PİRHA- Demokratik Alevi Kadınlar Birliği’nin İsviçre’de düzenlediği buluşmada konuşan Gazeteci Çilem Küçükkeleş, “Alevi kadınlar olarak eşitiz meselesini dönüp yeniden ölçütümüz olan Alevilikten alırsak, eşitliğin ne kadar yaban, çöl ve matematiksel olarak algıladığımız açığa çıkar” vurgusu yaparken, 26. dönem HDP milletvekili Besime Konca ise, “Bu saldırılar ideolojik-politik saldırılardır. Bilerek seni ocaklarından, mürşidinden, yolundan koparıyor. Senin buna karşı duruşun ancak ideolojik-politik bir bilinçle olabilir” diye belirtti.
Demokratik Alevi Kadınlar Birliği’nin 2’ncisini düzenlediği ‘Gönül Kalsın Yol Kalmasın’ isimli kadın kampı İsviçre’de devam ediyor.
Siyasetçi Yurdusev Özsekmenler’in “Kadının Örgütlü Mücadelesi” başlıklı sunumuyla devam eden buluşmada Gazeteci Çilem Küçükkeleş ve 26. dönem HDP milletvekili Besime Konca sunumlarını gerçekleştirdi.
“ALEVİLERDE KADININ-ERKEĞİN EŞİT OLMASI SÖZ KONUSU DAHİ DEĞİL”
Küçükkeleş, Alevi kadınların özgürlük meselesine dair tartışmalarının Aleviliğe yönelik eleştiriler olarak algılandığını belirlemesinde bulunarak, “Barışı en çok sağlayabilecek, doğayla, canlıyla birlikte yaşamayı öneren bir inancımız var. Bu birlik sadece insanların bir araya gelmesiyle ilgili değildir. Bu birliği bilmek bir uyum içinde hepimizi yaşamaya davet eder. Birlikte yaşam kültürü büyük oranda bozuldu. Bu birlikte yaşam kültürü insanın kendisini doğanın hakimi saymasıyla başladı. Genelde kadın panellerinde erkekler en ön safta oturuyorlar ve eleştirilerimizi sanki Aleviliğe yönelik eleştiriler olarak algılıyorlar. Buna karşı ise ‘erkek-dişi yoktur muhabbetin dilinde’ cümlesi en net karşılaştığımız itirazlardan biri. Bizim Aleviliğimize ilişkin bir itirazımız yok. Bu dünyada karıncayla ortak bir hakkın olduğunu bilmeye davet ediyoruz. Bizde diğer tüm topluluklarla birlikte yaşıyoruz. Issız bir adada Aleviliğimizi yaşayan bir topluluk değiliz. Birbirimizle etkileşim içerisindeyiz. Bu dünya bu kadar erkekken, biz Alevilerde kadının-erkeğin eşit olması gibi ihtimal söz konusu dahi olamaz” dedi.
“NE KADAR EŞİTİZ MESELESİNİ ÖLÇÜTÜMÜZ OLAN ALEVİLİKTEN ALIRSAK..”
Küçükkeleş, Alevi kadınların kendilerini bu ‘özgür hissetmeden’ kaynaklı kadın mücadelesinden uzaklaşma yaklaşımı olduğunu kaydetti. Küçükkeleş şunları ifade etti:
“Burada ölçü ise karşı inançlar oluyor. Kadını eve kapatan, sınırlayan darlıkları olan karşı inancı ölçü alarak, ‘Ne güzel işte Alevi kadınların böyle sorunları yok, özgürler’ diyorlar. İnsan olmaktan kaynaklı kullandığımız haklarımızı sanki bize özgü bir özgürlük alanı vermişler gibi yorumluyorlar. Bu dünya düzeni içerisinde Alevi kadınların özgür olması mümkün değil. Bizlerde dünya üzerinde yaşanan tüm eşitsizliklere bakarken kısmen kendimizi özgür hissetme ve bu özgür hissetmekten kaynaklı da mücadeleden biraz uzaklaşma yaklaşımlarımız oluyor. Yada kendimizi kadın mücadelesinin öznesi değil de, bizim dışımızda şiddete uğrayan kadınlarla dayanışma gibi bir bakış açısına sahip olabiliyoruz. Özgürlük yada eşitlik nedir? Ne kadarını yaşarsak eşitiz meselesini dönüp yeniden ölçütümüz olan Alevilikten alırsak, eşitliğin ne kadar yaban, ne kadar çöl ve matematiksel olarak algıladığımız açığa çıkar.”
“ALEVİLİĞİN DOĞAL TOPLUM İNANCI KALMA ISRARI ÖZGÜNLÜKTÜR”
Buluşmada söz alan bir diğer isim Besime Konca ise, Aleviliğin doğal toplum inancı olarak kalma ısrarına değinerek, “Yolumuz hakikat yoludur. O hakikate eren insan aslında bir olan, tek olan o yola kavuşmuş oluyor. Biz kadınlar kendi süreğimizin hakikatini tartışarak ulaşmaya çalışıyoruz. Çok büyük devletler ve imparatorlukların kurulduğu, uygarlığın gelişip yıkıldığı, kılıç zoruyla büyük savaşların yaşandığı bir ortamda Aleviliğin doğal toplum inancı olarak kalma ısrarı biz özgünlüktür. Ortadoğu’da kendi orjinalitesini koruyanlar Alevi sürekleri ve Ezidi toplumudur” diye belirti.
Konca, Alevi süreklerine yönelik müdahalelerin ideolojik-politik saldırılar olduğunu ifade ederek, “Tekçi-milliyetçi devlet siyasetine boyun eğen ve kırımdan geçerek etnik kimliğinden vazgeçen birçok halk var. Aleviler Anadolu ve Mezopotamya’da hem inanç kimliğimizi hem de etnik kimliğimizi korumuş bir toplumuz. Kırımdan geçmesine rağmen direnen bir yanı var. Yanındaki bu denli şatafatlı uygarlıklara rağmen senin tenezzül etmeyerek oraya dahil olmaman inancının ne kadar güçlü olduğunu ifade eden bir şey. Güncel durumda ise sürekler yolun birliğinde buluşabildik mi sorusu önemlidir. Son yüzyılda ise sürekler olarak birbirimizden koptuk. Kendi içimizde de katmerleşen kopuşlar yaşadık. Bu saldırılar ideolojik-politik saldırılardır. Bilerek seni ocaklarından, mürşidinden, yolundan koparıyor. Senin buna karşı duruşun ancak ideolojik-politik bir bilinçle olabilir” şeklinde konuştu.
PİRHA – PSAKD Genel Merkezi, Cumhuriyetin ilan edilişinin 100. yıl dönümü sebebiyle yaptığı açıklamada “Ayrımcılığa uğradık, inkar edildik ve hatta defalarca soykırıma uzanan katliamlar yaşadık. Hayal kırıklığına uğradık. Demek ki tek başına Cumhuriyet demek yetmiyormuş” ifadelerini kullandı.
Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Genel Merkezi, 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı sebebiyle yazılı açıklama paylaştı. 100 yıl önce ülke yönetiminin, saraydan alınıp halka verildiğine vurgu yapılan açıklamada “Bugün, 600 yıldan fazla hüküm sürmüş olan ve babadan oğula geçen tek adam iktidarına dayalı Osmanlı Devleti’nin resmen sona erdirildiği tarihin 100. yılı” denildi.
“HAYAL KIRIKLIĞINA UĞRADIK”
Cumhuriyetin yüzüncü yılını kutlayan PSAKD yönetimi, yaptığı açıklamada şu ifadelere yer verdi:
“Aleviler olarak Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde çok acılar çektik. Saray iktidarlarının sürekli zulmüne ve soykırımlarına maruz kaldık. Ancak, Anadolu halklarına uygulanan sömürüye ve bu halklara yönelik uygulanan zulme karşı hiçbir dönemde sessiz kalmadık ve direndik. Zulme ve sömürüye karşı direndik, teslim olmadık ancak, devamlı olarak kırıldık, katliamlara uğradık. İnkar edildik, yok sayıldık, asimile edildik, sürgünlere yollandık. Yol ulularımız katledildi. Pirlerimiz idam edildi.
Bütün bunlardan dolayı biz hep rızalığa dayalı bir yaşamı ve düzeni savunduk. Dolayısıyla Cumhuriyet fikrine en başta ‘evet’ dedik. Cumhuriyet ilan edildiğinde heyecan duyduk, mutlu olduk. Bugün hala ‘ille de Cumhuriyet ve inadına Cumhuriyet’ diyoruz. Ancak, sadece Cumhuriyet demenin yetmediğini yaşayarak gördük.
Cumhuriyetimiz kurulduktan sonra üzerinde yaşadığımız ülkenin her karış toprağında yaşayan herkesin Cumhuriyeti olmasını beklerken ne yazık ki olmadı. Yine ve yeniden tekçiliğe dayalı bir sistemi esas aldı. Egemen ve hakim anlayışların dışında kalan herkes baskıya ve şiddete maruz kalmaya devam etti. Bu dönemde yine biz Aleviler, bizim gibi horlanan dışlanan diğer halklar gibi ayrımcılığa uğradık, inkar edildik ve hatta defalarca soykırıma uzanan katliamlar yaşadık. Hayal kırıklığına uğradık. Demek ki tek başına Cumhuriyet demek yetmiyormuş. Hilafet kaldırıldı, Şeyhülislamlık kaldırıldı ama bugünkü gerici ve şeriatçı ve hatta ırkçı kuşatmanın karargahı haline gelen Diyanet İşleri Başkanlığı kuruldu. Bu dönemde palazlandırılan cemaatler ve tarikatlar aracılığıyla laiklik, daha yaşam bulamadan, ayağa kalkamadan ayaklar altına alındı. Bu gerici ideolojiler demokrasi fikrine en başından beri sıcak bakmadı. Geldiğimiz aşamada yönetim yine saraya ve tek adama teslim edildi. ‘Laiklik, demokrasi, adalet, eşitlik’ gibi kavramlar katledildi.
“CUMHURİYET ADETA TEKÇİ BİR ANLAYIŞ TARAFINDAN ESİR ALINDI”
Cumhuriyet, temel ilkelerinden ve olmaz ise olmazlarından koparıldı. Cumhuriyet adeta yetim ve öksüz bırakılarak gerici ve tekçi bir anlayış tarafından esir alındı.
Cumhuriyeti ikinci yüzyılında demokrasi ile laiklik ile eşit yurttaşlığa ve adalete dayalı bir rejim ile buluşturmak temel görevimizdir. Biz Aleviler olarak laik ve demokratik cumhuriyeti inşa etme mücadelesinin ön saflarında olmaya devam edeceğiz.
Yaşamın her alanına sirayet etmiş olan gerici ve şeriatçı kuşatmaya karşı aklı ve bilimi savunacağız. Halkları kutuplaştıran, düşmanlaştıran politikalara ve yürütülen kirli savaşlara karşı kardeşliği ve barışı savunmaya devam edeceğiz. Biz Aleviler, inkar ve imha politikalarına karşı eşitliği, özgürlüğü ve eşit yurttaşlık anlayışını savunmaya devam edeceğiz. Tek adam rejimine karşı demokrasi, şeriata karşı laiklik, erkek egemen kültüre karşı kadından yana pozitif ayrımcılık demeye devam edeceğiz.
Cumhuriyetin ikinci yüzyılında, tarihimizle yüzleşip, birinci yüzyılında başaramadığımız ne var ise başaracağız. Kimsenin dilinden, kültüründen, inancından, milliyetinden, renginden, cinsiyetinden dolayı horlanmadığı, yok sayılmadığı, öldürülmediği, çocuklarımızın sokaklarda özgürce koşabildiği, ülke gelirlerinin adil ve eşit bir şekilde paylaşıldığı, doğanın talan edilmediği, ülke kaynaklarının halka ait olduğu bir cumhuriyeti bütün halkımız ile birlikte temelden inşa edip yeniden kuracağız. Laik ve demokratik cumhuriyet fikrine sıkı sıkıya bağlı kalarak, eşit ve adil bir düzenin kurulması için sonuna kadar mücadele edeceğimizi bir kez daha ilan ediyoruz.
