası’ndan Nebil Birtek ise, Türkiye’de Kürt dili üzerindeki baskılara dikkat çekerek, iktidarın TRT6 ve seçmeli dersler gibi düzenlemelere gitmesinin ana dili bağlamındaki hak taleplerini karşılayacak düzeyde olmadığını belirtti.
Yaşamın her alanında Kürtçenin ciddi engelleme ve baskılarla karşılaştığını söyleyen Birtek, “Mülki idari makamlar olmak üzere birçok idari karar ile Kürtçe tiyatro, sinema, konser ve benzeri kültürel etkinlikler yasaklanmaktadır. Geçtiğimiz aylarda başlayan ve Kürt Meselesinin çözümüne yönelik bazı görüşmeler ile tartışmalar toplumda beklentilere yol açmakta; bu beklentilerin en önemlisi ise ana dilinde eğitim hakkının tanınması meselesidir. İktidar, Kürt meselesinin çözümüne yönelik sorumlu bir davranış sergileyerek başta ana dilinde eğitim hakkı olmak üzere; diller üzerindeki yasakçı anlayışına son vermelidir” ifadelerini kullandı.
Son olarak İHD Mersin Şube Eş Başkanı Gazi İnci, şunları söyledi:
“28 Ekim 1990 tarihinde derneğimizin kongresinde Kürtçe konuştuğu için tutuklanan, beraat ettikten kısa bir süre sonra ise evinden alınıp gözaltında zorla kaybettirilen üyemiz Vedat Aydın’ı saygıyla anarak Dünya Anadil Gününü kutluyor, her bireyin en doğal hakkı olan kendi anadili ile eğitim alması ve dünya ile iletişim kurması hakkının ivedilikle hayata geçirilmesini talep ediyoruz.”
Basın açıklaması, Kürtçe şarkılar eşliğinde çekilen halaylarla sonlandı.
PİRHA-Ankara Eğitim Sen Şubeleri, MEB önünde yaptığı açıklamada, “Laiklik varsa özgürlük, laiklik varsa eşitlik, laiklik varsa bilim, laiklik varsa umut vardır. Bizler emek ve demokrasi güçleri olarak özgürlüğün ve bilimin teminatı olan laikliği savunmaya devam edeceğiz” dedi.
Ankara Eğitim Sen Şubeleri, “Karanlığa teslim olmayacağız, laiklikten asla vazgeçmeyeceğiz” diyerek Millî Eğitim Bakanlığı (MEB) önünde basın açıklaması yaptı.
“ÇEDES, DEĞERLER EĞİTİMİ VE TÜRKİYE YÜZYILI MAARİF MODELİ İLE ANAYASA’DA YER ALAN LAİKLİK İLKESİ İHLAL EDİLDİ”
“ÇEDES, Değerler Eğitimi ve Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli ile Anayasa’da yer alan laiklik ilkesinin ihlal edilmesine ilişkin eğitime yansıyan sayısız örnekle karşılaştık” diyen Eğitim Sen 1 Nolu Şube Sekreteri Sibel Gökçe Evci örnekleri şöyle sıraladı:
“ÇEDES Projesi kapsamında okullarda din görevlileri çalışmalar yaptı; öğrenciler Kabe maketi etrafında tavaf ettirildi, öğrencilere gerçek bıçakla kurban kesimleri gösterildi, maket mezar başlarında ağıtlar yaktırıldı ve çevre duyarlılığı adı altında yine öğrencilere cami temizlikleri yaptırıldı.
Okul öncesi eğitim kamu okullarında zorunlu ve tamamen ücretsiz değilken okul öncesi ücretsiz Kuran kursları yaygınlaştırıldı.
STK adını verdikleri tarikat ve cemaatlerle yaptıkları protokollerle sayısız okula ‘Manevi danışman’ adı altında imam, müezzin ve vaiz gibi din hizmetlerinde çalışan kişiler görevlendirdi.
Yine sayısız dinî vakıf ve dernek üzerinden sayısız yarışma düzenledi.
LGS’ye girecek öğrencilere moral ve motivasyon adı altında Mamak Merkez Camii’nde Sabah Namazı, tilavet, tesbihat ile “Ailecek Huzurda Kıyamdayız, Gençler İçin Duadayız” etkinliği yapıldı. Sınav stresi ile baş etmenin ve öğrencileri sınav sürecine hazırlamanın pedagojiye uygun yolları varken MEB bu tutumuyla alanında uzman rehber öğretmenleri yok saydı.
Genel seçimlerde okul önlerine AKP otobüsleri çekildi, veli izin belgeleri olmadan öğrenciler mitinglere götürüldü.
Yerel seçimler öncesi atanmış, liyakatsiz müdürler aracılığıyla ve yine veli izin belgeleri alınmadan AKP mitinglerine öğrenciler taşındı.
Ankara’da birçok kamu görevlisi öğretmen e-Devlet’e girdiklerinde, yasak olmasına rağmen hiçbir bilgileri olmadan AKP’ye üye yapıldıklarını öğrendi.
Ve daha sayısız örnek Anayasa’ya aykırı olmasına rağmen gözümüzün önünde gerçekleşti.”
“LAİKLİK VE LAİK YAŞAM SAVUNUCULARI HEDEF HALİNE GETİRİLMEKTEDİR”
Açıklamayı Eğitim Sen 1 No’lu Şube Başkanı Mehmet Aydoğdu okudu. Türkiye’nin bağımsız ve çağdaş bir ülke olarak varlığını sürdürebilmesi için laikliğin vazgeçilmez bir ilke olduğunun altını çizen Mehmet Aydoğan, “Türkiye Cumhuriyeti’nin temel ilkelerinden biri olan laiklik, Anayasa’nın değiştirilemez ve tartışmaya kapalı bir unsuru olmasına rağmen son yıllarda başta siyasi iktidar ve onun toplum içindeki uzantıları olmak üzere, din istismarı üzerinden siyaset yapanlar tarafından açıkça hedef alınmaktadır. Son yıllarda başta eğitim kurumları olmak üzere, toplumsal yaşamın her alanında laiklik ilkesiyle taban tabana zıt uygulamalar hayata geçirilmekte, laiklik ve laik yaşam savunucuları hedef haline getirilmektedir. Laikliğin varlığı, din ve mezhep farklılıkları bahanesiyle halk kitlelerinin, farklı ulusların, farklı inançtan ve mezhepten insanların birbiriyle çatışmalarına son vermek, her inancın kendisiyle ve diğer inançlarla eşit düzeyle ilişki kurmasını güvence altına alması açısından önemlidir” dedi.
“LAİKLİĞİ SAVUNMAYA DEVAM EDECEĞİZ”
“Laiklik, sadece geçmişte kazanılmış bir hak değil, geleceğimizi inşa edecek bir pusuladır” diyen Aydoğan şunları söyledi:
“Laiklik, yalnızca din ve devlet işlerini ayırmakla kalmaz, aynı zamanda bireyin düşünme, sorgulama ve özgürleşme sürecini destekler. Dini inançlar bireyin özel alanına bırakılırken, eğitim, hukuk, siyaset ve kamu yönetimi, akıl ve bilim ışığında şekillenmelidir.
Türkiye’nin çağdaş, demokratik, eşitlikçi ve bilimsel bir toplum olarak varlığını sürdürebilmesi için laikliğin her koşulda korunması ve savunulması gerektiğine inanıyoruz. Anayasaya girişinin 88. yıldönümünde laiklik, sadece savunulması gereken temel bir ilke değil, yaşatılması gereken demokratik bir gelecek anlayışıdır. Çünkü laiklik varsa özgürlük, laiklik varsa eşitlik, laiklik varsa bilim, laiklik varsa umut vardır.
Toplumsal yaşamı ve eğitimi dini kurallara göre biçimlendirmek isteyenler, ülkeyi dini kurallara göre yönetmek isteyenler, söylemleri ve eylemleri ile laikliği hedef alanlar dün olduğu gibi, bugün ve gelecekte de laiklik savunucularını karşılarında bulmaya devam edeceklerdir. Bizler emek ve demokrasi güçleri olarak özgürlüğün ve bilimin teminatı olan laikliği savunmaya devam edeceğiz. Karanlığa teslim olmayacağız! Laiklikten asla vazgeçmiyoruz!”
PİRHA- 2024/’25 eğitim-öğretim yılının ilk yarısına dair açıklama yapan eğitim sendikaları, eğitim emekçilerinin yaşam koşulları giderek ağırlaştığına dikkat çekerek, “Türkiye’deki bütün eğitim kurumları, iktidarın ırkçı, mezhepçi, ayrımcı ve otoriter uygulamaları nedeniyle gerçek işlevlerinden hızla uzaklaştırılmıştır. Herkesin eğitim hakkından eşit koşullarda yararlanabilmesi için eğitim herkesi kapsamalı, yeterli sürede verilmeli, yaşam boyu ulaşılabilmeli, kamusal bir anlayışla parasız olmalı, içeriğinin çağdaş, bilimsel ve laik olmalı, resmi dil yanında diğer ana dillerde de yapılabilmelidir” dedi.
