Etiket: eğitimci

  • ‘ Uzaktan eğitim, ayrımları belirginleştiriyor ve fırsat eşitsizliği yaratıyor’

    ‘ Uzaktan eğitim, ayrımları belirginleştiriyor ve fırsat eşitsizliği yaratıyor’

    PİRHA- EBA üzerinden verilen uzaktan eğitime dair konuşan öğrenci, veli ve eğitimciler uzaktan eğitimin başarılı bulmadıklarını belirtip, ortaya çıkan zamanın eğitim bağlamında doğru değerlendirilmesi gerektiğini vurguladı.

    Tüm dünyayı etkisine alan ve her geçen gün bilançonun ağırlaşmasına neden olan koronavirüs salgını nedeniyle okullar 30 Nisan tarihine kadar tatil edilirken, uzaktan eğitimin de devam edeceği belirtildi.

    Eğitim Bilişim Ağı (EBA) üzerinden verilmeye başlanan ve her bir sınıf için 20+20 toplan 40 dakika süren uzaktan eğitim, tartışmaları da beraberinde getirdi.

    Hazırlıklar yürütülürken eğitimin tüm taraflarının işe dahil edilmemesi, müfredat ve içerikler uzmanların, bilim insanları ve pedagogların kontrolünden yeterince geçirilmemesi eğitim iş kolunda örgütlü sendikalar tarafından eleştirildi.

    Uzaktan eğitime ilişkin düşüncelerini sorduğumuz eğitimciler ve veliler, şu düşünceleri dile getirdi:

    Korona salgınını fırsat bilerek çocuklara dini ve milli duyguların aşılanacağını düşündüğünü ifade eden öğretmen, örnek olarak da Hayat Bilgisi dersine “Vatanım” şiiriyle giriş yapılmasını göstererek, “Televizyondaki yayınları oldukça sıkıcı buluyor öğrenciler. Türkçe öğretmenleri bir sürü hata buldular derslerde. Ayrıca idam görüntüsü gibi durumlar – bu tepki topladığı için geri adım attılar ama birçok öğrenci bu şiddete maruz kaldı – muhafazakar kodlar tek merkezden evlere kadar ulaşma şansı yakaladı” dedi.

    “VİRÜS HALKLARI YATAY BİR DÜZLEME ÇEKİP EŞİTLEMİYOR, AKSİNE AYRIMLARI BELİRGİNLEŞTİRİYOR”

    Eğitim bilimlerinde doktorasını tamamlamış bir diğer eğitimci de, hem iktidar hem de muhalefetin EBA sistemini fetişleştirdiğini ve bunun da zamanın ruhuna uygun olmadığına dikkat çekerek şunları vurguladı:

    “Biri bir oyuncak koyuyor ortaya. Birileri bunun neresini övsem, diye inceliyor. Diğerleri bunun neresini dövsem, diye bakıyor. Ve bunu yapanlar bunu yaparken derya deniz bir oyuncak okyanusunun içinde oturuyorlar. Oyuncağın hedef kitlesi de hiç umurlarında değil. Onlar o okyanus içinde bir onu bir diğerini eline alıp bırakıyorlar. Kazanım belirlemek de doğru değil ama en fazla bir kazanımlar listesi belirleyip içeriği oluşturma ya da içeriğe ulaşma işini muhataplarına bırakabilirlerdi. Bir de şu millilik meselesi var. Muktedir olayım derken, gülünç olma halinin ötesine geçememe hali. Bir de işin özel-devlet okulu ayrımı meselesi var. Özel okullar kendi uzaktan eğitimi içeriğini kendileri çok daha istendik yönde oluşturmuş durumdalar ve hatta çoğu bunu salgın öncesinde zaten kullanıyordu. Ait olduğun sosyal sınıf erişeceğin içeriği belirliyor. Özel okullar kendi kastlarına hizmet vermeye devam ediyor. Dayanışma naralarının atıldığı böyle bir dönemde bile içerik erişimlerini ülkenin tüm öğrencilerine açmayı düşünmüyorlar bile. Şifrelerle, IP numaralarıyla kendi kompartmanlarını ihya etmeye devam ediyorlar. Finlandiya örneğinde olduğu gibi sığınaklarına göç eden zenginlerin bir çeşit tezahürü. Diğerleri de tüm enerjilerini kendilerince muktedir, diye tanımladıkları kliklerin kendilerine sunduklarını fetişleştirmeye harcıyorlar. Mesela hiç kimse “Özel okul alt yapısı herkese açılsın” ya da “Şifreni paylaş” gibi kampanyalar yapmıyor. Birilerinin dediği gibi bu virüs halkları yatay bir düzleme çekip eşitlemiyor. Tam aksine ayrımları belirginleştiriyor.”

    “BOZUK DÜZENDE SAĞLAM ÇARK OLMAZ”

    Rehber öğretmen olan bir başka eğitimci de, “Pir Sultan Abdal’ın dediği gibi ‘Bozuk düzende sağlam çark olmaz’ sözünün günümüzde karşılığını bulduğunu söyleyerek, “Tüm yaşananlara baktığımız zaman çirkin bir düzen de güzel bir şey olmayacağını düşündürtüyor. Uzaktan eğitim de en azından ekranı kapatma fırsatları var diye de gelmiyor bana. Çocuklar ve bilinçsiz ebeveynler de var nihayetinde ve çocuklar bütün bunlara okulda da, evde de maruz kalıyorlar. Zengin bir içerik sunup içerik talep edildiği ölçüde ulaşım sağlanabilmesi güzel olabilirdi. İktidar olmuş bir aklın ve bütün akılları bu akla çağırması bütün itirazların ise bu akıl tarafından yok sayılıyor olma hali var. Bizim de derdimiz yaşanan salgını fırsata çevirmeye çalışanlara karşı düşüncelerimizi ifade etmek” dedi.