Yaşasın laiklik, yaşasın demokrasi, yaşasın adalet, yaşasın bilim, kültür ve sanat, yaşasın tam bağımsız Türkiye, yaşasın laik ve demokratik cumhuriyet!”
PİRHA- Hacı Bektaş Veli Anma Törenleri ve Kültür Etkinlikleri’nin 3. gününde ‘Tarihten Günümüze Alevi Kadınının Yolculuğu’ panelinin ikinci oturumunda ‘Alevi Erkanlarında Kadının Yeri ve Asimilasyonun Etkileri’ konuşuldu. Panelde, Alevi kadınların cem erkanlarını erkeklerle birlikte yürütmesi için mücadele etmenin önemine değinildi.
60. Ulusal 34. Uluslararası Hacı Bektaş Veli Anma Törenleri ve Kültür Sanat Etkinlikleri kapsamında ‘Tarihten Günümüze Alevi Kadınının Yolculuğu’ panelinin ikinci oturumu olan ‘Alevi Erkanlarında Kadının Yeri ve Asimilasyonun Etkileri’ başlığı konuşuldu.
Panelde, İmam Rıza Ocağı’ndan Naime Nayman, Yalıncak Sultan Ocağı’ndan Sevim Yalıncakoğlu, Derviş Cemal Ocağı’ndan Sevim Sağol ve Zakir Yaprak Dengiz önemli mesajlar verdi.
“DEDELER VAR İSE ANALAR DA OLSUN”
Sevim Sağol, “Dedeler var ise Analar da olsun. Anaları niye yasak ediyorlar cemevlerinde? Analık evde bulaşık yıkamak, evi temizlemek değil. Dedelerimizi var eden de analardır” diye konuştu.
Naime Nayman, Alevilikte kadın erkek sorumluluklarında eşitlik olması gerektiğini belirtti. “Kerbela’da doğan kız çocuklarına kötü gözle bakılırken bile o dönemde haksızlığa boyun eğmeyen ana bizim için çok kıymetlidir” diyen Nayman, bu yolda yürümenin önemine vurgu yaptı.
Yaprak Dengiz, zakirlik için eğitim aldığı sırada, “’Kadınlar postla oturamaz, dendi bana. 2023 yılında Hacı Bektaş Veli’nin toprağında kadın erkek eşitliğine ilişkin böyle bir panelin düzenlenmiş olması bile üzücü” dedi.
“GERİDE DURAN KADINLAR ARTIK GERİ DÖNÜYOR”
Sevim Yalıncakoğlu, da, Alevilik inancında kadınların varlık mücadelesi yürütürken engellemelerle karşılaştıklarını anlatarak, “Bizim de kendimize olan inancımız var. Bu inancımız da hak sahipliğinden geliyor. Bu hak sahipliğini Fatma Ana’dan, Zeynep Ana’dan, Kadıncık Ana’dan, Güzide Ana’dan aldık” sözlerini kullandı.
Yalıncakoğlu, kadınların haklarının engellenmesi karşısında direnişle duracaklarının altını çizerek şunları söyledi:
“Hep Hüseyin’in direnişinden bahsediyoruz ama artık Hüseyin’le Zeynep’in direnişinden bahsetmek istiyoruz. Bu inancı yürütmekte İslam asimilasyonunda geride durduğumuzun farkındayız ama artık geri geliyoruz. Cem erkanını kadınlarla erkekler birlikte yürütecek artık. Bunun böyle olmasına itiraz edenler olabilir ancak hakka edilen itiraza karşı olmak gerekir. Sahip olduğumuz hakların engellenmesi direnmeyi gerektirir, biz bu direnişe mutlaka devam edeceğiz”
PİRHA- Emek ve Özgürlük İttifakı’nın Haliç Kongre Merkezi’nde düzenlediği halk buluşması binlerce kişinin katılımıyla başladı.
Emekçi Hareket Partisi (EHP), Emek Partisi (EMEP), Halkların Demokratik Partisi (HDP), Sosyalist Meclisler Federasyonu (SMF), Türkiye İşçi Partisi (TİP) ile Toplumsal Özgürlük Partisi’nin (TÖP) oluşturduğu Emek ve Özgürlük İttifakı’nın Haliç Kongre Merkezi’nde düzenlediği halk buluşması binlerce kişinin katılımıyla başladı.
Buluşmaya aralarında Dersim Dernekleri Federasyonu (DEDEF), Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF), Alevi Dernekleri Federasyonu (ADFE) Alevi Kültür Dernekleri (AKD), Demokratik Alevi Dernekleri (DAD), Hubyar Sultan Alevi Derneği, Pir Sultan Abdal Kültür Derneği’nin de (PSAKD) olduğu çok sayıda kurum ve kişi katılıyor.
Salonda üzerinde “Demokrasi”, “Özgürlük”, “Eşitlik”, “Kadın”, “Emek”, “Barış”, “Doğa”, “Gençlik” yazan loliloplar koltuklarda yer aldı. Ayrıca salonda, “Birlikte Değiştireceğiz” , “Emek ve Özgürlük İttifakı” pankartları asıldı.
Kongre merkezinin giriş kısmında Emek ve Özgürlük İttifakı’nın yelken bayrakları dizilirken, salonda sahnede bulunan dev ekranda ise ittifak bileşenlerinin logolarının olduğu jenerik gösterildi.
Buluşmaya, kadınından gencine, işçisinden siyasetçisine birçok kesim renkleri ve farklılıkları ile katıldı. İşçiler kongre merkezine “Susma sustukça sıra sana gelecek”, “İşçilerin birliği sermayeyi yenecek” sloganları ile giriş yaparak taleplerine dikkat çekti. Zılgıtlar eşliğinde halay çeken yüzlerce kişinin coşkusu şölene dönüştü. İşçiler kasklarıyla, kadın işçiler de zılgıt atarak uzun süre halay çekti. Farklı halklar da çekilen halaya katılarak omuz omuza mücadele mesajı verdi.
Emek ve Özgürlük İtifakı’nın Yol Haritası açıklanıyor.
PİRHA-Kadın, erkek eşitliğine dair Alevi toplumu ve kurumlarına eleştirilerde bulunan AKD Altınoluk Şubesi Genel Sekreteri Gülten Önal, “Aleviler “Bizde kadın, erkek değil, can vardır” diyor. Öyle olduğuna ben şahsen inanmıyorum” ifadesini kullandı. Önal, sistemin kadını hep ötelediğini ve bunun Alevileri de etkilediğini vurguladı.
Alevi örgütleri içinde kadın, erkek eşitliğinin sağlanamadığını belirten Alevi Kültür Dernekleri (AKD) Altınoluk Şubesi Genel Sekreteri Gülten Önal “Alevilikte ‘Bizde kadın, erkek değil, can vardır’ denir. Öyle olduğuna ben şahsen inanmıyorum” dedi.
“ALEVİ ÖRGÜTLERİNİN BU KONUDA DAHA DUYARLI OLMASI GEREKİYOR”
Kadın sorununun topyekun ele alınmasını gerektiğini vurgulayan Önal, Alevi kurumlarına eleştiriler getirerek, şunları söyledi:
“Kadın sorununu “Alevilikteki kadın” ile hiçbir zaman düşünmedim. Çünkü Alevi kadınlarının sorunu, diğer kadınların sorunlarından ayırabileceğimiz bir konu değil. Kadın sorunu aslında bir sistem sorunu. Bunu dünyadaki tüm kadınların sorunuyla birlikte eş değer olarak algılayamazsak zaten kadın sorununu da anlamamış oluruz. Alevi örgütlerinin de bu konuda daha duyarlı olması lazım. Alevilikte kadının daha iyi yerlerde olduğu söyleniyor. Alevilikte hep şöyle söylerler: Bizde kadın, erkek değil; can vardır. Öyle olduğuna ben şahsen inanmıyorum. Çünkü ne kadar olursa olsun artık sistem öyle bir yerleşmiş ki, kadını hep ötelemeyi, ikinci plana atmayı o kadar çok insanlara dikte ettirmiş ki; Aleviler istediği kadar desinler ‘Biz eşitiz, bizim kadınlarımız daha özgür.’
“DERNEK YÖNETİMİNE GİRDİĞİMDEN BERİ MÜCADELE EDİYORUM”
En basitinden geçen gün panelde gördük. Oradaki bütün arkadaşlarımızın içinde bir kadın yoktu. Yani Alevi kurumları, örgütleri kadın sorununu özellikle de Alevi kadınların sorunlarını dünyadaki bütün kadın sorunlarından ayrı düşünüp de böyle bir şey içine girerlerse bence çok yanlış yaparlar. Hepsini topyekun ele almakta fayda olduğunu düşünüyorum. Zaten bu derneğin yönetimine girdiğimden beri de bütün mücadelem en çok da kadın sorunları üzerineydi. Bir şeyler yapmaya çalıştık. Ne kadar başarılı olduk bilemiyorum. Onu tabii ki üyelerimiz değerlendirirler.”
PİRHA-Gazeteci Can Dündar katıldığı 11. Britanya Alevi Festivali sonrası izlenimlerini “Aleviler Tarih Yazıyor” başlığıyla paylaştı. Dündar, “Sadece aynı odada tüm semavi dinlerin simgelerinin birlikte kucaklanması ve ibadetin fikirle, sanatla, kültürle buluşması açısından değil; kadın ile erkeğin ayini de, kurumu da eşit statüde yönetmesi açısından da büyük adımlar. Cemevinden ayrılırken bu tabloyu yaratanları ve dünyaya bir örnek sunanları tebrik ettik” dedi.
‘Barış ve Adalet’ şiarıyla 29 Mayıs ile 5 Haziran tarihleri arasında İngiltere’de düzenlenen 11. Britanya Alevi Festivali’ne katılan gazeteci Can Dündar izlenimlerini “Aleviler Tarih Yazıyor” başlığıyla Özgürüz Radyo’nun Özgür Yorum programında podcast olarak yayımladı.
“BAĞNAZLIĞIN TESLİM ALINDIĞI TÜRKİYE’DE BÜYÜK ADIMLAR”
Dündar, gördükleri ile ilgili olarak “Belki bunlar Alevi canlar için küçük ama bağnazlığın teslim aldığı Türkiye şartlarında büyük adımlar” yorumunda bulunurken, konuşmasının tamamında şunları kaydetti:
“Geçen hafta Londra’da bir cemevinde tanık olduğum tablo Alevi canlar için tanıdık olabilir ama benim için tarihsel önemdeydi. Britanya Alevi Festivali’nin 11’incisine davetliydik. Barış Atay ve Çilem Küçükkeleş ile Türkiye siyasetindeki yasaklardan, sanat üzerindeki kısıtlamalardan, dinbaz bağnazlığın artan baskısından söz ettik. Panelden sonra festivali organize eden dostlar “Ben Kolay Ölmem” oyununun sahneleneceğini söyledi. Ona da kalmak istedik. Ahmed Arif ile Cemal Süreya’nın hayali bir tren yolculuğunu anlatan oyuna Kardeş Türküler’den Vedat Yıldırım, Cansun Küçüktürk de müzik ile eşlik ediyordu.
Buraya kadar yeni bir şey yok. Yeni olan, en azından benim için yeni olan bu tiyatro gösterisinin bir cem odasında düzenlenmesiydi. Penceresinde bütün semavi dinlerin işaretleri kazılı geniş cem odasının ortasındaki alan tiyatrocular için açılmıştı. Müzisyenler hemen bu alanın arkasında, seyirciler ise tam karşıda yer minderlerine ve sandalyelere oturarak yerlerini almışlardı. Göktay Tosun ve Cüneyt Yalaz’ın harika oyununu izledik hep birlikte. Cemevini bir süredir bir kadın, bir erkek başkan yönetiyor.