Eğitim-Sen Mersin Şubesi ve Özel Sektör Öğretmenleri Sendikası Mersin İl Temsilciliği 2024/’25 eğitim-öğretim yılının ilk yarısına dair basın açıklaması yaptı. Yenişehir Milli Eğitim Müdrülüğü önünde yapılan açıklamada, eğitimde yaşanan sıkıntılarıın arttığı vurgulandı.
Eğitim Sen Mersin Şube Başkanı Mahmut Sümbül, Türkiye’de yıllardır çok ağır çalışma koşulları altında ve özveriyle görev yapan eğitim emekçilerinin yaşam koşulları giderek ağırlaşırken, boş kadro olmasına rağmen, uzunca bir süredir eğitim kurumlarına genel idari hizmetler, teknik personel ve yardımcı hizmetler sınıfında memur alımı yapılmadığını söyledi.
“OKULLARDA HİJYENİN TAM ANLAMIYLA SAĞLANMASI ZORUNLUDUR”
Eğitim öğretim yılının başından itibaren haftada üç gün çalışan geçici temizlik personelinin, okul hijyeni için yetersiz olduğunu dile getiren Sümbül, “Bu durumun olumsuz sonuçlarını yaşayan eğitim emekçileri ve veliler okullarda salgın hastalıkların yayılma riskine dikkat çekerek acil çözüm talep etmektedir. Hükümetin tasarruf politikaları kapsamında temizlik personelinin çalışma günlerinin azaltılması, okullardaki hijyen koşullarını ciddi şekilde tehlikeye atmış ve öğrencilerin sağlığını riske sokmuştur. Eğitimin niteliğini korumak ve öğrencilerimizin sağlığını güvence altına almak için okullarda hijyenin tam anlamıyla sağlanması zorunludur” diye belirtti.
“DİNSELLEŞME YAYGINLAŞTI”
Sümbül, eğitim öğretim yılının ilk yarısında ÇEDES projesi kapsamında okullarda yapılan ve kamuoyuna yansıyan bazı etkinlikler şu şekilde açıkladı:
“Türkiye’nin dört bir yanında Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersinde uygulamalı hac eğitimi verilmekte, sınıfın ortasına kurulan Kâbe maketi etrafında tavaf eden öğrenciler, ihram giyimini öğrenip şeytan taşlama pratiği gerçekleştirmektedir.
Bornova İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü, 2 Aralık 2024 tarihinde okullara gönderdiği yazı ile ÇEDES Projesi kapsamında lise, ortaokul, ilkokul ve anaokullarından oluşan 99 okula cami imamlarını görevlendirmiştir. Görevlendirme listedeki din görevlilerin tamamı AKP İzmir İl Başkanı, MÜSİAD üyesi patron Bilal Saygılı’nın kendi adına yaptırdığı Ege Üniversitesi Kampüsü içerisindeki Bilal Saygılı Camisinden seçilmiştir.
18 Aralık 2024’te Konya’da düzenlenen “Arapça Günü Etkinlikleri” kapsamında bir öğrencinin IŞİD militanı gibi giydirilip eline oyuncak silah verilerek arkadaşlarına ateş ettirildiği bir gösteri gerçekleştirilmiştir. Bu etkinlik, kamuoyunda büyük tepki toplamıştır.
Manisa’nın Kula ilçesindeki Jeopark Ortaokulu’nda, ÇEDES projesi kapsamında düzenlenen “Filistin İçin Tek Yürek” adlı etkinlik, içerdiği sahneler nedeniyle kamuoyunda tepki çekmiştir. Gösteride, sahnede kanlı kefenler, kesik kol ve bacak maketleri sergilenmiş; ayrıca öğrencilere oyuncak silahlar verilmiştir. Etkinliğe Kula Kaymakamı, Kula Belediye Başkan Vekili, İlçe Milli Eğitim Müdürü ve diğer protokol üyeleri de katılmıştır.”
“EĞİTİME ERİŞİM HAKKI SAĞLANMALI”
Eğitim Sen olarak, sorunların yalnızca günübirlik tedbirlerle değil, köklü ve kamusal eğitim politikalarının benimsenmesiyle çözülebileceğini savunduklarının altını çizen Sümbül, şunları aktardı:
“Kamusal eğitim politikalarının odağında, bilimin ışığında, eşitlik ve laiklik temelinde bir eğitim sistemi inşa etmek yer almalıdır. Kamusal eğitim, siyasal iktidarın ve bir bütün olarak devletin ekonomik ve demokratik talepleri karşılaması için zorlandığı, eğitim hizmetinin herkes için eşit, parasız, nitelikli ve ulaşılabilir olmasını ifade eden bir kavramdır. Bir ülkede herkesin eşit koşullarda yararlanabileceği bir eğitim hakkından bahsedebilmek için eğitimin fiziksel ve ekonomik yönden de erişilebilir olması gerekir. Eğitime erişim hakkını düzenleyen her türlü ulusal/uluslararası yasa/sözleşme, devletlere bu hakkın ayrım yapılmaksızın sağlanması yükümlülüğünü getirmektedir.
Türkiye’deki bütün eğitim kurumları, iktidarın ırkçı, mezhepçi, ayrımcı ve otoriter uygulamaları nedeniyle gerçek işlevlerinden hızla uzaklaştırılmıştır. Herkesin eğitim hakkından eşit koşullarda yararlanabilmesi için eğitim herkesi kapsamalı, yeterli sürede verilmeli, yaşam boyu ulaşılabilmeli, kamusal bir anlayışla parasız olmalı, içeriğinin çağdaş, bilimsel ve laik olmalı, resmi dil yanında diğer ana dillerde de yapılabilmelidir. Okullarda verilen eğitimin içerik bakımından dini esaslara göre değil, bilimsel esaslara dayalı olması, eğitimin gerçek anlamda laik ve demokratik bir yapıda örgütlenmesi yönündeki mücadelemizi kararlılıkla sürdüreceğimiz bilinmelidir.”
Özel Sektör Öğretmenleri Sendikası Mersin İl Temsilcisi Nebil Birtek de, özel öğretim kurumlarında çalışan eğitim emekçilerinin, asgari ücrete hatta birçok kurumda asgari ücretin de altındaki ücretlere mahkûm edilmek istendiğini belirterek, “Özel sektör eğitim emekçisi, bizzat Millî Eğitim Bakanlığı tarafından soluksuz bırakılmak isteniyor. Boğazımıza yapışan ve bizi iliğimize kadar sömürmek isteyen sermayenin türlü hukuksuzluklarına karşı, en sorumlu kurum olarak kılı kıpırdamayan Millî Eğitim Bakanlığıdır.
“TABAN MAAŞ HAKKIMIZI GERİ ALACAĞIZ”
Ataması yapılmayan yüz binlerce eğitim emekçisi tabanda yığılarak özel öğretim kurumu sahiplerinin ücretli köleleri haline getirildiğini vurgulayan Birtek, şunları dile getirdi:
“Kolejlerde, kurslarda, rehabilitasyon merkezlerinde, anaokullarında, kreşlerde, vakıf üniversitelerinde çalışan bütün eğitim emekçilerinin bugün tarihsel bir fırsatı vardır. Bu fırsat, Özel Sektör Öğretmenleri Sendikasının tüm dar alanları zorlaya zorlaya açtığı yoldadır. Bu yolun tıkanmaması, çıkmaz bir yol haline gelmemesi de tüm özel sektör öğretmenlerinin sorumluluğundadır.
Bugün insanca yaşamak için burada, bir aradayız! Bugün bizi görmezden gelip yalnızca patronların çıkarlarını gözetenlere başta taban maaş ve eşit işe eşit ücret hakklarımızı almadan asla vazgeçmeyeceğimizi haykırmak buradayız! Eğitimi tüccarların, müteahhitlerin, mafyanın elinden çekip almak için buradayız!
Bugün asgari yaşama, ücretli köleliğe ve Velilerden 100 binlerce lira para alıp öğretmenlere sefalet ücretini reva görenlere isyan etmek için buradayız! Yaşasın Sendikamız! Yaşasın öğretmen dayanışmamız! Mücadele dersini öğretmenler verecek! Taban maaş hakkımızı geri alacağız!”
PİRHA- Suriye’de cihatçı çetelerin Alevilere yönelik saldırıları Antakya’da protesto edildi. Eylemde konuşan Eğitim Sen Hatay Şube Başkanı Özgür Tıraş, çeşitli ülkelerden cihatçıların ithal edilerek Suriye’de Arap Alevilere yönelik katliam girişimlerinde bulunulduğuna dikkati çekti.
Antakya Emek ve Demokrasi Platformu, Suriye’deki Alevilere yönelik saldırıları protesto etti. Uğur Mumcu Bulvarı’nda gerçekleştirilen basın açıklamasını platform adına Eğitim Sen Hatay Şube Başkanı Özgür Tıraş okudu.
