Etiket: Erdoğan Aydın

  • Bornova Cemevi’nde Alevi Sorunu ve Suriye’de Alevi Katliamı konuşuldu-VİDEO

    Bornova Cemevi’nde Alevi Sorunu ve Suriye’de Alevi Katliamı konuşuldu-VİDEO

    PİRHA- İzmir’de Alevi Bektaşi Federasyonu ile Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Bornova Şubesi’nin düzenlediği panelde, Alevi toplumunun eşit yurttaşlık talebi, toplumsal barış süreci ve Suriye’de Alevilere yönelik saldırılar ele alındı. Panelde konuşan PSAKD Bornova Cemevi Başkanı Barış Çelik ve tarihçi-yazar Erdoğan Aydın, Aleviliğin barış, eşitlik ve birlikte yaşam felsefesine dikkat çekti.

    İzmir’de Alevi kurumlarının düzenlediği “Günümüzde Alevi Sorunu -Toplumsal Barış Sürecinde Aleviler – Suriye’de Alevi Katliamı” başlıklı panel Bornova Cemevi’nde gerçekleştirildi.

    Alevi Bektaşi Federasyonu ile Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Bornova Şubesi’nin düzenlediği panelde tarihçi ve yazar Erdoğan Aydın konuşmacı olarak yer aldı. Panelde Türkiye’de Alevilerin karşı karşıya kaldığı eşit yurttaşlık sorunu, toplumsal barış sürecinin önemi ve Ortadoğu’da özellikle Suriye’de Alevilere yönelik saldırılar ele alındı.

    “ALEVİ TOPLUMU HER ZAMAN BARIŞTAN VE BİRLİKTE YAŞAMDAN YANA OLDU”

    Panelin açılış konuşmasını yapan PSAKD Bornova Cemevi Başkanı Barış Çelik, Aleviliğin insanı merkeze alan, rızalığı esas alan ve eşitliği savunan bir inanç ve yaşam yolu olduğunu vurguladı.

    Çelik, Aleviliğin bu toprakların en kadim inanç ve kültür yollarından biri olduğuna dikkat çekerek, Alevi felsefesinin barış, kardeşlik ve birlikte yaşam anlayışıyla toplumun ortak değerlerine önemli katkılar sunduğunu ifade etti.

    Konuşmasında Alevi toplumunun tarih boyunca karşı karşıya kaldığı baskı ve inkar politikalarına da değinen Çelik, “Aleviler yalnızca inançlarını yaşamak istedikleri için yüzyıllar boyunca baskılara, inkara, asimilasyon politikalarına ve katliamlara maruz kaldı. Buna rağmen Alevi toplumu hiçbir zaman kinle ve nefretle hareket etmedi,  her zaman barıştan ve birlikte yaşamdan yana oldu” dedi.

    Bugün de Alevilerin en temel talebinin eşit yurttaşlık olduğunu belirten Çelik, inançların özgür olduğu, kimliklerin inkar edilmediği ve herkesin eşit kabul edildiği demokratik bir ülke talebinin Alevi toplumunun ortak talebi olduğunu söyledi.

    Konuşmasında Ortadoğu’da yaşanan gelişmelere de değinen Çelik, Suriye’de Alevi toplumuna yönelik saldırıların Alevi toplumunu derinden yaraladığını belirterek, inanca ve kimliğe yönelik her saldırının insanlığa karşı işlenmiş bir suç olduğunu ifade etti.

    Toplumsal barışın ancak hakikatle yüzleşerek ve eşitlik temelinde kurulabileceğini vurgulayan Çelik, panelin amacının da Alevi toplumunun yaşadığı sorunları tarihsel ve toplumsal boyutlarıyla tartışmak, toplumsal barışın yollarını konuşmak ve ortak bir gelecek üzerine düşünmek olduğunu söyledi.

    “HİÇBİR DEMOKRAT BARIŞ OLASILIĞINA KAYITSIZ KALMAMALIDIR”

    Tarihçi ve yazar Erdoğan Aydın ise konuşmasında Aleviliğin tarihsel olarak barışı, çoğulculuğu ve birlikte yaşamı savunan bir inanç geleneği olduğunu vurguladı.

    Aydın, Türkiye’de Kürt sorununun demokratik ve barışçıl yollarla çözülmesi ihtimalinin toplum açısından önemli bir eşik olduğunu belirterek, “Sorunlarımızın barışla, hukukla ve demokratik haklarla çözülebileceği bir süreç imkanı ortaya çıkıyorsa buna hiçbir demokrat kayıtsız kalmamalıdır” dedi.

    Aleviliğin özünde barış anlayışının bulunduğunu ifade eden Aydın, bu yaklaşımın Anadolu’nun kadim düşünce geleneğinde de yer aldığını söyledi. Yunus Emre’nin sözlerini hatırlatan Aydın, Aleviliğin “Söz ola kese savaşı” diyen bir iradenin ifadesi olduğunu belirterek, farklılıkları dışlamayan ve çoğulculuğu esas alan bir inanç anlayışına sahip olduğunu dile getirdi.

    Aydın, “Sen sana ne sanırsan ayruğa da onu san” anlayışının barışı ve birlikte yaşamı merkeze koyan bir inanç zihniyetinin ifadesi olduğunu söyledi.

    “SURİYE’DE YAŞANANLAR KİMLİĞE VE İNANCA YÖNELİK SİSTEMATİK ŞİDDETTİR”

    Konuşmasında Ortadoğu’daki gelişmelere de değinen Aydın, özellikle Suriye’de yaşanan saldırıların Alevi toplumu açısından büyük bir trajedi yarattığını belirtti. Suriye’deki iktidar değişimi sonrası bölgede yaşayan Arap Alevilerinin ciddi saldırılarla karşı karşıya kaldığını ifade eden Aydın, Mart ayının ilk günlerinde yaşanan saldırılarda yüzlerce Alevinin yaşamını yitirdiğini ve on binlerce insanın ağır saldırılara maruz kaldığını dile getirdi.

    Aydın, bölgede yaşananların yalnızca siyasi bir çatışma değil, aynı zamanda kimliğe ve inanca yönelen sistematik bir şiddet dalgası olduğunu belirterek uluslararası kamuoyunun bu gelişmelere karşı daha duyarlı olması gerektiğini vurguladı.

    PİRHA-İZMİR

  • Yazarlardan ‘Asimilasyona karşı bir olalım’ çağrısı!- VİDEO

    Yazarlardan ‘Asimilasyona karşı bir olalım’ çağrısı!- VİDEO

    PİRHA- 16-17-18 Ağustos’ta Hacıbektaş’ta yapılacak, 62. Ulusal 36. Uluslararası Hacı Bektaş Veli Anma Törenleri ve Kültür Sanat Etkinlikleri’ne katılım çağrısında bulunan yazarlar “Asimilasyona karşı bir olalım” dediler.

    62. Ulusal 36. Uluslararası Hacı Bektaş Veli Anma Törenleri ve Kültür Sanat Etkinlikleri, bu sene 16-17-18 Ağustos’ta Hacıbektaş’ta yapılacak. Yakın tarihlerde aynı yerde Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nın alternatif etkinlikler yapması yeniden eleştirilere ve tepkilere neden oldu.

    Yazarlar Hamide Rencüs, Naz Atmaca, Aziz Tunç, Kemal Derin, Erdoğan Aydın ve Süleyman Zaman 62. Ulusal 36. Uluslararası Hacı Bektaş Veli Anma Törenleri ve Kültür Sanat Etkinlikleri’ne katılma çağrısı yaptı.

    “ALTERNATİF ETKİNLİĞE KATILMAK ALEVİLERE YAPILAN ZULMÜ KABUL ETMEKTİR”

    Hamide Rencüs, Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nın asimilasyonu hedefleyen bir kurum olduğunun altını çizerek, “Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nın 12-13 Ağustos’ta düzenleneceği Hacı Bektaş-i Veli’yi anma etkinliklerine canlarımızın katılmamasını diliyoruz. Bu etkinlikler ve bu kararlar bütün Alevi toplumunun ve Alevi kurumlarının iradesini hiçe sayan, asimilasyonunu hedefleyen kararlardır. Genel çağrımız şudur ki; bütün Alevi kurumların bir arada organize ettikleri 16-17 ve 18 Ağustos Hacıbektaş Veli Anma Kültür ve Sanat etkinliklerine katılmalarının çağrısını yapıyoruz. Hepimiz orada olalım. Hepimiz bir olalım, diri olalım” dedi.

    Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nın düzenlediği alternatif etkinliğe katılmanın Alevilere yapılmış zulümleri kabul etmek olarak niteleyen Naz Atmaca, “Alevilerin hiçbir haklı talebini kabul etmeyenlerce asimilasyon için kurulan Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığınca alternatif olarak düzenlenen etkinliğine hiçbir Alevi kurum, aydın, sanatçı, siyasetçi ve kendisine Aleviyim diyen tek bir canın katılmaması gerekiyor diye düşünüyorum. Alternatif etkinliğe katılmak demek Alevilere yapılan zulümleri, katliamları, yok saymaları onaylamak anlamı taşıyacağından hiçbir Alevi canın bunu kabul etmeyeceğinin bilinmesini isterim” ifadelerini kullandı.

    “HACIBEKTAŞ ETKİNLİKLERİNE EL KOYMAK İSTENİYOR”

    Aziz Tunç, “Devletin asimilasyoncu kurumu Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı Hacıbektaş etkinliklerine el koymak istiyor. Düzenlemek istedikleri alternatif etkinliklere katılmıyoruz. Bu kurumu tanımıyoruz. Asimilasyoncuların işini kolaylaştırmayacağız. Onun yerine Alevilerin ve Alevi kurumlarının 16, 17, 18 Ağustos’ta düzenledikleri etkinliklere, geleneksel etkinliklere en güçlü şekilde katılıyor. Asimilasyonculara verilmesi gereken dersi veriyoruz” diye konuştu.

    Kemal Derin ise, Bektaş Veli Dergâhı’nın Aleviler için önemine dikkat çekerek şunları söyledi:
    “Bektaş Veli Dergâhı’nın Alevilerin Serçeşmesidir. 1925 Yılında kapatıldı. 39 yıl sonra 16 Ağustos 1964’te müze olarak açıldı. O günden bugüne Aleviler her yıl 16, 17, 18 Ağustos tarihlerinde Hünkar’ın huzuruna giderler ve Hünkar’ı anarlar. Alevi toplumu hiçbir zaman devlet destekli, devlet eksenli bir inanç olmadı. Bugün de öyle değil. Aleviler kendi öz varlıklarıyla inançlarını bugüne taşıdılar. Bugünden de yarına bu şekilde taşıyacaklardır. Bu vesileyle bu yıl da 16, 17, 18 Ağustos’ta Hacıbektaş ilçesinde Hünkar’ın huzurunda olacağız ve Hünkar’la buluşacağız.”

    “ASİMİLASYONA KARŞI BİR OLALIM”

    Erdoğan Aydın da asimilasyon politikalarına değinerek, “Osmanlı ve Türk devlet geleneği hakimiyeti altında tuttuğu halkları ve inançları sürekli asimilasyon ve etkisizleştirme üzerinden şekillendi. Hacı Bektaş Dergahı 100 yıl önce kapatıldı ve dönüştürülmeye çalışıldı. Bugün de yöneticiler, Alevi öz örgütlerinin kendi inançları çerçevesinde, kendi kutsal mekanlarında, etkinlik yapmasını engellemeye ve Alevileri asimile etmeye çalışıyor. Bu devran böyle devam edemez. Türkiye’de demokrasi ve laiklik Alevi öz örgütlerinin kendilerini ifade, temsil imkanlarına saygılı olmak zorundadır” dedi.

    Son olarak konuşan Süleyman Zaman, Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı tarafından düzenlenen etkinliğe katılmama çağrısı yaparak, “Bu anlamda Alevi kurumlarının hep birlikte düzenlediği, birlik ve beraberlik içerisinde bugüne kadar gerçekleştirdiği 16 18 Ağustos’taki etkinliğe katılmanız çok önemlidir. Bu duyarlılığı gösteren tüm canlara aşk ile diyorum” sözlerini kullandı.

  • BM’nin ‘Soykırım’ tarifi: Yapılanlar organize bir şekilde ise bu bir soykırımdır!-VİDEO

    BM’nin ‘Soykırım’ tarifi: Yapılanlar organize bir şekilde ise bu bir soykırımdır!-VİDEO

    PİRHA – Tarihçi yazar Erdoğan Aydın, Dersim Katliamı’nın neden ve nasıl başlatıldığına mercek tuttu. Cumhuriyetin kuruluş temellerinin herkesin Türkleştirilip, Sünnileştirilmesi üzerinden oluşturulduğuna vurgu yapan Aydın, “Eğer 1948 Uluslararası Birleşmiş Milletler Soykırım Sözleşmesi’nin, ‘soykırım’ tarifini anlatan maddelerini okuyacak olursak, aslında yapılan işin bir soykırım olduğunu teslim etmek zorundayız” dedi.

    1925 yılında çıkarılan Şark Islahat Planı, 1936 yılında çıkarılan Tunceli Vilayetinin İdaresi Hakkında Kanun, Şark Islahat Planı’na dayanılarak kurulan ve Dersim’in de içinde yer aldığı 4. Umumi Müfettişlik’in kurulması ile adım adım ‘ulus devlet’in inşası önünde engel olarak görülen Dersim’in, öncelikle kanaat önderlerinin yok edilmesi, halkın soykırımdan geçirilerek kalanların sürgüne tabi tutulması hedeflendi.

    25.12.1935 tarih ve 2884 sayılı Tunceli Kanunu çerçevesinde 4 Mayıs 1937 tarihli Bakanlar Kurulu kararı ile Dersim’e yönelik askeri operasyonlar başlatıldı ve on binlerce Dersimli katledildi. Askeri operasyonlar 1938 yılı boyunca devam etti ve katliam ile birlikte sürgün politikası devreye konulup Dersim coğrafyası büyük oranda insansızlaştırıldı.

    15 Kasım 1937 yılında Dersim’in Kürt Alevi kanaat önderi Seyit Rıza, oğlu Resik Hüseyin ve Dersim’in 7 ileri geleni, Elâzığ Buğday Meydanı’nda idam edildi.

    1937-38’de yaşanan Dersim Soykırımı’nda ‘Dersim’in Kayıp Kızları’ olarak bilinen bir kuşağın ise ailelerinden koparılarak tanımadıkları, bilmedikleri ailelere evlatlık ve eş olarak verildiği gerçeği de soykırımın bir başka boyutunu oluşturuyor.

    Dersim Tertelesi’nin 88. yıldönümünde ajans olarak katliamın öncesini ve sonrasını ele aldık. Dosyamızın bugünkü konuğu İslamiyet, Osmanlı, Alevilik ve Cumhuriyet tarihi üzerinde önemli çalışmaları olan Erdoğan Aydın oldu.

    Tarih yazarı Erdoğan Aydın, Dersim Soykırımı’nın öncesini ve sonrasında yaşananları Pir Haber Ajansı’na (PİRHA) anlattı.

    “DEFOLU CUMHURİYET!”

    PİRHA-Nasıl bir cumhuriyet kuruldu?

    Erdoğan Aydın: Öyle bir cumhuriyet kurulmuştu ki iki temel defosu vardı. Bir tanesi genel olarak o dönemde milli mücadele yürütmüş meclisteki çoğulculuğu tasfiye eden bir otokrasinin inşası çerçevesinde, yani gerçek olmayan, biçimi cumhuriyet kendisi cumhuriyet olmayan bir cumhuriyet kurulmuştu. Dersim’e giden süreci aslında bu hazırladı.

    Diğer mesele ise bu kurulan cumhuriyet, Dersim’i sadece zamanlaması ile bizi karşı karşıya bıraktı. Yani Dersim, tıpkı daha önceden Koçgiri’de ilk örneğini gördüğümüz, bir başka halkın, Çerkez halkının Gönen Manyas sürgününde ilk örneğini gördüğümüz Türkiye’nin Türkleştirilmesi, Sünnileştirilmesi, kapitalistleştirilmesi çerçevesindeki programın kaçınılmaz uğrak noktalarından birini oluşturuyor. O nedenle resmi tarihin anlatısında işte ‘Dersim’de ağalar isyan etti, karakola saldırdı, dolayısıyla biz de onları ezmek zorundaydık’ diyen anlatı kesinlikle gerçeği temsil etmiyor. 1925’ten sonra Dersim’e özgü üretilmiş tüm raporlamalarda da bu durumu net olarak görüyoruz.

    “SÖMÜRGECİ GİBİ DAVRANAN DEVLET!”

    -Dersim neden devletin hedefi oldu?

    Dersim, 1935 yılında hala maneviyatı, yani ulusal kimliği, kendi iç örgütlenmesi ayakta olan tek Kürt bölgesiydi. Bu durum egemenleri ciddi anlamda rahatsız ediyordu. Elazığ, Bingöl, Diyarbakır çevresini deyim uygunsa ‘yola getirmişlerdi’ diyebiliriz. Ama diğer Kürtlerden farklı olarak aynı zamanda Alevi bir kimliği de olan Dersim açısından aynı şeyi söylemek mümkün değildi. Belki de sorunun ötelenmesine neden olan faktörlerden biri de inanç faktörüydü. İlk dönem Kürtleri, inançsal farklılıklarından hareketle birbirine karşı kullanma politikası belki de Dersim’e yönelik operasyonun gecikmesi nedenini oluşturdu. Ama bu, şu demek değil; cumhuriyetin genellikle yanlış bir yerden sadece laiklikle özdeşleştirilen cumhuriyetin Alevilere yakın olduğu, onlarla empati yaptığından kaynaklanmıyor. Aksine 1925’te tekke ve zaviyelerin kapatılması, 1924’te Diyanet İşleri Başkanlığının kurulması ve benzeri bir dizi uygulamalardan da biliyoruz ki aslında Türkiye toplumuna verilmeye çalışılan biçimde Kürtlüğün, Hristiyanlığın, Çerkezliğin yeri olmadığı gibi Aleviliğin de yeri yoktu. İdeolojik çerçevesini Ziya Gökalp’in oluşturduğu, herkesin Türkleştirilip, Sünnileştirilmesi çizgisi zaten günün birinde mutlaka gelip Dersim’in amiyane tabiriyle ‘tepesine binilmesini’ zorunlu kılıyordu.

    Dersim’in biraz geciktirilmesinin bir diğer nedeni de şehrin kendi iç coğrafi yapısı nedeniyle tarih boyunca görece daha korunaklı bir yer olmasıdır. Kendini savunma kapasitesi daha yüksekti. Bu da Dersim dışındaki tüm diğer Kürt mekanlarının dizginlenmesi, Türkleştirilecek bir kıvama; İsmet İnönü, 1930’daki raporunda buna ‘mum kıvamına çevirdik’ diyor. Yani Alevi, Kürt kimliği ile yaşam sürmek isteyen, bu anlamda kendi iç örgütlenmesi diri bir Dersim’e tahammül edilmesi mümkün değildi ve bunun hazırlıkları yapıldı. 1925’ten itibaren tüm raporlamalarda ‘çıban’ kavramı dahil bir dizi kavramsallaştırma ile aslında kendi toplumuna bir cumhuriyet gibi değil, bir sömürgeci gibi davranan, kendine uygun hale getirilmesi için kestirip atmaktan söz eden bir devlet aklı karşısındaydı.

    ÖZEL SAVAŞ STRATEJİSİ!

    -Kırım öncesi devlet nasıl bir hazırlık yaptı?

    Başta Fevzi Çakmak olmak üzere bir dizi devlet yöneticisinin raporlarında da çok net gördüğümüz gibi Dersim’e bir kolonizasyon politikası uygulanacaktı, onun hazırlıkları yapılıyordu. ‘Okuldur ve benzeridir şeylere hiç gerek yok’ diyen bir yaklaşım söz konusuydu. Keza Abidin Özmen, İbrahim Tali Öngören gibi bir dizi her dönem milletvekili, yönetici, genel müdür, komisyon başkanlığı vesaire yapmış rejimin muteber insanları da genel olarak Dersim’den söz ederken oranın paha biçilmez zenginliklere sahip olduğunu, bu zenginliklerin Türkiye için kullanılabilir hale getirilmesi gerektiğini anlata gelmişlerdir.

    Zamanlama nasıl ayarlanacaktı? Avrupa’da Nazilerin, Mussolini’nin, faşizan eğilimlerin yükseldiği, Sovyetler Birliği’nin kurumsallaştığı, özellikle İngiliz ve Fransız emperyalistlerin Türkiye’yi küstürmemek için özel bir çaba sergilediği, savaşa giden bir dünyada, dengelerin Ankara için Dersim’e operasyonun artık zamanının gelmesini de tayin eden bir etken oldu. Bu arada Şark Islahat Planı’yla aslında bütün Kürtlerin Türkleştirilmesi buna yönelik sürgün ve yeni yerleşimlere oturtulması, yatılı bölge okullarının kurulması, yerel önderlerin ortadan kaldırılması, anadil yasakları konusunda bir dizi uygulama zaten önceden başlamıştı. Bunun bedeli olarak da örneğin Zilan Katliamı gibi bir dizi katliam, sürgün zaten uygulanmıştı. Ve giderek Dersim, etrafı kuşatılmış bir mekana döndü. İbrahim Talip Öngören’in raporunda Dersim’in kuşatılması, aç bırakılması, dışarıyla her türlü bağlantısının kesilmesi, teslim olmaya zorlanması gibi daha çok bir savaş stratejisi kavramlarıyla anlatılan ve çevresinde, Elazığ’da bomba atan uçakların havalanacağı uygun havaalanı yapılması vesaire üzerinden Dersim’in teslim olmaya zorlanması üzerine bir anlatı, devletin dilini oluşturuyordu. 1934 ve 1935’te biri kanun biri de rapor, bize daha kurumsal düzeyde bilgiler verir. İskan Kanunu ismi ile geçen 1934’te yayınlanan önceki iskan kanunlarının deyim uygunsa genişletilmiş bir hali. Bu kanun Şark Islahat Planı başta olmak üzere bir dizi önceki kanuna göre çok daha net konuşan, memleketin Türkleştirilmesi amacını çok daha net koyan ve bu amaçla toplumun farklı kategorilere ayrılması ve Türk olmayanların mutlaka bulundukları bölgelerden alınıp Batı Anadolu’ya, bir topluluk oluşturamayacak küçük bölümler halinde yerleştirilmesinin şart olduğunu, yerel liderlerin mutlaka bölgeden ayrılarak toplumun maneviyatının kırılması ve benzeri bir dizi iç alt bölümlenmeye sahip. Hatta öyle ki halkın kendini Türk ilan etmesi yetmez, ‘Türklüğün devlet nezdinde inanılır olması da gerekir’ diyebilecek kadar uç hukuk dilinden yoksun, bir cumhuriyetin, aslında kanun olamayacak ancak bir monarşinin veya sömürgeci ikili devlet tarzının yansıması olacak bir dizi uygulamayla karşı karşıyayız. Mesela ‘ırk’ kelimesi bu kanunda çok rahat kullanılır. Türk ırkı, Türkleştirmek, Türkleştirilemeyecek olanların sınır dışına gönderilmesi gibi, yani hukuk rezervinden bile yoksun bir dille yazılmıştır. Hatta meclisten bazı insanlar bu rijit kavramların değiştirilmesini önerdiklerinde Şükrü Kaya, reddedecektir ve kanunu olduğu gibi çıkaracaktır.

