Etiket: ekosistem

  • DAD Mersin Şube Eş Başkanı Hüsniye Çelik: Toprağımıza, havamıza, suyumuza dokunmayın!-VİDEO

    DAD Mersin Şube Eş Başkanı Hüsniye Çelik: Toprağımıza, havamıza, suyumuza dokunmayın!-VİDEO

    PİRHA- DAD Mersin Şube Eş Başkanı Hüsniye Çelik, Varto’da yapılmak istenen JES’in ekosistemi yok edeceğini vurgulayarak, “Toprak, su, hava yaşamın en kutsal varlıklarıdır. Bunlara dokunmayın” dedi.

    Muş’un Varto ilçesinde Çallıdere köyü sınırları içerisinde başlatılacak ve 16 köyü etkileyecek Jeotermal Enerji Santraline (JES) Muş Valiliği onay verdi. Varto’da halkın tepkisine rağmen hayata geçirilmek istenen ve bölgede ekolojik yıkımın yanı sıra kültürel ve inanç merkezlerine de zarar verecek olan JES’i yapacak olan Amerika merkezli IGNIS H2 Enerji Üretim Anonim Şirketi’nin Mayıs ayında ilk sondaj çalışmasına başlayacağı bildirildi.

    Muş’un Varto ilçesinde 16 köyü kapsayan geniş bir alanda planlanan jeotermal kaynak arama ve santral projesine karşı tepkiler büyüyor.

    Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) Mersin Şube Eş Başkanı Hüsniye Çelik, Varto’da yapılmak istenen JES’e ilişkin konuştu.

    “TÜM CANLILAR ETKİLENECEK”

    Varto’nun hem inançsal, hem kültürel, hem de ekolojik olarak çok farklı bir yer olduğunun altını çizen Çelik,  “Biz biliyoruz ki, yeraltı ve yerüstü kaynakları sömürüldüğünde bunun,mağduru sadece insanlar olmuyor. O bölgede yaşayan börtü böceğinden arısına, hayvanından  tüm canlı varlıkların hepsini etkiliyor” dedi.

    “JES EKOSİSTEM ZİNCİRİNİ KIRACAK”

    Hüsniye Çelik, bütün canlılar ekosistemin birer parçası olduğunu hatırlatarak, “Birinin halkası, bir zinciri kırıldığı zaman o ekosistemde yaşayan bütün canlılar aynı zararı görürler. Bu jeotermal tesisler veya yeraltı kaynaklarının sömürülmesi, bütün bu ekosistem zincirini kıracak, parçalayacak” uyarısında bulundu.

    “ORTAK MÜCADELE HATTINI GÜÇLENDİRELİM”

    Varto’da değil, dünyanın neresinde olursa olsun ekosistemi bozacak her türlü projeye karşı olduklarını vurgulayan Hüsniye Çelik, Munzur’da, Kazdağları’nda, Manisa’da, yani Türkiye’nin her yerinde yapılan bu ekosistemi bozacak bütün anlayışlara karşı bütün toplumun duyarlılık göstermesi, ortak eylemselliklerde, ortak mücadele hattının örülmesi gerektiğini söyledi.

    “DOKUNMAYIN”

    Alevi inancının merkezinde çar ana sırın (toprak, hava, su, ateş) olduğuna dikkat çeken Hüsniye Çelik, “Diyoruz ki toprak, su, hava yaşamın en kutsal varlıklarıdır. Bunlara dokunmayın. Bunlara dokunduğumuz zaman yaşamın özünü de sekteye uğratmış oluruz” şeklinde konuştu.

    PİRHA/MERSİN

     

  • Çevreciler eko-kıyıma karşı uyardı: Bu tesisler Akdeniz’i öldürecek- VİDEO

    Çevreciler eko-kıyıma karşı uyardı: Bu tesisler Akdeniz’i öldürecek- VİDEO

    PİRHA- Doğu Akdeniz Çevre Dernekleri, Hatay’ın Erzin ilçesinde yapılmak istenen plastik fabrikası başta olmak üzere Doğu Akdeniz’deki tesislerin zararlarına ilişkin panel düzenledi. Panelde, tesislerin yaratacağı eko-kirliliğin Akdeniz’deki yaşamı yok edeceğine vurgu yapıldı.

    Doğu Akdeniz Çevre Dernekleri (DAÇE) ‘Plastik ve Ekosistem: Erzin’de Plastik Fabrikasının, Dörtyol’da Petrokimya Tesisinin Zararları’ konulu panel gerçekleştirdi. Biyolog Doç. Dr. Sedat Gündoğdu, Adana Çevre ve Tüketici Koruma Derneği (AÇTKD) Başkanı Sadun Bölükbaşı ve DAÇE Ortak Sekreteri Sabahat Aslan’ın konuşmacı olduğu panele Erzin Belediye Başkanı Ökkeş Elmasoğlu, çevreci dernekler ve çok sayıda yurttaş katıldı.

    “BU TESİSLER AKDENİZ’İ ÖLDÜRECEK”

    DAÇE Ortak Sekreteri Sabahat Aslan, Marmara denizindeki ekosistemin tesisler yüzünden öldüğünü hatırlatarak aynısının Akdeniz’de de yaşanacağının altını çizdi. Tüm kirli yatırımların Doğu Akdeniz Bölgesine yönlendirildiğini söyleyen Aslan, “Bundan önce yatırımlar Marmara’da yapılıyordu. Bu kirli yatırımlar sebebiyle orada yer kalmadı ve Marmara denizi öldü. Oradan soğutma suyu alınamayacak duruma geldiği için şu anda bu tür tesisleri Akdeniz Bölgesine yönlendirdiler. Bu tesisler Akdeniz’i de öldürecek. Akkuyu Nükleer Santrali’ndeki deşarj sistemi sebebiyle Akdeniz’in ısısı 2 ile 6 derece arttı. Buradaki tesislerde aynı sistem uygulanacak. Bu da denizimizin ısısının daha da artacağını gösteriyor bize. Ve bu ısı artışları denizdeki canlıların çoğunun ölmesi demek” dedi.

    Avrupa’nın, verdiği zararlar sebebiyle bu tür tesisleri kendi bölgelerinde yapmaktan vazgeçtiğini ve az gelişmiş ülkeler üzerinden bunu gerçekleştirdiğini belirten Aslan, “Avrupa nükleerden, polipropilenden, petrokimya gibi tesislerden vazgeçti çünkü Avrupa Birliği ülkeleri bu tesislerin vermiş olduğu etkiyi azaltamıyor. Bu tesislerin kurulumu bizim gibi demokrasisi, toplumsal muhalefeti az olan ülkelere yönlendiriyorlar. Bu ülkeler plastik atıklarını bile imha etmekten dahi imtina ediyor. Bu ülkelerin tonlarca plastiği Mersin limanına gelip çeşitli şehirlere dağıtılıyor. Geri dönüşüm adı altında bu plastikleri yakıyorlar, yakamadıkları yerlerde de denizlere, derelere atıyorlar” sözlerini kullandı.