    “UZAKTAN EĞİTİMLE BİR KUMANDA DÜĞMESİNE BASARAK BUNA SON VEREBİLİYORLAR”

    “Uzaktan eğitimi savunuyorum. Çocukların sınıfta kaldıkları sürece gereksiz bilgi bombardımana kendi istekleri dışında maruz kaldıkları çok açık, uzaktan eğitimle bir kumanda düğmesine basarak buna son verebiliyorlar” diyen Okul Öncesi Öğretmen ise “İçerik ile ilgili kaygıları benim de taşıyor olmamla birlikte şu anda olan eğitim sisteminin ve dolaylı olarak yarattığı veli profilinin uzun süre değişmeyeceği ortada. Bu  sistemin uzaktan eğitimi de kendisinden çok uzak bir içeriğe ve kaliteye sahip olmayacak gibi. Çocukların neredeyse günün yarısından fazlasını okul ve ödeve ayırmak zorunda kalması, geri kalan zamanda sadece fizyolojik ihtiyaçlarına ayırması, sürekli dolu ve öğrenmeye kapalı bir beyin, mutsuz ve yapmak istediklerini yapamayan bir tablo ortada. Onlara kitap okuyacak, oyun oynayacak ya da onların tabiriyle ‘boş yapacak’ zamanın kalmaması ve onlardan götürdükleri düşünülünce bazen uzaklaşmak iyi gelebilir” diyerek ortaya çıkan durumun fırsata dönüşebileceğini belirtti.

    “ÇOCUKLAR EKRAN BAĞIMLISI OLMASINLAR”

    Bir eğitimci-veli de “Evde biz daha çok mutluyuz. Bol kitap okuma, günlük yazma, dans… Saati onun ihtiyacına göre ayarlayabiliyoruz. Bizim gibi çocuk merkezli yaklaşan eğitimci ve anne babalar bu fırsatı iyiye çevirebilir. Asıl mesele bu bilinci olmayanlar.  Sanırım bu süreçte sadece EBA ile yetinenlerin çoğu çocukları daha çok ekran bağımlısı yapacaklar” diyerek velilere uyarıda bulundu.

    “DEZAVANTAJLI ÖĞRENCİLER EĞİTİMDEN UZAKLAŞTIRILIYOR”

    “Uzaktan eğitimin, zamanı daha esnek planlayabilmek açısından avantajını kabul etmekle birlikte, okulun sağladığı sosyalleşme imkanını da düşünmek gerekiyor. Bu süreçte sosyalleşme sokakta bile mümkün değilken, içeriği çok iyi planlanmamış çalışma başarılı olamayacaktır” diyen özel bir okulda çalışan bir eğitimci ise şunları söyledi:

    “Özel okullar çok daha harika bir iş çıkarıyor mu? Emin değilim. Mevcut kitaplarını, müfredata göre ilerlemeleri gerektiğini de düşünecek olursak çok da farklı bir iş çıkmıyor. Bazı özel okullarda altyapı sorunu yaşandığını biliyorum. İlkokula uygun bir iş değil uzaktan eğitim, tamamlayıcı uygulamalar olarak kullanılabilir ama temel olarak kullanabileceğimizi düşünmüyorum.  İlkokul akran etkileşimi yüksek, akran desteğinin çok kullanıldığı bir kademe. Öğretmen kendini merkez olmaktan ne kadar uzaklaştırsa dahi öğretmen-öğrenci, öğrenci-öğrenci etkileşimi öğrenmeyi olumlu etkiliyor. Öğrencilerimle online bir araya gelmeye çalışıyorum, video ile iletişim teknik aksaklıkların çok yaşanmasına neden oluyor, konsantrasyon bozucu oluyor. Çocukları sık sık dokunmak, sarılmak olumlu etkiliyor; temas, dikkati toplamak için de işimize yarıyor. En büyük arzum okullardaki ders saati sayısı azaltılsın, derslerin içerikleri düzenlensin. Bir de görme ve işitme duyusu yeterli çalışmayan veya hiç çalışmayan çocuklar için yayın yapılmıyor. Özellerde de görmedim, MEB’de de görmedim.”

    Velinin takibini daha çok gerektiren, çok yetersiz ders programı olduğunu ve anlatım şekli itibariyle de öğrenciyi içine çeken bir yapı olmadığını belirten ve çocuğu özel okulda eğitim gören bir veli de “Özel okula giden bir öğrenci olarak okulun alternatif iletişim ve ders anlatımlı videoları gibi bir takım materyalleri olmazsa kesinlikle izlemese ya da katılmasa da olur denecek bir düzey. Ama özel okullar da henüz tam adapte olamadı. 30 Nisan’a uzatılmasıyla birlikte sistemi daha verimli kullanıma hazırlarlar diye düşünüyorum” dedi.

    “VİDEOLU KONU ANLATIMINA ‘UZAKTAN EĞİTİM’ DEMEK NE KADAR DOĞRU”

    Bir başka eğitimci de şunları söyledi.

    “Günümüzün gerisinde kalmış bir yöntem kullanıldığını düşünüyorum. Günümüzde yaygın olarak bilgisayar ve çevrimiçi teknolojiler kullanılmaya başlandı. Hali hazırda bu tarz eğitimlere katıldım ve faydasını gördüm. Peki bu eğitimler nasıldı? Eğitimin içeriği önceden açıklanıyor, eğitim sürecinde neler yapacağımız ve sonucunda bizden neler beklendiği (genellikle bir ürün- işbirlikli üretilmiş olmasına dikkat ediliyor) belirtiliyor. Süreçte eğitimin konusuyla ilgili webinarlar (katılımın 500 kişiyle bile yapılabildiği)  ve etkileşimli tartışma ortamları yaratılıyor. Videolu uzaktan eğitimin günümüzün gerisinde kaldığını düşünüyorum. Bizdeki duruma öncelikle kazanımlardan yola çıkmak istiyorum. Halihazırda her sınıf düzeyinde kazanım listeleri MEB tarafından belirleniyor fakat tarihleri ile birlikte yayınlanmıyor. Öğretmenler genellikle yıllık planların tarihli halini internetten indirip kullanıyor. Üç aşağı beş yukarı konularda aynı yerlerde olmalıyız devlet okulları olarak, fakat özel okullar (8. sınıflar için söylüyorum) en geç Nisan sonu konularını bitirmiş oluyorlar.( Ara tatillerde ek dersler yaparak daha da ileriye gidiyorlar) Bunları şunun için yazdım, her okul aynı kazanımda değil. Yani ülke genelinde bir bütünlük yok. Mesela benim öğrencilerim -8’ler için söylüyorum yine- EBA TV’deki matematik konu anlatımındaki kazanımı işlemişti. Ayrıca öğrencilerimizden gelen dönüt, konu anlatımının çok hızlı olduğu ve anlatımı takip edemedikleri yönünde. Kazanımlar neye göre belirlendi? Bu önemli bir husus. Eğitimde eşitlik sağlandığı söyleniyor ama ben buna da katılmıyorum. EBA üzerinden etkinlik, çalışma verilebileceği belirtiliyor, kaç çocuğumuz buna erişebiliyor? değerlendirmek gerek. Etkileşim çok önemli. Dijital ortamda uzaktan eğitimi amaçlayan platformlar var, bu iş için de gerçekten çaba sarf edildiğini biliyorum. Günümüzde videolu konu anlatımına uzaktan eğitim demek ne kadar doğru bilemiyorum. Soru cevap kısmı öğrenciler için olduğu kadar öğretmenler için de önemli. Sorular ve sorulara verilen cevaplar doğrultusunda ders yön değiştirebiliyor, bireysel farklılıklar gerçekten çok önemli.”

