PİRHA-Kendisi de bir Roman olan Sıfır Ayrımcılık Derneği Başkanı Elmas Arus, 1938-1945 Roman Soykırımı’nı değerlendirdi. “38-45 yılları arasında yapılan soykırım Romanların yaşadıklarının eti kemiğe bürünmüş bir haliydi” diyen Arus, Romanların hem Anadolu topraklarında hem de Avrupa’da diğer halklar tarafından ayrımcılığa uğradığını belirtti.
Romanlar tüm dünyada ayrımcılığa uğrayan, yerinden edilen ve katledilen ötekilerden oldular. Egemen halklar tarafından sistematik olarak ayrımcılığa uğrayan ve bunun ötesinde Nazi Almanya’sında 1938 ve 1945 yılları arasında katledildiler. Nazi Almanya’sı konuşulduğunda Yahudi katliamı sık sık bahsedilirken Roman katliamı görmezden geliniyor. Sıfır Ayrımcılık Derneği Başkanı ve Buçuk Belgeseli’nin yönetmeni Elmas Arus Roman Katliamı’nı, katliama giden süreci ve Romanların sorunlarını Pir Haber Ajansı’na anlattı.
1938-1945 Roman Soykırımı’na giden süreci aktaran Elmas Arus sistematik olarak önce Romanların kamuya girmelerinin engellenmesi, kadınların kısırlaştırılması, ardından ise Romanların seçme ve seçilme haklarının ellerinden alınmasıyla katliama hazırlık yapıldığının altını çizdi.
“DİLLERİNİ KONUŞTUKLARI İÇİN ÖLDÜRÜLDÜLER”
Elmas Arus, Romanların hem Anadolu topraklarında hem de Avrupa’da diğer halklar tarafından ayrımcılığa uğradığını belirterek, Romanların dillerini konuştukları için çoğu kez ölümle cezalandırıldıklarını dile getirdi ve şunları ekledi:
“38-45 yılları arasında yapılan soykırım Romanların yaşadıklarının eti kemiğe bürünmüş bir haliydi. Özellikle sistematik olarak başladı. Kamuya girmeleri engellendi, daha sonra Roman kadınları kısırlaştırıldı. Seçme ve seçilme hakları elinden alındı. Diğer taraftan çalışabilecek Romanlar öncelikle çalışma kamplarına gönderilerek buralarda özellikle savaş aletlerinin üretilmesinden diğer alanlara kadar çalıştırıldı. Ölenler orada öldü, ölmeyenler ise gaz odalarında yok edildi. Ancak Romanların bu anlamda hayatlarının sona ermesi mücadelenin sona ermesi anlamına gelmedi.
“BİR ÇOK AVRUPA ÜLKESİ ROMAN SOYKIRIMI’NI TANIDI”
1979’a kadar diğer soykırımların tanınması gerçekleşse de Roman Soykırımı tanımlanmadı. 2015 senesinde Avrupa Parlamentosu 2 Ağustosu hem soykırımın tanınması günü hem de anma günü olarak ilan etti. Resmi olarak tanımasıyla birlikte birçok Avrupa ülkesi Roman Soykırımı’nı tanıdı.
ROMANLARIN % 80’İ YOKSULLUK İÇERİSİNDE
Romanların günümüzdeki sorunlarını dile getiren Arus, % 80’nin derin yoksulluk içerisinde olduğunu ve sağlıklı barınma koşullarında yaşamadığını vurguluyor.
Sıfır Ayrımcılık Derneği başkanlığı da yapan Arus, hak temelli mücadele yürüttüğünü ve 34 Roman örgütüyle beraber oluşturdukları ağla birlikte hem yerel hem ulusal hem de uluslararası alanda özellikle yerelin sesi olarak politika geliştirdiğini ve hem hükümeti hem de uluslararası kurumlara Romanların temel sorunlarını ileterek lobi çalışmaları yaptıklarını belirtti.
“YAN YANA DURARAK BU TEKLEŞTİRME HALİNDEN KURTULMAK MÜMKÜN”
Aynı zamanda belgeselci olan Arus kamerasını toplumsal farkındalık aracı olarak kullanıyor. Yönetmen ve aktivist olan Arus yan yana durarak bu tekleştirme halinden kurtulmanın mümkün olduğunu, diğer taraftan mücadelenin hep birlikte olması gerektiğini söyleyerek, ezilen tüm halkları ortak mücadeleye çağırdı.