    “ÇED RAPORLARI İNSAN SAĞLIĞINI YOK SAYIYOR”

    AÇTKD Başkanı Doktor Sadun Bölükbaşı,da, tesislerin insan sağlığında yaratacağı olumsuz durumlar hakkında bilgi verdi. ÇED raporlarında insan sağlığının yok sayıldığını ve bunun yeteri kadar dile getirilmediğini söyleyen Bölükbaşı, şu ifadeleri kullandı:

    “Üretim aşamasında gazlar ve kimyasalların etrafa saçılması, soğutma sisteminin deniz ekosistemini bozması besin zinciriyle insana ulaşıyor. Plastikler küçüldükçe risk de artıyor. Nano plastikler insan kanına karışıyor. Etrafındaki toksik atıkları bünyesine alıyor ve siz de onu yediğinizde içtiğinizde üzerinde taşıdığı kanserojen, toksik kimyasalları da alıyorsunuz. Bu da kansere yol açıyor ve hormonal dengeyi de bozuyor. Bu riskler uzun bir sürece yayıldığı için insanlar bunu görmüyor veya yok sayıyor. Biz toksik kimyasala birileri para kazanacak diye maruz kalmamalıyız. Bunu istemek de en temel hakkımız.”

    GÜNDOĞDU: TESİSLER MÜSİLAJ RİSKİNİ ARTIRIYOR

    Biyolog Doç. Dr. Sedat Gündoğdu ise, tesislerin ciddi oranda kimyasal atık ürettiğini dile getirdi. Bölgede müsailaj tehlikesine dikkati çeken Gündoğdu, “Bölgede müsilaj tehlikesi var ve bu tehlikeyi kimse bilmiyor. Özellikle İsken termik santralinin olduğu bölgede bir müsilaj oluşumunu gözlemliyoruz. Özellikle yaz aylarında su sıcaklığının artmasının üzerine bir de tesislerin soğutma suyunun bırakılması müsilaj oluşumunu artırıyor. Bu tarz soğutma suyu kullanacak olan bir sürü tesis kurulacak. Buraya kurulacak olan tesis de denizden su alıp tekrar denize bırakacak. Bir tesis denizden su aldığında sadece ısıtmıyor onu, aynı zamanda içindeki kimyasallar sebebiyle su, deniz canlılarının ölümüne de sebebiyet veriyor” şeklinde konuştu.

    Çevre kıyımı yapan bu tesislere karşı mücadele yürütmenin zorluğuna vurgu yapan Gündoğdu, “Çok ciddi bir rant var burada. Petrokimya çok güçlü ve elleri kolları her yere uzanıyor. Tek dayanak tırnak içerisinde hukuk sistemi. Toplumsal muhalefet ve mücadele burada belirleyici olacak” dedi.

    Fatoş SARIKAYA/ HATAY

  • HDP’den Kuraklık Raporu: Ciddi bir gıda krizi kapıda!-VİDEO

    HDP’den Kuraklık Raporu: Ciddi bir gıda krizi kapıda!-VİDEO

    PİRHA-HDP Ekoloji Komisyonu 2021 Kuraklık Durum Raporu’nu açıkladı. Yapılan sunumda “Türkiye’de geri dönülmez şekilde zarar gören ekosistemler vardır. 5 Haziran Dünya Çevre Günü’nde vurgulanması gereken en önemli sorun giderek artan kuraklık sorunudur” denildi.

    HDP Ekoloji Komisyonu “2021 Kuraklık Durum Raporu” başlıklı çalışmasını kamuoyu ile paylaştı. HDP Ekoloji Komisyonu Eş Sözcüleri Menekşe Kızıldere ve Naci Sönmez ile İzmir Milletvekili Murat Çepni’nin düzenlediği basın toplantısında gıda krizi ihtimali üzerinde duruldu.

    HDP Ekoloji Komisyonu Eş Sözcüsü Menekşe Kızıldere, 5 Haziran Dünya Çevre Günü sebebiyle yaptıkları açıklamada hazırladıkları kuraklık raporunun detaylarını paylaştı.

    Kızıldere, “Aslında Dünya Çevre Günü’nün teması kuraklık değil fakat Türkiye’nin gündemindeki en önemli çevre sorunu kuraklık ve bu giderek de artan bir sorundur” dedi.

    “ÇEVRE GÜNÜ İKTİDARIN POPÜLİST SÖYLEM GÜNÜNE DÖNÜŞTÜ”

    Menekşe Kızıldere, “5 Haziran iktidar tarafından altı boşaltılmış kavramların dillendirildiği, devletin yükümlülüklerini bireye yükleyen uyarıların yapıldığı ve ülkenin temel ve krizi halindeki ekoloji gündemlerinin görmezden gelindiği anlamsız bir iktidar popülist söylem gününe dönüşmüştür” diyerek şu açıklamayı yaptı:

    İklim krizi ve ekolojik varlıkları meta olarak gören sermaye ve sermaye destekçisi iktidarlar yüzünden zarar gören ekolojik varlıkların oluşturduğu ekosistemler çökmekte ve ekolojik krizler sistematik ve uzun vadeli şekilde gerçekleşmektedir. Ekosistem krizlerine dikkate çekmek ve çözüm sunmak için bu ekosistemlerin iyileştirilmesi adına bu yıl bu tema belirlenmiştir.
    Fakat Türkiye için ise 5 Haziran, ülkedeki ekolojik krizin açıkça ortaya konup, çözümler üzerine yoğunlaşılması gereken bir gündür. Sermaye talanının bir aracı haline gelen iktidarın bunu gerçekleştirmesi mümkün değildir. Türkiye’de yaşanan ekolojik krizlerin baş müsebbibi zaten iktidarın kendisidir.

    “EN ÖNEMLİ SORUN KURAKLIK SORUNUDUR”

    “Türkiye’de geri dönülmez şekilde zarar gören ekosistemler vardır. İklim krizi ile birlikte Türkiye’nin içinde bulunduğu coğrafyada hava olayları rejimi değişmiş, mevsimlerde değişme yaşanmış ve hava sıcaklıkları değişmiştir. Türkiye’de total hava sıcaklığı artmış ve bu artık kuraklık krizine dönüşmüştür. Türkiye’de 5 Haziran Dünya Çevre Günü’nde vurgulanması gereken en önemli sorun giderek artan kuraklık sorunudur.”

    “GIDA KRİZİ KAPIDA”

    “Kuru ve sıcak rüzgârlar tarlalara ekilen tohumların mahsule dönüşmeden çürümesine sebep olmakta, bununla birlikte bu mahsulleri sulayacak su rezervleri de bulunamamaktadır. Hayvan besicileri artan yem fiyatları ve susuzluk yüzünden iflas noktasına gelmiştir. Gıda piyasasında üreticinin zararı büyük sermaye gruplarının kârına dönüşmüştür. Halkın alım gücü düşmüş, gıda fiyatları kontrolsüz şekilde yükselmiştir ve daha da yükselecektir. Yoksulluk hatta açlık artık bir Türkiye gerçeğidir. Yurttaşlarımız canlarından vazgeçme noktasına gelmiştir.