    Bir de 1935 tarihli Jandarma Umum Komutanlığı Genel Raporu var. Bu rapor çok önemli. Şöyle ki genel olarak Alevi toplumunda da yaygın bir düşünce, gericilerin, Aleviliği tasfiye etmek isteyenlerin sadece geleneksel kesimlerden Sünni ulemalardan kaynaklandığını, aslında cumhuriyetin asla öyle bir şey olmadığı konusunda yanılgı var. Bu rapor ise doğrudan ordu, doğrudan Dersimlilerle muhatap olan Jandarma Genel Komutanlığının resmi raporu. Bu rapor Alevilere yönelik olağanüstü aşağılayıcı ifadeler kullanır. Ama bizim için daha da önemlisi bu raporun, Osmanlı’nın en Alevi düşmanı olan Yavuz Sultan Selim’den büyük bir övgü ile söz etmesidir. ‘Yavuz Sultan Selim, keşke başlattığı görevi bitirseydi de işte bugün bu Alevilerden kurtulmuş olsaydık’ diyebilen bir rapor. Yavuz Sultan Selim’in, Dersim’in içlerine doğru giremediğinden dolayı onu kınayan, ‘vazifesini tam yerine getiremedi’ diyebilecek kadar Osmanlıcı, Sünnici, anti Alevici geleneğin bizzat genel komutanlık raporu çerçevesinde yinelenmesi…

    ASKERLERİN TACİZ VE TECAVÜZ ÖRNEKLERİ!

    Bütün bunlar olunca zaten Dersim’in başına gelecek felaket, kaçınılmaz olan bir şeydi. Nitekim artık bütün her şeyin tamamlandığı, iç dış raporlama, gözlem, okullaştırma, karakollaştırma, Dersim’in kuzey ve güneyinden demiryollarının tamamlanması, emperyalistlerden onay alınması gibi her şey tamamlanınca artık operasyonun zamanı gelmişti. Bilindiği gibi bu konuda da meşhur bir ‘Tunceli Kanunu’ ile özel bir ayarlama yapılacaktı. ‘Türkiye’nin genelinde geçerli olan kanunlar Dersim’de geçerli değildir’ denilecekti. Türkiye genelinde bir idam hükümlüsünün, bir ceza infazının meclisten geçirilmesi gerekirken bu durum Dersim’de geçerli değildir. Dolayısıyla bu kanun çerçevesinde olağanüstü yetkilendirilen ordu komutanı, CHP İl Başkanı, vali, müfettiş, infaz amiri, aklınıza gelen tüm yetkilerin tek elde toplandığı bir özel Tunceli Kanunu çıkartıldı ve bu kanunu uygulamak üzere de daha önceden ilk eğitimini kayınpederi Sakallı Nurettin’in yanında genç bir subay olarak Koçgiri’nin Alevi Kürt halkına karşı gerçekleştirmiş olan Abdullah Alpdoğan atandı.

    Dersim vilayetinin belli bölgeleri Elazığ, Erzincan, Malatya ve benzeri illere dağıtılarak küçültüldü. Tamamen güvenlik eksenli bir operasyonun koşulları oluştuğunda da artık bir bahane lazımdı. Bahanenin bir dizi örneği kışkırtmalarla gerçekleştirilecekti.

    Örneğin Karerli Mehmet Efendi’nin hatıralarından bu konuda çok özel bilgiler ediniyoruz. Bu süreçte direniş çizgisi izlemeyen, tam tersine devletle uyum kurmak için her türlü çabayı harcayan aşiretlerden birinin çok önemli bir entellektüel lideri ve bu süreçte canını kurtarmış olan insanlardan biridir. Aşiretin lideri Bertal Efendi ve diğer 33 aşiretin ileri geleni 1938’de imha edilecektir. Karerli Mehmet Efendi, karakollandırmanın, denetimin, ilişkinin, kanunun her şeyin bitmesi sonrasında Dersim’in köylerine taciz seferlerinin başlandığını, örneğin bir karakolun subaylarının gelip, köyün ortasında Dersimli kadınlara musallat olmaya yönelik işler yapmaya başladılar. İnsanları karakollara çekip dövmeye başladılar. Yani birdenbire artık provokasyon yaratma sürecine geçildi.

    ANA DİLİMİZ VE İNANÇLARIMIZA KARIŞILMASIN!”

    -Dersim tertelesi öncesi Dersim’de nasıl bir durum vardı?

    Dersim coğrafyasında hiçbir şey olmuyordu. Dersim’de bir ayaklanma söz konusu değildi. Dersim’in aşiretlerinin önemli bir kesimi yorgun ve teslim olmuş vaziyetteydiler. Sadece 5 aşiret ve bir ocak, bu yapılan uygulamalara boyun eğmeme halindeydi. Ama artık onlar açısından da zaman gecikmişti ve dolayısıyla yapacak bir şey yoktu. Fakat şöyle bir iddianın en küçük bir temeli dahi yok; işte ‘vergi vermeyen bir Dersim’ iddiası tamamen bir safsatadan ibarettir. Çocuklarını askere vermeyen bir Dersim iddiası safsatadan ibarettir. Örneğin Aydın’da, Edirne’de, Ordu’da, Mersin’de ne kadar asker ve vergi kaçağı oranı varsa o kadarı olan bir yerdi Dersim. Dolayısıyla Dersim’e saldırı için bir neden yoktu. Aslında bu iş, bizzat cumhuriyetin kuruluş konseptinden başlamış bir şeydi. Özetle 1937’ye gelindiğinde kendi halinde maneviyatıyla yaşamakta olan Dersim’e yönelik bütün hazırlıkların bittiği için saldırı zamanlaması gerçekleşti. Gerçekliğin bu kavranışı, bence Dersim meselesine soğukkanlı bilimsel bakabilmenin biricik koşuludur.

    Bize resmi tarih anlatısında işte günün birinde ‘bir karakola Pah Köprüsü üzerinden gidip köprünün yakılıp ardından karakola saldırılıp, 21 Mart Newroz’unda ayaklanma organize edildiği ve 33 erin öldürüldüğü’ üzerinden anlatılan hikayenin bir karşılığı yoktur. Aslında başlayan, taciz seferlerine karşı Haydaran’dan birilerinin, bir karakola taciz atışı yapmış olmasıdır. Takip edilmelerini engellemek üzere de Pah Köprüsünü baltayla kırmış olmalarıdır. Fakat bu, tacizlerin sonrasında gelişen bir durumdur. Bu sürece giderken örneğin Muhundu mezrasında Mehmet Ali isimli bir köylü, eşi çocukları ve kardeşiyle birlikte yaşamaktadır. Jandarma komutanı köye gelir, her köylü gibi bunlar da jandarmaya yemek yapmaya çalışırken, köylünün karısına saldırılması durumunda Mehmet Ali kendini kaybedip jandarmanın tüfeğini alır ve jandarmayı vurur. Koşulları hazırlanmış olan sürecin provoke edilmesine yönelik bu tip eylemler birden fazladır mutlaka ama sonuçta durum bundan ibarettir. Ve sonrasında operasyon başlar ve özellikle altı Dersim aşireti bir direnç hattı oluşturur. Yani Dersimliler aslında haklı olarak korkmaktadır. Çünkü her yerde olan karakollaşmayı da görmekte, gelecek saldırıyı bilmektedir. Yakın zaman önce Ağrı’da büyük bir kırım yaşanmıştır. Dolayısıyla benzer bir durumu yaşamak istememektedir.

    Dersimlilerin Ankara’dan tek talebi ‘Biz cumhuriyeti seviyoruz ama kendi ana dilimiz ve inançlarımıza karışılmamasını istiyoruz’ şeklindedir. Bu da eğer cumhuriyet ve hukuk üstünden bir konuşma yapacaksak eğer dünyanın en cumhuriyetçi, en hukuki, en meşru talebidir. Oysa cumhuriyet ismiyle kurumsallaşmış olan rejimin böyle bir şeye tahammülü yoktu ve dolayısıyla süreç buradan gelişti. 1937 Mart’ında başlayan ve 15 Kasım’da Seyit Rıza ve arkadaşlarının idamı ile sonuçlanan Dersim afetinin birinci aşaması, bu hazırlıkların akabinde başlayıp sona erecektir.

    “CELAL BAYAR İLE SOYKIRIMIN İKİNCİ EVRESİ BAŞLAR!”

    -Dersim Tertelesi’nin siyasal ve toplumsal sonuçlarına dair ne söylersiniz?

    Dersim Tertelesi iki aşamada gerçekleşiyor. Birinci aşama, az önce aktardığım hazırlıkların akabinde ve haklarını savunmaya çalışan, direnç oluşturan ve Seyit Rıza’nın etrafında toplanan altı aşiretin Batı Dersim diyebileceğimiz Hozat, Ovacık ve benzeri yerlerdeki direnç hattını kırmak. Bu sırada çok ciddi köy yıkım ve yakımları, bombalamalar, öldürmeler ve öyle ki Ekim ayında Seyit Rıza’nın, Yusufhan aşiret lideri Kamer Ağa’ya gidip ‘teslim olacağım’ demesi üzerine Kamer Ağa ‘teslim olma, seni öldürürler’ der. Seyit Rıza ise ‘Ama hiç olmazsa bu katliamları durdurmuş olurum’ dediği, Kamer Ağa’nın ise ‘katliamları da durduramayacaksın’ diye uyarmasına rağmen Mustafa Kemal’in kendisi ile görüşeceğine inanarak Seyit Rıza gider ama ikinci aşamaya geçecek bir noktaya evrilir.

    İkinci aşama çok önemlidir. Çünkü artık Seyit Rıza, direnç gösteren aşiret liderleri idam edilmiştir. Geriye ise Dersim’in rejim ile uyum sağlamak konusunda çaba gösteren benzeri bir katliamı yaşamak istemeyen aşiretler kalmıştır. Bu arada Ankara’da başbakan da değişir. Çünkü İsmet İnönü, bir dizi başka konuda olduğu gibi Dersim konusunda da Mustafa Kemal ile farklılaşmıştır. 1937 27 Ekim meclis konuşmasında ‘Dersim’i hallettik. Dersim’in bütün vadilerine Ankara’nın sokakları gibi hakimiz. Bütün direnişleri ezdik, liderlerini yakaladık ve yakında cezalarını göreceklerdir’ diyen bir zafer konuşması yapar. Ertesi gün İstanbul’a gitmekte olan trenin vagonunda Mustafa Kemal, İsmet İnönü’ye ‘Sen yoruldun, görevden alıyorum. Yerine Celal Bayar gelecek’ dediği o ilginç konuşma ile karşılaşacağız. Celal Bayar geldikten sonra Dersim’de artık Seyit Rıza da direnç de yoktur ama buna rağmen bütün aşiretlerin toplum nezdinde İleri gelenleri toplanıp götürülüp ve bir daha kimseden haber alınamayacakları bir kırım yaşanır. Katliam burada da durmaz. Daha sonra gizli belgelerden öğrendiğimiz Alman Nazilerden alınmış zehirli gaz kullanımı dahil olmak üzere bir dizi vahşet bu dönemde yaşanır. Yani İsmet İnönü’nün ‘sorun bitti, bütün Dersim’e hakimiz’ dedikten sonraki başbakan değişimi döneminde yaşanacaktır bütün bunlar. Dolayısıyla burada şunu saptamak lazım; acaba burada yapılan neydi? Eğer 1948 uluslararası Birleşmiş Milletler Soykırım Sözleşmesi’nin, ‘soykırım’ tarifini anlatan maddelerini okuyacak olursak aslında burada yapılan işin bir soykırım olduğunu teslim etmek zorundayız. Tamamen soğukkanlı, tarafsız, salt olgulara bakarak, söz konusu sözleşme ne diyor?

    Eğer bir devlet, bir güç, bir başkasını kimliğinden, inancından dolayı, tümünü veya bir kısmını imha etmeye yönelik bir girişimde bulunuyorsa aşağıda sayılan 5 maddenin herhangi birisinin yapılması da soykırımdır.

    Bir topluluğu, inanç veya etnik kimliğinden dolayı katliama uğratıyorsanız bu soykırımdır.

    Çocuk doğumlarını kontrol etmeye çalışıyorsanız bu soykırımdır.

    Habitatını değiştirmeye çalışıyorsanız; yani onları kültürel oluşumlarını sağlayan coğrafi atmosferden koparıp başka yerlere sürgüne gönderiyorsanız bu bir soykırımdır.

    Kültürel kodlarını kullanmalarını engelliyorsanız soykırımdır.

    Yapılanlar organize bir şekilde ise bu bir soykırımdır.

    Dersimliler buna ‘Tertele’ diyorlar. Tıpkı aslında Ermenilerin ‘Büyük felaket’ kavramsallaştırması gibi bir kavramsallaştırmadır ama bu büyük felaketin, Tertelenin uluslararası hukuk nezdinde bir adı vardır ve bu ad soykırımdır.

    Dolayısıyla Dersim’in yaşadığı felaket bu bağlam içinde eğer ele alınırsa doğru anlaşılacaktır. Aksi takdirde işte kimin, hangi muhabirin, tarih yazıcısının yazdığından hareketle onu meşrulaştırmaya yönelik anlatılar bizi gerçekliğe yabancılaştırır, bizi Dersimlilerin yaşadığı felaketi anlama, empati yapma, onu açığa çıkartma imkanını elimizden alır diye düşünüyorum.”

    “SORUN HALA ÇÖZÜMDEN ÇOK UZAKTA”

    -O günden bu güne ne değişti, değişmedi?

    Maalesef çok fazla bir şey değişmedi. Kuşkusuz Dersimliler yaralarını saklama halinden açığa vurma haline geçtiler. Kuşkusuz Dersimliler, örgütsüzlük halinden ‘Biz varız, bizim ayrı bir kimliğimiz var’ diyen ve bulundukları her yerde örgütlenen bir pozisyona geçtiler. Keza devlet nezdinde egemenlerin, modernist, Kemalist, ulusalcı kesimleri ile muhafazakar kesimleri arasında yaşanan iktidar kavgasının bir parçası olarak bugünkü cumhurbaşkanının başbakan olduğu dönemde Dersim ile ilgili yaptığı açıklama Dersim’in daha rahat konuşulmasını sağlayan bir zemine yükselmemizi sağladı ama ne yazık ki eğer bir çözümden söz ediyorsak çözümün halen çok uzağındayız. Nedir o çözüm?

    Aslında gerek cumhuriyetin kuruluş konseptinin, ulusal devlet konseptinin, tek kimlikli bir rejim konseptinin terk edilip çok kimlikli bir rejime geçilmediği müddetçe Dersim sorununun da Kürt sorunu, Alevi sorunu, Çerkez sorununda olduğu gibi çözümsüz kalmaya devam edecektir. Fakat o gün işte karşısındaki güçleri tasfiye etmek için bu meseleyi kullanan İslamcı kesim de bu konuda diğerlerinden en küçük anlamda bir farklılık sergilememektedir. Biri ulusal eksenli bir asimilasyonu ve inkarı kendine pusula alırken diğeri de dinsel eksenli bir asimilasyon ve inkarı kendisine eksen almaktadır. Dolayısıyla Dersim’in sorunu hem Kürt kimliği ile veya bazı Dersimlilerin ısrarla vurgulamaya çalıştığı gibi Zaza kimliği ile ama aynı zamanda Alevi kimliğiyle de ülkenin diğer bölgelerindeki yurttaşlarla eşit olabildiği bir zemine yükselmekle mümkün. Ortada bir katliam var, yoğun göçertilme var, tecavüzler var, ailesinden kopartılıp hizmetçi yapılmış çocuklar var. Dolayısıyla bunlar adına özür dilemek de bir sorunun çözülüp çözülmediğini belirlemek açısından temel bir önem taşır. Dolayısıyla Dersimlinin, bir; Türkiye’deki genel demokratikleşme, laikleşme, hukuk devleti olma meselesiyle bağlantılı sorunu, iki; Dersim özgülünde de özür, yaraları sarma, adalet üreten bir hukuk düzenlemesinin bir yanı var. Bu açılardan baktığımızda maalesef sorun hala çözümden çok uzakta. Dolayısıyla halen yapılması gereken çok şey var. Kuşkusuz bu toprakların en aydınlık damarlarından biri olan Dersim aydınlanması, gençliği, siyasetçileri, bu konularda epey bir mesafe aldılar ama hala olmaları gereken yerin çok gerisindeler. Buradan özellikle Yahudi aydınlarının misyonunu özellikle anımsamak lazım. Bugünlerde siyonistlerin gerçekleştirdiği soykırıma rağmen dünyanın bütün halkları en azından ötekileştirmeye, pogromlara, soykırıma uğrayan Yahudi halkının yanına, yüreğinin bir parçasını koymuştur. Ama Dersim açısından aynı şeyi söylemek mümkün değil. Bırakın dünyaya kendini duyurmayı, Türkiye’deki nüfusun belki de çoğunluğu açısından bile hatta Dersimlinin yer yer aday olduğu, oy verdiği, desteklediği kimi siyasi çevreler bile Dersim’in başına gelen bu felaketi sahiplenmenin çok uzağında durabilmektedir. Dolayısıyla Dersim aydınlarının bu konuda yürümesi gereken daha epey bir mesafe, yapması gereken epey bir sorumluluk olduğunu da birbirimize hatırlatmaya ihtiyaç var diye düşünüyorum.

    Eren GÜVEN/İSTANBUL

  • Yazar Erdoğan Aydın Londra’da okuyucularıyla buluştu-VİDEO

    Yazar Erdoğan Aydın Londra’da okuyucularıyla buluştu-VİDEO

    PİRHA – Araştırmacı Yazar Erdoğan Aydın, ‘Yanlış İliklenen Düğme’ adlı yeni kitabının tanıtımı için Londra’daydı. Aydın’ın, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş sürecini konu alan kitap çalışması büyük ilgi gördü.

    Türkiye’de yayınlanan Kürtçe, Türkçe ve bazı İngilizce kitapları okurlarına sunmakta olan Tottenham Kitabevi (The Garden House) Erdoğan Aydın’ı okurlarıyla buluşturdu.

    Cumhuriyet kuruluşundan önceki ve kuruluş sürecine mercek tutan Yazar Aydın’ın kitabevinde yapılan söyleşisinin moderatörlüğünü Yusuf Kartal yaptı.

    Yazar Ayhan Aydın ile İngiltere Alevi Kültür Merkezi (İAKM) ve Cemevinde de buluşma gerçekleştirildi. Söyleşiye İAKM ve Cemevi Başkanı İbrahim Has, moderatörlük yaptı. Yapılan söyleşiye ilgi bir hayli yoğun oldu. Yazar Aydın, söyleşi ardından okurları için kitaplarını imzaladı.

    Kürt ve Türk Toplum Merkezinde yapılan bir diğer söyleşiye ise 68 kaşığının önderlerinden Mustafa Yalçıner ve Aydın Çubukçu da katıldı. Kürt ve Türk Toplum Merkezinin Başkanı Aslı Gül, söyleşinin moderatörlüğünü yaptı.

    PİRHA/İNGİLTERE

  • DİB, Bölgede Barış ve Adalet Konferansı yaptı: Bu mücadele birlikte yaşama mücadelesidir -VİDEO

    DİB, Bölgede Barış ve Adalet Konferansı yaptı: Bu mücadele birlikte yaşama mücadelesidir -VİDEO

    PİRHA – Demokrasi İçin Birlik (DİB) tarafından yapılan Bölgede Barış ve Adalet Konferansında konuşan ABF Başkanı Mustafa Aslan, “Bu topraklarda bin yılı aşkın bir süredir Aleviler katlediliyor. Bizler düşmanımızı biliyoruz. Kendimizi dostlarımıza da yeterince anlatamamışız, bunun da eksikliğini yaşıyoruz. İnadına Aleviler bulundukları topraklarda siyasal mücadele verecektir. Bu mücadele birlikte yaşama mücadelesidir.” dedi.

    Demokrasi İçin Birlik tarafından yapılan “Filistinliler ve Kürtlerin Mağduriyetine Aleviler de Eklenirken Bölgede Barış ve Adalet Konferansı” Beşiktaş Süleyman Seba Kültür ve Sanat Merkezi’nde yapıldı.

    Başta Suriye olmak üzere Ortadoğu’daki gelişmelerin değerlendirileceği konferansın açılış konuşmasını DİB Koordinasyon Üyesi Levent Tüzel yaptı. Tüzel, Suriye’deki yeni rejimle birlikte bölgedeki halkların barış arayışına dair şu konuşmayı yaptı:

    “Özellikle HTŞ yönetimindeki cihadist güçlerinin, Aleviler üzerindeki saldırı ve katliam girişimleriydi. Alevi halkının yaşadığı büyük kaygı ve tedirginlik var. Bu nedenle merkezinde bu sorunu irdeleyen ve ülkemizdeki tartışmaları da Kürt halkının taleplerini ele alan bir konferans yapmak istedik. Salon bulma konusunda arkadaşlarımız çok çaba sarf etti. O nedenle bu gecikmeden ötürü özür diliyoruz. Bu arada Bereket Kar yoldaşımızı geçtiğimiz günlerde kaybettik. Birlikte çokça çalışma yürüttük. Anısı önünde saygıyla eğiliyoruz.

    “SURİYE’DE ALEVİLER KAYGILI”

    Evet olağandışı süreçlerde halklarımıza olağanlaştırılmak istenen eylemlerle karşılaşıyoruz. Siyasetçiler, gazeteciler tutuklanıyor. Siyasi parti başkanları cezaevinde ve yenileri de tutuklanıyor. Kent uzlaşısı adı altında başarı elde edenlerin bir suç oluşturuyormuş gibi algı yaratılıyor. Tek adam yönetiminden faşist yönetime doğru gidiliyor. Bunlarla birlikte ekonomik krizi sindirmek mücadelesi veren iktidara karşı emekçiler, siyasetçiler, hukukçular var.