PİRHA- Roman kadınlar, Roman Diyalog Ağı’nın (RODA) Güçlendirilmesi Projesi’nin açılış toplantısı kapsamında, Avrupa Birliği Türkiye Delegasyonu Başkanı Christian Berger ile bir araya geldi. Önceki gün Zoom uygulaması üzerinden gerçekleşen toplantıya, çeşitli illerden 22 Roman kadın katıldı. RODA Ağı üyesi kadınlar, sağlıksız barınma koşulları, yetersiz beslenme, eğitime erişememe, maruz kaldıkları ayrımcılık başta olmak üzere, yaşadıkları birçok sorunu dile getirerek çözüm önerilerinde bulundu.
Gebze Teknik Üniversitesi İktisat Bölümü Öğretim Üyesi Doktor Hande Barlın’ın yönettiği toplantı, Roman kadınların hikayelerinden oluşan bir video ile başladı. Video gösterimi sonrasında, açılış konuşması yapan Barlın, 2010 yılında yapılan Roman açılımından bu yana sorunların erkek gözüyle aktarıldığını, kadınların bu sürecin dışında kaldığını belirtti. Roman kadınların ilk kez “Biz de burdayız…” diyerek bir araya geldiğine dikkat çeken Barlın, kadınların gerek hak temelli çalışmalarda gerek kamu – STK diyaloğunun sağlanmasında katılımcı rol alacağı bir sürece girdiklerini söyledi.
Barlın sözü, Avrupa Birliği Türkiye Delegasyonu Başkanı Christian Berger’e devretti.
Roman kadınlarla buluştuğu için mutlu olduğunu belirterek söze başlayan Berger, toplumda birçok ağın bulunduğunu, kadın katılımının çokluğu dolayısıyla RODA ağını özel bulduğunu ifade etti.
Avrupa Birliği olarak Romanlara ilişkin birçok projeye destek verdiklerini kaydeden Berger, toplumla ilgili ilerleme kaydedilse de sürecin inişli çıkışlı olduğuna dikkat çekti. Bir yandan çadırları yıkılan İzmirli Romanları hatırlattı, diğer yandan Sulukule’de mahalleyi bölen demir tellerin kaldırılmasını sembolik açıdan anlamlı bulduğunu aktardı.
2011’de yayımlanan “Ulusal Roman Entegrasyon Politikaları İçin Avrupa Çerçevesi”nin akabinde hazırlanan strateji belgesindeki maddelerin somut eylemlere dönüşmesi gerektiğini vurgulayan Berger, “Hak temelli yaklaşıma sahip, kapsayıcı bir politika çerçevesine ihtiyacımız var. Taban örgütleri yaygın bir katılım sağlamalı. STK’lar ile yerel yönetimler arasında etkili bir iş birliği olmalı.” şeklinde konuştu.
Projenin ana yürütücüsü olan Sıfır Ayrımcılık Derneği’nin Başkanı Elmas Arus da, bir Roman kadın olarak 2010 yılından beri kadınların sivil toplumda rol almasıyla ilgili çaba sarf ettiklerini belirtti. Bu çabaların ete kemiğe bürünmüş hallerinden birinin de RODA Ağı olduğunu vurguladı. Ağ ile ilgili geriye dönük bilgi veren Arus, şunları kaydetti:
“2012’de kurulan ve Kamu- STK Diyalog Grubu adını taşıyan bu ağ, 2015 yılı itibariyle Roman Diyalog Ağı (RODA) adıyla faaliyetlerine devam etti. Bu ağ, Rom, Dom, Lom ve Abdal olmak üzere dört Roman grubunun temsil edildiği tek ağ. 22 STK’nin üye olduğu bu ağ, bugün bir ilki gerçekleştirdi. Kadınları toplumsal gelişmenin merkezine yerleştirdi, Romanların sosyal içermesinde kadınları ön plana çıkararak kadınların daha aktif rol aldığı, çözüm önerileri sunduğu bir süreci başlatmış oldu.”
RODA ağına üye olan kadınların kendisini topluma adamış kadınlar olduğunu belirten Arus, Roman kadınların el ele vererek toplum için çalışacağının mesajını verdi.