“ULUSLARARASI TOPLUM, ARAP ALEVİLERİN KORUNMASI İÇİN SOMUT POLİTİKALAR GELİŞTİRMELİ”
Tıraş, çeşitli ülkelerden cihatçıların ithal edilerek Suriye’de Arap Alevilere yönelik katliam girişimlerinde bulunduğuna dikkati çekerek, “2011’den beri sistematik olarak Arap Alevilere ve diğer halklara yönelik verilen katli vacip fetvaları, katliamlar ve soykırım süreci bugün emperyalistler tarafından silahlandırılmış gerici terör çeteleri eliyle hiçbir silahlı gücün korumasına sahip olmayan bu halka yönelik devam etmektedir. Saray Rejimi emperyalist saldırganlığın ortağı olarak bu saldırganlığı desteklemek üzere ‘iç cephenin örgütlenmesini’ sağlamaya çalışmaktadır. Açıklanan asgari ücret, deprem bölgesindeki yağma-rant politikalarıyla bizlere her gün yaşattıkları aşağılanma, kadınlara yönelik saldırılar, kayyum siyaseti ‘iç cephenin örgütlenmesi’ yolunda atılan adımlardandır. Uluslararası toplum, Arap Aleviler ve diğer halkların korunması için somut politikalar geliştirmeli ve uygulamalıdır” dedi.
“HALKLARIN ÖZGÜRCE ORTAK YAŞADIĞI BİR DÜNYAYI KURACAĞIZ”
Cihatçı grupların işlediği savaş suçlarının cezasız kalmaması için uluslararası adalet mekanizmaları oluşturulması çağrısında bulunan Tıraş, şöyle devam etti:
“Antakya’nın yanı başında selefi cihatçı bir devlet inşa edilmektedir. Bu devletin niteliğini ve pratiğinin ne olduğunu 13 yıldır deneyimleyen; gerici, katliamcı, cihatçı çeteleri desteklemeyen bütün halkların bir olması, bu olanlara güçlü bir itirazın örgütlenmesi ve mahalle mahalle, sokak sokak bu mücadeleyi büyütmemiz gerekmektedir. Biz halklar, işçiler, emekçiler, öğrenciler, Antakya halkı, Kürtler, Sünniler, Arap Aleviler direnişi büyüteceğiz. Halkların özgürce ortak yaşadığı bir dünyayı kuracağız.”
PİRHA- Eğitim Sen, MEB önünde Milli Eğitim Bakanlığı’nın 2025 yılı bütçesine ilişkin taleplerini sıraladı. Yapılan açıklamada, “ Eğitimde yaşanan eşitsizlikleri ortadan kaldırmak ve tüm öğrencilere eşit olanaklar sunmak için eğitime yeterli bütçe okullara ihtiyacı kadar ödenek ayırılmasını talep ediyoruz” denildi.
Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası (Eğitim Sen), Milli Eğitim Bakanlığı’nın 2025 yılı bütçesine ilişkin taleplerini açıklamak üzere, Milli Eğitim Bakanlığı (MEB) önünde basın açıklaması yaptı. Açıklamayı Eğitim Sen Genel Başkanı Kemal Irmak okudu.
“SORUNLAR, BAKANLIĞIN BİLİNÇLİ BİR TERCİHİ OLARAK ÇÖZÜMSÜZ BIRAKILMIŞTIR”
Kemal Irmak, Millî Eğitim Bakanı Yusuf Tekin, 2025 MEB bütçesi ile ilgili olarak TBMM Meclis Plan ve Bütçe Komisyonunda dün gerçekleştirdiği sunumun eğitimdeki yapısal sorunları çözmekten uzak, tamamen kamuoyunu yanıltma amaçlı olduğunun altını çizerek, şunlari söyledi:
“Eğitime erişimde yaşanan sorunlar, okulların temizlik başta olmak üzere en temel ihtiyaçları, eğitim emekçilerinin mesleki ve ekonomik sorunları ve kamusal eğitimin güçlendirilmesi gibi hayati konular, Bakanlığın gündeminde yine yer bulmamıştır. Türkiye’nin dört bir yanındaki okullar, hijyen ve temizlikten yoksun halde eğitim vermeye çalışırken, Bakanlık hâlâ göz boyama peşindedir. Bakan beyin sunumunda bu sorunların çözümüne yönelik tek bir cümle kurulmamıştır.
Bakan Tekin, bütçe sunuşunda eğitime ayrılan kaynağın arttığını övünerek vurgulasa da bu artışın büyük bir kısmı zorunlu harcamalara gitmekte, eğitim yatırımlarına ayrılan pay ihtiyacın çok gerisinde kalmaktadır.
Bakan beyin taşımalı eğitim uygulamasından yararlanan öğrenci sayısı üzerinden kurduğu cümleler kamuoyunu yanıltma amaçlıdır. 2024-2025 eğitim-öğretim yılında uygulanmaya başlanan tasarruf tedbirleri ile yaklaşık yüzde 30 oranında öğrenci taşımalı eğitim kapsamından çıkarılmış, bazı bölgelerde servisler tamamen kaldırılmıştır. Zaten sorunlu bir uygulama olun taşımalı eğitimin sınırlandırılması, özellikle kırsal bölgelerdeki çocukları eğitimden koparmıştır. Bu durum, özellikle kız çocuklarının eğitime erişimini adeta baltalamaktadır. Bakan beyin öve öve bitiremediği ücretsiz ders kitapları ise içeriği itibarıyla yetersiz ve eğitimin niteliğini düşüren unsurlar barındırmaktadır. Bu sorunlar, Bakanlığın bilinçli bir tercihi olarak çözümsüz bırakılmıştır.”
EĞİTİME YETERLİ BÜTÇE, OKULLARA İHTİYACI KADAR ÖDENEK AYRILMALIDIR
“2025 bütçesinde öğretmenlerin mali ve özlük haklarına dair tek bir vurgunun bile olmaması düşündürücüdür” diyen Irmak, “Öğretmenlik Mesleği Kanunu’nun ayrıştırıcı ve huzursuzluk yaratan etkileri, güvencesiz ve düşük ücretli çalışma koşulları altında ezilen öğretmenlerin sorunları hiçe sayılmıştır. Ataması yapılmayan öğretmenler yok sayılmaya devam ederken, dün açıklanan mülakat sonuçları sonucunda atama bekleyen binlerce arkadaşımız mülakat mağduru olmuştur. Millî Eğitim Bakanlığı haksız ve adaletsiz uygulamalarıyla yeni mağduriyetler üretmeyi sürdürmektedir.
MEB bütçesi, devlet okullarının temel ihtiyaçlarını görmezden gelirken, MEB’in önceliği yine dini eğitim olarak öne çıkmaktadır. Öğretmen açığı, alt yapı eksiklikleri, kalabalık sınıflar ve temizliğe dair kronik sorunlar acil çözüm beklerken, dini eğitim kurumlarının ihtiyaçlarının daha fazla önemsenmesi dikkat çekicidir” diye ekledi.
“DEVLETİN EĞİTİME AYIRDIĞI BÜTÇEYİ İKİ KAT ARTIRMASI GEREKMEKTEDİR”
Eğitimde yaşanan eşitsizlikleri ortadan kaldırmak ve tüm öğrencilere eşit olanaklar sunmak için eğitime yeterli bütçe okullara ihtiyacı kadar ödenek ayırılmasını talep eden Kemal Irmak, “Eğitimde nitelikli bir hizmet sunabilmek için, okulların fiziksel altyapılarından öğretim materyallerine, teknolojik donanımdan öğretmenlerin gelişimine kadar pek çok alanda yeterli finansal desteğe ihtiyaç vardır. Bu desteğin sağlanmaması, eğitimin kamusal, bilimsel ve laik niteliğini zayıflatırken, eğitimde ticarileştirme ve özelleştirme uygulamalarının önünü açmaktadır.
Eğitimde yaşanan eşitsizliklerin önüne geçmek ve her öğrencinin nitelikli bir eğitim alabilmesini sağlamak için devletin eğitime ayırdığı bütçeyi en az iki kat artırması gerekmektedir” diye konuştu.
“EĞİTİM SEN’İN 2025 MEB BÜTÇESİNE YÖNELİK TEMEL TALEPLERİ”
Eğitim Sen, 2025 MEB bütçesine yönelik şu talepleri sıraladı:
2025 yılı için öngörülen MEB bütçesi ile eğitim sisteminde yapısal hale gelen fiziki alt yapı, öğretmen, idari ve akademik personel açıkları, araç gereç gereksinimi ve benzeri sorunların ve ihtiyaçların karşılanabilmesi mümkün değildir. MEB ve yükseköğretim bütçelerinin milli gelire oranı iki kattan fazla arttırılmalı ve OECD ortalamasına çıkarılmalıdır.
MEB bütçesinden eğitim yatırımlarına ayrılan pay başlangıç olarak en az iki kat arttırılmalıdır.
Eğitim kurumlarının bütün ihtiyaçlarını karşılayacak bir bütçe sistemi oluşturulmalı, bütün okullara ihtiyacı kadar ödenek ayrılmalıdır.
Kamu kaynaklarının özel okullara aktarılması uygulamasına son verilmeli, özel okullara aktarılan kaynaklar, destek ve teşvikler devlet okulları için harcanmalıdır.