Çıkışta konuştuğum eşit başkanlar, cemevlerinin sadece ibadethane değil, birer kültür merkezi olduğunu hatırlattılar. Ama cem odasında bir sanatsal etkinliği ilk kez yaptıklarını söylediler. Aynı odada bir ilkin daha gerçekleşeceğini ve yakında bir klasik müzik konseri verileceğini anlattılar. Daha da ilginci ertesi gün yine aynı odada cem bağlanacak, cemi de postta dedeler otururken, bir kadın ana yönetecekti. Hizmet dağıtılırken cinsiyete değil, ehliyete bakılıyor.
“KADIN İLE ERKEĞİN EŞİT STATÜDE YÖNETMESİ BÜYÜK ADIM”
Hacı Bektaş’ın “Erkek, dişi sorulmaz muhabbetin dilinde. Hakkın yarattığı her şey yerli yerinde” sözü hayata geçiriliyordu. Belki bunlar Alevi canlar için küçük ama bağnazlığın teslim aldığı Türkiye şartlarında büyük adımlar. Sadece aynı odada tüm semavi dinlerin simgelerinin birlikte kucaklanması ve ibadetin fikirle, sanatla, kültürle buluşması açısından değil; kadın ile erkeğin ayini de, kurumu da eşit statüde yönetmesi açısından da büyük adımlar.
Biliyorsunuz, Aleviler Almanya’da kamu tüzel kişiliği statüsü kazandı, böylece Alevi inancı Almanya’da resmen tanındı. Türkiye’de bir yasaklar silsilesine dönüşen inanç, özgürlükçü bir siyasal iklimde, kültürle, sanatla, gençlerle kaynaşabiliyor, kadınla erkeği ayrıştırmak şöyle dursun, eşit statüye taşıyabiliyor. Cemevinden ayrılırken bu tabloyu yaratanları ve dünyaya bir örnek sunanları tebrik ettik.”
PİRHA-Türkiyeli kadınların seçme ve seçilme haklarını kazanmalarının 87’inci yılı nedeniyle bir açıklama yapan PSAKD Kadın Meclisi, “Alevilik kadın özgürlüğü üzerine kurulu bir inançtır. Biz, “Erkek dişi sorulmaz, muhabbetin dilinde, Hak’kın yarattığı her şey yerli yerinde. Bizim nazarımızda, kadın erkek farkı yok, Noksanlıkla eksiklik, senin görüşlerinde” diyenleriz” ifadelerini kullandı.
Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Kadın Meclisi, Türkiyeli kadınların seçme ve seçilme haklarını kazanmalarının 87’inci yılı dolayısıyla bir açıklama yayımlayarak, Aleviliğin kadın özgürlüğü üzerine kurulu bir inanç olduğunu ifade etti.
“ERKEK-DİŞİ SORULMAZ MUHABBETİN DİLİNDE”
PSAKD Kadın Meclisi tarafından yapılan açıklama şöyle:
“Alevilik kadın özgürlüğü üzerine kurulu bir inançtır. Hünkar Suluca Karahöyük’e geldiğinde Fatma Ana (Kadıncık Ana) dergah postunda oturmaktaydı. Yine Kadıncık Ana, bir kadın örgütü olan Bacıyanı Rum örgütlenmesinin lideriydi. Biz, “Erkek dişi sorulmaz, muhabbetin dilinde, Hak’kın yarattığı her şey yerli yerinde. Bizim nazarımızda, kadın erkek farkı yok, noksanlıkla eksiklik, senin görüşlerinde” diyenleriz.
Padişahlığa ve saray rejimine karşı, laik, demokratik cumhuriyet için Alevilerin destek verdiği 1934 parlamentosu, kadına seçme ve seçilme hakkı verdi. Bir çok ülkeden çok daha önce tanınan bu hak, gerici, yobaz ve ırkçı siyasetlerin güçlenmesiyle zaman içinde, kadının özgürlüğü sadece içi boş bir söyleme dönüştürüldü.
“SÖYLEYECEK SÖZÜMÜZ, DEĞİŞTİRECEK GÜCÜMÜZ VAR”
Günümüz Türkiye’sinde, kadınlar sokağa çıkamaz hale getirilmiştir. Hemen her gün en az bir kadın canımız katlediliyor, işyerinde, toplu taşıma araçlarında, okulda, sokakta tacize uğramaktadır. Bu karabasan iklimini oluşturan ise, kadının erkeğin kaburga kemiğinden yaratıldığını, onun, çocuk doğurup eşine hizmetkar olmaktan başka bir görevinin olmadığını savunan şeriatçı zihniyettir. Bu bağlamda, kadın cinayetleri politiktir ve bu politika ırkçı ve şeriatçılara aittir.
Bir kere daha haykırıyoruz ki; Biz Alevi kadınlar olarak bu karanlığı dağıtacağız. Kadının özgürleşme sembollerinden olan seçme ve seçilme hakkımızın verildiği günü selamlıyoruz. Seçme ve seçilme hakkımızı kullanarak demokrasiyi ve özgürlüğü kazanacağız. Söyleyecek sözümüz, değiştirecek gücümüz var.”
PİRHA-PSAKD Kadın Meclisi’nin 5-6-7 Kasım tarihlerinde Antalya’da düzenlediği çalıştayda “Eşikten Bu Yana Kadınlar” başlıklı seminer veren Prof. Dr. Bedriye Poyraz, “Sünni ideoloji Alevilere nasıl davranıyorsa Alevi örgütleri, Alevi erkekleri de Alevi kadınlara öyle kötü davranıyorlar. Kadın mücadelesinde erkeklerle birlikte mücadele verilmelidir” dedi.
Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Kadın Meclisi’nin 5-6-7 Kasım tarihlerinde Antalya’da düzenlediği çalıştayda “Eşikten Bu Yana Kadınlar” başlıklı seminer veren Prof. Dr. Bedriye Poyraz, Alevi kadınlar olarak mücadele etmenin ne olduğunu öğrenmemiz gerekiri diyerek, Alevi örgütlerinin kadınlara eşit koşullar sağlamadığını ve kadınları yeterince desteklemediğini söyledi. Kadın mücadelesinin erkeklerle birlikte verilmesi gerektiğini de vurgulayan Poyraz, bu konuda Alevi erkeklere, kurumlara büyük rol düştüğünü de aktardı.
“ALEVİ ÖRGÜTLERİ ALEVİ KADINLARA KÖTÜ DAVRANIYOR”
Şu anda dünyanın bütün üniversitelerinde kadın çalışmaları bölümleri olduğunu ve bu bölümlerde kadın mücadelesinin tarihinin farklı farklı yönleriyle tartışıldığını ifade eden Poyraz şunları dile getirdi:
“Biz Alevi toplumu olarak, kadınların Alevilik hareketi içinde nasıl yer alması gerektiğini konuşuyoruz bugün. Bu toplantı, Alevilikte kadının yerinin tartışılması ve doğru bir zemine oturtulması açısından çok önemli. Örgütlerle ilgili karamsarım maalesef. Alevi örgütleri gerçekten bu konuda sıkıntılı. Alevi örgütleri diyor ki, kadınlara biz şu hakları verdik, bu toplantıyı düzenledik. Sanki lütfediyorlar. Şu benzetmeyi hep yapıyorum, Sünni ideoloji Alevilere nasıl davranıyorsa Alevi örgütleri, Alevi erkekleri de Alevi kadınlara böyle kötü davranıyorlar. Ama bunu ısrarla görmüyoruz. Kadın mücadelesinde erkeklerle birlikte mücadele verilmelidir. Birlikte mücadele etmeliyiz. Bu sorunun üstesinden birlikte gelebiliriz. Tek kadınlar olarak başa çıkamayız. Eğer Alevi örgütleri kadın hareketlerinin önünü kapatırsa, onların kendilerini ifade etmelerine engel olursa eğer o zaman kadınlar farklı örgütlerde, farklı yerlerde örgütlensinler. Bu aynı zamanda da tırnak içerisinde bir tehdit olabilir. Alevi örgütlerinin kendi dengelerini sağlayacak bir yaklaşım olması lazım.”
“BÜTÜN ALANLARDA KADINLARA EŞİT KOŞULLAR SAĞLANMALI”
Alevi örgütleri içerisinde yer alan veya almak isteyen kadınlara erkeklerle eşit koşullar sunulmadığını söyleyen Poyraz; “Alevi örgütlerinde seçimlere bakıyoruz hep aynı kişiler o koltuklarda oturuyor. Neden değişmiyor başkanlar? Şu ana kadar kaç seçim olduysa, kaç erkek başkan geldiyse sayısına bakılmalı ve artık erkekler seçime girmemeli, beklemeli. Aynı sayıda kadın başkan görev yapmalı. Sayı eşitlenince, eşit koşullar sağlanarak kadın-erkek seçime tekrar girmelidir. Kadınlar erkeklerle aynı imkanlara sahip olmalıdır. Eşit koşullardan kastımız budur. Eşit yarış bu demektir. Şimdi bir kadınla eşit koşullarda yarışırım diyorsanız şu örnek aklıma geliyor. Bir ayağı olmayan insanı dünya atletizm şampiyonu Hüseyin Bob’la yarıştırmak gibi bir şey. Bugünkü koşullarda eşitlik diye bir şey söz konusu olamaz. Dolayısıyla önce eşit koşulların yaratılması, oluşturulması gerekiyor. Kadınların kendisine özgü kadın yaklaşımıyla, feminist yaklaşımla ancak fark edilecek soruları, problemleri, sıkıntıları var. Bunların fark edilip tartışılması ve bunların üstesinden gelmemiz lazım” şeklinde konuştu.
“ALEVİ KADINLAR OLARAK MÜCADELE ETMENİN NE DEMEK OLDUĞUNU ÖĞRENMELİYİZ”
Alevi kadınların bir kadın olarak nasıl mücadele edeceğini bilmediğini vurgulayan Poyraz, kadınların haklarını alma mücadelesinin Alevilik için verdikleri mücadeleden bağımsız olmadığını kaydetti.
Alevi kadınların sistem içerisinde iki kat sömürüye maruz kaldığını da aktaran Poyraz şöyle devam etti:
“Biz Alevi bir kadın olarak mücadelenin ne demek olduğunu bilmiyoruz, en önemli eksikliğimiz bu. O nedenle Alevi kadın meselesinin kavram olarak da üzerine daha çok düşünmemiz gerekiyor. Biliyorum bir çoğunuzun gönlü yüreği mücadelesi ruhu hep Alevilikte merak etmeyin Alevilik orada. Siz yine Alevisiniz. Bundan vazgeçmeyin elbette ama mutlaka öncelikle kadın olarak nasıl mücadele edebileceğimizi öğrenmek zorundayız. Başka türlü bir erkek egemen dünyayla, erkek ideoloji ile başa çıkmamız mümkün değil. Yeter ki birlikte dayanışma içinde, birbirimize köstek olmadan yol yürüyelim. ‘Kadın kadının kurdudur’ lafı kesinlikle erkek egemen ideolojinin kadınları bölüp, parçalayıp, yönetmek için kullandığı bir kavram. Her şeyden önce kadın hareketi içinde, kadın mücadelesi içinde her şeye cevabımız var, çözümümüz var, sözümüz var, yöntemimiz var hiç merak etmeyin. Kadın örgütleri ile dayanışma içinde olacağız. Kadın çalışmaları yapan akademisyenler ile dayanışma içerisinde olacağız. Ama yine de Alevilik çatısı altında inanç içerisinde mücadele edeceğiz” dedi.
PİRHA-PSAKD Kadın Meclisi’nin 5-6-7 Kasım tarihlerinde Antalya’da düzenlediği çalıştayda “Eşikten Bu Yana Kadınlar” başlıklı seminer veren Prof. Dr. Bedriye Poyraz, “Sadece Alevilikte değil tarihsel olarak toplumlara baktığımızda kadın ve erkeğin eşit olduğu bir dönem, bir toplum yok. Sadece gelişmiş demokratik ülkelerde kadın mücadelesi ve demokratik mücadele ile birlikte kadın haklarının verildiği ve birlikte hakların alındığı, kadınların durumunun iyileştiği toplumlar var” dedi.
Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Kadın Meclisi’nin 5-6-7 Kasım tarihlerinde Antalya’da düzenlediği çalıştayda “Eşikten Bu Yana Kadınlar” başlıklı seminer veren Prof. Dr. Bedriye Poyraz, Türkiye’deki kadın hareketlerine uzun yıllar tanıklık ettiğini belirterek, Alevi kadınların böyle bir çalıştayda bir araya gelmesinin kadın mücadelesi açısından büyük önem taşıdığını aktardı. Poyraz Alevi toplumunun tarihine de değinerek Alevi kadınların erkek egemen sistem içerisinde iki kat daha fazla sömürüldüklerini, dışlandıklarını, haksızlığa uğradıklarını vurguladı.
“İNANÇ MESELESİNİ TOPLUMSAL HAYATTAN AYIRMAMIZ GEREKİYOR”
Alevilik inancında kadının eşit sayıldığını ve böyle ileri bir anlayışın, felsefenin başka inançlarda olmadığını dile getiren Poyraz; “Kadın hareketi ile ilgili Alevi toplumu ve Alevi örgütleri buna uygun bir yaklaşım sergileyemiyorlar ne yazık ki. Söz konusu Alevilik olunca toplumsal hayatı ve inancı ikiye ayırmamız gerekiyor. Bu çok önemli bir şey. Neden? Çünkü biz inanç ve toplumsal hayatı birbirine karıştırıyoruz. İnançta söylenen sözleri sanki gündelik hayatımızda uyguluyormuşuz gibi tekrarlayıp duruyoruz. Bunu tekrarlamakta belki sakınca yok ama bunu toplumsal hayatta tekrarladıkça evde, çalışma hayatımızda, örgütlerde kadına yönelik haksızlıkları, eşitsizlikleri görmüyoruz. Sorunları kapatıyoruz, örtüyoruz, bulanıklaştırıyoruz” dedi.
“HİÇBİR TOPLUMDA KADIN VE ERKEK EŞİT OLMADI”
Kadın-erkek eşitsizliğinin içinde yaşadığımız sistemden bağımsız düşünülemeyeceğini ifade eden ve toplumların tarihsel sürecine değinen Poyraz sözlerine şu şekilde devam etti:
“Yaş ortalamamız gereği Alevilerin kırsal alanda yaşadığı dönemi çoğumuz biliyoruz, hatırlıyoruz. Biz köylerde yaşarken ya da annelerimiz, babalarımız yaşarken hiçbirimiz ‘Alevilikte kadın erkek eşittir’ diye bir laf duymuyorduk. Çünkü eşitlik diye bir şey söz konusu değildi. Sadece Alevilikte değil tarihsel olarak toplumlara baktığımızda kadın ve erkeğin eşit olduğu bir dönem yok, bir toplum yok. Sadece gelişmiş demokratik ülkelerde, batılı ülkelerde kadın mücadelesi ve demokratik mücadele ile birlikte kadın haklarının verildiği ve birlikte hakların alındığı, kadınların durumunun iyileştiği toplumlar var. Dolayısıyla hiçbir toplumda kadın ve erkek eşit olmadı. Aleviler uzayda mı yaşıyor ya da Mars’tan mı geldi ki, Alevilik toplumsal yapının dışında kalsın? Zaten kadın-erkek eşitliği meselesi modern bir kavram. Yani cep telefonu olmadığı bir dönemde, ben telefonla konuşuyorum demek gibi bir şey.
Dolayısıyla Alevi toplumu olarak öncelikle bunun farkına varmamız lazım. Alevi toplumunda kadın-erkek eşit değil. Önce bunu bileceğiz, önce bunu fark edeceğiz. Bunu fark etmeden devam edemeyiz. Alevi toplumunun yoğun olarak yaşadığı yerlere baktığımızda kadın-erkek eşit diye bir şey söz konusu değil. Kız çocukları son derece ayrımcılığa uğruyor. Sünnilikle Aleviliği karşılaştırıp biz eşitiz diyemeyiz. Bu eşitlik sadece başımızı örtmediğimiz için. Başını örtmemek önemli bir şey olabilir elbet küçümsenecek bir şey değil ama bu kadın-erkek eşitliği için yeterli bir kriter değil.”
Alevilik inancının gerici inançlarla karşılaştırmasının yapılarak ilerici gösterilmesinin yanlış olduğunu kaydeden Poyraz, “Alevi toplumunda kadın-erkek eşitsizliğini bir türlü görmüyoruz. Köyden baktığımızda kız çocukları dövülüyor, haksızlığa uğruyor, mal mülk bölüşümü konusunda hakkı verilmiyor. Kızlar hem tarlada çalışıyor hem evde çalışıyor hem çocuk doğuruyor hem çocuk büyütüyor vs. Peki neden ‘biz de can var, erkek dişi sorulmaz’ lafına bu kadar sarılıyoruz? Çünkü Aleviler köyden çok zor koşullarda geldiler, çok sıkıntılar yaşadılar, kötü işlerde çalıştılar ve ilk defa Sünni toplumla fiziksel olarak temas içine girdiler. Onların evlerinde temizlikçi olarak çalışmak zorunda kaldılar, bu süreçte de çok büyük aşağılanmalara muhatap oldular. Bu aşağılamaların en can acıtıcı olanlarından bir tanesi de mum söndü hikayesi. Aleviler bundan çok acı duydular, örselendiler. Buna karşı olarak da hemen inanca sarıldılar. Çünkü inançta cem birlikte yapılıyor, semah birlikte dönülüyor. Ve hemen dediler ki, biz de kadın-erkek yok bizde can var, biz eşitiz. Sert bir ayrımcılığa karşı, bu kadar haksızlığa karşı bunu söylemenin bir sakıncası yok. Ama bunu o kadar çok kullandınız ki, o kadar çok söylediniz ki bütün eşitsizliklerin üstünü hep örtünüz, kapattınız, muğlaklaştırdınız. O kadar büyük haksızlıklara sebep oluyorsunuz ki bunun farkında değilsiniz” ifadelerini kullandı.
“KENTLERE GÖÇÜN YAŞANMASINDAN SONRA ALEVİ KADINLAR İKİ KAT FAZLA AYRIMCILIĞA UĞRADI”
Kadın erkek eşitliği kavramının modernizmle birlikte geliştiğini ve hayatımıza girdiğini vurgulayan Poyraz şunları aktardı:
“Tıpkı cep telefonu gibi öğrenmemiz gerekiyor, farkına varmamız gerekiyor, ona göre davranmamız gerekiyor. Bu kırılganlığımız nedeniyle bize hakaret edildiği için, aşağılandığımız için ‘biz de dişi erkek yok, can var’ dedik ama yeter. Bir yerde durmamız gerekiyor. Burada kendi kız kardeşimize, kendi kadınımıza, kendi eşimize, yoldaşımıza büyük bir haksızlık yapıyoruz ve bu haksızlığın farkında değiliz. Alevi kadınlar kentlere geldikten sonra daha şiddetli şeyler yaşadılar. Çoğunlukla evlere temizliğe gittiler ama temizlik yaptıkları ev onların yaptığı yemeği yemedi ve katmerli olarak haksızlığa uğradılar, aşağılandılar. Dolayısıyla Alevi kadınlar en az erkeklerin iki katı daha fazla ayrımcılığa uğradılar. O nedenle kadınların uğradığı ayrımcılığı görmek, anlamak, kavramak sadece kadınlar için yapılacak bir şey değil, Aleviler içinde yapılması gereken bir şey. Elbette Aleviler kentlerde veya köylerde eğer imkanları varsa kız çocuğunu da okutuyor ama eğer imkânı yoksa sadece erkek çocuğunu okutuyor ve hatta kız çocukları atölyelerde, orada, burada çalışarak erkek kardeşlerini okutuyorlar.”
“KADINLAR ARTIK EZİLDİKLERİNİN FARKINA VARIYOR VE SES ÇIKARIYORLAR”
Kadınların aleyhine olan eşitsiz durumun her alanda giderek büyüdüğünü söyleyen Poyraz, “Mesela Alevi bir kenti olan Dersim’de kadının okur yazarlığı Türkiye standartlarına göre oldukça iyi bir durumda ama Alevi kadınlar şiddete uğruyorlar, öldürülüyorlar. Alevi kadınlar haksızlığa uğruyorlar, maldan mülkten pay alamıyorlar. Dolayısıyla Alevi kadınlar toplumsal, gündelik hayatta eşit değiller. O nedenle yapmamız gereken tarihsel olarak baktığımızda kadınlar kendi adına Tanrı’ya bir dua bile edememişler düşünebiliyor musunuz? Tanrı’ya dua edebilmek için bile bir erkek aracıya gerek duymuşlar. Ebetteki tek tek kadınlar çıkıyor ve diyor ki; bu savaşları biz çıkarmıyoruz, bu düzeni biz yürütmüyoruz, söz sahibi değiliz. Kadınlar ezildiklerinin farkına varıyorlar ve buna karşı çıkıyorlar artık” dedi.
PİRHA-Londra Kadın Dayanışması Platformu, yaklaşan 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddetle Mücadele Günü dolayısıyla basın açıklaması yaptı. Kadına yönelik şiddetin herhangi bir coğrafya ile sınırlı olmadığının belirtildiği açıklamada, “Kadınlar, dünyanın dört bir yanında kadın cinayetlerine, her türden şiddete, hak gasplarına ve savaş politikalarına karşı örgütlü güçlerini büyüterek mücadeleye devam ediyorlar” ifadeleri kullanıldı.
25 Kasım Kadına Yönelik Şiddetle Mücadele Günü yaklaşırken, İngiltere’nin Londra şehrinde Londra Kadın Dayanışması Platformu bir basın açıklaması yaptı. Platform adına açıklamayı Gül Çiftçi okudu. Kadına yönelik şiddetle mücadele gününün 25 Kasım olarak belirlemesinde etken olan olayın hatırlatıldığı açıklamada şu ifadelere yer verildi:
“Şiddete karşı birlikte mücadeleye devam edeceğiz. 25 Kasım; Mirabal Kardeşler olarak bilinen Patria, Minerva ve María Teresa; adlı 3 kız kardeşin, Dominik Cumhuriyeti’nde iktidardaki Trijillo diktatörlüğüne karşı isyanı örgütledikleri için, devletin kolluk güçleri tarafından önce tecavüz edilip sonra katledildikleri günün adıdır. Ama kadın mücadelesinin diktatörler devirdiğinin kanıtıdır da aynı zamanda.
Mevcut kapitalist, ataerkil aklın oluşturduğu sistemde, kadına yönelik şiddet, herhangi bir coğrafya ile sınırlı değil. Kadın katliamları, şiddet, hak ihlalleri oransal olarak değişiklikler gösterse de ülke, bölge ayrımı olmaksızın yükselerek devam ediyor.
Dünyada her gün 137 kadın kendi ailelerinden biri veya eski partneri tarafından kadın oldukları için öldürülüyor. İngiltere’de sene başından bu yana 100 den fazla, Almanya’da 103, Fransa’ da 95, İtalya’da 75, İsviçre’de 24, Avusturya’da 22, Belçika’da 17 kadın katledildi.”
Covid-19 pandemisinin başlangıcıyla ilk olarak kadın haklarına yönelik saldırıların arttığına değinildi.
Kadınların çalışma koşulları ve aldığı ücretin eşitsizliğine dikkat çekilen açıklamada, “Yaşadığımız Avrupa coğrafyalarında yarı zamanlı, esnek ve evden çalışma, daha çok kadınlar üzerinden yaygınlaştırılarak kadınların yükü arttırılırken, cinsiyetler arası ücret farkı yükseldi. Katılaşan geleneksel rol modellerine yükselen enflasyon da eklenince, kadınlar üzerindeki yük çok daha fazla arttı. Avrupa’da da kadınlar daha fazla yoksullaştı, kadına yönelik her türden şiddet yükseldi. Buna rağmen, imzacı ülkeler, İstanbul sözleşmesinin gereklerini uygulamadılar, hatta Polonya, Macaristan ve Slovakya’da olduğu gibi tartışmalı hale getirilirken, Türkiye sözleşmeden çekildi. Oysa Türkiye ‘de durum daha da vahim, sene başından bu yana 290 kadın katledildi. Ortadoğu ve Afrika gibi savaş ortamlarında yüzbinlerce kadın, yaşam alanlarını terk etmek zorunda kalırken, göç yollarında her türlü şiddete maruz kalıp, yaşamlarını yitirdiler. Geldikleri Avrupa ülkelerinde ise tutuldukları insanlık dışı kamplarda, şiddetin her türlüsünü yaşıyorlar. Genç işgücü açığı, mültecilerden seçilen kalifiye elemanlarla (çoğu kadın) ucuz işgücü olarak çözülüyor” ifadeleri kullanıldı.