    Anadolu lisesinde okuyan bir öğrenci de uzaktan eğitimin verimli olmadığını söyleyip “Öncelikle soru-cevap kısmı bizler için çok önemli. Biz okuldayken konu kısaca anlatılır ve aklımızdakileri sorup konuyu tamamlardık. Ancak şu an izlediğim şeyler okuduğum bir ders kitabıyla aynı etkiyi yaratıyor bende ve fark ettim ki hocalar da ezbere okuyor zaten. Bir de öğrenciler arasında farklılıklar var. Aradaki dengeyi kurmaya çalışıyorlar ancak etkili olduğunu söyleyemem” dedi.

    Diren KESER/MERSİN

     

  • 16 MEB çalışanına FETÖ bağlantısı iddiasıyla gözaltı kararı

    16 MEB çalışanına FETÖ bağlantısı iddiasıyla gözaltı kararı

    FETÖ’nün Milli Eğitim Bakanlığı’ndaki yapılanmasına yönelik soruşturma kapsamında 11’i görevde 16 şüpheli hakkında gözaltı kararı verildi.

    Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, FETÖ’ye yönelik yürütülen soruşturmalar kapsamında Milli Eğitim Bakanlığı personeli 5’i ihraç, 11’i aktif görevde toplam 16 kişi hakkında gözaltı kararı verdi.

    Başsavcılık’tan yapılan yazılı açıklamaya göre, MEB personeli 5’i ihraç, 11’i aktif görevde olan 16 şüphelinin FETÖ ile bağlantısı tespit edildi.

    Şüphelilerin yakalanması için Ankara, İstanbul, Kırşehir, İzmir, Kayseri, Aksaray ve Maraş’ta eş zamanlı operasyonlar gerçekleştirildi.

    Şüphelilerin yakalanmasına yönelik çalışmaların devam ettiği belirtildi.

  • Karataş: Çocukluğumdan beri Aleviliğe yakınım, cemlere katılıyorum-VİDEO

    Karataş: Çocukluğumdan beri Aleviliğe yakınım, cemlere katılıyorum-VİDEO

    PİRHA – Emekli öğretmen Süleyman Karataş, devlet eli ile her yerde cami yapılmasına ve okulların imam hatip liselerine dönüştürülmesine tepki gösterdi.  Karataş, “Ben bir ilçeye gittim bir yerde, 30-40 tane cami var, 1 tane cemevi yok. Niye cemevi olmasın? Cemevlerinin de çoğalmasını ve statü kazanmasını istiyorum” dedi. 

    Isparta Gönen Şeyh Saadettin Balım Sultan Cemevi’nde karşılaştığımız emekli öğretmen Süleyman Karataş, Türkiye’de Aleviler’in uğradığı ayrımcılığa ve eğitimdeki gericileşmeye ilişkin Pir Haber Ajansı’na konuştu.

    Emekli öğretmen Süleyman Karataş Sünni kökenli bir vatandaş olarak cemlere gelip katıldığını Alevilerin toplumun aydınlık yüzü olduğunu söyledi.

    Karataş, Alevilerin Türkiye’de ayrımcılığa maruz kaldığını, her yerde camilerin yapıldığını, imamlara maaş verildiğini ancak cemevlerinin desteklenmediğini ve yasal statüye kavuşturulmadığını hatırlatarak tepki gösterdi.

    Serik Yörüklerinden olduğunu belirten Karataş,  “Yörüklere Alevileri çok yakın gördüm. Fikirlerime uyuyorlar. Bütün öğretmenlik yıllarımda demokrasiyi, laikliği, Cumhuriyeti öğrencilerime öğrettim ve bizim o zaman çalışmalarımıza bakıyorum da şimdi biraz zayıflamış durumda. Bunun daha da kuvvetlenerek ilerlemesini isterdim” diye konuştu.

    “ALEVİLER ASİMİLE OLMAMAK İÇİN DAĞLARA YERLEŞMİŞ”

    Sünni inancına mensup olmasına rağmen cemevlerine gittiğini ve cemlere katıldığını dile getiren Karataş şunları ifade etti:

    “Aleviler eskiden asimilasyondan korkarak dağlara kaçmışlar. Kereste biçerlerdi. Bizim köye de geldiler, barakadan evler yaptılar. 10-15 sene, çocukluğumda onlarla beraber yaşadık. Bizden yiyecek içecek alırlardı, biz para almazdık, her türlü yardımda bulunurduk. Orada ben bir yakınlık hissettim. Onların bize uyduğunu, bizimle kültürel yönden çok yakın olduklarını anladım. Ondan sonra devamlı takip ettim. Nerede Alevi varsa arkadaş oldum ve çok Alevi arkadaşım var.”

    “SÜNNİ İNANCINA MENSUBUM AMA CEMLERE SÜREKLİ KATILIRIM”

    Sünni inancına mensup olmasına rağmen sürekli cemlere katıldığını belirten Karataş, “Ben insan odaklı düşünürüm. Dünyada şuymuş, buymuş bu kökenli şu kökenli önemli değil. Benim için dürüst olsun, insan olsun yani büyük liderlerin, dedelerin dediği gibi “Eline, beline, diline sahip ol” demişler. Bunlar benim doktrinim” şeklinde konuştu.