Öğretmenlik Mesleği Kanunu’nda farklı kariyer basamaklarına yönelik ekonomik iyileştirmeler bütün eğitim ve bilim emekçilerine ayrımsız ve eşit bir şekilde yansıtılmalı, öğretmenleri ayrıştıran ve ‘eşit işe eşit ücret’ ilkesiyle çelişen her türlü uygulamaya derhal son verilmelidir.
Okul öncesi eğitim başta olmak üzere, eğitimin bütün kademelerinde öğrencilere en az bir öğün ücretsiz yemek verilmelidir.
Eğitim yatırımları arttırılmalı, tüm kamu emekçilerinin çocukları için ücretsiz okul öncesi kurumlar ve kreşler için bütçeden pay ayrılmalıdır.
Bütün eğitim ve bilim emekçilerine güncel veriler üzerinden kira ve yol yardımı yapılmalıdır.
Ek dersler başta olmak üzere, tüm ek ödemeler en az iki kat artırılarak temel ücrete dâhil edilmeli ve emekli maaşlarına mutlaka yansıtılmalıdır.
2025 yılında aile ve çocuk yardımı başta olmak üzere, sosyal yardımlar sembolik olarak belirlenmekten çıkarılmalı, sosyal yardımlara günün koşullarına uygun ve ihtiyaç kadar artış yapılmalıdır.
Öğretmen ve yardımcı hizmetli açıkları kapatılmalı, ataması yapılmayan öğretmenler öğretmenin tamamı kadrolu olarak atanmalı, okullara acilen 120 bin yardımcı hizmetli istihdam edilerek, geçici istihdam uygulamalarına son verilmelidir.
Eğitime hazırlık ödeneği sadece öğretmenlere değil, tüm eğitim ve bilim emekçilerine en az bir maaş tutarında, dönem başlarında olmak üzere yılda iki kez ödenmelidir.
Tüm eğitim ve bilim emekçilerine insan onuruna yakışır bir ücret ve sağlıklı çalışma koşulları sağlanmalıdır.
PİRHA – Eğitimci Feray Aytekin Aydoğan, AKP’nin 22 yıllık süreçte eğitim alanını kendi istediği formata dönüştürdüğünü belirterek, iktidarın eğitimin laik, bilimsel içeriğini yok etmeyi amaçladığını kaydetti. Aytekin Aydoğan, “Çok üzgünüm ama okullardaki şu an son tablo zorunlu din dersinin de çok ötesine geçmiş durumda.Artık imam hatip olmayan bir ortaokul ya da lisede dahi çocuklar 8-12 saat arası din dersi alıyor” diye belirtti.
Türkiye’de eğitim-öğretim sistemi hiçbir zaman tam anlamıyla laik, demokratik, bilimsel olmadı. 12 Eylül ile birlikte zorunlu olan Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersi adı altında Sünni din eğitimi, bu dersi almak istemeyen ve özellikle de Alevi çocuklar için bir zulüm haline dönüştü.
Neredeyse yüz yıldır devam eden tekçi eğitim sistemi 22 yıllık AKP iktidarı döneminde daha da ırkçı, dinci bir kimliğe büründü.
AKP önce 2012-2013 öğretim yılında 4+4+4 diye tanımlanan, laik eğitim sistemini dinci eğitime dönüştüren yasa çıkardı. O dönem AKP güdümündeki Anayasa Mahkemesi de bu yasaya onay verdi.
Öğretim Birliği Yasası’yla kurulan imam hatip okulları eğitim-öğretimin temeli durumuna getirildi. Diğer meslek okullarının orta kısmı bulunmazken, imam hatip ortaokulu açma olanağı yaratıldı.
İmam okulları dışındaki diğer okulların eğitim-öğretim programlarına Kuran-ı Kerim, Peygamberin Hayatı, din bilgisi dersleri eklenerek tüm okulların kısmen de olsa imam hatipleştirilmesi sağlandı. Okullardan felsefe dersleri kaldırıldı. İlk ve orta öğretim kesintili 12 yıla çıkarıldı. Kız çocukların 14 yaşından itibaren okullardan uzaklaşmasına neden oldu.
Millî Eğitim Bakanlığı’nın Diyanet İşleri Başkanlığı ve Gençlik ve Spor Bakanlığı ile imzaladığı “Çevreme Duyarlıyım, Değerlerime Sahip Çıkıyorum” (ÇEDES) projesi kapsamında Diyanet’le, tarikatlar ve dini vakıflarla işbirliği yapıldı. Okullara imamlar atandı. Çocuklar ders saatlerinde camilere götürülüyor.
ÇEDES ile dincileşme yetmiyormuş gibi Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli adıyla yeni müfredat hazırlandı. 9 Eylül 2024’ten itibaren okul öncesi, ilkokul 1, ortaokul 5 ve lise 9. sınıftan başlamak üzere kademeli şekilde uygulanıyor. Yeni müfredatla dini derslerin saatleri arttırıldı. Okullarda dinciliğin önünü açan bu müfredat hem eğitim eğitimcilerin, hem velilerin tepkisini çekti.
Başka bir sorun ise hükümetin tasarruf tedbirleri gerekçesiyle okullarda temizlik personeli çalıştırmaması. Bu nedenle okullarda hijyen problemi ortaya çıktı, hem öğrenciler hem de öğretmenler çeşitli hastalıklarla karşı karşıya.
Laik, demokratik, parasız, bilimsel eğitimden hızla uzaklaşılmasını, tekçi, dinci eğitim sisteminin topluma dayatılmasını, eğitimde yaşanan diğer sorunları eğitimciler ve veliler PİRHA’ya değerlendiriyor.
Eğitimde yaşanan sorunları ve çözüm önerilerini önceki dönem Eğitim Sen Genel Başkanlarından Feray Aytekin Aydoğan ile konuştuk.
“EĞİTİMİN LAİK, BİLİMSEL İÇERİĞİNİ YOK ETMEYİ AMAÇLAYAN BİR MÜFREDAT”
PİRHA-AKP hükümeti, “Türkiye’nin Yüzyılı Maarif Modeli” adıyla hazırladığı müfredatla eğitim sistemini yeni bir aşamaya geçirmek istiyor. Bu “yeni” olanda neler var, eskisinden farkı nedir?
FERAY AYTEKİN AYDOĞAN: AKP 2002 yılında iktidara geldiği dönemden bugüne müfredatta çok sayıda değişiklik yaptı. Ancak bugüne kadar olan değişiklikler daha lokaldi. Örneğin 2018 yılını hatırlarsak, evrimin tamamen çıkartılıp cihatın girmesi şeklindeydi ve bu kesintisiz sürdürüldü. Bu müfredat tartışmalarının yoğunlaştığı dönemde Milli Eğitim Bakanı, bu çalışmanın aslında çok uzun yıllardır devam ettiğini söylemişti. Uzun süredir de illerde çeşitli maarif müfettişlikleri, başkanlıkları kurularak, maarif buluşmaları, söyleşileri yapılıyordu. Bu platform yapılarına baktığımızda şunu görüyoruz; genelde AKP, STK adını verdiği tarikat yapıları ve çeşitli sermaye grupları ile bunu planladı. Diğer değişikliklerden farklı olarak daha önce lokal olan değişiklikler şu an bütünlüklü olarak bütün derslere; ilkokuldaki hayat bilgisi dersinden ortaöğretimde, lisede fizik, kimya dersine kadar bütün derslerin içeriğinin tekrar düzenlendiği bir değişiklik bu.
Maarif modeli değişikliğine baktığımızda AKP’nin 2 temel hattını görüyoruz. Birinci temel hat, eğitimin tamamen laik, bilimsel içeriğinin yok edilmesi; aslında son kırıntılarının da bu müfredatla hedef alındığını görüyoruz. İkinci temel hedef de yine AKP’nin, eğitimdeki temel hat olan parasız, kamusal eğitimi tamamen ortadan kaldırmak, hatta okulu ortadan kaldırmak olduğunu görüyoruz. Temel argümanları da şu; ‘köklerden geleceğe, yerli ve millilik’ ifadeleri ile laik, kamusal, zorunlu eğitimin yerli ve milli olmadığı, geleneği yansıtmadığı, batının dayattığı uygulamalar olduğu, tekrar köklere geriye dönüleceği vurguları var. Bunu tamamen siyasal İslam’ın kavramları üzerinden yapıyor. Örneğin bütün dersler ‘değerler’ adını verdikleri kavramlar üzerine inşa edilmiş durumda. Nedir peki bu değerler? Fıtrat, şükür, kanaat, kader, haram, helal, medevvet, ahilik gibi… Bunların hepsini bütün kitapların içeriklerinde görebiliyorsunuz. Bütün derslerin, bunların üzerinden yapılandırıldığı bir müfredat var. Bu müfredat da evrensel olan çocuğun üstün yararını esas alan; işte barış, kardeşlik, insan hakları, çocuk hakları, cumhuriyet; kağıt üzerinde yönetildiğimiz iddia edildiği ve artık meclisin işlevinin ortadan kaldırılmasıyla da açıkça gördüğümüz ama hala cumhuriyet ile yönetildiğimizi söylerken bu değerler arasında cumhuriyet vurgusu yok. O yüzden şu anda aslında Türkiye tarihinin en kapsamlı laik, kamusal, parasız eğitimin son kırıntılarını yok etmeyi amaçlayan bir müfredatla karşı karşıyayız.”