    Mevcut iktidar ile birlikte kuraklık ve iklim krizi sınıfsal bir ekonomik kriz haline de gelmiştir. Kapıda çok ciddi bir gıda krizi vardır.”

    “ÇÖZÜM ÜRETECEK OLAN ŞEY SİSTEM DEĞİŞİKLİĞİDİR”

    HDP Ekoloji Komisyonu Eş Sözcüsü Naci Sönmez ise şu konuşmayı yaptı:

    “Türkiye’de çoklu bir kriz yaşıyoruz, bu krizin önemli ayaklarından biri siyasi ve ekonomik krizin içinde bütünsel olarak var olan ekolojik krizdir. Biz bu konuları birbirinden ayrı bir şekilde ele almıyoruz. Mevzu sadece bir çevre – yeşil sorunu değildir, aynı zamanda bu işin sınıfsal ve kapitalizmle direkt bağlantısını kuracak bir yerden ele alıyoruz. Küresel sermayenin topyekün yaşam alanlarına yönelik gerçekleştirdiği saldırılara karşı toplumsal uyanışlar da Türkiye’de kendisini gösteriyor. Köylerinde ve kentlerinde yaşamları tehdit altına alınan köylüler ve çiftçiler direnmeye çalışıyor; İkizdere’de ve Gürpınar’da olduğu gibi. Yine ekolojik yıkım kapsamında Cudi’de ve Dersim gözelerinde ve yurdun farklı yerlerinde nerede bir yaşam alanı tehdit altında ise orada ciddi toplumsal uyanışlar da açığa çıkmaya başladı. Bu, kapitalizmin 21. yüzyılda yaşam alanlarına yönelik gerçekleştirdiği topyekün bir sermaye saldırısıdır. Bu sermaye saldırısının karşısında sadece doğamıza ve çevremize sahip çıkarak değil bunu aynı zamanda kapitalizme karşı sınıfsal bir mücadele olarak kavramak istiyoruz.

    Bu sistemi topyekün değiştirecek, iklim ve ekoloji krizine de çözüm üretecek olan şey sistem değişikliğidir. Bu da tercihlerle ilgilidir. 5 Haziran Dünya Çevre Günü dolayısıyla kutlama merkezli değil tahrip edilen alanlara sahip çıkma merkezli bir siyasal mücadeleyi yürüteceğimize inanıyoruz.”

    EKOLOJİ MÜCADELESİ ÖZGÜRLÜKLER MÜCADELESİDİR”

    Programın bir diğer konuşmacısı olan İzmir Milletvekili Murat Çepni ise şunları söyledi:

    “Bulunduğumuz süreç, ekolojik yıkım süreci; hemen her gün yeni bir mücadele alanı anlamına geliyor. Yaşanan tüm sorunların kaynağı sermaye düzeninin ta kendisi. Biz de HDP olarak, bu mücadelenin tam ortasında olduğumuzu, çözüm önerimizin olduğunu söylüyoruz. İklim krizine dair yaklaşımlarımızı defaatle ortaya koyduk. Kuraklık meselesine dair de çözümümüz var. AKP – MHP Saray koalisyonunun 20 yıldır yürüttüğü ekolojik yıkım politikalarına karşı bir ekolojik parti olarak HDP hem çözüm önerilerini sunarak hem de halkımızın mücadelesinin tam olarak ortasında bir parti olarak sürdürmeye devam ediyoruz. Tüm kamuoyuna, tüm halklarımıza ekoloji mücadelesinin aynı zamanda bir demokrasi ve özgürlükler mücadelesi olduğunu bir kez daha söylüyoruz. Bu mücadeleyi birleşik bir hattan yükseltme çağrısı yapıyoruz.”

    PİRHA/ANKARA

  • ‘Amasız fakatsız iklim için adalet talep ediyoruz’-VİDEO

    ‘Amasız fakatsız iklim için adalet talep ediyoruz’-VİDEO

    PİRHA – Ankara iklim platformu üyeleri, küresel iklim grevi dahilinde Kuğulu Park’ta bir araya gelerek, “Herkesi tüm dünyada yükselmekte olan ekoloji ve iklim mücadelesine katılmaya ve bu değişimin bir parçası olmaya davet ediyoruz” çağrısı yaptı.

    Haberin videosu

    Ankara İklim Platformu üyeleri, Küresel İklim Grevi dahilinde Ankara Kuğulu Park’ta bir araya geldi. “İklimi değil sistemi değiştir” sloganı atan platform üyeleri, Kaz Dağları, Munzur, Hasankeyf ve daha birçok adreste sürmekte olan çevre felaketlerine dikkat çekti.

    Etkinliğe DİSK’e bağlı sendika yöneticileri de destek verirken basın açıklamasını Ankara İklim Platformu üyesi Buse Uçer okudu.

    Uçer, gezegenin bütünüyle tehlike atlında olduğuna dikkat çekerek, dünyada her gün yaklaşık 200 canlı türünün yok olduğunu söyledi.

    “AMASIZ, FAKATSIZ İKLİM İÇİN ADALET TALEP EDİYORUZ”

    Açıklamanın devamında şunlara dikkat çekildi:

    “6. kitlesel yok oluşun ortasındayız. Bu yok oluşa gitmenin temel sebebi mevcut üretim biçimi, tüketim ilişkileri ve yaşam biçimleridir. 1 Milyon canlı türü yok olma tehlikesi ile karşı karşıya. İnsan kaynaklı iklim değişikliği, sel, sıcak hava dalgası, kasırga, kuraklık gibi afetlere neden olarak yeryüzündeki tüm canlıların yaşamını tehdit ediyor. 100 Yıllık sıcaklık rekorlarının kırıldığı bir dönemdeyiz. Türkiye’nin içinde bulunduğu Akdeniz havzası ise son 900 yılın en ağır kuraklığını yaşıyor. İklim krizi yüzünden göçler artıyor. Sadece 2018’de dünyada 17 milyon insan göç etti. Son 10 yılda bu sayı 265 milyonu buldu. 2050 yılında ise 200 milyon insanın iklim nedeniyle göç etmesi bekleniyor. Türkiye’nin çeşitli yerlerinde örneklerini gördüğümüz dünya çapındaki ekolojik tahribat ve iklim krizi arasında doğrudan bir ilişki var. Yakın zamanda tekrar gündemimize giren Kaz Dağları, Munzur, Cerattepe, Salda Gölü, Hasankeyf, Kavaklık ve seri orman yangınları kısa dönemde telafi edilemeyecek ekolojik yıkımın örnekleridir. Birleşmiş Milletler İklim Konferansı Raporu bize iklim krizine karşı acilen somut önlemler almamız gerektiğini söylüyor. Bu kapsamda İsveçli 16 yaşındaki iklim aktivisti Greta’nın başını çektiği Türkiye’deki öğrencilerin de katıldığı iklim için okul grevi hareketi herkesi bu görevlere ve Türkiye için, iklim için hareket etmeye davet etti. İklim krizi yalnızca öğrencilerin omuzlarına yüklenmeyecek kadar büyük ve acil bir konudur. Etkilerini görmekte olduğunuz ve çok daha ağır şekilde göreceğimiz bütün bir ekosistem üzerinde yıkıcı etkiye sahip olan iklim krizine karşı hep beraber cevap vermek için Türkiye’nin de bir an önce harekete geçmesi gerekiyor.