    “DEVLET CEMEVLERİNE DE YARDIM ETMELİ”

    Alevileri ve Aleviliği dürüst, demokrat, cumhuriyetçi, doğayı seven, yurtsever, vatansever, insan odaklı düşünen kişiler olarak algıladığını kaydeden Karataş, Türkiye’de Alevilerin ve Aleviliğin uğradığı ayrımcılığı şöyle ifade etti:

    “Ben bir ilçeye gittim bir yerde, 30-40 tane cami var, 1 tane cemevi yok. Niye cemevi olmasın? Yani 10 tane cami varsa hiç olmazsa 2 tane de cemevi yap. Ya da 1 tane yap. Yani burada bir ayrıcalık, ayrımcılık görüyorum. Cemevlerinin de çoğalmasını ve statü kazanmasını istiyorum. Devlet cemevlerine de yatırım yapsın, cemevlerine de yardım etsin. Sadece bir tarafı kuvvetlendirip öbür tarafı çökertirsen ülkenin omurgası kayar yani ülkenin dengesi bozulur. Her iki tarafı da dengelemek gerekiyor. Sen şimdi imamına maaş veriyorsun, imamına cami yapıyorsun, imamın bütün köyde her türlü vaazı okuyor, tek taraflı halkı yönlendiriyor, bir de öbür tarafı dinleyelim. Bir de cemevi açılsın, bir de cemevinde konuşulsun, halk onu da dinlesin, iki tarafı da dinlesin, hangisi doğruysa orayı tercih etsin.”

    “HER TOPLUMA AYNI MESAFEDE YAKLAŞMAK LAZIM”

    Alevi çocuklarına zorunlu din derslerinin dayatılmasına ve ülkede artan imam hatip liselerine tepki gösteren Karataş, şunları kaydetti:

    “Şimdi çok imam hatip açıldı. Ondan sonra okulların çoğuna müdür olarak imam hatip mezunları atandı. Bu da yanlış. O zaman tek taraflı, din odaklı bir eğitim ve kutuplaştırma oluşuyor. Ancak başka tarafların, başka grupların da liderlerini toplayıp bir araya getirip konuşup onların da istekleri nedir, ne değildir, onlara da cevap verilse daha iyi olur. Yani halkı kutuplaştırmanın anlamı yok. Çok kutuplaşma oluyor. Her topluma aynı mesafede yaklaşmak lazım. Benim görüşüm bu.”

    “CEMEVİNE DE DESTEK OLUNSA MEMLEKETTE BARIŞ OLUR”

    Birçok ülke gezdiğini ve gezdiği ülkelerde devletin inançlara yaklaşımının Türkiye’den çok farklı olduğuna dikkat çeken Karataş, şunları dile getirdi:

    Ben Avrupa’yı da dolaştım, yurtdışını da gezdim. Papa kendi bütçesini kendisi ayarlıyor, kendisi idare ediyor. Ama bizde bütçe devletten, imamın geliri gideri devletten olunca kimin davulunu çalacak? Yöneticisinin, devletin davulunu çalacak. Ama o zaman ne oluyor? Güçlü duruma geçiyor. Neden güçlü duruma geçiyor? Ekonomik yönden destek var. Cemevlerine de ekonomik yönden destek olsa, hiç olmazsa memlekette barış olur, bir sükunet olur, kutuplaşma olmaz. İyi ki vatandaşlar birbirine sarmıyor ve birbirlerine karşı kutuplaşıp da herhangi bir saldırı olmuyor.

    “CEMEVLERİ YASAL STATÜYE KAVUŞTURULMALI”

    Alevi toplumuna ve cemevlerine sahip çıkılarak elektrik, su, kira parasını devletin karşılayarak eşit yurttaşlık hakkının benimsenmesi gerektiğini vurgulayan Karataş sözlerini şöyle tamamladı:

    “Eşit yurttaş, eşit vatandaş, eşit halk, eşit hürriyet olması lazım. Ama bunların hiçbiri yok. Şimdi bizim yani bir öğretmen okulu mezunu olarak bizim zamanımızda herhangi bir öğrenci Alevi, Sünni, hangi kökenden olursa olsun eşit ve şeffaf baktık hepsine. Ama şimdi üniversite sınavlarında bile, yahut da mülakatlarda dini sorular soruluyor. Dini soruları da imam hatip mezunu yahut da Kuran kursu görmüş öğrenciler cevaplandırıyor. Öbür din odaklı olmayan kişiler cevaplandıramıyor. Mesela, babam bana zorla namaz kıldırırdı ve 8 sene ben zorla namaz kıldım. Sonradan baktım ki hiç imamın anlattıklarıyla din uymuyor birbirine. İmam başka şey anlatıyor, dindeki okuduğum başka bir şey. Onun için din odaklı düşünmemekte fayda var.”

    PİRHA/ISPARTA

  • PSAKD Adana Şubesi’nde yönetici gençlik ve kadro eğitimi verilecek

    PSAKD Adana Şubesi’nde yönetici gençlik ve kadro eğitimi verilecek

    PİRHA – Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Adana Şubesi, Doğu Akdeniz Bölgesi yönetici gençlik ve kadro eğitimi 2 Aralık Pazar günü gerçekleşecek. 

    PSAKD Adana Şubesi’nde yönetici gençlik ve kadro eğitimi 2 Aralık’da verilecek. Saat 10.00’da başlayacak eğitimi Yazar Turan Eser verecek ve eğitim tüm gün sürecek. Eğitimde Alevi örgütlemesi ve önemi, PSAKD kurumsallaşma sorunu, tüzük ve dava yöneticiliği nedir, üye, tüzük ve PSAKD ilişkisi, yönetici sorumluluk ve görevler, kişisel ve örgütsel değerleri anlatılacak.

     

  • Araştırmacı-Yazar Yiğit: Ülke AKP eliyle adım adım selefileştiriliyor-VİDEO

    Araştırmacı-Yazar Yiğit: Ülke AKP eliyle adım adım selefileştiriliyor-VİDEO

    PİRHA – Eğitimci ve Araştırmacı-Yazar Hamide Yiğit, AKP’nin cemaatlerle olan ilişkisine ve eğitim alanındaki politikalarına ilişkin PİRHA’ya konuştu. Yiğit, “Türgev’in bugünkü eğitim faaliyetini yürüten proje Fetullah Gülen projesidir. Bu projeyi halen birlikte yürütüyorlar. Sadece kendileri için tehlikeli gördükleri kişileri tasfiye ettiler ve proje aynen devam ediyor” diye konuştu.