Taliban’ın, Afganistan’daki uygulamalarına da değinen Londra Kadın Dayanışması Platformu, son olarak şunları kaydetti:
“Taliban, Afganistan’da öğretmen, doktor, sanatçı, sporcu kadınları katletti ve katletmeye devam ediyor. Okullar kız çocuklarına kapatıldı. Dünya, Afganistanlı kadınların sesini duymadı, duymak istemedi. Ama Afganistanlı kadınlar, kadın düşmanı Taliban’a karşı mücadeleyi sürdürüyorlar. Dünya Afrin’deki kadınların sesini de duymadı, Türk devleti ve çetelerin uyguladığı vahşette Afrin’de her gün kadınlar kaçırılıyor, tecavüz edilip öldürülüyor, zorla göç ettiriliyor.
Bu gerçekliklere inat, kadın mücadelesi sınırları aşarak, ilham kaynağı olmaya devam ediyor. COVID 19’un yarattığı koşullara rağmen, kadın mücadelesi tüm dünyada umut verici boyutlara ulaştı. Kadınlar, dünyanın dört bir yanında kadın cinayetlerine, her türden şiddete, hak gasplarına ve savaş politikalarına karşı örgütlü güçlerini büyüterek mücadeleye devam ediyorlar.
Londra Kadın Dayanışma Platformu olarak bizler de, birbirimizden güç alarak, deneyimlerimizi paylaşarak kadına yönelik her türden şiddete karşı mücadelemizi yükseltmeyi sürdüreceğiz. Afrin ve Afganistan’daki kadınlar gibi dünyaya seslerini duyuramayan kadınların sesi olmaya devam edeceğiz. Biz kadınlar, özgürlük arayışçısıyız. Özgürlüğümüzü elde edinceye kadar mücadelemiz sürecek.”
PİRHA-Demokratik Alevi Kadınlar Birliği, 16-17 Ekim tarihlerinde 16-17 Ekim 2021 tarihlerinde Almanya’nın Dortmund şehrinde 3. Demokratik Alevi Kadın Konferansı’nı yapacak. Konferansa katılım çağrısında bulunan Birlik, “Alevi inancı özünde kadim bir kadın ve doğa inancıdır. Ancak ne yazık ki zaman içerisinde erkek egemen toplumsal yapıların iktidarcı dayatmaları neticesinde asimilasyonla karşı karşıya kalmıştır. Bu müdahaleyi, Alevilik’te can olma, bir olma, diri olma felsefesine bir müdahale olarak değerlendirmekteyiz” dedi.
Demokratik Alevi Kadınlar Birliği, yayınladığı bir açıklama ile 3. Demokratik Alevi Kadın Konferansını, “Ana Fatmalar’dan Zarifeler’e, Beseler’den Sakineler’in yolunu yürüyenler ve özgürlüğün yol sürenleri olarak; tarihimizle yüzleşiyor, inancımızla örgütleniyoruz” şiarıyla 16-17 Ekim 2021 tarihlerinde Almanya’nın Dortmund şehrinde gerçekleştireceklerini duyurdu.
Açıklamada şu ifadelere yer verildi:
“Tarihsel olarak bakıldığında Alevi inancı özünde kadim bir kadın ve doğa inancıdır. Ancak ne yazık ki zaman içerisinde erkek egemen toplumsal yapıların iktidarcı dayatmaları neticesinde asimilasyonla karşı karşıya kalmıştır. Bu müdahaleyi, Alevilik’te can olma, bir olma, diri olma felsefesine bir müdahale olarak değerlendirmekteyiz.
Aleviliğin felsefesinde insan nitelik olarak kadın-erkek ayrımı yapılmaksızın farklı kategorilerde değerlendirilir ve her erkanda kadını ve erkeği eşit olarak görür ve “En El Hak” (tanrı bende, ben tanrıdayım) (veya ben Hak’ım, Hak Ben’im) inancına göre; insanlar kadın ya da erkek değil, tanrısallığın yansıtıldığı bireyler olarak değerlendirilir. Alevi inancında esas olan hakikati bilme, İnsan-ı Kamil olmadır.
“KADINI YOK SAYAN ASİMİLASYONCU YAKLAŞIMIN KARŞISINDAYIZ”
‘Erkek dişi sorulmaz, muhabbetin dilinde, hakkın yarattığı her şey yerli yerinde, bizim nazarımızda kadın erkek farkı yoktur, noksanlıkta eksiklikte senin görüşlerinde’ düsturu İnsan-ı Kamil olma, olgunluğunun ifadesi olduğu gibi kadın, erkek eşitsizliğini yok saymanın değil tam tersine var olan eşitsizlikleri gidermek için çaba harcamanın da düsturudur. İnancımızdaki dergâh-ocak-pir-mürşit-talip döngüsü, kadınların dışında kaldığı değil kadınların da bir parçası ve yürütücüsü olduğu bir döngüdür. Elif Ana, Zerban Ana, Kadıncık Ana ve bu güne kadar kadınların adları ile anılan ocaklar bunun açık göstergeleridirler.
Alevi kadınlar, analar ve bu yolun hizmet edenleri bu gerçeğin farkındadır ve kadını yok sayan asimilasyoncu yaklaşıma karşı uzun süredir bir çabanın ve duruşun içindedirler. Bizler, Demokratik Alevi Kadınlar olarak bu yol ve erkanda yol yürüyor ve örgütlenme çabası gösteriyoruz. Aleviliği belirttiğimiz felsefe doğrultusunda bir takım faaliyetlerle hem yol yürüyenlerimizle hem de farklı adlar altında bir araya gelen diğer Alevi kadın canlarımızla tanıştırmak isteriz. Yapacağımız konferansımızla da bu çabanın bir parçası olmak ve bu duruşu güçlendirmek istiyoruz.”
KONFERANSIN PROGRAMI AÇIKLANDI
İki gün sürecek olan konferansın programı ise şöyle:
16 Ekim günü birinci oturumda, “Alevi inancında ananın yeri ve önemi konusu ve buna bağlı olarak Alevi felsefesinde kadının yeri toplumsal yaşamın örülüşünde kadınların rolü. Yaşamda demokratik kültür, örgütlenme ve demokratik otorite olgularında kadının inşacı gücü” ele alınacak.
İkinci oturumda da, “Alevi inancında, kadın ve doğa ilişkisi ve buna bağlı olarak Alevi kadınların yaşam anlayışına kapitalist modernitenin ve devletli sistemin etkisi, doğal toplum ve demokratik modernitenin özünün canlandırılması ve yaşatılmasında alevi kadınların rolü ne olmalı” konusu tartışılacak.
Konferansın ilk gününün basına ve kamuoyuna açık olacağı belirtildi.
Kadınlar hazırladıkları videolarla konferansa katılım çağrısında bulundular.
PİRHA-10 Ekim Ankara Katliamı’nın yıldönümünde Gar önünde yapılmak istenen anmaya polis müdahale ederek çok sayıda kişiyi gözaltına alırken, anmaya katılanlar emek, demokrasi, barış, eşitlik mücadelesini sürdüreceklerini ifade etti.
DAİŞ’in bombalı saldırısı sonucu 104 kişinin yaşamını yitirdiği 10 Ekim Ankara Katliamı’nın yıldönümünde, katliamın yaşandığı saat 10.04’te saygı duruşuyla başlayacak olan etkinliğin yapılacağı Ankara Gar önü, yüzlerce polis tarafından ablukaya alındı.
Elinde bir liste bulunduran polis, yaşamını yitirenlerin ailesi dışında kimseyi Gar önüne almayacağını söyledi. Bu duruma itiraz eden 30 kişilik bir grup, Ulaştırma Kavşağı’ndan alana girmek istedi. Gruba müdahale eden polis, çok sayıda kişiyi yerlerde sürükleyerek gözaltına aldı.
Ankara Gar önünde bir araya gelen siyasi parti, sendika, demokratik kitle örgütü temsilcileri ve katliamda yaşamını yitirenlerin yakınları siyah balonlar taşıdı.
Sık sık katliamda yaşamını yitirenler anılırken, “Katiller halka hesap verecek’ sloganı atıldı.
Katılımcılar adına ortak açıklamayı 10 Ekim Dayanışma Derneği Başkanı Mehtap Sakinci okudu.
“KARARLI MÜCADELEMİZİ SÜRDÜRMEYE DEVAM EDECEĞİZ”
Sakinci, 10 Ekim Katliamı’ndan önceki 5 Haziran 20 1 5 Diyarbakır ve 20 Temmuz 2013 Suruç katliamlarının gerçek anlamda araştırılması ve faillerinin yakalanması durumunda olmayacağının altını çizerek, “ 2021 yılı Temmuz ayında Danıştay tarafından verilen katliamlardan dolayı “kusursuz” olduğu ve ölenlerin, yaralananların kusurlu ve borçlu çıkarıldığına dair kararı, katliamın 6. Yılında vicdanları yaralamaktadır” dedi.
Sakinci, “Eşitlik, özgürlük, demokrasi ve barış mücadelesi yitirdiğimiz arkadaşlarımızın en büyük emanetidir. Bizler bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da bu doğrultuda kararlı mücadelemizi sürdürmeye devam edeceğiz” diye konuştu.
Sakin’in ardından DİSK, KESK, TMOBB, TTB adına söz alan katılımcılar, sürdürülen yargılamada adaletin yerini bulması gerektiğine dikkat çekerek, barış, özgürlük, demokrasi mücadelesine devam edeceklerini ifade ettiler.
PİRHA- 10 Ekim Ankara Gar Katliamı’nın 6. yılında yaşamını yitirenleri Tarsus Emek Ve Demokrasi Güçleri yürüyüşle anarak, “Unutmadık, unutmayacağız. Alevi, Sünni, inançlı, inançsız, Türk, Kürt, Arap, Laz, Çerkez ve her dilden, her kültürden, her inançtan, her milliyetten Türkiye halkları kol kola barış türkülerini bu meydanlarda söylemeye devam edeceğiz” dedi.
Tarsus Emek Ve Demokrasi Güçleri, 10 Ekim Ankara Gar Katliamı’nın 6. yılında yaşamını yitirenleri yürüyüşle andı.
Yarenlik alanında bir araya gelen siyasi parti, demokratik kitle örgütü temsilcisi ve onlarca yurttaş katliamda yaşamını yitirenleri andı.
Tarsus Emek Ve Demokrasi Güçleri adına PSAKD Tarsus Şube Başkanı Cuma Erçe açıklamayı okudu.
Ülkenin hızla içerisine sürüklendiği savaş ortamına karşı DİSK, KESK, TMMOB, TTB tarafından “Savaşa Hayır barış hemen şimdi “ çağrısıyla Ankara’da düzenlenen “Barış, Emek ve Demokrasi Mitingine IŞİD çeteleri tarafından düzenlenen bombalı saldırı sonucu 103 canın katledildiğini ve yüzlercesinin yaralandığını hatırlatan Erçe, 7 Haziran seçimleri sonrasında karanlık güçlerin peş peşe katliamları devreye soktuğunu belirtti.
Tarsus’tan birlikte yola çıktıkları Metin Peşmen, Leyla Çiçek ve Orhan Işıktaş’ın da olduğu pek çok insan hayatını kaybettiğini ifade eden Erçe, “Geçen yaz kaybettimiz Ümit Ender’in de aralarında olduğu yüzlerce arkadaşımız yaralandı. Polisin yaralılara yardım etmek isteyen arkadaşlarımıza yönelik kullandığı biber gazı yüzünden de yaralı pek çok arkadaşımızı kaybettik. Dönemin başbakanı katliamın ardından oy oranlarımız arttı açıklaması yaptı” dedi.