    Bizler iklim ve ekoloji meselesini dert edinen her kesimden vatandaşlar olarak, şirketlerin kar hırsına devletlerin Ekonomik büyüme kaygısını korkunç sonuçlarına, fosil yakıt kullanımına, nükleer ve termik santrallere, madenlere, orman yangınlarına ve tahrip alanlarına karşı somut yaptırımlar ve değişimler talep ediyoruz. Herkesi tüm dünyada yükselmekte olan ekoloji ve iklim mücadelesine katılmaya ve bu değişimin bir parçası olmaya davet ediyoruz. Hemen şimdi, amasız ve fakatsız iklim için adalet talep ediyoruz.”

    PİRHA / ANKARA

  • Munzur Dağları Jeopark olma yolunda aday-VİDEO

    Munzur Dağları Jeopark olma yolunda aday-VİDEO

    PİRHA – Jeoloji Mühendisleri Odası Başkanı Hüseyin Alan, Munzur Dağları’nın maden sahası ilan edilmesinin ardından bölgenin Jeoparka dönüştürülmesi konusunda girişimlerini anlattı. Alan, “Türkiye’nin artık doğasını sadece bir kaynak alanı olarak gören yapıdan kurtulması gerekir” dedi.

    Haberin videosu

    Ülke genelinde doğanın maden uğruna talan edilmesine tepkiler sürerken gözlerin çevrildiği bir önemli nokta da Dersim oldu.

    İl genelinde en az 145 maden projesi sürerken 60 kilometre uzunluğundaki Munzur Dağları’nın tamamının da maden sahası ilan edilmesi kaygıları büyüttü.

    Jeoloji Mühendisleri Odası Başkanı Hüseyin Alan, ülkenin en temiz içme suyu kaynağını barındıran Munzur Vadisi’nin maden sahası ilan edilmesi altındaki tehlikelere dikkat çekti. Hüseyin Alan, vadinin Milli Park statüsünden çıkartılıp jeoparka dönüştürülmesi için Tunceli Belediyesi ile ortak çalışma yürüttüklerine dikkat çekerek şunları söyledi:

    GELECEK NESİLLERE AKTARMAK İÇİN…

    “Munzur Vadisi 1971 yılında vadinin küçük bir bölümü milli park statüsüne kavuşturmuş durumda. İçerdiği flora ve fauna özelliklerinden, endemik türlerden dolayı… Özellikle vadinin güneye bakan bölümlerinde altın madeni keşfinden sonra o bölgede yoğun bir ruhsat alındığını, hatta önemli derecede bakır emaresinin en azından kaynağının tespit edildiğini, bu yönde bölgede çalışmalar yürütüldüğünü de biliyoruz. Vadinin özellikle güney kısmında yoğun bir alanın madencilik amacıyla ruhsatlarının alındığını ve oraların kapatıldığını görüyoruz. Munzur vadisi Türkiye’nin ender güzelliklerine sahip alanlarından bir tanesi. Önemli bir ekosisteme sahip. Aynı zamanda jeolojik, jeomorfolojik 20’nin üzerinde buzul gölün olduğu, çok sayıda doğal varlığı da kendi içerisinde bulunduran bir alan. Bu nedenle de bu alanı tabii ki koruyarak gelecek nesillere aktarılması bugün ise jeo turizm, yani halkın kullanımına açarak kullanılması konusunda oda olarak bir çalışma yürüttüğümüzü de belirtmek istiyorum.”

    “EYLÜL’DE ‘JEO TURİZM OLANAKLARI ÇALIŞTAYI’ YAPILACAK

    Alan, Munzur Dağları’nın jeoparka dönüştürülmesi yönünde girişimlerinin sürdüğünü belirterek gelinen aşamaya dair şunları söyledi:

    “2015 yılında UNESCO Türk milli Komisyonu’nun başkanlığında MTA Genel Müdürlüğü ve odamızın da ortak olduğu Türkiye’deki jeopark alanlarının belirlenmesine ilişkin bir çalışma gerçekleştirdik. Bu çalıştaya yaklaşık iki yüze yakın bilim insanı katıldı. 150’ye yakın öneri geldi. Bunlardan iki tanesini biz önermiştik. Bir tanesi Munzur Vadisi, ikincisi de Karapınar bölgesiydi. Her iki alan da ilk 15’e girdi. Biz de 2016 yılında yaptığımız genel kurulda gerek Karapınar için gerekse Munzur Vadisi’nin jeopark alanına dönüştürülmesi konusunda bir çalışma başlattık. O tarihlerde ilgili yerel idareler ile görüştük ama 15 Temmuz’da Türkiye ağır bir saldırıya uğradı. Sonuç itibari ile gelen siyasi yapı, kayyımların atanması, bölgenin ziyarete kapatılması nedeniyle bu çalışma kısmen akamete uğramıştı. 31 Mart seçimlerinden sonra yeniden bunu aktif hale getirdik. Önümüzdeki günlerde de 24-25 Eylül tarihleri arasında odamız ve Tunceli Belediyesi ve çok sayıda kurumun da desteğiyle o bölgede Munzur Vadisi’nin jeopark potansiyeli ve jeo turizm olanakları çalıştayını gerçekleştireceğiz.”

    JEOPARKLARIN ÖNEMİ NEDİR?

    Jeoparkların önemine vurgu yapan Alan, “Türkiye’nin artık doğasını sadece bir kaynak alanı olarak gören yapıdan kurtulup ‘derin ekoloji’ dediğimiz felsefik yapıya hızla geçmek durumunda. Doğa turizmi bütün dünyada gelişiyor bu konuda Türkiye’nin de örnek alması gerektiğini düşünüyoruz.” diyerek şunları söyledi:

    “Jeopark bir kez tüketildiğinde veya yok olduğunda bir daha yerine koyamadığımız ender görülen jeolojik, tektonik mağaralar, buzul gölleri gibi çok sayıda doğal varlığın korunması; sadece korunması değil bunların tespit edilmesi, raporlanması ve bunların koruma statüsüne alınması çerçevesinde yürütülen bir işlem. Dünyada son derece yaygın kullanılıyor. Ülkemizde bir tek Kula Salihli Jeoparkı söz konusu. Mesela Çin’de 34 tane jeopark var. Onlar bunu stratejik bir hedef olarak önlerine koymuş durumda. 2030 yılında UNESCO’ya tescil edilmiş 90 tane alana çıkarma konusunda çalışmalar yürütüyor. Avrupa ülkeleri de bu konuda çalışmalar yürütüyor. Türkiye bu konuda geç kaldı. Çin 2030 hedefi ile sadece Jeo turizm yoluyla 2.6 trilyon dolar gelir bekliyor. Hem doğasını koruyor, hem gelecek nesillere aktarıyor hem de insanlığın hizmetine sunarak yerel kalkınmayı sağlayacak bir motor güç anlayışı kullanıyor. 81 ile 81 jeopark projesi başlattık.”