16 SAAT DİN DERSİ DAYATMASI!
-Bir bütün olarak eğitimdeki bilim dışı ve laiklik karşıtı uygulamalar özellikle dini bir çerçeveye oturtuluyor. Bunu nasıl değerlendirirsiniz?
Özellikle genel seçimlerden sonra bunu ne kadar hızlandırdıklarını net olarak gördük. 1980 Darbesi sonrası zorunlu din derslerine karşı mücadele ederken 4+4+4’le birlikte ‘seçmeli’ adı altında öğretmen ataması ve okul idaresi baskısı gibi çeşitli yöntemlerle imam hatip olmayan bir ortaokulda dahi 8 saate kadar uzanan fiili zorunlu din derslerinin hayata geçtiğini gördük. Genel seçimden sonra ortaöğretimde 16 saate kadar çıkan uygulamaları da gördük. Aşamalı bir şekilde mescitler okullara yerleştirilmişti, yine seçim sonrasında okul öncesinden itibaren mescidin zorunlu hale getirilmesini de gördük. Şu anda herhangi bir mahalleye ilişkin onlarca şu örneği sıralayabiliriz; mesela birçok mahallede imam hatip dışında çocukların gidebileceği bir ortaokul yok. Ayrıca meslek liselerinin arttırılması üzerinden bir okullaşma politikası izlediler. Yine liselerde çocuklar zaten belli bir dilime giremediklerinde zorunlu olarak imam hatipli oluyorlar. Çünkü gidebilecekleri okul yok.
Milli Eğitim Bakanı göreve başladıktan kısa bir süre sonra ‘karma eğitimi kaldıracağız’ demişti. Aslında karma eğitimi büyük oranda AKP 22 yılda kaldırdı. Öncelikle imam hatiplerde ayırabiliyorsa binaları ayırdı, ayıramıyorsa aynı bina içerisinde sınıf ve koridorları ayırdı. 2018 yılında ortaöğretim kurumları yönetmeliğinde bir değişiklik yaptılar ve liselerde karma eğitimin tamamen kaldırılmasını yönetmelik eliyle düzenlediler. Örneğin kamuoyunda çeşitli müdürlerin ‘karma eğitime izin vermeyeceğim’ dediği haberler yer alıyor. Ancak bu münferit değil, bu cesareti zaten yasalardan alıyorlardı. Şimdi müfredat değişikliği ile birlikte şunu görüyoruz; hem karma eğitimi tartışmaya açıyorlar hem karma eğitimle birlikte zorunlu eğitimi de tartışmaya açıyorlar. Örneğin müfredatta ‘değerler’ adı altında vurgulardan biri ahilik ve fütüvvet. Ahiliği siyasi İslam’ın tarihine dayandırıyorlar. ‘Usta-kalfa-çırak ilişkisi, patron-işçi ilişkisi bizim geçmişimizde var’ diyorlar. Usta, patronun, sana iş öğreten, ekmek verendir. O yüzden fütüvvetle de ‘koşulsuz itaat’ diyor. O yüzden ‘koşulsuz itaat edeceksin’ diyor. Yani bu vurgularla dini, emeğin sömürüsüne, laik eğitim karşıtlığında bir rıza aygıtı haline getiriyor. Devamında da ‘laik eğitim nasıl yerli ve milli değil ise zorunlu eğitim de yerli ve milli değil. 4+4+4 sistemini tekrar değiştireceğiz’ diyorlar. Aslında bunun altında yatan okulu ortadan kaldırmaktır. Ayrıca ‘zorunlu eğitimi de ortadan kaldıracağız’ diyorlar. Bunun da karma, laik eğitiminin dayatması olduğunu söylüyorlar. MESEM’lerle zaten bunun çok net örneğini gördük. Büyük bir aldatmaca olarak çocukları bir gün okulda gösteriyorlar. Kaldı ki bir günde eğitim öğretim gerçekleştiği anlamına gelmez. Diğer günler ise çocukları çalıştırıyorlar ve şimdi ‘4 yeni okul modeli, mesleki ve teknik eğitim politika belgesi’ diyorlar. Müfredat eliyle ‘Ahilik, Fütüvvet’ gibi vurguları değerler altına koyarak ailelere, çocukları okul dışına çıkmanın erken yaşta çocuk işçi olmanın bir rıza aygıtı olarak kullanıyorlar.
“NEDEN EĞİTİM DEĞİL DE MAARİF?”
Müfredatla birlikte hayata geçirdikleri politikalarla şu anda temel amaç bir yandan laik ve bilimsel eğitimi tamamen ortadan kaldırmak, parası olanın parası yettiği kadar eğitime ulaşması, özel okullaşma oranını arttırmak ve fiilen devlet okullarını paralı hale getirmek ki OECD raporunda bile devlet okulları için ‘Türkiye Anayasasında parasız ifadesi vardır ama fiili uygulama olarak yarı özeldir’ diyor. Bir yandan da çocuk işçiliğini olabildiğince yaygınlaştırmak, yani yoksulun, emekçinin çocuklarını tamamen eğitimden koparmak ve bunun için de dini, temel araç olarak kullanmak ve bunu bir rıza aygıtı haline getirmek, eğitimi de tamamen paralı yapmak istiyorlar. Müfredat aslında bütün bu kapsamlı saldırıyı en net şekilde hayata geçiren bir program. Zaten isminin içinde yer alan ifadelerde bile bunu görüyoruz. Örneğin neden eğitim değil de maarif? Raporlarında ‘artık eğitimden maarife, öğretmenden muallime, öğrenciden talebeye geçişin zamanı’ diyorlar. Peki niye ‘Yeni Türkiye yüzyılı’ deniliyor? Hepimiz biliyoruz, bir siyasi partinin sloganı bu. Bütün dünyanın her yerinde müfredatlarda çocuğun üstün yararı esas alınırken bu müfredat bir siyasi partinin, Cumhur İttifakının çıkarını ve bekasını esas alıyor.”
“LAİK VE KAMUSAL EĞİTİM MÜCADELESİ AYRILMAZ”
-Eğitim sistemi; okullaşmadan, öğretmen açığına, çocukların temiz su içememesinden, milyonlarca çocuğun yatağa aç girmesine kadar birçok sorunla karşı karşıya. Bu sorunlar yeterince gündeme getirilebiliyor mu? Getirilemiyorsa neden? Bu sorunlar nasıl gündeme oturtulabilir?
Aslında eğitimi konuşurken o ülkenin geleceğini konuşuyoruz aynı zamanda. Eğitim, toplumun tamamını kapsayan bir alan, o yüzden bütün bu toprakları ilgilendiriyor. Ancak biz bu konuda bütün demokratik örgütler olarak kendimize de oku çevirmek gerektiğini düşünüyorum. 22 yılda örneğin muhalefette çok uzun bir süre ‘laik eğitim’ demek sakıncalı bir ifade olarak görüldü. Laik eğitim demek ‘baskıcı uygulamalar, eskiye dönüş, kafatasçılık’ demek gibi suçlamalarla maalesef karşılaştık. Bunlar sebebiyle de en geniş birleşik mücadele hattını oluşturamadık. Birlikte hangi politik zeminde ortaklaşacağımız konusunda bir araya gelemedik. Şu an ise bu yıkımı hepimiz yaşıyoruz. Örneğin Aladağ bunun çok net bir fotoğrafıydı. Önce köy okullarını kapattılar. Eğitimin en temel ilkesi erişilebilir olmasıydı. En yoksul köydeki okulları kapattılar, sonra en yakın ilçelerdeki kamu yurtlarını kapattılar ve o alanları tarikatlara, sermaye gruplarına verdiler. Aladağ’da çocukları neden kaybettik? Yoksulluktan ve çaresizlikten kaynaklı çocuklar, tarikatlara mecbur bırakıldı. Böylesi onlarca acı yaşamışken laik eğitimi hala tartışıyor olmamız gerçekten akıl dışı bir durum.
Şimdi herkes çocukların eğitimini parayla satın almak zorunda kalıyor. Özel ile kamu okulları arasındaki eşitsizliği hepimiz yaşıyoruz. Özetle neden bu kadar büyük yıkım ve saldırı olmasına rağmen güçlü bir şekilde sürekli eğitimi gündem yapmayı ve buna ilişkin en geniş cephe olmayı başaramadık? Çünkü laik ve kamusal eğitim mücadelesi ayrılmaz bir mücadeleydi. AKP, tam da bunu bildiği için hem laik ve bilimsel eğitimden hem de kamusal eğitimi hedef alarak saldırdı. Bütünlüklü bir şekilde saldırdılar ama biz bunu bütünlüklü bir şekilde gören ve tutum alan bir yerden hareket edemedik.”
“BÜTÜN DERSLER DİNİ BİR İÇERİK KAZANMIŞ DURUMDA”
– Alevi çocukların zorunlu din derslerine zorunlu katılımı bu yıl da devam ediyor? Danıştay’ın, AİHM’nin Alevi çocukların din derslerinden muaf tutulması için verdiği kararlar var. Ancak iktidar mahkeme kararlarını uygulamıyor. Bu kararların uygulanması nasıl sağlanabilir?