    Eğitimci ve Araştırmacı-Yazar Hamide Yiğit, AKP’nin cemaatlerle olan ilişkisini ve eğitim politikalarına ilişkin Pir Haber Ajansına konuştu.

    AKP eliyle bu ülkenin adım adım selefileştiğini belirten Yiğit, “Büyük Ortadoğu projesi ile birlikte artık bu ülkenin meselesi imam hatip meselesi haline gelmeye başladı. Milli Eğitimin dinselleştirilmesiyle ilgili çok ciddi yatırımlar yapıldı. Ve selefi vakıflar var, cemaatler var. Tabi Fetullah Gülen cemaati bunlardan bir tanesiydi. Küresel bir projeydi. Bunun Türkiye’deki yürütücüsü Fetullah Gülen olduğu için dış destekliydi onun için çok büyüdü. Bugün AKP bu işleri Gülen Cemaatinden alıp Nurculara, Süleymancılara ve onun yerini alan cemaatlere devretti. Bu cemaatlerde Gülen Cemaati kadar çok güçlü” diye konuştu.

    “ÜLKEDE BİR FETVA GELENEĞİ BAŞLADI”

    “Halefi ve cemaatler 12 Eylül faşist darbesinden bu yana destekleniyor, örgütlendiriliyor, türlü imkan ve olanaklar sağlanıyor” diyen Yiğit şunları ifade etti:

    “Selefi vakıflara toplumun sosyal dokusunu dönüştürecek işler devredildi. Sağlık alanı, eğitim alanı çoktan devredilmişti. Türgev vakfının nereden aklına estiyse Erdoğan’ın oğlu Bilal Erdoğan hemen kurucusu oldu. Beratın eşi mütevelli heyetinde yer aldı. Birden bire eğitime yöneldi ve eğitime el koydular, el attılar. Türgev’in eğitim faaliyeti yürütme projesi Fetullah Gülen projesidir. Bu projeyi halen birlikte yürütüyorlar. Sadece kendileri için tehlikeli gördükleri kişileri tasfiye ettiler ve proje aynen devam ediyor. AKP bu projeyi aynen devam ettiriyor. Birden bire şu ortaya çıktı, insanlar belki çok fark etmedi ama Tayip Erdoğan ulemaya danışalım dediği andan itibaren bir fetva geleneği başladı bu ülkede.”

    “DİYANETİN İŞLERİ BELLİDİR”

    “Diyanetin işleri bellidir, ama zamanı gelince diyanete sen bu işleri yapacaksın denilmiştir. Aynı anda bu ulemaya danışma cümlesi telaffuz edildikten sonra artık toplumu yöneten bütün kanun ve kuralların öncesini bir fetva ile diyanet yürütmeye başladı. Bu fetva geleneği selefilikte vardır” diyen Yiğit şöyle devam etti:

    “Orta doğuda nerede sistemin karşısında toplumsal bir muhalefet varsa orayı tekfir eden bir saldırı gerekiyor. Tekfir etmek demek bütün Müslümanların bunlar İslam’ın düşmanıdır deyip üzerlerine koşacaksınız, sonra etkisiz hale getireceksiniz hatta öldürülürlerse, katledilirlerse katilini alkışlar hale getireceksiniz. Bu hale getirmenin bir diğer yolu da fetvadır. Selefi merkezinin beyni neresi ise bir fetva verdiğinde toplumsal kalkışmayı çok rahat hayata geçirilebiliyorlar. Fetvalarda ilk olarak nerenin hedef alındığına bakarsak selefi projesinin nasıl işlediğini görürsünüz.”

    “HEDEFE İLK ALEVİLER ALINDI”

    Yiğit, “İlk önce hedefe Aleviler alındı ve katlediliyor. Çünkü bir toplumun aydınlık yüzü, buradaki kültürü kültür yapan Alevilik ise o Alevilik önce hedef olur. Arkasından toplumun ileri kesimi olan kadınlardır çünkü kadın hareketi yükselişe geçtiği için ikinci hedef kadınlardır. Bütün fetvalarına bakın, hatırlayın kadınların kahkahasına, eteğine, laf söyleniyor saldırıyorlar.  Başı açık kadının linç edilme zamanı gün geçtikçe yaklaşıyor” ifadelerini kullandı.

    “TACİZ VE TECAVÜZLERE KARŞI DİYANETTEN AÇIKLAMA GELMİYOR”

    “Bu kadar taciz tecavüz var, bu kadar çocuk istismarı var diyanetin hiç aklına gelmiyor dinimizde bu yoktur” diyen Yiğit, “Alevileri ve kadınları hedef alan fetvalar devam etti. En son eğitimin içeriği tamamen selefileştiren, Sünnileştiren demeyeceğim çünkü bu ülke hep Sünni idi. Müfredatıyla, eğitim programlarıyla hep resmi ideolojisi ve iktidar olan ideolojisi Sünnilikti” diye konuştu.

    Cebrail ARSLAN/ANKARA

  • Araştırmacı yazar Şahin: Çocuklar imam hatip okullarına mecbur bırakılıyor – VİDEO

    Araştırmacı yazar Şahin: Çocuklar imam hatip okullarına mecbur bırakılıyor – VİDEO

    PİRHA – Eğitim müfredatının sürekli değişmesine ve imam hatip okullarının artmasına tepki gösteren araştırmacı yazar ve eski bir eğitimci olan Şah Hüseyin Şahin, “Türkiye’deki eğitim sisteminde var olan çağdaşlık ve laiklik elli yıl değil, yüz yıl geriye götürülmüştür. Bu da Türkiye’nin geleceği açısından çok büyük bir tehlikedir” dedi.

    HABERİN VİDEOSU

    Araştırmacı yazar ve eski eğitimci Şah Hüseyin Şahin sürekli değişen eğitim müfredatını ve artan imam hatip okullarına ilişkin Pir Haber Ajansına konuştu.