    BÖLGE HALKINA DESTEK SUNACAK PROJE: JEOPARK

    Hüseyin Alan, doğanın, maden çalışmalarından elde edilecek gelirden çok daha değerli olduğunu ifade ederek şunları ekledi:

    “Bazı alanlarımız madenden çok daha fazlasını barındırıyor. Bunlardan bir tanesi de Munzur Vadisi. Bugün orada madencilik işletmesi yapsak, darmadağın etsek elde edeceğimiz gelir sınırlı. Ve bir daha da o doğayı yerine koyamayacağız. Bir kez tükettiğimizde artık yenilenmeyecek ender alanlardan bir tanesi. Bu doğayı koruyarak yerel halkın da destekleneceğini düşünüyoruz.”

    Maden çıkarılması konusunda iktidarın, bilirkişi olarak Jeoloji Mühendisleri Odası’na danışmadığını söyleyen Alan, “Çünkü biz, hoşlarına gitmeyen düşünceleri de dile getiriyoruz” dedi.

    Alan sözlerine şöyle devam etti:

    “Jeoloji Mühendisleri Odası olarak 2O bini aşkın üyemiz var. 3 bini aşkın üyemiz madencilik sektöründe çalışıyor ve bu işin arama ve işletme geliştirme işlerinde görev alıyor. Kendi yaptığımız mesleği bizim reddetmemiz mümkün değil. Çünkü bina yapıyoruz, demir, çimento lazım. Tabii ki madencilik olacak ama ‘her yerde, her şeye rağmen o alanı işleteceğim’ diye bir anlayış söz konusu olamaz. Artık Bakanlığın da kendisini buna göre şekillendirmesi gerektiğini düşünüyoruz.”

    Eren GÜVEN – Cebrail ARSLAN / ANKARA

  • Kuzey Ormanları’ndaki ağaç kıyımı meclis gündeminde

    Kuzey Ormanları’ndaki ağaç kıyımı meclis gündeminde

    PİRHA- Kuzey Ormanları’nda yaşanan ağaç kıyımı HDP İstanbul Milletvekili Ali Kenanoğlu tarafından hazırlanan soru önergesiyle Meclis gündemine taşındı. Kenanoğlu, Çevre Bakanı Murat Kurun’a ÇED raporunda hatalı ve yanıltıcı bilgilere yer verenlerin hala bakanlıkta çalıştığını bu kişiler hakkında işlem yapılıp yapılmayacağını sordu.

    Kuzey Ormanları’ndaki ağaç kıyımı ilişkin açıklanan ÇED raporlarının yanlış ve eksik bilgiler içerdiğine önerge kapsamında dikkat çeken Kenanoğlu, ÇED raporunda belirtilenin 5 katı büyüklüğünde bir ağaç katliamı yaşandığına ve Kuzey Ormanları ekosisteminin gördüğü/göreceği zararın boyutlarının tahmin edilenin ötesinde olacağına dikkat çekti. 

    Hatalı ÇED raporu hazırlanmasının sorumlularının görevlerine devam edip etmediklerini soran Kenanoğlu,  bu kişiler hakkında bakanlığın bir inceleme başlatıp başlatmadığına da önergedeki sorular içerisinde yer verdi.

    Kenanoğlu, Kuzey Ormanları’nın İstanbul için ciddi oksijen ve temiz hava kaynağı olduğunu belirterek, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı Murat Kurum’a şu soruarı yöneltti;

    • ÇED raporunda hatalı ve yanıltıcı bilgilere yer verenler hala bakanlığınızda mı çalışmaktadır? Bu kişilerin bakanlığınızdaki görevi devam etmekteyse haklarında herhangi bir işlem başlatacak mısınız?
    • Raporda belirtilenin yaklaşık 5 katı büyüklüğünde ağacın rant üretmek amaçlı kesildiği iddiaları bakanlığınızca nasıl değerlendirilmektedir?
    • İstanbul’da bozulan ısı dengesi sorununun giderilmesi üzerine bakanlığınızın projeleri, çalışmaları var mıdır? (HABER MERKEZİ)

  • Kenanoğlu, Eybek Dağı’nda yapılması planlanan santrali meclise taşıdı

    Kenanoğlu, Eybek Dağı’nda yapılması planlanan santrali meclise taşıdı

    PİRHA – Milletvekili Ali Kenanoğlu, Eybek Dağı’nda kurulması planlanan RES (Rüzgar Enerji Santrali) Projesini meclis gündemine taşıdı. Endemik türlerin yok olma tehlikesine dikkat çeken Kenanoğlu, “ÇED raporunun bitki listesi bölümünde, Eybek Dağı’nda endemik bitki türüne rastlanmadığını rapor eden kişi ve kurumlar hakkında bir teftiş süreci işletilecek midir?” sorusunu yöneltti.

     HDP İstanbul Milletvekili Ali Kenanoğlu, Polat Enerji A.Ş. tarafından Balıkesir ve Çanakkale arasında bulunan Kazdağı silsilesi içerisinde yer alan Eybek Dağı’nda kurulması planlanan Duygu RES Projesini meclis gündemine taşındı.

    Projeye ilişkin soru önergesi hazırlayan Kenanoğlu’na göre ÇED raporu çok sayıda hatalı ve yanıltıcı değerlendirmeler içermekte.

    ENDEMİK TÜRLER TEHLİKE ALTINDA

    Kenanoğlu, yöre halkının Duygu RES Projesini istemediğini ifade ederek, inşanın 1992 yılında koruma altına alınan Kazdağı Milli Parkı sınırlarına çok yakın bir mesafede olduğunu belirtti. Kenanoğlu ayrıca söz konusu bölgenin çok sayıda endemik türe ev sahipliği yaptığını da vurgulayarak, “Kazdağı ekosisteminde, Duygu RES Projesi’nin hayata geçirilmesi durumunda endemik türlerin korunması ve yeniden üremesi noktasında ciddi zorluklarla karşı karşıya kalacaktır” dedi.