Çok üzgünüm ama okullardaki şu an son tablo zorunlu din dersinin çok ötesine geçmiş bir tablo. 2000’li yıllarda öğretmenliğe başladım ve o günden bugüne zorunlu din derslerinin kaldırılması temel taleplerimiz arasındaydı. Ancak 2012 yılında 4+4+4 sistemle birlikte ‘seçmeli dersler’ adı altında çok sayıda din dersi de fiilen zorunlu hale getirildi. Çok sayıdaki branştan atama yapılmayarak, ilk 3 sırada sürekli din öğretmeni atayarak zorunlu hale getirildi. Okul idarecilerinin özellikle mülakatla belirlenmesi, AKP’nin belirlediği kişilerin sadece okul idaresi olabilmesi ile bu hayata geçirilebildi. Şu an imam hatip olmayan bir ortaokul ya da lisede dahi çocuklar 8-12 saat arası din dersi alıyor. Şu an müfredat değişikliği ile zaten bütün derslerin içerikleri siyasal İslam’ın hedeflediği bir içerikle biçimlendirilmiş durumda.
“‘TÜRK SOSYAL HAYATINDA AİLE’ DERSİ İSLAM HUKUKUNA GÖRE KANUNLARI SIRALIYOR”
Örneğin ‘adabı muaşeret’ diye bir ders var şu an. Normalde bu dersi temel gündelik bir takım görgü kuralları içeriği diye düşünürüz ancak bu dersin içeriğinde yemeye hangi duayla başlanacağı, bittikten sonra hangi dua ile sonlandırılacağı veya peygamberlerin yemek sırasında hangi davranışları yaptıkları anlatılıyor. Veya ‘Türk sosyal hayatında aile’ diye bir ders var, örneğin Medeni Kanun yerine İslam hukukuna göre kanunları sıralıyor. Kadınların çalışma hayatının olmasını aileye suç, tehdit olarak gösteriyor bu ders. ‘Kültür ve Medeniyetimiz’ isimli bir ders var ve bu derste Alevilere, kadınlara hakaret eden, laikliği hedef alan Nurettin Topçular, Necip Fazıl Kısakürek Sezai Karakoç var. Yani artık 80 darbesi sonrasındaki zorunlu din dersi tabii ki kaldırılmalı ve her zaman mücadelemizin ana taleplerinden biri olacak ama şu an geldiğimiz tablo itibari ile hem seçmeli dersler hem de müfredatla birlikte bütün dersler dini bir içerik kazanmış durumda.
“ÇOCUKLARIMIZIN GELECEĞİNİ DE KAYBETMEK ÜZEREYİZ”
– Zorunlu din derslerinin kaldırılmasından ana dilinde eğitimin verilmesine, çocukların sağlıklı bir şekilde büyümesinden öğretmenlerin atanmasına kadar yaşanan sorunlara karşı toplumsal muhalefetin (Alevi kurumları, eğitim sendikaları, siyasi partiler vb.) yeterli tepkiyi ve farkındalığı ortaya koyamamasını neye bağlıyorsunuz?
Sendikalar, demokratik kitle örgütleri, bütün muhalefet güçlerinin, yeterli tepkiyi bugüne kadar ortaya koyamamasının temel nedeni laik, kamusal, parasız eğitim ilkesinde birleşememek olduğunu düşünüyorum. AKP 22 yıldır kesintisiz bir şekilde bu iki hattı hedef alıp bütünlüklü saldırdı ama bütün muhalefet odakları bu saldırıya karşı ortak ilkelerde bir araya gelemediğimiz için bütünlüklü bir cephe kuramadık. Hayat hepimizi öyle bir noktaya getirdi ki tartıştığımız tüm başlıklarla birlikte parasız, kamusal, laik, bilimsel eğitimi de çocuklarımızın bugünü ve geleceğini de kaybetmek üzereyiz.
Artık bu ilkede bir araya gelmek zorundayız. Birleşik mücadele cephesini oluşturmak zorundayız. Her durumda birbirimizin çaresi biziz. Artık bunu hep birlikte başarmak zorundayız.”
PİRHA- Eğitim Sen Genel Başkanı Kemal Irmak, eğitimde yaşanan sorunları değerlendirdi. Irmak, Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli’nin,bugünün Türkiye’sinin ve dünyasının eğitim ihtiyacını karşılayabilecek bir model olmadığına dikkat çekti. Irmak, sadece müfredat sorunu değil eğitime ulaşamama sorunu da olduğunu söyledi. Alevi çocukların din dersinde yaşadığı zoruluğu da dile getiren Irmak, “Alevi aileler çocuklarının zorunlu din dersini almasını istemiyorlarsa toplu bir şekilde dilekçe verip, çocuklarının bu zorunlu din eğitiminden azade kılınmasını istemesi gerekiyor” dedi.
Ajansımız PİRHA‘da yeni bir dosya haber dizisi başlatıyoruz. “Türkiye eğitim sistemi nasıl dincileşti?”, “Laik, bilimsel, parasız, ana dilinde eğitim için ne yapılmalı?” sorularına yanıt arayacağız.
Türkiye’de eğitim-öğretim hiçbir zaman tam anlamıyla laik, demokratik, bilimsel olmadı. 12 Eylül ile birlikte zorunlu olan Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersi adı altında Sünni din eğitimi, bu dersi almak istemeyen ve özellikle de Alevi çocuklar için bir zulüm haline dönüştü.
Neredeyse yüz yıldır devam eden tekçi eğitim sistemi 22 yıllık AKP iktidarı döneminde daha da ırkçı, dinci bir kimliğe büründü.
AKP önce 2012-2013 öğretim yılında 4+4+4 diye tanımlanan, laik eğitim sistemini dinci eğitime dönüştüren yasa çıkardı. O dönem AKP güdümündeki Anayasa Mahkemesi de bu yasaya onay verdi.
Öğretim Birliği Yasası’yla kurulan imam hatip okulları eğitim-öğretimin temeli durumuna getirildi. Diğer meslek okullarının orta kısmı bulunmazken, imam hatip ortaokulu açma olanağı yaratıldı.
İmam okulları dışındaki diğer okulların eğitim-öğretim programlarına Kuran-ı Kerim, Peygamberin Hayatı, din bilgisi dersleri eklenerek tüm okulların kısmen de olsa imam hatipleştirilmesi sağlandı. Okullardan felsefe dersleri kaldırıldı.
İlk ve orta öğretim kesintili 12 yıla çıkarıldı. Kız çocukların 14 yaşından itibaren okullardan uzaklaşmasına neden oldu.
Millî Eğitim Bakanlığı’nın Diyanet İşleri Başkanlığı ve Gençlik ve Spor Bakanlığı ile imzaladığı “Çevreme Duyarlıyım, Değerlerime Sahip Çıkıyorum” (ÇEDES) projesi kapsamında Diyanet’le, tarikatlar ve dini vakıflarla işbirliği yapıldı. Okullara imamlar atandı. Çocuklar ders saatlerinde camilere götürülüyor.
ÇEDES ile dincileşme yetmiyormuş gibi Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli adıyla yeni müfredat hazırlandı. 9 Eylül 2024’ten itibaren okul öncesi, ilkokul 1, ortaokul 5 ve lise 9. sınıftan başlamak üzere kademeli şekilde uygulanıyor. Yeni müfredatla dini derslerin saatleri arttırıldı. Okullarda dinciliğin önünü açan bu müfredat hem eğitim eğitimcilerin, hem velilerin tepkisini çekti.
Başka bir sorun ise hükümetin tasarruf tedbirleri gerekçesiyle okullarda temizlik personeli çalıştırmaması. Bu nedenle okullarda hijyen problemi ortaya çıktı, hem öğrenciler hem de öğretmenler çeşitli hastalıklarla karşı karşıya.
Laik, demokratik, bilimsel eğitimden hızla uzaklaşılmasını, tekçi, dinci eğitim sisteminin topluma dayatılmasını, eğitimde yaşanan diğer sorunları eğitimciler PİRHA’ya değerlendiriyor.
Dosyamızın ilk konuğu Eğitim SenGenel Başkanı Kemal Irmak.
“YENİ MÜFREDAT, BUGÜNÜN TÜRKİYESİNİN VE DÜNYASININ EĞİTİM İHTİYACINI KARŞILAYACAK BİR MODEL DEĞİL”
PİRHA- AKP hükümeti, “Türkiye’nin Yüzyılı Maarif Modeli” adıyla hazırladığı müfredatla ile eğitim sistemini yeni bir aşamaya geçirmek istiyor. Bu “yeni” olanda neler var, eskisinden farkı nedir?