    “ALEVİ ÇOCUKLARINA DİN DERSİ VERİLMESİ İNSAN HAKLARINA AYKIRI”

    Bugünkü eğitim sisteminin çağımızın eğitim koşullarına  uygun olmadığını belirten Şahin, “Alevi çocuklarına din derslerinin verilmesi insan haklarına ve anayasaya aykırı olan bir uygulamadır” diye konuştu.

    Bugün her milli eğitim bakanının kendine göre eğitim müfredatını değiştirmeye çalışmasının büyük bir yanlış olduğuna dikkat çeken Şahin, “Tüm bunlar eğitimdeki dengesizliği, bilinçsizliği ortaya koymaktadır. Bunu üniversite ve diğer sınav sistemlerinde görüyoruz. Kendi anlayışındaki öğrencileri belli üniversitelere ve belli okullara yerleştirme amacı güden bir uygulamadır” ifadelerini kullandı.

    “4+4+4 İLE EĞİTİMİ GERİCİLEŞTİRİYORLAR”

    Şahin, “Şimdiki 4+4+4 sistemi ile eğitimi gericileştiriyorlar. Türkiye’deki eğitim sistemindeki çağdaşlık ve laiklik elli yıl değil, yüz yıl geriye götürülmüştür. Bu da Türkiye’nin geleceği açısından çok büyük bir tehlikedir. Yavaş yavaş dini kurallara göre düzenlenen devlet düzenine geçiliyor bu da bizi endişelendiriyor ve üzüyor” şeklinde konuştu.

    İmam hatiplerin bu kadar yaygınlaşmasına tepki gösteren Şahin, “Her bölgede her köşede bir imam hatip okulunun açılması Alevilere karşı olanların, Alevileri asimile etme politikasının bir parçası olarak kabul etmek gerekir. Ayrıca İmam hatipte mezun olanlar bugün Türkiye’de en çok işe alınan kişilerdir. Sadece dini eğitim veren kurumların yetiştirdiği gençlik ile bir toplumun ileriye gitmesi mümkün değildir” dedi.

    “TÜRKİYE’DE REJİM DEĞİŞİKLİĞİNE GİDİLİYOR”

    Pozitif bilime ve bilimsel araştırmalara inanmayan bir kuşağın Türkiye’nin ve insanlığın geleceği açısından çok önemli olduğu kanısında değilim diyen araştırmacı yazar ve eski eğitimci Şah Hüseyin Şahin şöyle devam etti:

    “Daha önceki dönemlerde Anadolu liseleri ve belli önemli liseler vardı. Seçilen başarılı öğrenciler orada öğretim görürlerdi. Diğer öğrenciler ise normal devlet liselerinde eğitim görüyorlardı. Şimdi bu devlet liseleri kapatılarak bölgedeki insanların adeta imam hatibe gitmesi için zorlanmaktadır. En güzel okulları da onlara ayırmaktadırlar. Bu da Türkiye Cumhuriyeti’nin geleceği ve rejimi açısından büyük bir tehlikedir. Bence Türkiye’de rejim değişikliğine hızla gidilmektedir. Bütün aydınlar, demokratlar, çağdaş uygarlığa ve laikliğe inan insanların bu sisteme karşı olması gerekir.” (HABER MERKEZİ)

  • Kemal Bülbül: Bu eğitim, çocuğun varlığına bir saldırıdır- VİDEO

    Kemal Bülbül: Bu eğitim, çocuğun varlığına bir saldırıdır- VİDEO

    PİRHA- PSAKD 25. Dönem Genel Başkanı eğitimci ve araştırmacı yazar Kemal Bülbül, 2017-2018 eğitim öğretim yılında ana sınıfı, ilköğretim 1 ve 2. sınıflarda Kuran eğitiminin verilmesinin çocuklar üzerinde olumsuz etkisinin olacağını söyledi. Bülbül, MEB ile Diyanet İşleri Başkanlığı arasında yapılan protokole yapılan düzenlemenin sonucu olarak doğan bu uygulamaya ilişkin, “MEB fiilen ortadan kalkmıştır. Türkiye’de MEB pozisyonuna geçen kurum diyanet işleri başkanlığıdır” dedi. 

    HABERİN VİDEOSU

    İl milli eğitim müdürlükleri, müftülüklerle birbiri ardına protokoller imzalayarak din dersini anaokulları  ve ilkokul 2 ve 3’üncü sınıflarda dışarıdan din ve Kuran eğitimi verilmesi konusunda anlaşıyor.

    Eğitimi din görevlilerine teslim eden protokoller kapsamında, anasınıfından başlayarak çocuklar dini eğitimle karşı karşıya kalacak. Zorunlu din dersi 4’üncü sınıfta başlasa da Milli Eğitim Bakanlığı, il müftülükleriyle protokol imzalayarak bu derslerin seviyesini dört yaşına indirilmesi planlanıyor. Son olarak Bolu İl Milli Eğitim Müdürlüğü ile müftülük arasında imzalanan protokol ile okul öncesi eğitim ve ilkokullarda kayıtlı çocuklara değerler eğitimi ve din eğitimi çalışmalarının yapılması öngörüldü.

    Eğitimde yaşananlara tepki gösteren Pir Sultan Abdal Kültür Derneği PSAKD 25. Dönem Genel Başkanı eğitimci ve araştırmacı yazar Kemal Bülbül PİRHA‘ya konuştu. Bülbül, “Milli Eğitim Bakanlığı ve buna bağlı birimlerin hükmü şahsiyetini yitirmiştir. Fiilen ortadan kalkmıştır. Türkiye’de MEB pozisyonuna geçen kurum diyanet işleri başkanlığıdır” dedi.

    Bülbül, Diyanet’in de eğitim anlayışının devlet dinine bağlı bir anlayış olduğunu söyledi. Bu dinin devlet ile devlet yöneticilerini kutsamak ve devleti yeryüzündeki tanrı temsilcisi gibi gösterdiğini söyleyen Bülbül, “Dikkat ederseniz Diyanetin yaptığı şey de bu. Başta bir tane devlet başkanı var. Bu devlet başkanı kutsallık atfediyor, bunun yürüttüğü tüm çalışmalar kutsal devlet, kutsal dolayısıyla varlığımız devlete armağan olsun gibi bir durum söz konusu. Bunun mazlumların masumların din ve inanç anlayışı ile uzaktan yakından hiçbir ilgisi yok” dedi.