    “ALANIN ORMANSIZLAŞMASI SÖZ KONUSU”

    Kenanoğlu, hazırladığı soru önergesinin Çevre ve Şehircilik Bakanı Murat Kurum tarafından cevaplandırılmasını isteyerek şunları kaleme aldı:

    “Polat Enerji A.Ş. tarafından Eybek Dağı’nda yapılması planlanan Duygu RES Projesi kapsamında 40 türbin Eybek Dağı’nın muhtelif yerlerine yerleştirilecektir. Proje Balıkesir ili Edremit ilçesi Yaşyer ve Hacıarslanlar mahalleleri, Havran ilçesi Fazlıca ve Tarlabaşı mahalleleri ile Çanakkale ili Yenice ilçesi Armutçuk, Kıraçoba, Kalakbaşı ve Karaaydın köyleri arası bir lokasyonda faaliyet gösterecektir. Bu türbinlerin 37 adedi 4 MWe, 3 adedinin ise 0,9 MWe kapasitesinde olacağı; türbinlerin 7 adedinin tarım alanları, 33 adedinin de ormanlık alan içerisinde yer alacağı belirtilmektedir. Projenin faal olmasıyla birlikte 328.600 m2’lik bir alanın ormansızlaşması söz konusu olacaktır.

    Tüm bunlar ışığında,

    -Türkiye’nin kurulu gücü 87.000 MWe ve 2018’de kullanılan enerji miktarı 47.000 MWe iken, bir diğer deyişle 2028 için bile fazla kurulu güç söz konusu iken, ekosisteme zarar verecek yeni projelere neden ihtiyaç duyulmaktadır? Bu projelere neden onay verilmektedir?

    -Edremit Körfezi’ne akan dereler üzerinde yürütülen baraj ve ıslah çalışmalarının körfez ekosistemi üzerindeki olumsuz etkileri biliniyorken Edremit Körfezi’yle teması olan ve proje alanı kapsamında yer alan yeraltı ve yerüstü su kaynaklarının akışını değiştireceği bilinen Duygu RES Projesi’nin Edremit Körfezi’nde yol açacağı tahribatın önüne geçmek için önlem(ler) alınmış mıdır?

    -Projenin bölgedeki heyelan ve toprak kayması riskini arttıracağı düşünüldüğünde heyelan ve toprak kaymasınının önüne geçmek adına yeni önleyici mekanizmalar geliştirilmiş midir?

    -Urla, Çeşme ve Karaburun’da kurulan RES’lerin yukarıda da belirtilmiş olan olumsuz etkileri gözönüne alındığında yerleşim yerlerine yakın kurulması planlanan Duygu RES Projesi’ne bakanlığınız ve bağlı kurumlar hangi gerekçelerle onay vermektedir?

    -ÇED raporunun bitki listesi bölümünde, yapılan çalışmalar neticesinde yanıltıcı bir şekilde Eybek Dağı’nda endemik bitki türüne rastlanmadığını rapor eden kişi ve kurumlar hakkında bir teftiş süreci işletilecek midir?

    -Türbinler monte edildikten sonra kuş göç hareketlerini gözlemlemeye devam etmek sonucu nasıl etkileyecektir? Kuşlara, yarasalara ve memelilere zarar verdiği saptanırsa türbinler sökülecek midir?”

    PİRHA/ANKARA

  • Balıkesir’de yapılması planlanan barajlar ve ‘dere ıslah projeleri’ meclis gündeminde

    Balıkesir’de yapılması planlanan barajlar ve ‘dere ıslah projeleri’ meclis gündeminde

    PİRHA – HDP İstanbul Milletvekili  Ali Kenanoğlu, Balıkesir’de Devlet Su İşleri (DSİ) tarafından inşa edilen barajları ve yürütülmekte olan “dere ıslah projeleri”ni meclis gündemine taşıdı. 

    Halkların Demokratik Partisi (HDP) Balıkesir Milletvekili Ali Kenanoğlu, Devlet Su İşleri (DSİ) tarafından inşa edilen barajları ve yürütülmekte olan “dere ıslah projeleri”ni meclis gündemine taşıdı. Kenanoğlu, Çevre ve Şehircilik Bakanı Murat Kurum tarafından yanıtlanmasını istediği önergede, projelerin bölge ekosistemine ve bölge halkının sağlığına vereceği zararlara dikkat çekti.

    “HALKIN SAĞLILIĞINDA HASARA YOL AÇACAK”

    Balıkesir’in Edremit Körfezi’ne dökülen dere ve çaylar üzerinde HES’lerin yapılmak istendiği fakat bölge halkının tepkisi üzerine projelerin hayata geçirilmediği belirtilen önergede, HES’lerin yapılması planlanan bölgelerde DSİ tarafından içme suyu amaçlı barajların yapılması kararı alındığı belirtildi.

    İnşa edilmesi planlanan barajların bölge iklimine, su rejimine ve tarımına karşı olumsuz etkilerinin olacağı belirtilen önergede, projelerin bitki ve hayvan türleri çeşitliliğini olumsuz yönde etkileyeceğini ve nehrin ekosistemini tahrip edeceğine dikkat çekildi.

    Kurulacak barajların su kaynaklarının kimyasal karakterini değiştireceği ve bölge halkının sağlığında hasara yol açacağının altı çizilen önergede, meskun yerleşim yerlerindeki dere ıslah projelerinin esas amacının yağmur suyu taşkınlığını önlemek olduğunu ancak devam etmekte olan ıslah projeleriyle kirli atıkların denize deşarj edildiğine dikkat çekti.

    Bu bağlamda Kenanoğlu, Çevre ve Şehircilik Bakanı Murat Kurum’a şu soruları yöneltti;

    • Yapılması planlanan barajların yol açacağı ekolojik tahribatı önlemek adına bakanlığınıza bağlı kurum olan DSİ tarafından ne gibi önlemler alınması düşünülmektedir?
    • Dünya çapında, ekosisteme verdikleri zararların tespit edilmesi üzerine, barajlar devre dışı bırakılırken, ülke çapında yeni barajlar yapılmasının planlıyor olması nasıl açıklanmaktadır?
    • Dere ıslah projelerinin Balıkesir’in meskun yerleşim alanlarında ortaya çıkardığı çevre kirliliğini engellemek adına ne gibi önlemler geliştirilecektir?
    • Körfez Bölgesi’nde bulunan fabrikaların atıklarını derelere bırakmalarının önüne geçmek adına uygulanan bir yaptırım söz konusu mudur? (HABER MERKEZİ)
  • ‘Munzur’un gelecek kuşaklara aktarılması bir zorunluluktur’-VİDEO

    ‘Munzur’un gelecek kuşaklara aktarılması bir zorunluluktur’-VİDEO

    PİRHA – Dersim’in kutsalı olan Munzur Nehri’ndeki yapılaşmaya ve çevre kirliliğine ilişkin PİRHA’ya konuşan Avukat Barış Yıldırım, bölge ekolojisinin parametrelerinin bozulmaması için Munzur’un özellikle atıklara karşı korunması gerektiğini ve yapılaşma faaliyetlerinin hukuka aykırı olduğunu belirtti. 