KEMAL IRMAK: Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli yeni bir model olarak sunuldu. Yeni olmasının sebebi bir önceki modelin Türkiye’deki eğitim sistemine cevap vermediği, yaklaşımıyla ama bunlar bir gerekçe olarak öncesinden sunulmadı topluma. Bir öğrenim programı yapılırken teknik olarak gerekçeleri ortaya konur. Analiz, ihtiyaç analizi yapılır. Ama bunlar yapılmadan bir kurguyla bir Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli diye bir model, bir müfredat önümüze hızlı bir şekilde geldi. Henüz modelin önceki modele göre neyi yeni olarak, neyi yenilikçi olarak toplumun ve eğitimin gündemine sokulduğu belli değil ama biz bu modelin üzerinde yaptığımız çalışmalarda, analiz çalışmalarında gördük aslında ismi yeni olmakla beraber hiç de yeni olmayan, eski bir eğitim yaklaşımını, çok eski bir eğitim modelini Türkiye’nin önüne koymuş oldular. Neden eski? Değerler eğitimi üzerine biliyorsunuz biçimlendi. Değer, erdem, eylem şekliyle, bu üç saç ayağı üzerine Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli konuldu. Değerler eğitimi aslında bir medrese eğitimi, değerler eğitimi aslında bir kilise eğitimi ve bunlar çok öncede bırakıldı. Değerlerin öğrenilmesi toplumla beraber, aileyle birlikte yapılabilir. Önceden daha çok ahlak üzerine bir eğitim yaklaşımı vardı. Çünkü toplum henüz bilim ve bilimsel alanda belli bir gelişmişlik sağlamamıştı. Ama daha sonra bilimin gelişmesi, bilimin yol almasıyla birlikte eğitim modelinde daha çocukların bilimi keşfetmek, kendini keşfetmek, kendi becerilerini ve yeteneklerini ortaya koymak ve bu şekilde insanlığa nasıl faydalı olunabileceği şeklinde bir bilimsel eğitim yaklaşımına yöneldi. Ama Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli maalesef bunu tekrar arka plana çekti. Sürdürülebilir mi? Önümüzdeki günlerde göreceğiz. Bugünden birçok aksaklığın olduğu ortaya çıktı. Neden sürdürülüp sürdürülemeyeceğini önümüzdeki günlerde göreceğiz. Çünkü bununla ilgili bir pilot çalışma yapılmadı. Bir bölgesel, yerel ya da genel bir pilot çalışma yapılmadı. Oysa bu tür büyük müfredat değişikliklerinde bir pilot çalışma yapılır. Pilot çalışmada bu modelin olup olmayacağını, aksaklıkların ne olduğunu gördükten sonra, onları gözlemledikten sonra yeni bir müfredat programına geçilir. Bir eğitim modeli ne olursa olsun, eğitimin niteliği bilimsel dayanaklar üzerine oturmadığı sürece gelişkin bir model olmuyor. Diğer taraftan bir eğitim modelinin gerçek anlamda öğrencilerin ve velilerin ihtiyaçlarını karşılayabilmesi için eğitim alanına ciddi bir yatırımın yapılması lazım. Bugün maalesef o tür yatırımlardan da yoksun bir şekilde bu Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli başladı. Şuna inanıyorum; bugüne kadar birçok model değiştirdi AKP iktidarı. Buna da pilot uygulama yapmadan değişiklik yaptı. En kısa zamanda bu modelin de çöküp, yeni bir model arayışı içine gireceklerinden eminim. Eminim diyorum çünkü bu şekliyle bir yüzyıl öncesinin eğitim yaklaşımı, bugünün Türkiye’sinin ve dünyasının eğitim ihtiyacını karşılayabilecek bir model değil.
“DİN KÜLTÜRÜ VE AHLAK BİLGİSİ DERSİNİ 2 SAATTEN 4 SAATE ÇIKARDILAR, MATEMATİK 5 SAAT”
-Bir bütün olarak eğitimdeki bilim dışı ve laiklik karşıtı uygulamalar özellikle dini bir çerçeveye oturtuluyor. Bunu nasıl değerlendirirsiniz?
Aslında 4+4+4 süreciyle eğitimi dinselleştirme süreci başladı. Tabii öncesinden elbette 12 Eylül, 12 Eylül’ün getirdiği herkese zorunlu din derslerini zorunlu kılmak, ardından da AKP iktidarı bunu daha da derinleştirerek devam etti. 2012’de geçilen 4+4+4 modeliyle beraber imam hatip bölümleri, ortaokul bölümleri açıldı. İmam hatipler teşvik edildi, sayıları arttırıldı. Bunlar yapılırken Türkiye’deki Anadolu Liselerinden vazgeçildi. Proje okullarını giderek azalttılar. Okullar düzleminde ciddi bir değişiklik yaptılar ama okullar düzleminde yapılan değişiklik elbette yeterli olmadı. Müfredatta ve programda bir değişiklik yaptılar. Birçok proje yapıldı, dini projeler yapıldı. ÇEDES projesi gibi. ÇEDES projesinin, protokolünün bir parçası Diyanet İşleri Başkanlığı, Diyanet İşleri Başkanlığıyla beraber okullara vaizler, imamlar girmeye başladı. Hatta bugünlerde gündemde, kendi sınıfından çocukları imama göndermeyen öğretmenlere soruşturmalar açıldı. Bütün bu uygulamalar AKP iktidarının bir tercihi. Oysa Türkiye’de ve dünyanın her yerinde laik, bilimsel, seküler bir eğitim yaklaşımı herkes için olumlu ve doğru olan bir yaklaşım. Çünkü bilimsel ve eleştirel eğitimin olmadığı yerde, eleştirel aklın olmadığı yerde dogmalarla hareket etmek, dogmalarla dünyayı tariflemeye çalışmak, kutsallık üzerinden dünyada olup bitenleri tanımlamak problemli bir şey. Evrimi ortadan kaldırdılar. Diğer taraftan Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersini o kadar kalın hale getirmişler, sayılarını arttırmışlar ki! Bakın ortaokullarda önceden 2 saat Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersi vardı, şimdi 4 saate çıkardılar. 5 saat matematik var.
“BİLİMSEL EĞİTİM ÇOK ÖNEMLİ; HERKESİN ANA DİLİNDE EĞİTİM ALMA HAKKI VAR”
-Laik, bilimsel, ana dilinde eğitim istemek neden önemli?
Bugün bilim insanları; dünyada olup biten, ortaya konulan her türlü bilimsel ve teknolojik gelişimin, keşiflerin ilhamını nereden almıştır? Kutsaldan mı almıştır? Kuran’dan mı almıştır? İncil’den mi almıştır? Hayır bilimsel çalışmalarla, bilim ışığında yapmıştır. O yüzden bilim ve bilimsel eğitim çok önemli. Dünyayı doğru anlamak, doğru yorumlamak ve dünyadaki diğer ülkelerle yarışabilmek için. Diğer taraftan herkesin ana dilinde eğitim alma hakkı var. Bu bir haktır, bu bir hak olmaktan öteye çocuğun dünyayı daha iyi yorumlaması, okuduklarını doğru anlayabilmesi, anladıklarını paylaşabilmesi açısından da önemli bir veri. Biz 21 Şubat Dünya Ana Dil Günü’nde ana dil ile ilgili bir video hazırladık. Bu videodaki tüm görüş ve oradaki ifadeleri Milli Eğitim Bakanlığı’nın öğrenim programından aldık. Onlar da vurguluyorlar ana dilinde eğitimin önemini, ana dilinde eğitimin çocuklar üzerindeki olumlu gelişimini ama ana dilinde eğitim Türkiye’de sadece bir yapı varmış gibi, bir tek etnik yapı varmış gibi, sadece onun ana dilinde eğitiminin istendiğini anlıyorlar. Bu topraklarda Kürtler de, Araplar da, Türkler de, herkes kendi ana dilinde eğitim alma hakkına sahiptir, olması gerekir, olması gereken de budur.
“SADECE MÜFREDAT SORUNU YOK, EĞİTİME ULAŞAMAMA SORUNU DA VAR”
-Eğitim sistemi okullaşmadan, öğretmen açığına, çocukların temiz su içememesinden, milyonlarca çocuğun yatağa aç girmesine kadar birçok sorunla karşı karşıya. Bu sorunlar yeterince gündeme getirilebiliyor mu? Getirilemiyorsa neden? Bu sorunlar nasıl gündeme oturtulabilir?
Aslında Türkiye’deki eğitim sorunları çok fazla dillendiriliyor, dile getiriliyor. Türkiye’deki birçok basın kuruluşu da bu sorunların dillendirilmesinde ciddi bir görev üstleniyor, görevlerini yerine getiriyorlar. Ama sorun bu değil, bir sorunu dillendirmek değil. Sorunu sağır sultana söylüyorsanız, o sorunu duymamaya çalışıyor. Belli bir kesim hiç duymuyor. Türkiye’deki eğitim sorunları; eğitim bileşenleriyle birlikte, pedagoglarla, eğitim sendikalarıyla ortaklaşılarak, bu işin mutfağında çalışan öğretmenlerle, akademisyenlerle bir eğitim programı ortaya konulsa çok büyük bir sorun giderilmiş olur. En azından müfredat olarak giderilmiş olur. Ama diğer tarafdan eğitimin sorunu sadece bir müfredat ve kitaplar ve kitaplardaki içerik sorunu değil. Eğitimin sorunu, aynı zamanda birçok sebepten dolayı eğitime ulaşamama sorunu. Yani bu bölgesel farklılıklar, sınıfsal farklılıklar, iller arası farklılıklar, aile yapıları arasındaki farklılıklar bütün bunları gözeten bir eğitim yaklaşımı da yok Türkiye’de.