    2016’dan buyana ‘Ülkede barış olsun. Laik bir ülke olalım’ diye oluşturduğumuz bir platform DİP. Şimdi Filistin’de yeni bir aşamaya gelindi. ABD, bölgeyi yeniden dizayn ediyor. HTŞ yönetimi devlet başkanlığını ilan etti. Suriye Arap Cumhuriyeti denerek diğer halkları görmediler. Şimdi ABD, bölgede yeni karakollar yaratılıyor. Suriye’de yaşayan halklar demokratik bir sürece ulaşacak mı ne yazık ki bunun zemini oluşturulmadı. Aleviler ciddi kaygı yaşıyorlar. Dolayısıyla Suriye halklarının demokratik geleceklerini belirleme konusunda önümüzde bir süreç duruyor.

    “TEK ÇIKIŞ ORTAK MÜCADELE”

    Esas itibariyle ‘Öcalan gelsin mecliste konuşsun’ adımını, Suriye’deki gelişmelerle birlikte daha iyi görmekteyiz. Tabi kayyımlar da atanırken çelişkiler olduğu gibi duruyor. Bugün bu konferansımız vesilesiyle bu konuları tartışacağız.

    DİB, özellikle ülkemizin bu sancılı sürecinde demokrasi güçlerinin birliğini her daim açık tuttu. Bugün bu faşist rejime giden yolda tek çıkışın ortak mücadeleden geçtiğini tartışıyoruz. Gelecek mart ayında bu tartışmayı olgunlaştırarak önerilerimizi ortak bir çıktı olarak geleceğe taşıyacağız. İnadımız, direncimiz her daim ayakta. Bu tehdit ve baskılara teslim olmayacağımızı ülkemizin her yerinden ifade ediyoruz.”

    “KATLİAMI GEÇTİM SOYKIRIM YAPILIYOR”

    Birinci oturumun moderatörlüğünü Aydın Deniz yürüttü. “İktidar değişimi sonrası Suriye’de Aleviler” konusunun ele alındığı giriş bölümünde Akademisyen Hakan Mertcan, sunum yaptı. Suriye’nin “Terör örgütüne teslim edildiğini” söyleyen Mertcan şu konuşmayı yaptı:

    “Azınlıklara yönelik saldırılar gerçekleşti ve bu saldırılar dünya kamuoyunda da görüldü. Suriye’nin seküler Sünnileri dahi tehdit altında ama Alevilere yoğunlaşmış bir şiddeti göreceğiz. Arap Alevi toplumu da süreklerden birisi. Aleviler, Fransızların kurduğu askerlik alanında yer aldılar. Hafız Esed’ın pozisyonuna bakarak hep Suriye’de bir Alevi devleti, Alevilerin kontrolünde bir ordu, istihbarat servisi gibi şeyler söyleniyor. Suriye’de malesef hiç hakikatle bağı olmayan biçimde sanki Aleviler iktidarı ellerinde tutuyor gibi bir pozisyona geldiler ve bugün de saldırıların merkezinde bir intikam operasyonunda bu işlevsel olarak kullanılıyor.

    14 yıldır Aleviler katlediliyor zaten. Köyler mezarlıklarla doldu. Gencecik insanlar Alevi oldukları için öldürülüyor. Birçok savaş suçu işlendi. Hatta çocuklar hedef alındı. Ağustos 2013’te 199 kişiyi katlettiler. Savaşın altıncı yılında 150 bin Alevinin öldürüldüğü söyleniyor. İnsan öldürmekle kalmayıp doğayı da yaktılar. Aleviler mutlak kötülük olarak ifade ediliyor. Savaş boyunca ağır hak ihlalleri, yargısız infazlar, kaçırılmalar, kutsal mekanlara saldırılar sürüyor. Ancak ciddi bir cezalandırma yok. Şu an Alevi köylerine tehcir de yapıyorlar. Bütün bunları katliamı geçtim soykırım girişimi olarak nitelendiriyorum. Umarım daha demokratik bir ortamda Suriye halkları yaşar.”

    “SURİYE’DE ÖZ SAVUNMA YAPMALARI GEREKİR”

    Konferansın konuşmacılarından ASi-DER Başkanı Tevfik Usluoğlu ise Suriye’de yaşananlara “Düşük yoğunluklu katliam, yüksek gerilimli tehdit” diyerek şu konuşmayı yaptı:

    “Aleviler Suriye’de hiç de azınlık değillerdir. Alevilerin toplam nüfusu Suriye nüfusunun yüzde 20’sidir. Suriye’nin her yerinde Aleviler vardır. Humus, Alevilerin en yoğun yaşadığı yerdir. 12 Ekim’de Suriye’den geldim ve o alanda özel çalışmalar yapmaktayım. Bugünlerde herkes kendi nüfusunu arttırmak için mübalağa yapıyor. Avrupa, Amerika gibi birçok yere göç oldu. Zamanında Deniz Baykal’ın “Halep Sünni’dir” sözünün aksine Halep hiçbir zaman Sünni olmadı. Şimdi oralarda Alevilerin onuruna tecavüz niteliğinde eylemler yapılıyor.

    Afrin ve Qamişlo civarında da Kürt Aleviler yaşamaktadır. Irak savaşından sonra Suriye’ye gelen yaklaşık 1,5 milyon Filistinli var. Ancak bu nüfusun çoğu kimlik alamamıştı. Suriye kavimler kapısıdır. Ancak medyanın tersine söylüyoruz; Aleviler ilk kez katledilmiyor. 19 Kez fetvalarla Aleviler katledildi. Suriye’de hala 171 bin silahlı terör örgütü mensubu var. Sistematik olarak orada yapılanlar konusunda hükümetin bilgisi vardır. 8 Aralık’tan sonra 430 kişinin Suriye İnsan Hakları Gözlemevi tarafından katledildiği bilgisi verilmiştir. Rakka ve Hymus kırsalındaki kaçırılmalar ile 2000 kişinin durumları hakkında net bilgi yoktur. Ağırlıklı olarak Alevilere yönelik bir infaz politikası var. Şu an Suriye’nin uygarlık birikimi yok edilmektedir. Alevilerin dost ilişkilenme kurmaları ve Suriye’de öz savunma yapmaları gerekir. Tüm diasporayı kapsayan bir çalışma yapılmalıdır. Demokratik, laik bir Suriye için tüm Alevi kurumlarının harekete geçmesi gerekiyor.”

    SURİYE’DEKİ MEDYANIN SUSKUNLUĞU!

    Gazeteci Hasan Sivri ise konuşmasında “Suriye’de bir devrim değil, devir teslimi” olduğunu belirtti. Sivri, Suriye savaşında basının rolüne de değinerek şöyle devam etti:

    “Şu an Şam El kaide uzantılarının elinde. Şubat ayının başında onlarca sol, sosyalist partinin yasaklandığı bir süreçten bahsediyoruz. IŞİD’in eğitiminden geçen bir HTŞ’den bahsediyoruz. Suriye’deki savaşın başında Alevilere yönelik katliam fetvaları verildi ve işgalci oldukları söylendi. Kimi fetvalarda Alevi kadın ve çocukları ayrıştırılıyor. Ardından kadın ve çocukların da öldürülebileceği tartışmaları oluşuyor.

    Bugün batılı güçler Colani ile el sıkışmaya başladı. Batılı güçlerin, emperyalistlerin, İsrail gibi bir önceliği var çünkü. Bu bölgede çok açık şekilde İsrail’in güvenliğini söz konusu. Aslında Şam değil İsrail’in devrimi denebilir. İsrail’e taş bile atmayan Colani, Filistinlileri sınıra kadar kovaladı. Medya da Suriye savaşı konusunda önemli rol oynadı. Dünyanın hiçbir yerinde bir ay içerisinde aynı taraftan olan 157 kişinin öldürüldüğü görülmemiştir. Şu an Suriye’de 1500’e yakın gazeteci var ama bir sessizlik var. Kimse haber, rapor girmiyor.”

    “AVRUPA, ALEVİLERİN KATLEDİLMESİNE SES ÇIKARMIYOR”

    Gazeteci Musa Özuğurlu da konuşmasında “Suriye’de Aleviler iktidar değillerdi” diye belirtti. Alevilerin toplumun en alt kademesinde olduğunu söyleyen Özuğurlu, şöyle devam etti:

    “Hafız Esad, siyasal düşüncelerle hareket ettiği için iktidara geldi. Suriye’de Aleviler, BAAS rejimiyle özdeş tutulup, yönetimden faydalanıyorlarmış gibi göründüler. Aleviler her zaman için yalnızdılar. Hiçbir zaman için kimsenin temas ve işbirliği kurmadığı kesimdir Aleviler. Aleviler ülkenin en yoksul ve yalnız kesimidir. Günah keçisi ilan edilmelerinin hiçbir maddi temeli yoktur. Sünni kesim, ticaret yapıp devlet memurluğunu aşağıladıkları için Aleviler, asker, polis, devlet memuru olabildiler. Şimdi deyim yerindeyse Aleviler kabak gibi ortada kaldılar. Esad iktidarı bunun hiçbir çalışmasını yapmamış ve şu an Aleviler açık bir şekilde var olma savaşı içerisindeler. Çok ciddi ihlaller yaşanıyor. Hiç kimse de buna ses çıkarmıyor. Tıpkı Kürtlerin, Ezidilerin yaşadıkları gibi şimdi Aleviler için bu süreci görüyoruz. Avrupa şimdi çok büyük ikiyüzlülük içinde. Şimdi El Nusra ile el sıkıştılar ve Alevilerin katledilmesine ses çıkarmıyorlar.

    Aleviler şimdi bir şeyler yapmaya çalışmalı. Avrupa’da ne kadar Alevi kuruluşu varsa bir şeyler yapıyor ama seslerini ulaştıramıyorlar. Bizlerin ciddi ses çıkarması gerekir. Katliam evet yaşanıyor ama daha da ötesinde bir şeyler yaşanmaması için acilen bir şeyler yapmalı. DEM Parti’nin bu konuda birikimi var, bir şeyler yapmalı. CHP de aynı şekilde harekete geçmeli.”

    “ALEVİLER KURUCU GÜÇLERİN DIŞINA ÇIKARILDILAR”

    2. Oturumun moderatörlüğünü Nesteren Davutoğlu yürüttü. “Suriye ve Ortadoğu’da barış ve adalet nasıl sağlanabilir?” başlığının değerlendirildiği oturumun ilk konuşmacısı Hukukçu Orhan Gazi Ertekin oldu. Özellikle, “Kürtler, Aleviler ve Dürzilerin, ölüm ile yaşam arasında kaldığını” söyleyen Ertekin, şöyle devam etti:
    “Aleviler ciddi bir tehdit altındalar. HTŞ, kendisini devlet, liderini de cumhurbaşkanı ilan etti. Özellikle Aleviler, kurucu güçlerin dışına çıkarıldılar. Kurucu güçler dışında kalanlarda katliam, pogrom ve soykırım bir tür kadere dönüşüyor. Kurucu gücün dışında kalanlar göç ve asimilasyonu da beklemek zorundadır. Yoğun bir şiddet potansiyeli ve Colani’nin kartondan bir devleti var. Colani artık ‘devrim dönemi bitti, devlet üzerine konuşalım’ diyor. En çok da hukukçuların daha fazla konuşması, federalizm üzerine daha çok düşünmesi gerekiyor. Daha önce üzerinde hiç düşünmediğimiz meseleler şu an üzerimize yağıyor.
    HTŞ’nin büyük kısmı Rusya ve Avrupa ülkelerinden geldi. Yani modernlik de çöküyor. Yeni bir kamu hukuku geliştirmemiz gerekiyor. Alevilerin bir araya gelmesi üzerine düşünmek gerek.”

    “MÜSLÜMAN OLURLARSA ONLARA DOKUNULMAYACAKTIR”

    Gazeteci İslam Özkan, Selefiliği, ‘Kur’an ayetlerini motamot uygulayanlar’ olarak tanımlayarak bu anlayışın Suriye halkı için karşılık görmeyeceğini ifade etti. Selefiliğin 18. Yüzyılda ortaya çıktığını belirten Özkan, şunları söyledi:
    “Selefilik, ilk çıkışında silahlı çatışmaya karşıydı. Usame Bin Ladin öldürülene kadar cihatçı örgütlerin çoğu, anti batıcı ve anti ABD’ciydi. Sonrasında El Kaide’nin, Suriye’de Alevilere ve BAAS yönetimine yöneldiğini görüyoruz. 2014 yılında Colani’nin bir röportajında ‘İktidar olursanız Müslüman ve sizin mezhebinizden olmayanlara nasıl davranacaksınız?’ sorusu yöneltiliyor. ‘Müslüman olurlarsa onlara dokunulmayacaktır’ diye cevap veriyor.”

    2017 Yılından beri HTŞ, Türkiye ve Rusya ile temasa geçiyor. 8 Aralık operasyonu başlayana kadar HTŞ, teknolojik anlamda çok ilerleme yaşıyor. Drone fabrikaları var mesela. Şu anda uluslararası toplumla iletişime geçen HTŞ’nin, kendi içerisinde de bir çatışma var. Orduyu ele geçirmiş olabilirler ancak toplumu yönetmek kolay olmayabilir. Colani, koşulların dayatılmasıyla bir arada yaşama kültürünü benimsemek durumunda kalacak. Ama ben daha çok AKP tarzı ‘İslami’ bir hegemonya kuracağını düşünüyorum. Devletin kilit noktalarına adamlarını yerleştirecekler. İslam’ı tırnak içerisinde tutmak istiyorum. Çünkü AKP’yi ben de İslam olarak görmüyorum. Eğer HTŞ ile batı arasında sorunlar çıkarsa o zaman çok farklı sonuçlar çıkabilir.”

    “TÜRKİYE’NİN YENİ OSMANLICILIK HAYALLERİ VAR”

    Tarihçi Erdoğan Aydın ise Lozan Antlaşmasıyla birlikte Ortadoğu’daki değişime de işaret ederek şunları söyledi:
    “Siyasal İslamcılık, Ortadoğu’nun son yüzyılına tekabül etmiyor, bin yıllık bir sorun. Savaş Ortadoğu halklarının bir kaderi oldu. Şu anda Türkiye’de iktidar olanlar, dün ulusal devlete karşı çıkıyordu, bugün ise Turancı söylem içerisindeler. Dolayısıyla Türkiye şu anda Suriye’den kopamıyor. Yeni Osmanlıcılık hayalleri ile ilişkili bir iş bu. Ulusal devlet üzerinden bu iş kesinlikle çözülemez. O halde yeni bir formüle, ortak vatanda demokratik bir cumhuriyet mümkün. Buradan yol alınabilirse Aleviler, Kürtler, Dürziler yol alabilir.”

    “SURİYE’DE İSRAİL İLE KOMŞU OLDUK”

    Konferansın üçüncü oturumunun moderatörlüğünü Esen Aslandoğan yürüttü.
    “Ortadoğu’da yaşanan sorunların Türkiye dış ve iç politikasına yüklediği sorumluluklar” başlığını ilk olarak CHP 27. Dönem Milletvekili Ünal Çeviköz yorumlandı.
    Ünal Çeviköz, “Eğer bir şeyler yapmak gerekiyorsa bugünden başlamak gerekir” diyerek sözlerine başladı. Çeviköz, 2017’de önemli değişimlerin başladığını belirterek şöyle devam etti:
    “HTŞ, ustaca bir düzen kurdu. Ancak HTŞ’nin otuz bin militanı var. Bu sayıyla Suriye’yi koruyamazlar. HTŞ’nin içerisinde hala tek vücutluk yok. Şeriat isteyenler var. Onun için Alevilerin üzerine böyle gidiliyor.
    Suriye’de bugün İsrail’e komşu olduk! Bu bölgede değişen jeopolitikle, Suriye’de ileride karşı karşıya gelinebilir. Türkiye’nin İsrail’le karşı karşıya gelmesi de konuşulmakta. Türkiye’deki böyle bir hükümetten, Suriye’de olanlara karşı bir şeyler yapmasını beklemek de pek mümkün görünmüyor.”

    “TÜRKİYE, ORTADOĞUYA SAVAŞ DAYATIYOR”
    DEM Parti Grup Başkanvekili Sezai Temelli de konferansın konuşmacıları arasındaydı. DEM Parti olarak “Ekmek, adalet ve Barış” mücadelesi yürüttüklerini söyleyen Temelli, şu değerlendirmeyi yaptı:
    “Adalet istiyorsak bir araya gelmeliyiz. Büyük bir demokratik dönüşümün eşiğindeyiz. Ama bu dönüşümü hayata geçirmek için yoğunlaşma içerisindeyiz. İstanbul’da kent uzlaşısı yaptıkları için 10 kişi tutuklandı ve Van Büyükşehir Belediyesine kayyım atandı. Bugünkü iktidar, aslında kendinden öncekilerden devraldığını yürütüyor. O nedenle bugün siyasi tutsaklık var. Gazeteciler bu nedenle tutuklanıyor ve belediyelere kayyım atanıyor. Türkiye demokratikleşirse Ortadoğu’nun da barışı mümkün olabilir. Emperyalistlerin rolünü rol yapan senin içerideki sorunundur. Kürt sorunu. Düşünsenize, bu ülkenin anayasası bir darbe anayasası.
    Suriye’de ‘Kürt anasını görmesin’ üzerinden yol almaya çalışıyor. Kürt meselesi, Suriye’de demokratikleşmenin önünü alan bir mesele. Bu yolun açılması için Rojava statüsünün de önünün açılması gerekiyor. Aynı şekilde Irak’taki federatif yapının neden sağlıklı işlemediğine baktığımızda yine Türkiye’nin dayattığı çatışmayı görüyoruz. 15 Şubat’ta İmralı’dan bir açıklama beklenirken Van’a kayyım atanıyor. Tamamen bir kumpas davası yani. Faşizm kurumsallaşıyor. Eğer Türkiye, Kürt meselesini çözmüş olsaydı, Irak ve Suriye’ye sahip çıksaydı bugün Alevilerin yaşadıklarına da Gazze’de olanlarla da karşı karşıya gelmezdik diye düşünüyorum.”

    “BU TOPRAKLARDA 1000 YILLIK ALEVİ SORUNU VAR”
    Konferansın son konuşmacısı Alevi Bektaşi Federasyonu Genel Başkanı Mustafa Aslan oldu. “Ortadoğu’da Aleviler sanki ilk kez mağdur ediliyormuş gibi konuşulmakta” diyen Aslan Aleviler konusunda bir duyarlılık oluşturulamadığını vurguladı. Alevilerin, her mücadelede yer aldığını ancak “Alevi” kimliğiyle görülmediğini söyleyen Mustafa Aslan şu konuşmayı yaptı:
    “2011’den bu yana Suriye’de bir arada yaşamı savunduk ve dile getirdik. Madımak’ta, 10 Ekim’de, Maraş’ta katlettiler ve bu zihniyetin bugün iktidarda çok faklı düşünmediğini görüyoruz. Bu ülkede Kürt sorunu var ve bu sorun 200 yıllık ise Alevi sorunu 1000 yıllıktır. Bunu aynı zamanda bir Kürt olarak söylüyorum. HTŞ’nin, bir katliam yapmadığını söyleyenler var. Kimi yaptığımız görüşmelerde BAAS’ın yıllarca katliam yaptığını, bu zulme karşı Alevilerin ses çıkarmadığını söyleyenler oldu. HTŞ’ye zaman verilmesi gerektiğini, değiştiklerini söyleyenler de oldu. Ama bugün bizim çığlığımıza ses verilmesi gerekiyor. Bu topraklarda bin yılı aşkın bir süredir Aleviler katlediliyor. Bizler düşmanımızı biliyoruz. Kendimizi dostlarımıza da yeterince anlatamamışız, bunun da eksikliğini yaşıyoruz. Bizim inancımız, hiçbir zaman yayılmacı bir anlayış olmadı. Aleviler tabi ki siyasal bir mücadele verecektir. İnadına Aleviler bulundukları topraklarda siyasal mücadele verecektir. Bu mücadele birlikte yaşama mücadelesidir.”

    PİRHA/İSTANBUL

     

  • ‘Aralık ayı katliamlarla dolu, her günümüz anmalarla geçiyor’-VİDEO

    ‘Aralık ayı katliamlarla dolu, her günümüz anmalarla geçiyor’-VİDEO

    PİRHA – Maraş, Roboski ve 19 Aralık Cezaevi katliamlarında yaşamlarını yitirilenler, PSAKD Ataşehir Şubesi Cemevi’nde yapılan panel ile anıldı. Panelde, aralık ayının katliam ve kırımlarla dolu olduğu ifade edilerek her günün anmalarla geçtiği belirtildi.

    Pir Sultan Abdal Kültür Derneği(PSAKD) Ataşehir Şubesi Cemevi’nde, Maraş, Roboski ve 19 Aralık Cezaevi katliamlarında yitirilenleri anmak için panel yapıldı.

    Saygı duruşuyla başlayan panele, Hukukçu Orhan Gazi Ertekin ve Tarihçi-Yazar Erdoğan Aydın konuşmacı olarak katıldı.

    “ARALIK AYI KATLİAMLARLA DOLU”

    Hukukçu Orhan Gazi Ertekin, Maraş Katliamı’nın üzerinden yarım asır geçtiğini belirterek “Maraş Katliamı mağdurları 30 yıl sonra konuşmaya başladılar. Bu toplum ve bu devlet bir mağdurun yüreğinden çıkan söze hazır değil. Bir katliam 40-50 yıldan sonra konuşuluyorsa bu, adaleti torununuza çocuğunuza miras bırakmak demek. Genellikle mağdurlar bir araya gelip birbirlerinin bildiği şeyleri birbirlerine anlatıyorlar. Ve içe kapanmış dışa açılmayan bütün dünyayı buna anlatmak yerine içe kapalı bir durum yaşanıyor. Daha cemaat tarzı değil de cemiyet tarzı bir anmanın yolunu düşünmemiz gerekiyor” dedi.

    Aralık ayının katliamlarla dolu olduğunu ve toplu anma yapıldığını da dile getiren Ertekin, “Bu şu demek biz katliamları normalleştirdik demektir” diye konuştu.

    “TÜRKİYE CUMHURİYETİ TARİHİNDE DAHA ÖNCE YAŞANMAMIŞ BİR KIRIM”

    Maraş Katliamı’nın gerçek tarihinin 21 Aralık 1978 Perşembe günü biri Alevi diğeri Sünni öğretmenin katledilmesiyle başladığının da altını çizen Ertekin, devamında şöyle konuştu:

    “Bu düşünülmüş. Ertesi gün cuma. Cenazeler cuma günü kaldırılacak. Saldırı yapacak olanlar bunu biliyor. Cuma günü de o cenazelere saldırılar yapılıyor. 4 gün süren 21’inden 25’ine kadar bir katliam yapıyorlar. Bu Türkiye Cumhuriyeti tarihinde daha önce yaşanmayan bir pogrom. Belki de 6-7 Eylül’deki pogroma benzer. 30-40 bin kişinin 15 bin kişiyi katlettiği bir kırım.