ROMAN KADINLAR “ÖNCE EĞİTİM” DİYOR
22 Roman kadın, pandemi döneminde derinleşen yoksulluktan, virüse karşı mücadele edecek imkana sahip olmadıklarından, tek odalı evlerde yaşamanın zorluklarından, geçim sıkıntısının şiddeti tırmandırdığından ve bir dizi sorundan bahsetti. Kadınların öncelikle üzerinde durduğu konu ise eğitimdi.
RODA ağı üyesi kadınlardan Nilay Karadeniz, Roman kadınların yüküne dikkat çekti. Toplumun yoksullukla boğuştuğunu, kadınların güvencesiz işlerde çalışarak ev geçindirdiğini, kreş vb. yerler olmadığı için çocukların bakımını evdeki büyük kız çocuğunun üstlendiğini, dolayısıyla eğitimden geri kaldığını anlattı. Kadınların okuma – yazma ve meslek edinme kurslarına gitme konusunda istekli olduğunu, bunun için acilen imkân oluşturulması gerektiğini aktaran Karadeniz, “Toplum öncelikle eğitimle desteklenmeli. Kadınlar bu anlamda güçlü olursa toplum da güçlü olur.” dedi.
Pandemi döneminde çocukların, eğitim hayatına internet üzerinden devam ettiğini hatırlatan Nevin Toplar, Roman çocukların bırakın interneti kimi zaman televizyona bile ulaşamadığının altını çizdi. Uzaktan eğitime erişemeyen çocukların, pandemi sonrası eğitimden daha fazla kopacağını söyleyerek buna yönelik önlemler alınmasını tavsiye etti.
Roman gençler adına söz alan Şeyma Karabacak ise, eğitim hayatına ağır koşullar altında başladıklarını, burs ve staj gibi imkanlarla gençlerin eğitime teşvik edilmesine ihtiyaç duyduklarını belirtti.
Toplantı, basın mensuplarının projeye yönelik sorularıyla birlikte sona erdi.
Üç yıl sürecek olan RODA Ağının Güçlendirilmesi Projesi, 22 STK’dan bir erkek bir kadın olmak üzere 44 temsilciyle yoluna devam edecek. Projenin genel amacı, Türkiye’de sivil toplumun gelişmesine katkıda bulunmak olduğu gibi, özel amaçları arasında toplumsal cinsiyet eşitliği, savunuculuk faaliyetleri, iç yönetim bilinci, mali sürdürülebilirlik, organizasyon ve kurumsal kapasitenin güçlendirilmesi, yerel yetkililerle stratejik iş birliklerinin geliştirilmesi ve Roman kadınların tüm bu eylemlere -özellikle- dahil edilmesi yer alıyor.
PİRHA- Yönetmen ve Sıfır Ayrımcılık Derneği Başkanı Elmas Arus, Türkiye’deki Romanların ve Abdalların sesi olmayı hedeflediklerini söyledi. Ayrımcılığın otorite tarafından körüklendiğini belirterek, Abdalların Alevi kurumları tarafından görülmediğine de dikkat çekti. Arus, “İlk önce Alevi kurumları Abdalları görmeli. Gördükten sonra kendi imkanları doğrultusunda bu insanların sürdürülebilir bir yaşama adım atmaları için ön koşulu yerine getirilebilir” dedi.
Yönetmen ve Sıfır Ayrımcılık Derneği Başkanı Elmas Arus, derneğin çalışmaları, savaş ve pandemi kıskacında Roman ve Abdalların durumunu ve sanat yaşamına dair PİRHA’nın sorularını yanıtladı.
“TÜRKİYE’DEKİ ROMAN GRUPLARININ VE ABDALLARIN ORTAK SESİ OLMAYI HEDEFLEDİK”
ELMAS ARUS: En zor şey insan kendini anlatması ve kendini tanımlaması. Elmas birçok kimliği ve birçok çalışması olan birisi. Anne tarafım Roman, baba tarafım Abdal. İletişim fakültesini bitirdikten sonra kendi toplumum ve kimliğim üzerine özellikle ayrımcılıkla mücadele alanında bir şeyler yapmayı hedefledim ve bu noktada 2000 yılında “Buçuk” adında Türkiye Romanlarını anlatan belgesel film çektim. Bu belgesel Elmas Arus’u tanımlayan ve yeniden şekillendiren belgeseldi. On yıl boyunca Türkiye’deki tüm Roman gruplarının geleneklerini, göreneklerini, dünyaya bakış açılarını, hayatlarına dair bakış açılarını, aynı zamanda toplumsal beklentilerini, devletten beklentilerini anlatan bir belgesel film yaptık. Bu belgesel filmi birçok yerde gösterildi, ödüller aldı.