    Munzur Vadisi Milli Parkı’ndaki yapılaşma faaliyetlerine ve diğer insan etkileşimlerine ilişkin PİRHA’ya konuşan Avukat Barış Yıldırım, Havaçor Deresi ve Mercan Suyu’ndan da kaynak bulan Munzur Nehri’nin özellikle atıklara karşı korunması gerektiğini belirterek “Munzur Nehri aynı zamanda milli park olan bir sahaya yaşam veriyor. Bu bölgede doğrudan atıkların Munzur Nehri’ne akıtılmasını engellemek lazım. Onun için öncelikle burada yerleşim yerlerinde, Ovacık ilçesinde ve Munzur Nehri’ne su taşıyan sahaları içeren köylerde atık su arıtma tesisleri zorunlu. Fakat bugüne kadar biyolojik atık su arıtma tesisleri maalesef inşa edilememiş. Yine katı atıklar da bertaraf edilemeden, gelişigüzel olarak coğrafi ortamlara bırakılıyor. Bu da bölge ekolojisinin parametrelerinin bozulmasına sebep oluyor” ifadelerini kullandı.

    “MUNZUR’DAKİ YAPILAŞMA HUKUKA AYKIRIDIR”

    Yapılaşma faaliyetlerinin hukuka aykırı olduğunu dile getiren Yıldırım, şunları kaydetti:

    “Munzur Vadisi Milli Parkı sınırları içerisinde çeşitli yapılaşma faaliyetleri mevcut; bulunduğumuz Ana Fatma Ziyareti mevkiinde de görülüyor. Milli park sınırları içerisinde 2873 sayılı Milli Parklar Kanunu ile 1985 yılında yürürlüğe giren Milli Parklar Yönetmeliği’ne göre Milli Park Uzun Devreli Gelişme Planı’nda yer verilmeyen hiçbir yapı inşa edilemez. Şu an Munzur Vadisi Uzun Devreli Gelişme Planı, Ankara 3. İdare Mahkemesi’nde açtığımız davada verilen karar ile iptal edildi. Zira 18 Nisan 2011 tarihinde Munzur Vadisi Milli Parkı sınırları içerisinde yapımı planlanan baraj ve HES projeleri için bakanlık üstün kamu yararı alarak yine 2012 yılının Temmuz’unun 6’sında da üstün kamu yararı doğrultusunda uzun devreli gelişme planını uygulamıştı. Şuan için burada gördüğümüz Doğa Koruma Milli Parklar Genel Müdürlüğü tarafından oluşturulan yapı yerleşkesi hukuka aykırı hale gelmiş durumda. Yine görüyoruz; Dersim halkının kutsal bildiği Ana Fatma bölgesinde çeşitli yapılar var. Bu yapıların bulunması hukuka aykırıdır.”

    “VADİDE BULUNAN CANLILARIN ORTAMINA KOLAYCA ETKİ EDİLİYOR”

    Bölgedeki insan etkileşimine dikkat çeken Yıldırım, “Son dönemlerde özellikle ilin tanıtımından kaynaklı yüksek miktarda turist diyebileceğimiz insanlar bölgeye geliyorlar. Fakat gördüğümüz kadarıyla maalesef milli park sınırları içerisinde Doğa Koruma Mevzuatı uyarınca alınması gereken tedbirler alınmadığı için gelişigüzel atıklar bırakıldığı gibi, bu sahada yaşayan başta dağ keçileri olmak üzere, vaşak, su samuru, Avrupa’nın yaban hayatını koruyan sözleşmeye göre koruma altında olan pek çok canlının habitat ortamına kolayca etki ediliyor. Bu canlıların habitat ortamlarına kolayca, izin alınmadan girilip çıkılması açıkçası doğal yaşam ortamlarına ciddi zarar veriyor. Su kaynaklarının azaldığı dönemlerde yoğun şekilde Munzur Vadisi boyunca Ovacık-Tunceli Karayolu boyunca yapılan piknik faaliyetlerinden kaynaklı dağ keçileri su kenarına inip su içemiyorlar. Bu doğal döngüyü sekteye uğratabilecek bir durum” dedi.

    “MUNZUR; DÜNYA KÜLTÜR MİRASI LİSTESİNE ALINMALIDIR”

    “Munzur Gözeleri, Munzur Nehri’nin en önemli kaynaklarından bir tanesi. Birinci derece doğal sit alanı olmasına rağmen; maalesef insan etkileşimine çok açılmış durumda. Hatta orada Fırat Kalkınma Ajansı’nın projesi söz konusuydu. Biz projenin hukuka aykırı olduğunu yetkililere de belirttik. Proje sahası değiştirildi. İnsanlığın evrensel mirası; Munzur Vadisi Milli Parkı Dünya Kültür Mirası listesinde yer alması gereken bir saha. Bu listede yer alabilmek için belirlenmiş on tane kriter vardır, bir tanesi olduğunda bu listeye girilebiliyor” diye konuşan Yıldırım, sözlerini şöyle sürdürdü:

    “Munzur Vadisi bu kriterlerden altısını birden karşılıyor. Dünyadaki örnekleri gibi, Afrika, Avrupa ve Amerika’da yer alan çeşitli milli parklar Dünya Kültür Mirası Listesi’nde. Munzur, bu listede olmayı hak ediyor. Bizler, buradaki ilgililerin Munzur Vadisi’nin Dünya Kültür Mirası Listesi’ne alınması için girişimlerde bulunmasını istiyoruz.”

    “TİCARİ YAKLAŞIMLAR; DERSİM HALKININ VİCDANINI ZEDELİYOR”

    “Bölge, Alevilik açısından önemli kültür mirası alanlarından. Ana Fatma, Munzur Gözeleri, Halvori Gözeleri gibi önemli ziyaretgah alanlarını barındırıyor. Alevilik açısından kutsi yer barındıran ve ibadet sahası durumunda olan bu bölgelerin ticari yaklaşımlarla ele alınması da Dersim halkının vicdanını zedeleyen bir durum” diyen Yıldırım, şunları belirtti:

    “Maalesef ülkemizde şöyle bir yaklaşım var; yatırım denilince akla beton, demir, inşaat geliyor. Munzur Gözeleri’nden başlayarak sit alanının bitiminden sonra da milli park statüsüne sahip bir sahanın yapılaşmaya tamamen kapatılması lazım. Ekolojik parametreleri korumazsanız; o bölgenin doğa koruma statüsüne sahip olmasının anlamı kalmaz. Buranın milli park ilan edilme sebebi; tabiat açısından olağanüstü evrensel kriterlere sahip olması. Bu sahayı yapılaşmaya açtığınız takdirde bölgenin ekosistemi değişir.”