    SOYKIRIM VURGUSU

    Sadistçe işlenen cinayetler, 13-14 yaşında bir çocuğun kollarının bacaklarının kesilip kazanda kaynatılması gibi cinayetler işlenmiş. 80 yaşında bir kadına bile eziyet edilmiş. Türkiye’nin en sadist cinayetleri tarihinde bile denk gelmeyeceğiniz her tür şiddeti bir araya getiren bir katliam yapmışlar ve askerlerle koruma şeklinde. Dışarıdan yardım getirmek isteyenleri bile engellemişler. O mahallelerdeki direniş olmasa en az 15 bin kişinin öldürüldüğünden bahsediyor olacaktık. Yani tam bir soykırım. 15 bin kişinin 4 gün boyunca her an ölebileceği kaygısıyla yaşamasıdır Maraş Katliamı.”

    “KATLİAMLAR, CUMHURİYETİN KURULUŞ İLKELERİYLE DOĞRUDAN İLGİLİ”

    Araştırmacı – Yazar Erdoğan Aydın, katledilen gazeteciler Nazım Daştan ve Cihan Bilgin’i anarak konuşmasına başladı. Aydın, katliamların esas olarak Türkiye’deki rejimi Türkiye’deki siyaseti asla sorgulamaya yanaşmayanların yönetmeye devam ettiği Cumhuriyetin kuruluş ilkeleri ile de doğrudan ilgili olduğunu belirterek şunları konuştu:

    “Bu rejim farklı olanları zindan etmeye çalışan bir devlet aklını temsil ediyor. Bu rejim, başta Aleviler olmak üzere eşit yurttaşlık hakkını kurumsallaştıran bir aklı temsil ediyor. İnsanların hayatını zindana çevirmeye çalışan bir devlet aklı. Cumhuriyet, Alevilerin en azından bir kesiminin zannının aksine aslında Alevilerin de ötekileştirildiği bir kurumsallaşmaya geçti. Cumhuriyet artık herkesin Türk olduğu diyanete bağlı olduğu ve olmayanların da mum söndürdü diye lanse edildiği bir yere gitmeye başladı.

    “KIRIMLARLA, KATLİAMLARLA KARŞI KARŞIYA BİR TARİHTEN GELİYORUZ”

    Kırımlarla, katliamlarla karşı karşıya olduğumuz bir tarihten geliyoruz. Rejimin kurulması sadece kendi demokratikleşebilme, insanların yurttaşlaşabilmeleriyle kısıtlı kalmayıp yasaklarla devam eden bir tarihle karşı karşıyayız. 1977 itibariyle başlayan bu süreç, üniversite katliamları, Sivas, Maraş, Çorum, Diyarbakır ve Urfa ile devam etti. 12 Eylül, bütün bu faşizmin yetmediği noktada da devletin açık suç işlediği bir süreçte karşımıza çıktı. Askeri darbenin sonrasında da başka bir noktaya ulaşmış durumdayız. Toplumun ideolojik olarak başka formatlara evrildiği, dinin kurumsallaştırıldığı, akabinde sivil demokratik tepkisini gösteren bir toplumla da karşı karşıyayız. Haklarını dayatabilen bir toplum aksının geriye düştüğü bir realite ile karşı karşıyayız. Bu süreci durdurabilecek bir şey gelişmedi.

    “KOŞULLARIN DEĞİŞTİĞİNİ UNUTMAMALIYIZ”

    Biz Maraş, Roboski ve Cezaevi katliamlarını anarken koşulların değiştiğini unutmamalıyız. Söz konusu katliamları yaşarken aynı zamanda dönüp kendimizle de muhasebe yapmak zorundayız. Bir sonraki Maraş, Roboski, 19 Aralık anmasında pusulamızı değiştirmeliyiz. Sadece günü kurtarma değil Alevilerin, Kürtlerin eşit yurttaşlığı başta olmak üzere miras bırakmamış olacağız.”

    Aydın, son olarak Maraş Katliamını yapanları utandıramadık ama Maraş, Sivas katliamlarını yapanların çocuklarını, onları aklayan hukukçuları utandırmak elimizde” dedi.

    PİRHA/İSTANBUL

  • Yazar Aydın: Suriye’de Alevileri korumak dünyadaki tüm demokrasi güçlerinin görevidir-VİDEO

    Yazar Aydın: Suriye’de Alevileri korumak dünyadaki tüm demokrasi güçlerinin görevidir-VİDEO

    PİRHA- Suriye’de yönetimi cihatçı grupların ele geçirmesini değerlendiren Araştırmacı Yazar Erdoğan Aydın, HTŞ’nin Şam’a egemen olmasından dolayı Alevilerin çok ağır bir risk altında olduğunu belirtti. Aydın, Alevilerin hem silahsız bir halk olması hem de yıkılan rejimin uzantısı gibi görünmesinden kaynaklı ciddi bir tehlike ile karşı karşıya olduklarını kaydetti. 

    Araştırmacı Yazar Erdoğan Aydın, Suriye’de cihatçı çetelerin yönetimi ele geçirmesini PİRHA’ya değerlendirdi.

    “SURİYEDEKİ ALEVİLERİ KORUMAK DEMOKRASİ VE LAİKLİKTEN YANA OLAN TÜM GÜÇLERİN GÖREVİDİR”

    Alevilerin, Suriye’de iktidara gelen HTŞ taraftarlarının saldırılarına çok açık bir durumda olduğunu belirten Yazar Erdoğan Aydın, “Suriye Alevilerini korumak sadece Alevilerin değil, dünyadaki demokrasi ve laiklikten yana olan tüm güçlerin çok özel bir hassasiyetle üzerinde durması gereken bir sorun alanı oluşturuyor. Umalım ve dileyelim ki Suriye’de şu anda muktedir olan güçleri geriletecek güçler söz konusu olur. Ben bu açıdan Fırat’ın doğusundaki Kürt örgütlenmesinin laik karakterleriyle bunun için önemli bir avantaj oluşturacağı düşünüyorum” dedi.

    “SURİYE’DE BULUNAN BÜTÜN KİMLİKLER VE İNANÇLAR GÜVECE ALTINA ALINMALIDIR”

    Uluslararası güç ve odakların Kürt sorununu çözmeye çalışırken, Alevileri, Hristiyanları, Ezidileri de güvence altına almaları gerektiğini belirten Aydın, “Keza bütün enerji kaynaklarının üstünde yer alan Ortadoğu’nun bütününü çok fazla etkileyecek olan Suriye’nin Afganistan haline gelmesini İsrail’in de ABD’nin de istemeyeceğini düşünüyorum. Dolayısıyla HTŞ’yi kontrol altına almakta HTŞ’nin böyle katliamlarla iktidarı tek başına şeriatla belirlemesine sonuna kadar izin vermemeye çalışacaklarını zannediyorum” diye belirtti.

    “ETKİLİ KAMPANYALAR YAPILMALI”

    Emperyalist güçlerin Afganistan’ı gözden çıkarttıklarını söyleyen Aydın, “Ama Suriye kolay kolay gözden çıkartılamayacak bir ülke. Yine de dünyanın Alevileri demokratları, laiklikleri bu işin ABD’nin ve İsrail’in insafına bırakılamayacak kadar önemli. Ne yapıp edip daha etkili kampanyalar örgütlemek zorunda” ifadelerini kullandı.

    “SURİYE’DE KAYBEDİLECEK TEK BİR ZAMAN DAHİ YOK”

    Suriye’de yaşanan sürece dair kaybedecek tek bir zaman dahi olmadığının altını çizen Araştırmacı Yazar Erdoğan Aydın, konuşmasının devamında şunları kaydetti:

    “Eğer yarının Suriye’sinde Alevilerin can güvenliği ve yaşamasını istiyorsak daha geniş kampanyalara ve daha güçlü örgütlenmelere, daha güçlü sese ihtiyaç var. Bu açıdan zannediyorum ki önümüzdeki günlerde daha etkili dayanışma örgütlenecektir. Görebildiğim kadarıyla Türkiye’nin Alevi örgütleri bu konuda bir çaba içindeler şu anda çok yetersiz ama bu çabayı yükseltmeleri halinde hem Suriye’deki Alevilere hem de Türkiye’deki Alevi sorununa, Alevilerin “Eşit Yurttaşlık” mücadelesine de anlamlı bir katkı yapabilirler. Umarım ve dileyelim ki zaman kaybetmezler. Umalım ve dileyelim ki Aleviler aynı zamanda diğer dostlarını yani dünyanın diğer demokratlarını dünyanın diğer ezilen halklarını da mücadeleye entegre etme başarısı gösterirler diye düşünüyorum.”

    Cebrail ARSLAN-Buse Nehir Demir /ANKARA

     

  • Keçiören Cemevi’nde ‘Suriye’de ne oluyor?’ başlıklı panel düzenlendi-VİDEO

    Keçiören Cemevi’nde ‘Suriye’de ne oluyor?’ başlıklı panel düzenlendi-VİDEO

    PİRHA-Keçiören Cemevi’nde ‘Suriye’de ne oluyor?’ başlıklı panel düzenlendi. Şam’ın tek bir silah sıkılmadan alınmasının mevcut rejimin ne kadar zayıfladığını gösterdiğini belirten Tarihçi-Yazar Erdoğan Aydın, “Suriye rejiminin küresel emperyalist güçler tarafından neden düşmanlaştırdığı konusu çok önemli. Çok açık ki bu emperyalist ve siyonist bir fetihtir. Bir başka halkın yaşadıkları üzerinden bir başka halkın zenginleşmesi sömürü anlayışını gösteriyor” dedi.

    Keçiören Cemevi’nde Suriye’de yaşanan gelişmelere ilişkin panel düzenlendi. Panelin moderatörlüğünü Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF) Genel Sekreteri Özgür Kaplan yaparken konuşmacı olarak Gazeteci Erdoğan Aydın ve Yazar Ömer Ödemiş katıldı.

    “YENİ BİR KERBELA YAŞAMAMAK İÇİN MAZLUMUN YANINDAYIZ”

    Suriye’deki gelişmeleri yakından takip ettiklerini ifade eden Keçiören Cemevi Başkanı Sercan Aydoğan, “Basında da bir bilgi kirliliği mevcut. Gördüğümüz süreçte Hatay, Mersin gibi illerimizde yaşayan Alevi yurttaşların Suriye’de akrabaları yaşıyor. Bizde oradakilerin sesleri olmalıyız. Kerbela’yı tekrar yaşamamak için Aleviler olarak nerede bir mazlum varsa onların yanındayız” dedi.

    “19 ARALIK’TA ADANA’DA TOPLANTI YAPACAĞIZ”

    Keçiören Cemevi yönetimine teşekkür ederek sözlerine başlayan ABF Genel Başkanı Mustafa Aslan, “Ortadoğu’da neler olduğunu hep birlikte izliyoruz. Bu süreç hepimizi tedirgin ediyor. 19 Aralık’ta Adana’da bir toplantı yapacağız” diye belirtti.

    “DEAŞ BARIŞ ELÇİSİ OLARAK GÖSTERİLİYOR”

    Suriye’de Alevi düşmanlığı yapıldığını belirten ABF Genel Sekreteri Özgür Kaplan,” DEAŞ barış elçisi olarak gösteriliyorlar ama biz onların katil olduğunu biliyoruz. Esad’ın Alevi kimliği üzerinden bir tahammülsüzlük vardı. Başta Aleviler olmak üzere halkların yaşam hakkı korunmalıdır” diye ifade etti.

    “ALEVİLERİN TÜMÜYLE ASİMİLE EDİLDİĞİ BİR GELECEK HAYAL EDİYORLAR”

    Suriye’de yaşananların ardından kaygı duyulmamasının imkansız olduğunu söyleyen Tarihçi-Yazar Erdoğan Aydın, “13 yıldır direnen bir rejimin 12 günde çözülmesini sağlıklı bir şekilde değerlendirmemiz gerekiyor. Şam’ın tek bir silah sıkılmadan alınması mevcut rejimin ne kadar zayıfladığını da gösterir. Suriye rejiminin küresel emperyalist güçler tarafından neden düşmanlaştırdığı konusu çok önemli. Türkiye’deki mevcut iktidar da bu süreçte aslı görev üstlendi. Çok açık ki bu emperyalist ve Siyonist bir fetihtir. Bir başka halkın yaşadıkları üzerinden bir başka halkın zenginleşmesi sömürü anlayışını gösteriyor. Gerçekten adil demokratik çözümler üretemeyen rejimlerin halkı ile karşı karşıya kaldığı ve emperyalist güçlerin bunu kullandığı bir boşluk oluşturuyor. Suriye’nin Afganistan gibi kendi kendine bırakılmaması ile karşı karşıya kalabiliriz” dedi.

    “BU SÜREÇTE KAZANAN SİYONİST REJİM, KAYBEDEN İSE FİLİSTİN HALKI OLDU”

    ‘Kürt bölgesinden uzanan el kabul edilseydi Baas rejimi bu kadar kırılgan bir hal almayacaktı’ diyen Erdoğan Aydın, “Empeyalist güçler ve Türkiye’deki mevcut iktidarın planı siyasal İslamcı bir Suriye’yi desteklemek olsa da burada örgütleyeceğimiz birlik o planı bozabilir. Bu süreçte kazananlardan birinin Siyonist rejim, kaybedenin de Filistin halkı olduğunu unutmamak gerekir. Siyasal İslamcıların Siyonist ve emperyalist güçler tarafından nasıl kullanıldığının bir göstergesidir. Bugün her ne kadar karanlık bir ortam söz konusu olsa da onları yenebileceğimiz uluslararası güç dengeleri oluşturabiliriz. Yetmiş iki millete aynı gözle bakan bir ütopyanın güçlendirilmesi gerekir. Alevilerin tümüyle asimile edildiği bir gelecek hayal ediyorlar. Korku Türkiye’si yaratmak istiyorlar. O halde Türkiye’nin Alevileri, Suriye’nin Alevilerine gösterecekleri desteğin kendi çocukları için bırakacakları Türkiye için de önemli olduğunun bilincinde olmalıdır” diye konuştu.

    “SURİYE’DE BUGÜN EN BÜYÜK TEHDİT ALEVİ HALKININ KATLEDİLMESİDİR”

    13 yıl önce dünyanın her yerinden gelen cihatçıların Türkiye üzerinden Suriye’ye geçtiklerini vurgulayan Yazar Ömer Ödemiş, konuşmasında şunları dile getirdi:

    “Suriye 13 yıl boyunca büyük bir direnç gösterdi. Bence önemli bir başarı gösterildi. Suriye’de bugün en büyük tehdit Alevi halkının katledilmesidir. Beşar Esad ile son görüşen yabancı gazeteci benim. Esad, Davutoğlu ile görüştüğünü söyledi. Esad, ‘Davutoğlu 14 madde sundu bana, bunları kabul edersen burada kalabilirsin’ dedi. Esad bunu kabul etmediğini söyledi bana. Bu süreçte biz de elimden geleni yaparak katliamın durdurulmasını sağlamamız gerekiyor. Suriye’de 150 bin kişi öldü.”

    Panel soru-cevap bölümüyle sona erdi.

    PİRHA/ANKARA

  • ‘Türk, Sünni, kapitalist bir cumhuriyet inşa edildi; hala demokratikleşememe sancısı yaşıyoruz’-VİDEO

    ‘Türk, Sünni, kapitalist bir cumhuriyet inşa edildi; hala demokratikleşememe sancısı yaşıyoruz’-VİDEO

    PİRHA- Tarihçi-Yazar Erdoğan Aydın CAN TV’de yayınlanan Bizim Gündem programına konuşarak, “Alevi toplumu bugün Siyasal İslamcılığın kurmuş olduğu hegemonyanın yarattığı dehşet karşısında adeta cumhuriyetin kuruluş konseptine, onun kurucu önderine güzellemeler yaparak kendini kandırma eğilimi sergiliyor. Oysa ögeler bize ne yazık ki böyle bir tabloyu doğrulamıyor” dedi.

    Cumhuriyet, halkın ülke yönetiminde egemen olduğu bir devlet şekli olarak tanımlanır. Erkin tek elde toplanmasına karşı olan cumhuriyet anlayışı, Anadolu’da Osmanlı’nın tasfiyesi ile şekillendi. Saltanatın kaldırılması ile cumhuriyet ilan edildi. 100 yıl geçti. Türkiye, geride kalan 100 yılda “tek dil, tek din, tek kimlik” ile yönetildi.

    100 yılda Aleviler, kırım, yok sayma ve asimilasyon uygulamalarıyla karşı karşıya kaldı. Alevi toplumu, kendi varlığını korumak için yoğun bir çaba harcıyor.

    CAN TV’de yayınlanan, Elif Sonzamancı’ın sunduğu Bizim Gündem programının konuklarından Tarihçi-Yazar Erdoğan Aydın, Aleviler ve Cumhuriyetin 100. yılına ilişkin değerlendirmelerde bulundu.

    “ALEVİLER OSMANLI’DAN KURTULMA UMUDUYLA CUMHURİYETÇİ GELECEKTEN YANA FAZLA UMUT ÜRETMEYE BAŞLADI”

    Cumhuriyetin yüzyıl önce, kendi kuruluş konseptinde de belirtildiği gibi Türkleştirmek, Müslümanlaştırmak ve muasırlaştırmak üzerinden kurulduğunu belirten Aydın, “Muasır kastedilen şeyin de aslında kapitalist bir düzen için gerekli yeniden üretim ilişkilerini sağlamaya yönelik olan bir durum. Çoğu zaman bu konuda da kafa karışıklığı olabiliyor. Muasırlaştırmak derken akla laiklik geliyor. Akla kadın hakları geliyor. Yüzyılın başına gittiğimizde bildiğiniz gibi bir milli mücadele söz konusuydu. O Milli Mücadele’de insanlar kendi kimliklerini saklama gereği duymadan, dönüşmeden, asimile olmadan rahatlıkla ifade ediyorlardı. Dolayısıyla çok kimlikli bir coğrafyada, çok inançlı bir coğrafyada yaşıyorduk. Milli Mücadele’nin ilk dönemi, birinci meclis dönemi yani 1923-24 arasındaki dönemde işlerin iyi gibi gittiğini, dolayısıyla geleceğe dair pekala herkesin kendi kimliğiyle eşit ve özgür olacağı bir hayal üzerinde bir mutabakat sağlamıştı. Hatta bu mutabakat içinde örneğin Aleviler artık Osmanlı’dan da kurtulma olasılıklarını dikkate alarak görece cumhuriyetçi, laik bir gelecekten yana daha fazla umut üretmeye başlamışlardı. Fakat bir müddet sonra görüldü ki özellikle Lozan’da Türkiye Cumhuriyeti’nin uluslararası platformlarda kabul görmesinin akabinde görülmeye başlandı ki aslında işler özellikle Kürtlerin, Alevilerin, emekçilerin hayal ettiği gibi kurgulanmıyor. Ağır bir aldatma durumu söz konusu” dedi.

    “1924 ANAYASASI İLE BİRLİKTE ARTIK ALEVİLİK, KÜRTLÜK, ÇERKESLİK, EMEK, KADIN HAKLARI YOKTU”

    Aydın, 1921 ve 1924 anayasasıyla tekçiliğin başladığını belirterek şunları kaydetti:

    “Örneğin kongrelerinin birinci maddesinde gelecekten söz edilirken ırk ve inanç haklarını garanti eden cümleler kullanılırken Amasya protokollerinde benzeri ifadeler kullanılırken, Misak-ı Milli’de tarifi yapılırken Kürtlerin ve Türklerin yaşadığı topraklar diye ifade edilirken, giderek bu durumlarda değişmeler başladı. İlk değişim mecliste de temsil edilen dönemin sosyalistlerin, komünistlerin polisiye operasyonlar ile tasfiye edilmesi şeklinde gerçekleşti. Arkasından 1921 Anayasası’nın bir maddesinde değişiklik yapılarak o ana kadar olmayan bir şey Türkiye Devleti’nin dini İslam’dır maddesi eklendi. Oysa bu söz konusu madde eklenmezden önce o mecliste Sünni dindarlar, şeyhler falan da olmasına rağmen ortak mutabakat böyle bir şey değildi, ortak mutabakat egemenlik kayıtsız şartsız milletindir şeklindeydi. Ortak mutabakat seçimlerle vilayetlerin kendi belediye başkanlarını seçip kendilerini özgürce yönetmesiydi. 1924 Anayasası’nda birdenbire o ana kadar sürekli cümlelere biz Kürtler ve Türkler diye başlanırken birdenbire herkes Türk’tür denildi. Bunlar peş peşe geldi. Artık yeni cumhuriyette bir şeyler bir önceki dönem olan bir şeyler artık yoktu. Ne yoktu? Artık Alevilik yoktu. Artık Kürtlük yoktu. Artık Çerkeslik yoktu. Gayrimüslimler Lozan’da mecburen kabul edilmiş fakat bir müddet sonra diş sıkılan bir küçük topluğa dönüşmüşlerdi. Emek yoktu. kadın hakları şu aşamada yoktu.”

    “TEKKE VE ZAVİYELERİN KAPATILMASI İLE BEKTAŞİ DERGAHLARI KAPATILDI”

    Alevi toplumunun Osmanlı’dan kurtulma umudu ile cumhuriyetçi söylemler geliştirdiğine vurgu yapan Erdoğan Aydın, “Alevi toplumu bugün siyasal İslamcılığın kurmuş olduğu hegemonyanın yarattığı dehşet karşısında adeta cumhuriyetin kuruluş konseptine, onun kurucu önderine güzellemeler yaparak kendini kandırma eğilimi sergiliyor oysa ögeler bize ne yazık ki böyle bir tabloyu doğrulamıyor” dedi.