    “ÇOCUKLARDA TEHLİKELİ YARALARA YOL AÇAR”

    Din eğitiminin ana sınıfı ya da belli yaşın altında olan çocuklar için tehlikelerine dikkat çeken Bülbül sözlerini şöyle sürdürdü:

    “Soyut kavramlarla eğitim yapmak yani dini anlayışını, tanrı anlayışını, cennet ve cehennem anlayışını cehennemde cezalandırma anlayışını ifade etmek, çocuk psikolojisi ve pedagoji açsından da son derece tehlikeli ve tamir edilemez derecede yaralara eksikliklere yok açacak bir şey.”

    “İNANCI ŞEKİLLENDİRİYORLAR”

    Bireyin neye inanıp inanmayacağının ana sınıfında şekillendirilemeyeceğini söyleyen Bülbül, “Ancak ergenlik yaşından sonra olabilecek bir şeydir. Mesela biz Alevilerde bir insanın yola girmesi ergenlik yaşından sonra olur. Ergenlik yaşından önce o inanç ritüelleriyle o inancın erkânı ve usulü ile yükümlü değildir” ifadelerini kullandı.

    Bülbül, ana sınıfından bir yükümlülük başlatarak ve burayı da devlete bağlayarak devleti de insana tamamen egemen kılarak arka planında ırkçılık, gericilik ve giderek de faşizmin olduğu bir sistem yapılandırılmaya çalışıldığını vurguladı. “Bu aslında kutsal kitaba da dine de hakarettir” diyen Bülbül, Diyanet İşleri Başkanlığının bu fiili yapının dışına çıkarılmasını ve bir an önce kaldırılmasını istedi.

    “BUNA SON VERİLMELİDİR”

    Bülbül şu çağrıda bulundu:

    “Hükümetteki devletteki pozisyonuna son verilmeli. Kaldı ki hükümetle devleti bir yana bırakalım uluslararası ilişkiler anlamında da Diyanet İşleri Başkanlığı dünya çapında misyonerlik görevi yürütüyor. Buna da son verilmeli. Bir eğitim bilimcisi olarak diyorum ki bu eğitime, insana insanın kişilik bütünlüğüne çocuğun varlığına bir saldırıdır bir hakarettir. Çocuğun varlığını zihinsel, düşünsel, kültürel yapısını bozma ve asimilasyon çabasıdır.”

    Cebrail ARSLAN

    ANKARA

  • KHK ile ihraç edilen öğretmen Öztürk: Okullarımıza mutlaka geri döneceğiz-VİDEO

    KHK ile ihraç edilen öğretmen Öztürk: Okullarımıza mutlaka geri döneceğiz-VİDEO

    PİRHA – 29 Ekim 2016’da yayımlanan 675 sayılı KHK ile mesleğinden ihraç edilen öğretmen Doğan Öztürk: “Mesleğimizden bir süre ayrı kalacağız fakat mutlaka mücadelemiz sonuç verecek ve mesleğimize geri döneceğiz” dedi. Öztürk, OHAL’in kalkması ve ülkenin KHK’lerle yönetilmekten vazgeçilmesi gerektiğini söyledi. 

    HABERİN VİDEOSU

    2005 yılında Siirt’te göreve başlayan öğretmen Doğan Öztürk 2008 yılından bu yana Maraş Elbistan’da görev yapıyordu.  Öztürk, 29 Ekim 2016’da yayımlanan 675 sayılı KHK ile Elbistan’da 10, yurt genelinde 600 civarında Eğitim-Senli meslektaşıyla birlikte ihraç edildi.

    29 Ekim günü yayınlanan KHK ile mesleğinden ihraç edilmelerinin kabul edilmesi zor bir durum olduğunu belirten Doğan Öztürk PİRHA‘ya konuştu.

    ”HUKUKİ OLARAK SÜRECİN TAKİPÇİSİ OLACAĞIZ”

    Doğan Öztürk, “Doğru yaptığımız şeyler üzerinden böyle bir durumla karşılaşmanız insanı üzüyor. Haksızlığa uğradığınızı düşünüyorsunuz. Kendinize hukuki bir yol çizemiyorsunuz. Bir komisyon var ama biz bu komisyonun başarılı olacağından ya da bir sonuç alacağımızdan emin değiliz. Gelinen süreçte de öyle görünüyor. Yaklaşık bir buçuk ay önce komisyona başvurduk. Komisyon görevine başlamış da değil. Hukuki olarak süreci takip edeceğiz” dedi.

    İhraçların ardından oluşan ekonomik zorluklarını değerlendiren Öztürk “Yaklaşık bir yıldır ihraç durumundayız, bazı arkadaşlarımız farklı işler yapmaya başladı. Bazı arkadaşlarımız meslekle ilgili özel ders verebilirlerse onu yapıyorlar. Ben ise kısa bir zaman önce market gibi bir küçük işletme açtım ve onunla ilgileniyorum” ifadesini kullandı.

    ”ÖĞRENCİLERİMİZLE TEKRAR BİRLİKTE OLACAĞIZ”

    Bir yıldır öğrencilerinden ayrı kalan Doğan Öztürk, bu süreci ise şöyle anlattı:

    “Her öğretmen mesleğini severek yapar. Öğretmenlik manevi açıdan çok tatmin edici bir meslektir. Elbette zorlukları var ama çocuklarla, gençlerle bir arada olmak, onlarla bir şeyler paylaşmak, onlara bir şeyler öğretebilme düşüncesi insanı mutlu ediyor. Bu durumdan bir süre ayrı kalacağız. Bu mücadelenin mutlak sonuç vereceğini ve mutlaka geri döneceğimizi düşünüyoruz. Bunu bizim açımızdan uzun bir tatil olarak düşünüyoruz. Okullarımıza geri döneceğiz mutlaka. İlk günden beri böyle düşünüyoruz, karamsar değiliz. Öğrencilerimiz ve arkadaşlarımızla tekrar birlikte olacağız.”

    “EĞİTİM ALANINDA  SÖYLEDİĞİMİZ ŞEYLER TEK TEK ÇIKIYOR”

    2017-2018 Eğitim-Öğretim yılı eğitim müfredatında yapılan değişiklikleri eleştiren Doğan Öztürk, yıllarca Eğitim-Sen’deyken de bunlarla mücadele ettiğini söyledi.