    “İNSAN ETKİLEŞİMİNE AÇIK ALANLARDA YABAN HAYATI EKOLOJİSİ YOK OLUR”

    Munzur’daki canlı çeşitliliğine değinen Yıldırım, “Munzur’un halihazırdaki parametreleri değişip su kirlenirse buradaki endemik tür olan Munzur alabalığı yok olur. Munzuır alabalığı temiz ve soğuk akarsularda yaşayan bir tür. Su samurları da sadece temiz akarsularda yaşarlar. Arıtması olmayan bir bölgede yapılaşma artarsa netice itibarıyla bu suyun parametreleri kirlenirse o canlılar burada yaşamaz. Örneğin çengel boynuzlu dağ keçileri; geçen yıl Pülümür ilçemizde akan çaya Hasangazi bölgesinden döküldüğü ifade edilen insan kaynaklı atıklardan dolayı yüzlerce dağ keçisi telef oldu. Bu bizler için başlı başına bir gösterge. Su, toprak ve hava kirlenirse buradaki endemik canlılardan başlamak üzere yaban hayatı ekolojisi iflas eder. Dolayısıyla insan etkileşimine kapalı olması lazım. Nasıl ki ayıları, kurtları şehirde görmek doğal olarak karşılanmıyorsa insanları da yaban hayatı ortamında görmek makul karşılanmamalı. İnsan etkileşimine açık olan akarsularda, topraklarda yaban hayatı ekolojisi yok olur” diye konuştu.

    Yıldırım, milli parktaki kontrolsüz insan etkileşimine ilişkin ise şunları söyledi:

    “Bahar aylarıyla birlikte Munzur coşkun akıyor. Şehir merkezinde, geçmişte kaçak bir şekilde inşa edilen Uzunçayır Barajı’nın yüzeyi olduğu gibi çöp. Bu çöpler, Munzur’un debisinin artmasıyla götürülüyor. İnsanların, buranın korunmamasından kaynaklı bıraktığı çöpler. Milli parkta kontrolsüz insan etkileşiminin olduğunun göstergesidir bu.”

    “MİLLİ PARKLARDA GÖREVLİ BULUNDURULMASI ZORUNLUDUR”

    Munzur Vadisi Milli Parkı’nda yetkililerce yapılması gerekenleri aktaran Yıldırım, “Çevre sağlığının korunması zorunlu. Herkesin sağlıklı bir çevrede yaşama hakkı vardır. Devletin çok önemli bir kanunu var; tabiat varlıklarını koruma kanunu. Bu kanuna göre doğal yaşam korunmalı, aksi takdirde cezai işlem yapmak zorunlu. Milli parklarda yapılmaması gerekenlere ilişkin insanların bilinçlendirilmesi söz konusu. Bu kanuna muhalefet edenlere adli süreçlerin işletilmesi söz konusudur. Milli parkta görevli bulundurulması zorunludur. Belirli olan mesire alanları dışında piknik yapmak suçtur. Endemik türlerin olduğu coğrafyaya beşeri faktörlerle müdahale edilirse doğa yok olur. Devletin tüm kurumlarının Valilik koordinasyonuyla kanun çerçevesinde bir araya gelerek Munzur Vadisi Milli Parkı’nda alınması gereken tedbirleri noktasında iş birliği yapması lazım. Yerel yönetimlerle birlikte. Belediyelerimiz, il genel meclisimiz, devletin ilgili bakanlıkların taşra teşkilatları. Türkiye,’de toplamda 45 milli park var. En güçlü ekosisteme sahip milli park Munzur Vadisi Milli Parkı’dır. En son tespitlere göre 1900 bitki saptanmış. Bu miktar artacak. Bu kadar küçük bir sahada neredeyse Avrupa ülkelerinin birçoğunu geride bırakacak bitki var” diye belirtti.

    “BÖLGEDEKİ KÜLTÜREL MİRAS KORUMA ALGISI RESMİ DÜZEYDE ÇOK ZAYIF”

    “Turizm, bir kalkınma modeli olarak elbette değerlendirilebilir. Munzur Gözeleri’nin, milli parkın tahrip edildiği, akarsuyun kirletildiği turizm yaklaşımına karşıyız. Hukuksal olarak karşısında durmaya devam edeceğiz. Munzur’un kirletilmesine göz yumulmasını kimse beklemesin. Bunu en başta vicdan ve hukuk yasaklıyor. Biz bu faaliyetlerin mevzuat hükümlerin içerisinde idame ettirilmesini, insan etkisinin minimum düzeyine inmesine ilişkin hukuksal mücadelemizi devam ettireceğiz” ifadelerini kullanan Yıldırım, sözlerini şöyle sürdürdü:

    “Munzur Vadisi’nin farklı mevkiilerinde milli park binaları inşa edilmiş ve binalarda kalan muhafaza memurları milli parkın korunması noktasında faaliyetler yürütmüşler. Fakat şimdi milli parkın hiçbir yerinde personel yok. Buradan yetkililere çağrıda bulunuyoruz. Bu milli park evrensel ölçekte bir sahadır. Buranın korunması lazım. Bölgedeki kültürel miras koruma algısı resmi düzeyde çok zayıf.

    Milli parklarda hangi fiiller sergilenemez noktasında maalesef yetkili uyarıları yok. Herhangi bir ziyaretçi bu vadide nelerin yasak olduğunu, nelerin serbest olduğunu bilecek durumda değil. Bunun için öncelikle milli parkın girişine birçok örnekten esinlenerek giriş bölümü oluşturulmalı. Milli parka gelen kişilere bilgilendirme yapılmalıdır.”

    “MUNZUR’UN GELECEK KUŞAKLARA AKTARILMASI ZORUNLULUKTUR”

    Yıldırım, Munzur Vadisi Milli Parkı’ndaki yaban hayatı ekolojisinin tahribata uğramaması ve bölge ekolojisinin parametrelerinin bozulmaması için şöyle çağrı yaptı:

    “Biz gerek ulusal düzeyde gerekse uluslararası düzeyde insanlığın evrensel, kültürel ve doğal mirası olan bu sahanın korunması çağrısı yapıyoruz. Çünkü Munzur Vadisi’ne yönelik insan etkileşimi bu şekilde devam ederse buradaki ekosistem değerlerinin bozulacağı çok açık. Bizim en büyük çağrımız şu; Munzur Vadisi Milli Parkı, Dünya Kültür Mirası listesine alınmalıdır. Bizim en büyük çalışmamız da buna odaklanmış durumda.

    Güçlü bir florastik ve faunastik bir zenginliğe sahip olan Munzur Vadisi Milli Parkı’nın korunması, gelecek kuşaklara aktarılması bir zorunluluktur.

    Buraya gelen her bireyin şunu özellikle nazara alması gerekiyor; burası insanlara ait değil, burası insanın da bir parçası olduğu ekosisteme ait. Dünyada hiçbir canlı ekosisteme zarar vermez. Fakat insan evladı bunu yapıyor. Bu bilinçle hareket etmek gerekiyor. Kısa vadede buradaki bu yapılaşma olgusuna, kirlilik olgusuna dikkat çekmezsek, bu noktada gerekli hassasiyeti üretmezsek buradaki parametreler tamamen bozulur. Milli parkı milli park yapan özellikler ortadan kalkarsa milli park da ortadan kalkar.

    Dersim’in kurumlarıyla, halkıyla, basınıyla birlikte yan yana yürüyerek bu süreci, Dersim’in doğal ve kültürel mirasının korunarak gelecek kuşaklara aktarıldığı olgu döngüsüne evrilmeyi arzuluyoruz.”

    Hüseyin YAŞAR/DERSİM