    Aydın, devamında şu ifadelere yer verdi:

    “1924’te çıkartılan köy kanunu, köyün tarifini cami ekseninde yapıyor ve eğer o ana kadar camisi olmayan köyler söz konusuysa 13. maddesi köyün meydanlık yerine mutlaka meydana bakacak şekilde bir cami inşasını zorunlu kılıyor. Bir müddet sonra Tekke ve Zaviyeler Yasası çıkacak. Yine bu söz konusu yasa Türkiye’nin ilerici kesimlerinde, sosyalist kesimlerinde, Alevi kesimlerinde genellikle şöyle okunmak istenir, ‘Bak işte gericiliğe karşı bir ilerici düzenleme’. Oysa tekke ve zaviyelerin kapatılma yasasının ayrıntılarını okumaya başladığımızda gördüğümüz tablo bize böyle demiyor. Türkiye çapında çok daha yaygın olan, ağırlıkla Bektaşilere ait olmak üzere dergahların kapatılması ve en ağır kapatılma operasyonuna tabi olanın da bugün Hacı Bektaş’taki Dergah olduğu gerçeğiyle karşılaşıyoruz. Adeta tekke ve zaviyelerin kapatılma yasası 1826 ikinci Mahmut’un yeniçeri teşkilatının tasfiyesi sonrasındaki Bektaşi tekkelerine yönelik operasyonu andıran bir şiddet ve kararlılıkla gerçekleşiyor. Söz konusu yasanın diline baktığımızda işte ilk kelime, ilk kavram olarak şeyhlikten söz etmesine rağmen dede, baba ve benzeri Aleviliğe özgü kavramların büyücü gibi kavramlarla, aşağılayıcı kavramlarla aynı anda aynı cümlenin içinde kullanıldığını görüyoruz ki bu söz konusu yasadan sonra çok net bir şekilde karşımıza çıkan gerçek, Aleviliğin, yasalarla Kürtlerin ötekileştirildiği bu topraklarda artık yasaklı bir inanç haline getirildiği gerçeğidir. Nitekim bu yasadan sonra Aleviler bırakın dergahlarını sabit bir yer olmamakla birlikte ocaklarını sürdürebilme imkanlarını, aynı zamanda cem yapamaz hale geleceklerdi veya inanç önderi diye gördükleri insanların eziyetlere uğradığını görecekler. Üstelik oluşturulan bürokrasi şöyle bir bürokrasi, iki ayaklı, bir ayağı geleneksel Osmanlıcı muhafazakar bir bürokrasi. Bir de bu modern, Kemalist, muasırlaşmacı her ikisi de Alevilere farklı gerekçelerle, biri büyücülükle, falcılıkla özdeşleştirerek, diğeri ise işte sapkınlıkla, mürtetlikle özdeşleştirerek ama ikisi de adeta Alevi toplumunun, Alevilerin kendilerini ifade etme imkanlarını ortadan kaldıracak.”

    “TÜRK, SÜNNİ, KAPİTALİST BİR CUMHURİYET İNŞA EDİLDİ”

    Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kurulması ile Sünniliğin desteklendiğini belirten Yazar Erdoğan Aydın, mevcut iktidarın da kurulan kapitalist cumhuriyet nedeniyle hala egemenliğini sürdürdüğünü söyledi.

    Aydın, Diyanet’in devletin tek inanç mekanı olarak kurulduğunu, Türkiye’nin hala demokratikleşememe sancısı yaşadığına dikkat çekti.

    Aydın şunları ifade etti:

    “Diyanet İşleri Başkanlığı kuruluyor. Diyanet İşleri Başkanlığı örneği şöyle tarif edilmiyor. Bu ülkede çoğunluk olan Sünni inanca sahip insanların kendi ihtiyaçlarını karşılamak üzere kurumlar diye değil, devlet kurumu, devletin tek inanç mekanı olarak örgütleniyor. Alevilerin o günden bugüne nasıl azaltılmaya devam ettiğini de görüyoruz. Yani Aleviler nasıl azaltılıyor?
    1- Asimile edilerek,
    2-Kendilerini ifade etme özgüvenleri kırılarak, suçlu, sapkın gösterilerek, kendini gizlemek zorunda bırakılarak ve zamanla da duruma adapte olup olmak üzere.

    Özetle temel dini kurum Diyanet, temel inançsal çerçeve İslam, Sünni, Hanifilik, farklı inançların örgütlenme imkanları yok.

    Cumhuriyet öyle bir düzen kurdu ki, laikliği gerçek anlamda laiklik olmayan, sadece muasırlaşma, modernleşme ile sınırlı, öyle bir laiklik kurdu ki, örneğin Alevi inançlı yurttaşlarına, Hristiyan, Musevi inançlı yurttaşlarına öteki gözüyle baktı ve onları azaltmayı kendisine tıpkı Kürtlere yaptığı gibi, tıpkı emekçilere yaptığı gibi sol siyasetlere, sol aydınlara yaptığı gibi dolayısıyla Alevi’nin, Kürt’ün, sosyalistin adının geçmeyeceği, Türk, Sünni, kapitalist bir cumhuriyet inşa etti. Hala demokratikleşememe sancısı çekiyoruz. O nedenle bugün son 20 yılını cumhuriyeti bile reddeden ve Sünnilik konsepti üstünden yükselip egemen olmuş olan Siyasal İslamcılığın iktidarı ile karşı karşıyayız.”

    Programın tamamını buradan izleyebilirsiniz.

    PİRHA/İSTANBUL

  • Alevi yazarlar, Esat Korkmaz’ı anlattı: İlkeliydi, üretkendi, mücadeleciydi- VİDEO

    Alevi yazarlar, Esat Korkmaz’ı anlattı: İlkeliydi, üretkendi, mücadeleciydi- VİDEO

    PİRHA – Araştırmacı-Yazar Esat Korkmaz’ın Hakk’a yürümesinin ardından, Alevi yazarlar, gazeteciler, kurum temsilcileri PİRHA’ya konuştu. Alevi aydınlar, Esat Korkmaz’ın Alevi toplumunda emeğinin büyük olduğuna dikkat çekerek, yokluğunun toplum için büyük bir kayıp olduğunu ifade ettiler. 

    Araştırmacı-Yazar Esat Korkmaz’ın Hakk’a yürümesi büyük üzüntü yarattı. 29 Temmuz Cumartesi günü saat 12.00’de Şahkulu Sultan Dergahı’ndan Hakk’a uğurlanacak olan Korkmaz için Alevi Yazar Ayhan Aydın, Alevi Bektaşi Federasyonu Eski Genel Başkanı ve Yazar Ali Balkız, Gazeteci ve Alev Yayınları Yöneticisi Ahmet Koçak, Yazar Erdoğan Aydın, Gazeteci Attila Taş ve Mersin Cemevi Başkanı Pir Hasan Kılavuz, Esat Korkmaz’ın Hakk’a yürümesine ve tanık oldukları yaşamına dair PİRHA’ya konuştular.

    “ESAT KORKMAZ GİBİLER BU ÜLKENİN ŞANSIDIR”

    Yazar Ayhan Aydın, “Esat Korkmaz bize çok şeyler vermiştir” diyerek şunları kaydetti:

    “Sosyalist devrimci bir geçmişi olduğunu biz biliyoruz, zorlu yıllardan geçtiğini, hapishanelerde kaldığını, işkencelerden geçtiğini de biliriz. Bunları dile getirmezdi ama yazılarıyla geçmişin tanıklıklarıyla, kafa tutan günleriyle sayısız eserlerinde biz bunların izini sürebiliyoruz. Aleviliğin- Bektaşiliğin temel değerlerini değer bildi, öğretilerini öğreti bildi. Yorumu, görüşleri farklıydı ama hiçbir zaman ahlaki değerler bakımından köklerinden koparmadan ruhunu zedelemeden Aleviliğin, Bektaşiliğin öz değerlerini bize taşımıştı bir düşünür edasıyla. Esat Korkmaz bize çok şeyler vermiştir. Vadilerimizde, ovalarımızda, dağlarımızda onun o güzel çalışmaları, Alevi Bektaşi varlığı yaşadıkça yaşayacaktır. Ormanlarımızı kesiyorlar, su kaynaklarımızı kurutuyorlar. Bizi Şii-Sünni otoriteler içerisinde eritmek istiyorlar. İşte Esat Korkmaz gibiler bu ülkenin şansıdır, ses bayrağıdır. Dolayısıyla onun yazdığı eserler geleceğe emanettir, selam olsun diyorum O’na. Doksanlı yıllardan bu yana bitmez tükenmez bir dostluğumuz vardı. Anısı anımız, yolu yolumuzdur. Her zaman içinde üretenden yanaydı, yaratandan yanaydı güzel bir insandı.”

    “DAHA ÇOK ÜRETECEĞİ ŞEYLER VARDI”

    Alev Yayınları Yöneticisi Ahmet Koçak da, Korkmaz’ın daha çok üreteceği şeyler vardı diyerek şunları söyledi:

    “Esat abi ile yaklaşık 30 küsür yıldır tanışıyorum. Doksanlı yılların başlarında tanışmıştım. O günden bugüne dostluğum ilişkim sürekli devam etti, son anına kadar devam etti. Benim nezdimde Esat Korkmaz ilkeli, savunduğu değerlerin arkasında duran, sonuna kadar eleştirilere açık ama doğrularından da elinden geldiğince taviz vermeyen bir kişilik bir kimlikte bir insandı. Yıllardır hep şunları söyledik, sanatçılarımız, ozanlarımız, aydınlarımız, gazeteciler üreten insanlara yaşarken değer verelim. Biz yaşarken değer vermesini bir türlü bilmiyoruz. Son bir ay içerisindeki durumu biraz daha ağırlaşmıştı. Özellikle son bir haftadaki aşamasında da ağrısız sancısız geçirdi ve aramızdan ayrıldı. Tabi çok üzgünüm. Yani daha çok üreteceği şeyler vardı.”

    “HEPİMİZ İÇİN ÇOK BÜYÜK BİR KAYIP; HALK ADAMIYDI”

    Yazar Ali Balkız ise Korkmaz’ın alçak gönüllü olduğunu dile getirerek şunları kaydetti:

    “Öyle burnu havalarda olan aydın tiplerinden değildi. Halk adamı idi aynı zamanda. Hiç yorulmadı. Olanak bulduğu her yerde ve zamanda gençleri başına topladı. Onlarla felsefe konuştu, Alevi tarihini konuştu, zahirliği konuştu. Kimiz, nereden geliyoruz, nasıl geldik bugüne? Bugün neyiz, nereye gidiyoruz? Sorularını yanıtladı gençlerle birlikte. Böyle bir öğretmenlik yanı da vardı yazarlığının dışında. Hepimiz için çok büyük bir kayıp. Sadece Aleviler için değil. Gerçeği arayan her kesim için önemli bir kayıp. Ama bize bıraktığı eserler de tesellimiz olsun. Güle güle gitsin yolu açık olsun. Devri daim olsun, devri daim olmanın gereği olarak da geri dönsün. Fazla bekletmesin bizi. Saygıyla, sevgiyle anıyorum, Esat Korkmaz’ı.”

    “ALEVİ DÜNYASI İÇİN BÜYÜK BİR KAYIP”

    Yazar Erdoğan Aydın, “Biz arkadaşlarının hizmet ettiği kurumların, hayatlarına bir şekilde dokunduğu, işte ajansların, televizyon kurumlarının da bu sorumluluk üzerinden daha çok şey yapması gerekir” diyerek Korkmaz’ı şu sözlerle andı:

    “Esat benim çok sevdiğim, değer verdiğim, kendisinden çok şey öğrendiğim, hem insani anlamda, hem siyasi anlamda hem de Alevilik bilinci ve mücadelesi anlamında kendisinden gerçekten çok şey öğrendiğim, benim için çok özel yerde, çok kıymetli bir insandı. Hayatı ilk gençlik döneminden, üniversite yıllarından beri sosyalizm için mücadelede geçmiş, kararlı, inatçı, değer verdiği değerler adına hiçbir dönem çabayı, mücadeleyi kendi kendini onarmayı, aşmayı ihmal etmemiş bir insan. Böyle birden bire onu kaybetmiş olmamız hayatımda da, eminim ki son on yılları boyunca çok büyük katkı verdiği Alevi dünyası açısından da hissedilecek büyük bir kayıp olacaktır. Yani ben de yeni duydum ve her zaman çok sağlıklı, çok dinamik, yaşını göstermeyen, yaşına göre her zaman çok genç duran o hali aklıma geldikçe inanmakta da zorlanıyorum. Ama ne yazık ki kaybettik sevgili Esat Korkmaz’ı. Son otuz yıl boyunca ağırlıklı enerjisini Alevi kimliğinin hak mücadelesine, Aleviliğin ne olup ne olmadığına, Alevi tarihinin nasıl şekillendiğine yoğunlaştırmış bir insandı. Bu konuda gerçekten çok önemli katkılar çabalar sergiledi. İnanın ne diyeceğimi bilemiyorum. Kişisel olarak da çok çok üzgünüm, özellikle ölüm haberini duyunca son altı aydır niçin haberleşmedik? Niçin birbirimizi görmedik diye ayrıca vicdan azabı çekiyorum. Eminim ki varlığı, ruhu o anıları devri daim olacak ve aramızda yeniden güzel şeyler olarak, üretken şeyler olarak yaşamaya, kendini hissettirmeye devam edecek. Biz arkadaşlarının, hizmet ettiği kurumların, hayatlarına bir şekilde dokunduğu, işte ajansların, televizyon kurumlarının da bu sorumluluk üzerinden daha çok şey yapması gerekir diye düşünüyorum. Bu soruşturmayı yapıyor olmanız nedeniyle de Pir Haber’e de ayrıca kişisel olarak teşekkür ediyorum. Başımız sağ olsun. Devri daim olsun. Anısı eserleri, çabası, dostu aramızda daha çok yaşasın diliyorum.”

    “MÜCADELE AZMİ BENİ ÇOK ETKİLEMİŞTİ”

    Gazeteci Attila Taş ise, Nefes Dergisi’nde Alevilikle alakalı ilk yazısını Esat Korkmaz’ın yayınladığını söyleyerek şunları dile getirdi:

    “Esat Hocamın benim için paha biçilmez önemi şuydu: O gerçek bir aydın ve gerçek bir entelektüel idi. Alevi dünyasına bol gelen bir gömleği vardı. Aleviliği doğru anlamak, doğru tanımlama noktasındaki ısrarı, bu ısrardaki tavizsizliği, mücadele azmi beni çok etkilemişti. Derin bir felsefi birikimi vardı Esat Hoca’nın, sadece Alevi Bektaşi araştırmaları üzerinde değil elbette. Araştırmalarındaki felsefi derinlik çok değerli. Şu anda piyasada Alevi Bektaşi kitapları yazarları, araştırmacıları dediklerimize baktığımızda bir çoğunun beş tane kitabı okuyup o kitaptan çıkardıkları özetle bir kitap yazdığını görüyoruz. Çok büyük bir kayıp oldu Esat Hoca. Yani gerçekten söyleyecek bir şey bulamıyorum, çok değerli bir insandı. Kısaca şunu söyleyeyim, Aleviler erenler kervanından bahsediyorsa, Yol’a hizmet edenler kervanından bahsediyorsa o yolun başına konulacak ilk isimlerden biridir Esat Korkmaz. Çok çok büyük bir kayıp. Bu kayıp aynı zamanda Alevi asimilasyonunun hızla ilerlemesine de maalesef bir katkı sunacak. Çünkü Esat Hoca gibi gerçekten mücadeleci, asimilasyona karşı mücadele eden, Yol’u rayından çıkaranlara karşı böyle mücadele eden bir başka aydın, bir başka entelektüel bulunabilir mi? Hiç sanmıyorum.”

    Pir Hasan Kılavuz ise, “Aramızdan ayrıldı, uğurlar olsun ama unutmayacağız. Çalışmalarını işledikçe unutmayacağız. Devri daim olsun. Yıldızlar, ışıklar içinde uyusun” dedi.

    Devrim FINDIK / İSTANBUL

    İLGİLİ HABERLER

    > Yazar Esat Korkmaz Hakk’a yürüdü

  • Aydınlardan çağrı: 28 Mayısta oy ver gitsin bu karanlık bitsin!

    Aydınlardan çağrı: 28 Mayısta oy ver gitsin bu karanlık bitsin!

    PİRHA- Aydın, sanatçı ve yazarlar “Oy ver bitsin, bu karanlık bitsin” şiarıyla bir basın toplantısı yaptı. “Neşemizi, hayatımızı, ağacımızı, nehrimizi, geleceğimizi ve oylarımızı çaldırmayacağız” diyen aydınlar, “28 Mayısta oy ver gitsin bu karanlık bitsin” çağrısında bulundu. 

    ‘Tek Adam’a geçit vermeyeceğiz’ diyen sanatçı, yazar ve aydınlar İstanbul Taksim Hill Otel’de bir basın toplantısı yaptı. Toplantıda “Neşemizi, hayatımızı, ağacımızı, nehrimizi, geleceğimizi ve oylarımızı çaldırmayacağız” mesajı paylaşıldı.

    KURAL: ÇOĞALARAK SANDIĞA GİDİYORUZ

    Basın açıklaması Jülide Kural’ın kampanya metnini okuması ile başladı. Kural’ın okuduğu metinde “Tek kişi eksilmeden çoğalarak, büyüyerek sandığa gidiyoruz. Neşemizi, hayatımızı, ağacımızı, nehrimizi, geleceğimizi ve oylarımızı çaldırmayacağız. 28 Mayısta oy ver gitsin bu karanlık bitsin” ifadelerine yer verildi.

    TAYLAN: OYUMUZU VERİYORUZ DAHA İYİ GÜNLER İÇİN

    Açıklamada konuşan Melek Taylan ise “Son derece umutluyum. Türkiyeyi dünyanın içindeki konumuyla değerlendiriyorum. Türkiye adına iktidarın yarattığı 20 yıllık bir enkaz var. Bu enkazı kim kaldıracak? Bizim için her durumda mücadeleye devam var. Biz yola devam ediyoruz, oyumuzu veriyoruz daha iyi günlere gideceğiz” dedi.

    KARAKAYA: LAİK BİR ÜLKEDE EŞİT YURTTAŞLIKLA YAŞAMAK İSTİYORUZ

    ABF Genel Başkan Yardımcısı İbrahim Karakaya da basın toplantısında konuşan isimler arasındaydı. Karakaya, şunları kaydetti:

    “Değerli canlar sizleri kurumum adına selamlıyorum. Seçim dönemine girerken her toplumsal kesim açısından özellikle biz Aleviler adına daha da hayati bi önem kazandı. Alevi kimliği ile bir cumhurbaşkanı adayı olmasının zorluğunu gördük. Aleviliğin bir dezavantaj olduğunu gördük. Biz Alevi örgütleri temsilcileri olarak bir kurultayla ikinci bir yüzyılda bu karanlığa karşı mücadele edeceğimizi söyledik. Bizim bir tek talebimiz var. Laik bir ülkede eşit bir yurttaşlıkla yaşamak. Bugün geleciğimiz noktada bütün bu güzelliğe, birlikte yaşama kültürüne karşı bir tek adam rejimi var. Oy ver gitsin derken üstümüze düşen en önemli görev bu faşist düzene karşı mücadele etmek.”

    TÜZEL: BİR DEĞİŞİM KAÇINILMAZ

    Toplantının devamında Siyaset Bilimci Levent Tüzel söz aldı. Tüzel, “Bu seçim antidemokratik koşullarda ilk turunu tamamladı. Bu mücadele bizim için sonlanmış değil. Toplumun büyük bir kısmının bu yönetime ‘artık yeter’ dediği çok açık. Bir değişim isteği kaçınılmaz. Bu mücadele hiç bir zaman bitmeyecek. Biz bitti demeden bitmeyecek. Var gücümüzle halkın iradesini sandıktan çıkarmaktan başka şansımız yok” dedi.

    YAĞMURDERELİ: HALKI SANDIK BAŞINA DAVE EDİYORUZ

    Yazar-Şair Eşber Yağmurdereli ise “Kaybedilmiş bir şey yok. Halkı sandık başına davet ediyoruz. Türkiye tarihinin en ağır şartlarını yaşıyoruz. Yeni bir hikaye yazmamız lazım. Bu yeni hikayenin şartları ortaya çıkmış görünüyor. Artık yeni bir hikayeyle bütün olumsuzlukları aşacağız. Kaybettiklerimizi yeniden kazanacak ve hayal ettiklerimize ulaşacağız. Bunun imkanları elimizde. Savaşacağız ve kazanacağız” şeklinde konuştu.

    Basın toplantısına katılan ve konuşma yapan diğer isimler ise şöyle: Şair Mustafa Koz, CHP geçmiş dönem milletvekili Melda Onur, Tiyatrocu Mehmet Esatoğlu, Bilim İnsanı Ayşe Erzan, Gazeteci İrfan Uçar ve Yazar Erdoğan Aydın.

    PİRHA/İSTANBUL

     

  • Yazar Erdoğan Aydın: Türkiye’yi onarmak, sosyal devlet ve laiklik için sandığa gidin

    Yazar Erdoğan Aydın: Türkiye’yi onarmak, sosyal devlet ve laiklik için sandığa gidin

    PİRHA – Yazar Erdoğan Aydın, 28 Mayıs’ta yapılacak Cumhurbaşkanlığı ikinci tur seçimi için sandığa gitme çağrısında bulunarak, “Umudu kazanmak için, Türkiye’yi onarmak, demokrasi, sosyal devlet ve hukuk için, özgürlükçü bir laiklik için ilk adım olarak 28 Mayıs’ta oy vermeye çağırıyoruz” dedi.

    14 Mayıs’ta yapılan Cumhurbaşkanlığı seçiminde Recep Tayyip Erdoğan’ın %49,52, Kemal Kılıçdaroğlu’nun ise %44,88 oranında oy alması seçimi ikinci tura götürdü. Cumhurbaşkanlığı ikinci tur seçimi 28 Mayıs Pazar günü yapılacak. Seçimde Millet İttifakı’nın Adayı Kemal Kılıçdaroğlu ve Cumhur İttifakı’nın Adayı Recep Tayyip Erdoğan yarışacak.

    Yazar Erdoğan Aydın, 14 Mayıs seçimini PİRHA‘ya değerlendirdi. 28 Mayıs’ta yapılacak olan Cumhurbaşkanlığı ikinci tur seçimleri için sandığa gitme çağrısında bulunan Aydın, iktidarı “Birinci turda durdurmayı başardığımızı, ikinci turda pekala gönderme imkanına güçlü bir şekilde sahip olduğumuzu gördük” dedi.

    “İKTİDARI GÖNDERME İMKANI GÜÇLÜ”

    14 Mayıs seçimlerinin Türkiye tarihinin en yapısal krizine, en büyük adaletsizliğine rağmen iktidarın hala toplumun ciddi bir kesimini kontrol edebildiğini gösterdiğini söyleyen Aydın, 14 Mayıs seçimleri hakkında sözlerine şöyle devam etti:

    “Diğer yandan, Türkiye’nin değişime çok yakın olduğunu, artık tek adam rejimini taşıyamadığını, taşımak istemediğini de gördük bu seçimde. Nitekim bütün devlet imkanları, rakibinin söylemediklerini söylemiş gibi gösterme, din ve milliyetçilik dahil her imkanı kendi iktidar çıkarı için pervasızca kullanmasına karşın iktidar birinci turda kazanamadı. Yani kendi içinde çok farklı eğilimlere sahip olmasına karşın değişimi talep edenlerin bunu başarmaya çok yakın olduğunu, birinci turda durdurmayı başardığımızı, ikinci turda pekala gönderme imkanına güçlü bir şekilde sahip olduğumuzu gördük. Bu imkan Türkiye’nin.”