Fakat ben bu toplumun içinden gelen bir birey olarak sadece göstermekle yetinmemem gerektiğine dair kendime bir telkinim oldu. Bu anlamda gönüllü ekiple beraber Sıfır Ayrımcılık Derneğini kurduk. Biz derneği kurarken sivil toplumun hak temelli bakışının ne olduğunu bilmeden kurduk. Sadece hepimizin bir niyeti vardı. Tanık olduğumuz, gördüğümüz insanların sesini yükseltmekti ortak amacımız. Bu anlamda işte on yıllık süreçte topladığımız veriyi, bilgiyi bütün birikimimizi Sıfır Ayrımcılık Derneği aracılığıyla savunuculuk faaliyetlerini dönüştürmek gibi bir amaçla kurduk derneği. Türkiye’deki Roman grupları ve benzer kırılganlıktaki grupların sesini yükseltmeyi amaçlayarak birçok çalışmaya imza attı.
Dernek vasıtası ile yaptığımız en değerli çalışmalardan bir tanesi de, belgesel çalışmaları esnasında tanıdığımız insanları örgütleyip ve 34 bölgede bu örgütlenmeleri kurumsal bir yapıya büründürüp ortak bir platform oluşturduk ve bu platforma aracılığıyla da Türkiye’deki Roman gruplarının ve Abdalların ortak sesi olmayı hedefledik.
Özellikle gençler ve genç kadınları çok önemsiyoruz yaptığımız çalışmalarda ve onların aracılığı ile toplumun özellikle şeyini gücünü arttırmayı ve onların güçlendirmek. En temel amaçlarımızdan biri de ayrımcılıkla mücadele. Şu ana kadar yaptığımız bütün çalışmaların temelini ayrımcılıkla mücadele oluştur.
“AYRIMCILIK, OTORİTE TARAFINDAN HER SIKIŞTIĞINDA KÖRÜKLENEN BİR YÖNTEM”
Ayrımcılık, ayrımcı politikalar birçok ülkede olduğu gibi ülkemizde de yaşanıyor. Ayrımcılığın kaldırılması içinde yoğun bir çaba ve mücadele hattı var. Siz bu süreci nasıl değerlendiriyorsunuz?
Ayrımcılık öyle illet bir hastalık ki özellikle otorite tarafından, sistem tarafından her sıkıştığında körüklenen, aynı zamanda ortaya bir bomba gibi atılan ve toplumun üstünü kapattığı bütün ayrımcı düşünceleri körükleyebilecek bütün hamleleri yaratabilecek bir şey. Gerçekten bir çok farklı grup yaşıyor. Özellikle Türkiye’yi düşündüğünüzde 49 tane etnik grubun varlığından bahsediliyor ve bu etnik grubun ortak değerleri insan olmak kültürel ortak değerleri de var. Fakat istedikleri zaman sistemler bu grupları çok kolay ayrıştırabiliyor. Yani bu anlamda ayrımcılığın yarın da çok kolay ortadan kalkabileceğini düşünmüyorum. Çünkü ortak değerleri ve insanlık değerlerini yükseltmediğimiz sürece ayrımcılık hep devam edecektir.
Şöyle bir örnekle açmak isterim. Geçtiğimiz gün bir anne aradı. Koronavirüs sürecinden dolayı çiçek satmaya çıkamıyorlar. Evde yiyecek hiçbir şey yok ve sokağa çıkma yasağı var. “Ben ne yapacağım” diyor. Şimdi sen bu kadar derin yoksulluğu, yokluğu, yoksunluğu yaşarken, yoksunluk diyorum özellikle bunu belirtiyorum. Yoksulluğun dışında. Çünkü bunlar temel haklara erişimde sıkıntı yaşıyorlar, okuryazar değiller, herhangi bir devletin sunduğu ya da diğer vatandaşları için sunduğu şeylere erişmeyi bilmiyorlar. Bu insan gecenin bir vakti kalkıp oturup da müzik açıp göbek atmıyor, ağlıyor. Bu gece bu çocukları nasıl oyalayacağım diyor. Bunu da mübalağa olsun diye söylemiyorum. Gerçekten durum bu kadar vahim. Ama sadece mağdur olan, yardıma muhtaç bir kimlik oluşturma halide bizi rahatsız ediyor. Yani sorun bütün temel zorluklarını görememek ve bir çözüm sahibi olmamak.