    Öztürk, sözlerini şöyle sürdürdü:

    “Hem mesleğe hem sendikadaki görevime devam ederken yeni eğitim müfredatıyla ilgili çalışmalarımız ve mücadelemiz oldu. Her Eğitim-Sen’li bu mücadelenin içinde mutlaka vardır. Eğitim-Sen bulunduğu okulda gericilikle mücadele eder, bilimsel eğitim için mücadele eder. Bu 7-8 yıldır artarak devam eden bir süreç. Sürekli ders kitaplarının değişmesi, ders kitaplarından bilimsel eğitime dair bölümlerin çıkartılması gibi. Tabi 4+4+4 eğitime en büyük darbeyi vuran süreçti. O süreçte de okullarda mücadele yürüttük. Geldiğimiz noktada da haklı olduğumuzu görüyoruz. O gün ‘siz yanlış düşünüyorsunuz’ diyenler bugün bize hak veriyorlar. Hem eğitimdeki bu düzenlemeler hem kamudaki değişiklikler, iş güvencesinin ortadan kaldırılması gibi beş yıl önce söylediğimiz şeyler tek tek gerçekleşiyor. Ne yazık ki haklı çıkıyoruz. Şu anda durumu değiştiremiyoruz. Çünkü ülke sürekli KHK ile yönetilen bir ülke haline geldi. OHAL’in kalkması ve KHK’lerle yönetilmekten vazgeçilmesi gerekir. Ya da iktidarın toplumsal muhalefete kulak vermesi gerekiyor. Çünkü bu sürdürülebilir bir durum değil. Sürekli bir çatışma, sürekli bir düşmanlık yürütme üzerinden  ülke yönetilemez. Bu hem eğitimde hem ekonomik alanda hem çalışma alanında böyle devam ediyor ama  bizler bunun mücadele ile aşılacağını biliyoruz.”

    Semra ACAR/ Sevim KAHRAMAN

    MARAŞ/ELBİSTAN

     

  • Açlık grevindeki akademisyen Nuriye Gülmen zorla yoğun bakım servisine kaldırıldı

    Açlık grevindeki akademisyen Nuriye Gülmen zorla yoğun bakım servisine kaldırıldı

    Açlık grevinin 202’nci gününde olan Nuriye Gülmen, tutulduğu Sincan Cezaevi Hastanesinden zorla çıkarılarak Ankara Numune Hastanesi yoğun bakım servisine kaldırıldı.

    Olağanüstü Hal (OHAL) kapsamında çıkarılan Kanun Hükmünde Kararnameler (KHK) ile ihraç edildikleri işlerine geri dönebilmek talebiyle açlık grevi eylemi yapan tutuklu akademisyen Nuriye Gülmen ve öğretmen Semih Özakça’nın eylemleri 202. gününde.

    Mezopotamya Ajansında yer alan haberde, KHK ile işinden ihraç edildikten sonra işine dönme talebi ile başlattığı açlık grevinin 202’nci gününde olan Akademisyen Nuriye Gülmen, tutulduğu Sincan Cezaevi Hastanesinden Ankara Numune Hastanesi yoğun bakım servisine kaldırıldığı belirtildi. Gülmen’in, gece 03.30 saatlerinde odasından zorla çıkartıldığı ve Ankara Tabip Odasından (ATO) doktorların ve avukatlarının yanına gitmesine izin verilmediği bildirildi.

    Avukat Aytül Kaplan, “Gülmen’in bilinci açık. Eğer hastaneye götürülmeseydi iki gün sonraki duruşmaya katılacaktı” dedi. Gülmen’in doktoru ATO yöneticisi Onur Karahan da, bundan sonra Gülmen’in yoğun bakım ünitesinde bekletileceğini ve orada gözlem altında tutulacağını ifade ederek kendilerinin ise Gülmen’e yaklaşmasına izin verilmediğini söyledi.

    Gülmen, 28 Eylül’de görülecek duruşmasına katılma talebinde bulunmuştu.

    (HABER MERKEZİ)

  • Gülmen ve Özakça’nın açlık grevi 125. gününde: 40 gündür muayene edilmiyorlar

    Gülmen ve Özakça’nın açlık grevi 125. gününde: 40 gündür muayene edilmiyorlar

    KHK ile mesleklerinden ihraç edilen ve başlattıkları açlık grevi sürerken tutuklanan eğitimciler Nuriye Gülmen ve Semih Özakça’nın açlık grevi eylemi bugün 125. gününde. İki eğitimcinin sağlık durumu gün geçtikçe daha da kötüye gidiyor.

    Olağanüstü Hal (OHAL) kapsamında yayınlanan Kanun Hükmünde Kararnameler (KHK) ile mesleklerinden ihraç edilen akademisyen Nuriye Gülmen ve öğretmen Semih Özakça’nın tutuklandıktan sonra cezaevinde de devam ettikleri açlık grevi eylemi 125’nci gününde devam ediyor.

    “İşimi geri istiyorum” sloganıyla başlattıkları açlık grevini cezaevinde sürdüren Gülmen ve Özakça’nın sağlık durumu gün geçtikçe daha da kötüye gidiyor.

    Gülmen ve Özakça’nın zihinleri ve bilinçleri açık ancak son olarak iki eğitimcinin sağlık durumuyla ilgili konuşan Avukat Selçuk Kozağaçlı’nın aktardığına göre eğitimcilerin bütün hareketleri sınırlanmış durumda.

    İki eğitimci yürüyemezken, ağrıları ise çok fazla.

    Cezaevindeki doktorların Gülmen ve Özakça’ya ‘Size müdahale edeceğiz’ dediğini bu yüzden iki eğitimcinin muayeneyi reddettiğini de hatırlatan Kozağaçlı, eğitimcilerin 40 günden fazladır muayene edilmediğini de belirtiyor.

    Öte yandan dün akşam Semih Özakça ve Nuriye Gülmen’in sesini dünyaya duyurmak için kampanya başlatıldı. İngilizce “Nuriye Gülmen ve Semih Özakça yaşasın” anlamına gelen #NuriyeAndSemihMustLive etiketi ile bir sosyal medya kampanyası başlatıldı.  (HABER MERKEZİ)