    “TEK ADAM REJİMİ MEMLEKETİ ÇÜRÜTTÜ”

    Yazar Erdoğan Aydın, 28 Mayıs Cumhurbaşkanı seçimi için başta gençler ve mağdurlara seslenerek sandığa gitme çağrısında bulundu. Tek adam rejiminin memleketi çürüttüğünü de söyleyen Aydın, şunları ifade etti:

    “Oy ver gitsin, bu karanlık bitsin” cümlesinde belirginleşen seslenişimiz Türkiye’nin demokrasi dinamiklerinin bir kısmı açısından çok naif bulunabilir kuşkusuz. Kılıçdaroğlu’nu bağlayan muhalefet bileşenlerinden yana ciddi kaygılarımız olması doğal, hatta gerekli. Ama bu süreçte yaptığımız şey, muhalefeti desteklemek değil, Türkiye’yi tarihinin en adaletsiz ve geri konuma sürükleyen iktidarı değiştirmek, değişim ve umut hattına girebilmesini sağlamaktır. Türkiye’nin tüm mağdurlarının nefes alabileceği, demokrasi dinamiklerinin daha moralli bir yerden değişimi zorlayabileceği, bu ceberrut yapının çözülüp özgürlüğün yükselebilmesi demektir. Bu nedenle başta gençler ve mağdurlar olmak üzere herkesin sandığa gitmesini ve değişimden yana oyunu kullanmasını istiyoruz. Çünkü tek adam rejiminin memleketi çürüttüğünü, yoksullaştırdığını, böldüğünü, adaletsizleştirdiğini, temel haklardan yoksunlaştırdığını ve tekrar kazanması halinde tüm bu eğilimlerin daha da derinleşeceğini görüyoruz. Bu nedenle umudu kazanmak için, Türkiye’yi onarmak, demokrasi, sosyal devlet ve hukuk için, özgürlükçü bir laiklik için ilk adım olarak 28 Mayıs’ta oy vermeye çağırıyoruz.”

    BASIN TOPLANTISINA ÇAĞRI

    Erdoğan Aydın, “OY VER, GİTSİN, BU KARANLIK BİTSİN!” adlı kampanyanın 24 Mayıs Çarşamba günü saat 12.00’de Taksim Hill Otel’de yapılacak olan basın toplantısına da çağrı yaptı.

    Devrim FINDIK/İSTANBUL

  • Erdoğan Aydın’dan uyarı: İrademizin temsil edilmediği bir masayı kabul edemeyiz VİDEO

    Erdoğan Aydın’dan uyarı: İrademizin temsil edilmediği bir masayı kabul edemeyiz VİDEO

    PİRHA – Yazar Erdoğan Aydın ‘Cumhuriyetin İkinci Yüz Yılı İçin Aleviler Bugünü ve Geleceği Tartışıyor’ çalıştayında yaptığı konuşmada hükümetin Şahkulu Dergahında Alevilerle olası görüşmeye dikkat çekerek, “İrademizin temsil edilmediği bir masayı kabul edemeyiz. İktidarın mevcut geldiği nokta Alevi toplumunun sorunlarını da ‘Ben çözerim’ diye bir karşı hegemonya koyma çabasıdır” dedi.

    Alevi kurumları tarafından düzenlenen ve iki gün sürecek ‘Cumhuriyetin İkinci Yüz Yılı İçin Aleviler Bugünü ve Geleceği Tartışıyor’ çalıştayının ilk günü konuşmacıların sunumu ile devam ediyor.

    Çalıştayda söz alan bir isim de Araştırmacı-Yazar Erdoğan Aydın oldu. Aydın, iktidarın Aleviliğe yaklaşımını eleştirerek “Alevi toplumu artık en farklı yerlerde duran kesimler de dahil olmak üzere toplumunun öncülerinin hiçbiri, artık bu toplumun haklarının çimento veya devletle kurulacak özel ilişkiler veya Kültür Bakanlığı üzerinden kurulamayacağını biliyor” vurgusu yaptı.

    “İRADEMİZİN TEMSİL EDİLMEDİĞİ BİR MASAYI KABUL EDEMEYİZ”

    Erdoğan Aydın, yapılan çalıştay ile birlikte bir araya gelmenin önemli bir eylem olduğunu ifade ederek, şunları ifade etti:

    “Bu salonda önemli temsilcilerin bir araya gelip bizlere ‘Artık birlikteyiz ve bu birlikteliğimizi hiçbir güç bozamaz’ diyen bu kararlılıkları çok nettir ki bu bir eşit yurttaşlık mücadelesidir. Bu ‘Biz Aleviyiz ve varız’ diyenlerin mücadelesidir. Bu ‘Bizimle yapılacak her türlü görüşmenin köşeye sıkıştırılmış bireyler ve tek tek dedelerimiz, derneklerimizle değil, bizleri kolektif olarak temsil eden, seçilmiş temsilcilerimizle masada olduğu bir yerden ancak halledilebilir’ diyen bir iradenin de göstergesidir. Dolayısıyla ola ki ben kendi adıma böyle bir şey beklemiyorum. Çünkü son dönemde siyasal İslamcı hattı giderek daha da derinleşen ve pervasızlaşan bir iktidarın, böylesi bir konjonktürde Alevi toplumunu seçilmiş ve kimlik haklarını net çizen temsilcilerle masaya oturmak gibi kendisi açısından risk ama toplum açısından büyük bir kazanım olan bir riske girmeyeceğini düşünüyorum. Buna rağmen böyle bir olasılığa en azından A, B, C planı üzerinden hazırlıklı olmak çok büyük önem taşımakta.
    Ola ki bu görüşmede Şahkulu Dergahı, Alevi toplumunun merkezi temsilcilerini devre dışı bırakarak bir görüşme yaparsa başta Şahkulu Dergahının yöneticileri olmak üzere mutlaka şu cevapla karşılanmalı ‘Biz burada tek başımıza Alevi toplumunun sorunlarını da Şahkulu Dergahının sorunlarını da tek başına temsil, ifade etmeye yeterli değiliz. Bizimle birlikte yan yana durduğumuz ve ülke çapında irademizi temsil eden seçilmiş arkadaşlarımızın olmadığı bir masayı meşru kabul edebilmemiz ve bu temelde daraltılmış, köşeye sıkıştırılmış bir yerden yapılacak bir görüşmeyi meşru kabul edebilmemiz mümkün değildir’ tavrını sergilemesi lazım.”

    “DÜŞMANLAŞTIRMAYA ÇALIŞAN BİR DİL İLE KARŞI KARŞIYAYIZ”

    Yazar Erdoğan Aydın, AKP İktidarın artık Alevi toplumunun ne derece örgütlü olduğunu bildiğini belirterek şöyle devam etti:

    “Neyi savunacağını, hangi çizgide durması gerektiğini net bir şekilde bilen, eşit yurttaşlık talebinden vazgeçilemez olduğunu söyleyen bir duruşa sahip olan kesimleri bildiğiniz gibi kah ‘Avrupa’nın ajanı’ kah ‘Alisiz Alevilik’ gibi aşağılayıcı ifadelerle düşmanlaştırmaya çalışan bir dil ile karşı karşıyayız. Bölmeye çalışırken boyun eğmeyenlere, razı olmayanlara düşmanlaştırıcı bir dille ötekileştirmeye çalışılıyor.
    İktidarın mevcut geldiği nokta Alevi toplumunun sorunlarını da ‘Ben çözerim’ diye bir karşı hegemonya koyma çabasıdır. Alevilerin sorunlarını çözmeyi ancak ‘ben yaparım’ derken mümkün olabildiğince örgütsüz, kendi değerlerini satmaya hazır hale getirebildiği kesimleri adeta en zayıf noktalarından yakalayıp kendisine teslim almaya çalışmaktadır. Dolayısıyla bundan sonraki süreçte mutlaka Alevi kurum önderlerinin, devletle yapılacak görüşmelerde merkezi kurumların ortak bir dil oluşturması önemi çok büyüktür.

    “ALEVİ HAFIZASI MUTLAKA EŞİT YURTTAŞLIK EKSENİNDE OLMALI”

    Eğer Alevi sorunundan söz ediyorsak, örneğin 2 çizgi mücadelesi var; ‘ya buradansın ya şuradansın’ diyen bir ikileme kendimizi hapsedemeyiz. Hapsetmeye kalktığımız andan itibaren 1200 yıldır hesaplaşma imkanlarımızı tümüyle alıp çöpe atmış oluruz. Tekke zaviyelerin kapatılmasından, Dersim Katliamı’ndan, Maraş Katliamı’ndan, Alevilerin kendi köylerinde bile ancak cami ile tanımlanan köy kanunundan ve daha sayabileceğimiz Aşık Veysel’in kırılan sazına kadar hiçbir konuyu tartışamayız. Dolayısıyla Türkiye’deki ilericiler ve gericiler, cumhuriyetçiler ve Osmanlıcılardan bir tanesinin askeri oluruz. Askeri olduğumuz zaman Alevi sorunu çözülmemiş olarak kalmaya, zorunlu din dersleri görece yasal bir değişiklik yapılmadan yumuşatılsa bile sürmeye devam edecek. Alevilerin cemevleri kabul edilmemeye devam edecek. Dolayısıyla eğer biz kendimizi ilericilik-gericilik gibi bir hatta, ‘ya ondansın ya bundansın’ çizgisine hapsettiğimiz andan itibaren sadece AKP’ye karşı mücadele eden, Osmanlı hafızasını dirilten ama 1. yüzyılda yaşadıkları mağduriyeti, azalmayı, asimilasyonu bugün Aleviler içindeki bazı farklılaşmaların bizzat nedeni olan ayrışma nedenlerini aşamayız. O nedenle Alevi hafızası mutlaka eşit yurttaşlık ekseninde olmalı.”

    PİRHA/HACIBEKTAŞ

  • “Edremit Pir Sultan Abdal 10. Kültür Etkinlikleri” sona erdi-VİDEO

    “Edremit Pir Sultan Abdal 10. Kültür Etkinlikleri” sona erdi-VİDEO

    PİRHA-“Edremit Pir Sultan Abdal 10. Kültür Etkinlikleri” üçüncü gün programı ile sona erdi. Son gün konuşan CHP Bursa Milletvekili Orhan Sarıbal, “Bir tercih yapmak zorundayız. Bu tercih politik olabilir ama insanlıktan yana olmalıdır. Ekmek yoksa, açlık varsa orada siz vatandan, milletten, bayraktan, dinden, imandan bir şey söyleyemezsiniz. Açlık sofuluğu bozdurur” dedi.

    Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Edremit Şubesi tarafından yapılan “Edremit Pir Sultan Abdal 10. Kültür Etkinlikleri” üçüncü gün programı ile sona erdi. Etkinliklerin son gününde ilk olarak sahneye sanatçı Melda Duygulu çıktı. Ardından ise Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Bursa Milletvekili Orhan Sarıbal, gazeteci Ceyda Karan ile tarihçi-yazar Erdoğan Aydın‘ın katıldığı bir panel gerçekleştirildi. Panelin moderatörlüğünü ise Kemal Yadırgı yaptı.

    “İKTİDARIN DIŞ POLİTİKAYI İÇERİDE KULLANDIĞINI GÖRÜYORUZ”

    Gazeteci Ceyda Karan, “Yeni dünya düzeni demokrasiden uzaklaşıyor mu? Yakınlaşıyor mu?” başlıklı konuşmasında “Türkiye’de o emperyalizmin çok net bir resmi var. Maalesef kaynağı da çok ortada. Bütün tüketim ürünlerimiz, mali sistemimiz hepsi batı tarafından belirleniyor. Batının, siyasal İslamcılara desteği tarafından belirleniyor. Emperyalizm, bizim gibi ülkeleri etkiliyor. Bunun karşısında bizim içimizdeki yönetim de sanki antiemperyalistmiş gibi yapabiliyor. İktidarın, iç ve dış politikayı kullanış biçimine her gün tanıklık ediyorsunuz. Dış politikayı içeride kullanış biçimine hep beraber tanıklık ediyoruz” ifadelerini kullandı.

    “AÇLIK, SOFULUĞU BOZDURUR”

    CHP Bursa Milletvekili Orhan Sarıbal ise “Liberalizm, açlık ve kıtlık” başlıklı sunumunda şunları söyledi:

    “Yeni dünya düzeninde işgal, silahla, topla, tüfekle çok olmuyor. Rusya, Ukrayna bunu devam ettiriyorlar. Başka yerlerde savaş var ama yeni dünya düzeninde işgal, ekonomik yöntemlerle oluyor. Geliyorlar sizin çiftçinizi teslim alıyorlar. Güneş, toprak, su, çiftçi, tüketici bizden ama tohum yabancıların. Bir tercih yapmak zorundayız. Bu tercih politik olabilir ama insanlıktan yana olmalıdır. Ekmek yoksa, açlık varsa orada siz vatandan, milletten, bayraktan, dinden, imandan bir şey söyleyemezsiniz. Açlık sofuluğu bozdurur.”

    “DEMOKRASİ VE LAİKLİK TAAHHÜDÜ VERMELİLER”

    Son olarak söz alan Erdoğan Aydın da “2. yüzyıla girerken nasıl bir demokrasi?” başlığıyla yaptığı  konuşmada, “Alevi çocuklarının bilim öğrenmeye gittikleri yuvalarda zorunlu din derslerinde koşullandırıldıkları bir sürecin de sonunu alenen dillendirmek zorundayız. Muhalefet partileri artık bu tarihsel yarığa dair söz kurmaktan imtina edemeyeceğini; bir demokrasi ve laiklik taahhüdü olarak teslim etmek zorundadır. Aynı şekilde Kürtler için de cumhuriyetin ikinci yüzyılı için Kürdün anadilinin yasaklandığı, kendi seçtiği belediyelere sürekli el koyulduğu bir atmosferi, adeta bir sömürge rejimini andıran davranış tarzını kabul etmememiz gerektiğini, mutlaka programlarımıza yazmak zorundayız” dedi.

    Panelin ardından sahneye sanatçı Pınar Aydınlar çıkarken, yapılan konser ile etkinlikler sona erdi.

    PİRHA / BALIKESİR

    İLGİLİ HABERLER:

    >‘Edremit Pir Sultan Abdal 10. Kültür Etkinlikleri’ başladı-VİDEO
    >‘Alevilik; devletsiz, iktidarsız, sermayesiz bir düzen kurdu, en az 500 yıl ayakta tuttu’-VİDEO

     

  • Adalet Nöbeti: Mücadeleyi yükseltmekten başka yol yok-VİDEO

    Adalet Nöbeti: Mücadeleyi yükseltmekten başka yol yok-VİDEO

    PİRHA-İstanbul Adalet Sarayı önünde düzenlenen Adalet Nöbeti’ne katılan Demokrasi İçin Birlik platformu açıklamasında, “Biliyoruz ki, meşruiyetini büyük ölçüde yitiren, açlığa, yoksulluğa, işsizliğe çözüm üretemeyen iktidarın yargıyı silah olarak kullanmaktan başka çaresi yok. Biliyoruz ki, demokrasi isteyenlerin hak, hukuk, adalet isteyenlerin ortaklaşa mücadeleyi yükseltmekten başka yolu yok” ifadelerini kullandı.

    Çağlayan’da bulunan İstanbul Adliyesi C Kapısı’nda bir araya gelen hukukçular, sürdürdükleri Adalet Nöbeti’nde, Gezi davasının kararına tepki gösterdi. Adalet Nöbeti’nde, Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB) Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şubesi Yönetim Kurulu Üyesi Özden Kaya, Demokratik İçin Birlik Koordinasyon Üyesi Aylin Hacaloğlu, Tarihçi-Yazar Erdoğan Aydın ile Gezi Davası Avukatı Tora Pekin konuşma yaptı.

    “TÜM HAK ARAYIŞLARI ŞİDDETLE BASTIRILIYOR”

    Demokrasi İçin Birlik adına yapılan açıklamada öne çıkan satır başları şöyle:

    “Gezi davasında verilen adaletsiz, ağır cezalar, Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu’nun göz göre göre hukuksuzluğa uğraması, Halkların Demokratik Partisi’nin (HDP) kapatılmak istenmesi, kadınlardan emekçilere, suyunu ormanını koruyanlara tüm hak arayışlarının şiddetle bastırılması, bir tweet atanın hapsi boylaması…

    “MÜCADELEYİ YÜKSELTMEKTEN BAŞKA YOL YOK”

    Bütün bu adaletsizlikler, yargının iktidar tarafından toplumu sindirmek için kullanılması, toplumun mahkum edildiği, açlık, işsizlik, yoksulluk sarmalından kendi iradesiyle ve gücüyle çıkmasını engellemek amacını taşıyor. Biliyoruz ki, meşruiyetini büyük ölçüde yitiren, açlığa, yoksulluğa, işsizliğe çözüm üretemeyen iktidarın yargıyı silah olarak kullanmaktan başka çaresi yok. Biliyoruz ki, demokrasi isteyenlerin hak, hukuk, adalet isteyenlerin ortaklaşa mücadeleyi yükseltmekten başka yolu yok.

    “İKTİDARDA KALMAK İÇİN HER TÜRLÜ GAYRİ MEŞRU YÖNTEMİ KULLANMAYA HAZIRLAR”

    İktidarda kalmak için her türlü gayri meşru yöntemi kullanmaya hazır olduğunu açık açık ilan eden, her gün en yüksek kamu otoritesinin ağzından muhalefete tehditler yağdıran, doğa, emek, kadın, LGBTİ+ düşmanı iktidar, suçluların korkusuyla ülkeyi ateşe atmaya hazır. Gezi davasında Osman Kavala, Can Atalay, Mücella Yapıcı, Tayfun Kahraman, Mine Özerden ve Çiğdem Mater’e yağdırılan hukuksuz ağır cezalar; CHP İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu’nun hedefe konulması; yoksulluk içindeki ülkenin kaynaklarının aktarıldığı Irak’taki sınır ötesi operasyon; binlerce HDP’linin hukuksuzca tutuklanması ve Meclis’in üçüncü büyük partisi HDP’nin kapatılarak milyonlarca Kürt yurttaşın, kadınların, gençlerin, emekçilerinin iradelerinin çiğnenmesiyle beraber ülkedeki ülkedeki demokratik dönüşüm ve değişimin önünün kesilmek istenmesi birbirinden ayrı ve bağımsız değil.”

    PİRHA / İSTANBUL

  • Yazar Erdoğan Aydın: Türkiye’nin Alevilere büyük bir teşekkür borcu var

    Yazar Erdoğan Aydın: Türkiye’nin Alevilere büyük bir teşekkür borcu var

    PİRHA-Okul öncesi çocuklarına yönelik alınan din eğitimi kararı ve buna karşı Alevilerin öncülüğünde başlatılan imza kampanyasını değerlendiren Tarihçi- Yazar Erdoğan Aydın, “Vicdan özgürlüğü ufkunun kaybedildiği koşullarda toplumu koşullandırmaya yönelik bir karardır. Sorun, Alevilerin sorunu olmaktan da öte bütün Türkiye’nin sorunudur. Türkiye’nin bu kampanya nedeniyle Alevi örgütlerine büyük bir teşekkür borcu var” dedi.

    4-6 yaş grubu çocuklara yönelik 20. Milli Eğitim Şûrası’nda alınan ‘okul öncesi din eğitimi’ tavsiye kararı ile ilgili tartışmalar devam ederken; Tarihçi-Yazar Erdoğan Aydın konuya ilişkin PİRHA‘ya değerlendirmelerde bulundu. Aydın, alınan şura kararını “Vicdan özgürlüğü ufkunun kaybedildiği koşullarda toplumu koşullandırmaya yönelik bir karar” şeklinde yorumladı.

    Alevi örgütlerinin bu konuda gösterdiği hassasiyetin önemli olduğunu belirten Aydın, “Sorun, Aleviler tarafından başlatılan bir kampanya ile kamuoyuna ulaştırılıyor ama sorun, Alevilerin sorunu olmaktan da öte, bütün Türkiye’nin sorunudur. Türkiye’nin bu kampanya nedeniyle Alevi örgütlerine büyük bir teşekkür borcu var” dedi.

    “TÜRKİYE’NİN, KAMPANYA NEDENİYLE ALEVİLERE TEŞEKKÜR BORCU VAR”

    Aydın şunları söyledi:

    “Söz konusu karar gelecek, çağdaşlaşma ve vicdan özgürlüğü ufkunun kaybedildiği bir atmosferde toplumu koşullandırmaya, gütmeye yönelik olan bir karar. Uygulamayı öneren sendika da aslında ismi sendika, üyeleri de öğretmen olmasına rağmen çocuklara, ülkenin geleceğine karşı sorumluluktan kopmuş olan, çocuklara bilgi, evrensel rekabet, bilim üretme kapasitesi yaratma yerine çocukları birer tebaa haline getirmeye çalışan ve kendilerini de bir partinin militanları gibi gören aklın ürünü diye düşünüyorum.

    Sorun, Aleviler tarafından başlatılan bir kampanya ile kamuoyuna ulaştırılıyor ama sorun Alevilerin sorunu olmaktan da öte bütün Türkiye’nin sorunudur. Kuşkusuz Alevilerin, Alevi örgütlerinin bu konuda gösterdiği hassasiyet çok kıymetli ve bütün Türkiye’nin bu kampanya nedeniyle Alevi örgütlerine büyük bir teşekkür borcu var. Sorun yalnız Alevilerin değil; Sünni inançlı ailelerin ve çocuklarının gelecekte başarılı, üretken, bilimin normlarına hakim olmalarını engellemeye çalışan bir uygulama aslında.”

    “ALEVİLER İÇİN SORUN İKİ KAT DAHA BÜYÜK”

    Aydın, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde (AİHM) alınan kararlara da değindi. İlkokul öncesi çocuklarına din dersi verilmesinin altında siyasal İslam ideolojisinin hakim kılınma çabasının yattığını öne sürdü. Aydın şöyle konuştu:

    “Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin, 1948 İnsan Hakları Bildirgesi’nin, Çocuk Hakları Bildirgesi’nin yani insanlığın; çağdaşlık, özgürlük, inanç özgürlüğü adına ürettiği tüm değerlerin ihlal edilmesi anlamına geliyor. Zaten Türkiye’de hukuka ve pedagojiye rağmen çok fazla din dersi bulunmaktadır. Normal koşullarda din dersinin ailelerin tercihine bağlı olarak verilmesi gerekir. Eğitim müfredatı tarafından asla zorunlu kılınmaması gereken bir derstir.