Siz içinde yer alan birisi olarak da bunları değerlendiriyorsunuz. Bir yönetmen olarak yaşadıklarınızı biraz daha anlatır mısın?
Geçmişe baktığımız zaman özellikle yönetmenlik ve sektörde olma aynı zamanda mesleği düşündüğünüz zaman iki türlü yaklaşım var. Ya gerçekten bir önyargılı “Aa biliyor musun işte bu da çingene yönetmen” gibi bir yaklaşım ya da işte korunması, kollanması gereken nadir insan yaklaşımı. Oysa ben ve benim gibiler benzer şekilde olanlar sadece yaptığımız işle anılmak istiyoruz. Tabii ki imliğimizden utanmıyoruz gurur duyuyoruz. Bugüne kadar bizi yoğurup getiren o kimliktir. Biz şu anda o kimliğin tüm dezavantajlarını yaşıyorken, aynı zamanda o kimliğin verdiği coşkuyla bu mücadeleyi yapıyoruz.
“AYRIMCILIKLA MÜCADELE İÇİN DAHA FAZLA KURUMLARA İHTİYACIMIZ VAR”
Ayrımcılıkla mücadelede Roman örgütlenmesinin durumu nedir?
Roman sivil toplum örgütü hareketinin 10 yıllık bir geçmişi var. Şu anda 600’e yakın Roman örgüt var ve gerçekten bir şekilde toplumun sesini yükseltmeye çalışıyor. Ancak daha çok örgütlerimiz yardım temelli, hak temelli çalışan örgütlerimiz çok az var. Bu anlamda ayrımcılıkla mücadele için daha fazla yan yana duracağımız sadece Roman olan değil, Roman olmayan örgütlere de, yandaşlara da, kurumlara da ihtiyacımız var.
“HER YIL BİNLERCE ABDAL, HACIBEKTAŞ TÖRENLERİNE GİDİYOR ANCAK GÖRÜNMÜYORLAR”
Bir ayrımcılığa maruz kalan topluluklardan biri de Abdallar. Abdallar ile ilgili hangi çalışmaları yapıyorsunuz?
Açılımlar süreci oldu. Bu süreçte Alevi, Kürt ve Roman açılımı oldu. Ancak Abdallar bu sürece dahil edilmedi. Abdallara baktığımızda hepsi Alevi-Bektaşi. Ancak ne Alevi açılımını içinde yer aldı ne de Roman açılımının içinde yer aldı, ne de gidip birisi sordu. Dolayısıyla özellikle Gaziantep Abdalların bir kavramı var: Biz bu toplumun marabalarıyız diye. Hakikaten öyle “maraba” olarak görüldükleri için yani politika yapıcılar bile dikkate almadı. Aslında varlar ve şimdi yavaş yavaş seslerini bizler aracılığıyla birlikte yükseltmeye başladık.
Her yıl binlerce Abdal, Hacıbektaş törenlerine gidiyor. Her yıl konarak göçerek tekkeleri, türbeleri ziyaret ederek Hacı Bektaş Veli Dergahına kadar gidiyorlar. Ancak önceki yıl yaşandığı gibi Hacıbektaş Belediye Başkanı buralar kötü görüntü oluşturuyor, çingene deyip, türbeye girişi yasakladı. İşte görmek istenmeyen Abdalları, mümkün olduğunca faşizan zihniyetin kafasına soka soka soka göstereceğiz. Dolayısıyla görünür olmaları biraz da politikleşmelerine bağlı ve şu anda geldiğimiz noktada yeniden sesini yükseltmeye ve dertlerini anlatmaya çalışıyor.
Biz de şunu gördük yani sahipsiz toplum, hiçbir şekilde sahibi yok. Mesela Alevi olmalarına rağmen Alevi örgütlerinden yeterince bir sahiplenme yok. Bu insanlar kendi cemlerini kendi mahallelerinde kendi evlerinde yapıyorlar. Yeterince cemevlerini kullanmıyorlar. En fazla cenazelerini cemevlerinden kaldırın diyorlar. Yani mensup olduğu ait hissettiği bir inanç yapısı da onlarla değil, onların da ötekileri. Bu anlamda şapkamızı önümüze koymamız gerekiyor.