“KAMUSAL EĞİTİMDEN VAZGEÇİLİYOR”
Diğer taraftan kamusal eğitimden vazgeçiliyor her geçen gün. En çok çocukları vuran, yoksul halk çocuklarını vuran, onların eğitim hakkını ya tamamen ortadan kaldıran ya da eğitim haklarını yarıda bırakmalarına sebep olan mesele kamusal eğitimden vazgeçilmesidir.
Ne demek kamusal eğitim? Kamusal eğitim; bir çocuğun okula başladığında, 12 yıl boyunca -madem zorunlu eğitim 12 yıl ve madem Anayasa’nın 41. Maddesi’nde bu 12 yıl zorunludur ve parasızdır diyor- bütün çocukların eğitime ulaşmasındaki eksikliklerini karşılayan bir yaklaşım olması lazım. Kamusal eğitim; onların ulaşım, okulda yemek yeme, kitaplarının verilmesi, gerekirse yoksul ailelere kırtasiye yardımının yapılması, taşıma hakkının tamamen kamusal bir şekilde yapılması, okullara erişiminin sağlanması, gerekli güvenlik tedbirlerinin alınması, güvenlikçi alınması, okul duvarlarının ona göre biçimlendirilmesi gibi aslında birçok şey içeriyor. Bu sadece Milli Eğitim için değil, yükseköğrenim için de böyle. Hem yükseköğrenimde hem ilköğrenimde çocuklar birçok farklı yurtlara gidiyorlar. Şimdi bir tarikat, bir cemaat bu çocuklara ucuz barınma sağlayabiliyor da devlet niye sağlayamıyor? Bu yüzden çocuklar bu tarikat yurtlarına gidiyorlar. Orada da birçok sorunla karşı karşıya kalıyorlar. Ya o tarikatın kendi dini ritüellerine uymak koşuluyla orada kalıyorlar ya da Aladağ’da olduğu gibi, Karaman’da olduğu gibi bu çocuklar ya yanıyor ya da istismara uğruyorlar. Bu çocukların; hem ilköğretimde hem yükseköğrenimde barınma ve beslenmelerini devlet sağlamak zorunda.
“EĞİTİM ALANINDA İLK SIRALARDA OLAN ÜLKELERİN TAMAMI KAMUSAL EĞİTİM YAPIYOR”
Dünyanın eğitim alanında ilk sıralarda olan ülkelerin neredeyse tamamı kamusal eğitim yapıyor ve bu ülkelerin neredeyse tamamına yakında asla ve kata özel okul yok. Eğitimi kamusal olmaktan çıkarınca, eğitimin niteliğini bozunca, eğitimin bilimsel olmasından uzaklaşınca veliler kendi paralarıyla gidiyorlar, eğitim alıyorlar. Bilimsel eğitim alıyorlar, kamusal eğitim alıyorlar. Bunların hepsinin devletin görevi olması lazım. Bunun da tek koşulu var; devletin milli eğitime ve yatırımlara çok ciddi bir şekilde bütçe ayırması.
“BÜTÇENİN EĞİTİME YARTIRIMI YÜZDE 17’DEN YÜZDE 8-9’A DÜŞMÜŞ”
Bütçenin yatırımlara payı yüzde 17’den yüzde 8-9’a düşmüş, yarı yarıya düşmüş. Yatırım yapılmıyor eğitim alanında. Bina yapmak demek değildir yatırım yapmak. Yatırım çocukların her türlü eğitime erişiminde engel ne varsa onları sağlamak. Mesela işçi çocuklar var. Tarım işçisi olan insanların çocukları var. Günlerce, aylarca gidiyorlar birlikte çalışıyorlar ve o çocuklar eğitime ulaşamıyor. Bir kamusal eğitim yapan ve yeterince bütçe ayrılan bir eğitimde, o çocukların çalıştığı yerlere mutlaka mobil okulların kurulması gerekiyor. Geçici olarak o hizmetlerin verilmesi ve ona göre hem öğretmen istihdamı hem geçici mobil olarak kurulacak, bugün deprem kentlerinde olduğu gibi konteyner okullar kurulup, kaldırılması ve o görevin yerine getirilmesi lazım.
-Alevi çocukların zorunlu din derslerine zorunlu katılımı bu yıl da devam ediyor? Danıştay’ın, AİHM’nin Alevi çocukların din derslerinden muaf tutulması için verdiği kararlar var. Ancak iktidar mahkeme kararlarını uygulamıyor. Bu kararların uygulanması nasıl sağlanabilir?
Alevi çocuklar, zorunlu din derslerine tabi tutuluyor. Zorunlu din dersi; bütün inançları, bir kültürel yaklaşım içerisinde anlatan bir ders olsa elbette bundan kimse etkilenmez. Çocuklar dünyadaki inançları, beraberinde kendi inançlarını öğrenirler ama Türkiye’de Alevi çocuklara, diğer bütün çocuklara zorunlu kılınan din dersi; Hanifi, Sünni mezhebinin inançlarını, inanç ritüellerini anlatan, onu bütün çocukları kavratmaya çalışan ve onlar üzerinde bu inancı hakim kılmaya çalışan bir yaklaşım. O yüzden bu kabul edilemez. Zorunlu din derslerinin kaldırılması için mücadele ediyoruz. Bizim mücadelemiz yetmiyor ama bu konuda verilmiş hukuki kararlar var. Anayasa Mahkemesi, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlar verdi fakat AKP iktidarı bunların hiçbirini uygulamıyor. Uygulaması için ne yapılması lazım? Alevi aileler çocuklarının zorunlu din dersini almasını istemiyorlarsa hepsinin toplu bir şekilde dilekçe verip, çocuklarının bu zorunlu din eğitiminden azade kılınmasını istemesi gerekiyor. Yoksa bugünkü Hanefi, Sünni mezhebinin yaklaşımını, anlayışını çocuklara dayatan bir eğitim anlayışı ve eğitim yaklaşımıyla bu işin olabilme imkanı ve ihtimali yok.
“TOPLUM SORUNLARI DERİNLEMESİNE ANALİZ EDEMİYOR”
-Zorunlu din derslerinin kaldırılmasından ana dilinde eğitimin verilmesine, çocukların sağlıklı bir şekilde büyümesinden öğretmenlerin atanmasına kadar yaşanan sorunlara karşı toplumsal muhalefetin (Alevi kurumları, eğitim sendikaları, siyasi partiler vb.) yeterli tepkiyi ve farkındalığı ortaya koyamamasını neye bağlıyorsunuz?
Bir, sorunları derinlemesine analiz edemiyor toplum, böyle bir şeyden yoksun. İki, devletin ve devletin kurumlarının çocuklara yanlış yapmayacağını düşünüyor halk. Yanlış yaptığını düşündüğü yerde de maalesef örgütlü bir şekilde buna tutum alamıyor. Bu 12 Eylül’ün getirdiği bir durum aslında. Ben hep söylüyorum; bugün ülkede yaşanan insanların korkusu, kaygısı, örgütlü bir hale gelememesi 12 Eylül’de atılan tohumlar. Ondan sonra gelen iktidarların da aynı şekilde insanların haklarını arama noktasına geldiğinde despotik, faşizan tutum ve uygulamalarda bulunması. İnsanlar da bunu göze alamıyor aslında. Bu göze alamama meselesinden kaynaklı, bu otoriter, islamcı, gerici, ırkçı rejimlere çocuklarını teslim ediyorlar. Olması gereken bu değil, elbette olması gereken demokratik bir devlette, demokratik yaklaşımlar içerisinde bütün eğitim programı da yapılırken, bileşenlerle birlikte yapmak, uygulamak ve eğitim sorunlarını, eğitimin bileşenleriyle birlikte çözmek, itiraz gelen yerlere kulak vermek, neden itiraz geldiğini anlamaya çalışmak. Ama tek tipçi olunca, gerici, ırkçı bir eğitim yaklaşımı içinde olunca bunları da buna göre dizayn ediyorlar.
“MUHALEFET PARTİLERİ DE GÜÇLÜ SES VERMELİ”
Buna karşı aslında halkın ve aslında daha çok halkın da değil de ana muhalefet partilerinin daha güçlü bir ses vermesi gerekiyor. Bu konuda halkı da motive etmesi gerekiyor. Muhalefet partilerinde de bir eksiklik olduğunu düşünüyorum. Çünkü Türkiye’de siyaset sadece seçimler üzerinden ve sadece parlamentoda yapılır gibi bir algı var. Hayır, sadece seçimle muhalefet yapılmaz, sokakta da muhalefet yapılır, sokakta da itirazda bulunulur. Bunlar da demokratik bir hakkın kullanımıdır, demokratik ülkelerde bunlar hukuksal güvence altına alınmıştır ama bizde öyle değil. İnsanlarda ciddi bir korku ve kaygı yaratılmış. İnsanlar bence yeterince bundan dolayı muhalefetini güçlendiremiyor.