    “SİYASAL İSLAM İDEOLOJİSİ”

    Türkiye’de daha üst birimlere girmek için zorunlu bir kademe haline getirilmiş. Bütün bunlar yetmiyormuş gibi şimdide ilkokul öncesi çocuklara yönelik bu doğrultudaki bir koşullandırma o çocukların geleceğini, ruh sağlığını düşünmek değil; tam tersine siyasal İslam ideolojisinin denetiminde tutma düşüncesi var. Bu normal bir eğitim sisteminin davranışı olamaz. Fikri, vicdani özgürlüğü ortadan kaldıran bir anlam taşıyor.

    Türkiye’deki eğitim sistemi ve sendikaları “Neden çocuklarımıza iyi matematik, fen bilgisi öğretemiyoruz?” gibi bir dert edinmesi gerekirken, dünya bilim ve hukuk standartlarından koparan bir uygulamada ısrar edilmektedir. Aleviler için sorun burada iki kat daha büyük. Çünkü sadece çocuklarının ellerinden alınması ile sınırlı kalınmamakta, aynı zamanda Alevi inancına da karşıt bir pozisyona da sokulması gibi insan hakları açısından hiçbir şekilde kabul edilemez bir uygulama da söz konusu. Bu sorun yalnız Alevi örgütleri ve Alevi ailelerinin değil bütün Türkiye yurttaşlarının sorunu olarak görülmesi ve bu doğrultuda adımlar atılması gerekiyor.”

    Barış KOP / İSTANBUL

     

    İLGİLİ HABERLER

    >AABK Eşit Başkanı Kamilağaoğlu: Tüm Alevi kurumları kampanyanın motor gücü olmalı
    > Doç. Dr. Karakaya: Zorunlu din dersi kaba bir asimilasyon aracıdır, hak ihlalidir-VİDEO
    > AVF Genel Başkanı Doğan: Ana sınıfında din dersi çocukta korku ve kaygı yaratır-VİDEO
    > Kampanya 4. gününde: Milli Eğitim Bakanlığı kararını geri çekmelidir-VİDEO
    > Zorunlu din dersine karşı başlatılan kampanya 3. gününde-VİDEO
    > Demokrasi güçlerinden büyük kampanya: Ana sınıfında din eğitimi faciadır; asimilasyona hayır!
    > Kampanya 8. gününde: Zorunlu din dersleri ile asimilasyona hayır

  • Aydın: Avrupa Konseyi’nin Aleviler ile ilgili Türkiye’ye süre vermesi oyalamadır-VİDEO

    Aydın: Avrupa Konseyi’nin Aleviler ile ilgili Türkiye’ye süre vermesi oyalamadır-VİDEO

    PİRHA-Tarihçi, Yazar Erdoğan Aydın, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin Aleviler ile ilgili verdiği hak ihlali kararlarını uygulamayan Türkiye’ye bir kez daha uyarıda bulunmasını yorumladı. Aydın, “Avrupa Konseyi’ni eleştirmek lazım. Türkiye’ye 2023 Mart’a kadar süre verildi. Bu kabul edilebilir bir şey değil. Bu süreye kadar süreci oyalayabilirsiniz anlamına geliyor” dedi.

    Tarihçi, Yazar Erdoğan Aydın, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin Aleviler ile ilgili Türkiye’ye süre vermesi, Alevi örgütlülüğünün durumu, cezaevlerindeki hak ihlalleri, Osman Kavala ve Selahattin Demirtaş davaları ile ekonomik krize ilişkin PİRHA’ya değerlendirmelerde bulundu.

    Erdoğan Aydın, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin Aleviler ile ilgili hak ihlali kararlarını uygulamayan Türkiye’ye bir kez daha uyarıda bulunup, 2023 yılının Mart ayına kadar süre vermesini yorumladı. Aleviler ile ilgili alınan kararın çok önemli olduğunu belirten Aydın, “Avrupa Konseyi’ni eleştirmek lazım” dedi.

    “SÜRECİ 2023’E KADAR OYALAYABİLİRSİNİZ, ANLAMINA GELİYOR”

    Aydın şöyle devam etti:

    “Çünkü yeni bir ara karar almak için Türkiye’ye 2023 Mart’a kadar süre verildi. Bu kabul edilebilir bir şey değil. Bu süreye kadar süreci oyalayabilirsiniz anlamına geliyor. Avrupa Konseyi Türkiye’ye, “Alevilere zorunlu dayatmalarda bulunuyorsunuz, onları asimile ediyorsunuz, onların haklarını tanımıyorsunuz. Çocukları Sünni hatta yer yer siyasal İslamcı bir formatla yeniden şekillendirmeye çalışıyorsunuz. Alevilerin ibadet mekanlarını camiler gibi meşru, yasal güvenceye almıyorsunuz” diyor.

    Dolayısıyla bu hiçbir şekilde demokrasi, laiklik ve hukuktan söz edebilme imkanına izin vermemektedir. Bu netlikte tescil edilmemiş olması Türkiye’nin de üyesi olduğu kurumda insan hakları ve Aleviler açısından çok önemli anlam taşıyor.

    Mevcut iktidar önceki iktidarların da yapmış olduğu uç noktada ifade ediyor. Sürekli “Bizim milli hukukumuz, dışarıdan bize müdahale ettirmeyiz biz egemen bir ülkeyiz.” İnsanların gözlerini bağlamaya yönelik bir aldatmaca. İnsan hakları mahkemesinden çıkan yargı, yerli ve milli hukukumuzun ta kendisidir. Çünkü Anayasamızın 90. maddesinde çok net bir ifade var. Bu da Türkiye’de yargı mekanizmasının çürümüşlüğünü gösteriyor ve hukuka aykırı davranışların açık bir şekilde reddidir.

    Dolayısıyla mutlaka bu kararların uygulanması gerekiyor. Şunu tespit etmek lazım: Avrupa Birliği kurumları kendi hukukunu savunma, koruma konusunda alabildiğine liberal ve yumuşak davranan bir hatta ilerliyorlar. İhlal sürecini çok daha önce başlatmalıydılar. Çok daha yaptırımcı kararlar almaları gerekiyordu.”

    “ALEVİ TOPLUMUNUN ÖRGÜTLÜLÜĞÜNÜ YÜKSELTMESİ GEREK”

    Alevi toplumu ile Alevi örgütlerinin arasındaki bağın güçlü olmadığını kaydeden Aydın, Alevi örgütlerinin de kendi aralarındaki ilişkinin istenilen düzeyde olmadığını söyledi.

    “Alevi tarihi sadece Pir Sultanların değil; aynı zamanda Hızır paşaların da tarihi” diyen Aydın, “Alevi toplumu içinden de maalesef yüzü kızarmadan mevcut asimilasyon ve ötekileştirme politikalarına meşruiyet sağlayan şahsiyetler ve hatta bazı kurumlar bile çıkabilmektedir. Alevi toplumunun örgütlülüğünü mutlaka yükseltmesi lazım.

    İkinci mesele ise Alevi toplumunun reflekslerini güçlendirmesini ve bu tip gelişmelerde pozitif gelişmeleri herkese yaymak; negatif gelişmeleri de göğüslemek konusundaki reflekslerini mutlaka güçlendirmesi lazım. Alevi örgütlenmesi, Alevi aydınlanması çok önemli bir mesafe kat ettiyse bile, teslim etmek gerekir ki hala kendi dışındaki sosyal kesimlere seslenme, onları etkileme onların vicdanını kendi lehine çevirme noktasında yeterli bir yerde durmuyor” ifadelerini kullandı.

    “SORUNLARIMIZ TÜRKİYE’NİN GENEL SORUNLARIYLA ÇOK İLGİLİ”

    Aydın sözlerini şöyle sürdürdü:

    “Bu doğrultuda daha çok efor harcamak gerekli. Bunların yapılması halinde zannediyorum ki Alevi olmayan kesimlerden, Alevi en temel hukuki haklarına yönelik desteklerde arttırılacaktır. Aleviler bugün olduğu kadar istismar edilemeyeceklerdir, asimile edilemeyeceklerdir veya satın alınmaya yönelik manipülasyonlar… Son dönemler de iktidar böyle çabalar sergiliyor.

    Alevilerin sorunlarının çözüldüğü bir ülke Sünni yoksulların, kadınların, işçilerin, Kürtlerin, başkalarının sorunlarının çözümü açısından da bir avantaj sağlayacaktır. Çünkü hayat bize gösterdi ki sorunlarımız birbiriyle çok ilgili. Sorunlarımız Türkiye’nin genel sorunlarıyla çok ilgili. Dış politikasıyla, eğitim müfredatıyla çok ilgili. Dolayısıyla Alevi örgütlerinin mutlaka standartlarını daha ileriye taşıma konusunda daha fazla enerji harcamalıdır.”

    “CEZAVLERİNDEKİ DURUM 12 EYLÜL’DEN DAHA KÖTÜ”

    Aydın, cezaevlerindeki hak ihlallerine de değinirken, “Bugün cezaevlerinin durumu 12 Eylül askeri darbesi dönemindeki durumundan da çok daha kötüdür” ifadelerini kullandı.

    Aysel Tuğluk’un durumuna ilişkin olarak da konuşan Aydın, “12 Eylül döneminde bile ağır hastalar hatta dönemin darbe yapmış Cumhurbaşkanı, Genelkurmay Başkanı Kenan Evren tarafından serbest bırakılırken, bugün kesinlikle bırakılmamaktadırlar. Bugün mafyacılar serbest bırakılmaktadırlar. Her türlü yüz kızartıcı suç işleyenler serbest bırakılmaktadır. Buna karşılık Boğaziçililer örneğinde de gördüğümüz gibi düşünce suçundan dolayı (esasen hukuki olarak ‘düşünce suçu’ diye bir kavram bile aslında utanç verici) içeride tutulan insanlara hem keyfi cezalar verilmekte hem de cezaevlerindeki hayatı olağanüstü ağır koşullarda geçirmektedir.

    Aysel Tuğluk’u hatırlayın. Annesinin gömülmüş olan cenazesinin mezarından çıkartılmak zorunda bırakıldığı faşist bir saldırıya maruz kaldı. Kendisi şu anda çok ağır bir demans geçiriyor. İnsan Hakları Vakfı’nın verdiği bilgiler bu doğrultusunda ve ne doğru düzgün bir tedavi ne de tahliye edilme yoluna gitmektedir. Hiçbir vakaya çözüm için adım atılmıyor. Türkiye’nin ne kadar hukuktan uzak olduğunu çok net gösteriyor. Bu vakaların bu kadar yaşandığı, üstünün örtüldüğü bir memlekette zannedilmesin ki toplumun diğer kesimleri ekonomik olarak refah içinde kalacaklar, huzur içinde yaşayacaklar” dedi.

    “DEMİRTAŞ’A VERİLEN CEZA ASLINDA TÜRK-MÜSLÜMANLARA DA VERİLEN BİR CEZADIR”

    Erdoğan Aydın, Osman Kavala ve Selahattin Demirtaş’ın tutukluluk hallerinin devam etmesiyle ilgili olarak da şunları söyledi:

    “Bugün geldiğimiz nokta Kavala’yı ısrarla hukuka rağmen içerde tutan mekanizma aslında milli dediği Türk-Sünni kimlikteki insanları da geçindiremiyor. Demirtaş’ın siyaset yasağını ısrarla, inatla, hukuka rağmen sürdüren mekanizma kendi muteber saydığı halkın kesimlerinin de ekonomik çıkarlarını savunamıyor. İktidarın kimliklerini istismar ettiği Türk-Müslüman halkın şunu çok iyi kavraması lazım. Demirtaş’a verilen ceza aslında Türkiye’deki Türk-Müslümanlara da verilen bir cezadır. Kavala’ya verilen ceza Alevilerin asimile edilme konusundaki kararlılık aslında aynı zamanda Alevi olmayanların, Kürt olmayanların, Demirtaş ile aynı düşüncede olmayanlara da verilen bir cezadır.”

    “ÇÖZÜLMEZ BİR PROBLEM İLE KARŞI KARŞIYAYIZ”

    Son olarak ekonomiye dair de değerlendirmelerde bulunan Yazar Erdoğan Aydın, AKP iktidarıyla ekonominin düzelmesinin mümkün olmadığını söyledi. Aydın şunları kaydetti:

    “Çözülmez bir problem karşısındayız. Bugünkü iktidar değişmedikçe veya radikal bir değişime uğramadığı müddetçe (tabi imkansız bir şeyden söz ediyorum) kesinlikle Maliye Bakanı’nı, Hazine Bakanı’nı değiştirerek hiçbir şeyi çözemezsiniz. Güven üretemeyen; ne kapitalistlere, ne çok uluslu sermayeye ne çok finans kurumlarına ne sendikalara ne halka ne köylülere ne üreticilere güven üretemeyen ve üretme şansı olmayan bir iktidar, kendi anayasasını ihlal eden, uluslararası hukuku sistematik şekilde ihlal eden bir iktidarın ve bu konuda artık sicili bir hayli kabarmış birkaç sözle de güven inşa etmesinin kesinlikle artık imkanı kalmamış olan bir iktidarın varlığını sürdürttüğü müddetçe ekonominin düzelmesi mümkün değil.

    Bugünkü sorunumuz temelde siyasal, hukuki, uluslararası standartlardan tümüyle kopmuş olmamızla ilgili. Bu ekonomik krizde yarınımızı göremiyoruz. Maalesef yarın bugünden daha kötü. Tek bir çözüm var; bugünkü iktidarın değişmesi. Bugünkü iktidar radikal bir dönüşüm gerçekleştirirse, MHP ile ittifakından vazgeçerse, İçişleri Bakanı’nı değiştirirse, topluma bundan sonra Anayasaya uymak, uluslararası kurumlara uymak konusunda açık net taahhüt verir ve bunu 6 ay uygularsa belki bu iktidar döneminde de düzelebilir ama böyle bir dönüşüm yapabilme imkanının da kesinlikle kalmadığını gösteriyor.”

    Berfin YILDIZ/ İSTANBUL

     

     

  • ‘Alevilik ve asimilasyon politikaları’ toplantısında önemli mesajlar-VİDEO

    ‘Alevilik ve asimilasyon politikaları’ toplantısında önemli mesajlar-VİDEO

    PİRHA-Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı (HBVAKV), hem örgütlülüğün kapasitesini arttırmak hem de Türkiye’nin sorunlarını tartışabilmek amacıyla Zoom üzerinden Alevilik ve Asimilasyon Konulu Atölye kurdu. Atölyede bu hafta Türkiye’de İnanç Özgürlüğü, Alevilik ve Asimilasyon Politikaları konuşuldu.

    Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı (HBVAKV), hem örgütlülüğün kapasitesini arttırmak hem de Türkiye’nin sorunlarını tartışabilmek amacıyla Alevilik ve Asimilasyon konulu atölye kurdu.

    Türkiye’de İnanç Özgürlüğü, Alevilik ve Asimilasyon Politikaları konulu toplantıda Akademisyen Ayfer Karakaya, Yazar Erdoğan Aydın ve Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı Genel Başkanı Ercan Geçmez konuşmacı olarak yer aldı.

    “ÇOCUKLARIMIZIN EĞİTİM KONUSUNDA GÖRDÜĞÜ ASİMİLASYON PSİKOLOJİK İŞKENCEDİR”

    Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı (HBVAKV) Ercan Geçmez, Türkiye’de Alevilerin uğradığı haksızlıkların ve asimilasyonun çok çeşitli olduğunu belirterek şunları kaydetti:

    “Örneğin, Alevilerin uğradığı en büyük asimilasyonlardan bir tanesi eğitim alanındadır. Özellikle çocuklarımızın eğitim konusundaki görmüş olduğu asimilasyonu bu yüzyılın psikolojik işkencesi olarak görüyorum. Zorunlu din dersleriyle alakalı yaptığımız başvurular, eylemler, kazandığımız AHİM davaların tamamı Alevilere kat ve kat asimilasyon olarak geri dönmüştür.

    Alevi köylerine zorla yapılan camiler, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın varlığı, yatılı bölge okulları, üniversitelerde Aleviler adına açılan kürsülerde Aleviliğin asimile edilmesi, Alevilerin burada yok sayılması ve Alevi köylerinin isimlerinin değiştirilmesi gibi çeşitli asimilasyonlar da uygulanmaktadır.

    “TÜRKİYE’NİN SORUNU KENDİLERİYLE YÜZLEŞMEME SORUNUDUR”

    Her dönem, her yerde şunu dile getirdik: Türkiye’nin sorunu Alevilik değildir, Türkiye’nin sorunu Kürt sorunu değildir, Türkiye’nin sorunu; çoğunluğu oluşturanların başkalarına yaşam hakkı vermeme sorunudur, onların kendileriyle yüzleşmeme sorunudur. En temel sorunlardan bir tanesi toplumsal yüzleşmeyi gerçekleştirememe sorunudur.”

    “ALEVİ TARİHİ, SÜRGÜN, ASİMİLASYON VE EZİLME TARİHİDİR”

    “Alevi tarihi hepimizin çok iyi bildiği gibi hep bir mağduriyet, bir asimilasyon, bir sürgün, bir ezilme  tarihidir” diye konuşan Yazar Erdoğan Aydın ise bugünün gündeminde olan konular üzerine şunları söyledi:

    “Son haftaki siyasal muktedirlerin konuşmalarını anımsadığımızda, zannediyorum önümüzdeki kısa ve orta vadede daha büyük bir tedirginlik yaşamak için çok büyük nedenler karşısındayız. Dolayısıyla sorunun sadece bizimle olmadığını, sadece bugünle ilgili olmadığını ve bugünün bütün zamanlardan daha ciddi, daha sıkıntılı, daha boğucu olduğunu anladığımızda mutlaka inanç özgürlüğünün kazanılmasına, bugüne kadar yürüdüğümüz kesimlerden daha geniş bir kesimle beraber yürüyebilme imkanlarını yaratan bir duruş, bir söz, bir program üretmek gibi bir sorunla karşı karşıyayız.”

    “TÜRKİYE’DE EN ÖNEMLİ SOSYAL VE DEMOGRAFİK GELİŞME ANADOLU’NUN ALEVİSİZLEŞTİRİLMESİDİR”

    Bir diğer konuşmacı Ayfer Karakaya da, Anadolu’nun Alevisizleşmesi ve Alevisizleştirilmesi konusunda değerlendirmeler yaparak şu şekilde konuştu:

    “Geldiğimiz noktada bugün Türkiye’deki en önemli sosyal ve demografik gelişme bence Anadolu’nun Alevisizleşmesi, Alevisizleştirilmesi sürecidir. Akademisyenler tarafından şaşırtıcı derecede az ilgi gösteriliyor bu meseleye. Aslında bizler Aleviler olarak da sürekli asimilasyon politikalarından elbette yakınıyoruz ve bunun farkındayız.

    Ama bu esnada büyük resmi biz de kaçırıyor olabiliriz. Çünkü gündelik hayatımızda belki değişimleri bire bir hissedemiyoruz. Ama kendimizi biraz geriye çekip yıllar içinde yaşadığımız değişime baktığımızda geldiğimiz noktada Anadolu’nun Alevisizleştirilmesi ve Alevisizleşmesi konusunda bütün örgütlerimizin her şeyi bir yana bırakıp bu mesele üzerine yoğunlaşması gerekiyor.”

    (HABER MERKEZİ)

  • Tarihçi-Yazar Erdoğan Aydın: Nefret suçu doğrudan rejimle bağlantılıdır-VİDEO

    Tarihçi-Yazar Erdoğan Aydın: Nefret suçu doğrudan rejimle bağlantılıdır-VİDEO

    PİRHA-Türkiye’de Alevilere yönelik nefret saldırıları artarak sürüyor. Alevilerin uğradığı nefret suçlarına dair konuşan Tarihçi-Yazar Erdoğan Aydın, nefret suçunun ırkçılıkla, ötekileştirme ile ayrımcılıkla doğrudan bağlantılı olduğunun altını çizdi. Aydın, “Sadece ceza hukuku kapsamında ele alınacak bir durum karşısında değiliz. Alevi toplumu örgütlenmesini ne yapıp edip bu konuya dair doğru bir perspektif üretmesi ve kendi dışındaki diğer her kesime sorununu anlatma ve sahiplenmeleri sağlama konusunda daha özel bir çaba, dil ve etkinlikler geliştirmesi zorunludur” dedi.

    Nefret suçu; bir kişiye veya gruba karşı ırk, dil, din, cinsiyet ve cinsel yönelim gibi ön yargı doğurabilecek nedenlerden dolayı işlenen, genellikle şiddet içeren suçlardır.

    Nefret suçu, insanlığa karşı işlenmiş olarak görülüyor ve uluslararası hukukta karşılığı var. Ancak günlük yaşamda özellikle inancı, kültürü, yaşam biçimi, dili vb. farklı olan toplum ve topluluklar nefret diline, baskısına ve saldırısına maruz kalıyor.

    Türkiye’de geçmişten günümüze nefret saldırılarına maruz kalan toplumlardan biri de Aleviler. Alevilere yönelik nefret saldırıları artarak sürüyor. Devlet tarafından inancı ve ibadethanesi kabul edilmeyen Aleviler, okulda, sokakta, işyerinde, hastane, mahallede, yaşadığı apartmanda aşağılanıyor, hor görülüyor, hakarete uğruyor.

    Türkiye’de nefret suçları ile ilgili kapsamlı bir yasal düzenlemenin eksikliği sistematik bir biçimde bu saldırıların devam etmesine de zemin hazırlıyor.

    Peki nefret suçu kaynağını nereden ve nelerden alıyor? Yargı Alevilere dönük nefret suçuna karşı ne yapıyor? Demokrasiyi ve eşitliği savunan kurum ve kuruluşlar Alevilere dönük nefret suçlarına karşı ne yapıyor? Tüm bu soruları ve daha fazlasını akademisyen, yazar, tarihçi, hukukçu, insan hakları savunucularına sorduk.

    Tarihçi-Yazar Erdoğan Aydın, sorularımızı yanıtladı.

    “NEFRET SUÇU, IRKÇILIKLA, ÖTEKİLEŞTİRME İLE AYRIMCILIKLA DOĞRUDAN BAĞLANTILI”

    Türkiye’de ve dünyada nefret söylemi ve buna bağlı olarak da nefret söyleminin ortaya çıkardığı şiddet artıyor. Bunu neye bağlıyorsunuz?