“TÜRKİYE HALKLARI KOL KOLA BARIŞ TÜRKÜLERİNİ SÖYLEMEYE DEVAM EDECEĞİZ”
Katliamın üzerinden 6 yıl geçmesine rağmen firari sanıklar hala yakalanmadığına dikkat çeken Erçe, şunları ifade etti:
“200’ü aşkın klasörden oluşan belgeler ve kanıtlar katliamın göz göre göre geldiğini, engellenmediğini açığa çıkarmasına, avukatların kamuoyuna yaptığı açıklamalardan bildiğimiz üzere pek çok belgede IŞİD ile kamu görevlileri arasındaki ekonomik ve siyasi ilişkilere dair kanıtlara rağmen bu ilişkilerin açığa çıkarılması talepleri reddedildi. Katliamın tertiplenmesinde kamu görevlilerinin sorumlulukları açığa çıkarılmadı. Katliamın gerçek sorumluları yargı önüne çıkarılmadı.
10 Ekim katliamının siyasi sorumluları bugün ekonomik ve siyasi kriz içerisinde kendi iktidarlarını korumak uğruna yine nefret politikaları, savaş politikaları ile ülkeyi karanlığa sürüklemeye çalışıyorlar. Katliamda yitirdiklerimizin emek, barış, eşitlik mücadelesi ise işçilerin, gençlerin, kadınların, doğasını savunanların mücadelesinde yaşıyor.
Katliamın 6. Yıldönümünde bir kez daha tekrar ediyoruz. 10 Ekim katliamının üstünün örtülmesine izin vermeyeceğiz. Kaybettiğimiz arkadaşlarımızın hesabını mutlaka soracağız. Bu çeteleri bölgemizde barındıran, onlara kol kanat geren yerli işbirlikçiler er ya da geç hesap verecek. Barış güvercinlerine verdiğimiz sözü asla unutmayacağız. Alevi, Sünni, inançlı, inançsız, Türk, Kürt, Arap, Laz, Çerkez ve her dilden, her kültürden, her inançtan, her milliyetten Türkiye halkları kol kola barış türkülerini bu meydanlarda söylemeye devam edeceğiz.”
PİRHA-Alevi aktivist/gazeteci Çilem Küçükkeleş, cemevlerinin hali hazırdaki durumuna dair “İçine talip olamadığımız bir cemevi gerçekliği ile karşı karşıya kaldık” değerlendirmesinde bulunarak, “Alevi toplumu olarak Düzgün Baba’nın eteğine bile cemevi kurar hale geldik. Orada iki tane cemevi var. Hangi cemevi Düzgün Baba’dan daha büyük?” diye sordu. Küçükkeleş, Alevi hareketinin, toplumun siyasetle ilişkilenmesi üzerine mutlaka bir çalıştay, konferans ya da birçok toplantı yapması çağrısında da bulundu.
Alevi inancı bin yılların birikimiyle günümüze kadar dilden dile, gönülden gönüle, bin bir ırmaktan beslenerek günümüze kadar taşınmış bir inanç. Alevi inancının ibadethanesi dağ, taş, ağaç, akarsu, çeşme, hane (ev) kısacası tüm coğrafya olsa da günümüz dünyasında insanların bir araya geleceği, sorunlarını konuşacağı, sosyal ve kültürel aktarımların yapılacağı alanlar oluşturulmaya başlandı.
Köylerde köylünün bir araya geleceği evde cem erkanları yürütülürken, şehirlere yerleşen Alevi toplumu inançlarının gereğini yerine getirmek için cemevleri inşa etmeye başladı.
1990’lı yıllarda Alevi yurttaşların kendi imkanlarıyla aldıkları arsalarda daha sonra cemevleri yapıldı. Günümüzde ise daha çok belediyeler veya merkezi hükümetlerin desteğiyle cemevleri inşa ediliyor.
Belediyelerin cemevleri yapılırken verdikleri maddi desteğin sonuçları da ağır olabiliyor. 25 Eylül 2021 tarihinde Isparta Cemevinin açılışında, belediye başkanının “Bu cemevini ben yaptım” diyerek provokasyon yapması belediyeler ve Alevi kurumları ilişkisinin yeniden gözden geçirilmesi gerektiği tartışmalarını beraberinde getirdi.
Peki cemevleri; günümüzde asimilasyonun kıskancında olan, Alevi kimliği inkar edilen, inanç merkezlerine ‘cümbüş evi’, ‘sosyal tesis’, ‘kültür evi’ denilen Alevi toplumunun inançsal, sosyal ve toplumsal ihtiyaçlarını karşılıyor mu?
Hükümet ve belediyelerle doğru bir ilişki kuruluyor mu? Alevi kurumları ve inanç önderleri cemevlerini inancın gereklerini yerine getirecek noktaya taşıyor mu?
Tüm bu soruları ve daha fazlasını Alevi kurum başkanlarına, inanç önderlerine ve yazarlara sorduk.
Alevi aktivist/gazeteci Çilem Küçükkeleş, cemevlerinin günümüzdeki durumuna ilişkin sorularımızı yanıtladı.
“İÇİNE TALİP OLAMADIĞIMIZ BİR CEMEVİ GERÇEKLİĞİ İLE KARŞI KARŞIYAYIZ”
PİRHA: Cemevlerinin yapılma fikri nasıl doğdu? Cemevlerinin tarihsel arka planını aktarabilir misiniz?
ÇİLEM KÜÇÜKKELEŞ: Kendi kişisel tarihimle başlayayım. O dönemlerde Alevi kurumlarında görev alan biri değildim. 1989 yılında İstanbul’a ilk taşındığımızda ailelerimiz, herhangi bir yere değil de, aslında İstanbul’daki üç büyük dergâh olan Karacaahmet, Şahkulu ve Garip Dede Dergâhı’nda daha çok ibadete giderler, niyazlarını dağıtırlar ve oraları ziyaret ederlerdi. O zaman için üç dergâhın tarihselliği, kutsallığı gerçekten de Alevi toplumu için büyük değer taşıyordu.
Henüz cemevleri açılmadan önce de cenaze yemeklerine ilişkin köy dernekleri daha çok kullanılıyordu. Daha sonra zamanla cemevlerinin açılması ve neredeyse herkese ulaşılabilecek mesafede cemevinin oluşması ile yavaş yavaş toplumun da cemevlerine alışmasına yol açtı. Artık cenazeleri kaldırma, kırk lokmaları ve onun dışında perşembe günleri gidip cemlere katılma kısmında toplum cemevlerine alışır hale geldi.
Ama benim de çevremde gördüğüm ilk yaklaşım, mutlaka kutsal bir mekân arayışı vardı. O mekanlarda dediğim gibi Karacaahmet, Şahkulu ve Garip Dede Dergâhıydı.
Sonrasında ise şöyle bir şeye evrildi. Sanırım Alevi kurumlarının da biraz konuşup, tartışıp, ortaklaştığı noktalardan biri olan; “Gelecek nesillere nasıl aktaracağız inancımızı?” kaygısı, cemevinde temsili bir Aleviliğin de gelişmesine yol açtı.
Yani daha önce hiç köylerinde görmedikleri bir cem formatı ve toplumun hiç katılmadığı daha çok seyrettiği, orada bulunup dönem dönem duygusunun yoğun olduğu, mesela 12 İmamlar sürecindeki gibi daha sık gidip, oralarda gözyaşı döktüğü, bu kentteki yalnızlığını paylaştığı, toplumunu bulduğu, buluştuğu bir merkeze dönüşmüştü.
Temsili Alevilik meselesi de aslında en çok da cemevleri sürecinde gelişen bir şeydi. Çünkü herkesin kendi dedesini, pirini bulamadığı yani herhangi bir dedenin hizmet verdiği bir yerde talipliğinden aslında ödün vererek gidip cemlere katılan ve o cemleri tutan pirlerin de, katılan herkesin kendi talibi olmadığının bilinciyle de daha çok toplumun sohbet etmediği, topluma bir şeylerin anlatıldığı; on iki hizmetlerin görsel olarak farkındalık yarattığı cemlere dönüştü. Ama vurgulamak istediğim daha çok gerçeğini bulamayan temsili bir Aleviliğin başladığı bir yere dönüştü.
Cemevleri elbette ki çok önemli. Çünkü cemevinin olduğu bir mahallede şunu çok rahatlıkla gözlemliyoruz ki, oradaki Aleviler, Aleviliklerini çok daha net ifade eder hale geldiler. Ama cemevlerinin nasıl olacağı, nasıl evirileceği, toplumdaki karşılığının ne olacağı gibi konular çok fazla tartışılmadığı için herkes kendi hukuku, kendi ihtiyacı ve doğrultusunda kurduğu cemevinde gerek kendi bakış açısıyla kendi bildiği kadarıyla bir Alevilik yürüttü.
Toplamda şu çelişkiye hep beraber düştük sanırım. Alevi hak mücadelesi için kurulan, Alevilerin özellikle talepleri noktasında mücadele etmek üzere kurulan birçok kurumun cemevleri oldu. Çünkü toplumun böyle bir ihtiyacı vardı. Bu arada inanca mı hizmet edecek yoksa hak mücadelesini mi yürütecek gibi çok büyük bir çelişkiyle karşı karşıya kaldık.
Ama genel gözlemim şudur ki; 1989’dan bu yana genel olarak gidilen, ziyaret edilen ama oranın nasıl olması gerektiği konusunda taliplik görevini görmeyen bir Alevi toplumu ile karşı karşıyayız.
Kendini o kurumların yönetimlerine teslim eden, daha çok o kurumların iradesi doğrultusunda cemevlerine dahil olan, sözünü fazla söyleyemeyen bir toplumla karşı karşıyayız. Bunda sadece toplumu suçlamak gibi olmasın ama bu kanalları açmayan cemevi yönetimleri ile de karşı karşıya kaldık. Aynı zamanda ciddi anlamda yabancılaşmış bir Alevi toplumu kentlerde oluştu. “Nasıl bir cemevi?” sorusu hepimizin kafasında yer aldı. Neye hizmet edecek? Toplumun neresinde duracak? Gerçekten bugün en büyük talebimizi dahi tartışır hale geldik.
İbadethane sayılması meselesinde bir kısım Alevi “Zaten burası ibadethanemiz gidiyoruz” ama bir kısım da “Buranın mutlaka bir hukuki güvencesi olması gerekiyor” diyor. Bu konuda henüz hemfikirleşemedik. Bugün hemen hepimizin yakınında bir cemevi bulunuyor. Kentlerde yoğun sayıda cemevi oluşturuldu. Şöyle tabir ediliyor ya, “İçini dolduramadığımız.” Belki de doğru bir tabir değil ama içine talip olamadığımız bir cemevi gerçekliği ile de karşı karşıya kaldık.
“CEMEVLERİNİ NASIL YÜRÜTECEĞİZ, SORUSUNA ORTAK CEVAP VEREMİYORUZ”
-Yasal statüye kavuşmamış cemevleri gerçekliği var. Değişik adlar altında açılan bu cemevlerinin büyük çoğunluğu yerel yönetimler veya merkezi hükümetler tarafından yapılıyor. Bunu, yönetimsel ve inançsal yansıması bakımından nasıl okuyorsunuz?
Alevi hak mücadelesine ilişkin Türkiye’de bir demokratik Alevi hareketi oluştu. Bu hareketin en büyük oluşma gerekçelerinden biri de Cem Vakfı’nın kurduğu çizgiyi doğru bulmama; mütemadiyen devletle ilişkilenerek yol yürüme, devletin çizdiği sınırları içerisinde kalma ve bunun gibi bir çok eleştiriden kaynaklı Türkiye’de bir demokratik Alevi hareketi oluştu.
Ama maalesef bugün geldiğimiz noktada şu soru işareti ile hepimiz karşı karşıyayız. İtiraz ettiğimiz Cem Vakfı’nın, devletle ilişkilenmesinde bugün biz neredeyiz? Biz nasıl ilişkileniyoruz? Bizim ilişkimiz doğru ilişki mi? Bu soruları gerçekten de cevaplayamıyoruz.