SURİYE SAVAŞINDAN ETKİLENEN ABDALLAR
Suriye savaşında etkilenen Abdalların durumu nedir?
34 örgütün oluşturduğu ortak bir bilgi havuzu var. Bunun içinde Antep’teki örgütler de var. Dernek temsilcileri bizi Antep’e davet ettiğinde, Suriye’den gelen binlerce Abdalla karşılaştık. Mahallede altılı aileler şeklinde varlardı ve hepsi geleneksel kıyafetleri ile ve bütün vücutlarında, ellerinde, kollarında her yerinde dövmeleri vardı. Hz Ali’ni simgeleyen dövmeler vardı. Korkudan bazıları bunları sildirmek istemiş. Hatta sildirenler de vardı. “Bir gün silahlı kişiler geldiler ve mahallemizi bastılar, evimizdeki Hazreti Ali ve kılıcını gördüler. Bizim Alevi olduğumuzu anladılar. Biz de bizi öldürecek deyip o gece 356 hane çıktık geldik” dediler. Gaziantep’teki grupla akrabalık ilişkileri olduğu için direkt o mahalleye gelmişler.
Sıfır Ayrımcılık Derneği olarak bu insanları gidici değil kalıcı olduklarına kanaat getirerek bir toplum merkezi kurduk. Hem çocukların burada eğitimini sağlayacak, hem de kadınların gelip orada yeteneklerini geliştirebilecekleri, aynı zamanda işe erişebilecekleri bir alan olsun istedik. Şu anda ilk günkü gibi olmasa da benzer yoklukta ve yoksullukta yaşayan aileler yoğunlukta. Daha kalıcı çözümler için çalışmalar yapılması gerekiyor. Bunun da altyapısını oluşturmaya çalışıyoruz.
“ALEVİ KURUMLARI ABDALLARI GÖRMELİ”
Alevi kurumları ne yapmalı?
İlk önce Alevi kurumları Abdalları görmeli. Gördükten sonra kendi imkanları doğrultusunda -ki bence her kurumun çok fazla imkanı var- bu insanların sürdürülebilir bir yaşama adım atmaları için ön koşulu yerine getirilebilir. İşte bunlar sosyal destekler olabilir, gıda yardımı olabilir, ibadetlerini kolay yapabilecekleri alanlarının yaratılması olabilir, barınma koşullarının iyileştirilmesi için küçük küçük destekler olabilir. Çok basit gibi görülse bile bizden en fazla kadınların istediği şey çocuk beziydi. Yani bu bile sağlanabilir. Dolayısıyla en temel ihtiyaçlardan bahsediyorum. Bu süreci böyle geçirilebilir. Yani uğradıkları farklı mağduriyetler için en azından biz de buradayız, yan yanayız denilerek güven hissi verilebilir. Güven hissinden öteye de dediğim gibi bu insanlara somut destekler verilebilir. Çünkü her Alevi örgütünün farklı farklı bu anlamda olanakları var. Ama önce görmek gerekiyor, görüp gerçekten de sahiplenmek gerekiyor.
“Dergaha Yolculuk” adlı çalışmanız var. Kısaca bahsedebilir misiniz?
Evet “Dergaha Yolculuk” şehirde yaşayan Abdal gruplarının ve Anadolu’da yaşayan Abdal gruplarının her yıl yaptığı Hacı Bektaş Veli’ye kadar olan yolculuklarının sürecini konu alan belgesel yapım. Özellikle gittikleri yollarda uğradıkları tekkelerin, türbelerin hikâyesinden tutun da o hikayelerin geçmiş hikayelerini de görebileceğiniz bir belgesel olacak. Gelenek ve görenek inanç şudur ki “O topraklara gitmezsek yüzümüzü sürmezsek, senemiz bizim için uğurlu ve hayırlı geçmez” diyorlar. O yüzden bu insanları ayakta tutan bu inancın, geleneğin belgeselini yaptık.
-Son olarak neler söylemek istersiniz?
Gerçekten görmek sorumluluk yüklüyor ve bugün artık gördünüz. Artık sorumluluk sizde.