    Dünya’daki artış, dünyanın siyasal ve ekonomik iklimiyle doğrudan ilgili. Genel olarak sosyalizm adına kurulmuş rejimlerin çöküşü sonrasında insanlar dünyayı bir cennete çevirme umutlarını yitirdikleri oranda kendi kimliklerine ve özgün alanlarına doğru savrulmaya başladılar. Yanı sıra kapitalizm koşulları altında, geçmişteki sosyal devlet formu hızla erimeye başladı ve bu da dünya çapında, tüm toplumları kucaklayan bir şekilde insanların kimlik eksenli, cemaat eksenli, inanç eksenli bir alanda kendini tanımlama, sınıfsal reflekslerini kaybetme dünyayı değiştirme özgüvenlerini ve sosyalizm ve ‘Dünya’yı cenneti çevrime’ umutlarını kaybettikleri oranda kaçınılmaz olarak egemenlerin ve dinlerinin bir parçası haline gelip, kendilerini oradan tanımlayan bir pozisyona geçtiler. Hem ideolojik formasyon hem de ekonomik olarak artan eşitsizlik ve çözümsüz kalan insanlık giderek tepkisini yanı başında ama kendisinden farklı özellikler gösteren insanlara toplumlara doğru yöneltmeye başladı.

    Hiç kuşkusuz nefret suçu dediğimiz şey, ırkçılıkla, ötekileştirme ile ayrımcılıkla doğrudan bağlantılı bir şeyden konuşuyoruz. Nefret suçu yeni bir şey değil aslında. Tarihin çok derinliklerine doğru gittiğimizde tarihin her döneminde egemenler özellikle başkalarının birikimlerine el koymak ve bunu kendilerine ideolojik olarak meşru kılmak isteyenler, genellikle bu nefret söylemini ötekini itibarsızlaştırarak, ötekini düzeltilmesi, hidayete erdirmesi, doğru yola getirilmesi gereken insanlar olarak tanımladığı andan itibaren nefret suçunun ana dinamikleri ortaya çıkmış oluyor. O nedenle Haçlı Seferleri’nin motive eden işinde, cihadı, fethi, gazaları motive eden ideolojik argümanlarda aslında insanın daha sonra nefret suçu olarak ve ötekileştirme olarak tanımlayacakları şeyin, insanlık dışı olan ama hep insanlar tarafından yapılan şeyin maddi temellerini oluşturuyor.

    “NEFRET SUÇUNU SADECE ‘İNSAN’ KAVRAMI İLE SINIRLAMAK CİDDİ BİR YANILGI”

    Nefret suçlarında ana faktör ‘insan’ mı?

    Hiç kuşkusuz sadece ‘insan’ kavramı üzerinden sınırlarsak ciddi bir yanılgıya düşeriz. Burada kaçınılmaz olarak egemen sınıfları, kendi iktidarlarını özellikle dinsel ve modern dönemde de milli kimliklerle tanımlayan egemen sınıfları ve bunların çıkarlarını anımsamak lazım. Çünkü çoğu zaman fethe ve haçlı seferine giden, başkalarının topraklarına yönelik veya mahallelerine yönelik katliamlara gidenler zannedildiğinin aksine ellerinde çok az şey kalır. Daha çok ölürler, öldürürler suç işlerler ve esas ganimetin paylaşımı ve sahiplenmesi genel olarak sınıflara kalır. Fakat egemen sınıflar bu suçu organize edebilmek için ciddi ideolojik yatırımlar yaparlar. İnsanları kendileri için ölebilecek, öldürebilecek, başkalarından nefret eder hale getirirler.

    Nefretin bir altyapısı var ama bizim için önemli olan kısmı insanların geleceği dönüştürme umutlarını yitirdikleri oranda kendilerini içe, geriye, ‘mili’ değerlere dönmesi ve bu döndükleri değerlerde kendileri gibi olmayan herkesi düşmanlaştırması söz konusu. Bu özellikle egemen sınıflar tarafından kışkırtılıyor. İşsizlik, yoksulluk, açlık, iyi eğitim alamama, iyi sağlık alamama, evrenselleşme konularında hak yoksunluklarının asıl muhatabı olması gereken egemen sınıflar, toplumları düşman haline getiriyor.

    DÜNYA, İNSANLIK ÇOK CİDDİ BİR PROBLEMLE KARŞI KARŞIYA

    Son dönemde bu durum çok ciddi. Mesela dünyanın eğitim, gelir düzeyi anlamda en gelişkin yerlerinde Avrupa’da, Amerika’da çok yaygın olduğunu görüyoruz. Dolayısıyla dünya, insanlık çok ciddi bir problemle karşı karşıya. Bu duruma karşı yeni yeni hukuksal tanımlar yapılmaya başlandığını da söylemek lazım.

    Türkiye ve Türkiye gibi ülkelerde de mayasında olan bir durumun olduğunu bize gösteriyor. Kendi topraklarımıza baktığımızda azalacağına zaman zaman artan düzeylerde bir ötekileştirme, nefret suçu, nefret söylemini bizler bu topraklarda yaşıyoruz. Bu toprakların mayasında, gayrimüslimlerin ‘kafir’ olarak nitelenmesi var. Bunlar aslında nefret söylemleridir.

    “ALEVİLER DEVLETİN SİSTEMATİK BASKISIYLA KARŞI KARŞIYA”

    Aleviler, Türkiye’de nefret söylemine en çok maruz kalan toplumsal kesimlerden biri. Alevi toplumuna dönük bu dil sizce kaynağını nereden alıyor?

    Türkiye’nin, Anadolu’nun, Ortadoğu’nun egemen inançtan olmayan Müslümanlık içinde sayılmayan Alevi, Kızılbaş toplulukları var. Bu insanların 1200-1300 yıllarda bu topraklarda nüfus olarak 5’te 4’lere varan bir çoğunlukta olduklarını biliyoruz. Fakat bu insanlar, devletin sistematik bir şekilde 1; dönüştürme, 2; ölüme, sürgünlere ve fiziki şiddette maruz kalma şeklinde sistematik bir baskısıyla karşı karşıya kalmıştır. Ne yazık ki son 20 yılın son beş yılın sorununa indirgenebilir.

    Bu topraklarda Alevilerin evlerine çarpı işareti konulma, katliamlara uğrama, eğiti, iş vb. alanlarda diğer insanlar gibi faydalanama gibi sorunlarla karşılaşıyoruz. Neredeyse Alevilerin modern dönem tarihin de de çok ciddi katliamlar dizisi karşısındayız. 70’li yıllarda gerçekleşen bütün katliamların Alevi mahallelerinde gerçekleşmiş olması aslında tam da uluslararası hukuk belgelerinde işaret edildiği gibi tipik bir nefret suçunun karşısında olduğumuzu gösteriyor. Aynı durumu 90’lı yıllar içinde söylemek lazım. Toplumu dizayn etmeye çalışan egemen sınıflar, ne yazık ki Alevilere yönelik dışlayıcı söylemi, Alevi mahallelerine ve etkinliklerine yönelik saldırganlığı yol verme, teşvik etme veyahut da, teşvik etmemişse de soruşturmama, peşine düşmeme davranışını beraberinde getirmiştir. Bu nefret suçu Alevilerin sadece siyasal İslamcıların iktidarda kurumsallaştığı son dönemle sınırlı olmamak üzere yaygı, süreğen bir durum ve her dönemde karşımıza çıkıyor.

    “KIBRIS’IN ÜÇTE BİRİNİ ELE GEÇİREBİLEN BİR GÜVENLİK MEKANİZMASI SİVAS’TA NİYE SESSİZ KALDI?”

    Hukuksal anlamda nefret söylemine ve eylemine dönük yeterli bir mekanizmanın devrede olduğunu düşünüyor musunuz?

    Sadece ceza hukuku kapsamında ele alınacak bir durum karşısında değiliz. Sadece aklı karışmış veya insanlıktan yoksun birilerinin gerçekleştirdiği veya istisnai bir durumda gerçekleşmiş bir provokasyon karşısında değiliz. Süreğen bir mekanizma var ve bu süreğen mekanizma Alevilere yönelik başta ‘mum söndürüyorlar’ iftirası olmak üzere, Alevi mahallerine ve Alevi yurttaşlara karşı gerçekleştirilen ötekileştirme ve ayrımcılığın bu kadar rahat sürdürülüyor olmasını sağlıyor. Bu ideolojik atmosfer ve bu siyasal rejim kurgusu, beraberinde belli aralıklarla ve mutlaka her seferinde dışlanan bir kimlik olan Alevilerin yerleşim birimlerine saldırıları beraberinde getiriyor. Yine aynı ideolojik kurum soruşturmaları eksik yürüttüğünü çok net görüyoruz başta Sivas Katliamı olmak üzere. Evet orada 5 bin civarında siyasal İslamcı insanla karşı karşıyayız. ‘Yakın’ diyenler onlar. Fakat ‘bunlar orada nasıl toplandı, kimler yönlendirdi ve gelişine yol verdi? Niye bir günde Kıbrıs’ın üçte birini ele geçirebilen bir güvenlik mekanizması onların karşısında niye sessiz kaldı?’ sorularıyla birlikte düşünüldüğünde Alevilere yönelik toplumda teşvik edilen bu nefret suçlarının aslında bir rejim inşası sorunuyla doğrudan bağlantılı olduğunu, rejimin egemenlerinin nasıl bir Türkiye nasıl bir toplum inşa etme sorunuyla ilgili bir problemle karşı karşıyayız. Bu nedenle Sivas Katliamını sadece şeriatçı softalara, Maraş Katliamını sadece MHP’lilere bağlayacak bir yaklaşım içine girersek, sürecin bütünlüğünü, fotoğrafın gerçeğini görme yeteneğini kaybetmiş oluruz. Böyle bir eksik algı beraberinde sadece olayın yanlış ve eksik yorumu değil, aynı zamanda önlem alma meselesinde de bizi yanılgılara götürür.

    NEFRET SUÇUNUN YAYGIN OLMASININ NEDENİ DEMOKRASİNİN OLMAYIŞIDIR

    Bizim sorunumuz, Türkiye’nin tüm mağdurları açısından aslında bu katliam, nefret söylemi ve soruşturmama hali nasıl bu kadar süreğen olabiliyor. Dolayısıyla dönüp mutlaka, herkesi Kürtleştirme, Müslümanlaştırma ve burjuvazinin çıkarları üzerinden bir ceza hukuku bir eğitim formasyonu yapmaya çalışan egemen sistemle, rejimle doğrudan bağlantılı bir sorgulama yapmak zorundayız. Bunu yapmama halinin Alevi toplumunda bir hayli yaygın olduğunu da görüyorum. Bunu yapmama halinin sorunun düzeltilmesini engellediğini de düşünüyorum. Ortada asıl problem rejiminin otoriter yer yerde totaliter bir zihniyetle toplumu tek tipleştirmesidir. Ortadaki problem ülkeye ve millete kendisinin ülkesi ve milleti olarak bakan bir egemen zihniyete anayasaya ve devlete yansıması olan bir durumla karşı karşıyayız. Oysa demokrasiden, hukuktan, laiklikten, nefret suçlarının aşıldığı ve yapılamaz hale geldiği bir formasyon ancak ve ancak bu topraklarda yaşayan herkesin inancının, kimliğinin, anadilinin, ibadet mekanının tartışılmaz bir şekilde meşru ve eşit şekilde korunması gereken bir tanımlanmasını gerektirir. Yani nefret suçunun bu kadar yaygın olması memlekette demokrasinin, hukuk devletinin, laikliğin olmamasının, devletin vatandaşlara gerçek anlamda vatandaş gözüyle değil tebaa gözüyle bakmaya devam etmesini. Dolayısıyla kendi istediği kadar Türk, kendi istediği kadar Sünni olmayan bir toplumu ne yapıp edip toprağından etme, korkutma, kendini açıkça ifade edemez hale getirme, dönüp komşusuna ‘bizde sizdeniz’ deme zorunda bırakıldığı bir atmosfere tekabül ediyor. O nedenle bu nefret suçu tartışmasını sadece bir ceza hukuku, sadece dönem dönem gerçekleşen bir problem olarak değil tam tersine siyasal, sosyal, ekonomik ve rejimle doğrudan bağlantılı bir sorun olarak görmek gerekiyor. Böyle görmenin beraberinde gelecek refleks de şudur; biz rejimi gerçek bir demokrasiye, laikliğe, hukuk devletine dönüştürmedir. Böyle birşeyi başarabilecek ittifaklar, söylem ve buna uygun bir reflekse sahip kurumlar, dernekler, partiler, basın yayın organları ve kişisel refleksler oluşturmak zorundayız.

    “NEFRET SÖYLEMİNE KARŞI YETERLİ BİR REFLEKS SÖZ KONUSU DEĞİL”

    Buna ilişkin demokratik kurumlar yeterli refleksi ortaya koyuyor mu?

    Elbette yeterli bir refleks söz konusu değil. Toplumun en kapsayıcı hak mücadelesi verenlerinin sosyalistler olduğunu söyleyebiliriz. Ama onların bile sorun burjuvanın içindeki nefret suçları meselesine geldiğinde veya insanların kimliklerinden kaynaklı uğradıkları haksızlıkları sahiplenilmesine geldiğinde çok ciddi bakış açısı eksikliklerinin olduğunu söyleyebilirim. Sorun şu her insanın neresi ağrıyor ve acıyorsa, neresinden yaralıysa, ona o önceliğini gören ve onun öncelikleri arasında bir hiyerarşi dayatmayan bir yaklaşım içinde olmalıyız. Toplumun tüm yaralarını sağaltmaya çalışan bir bileşime ihtiyaç var. Bunun eksikliği beraberinde kimliklerden kaynaklı hak ihlallerinde ve bir burjuva kategorisi olan nefret suçları meselesinde sol kesiminde yeterli duyarlılığı göstermediğini de teslim etmek ve bunu gidermeye dönük siyasal yapılandırma yapmak zorundayız. Türkiye’de demokrasi güçleri, tarihlerinin en zayıf dönemlerini yaşıyor. Eğer Kürt hareketinin dinamizmi, kitleselliği, kısmen Alevi hareketinin dinamizmi olmamış olsa Türkiye’de demokrasi güçlerinin en zayıf olduğu dönemlerden birini yaşıyoruz. Bugün Türkiye çok ciddi bir şekilde sağcılığa, ırkçılığa, siyasal İslamcılığa yatmış ve toplumun ciddi bir kesimini de bir şekilde manipüle edebildiğini görüyoruz. Mevcut iktidara karşı mücadele ettiğini söyleyen muhalif parti bileşenleri ne Alevi sorunu, ne Kürt sorunu, Ermeni sorunu asla gündemlerine gelmiyor, gelirse de çok yüzeysel biçimde kalıyor. Siyasal toplumsal atmosfer böyle olunca, bu dayanışma eksikliğini sadece eleştiriyle çözemeyiz.

    ALEVİ ÖRGÜTLENMESİ DOĞRU BİR PERSPEKTİF ÜRETMELİDİR

    Karşımızdaki sorun aynı zamanda örneğin Alevi toplumu örgütlenmesini ne yapıp edip bu konuya dair doğru bir perspektif üretmesi ve kendi dışındaki diğer her kesime sorununu anlatma ve sahiplenmeleri sağlama konusunda daha özel bir çaba, dil ve etkinlikler geliştirmesi zorunludur. O nedenle problemimizin derinliği kadar, bu problemi çözmek için gösterilecek politik adımları da düşünmemizi gerektiren bir sıkışıklık içindeyiz. Böyle bir genişlilikle bakabilirsek hem bu çok ağır bir insanlık suçunu toplumun tüm kesimlerine anlatma hem de toplumun tüm kesimlerinden dayanışmayı üretme şansına sahip olabiliriz.

    ALEVİLER NEFRET SUÇUNA DAİR BİR KAMPANYA YÜRÜTEBİLİR

    Nefret söyleminin ortadan kalkması için ya da en azından azaltılabilmesi için ne yapmalı?

    Nefret söyleminin ortadan kalkması elbette mümkün. Ama nasıl bir dil kullandığımız meselesi de çok önemli. Mutlaka empatiyi geliştiren kendimizin çok fazlasıyla kanayan, ağrıyan yaralarımızı bizim dışımızdaki kesimlere dayatan rijit bir dille anlatamıyoruz. Dolayısıyla mutlaka her ne kadar çok acı çekenin bağırması kadar meşru bir şey yoksa da, yine de, soğukkanlılıkla bu işi politik bir kampanyaya bizi yönlendirecek bir dil eğitimiyle birlikte yapmak lazım. Medya meselesi de hukuk meselesi gibi siyasetin nasıl kurgulanacağı, muhalefetin nasıl kurgulanacağıyla doğrudan bağlantılı. O nedenle sosyal medya üzerinden çok şey yapılabilir. Diğer medya alanlarına da girebilecek bir dizi şey yapılabilir. Kendimizi nasıl konumlandırdığımız, sorunları nasıl tanımladığımız ve neyi elde etmeye çalıştığımız meselesi üzerine birlikte oturup düşünüp bir şeyleri kendi içimizde de değiştirmek zorundayız diye düşünüyorum. Aksi taktirde kullanılan geleneksel dille, Alevi toplumunun uğradığı mağduriyeti, toplumun diğer çoğunluğuna anlatmak, anlatamayınca da empati geliştirmek mümkün değil. Bunu yapamayınca da Alevilerin mevcut tecridi ve kendilerine yönelik dezenformasyonun kırılması da mümkün değil. Sorunun bir yanı da bizimle ilgili. Bizimle ilgili kısmı düzeltmeği en az bize karşı nefret suçları izleyenleri düzeltme meselesi kadar önemsemeliyiz.

    Diren KESER-Diren SATI/PİRHA

    İlgili Haberler:

    1-Akademisyen Kaya: Alevilere yönelik nefret çok derinlerde, eskiye dayanıyor-VİDEO
    2-Avukat Eren Keskin: Alevilerin hakları birçok kez ihlal edildi-VİDEO
    4-‘Alevi örgütleri nefret saldırılarına karşı ortak tavır geliştirmeli’-VİDEO
    5-‘Aleviler, tarih boyunca nefret suçuna maruz kaldı’-VİDEO
    6-‘Alevi düşmanlığı bu toplumun genlerinde var; iflah olmaz’-VİDEO

  • ‘İnfazda eşitlik sağlansın’-VİDEO

    ‘İnfazda eşitlik sağlansın’-VİDEO

    PİRHA – İnfaz düzenlemesinin komisyon görüşmelerine başlanırken, infazda eşitlik sağlanması gerektiğini dikkat çeken Prof. Mehmet Altan, “Sadece infazda eşitlik değil temel hak ve özgürlüklere saldırının, mağdurlara eziyetin son bulmasını da istiyoruz” derken, Yazar Ali Bayramoğlu da “Herkese eşit, tüm mahkumları statü ayırmadan kuşatacak, insan sağlığını düşünecek bir çerçevede yeni bir düzenlemeye ihtiyaç vardır” dedi. Yazar Erdoğan Aydın ise “Canlıyı, toplumu ve insanlığımızı yaşatmak için kamusallığı ve gerçek bir adaletin tesisi için hem infazda eşitlik ilkesine hem de asgari geçim güvenliğinin sağlanması diğer temel önlemler gibi yaşamsal bir zorunluluktur” vurgusu yaptı.

    Haberin videosu;

    İnfaz kanununda değişiklik öngören 70 maddelik “Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi”, Meclis Adalet Komisyonu’nda görüşmeye başladı.

    Birçok kurum ve insan hakları savunucusu, koronavirüs kapsamında tartışılan infaz yasasının cezaevindeki herkesi kapsaması gerektiğine dikkat çeken açıklamalar yapıyor.

    “TUTUKLULARA YÖNELİK POLİTİK BİR YAPTIRIMDIR”

    Prof. Mehmet Altan, uzun zamandır hukuk güvenliği ve temel hak ve özgürlüklerin yok sayıldığı baskıcı bir dönemden geçildiğini belirtip “Düşüncesini söylediği için suçlu ilan edilen ve hapishaneye atılan insanları koronavirüse teslim etmek Azrail ile iş birliği anlamına gelir. Sadece infazda eşitlik değil, temel hak ve özgürlüklere saldırının mağdurlara eziyetin son bulmasını da istiyoruz” dedi.

    Yazar Ali Bayramoğlu da infaz yasası düzenlemelerinin içeriği yeni bir ayrımcılığın ülkede egemen olan ayrımcılık dalgasının yeni bir örneğini bizzat kendisi oluşturduğuna dikkat çekerek şunları ifade etti:

    “Hatta bu yıl içinde yaşadığımız afet günlerinin niteliği dikkate alınırsa bu yasanın bir tür siyasi tutukluların bu yasanın kapsamı dışında bırakılacak olması, tutuklulara yönelik bir politik yaptırım olarak da tanımlanması yanlış olmaz. Çünkü herhangi bir salgın durumunda hapishanelere ulaşan burada karşı karşıya kalınacak durum aslında politik bir niyeti de iç içe sokulabilecek kadar vahim olur. Açıktır ki bu yasa yanlış bir yasadır. Herkese eşit, tüm mahkumları statü ayırmadan kuşatacak insan sağlığını düşünecek bir çerçevede yeni bir düzenlemeye ihtiyaç vardır. Bende herkes gibi talep ediyorum, istiyorum.”

    “ASGARİ GEÇİM GÜVENLİĞİ, YAŞAMSAL ZORUNLULUKTUR”

    Yazar Erdoğan Aydın ise, şunları söyledi:

    “Ülkemiz dünyanın pek çok ülkesi ile birlikte bu kez gerçekten de bir beka problemi ile karşı karşıya. Herkesi tehdit eden koronavirüs salgını nedeniyle toplumsal dayanışmaya, birlikteliğe ve adalete her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyduğumuz günlerden geçiyoruz. Salgına karşı önlem alıcı bir adım olarak tartışılan infaz kanunu düzenlemesi bu koşullarda olumlu bir adım. Ancak bu adımın sonuç alıcı olması için mahpuslara arasında ayrım yapmamalı. Mahpuslar arası ayrım hem salgınla mücadeleyi hem de gerçek bir birlikteliği sekteye uğratacaktır. Koronavirüs insanlar arasında ayrım yapmıyor, devlet de önlem gelişirken başta siyasal muhalifler olmak üzere yurttaşlar arasında ayrım yapmamalıdır. Aynı önlemin özellikle yurttaşların geçim güvenliği ile de tamamlanması zorunlu. Canlıyı, toplumu ve insanlığımızı yaşatmak için kamusallığı ve gerçek bir adaletin tesisi için hem infazda eşitlik ilkesine hem de asgari geçim güvenliğinin sağlanması diğer temel önlemler gibi yaşamsal bir zorunluluktur.”

    (HABER MERKEZİ)