Çünkü hepimizin gördüğü bir gerçeklik var. Aleviler daha çok toplumlara söz söyleyen, kendi ihtiyacını kendi gören, aslında devletin bunun dışında kalmasını hep doğru bulan ve kendisini de devletten uzak tutan bir toplumken; bugün yok sayıldığı, adının konulmadığı coğrafyada bir ilişki gelişiyor.
Bu ilişki maalesef ki belediyelerle, iktidarla yapılan ilişkide daha çok maddi meseleler konuşuluyor. Yani maddi olarak yardımlar, cemevlerine tahsis edilen araziler, kum, çimento ve benzeri ilişkilenmeler daha çok gelişti. Burada belki, “Çok sayıda cemevine ihtiyaç vardı ve toplumun bu ihtiyacını gidermek için artık dayanışma yeterli değildi” gibi bir cevap gelebilir. Ama o zaman da şöyle bir soru ortaya çıkar: Bir şekliyle gerçekten de toplum böyle mi düşünüyor? Herkes kendi mahallesine bir cemevi mi istiyor? Yoksa hakikatli, kapısını öptüğü, eşiğine basmadığı gerçekten de kendisini hissettiği cemevi mi istiyor? Bunun için tartışma yürütecek bir mecra da yok maalesef.
Yani durumumuz şöyle: Çok itiraz ettiğimiz iktidar gibi yine kendi iktidarımızı, kendi ısrarımızı istediğimiz, toplumun da buna tabi olduğu bir noktadayız. Belki en büyük sorunumuz olan “Cemevlerini nasıl yürüteceğiz?” sorusuna derli toplu cevap vereceğimiz, ortak tartıştığımız, birlikte söyleştiğimiz bir mesele maalesef gelişmedi.
Herhangi bir ilçedeki bir cemevi karar veriyor ve belediye ile ilişkiye geçiyor. Ondan bir şeyler istiyor. Ama o cemevine gelecek Alevinin talebi mi bu? Bence soru işareti. Bence mesele değil ama ona sorulmuyor zaten. Orada bir yer açılıyor toplum da oraya gidiyor. Belki Isparta’daki örnekteki gibi ilk defa oranın betonunun belediye başkanın attığını öğreniyor. Bütün bunlar konusunda gerçekten demokratik ve toplumsal bir işleyişin olduğunu düşünmüyorum.
Bizde de kararlar dar bir çerçevede veriliyor. Toplumla bunun ilişkisi kurulmuyor. Cemevlerini yaşatacak toplumun talebinin, isteğinin ne olduğu sorulmadan onlar yerine karar verilip bir şeyler yapılıyor. Sorun demokratik olma meselesi.
En çok demokratik olma konusunda Alevi toplumu istekli iken, bu ülkede demokrasi olmadan yaşam hakkının kalmadığını fark ederken, tam tersi kendi içinde bir demokratik ilişki kurulamıyor ve toplum adına karar verilip; Gani Başkan’ın da (Gani Kaplan) söylediği gibi bin yıllık tarihini götürüp kum ve çimentoyla ifade bulma şekline dönüşebiliyor. Bu ilişki doğru bir ilişki değil.
“SİZ YOKSANIZ VERDİĞİ HİÇBİR ŞEY DE YOK DEMEKTİR”
Yani siz yoksanız verdiği hiçbir şey de yok demektir. Alevilik var mıdır, önce herkes bunu kabul etmeli. Aleviliğin bir inanç mı olduğu, bunun ibadethanesinin ne olduğu, kendisini nasıl ifade ettiği ve benzeri soruların bir cevabı hem yerel yönetimlerde hem iktidarlarda olmadığı sürece yaptığımız önerilerin de yarını gerçekten belli değil. Alevi toplumunun da yarını belli değil. Doğru olan ilişkilenme öncelikle var olduğumuzun kabul olması noktasındadır.
“HANGİ CEMEVİ, DÜZGÜN BABA’DAN DAHA BÜYÜK?”
-Belediyeler tarafından yapılan cemevleri henüz açılma aşamasında dahi sorunlar çıkıyor. Belediyeleri yapım aşamasına katmadan, Alevilerin lokmalarıyla mütevazı cemevleri yapılamaz mı? Ayrıca Alevi toplumunun çok sayıda ve büyük cemevlerine ihtiyacı var mı?
Bahçesi olmayan, gölgesinde oturacağımız bir ağaç olmayan hiçbir yerin Alevilerin ibadethane anlayışına uygun olmadığını düşünüyorum. Bu kadar beton, taş bize göre değil. Öyle yerler var ki; kapıdan içeri girip üç adım atabileceğiniz, boşluk bile kalmayan, o arazinin komple betonla çevrildiği cemevleri bile var.
Bunların Alevi öğretisine, anlatısına, felsefesine uygun olduğunu düşünmüyorum. Biz bir ağacın gölgesinde bile cem tutabilecek, bir evin önünde perdeyi çekip cenaze kaldırabilecek toplumlarız. Elbette ki başka niyetlerimiz de var. Oralarda başka etkinlikler yapmak için çeşitli ihtiyaçlarımız olabilir. Ama bu şekillenme bu ihtiyaçları karşılayan bir noktada olduğunu düşünmüyorum. Bahsettiğim gibi bir dut ağacı yoksa o cemevinin bahçesinde bir yaşlının gelip oturup nefes alacağı bir bahçesi yoksa bunun çok anlamlı olduğunu düşünmüyorum.
Dünyanın ve doğanın hâkimi sananlara karşı “Hayır, bu doğa da var ve bu doğadaki her şey canlı” diyen bir Alevi toplumunun bu kadar cansız mekanlar oluşturmasını doğru bulan biri değilim.
Cemevine ihtiyaç olup olmadığını asla tartışmıyorum ama böyle bir cemevinin asla ihtiyaç olmadığını rahatlıkla ifade edebilirim.
Alevi toplumu olarak Düzgün Baba’nın eteğine bile cemevi kurar hale geldik. Orada iki tane cemevi var. Hangi cemevi Düzgün Baba’dan daha büyük? Hakikaten anlamakta zorlanıyorum. Ya da yol erenlerinin mezarlarına gidip gök kubbe dikiyoruz. Betonla kapatıyoruz. Oysa ki gökyüzü onların en büyük yorganıdır. İşte heykel meselesiyle, müze meselesiyle yani bizim dışımızda olan kentleşmeyle öğrendiğimiz kültürlere yönelik bir açılmamız var.
Bu binalaşma ve betonlaşma, yol erenlerinin mezarının yanına bile cemevi dikme, yirmi tane hanenin olduğu köye cemevi yapma halinin toplumu biraz da betona kapatma hali olduğunu düşünüyorum.
“BİR KÖYÜN CEMEVİNE İHTİYACI OLDUĞUNA HİÇ BİR ZAMAN İNANIMIYORUM”
Bir köyün cemevine ihtiyacı olduğuna hiçbir zaman inanmıyorum. O köyün evlerinin hepsinin köyde yaşayan herkese açık olduğunu bildiğim için inanmıyorum. Çok kalabalık köylerin morg ve benzeri ihtiyaçları olabilir. Ama mesela Ağbaba’nın (Ağbaba Türbesi) üzerine beton dökme ihtiyacının olduğunu düşünmüyorum.
Bu noktada bir tutum alınmalı. Bu noktada bir yöntem geliştirilmeli. Türkiye’de daha önce en eski cemevleri araştırıldı. Aleviler ne zaman cemevi yaptılar? Nasıl yaptılar? Bu konuda çeşitli araştırmalar da yapıldı. Emek verenler oldu. Bu bilgilerde dikkate alınmıyor belki. Alevi olmayan bir müteahhite kültür merkezi adı altında büyük binaların projeleri çizdiriliyor.
Büyük binalarla büyüdüğümüze belki inanıyoruz. Tam tersi diktiğimiz her büyük bina bizim de dergâh dediğimiz bu dünyaya artık dergah demediğimiz, kendimize özgün mekanlar yarattığımızın ispatına dönüşüyor. Bunu doğru bulan biri değilim.
“DEVLETTEN DEĞİL, TOPLUMDAN BİR ŞEYLER İSTEMEK GEREK”
-Isparta Cemevinin açılışında yaşanan provokasyonda da görüldüğü üzere Alevilik ve Aleviler belediyeler üzerinden dizayn edilmek isteniyor. Sizce Alevi kurumlarının, cemevlerinin yerel yönetimler ile ilişkilenme boyutu ne durumda ve nasıl olmalıdır? Alevi kurumları, belediyeler ile hangi sorunları yaşıyor?
Siyasetle ilişkimiz biraz beton, demir, kum, çimento üzerinden ya da arsa üzerinden olunca; “Verdik ya, daha ne istiyorsunuz?” cevabı ile karşı karşıya kalmamız kadar doğal bir şey yok. Bunu normalleştirmiyorum. Asla öyle anlaşılmasın. Ama uzundur böyle bir ilişki var ve bu ilişki bizim o mekanlarda sözümüzü gerçekten daraltan bir noktada. O kurumlara isteyen devlet yetkilisi istediği şekilde gidip; İstanbul’da gördük aşurenin üzerine bayrak bile yaptırabilir hale geldi. Ya da lokmalar dağıtılırken de hep devletten birileri buralara gelir. Şöyle bir şey dayatılıyor Alevilere. İşte çimento, arsa isteyin. Biz de dönem dönem yanınızda gözükürüz. Bu mesele bu kadarla kalsın. Başka bir şey talep etmeyin.
Isparta’nın, aslında gelmekte olanın kendini haykırıp, geldim dediği yer olduğunu düşünüyorum. İlk kez yaşanan, ilk kez deneyimlenmiş bir şey gibi yaklaşılıyor. Ama aslında uzundur hem belli siyasi çevrelerin, hem devlet erkanının neredeyse bizim ritüellerimize kadar katılan; aslında cemevlerine çöken mi diyelim, yeni bir tabirle bir pozisyona evirildiler. Siyasetle böyle ilişkilenilmez diye uzun zamandır itiraz ediyorduk. Bu kadar dağınık da ilişkilenilmez. Yani her şube, her cemevinin gidip kendine göre yerel yöneticilerle ilişkilenebiliyor.
Isparta ile ilgili mücadele etmek istiyorsak hakikaten derhal Alevi kurumları özellikle demokratik Alevi hareketi, toplumun ortak söyleşebileceği bir mekân kurmak zorunda. Yani Alevi toplumu bu ilişkilenmeye ne diyor, nasıl değerlendiriyor, neresinde durmak istiyor ya da siyasetle ilişkilenecekse eğer ilişkilenme konusunda ne öneriyor, mutlaka tartışmak zorunda.
Nereyle, ne şekilde ilişkilenirseniz ilişkilenin ama Alevi olarak ilişkilenelim. Yani ben cemevine kum, çimento istemenin bir müteahhit ilişkilenmesi olduğunu düşünüyorum. Bir Alevi ilişkilenmesi olduğunu düşünmüyorum. Doğal olarak da bu ilişkilenme haline ilişkin mutlaka çalıştaylar, konferanslar yapıp; bu işin tarzını artık ortaya koymaya, bu tarzın dışına çıkana da gerçekten tutum almaya toplumsal olarak çok ihtiyacımız var.
Bir diğeri Gani başkanın (Gani Kaplan) kürsüde söylediği cümleler açısından şunu da çok düşündüm. Yani yeni bir döneme giriyoruz. Türkiye toplumu da fark ediyor. AKP’nin iktidar süreci bitiyor. Türkiye ve dünya açısından aslında yeni yüzyılın şekillendiği günlerden geçiyoruz. Bu şekillenme halinde Alevi toplumunun maalesef mesajı, siyaseti ya da ne demek istediği açık açık meydanda değil. Sürekli cemevi açan Alevi kurumları meydanda.
ALEVİ TOPLUMU MEYDANLARDA SÖZÜNÜ SÖYLEMELİ
Asıl söylenmesi gereken sözü Isparta’da söylediği anda Gani Başkan iktidarın, iktidar çevresinin belki de gelecek dönem iktidar olanların refleksini çok net hep birlikte gördük. Vali beye iletsin diyor Gani Başkan. Vali beye mikrofondan iletilecek çok fazla bir şey yok. Alevi toplumu meydanlarda sözünü söylemeli daha önce söylediği gibi. Bu konuda tecrübesi de büyüktür bu toplumun. Büyük mitingler kurmuş, önemli çalıştaylarını yapmış bir toplumdur. Benzeri yol ve yöntemlerle hem gelecekte olan iktidara hem de geçmişte, şu anda da var olan iktidara toplumun sözünü söylemesi gerekiyor.
Yani bir valiye değil tüm Türkiye kamuoyuna söz söylemek gerekiyor. Özellikle biz Aleviler olarak şunu en iyi bilenlerden biriyiz. Türkiye toplumu ikna olmadığı, toplum kabul etmediği sürece iktidarlar ne bunu gerçekleşebilir ne de bunun için demokratik bir yapı oluşturma halleri olabilir. O yüzden devletten değil toplumlardan bir şeyler istemek gerek.
Toplumlardan isteyeceğimiz şeyi de, kuracağımız meydanlarda, söyleyeceğimiz cümlelerle yapabiliriz. Bizim uzundur sözümüz eksik. Bir de Isparta’da bir anda söyleyince karşı tarafın refleksini hep beraber gördük. Belediye başkanı yapacağını yaptı. Yani savunduğu fikri, iktidar olma halini hep birlikte gördük.
Orada Gani Başkan’ın sözüne sahip çıkmayanlar açısındandır bizim en büyük soru işaretimiz. Ben mesela şunu beklerdim; hangi kurum başkanı varsa, “Kürsüden in” dediği anda o kürsüye birikmesini ve “Bu kürsü, cemevi bizim, cümlemizi burada eksiltemezsiniz” demesini beklerdim.
Bir diğer dikkat çeken nokta ise Gani Başkan’a “Son cümleni kur ve in” diyen Aleviler var. Yani “Bu hepimizin talebidir” deyip; “Nasıl bu talebe karşı çıkarsınız?” değil. “Aman orada bir kargaşa çıkmasın” diyen Alevilerle karşı karşıya kaldık.
Bir diğeri bahsi geçtiği için ifade etmek isterim. “Hem de bir kadın başkan” cümleleri kuruldu. Bunu yapan işte Isparta cemevi başkanının kadın olması üzerinden, “hem de bir kadın” yaptı bunu diyen, aslında sanki ilk defa bir belediyeden bir şey alınmış da ilk kez bir belediye başkanı da böyle sıcak ilişki kurulmuş da bu da kadınmış gibi bir yaklaşım var. Bunu, Alevi kadınlar olarak kabul etmediğimizi ifade etmek isterim. Amerika’da George Floyd öldürüldükten sonra gelişen siyahi eylemlere Donald Trump “Yağmacısınız” demişti. O dönem bir siyah kadın bence yüzyılın sözünü söyledi. “Yağmacıysak sizden öğrendik” diye. Kadınlar bunları yapıyorlarsa en çok erkeklerden öğrendiler.
Çünkü erkeklerin kurduğu sistem böyle bir sistem. Vali, kaymakam ağırlama, belediyelerle ilişki geliştirme hani toplamda kaç cemevi başkanı kadın var ki, bir de kadın cümlesini kurmak sanki kadınlar bu sistemi böyle kurmuş böyle işletiyorlar da, bir genel başkanın yanında durmamış da gibi bir hikâye geliştirmek. Kadınlar bu yol, yöntemleri erkeklerden öğrendiler. Erkek sistemini kadının da uyguladığı hale getirdiğimizi en çok tartışmamız gerekiyor.
“TALEPLERİMİZ GÜNCELLENMELİ”
Taleplerimizi güncelleyerek, yeni inşa olacak iktidara hem şu anda iktidar olana güçlü ifade etmemiz gerekiyor. Bu şekilde artık kabul etmeyeceğimizi bundan sonrasına ilişkin bu yasaklı, yok sayma halini asla kabul etmeyeceğimizi, özgürce inancımızı yaşamak istediğimizi, bu yönlü bir siyasetle ilişkilenmek gerekiyor.
Yani biz toplum olarak bir partinin iktidara gelmesinin sağlayıcısı olamayız. Bir yerde oy biriktirip; o partiyi bu ülkenin birinci partisi yapma sorumluluğuyla ilişkilenmemeliyiz. Tam tersi kim iktidar olacaksa hak ve taleplerimize nasıl cevap verecek; bizim için önemli olanın bu olduğunu göstermemiz gerekiyor. Yeni bir dönem oluşuyor ve yeni dönemde bir kez daha böyle yaşamaya devam edemeyiz. Bunun hem haklı mücadelesini, hem doğru cümlesini, hem de siyasetle böyle ilişkilenerek yeni dönemde toplumsal kazanımlara önem vermek gerektiğini düşünüyorum.
“ASİMİLASYONLA MÜCADELENİN EN ÖNEMLİ YOLLARINDAN BİRİ KADINLARLA BİRLİK OLMAKTIR”
-Kadınların Alevi hareketi, kurumları ve cemevlerindeki yerini nasıl görüyorsunuz? Bu konuda neler söylersiniz?
Bugünkü itiraz ettiğimiz halin genel olarak inşaasını yapanlar gerçekten de erkekler oldular. Kadınlar hem yönetme konusunda çok fazla buralarda bulunmadılar; hem de sözleri, cümleleri, vicdanları, akılları ciddiye alınmadı.
Alevi kadınların olmadığı bir Alevi kurumlaşması yaşanıyor. Her yerde erkekler var ama nerede kadınlar var? Bahsettiğiniz bir hizmette var. Ki bu hizmeti biz erkeklere yapmıyoruz, Hakk yolunda hizmet ediyoruz. Erkekler gelip de karınlarını doyursun diye değil.
Cemlerin hepsinde en çok kadınlar var. İnançta hala bağını ciddi koruyan, hala bu mekanlara en saygılı yaklaşan, değer veren, kıymet veren, bu mekânın hangi işi varsa hiç gocunmadan el atan kadınlar var. Ama buna rağmen bahsettiğimiz gibi bizim de demokratik olmayan yapılaşmamız var. Demokratik olmayan hiçbir alanda kadınların yönetmeye talip olma hali çok fazla gelişemiyor. Buralarda iktidarlarmış yönetimlere bulaşmak yerine sanırım kadınlar hizmeti daha Hakk’a hizmet olarak görüyorlar ve oralardan duruyorlar.
Ama belki bundan sonrası için şuna dikkat etmek gerekiyor. Bu kadar erkekleşme halinin getirdiği iktidara, sisteme benzeme halleri de Alevilik açısından büyük bir tehlikeye yol açar hale geldi. Kadınlar bu tehlikeliyi görmeli.
Cemevlerinde mutlaka inançtan yana cümlelerini kurmalılar ki yol biraz bir olabilsin. Yoksa şu anda Alevilerde birlik kelimesini kullanabilecek durumda değiliz. Ne doğayla, ne yaşlımızla, ne çocuğumuzla, ne de kadınlarımızla birlikteyiz.
BİRLİK YOKSA ALEVİLİK YOK
Büyük bir dağılma var. Birlik yoksa Alevilik yok aslında. Bunu açık ifade etmek gerekiyor. Kadınlar, çocuklar, doğa, birlik yoksa orada Alevilik olduğunu kimse iddia edemez. Ama temsili Alevilik var. Yani temsilen Alevileri anlatan ritüeller var. Bu anlamıyla kadınlar da şu tehlikeyi biraz görmeli. Sonuçta bugün yaşadığımız hiçbir şey sadece bugünden ibaret değil. Bugün hem dünü hem de yarını kurandır. O zaman bugünü iyi kurmak gerek ki, yarın da iyi gidebilirsin.
Asimilasyonla mücadelenin en önemli yollarından biri kadınlarla birlikte olmaktır. Bu toplum en çok bedeli kadınlarla birlikte geçmişte ödedi. Birlikte ibadet ettiği için hakarete uğradı. Birlikte yol yürüdüğü için başka bir yere konulmaya çalışıldı. Fetvalar çıkarıldı. Yakıldı, yıkıldı ve benzeri bir dünya zulüm gördü.
Doğal olarak da bu birliğe, doğru sahip çıkmak; birlikte olmazsak Alevi toplumu çok daha büyük bir asimilasyona karşı karşıya kalacağını görmeli ki; devletten çok belki şu an biz birbirimizi asimile eder hale geldik.
Suçu birine atmak kolay ama “Biz içeride ne yaşadık?” kısmında bizde kendi içimizde bir asimilasyon geliştirdik. Dahası asimilasyonların bir göstergesi de kadına yaklaşımdadır. Bunu ciddiye almak, “Birlikte olmalıyız” diyen erkeklerle aslında yürüyüp birlikte bu işi götürebilmek önemli. Bu sadece kadınların sorunu değil. Kadınlar bu durumdaysa belki en çok sorumluluğu Alevi erkekler üzerine almalı ve bunun böyle olmayacağını çok daha iyi kavramalı.
Gerçekten birlik kelimesi insanlığa da, topluma da, Alevilere de en büyük çağrıdır. Bir olmak tabi ki, tek olmak değil, birlikte olmak, daha fazla birlikte olursak çözebilir, güçlü olabiliriz.
O yüzden de belki bir olma noktasında ciddi emek harcamak gerekiyor. Bir diğeri de Alevi kurumlarına ama özellikle demokratik Alevi hareketine çağrımdır. Isparta’da yaşananı sadece tepki gösterilen, kınanan bir noktada bırakmayıp bir an önce Alevi hareketinin, toplumu siyasetle ilişkilenmesi üzerine mutlaka bir çalıştay, konferans ya da birçok toplantı yapıp artık bu ilişkiyi daha toplumsal kurmak gerektiğinin çağrısını yapayım.
PİRHA- HDP Eş Genel Başkanı Mithat Sancar, “Bu nedene tutum belgemiz Türkiye’nin deklarasyonudur, güçlü demokrasiye giden yolun haritasıdır” diyerek, HDP’nin çözümün adresi olduğunun altını çizdi.
Halkların Demokratik Partisi (HDP) Eş Genel Başkanı Mithat Sancar, Meclis’te partisinin grup toplantısında gündeme dair açıklamalar yaptı.
HDP Eş Genel Başkanı Mithat Sancar, kampanyalarla ve mücadelelerle geçen yoğun bir yaz sürecini geride bıraktıklarının altını çizerek, ”Umutluyuz, kararlıyız, cesaretliyiz, inançlıyız, ısrarlıyız. HDP’nin bir fikriyat bir hareket bir değişim gücü olduğunu bilmeyenler kapatma davası açarak, kumpas davaları ile bizleri yıldıracaklarını sanarak baskı ve zor politikalarını artırarak; bizleri yolumuzdan almaya çalışıyorlar ama nafile. Bunun mümkün olmadığını hep birlikte yaz ayı boyunca yürüttüğümüz kampanyalarla bütün dünyaya gösterdik. Bu hesapların nereden döneceğini gösterdik. Bütün bu hesapların halktan dönecektir. Bütün bu hesaplar halktan dönüyor. HDP halktan aldığı bu güçle, inançla, sorumlulukla yoluna devam ediyor” dedi.
HDP bütün denklemleri değiştirecek, kurucu bir kudrete sahip olduğunu belirten Sancar, “Bunun için ne gerekiyorsa, ne yapmamız gerekiyorsa yapmaya hazırız. Hazır olduğumuz için de ne yapmamız gerekiyorsa yapıyoruz. Yaz boyunca bir saniye bile durmadık, ‘HDP’liyiz Her Yerdeyiz’ dedik. Egeden Akdeniz’e, Çukurova’dan Karadeniz’e ve bölge illerine uzanan 71 merkezde Türkiye’nin her yerinde değişim isteyen toplum kesimleri bir araya geldik” diye konuştu.
“TUTUM BELGEMİZ TÜRKİYE’NİN DEKLARASYONUDUR”
Siyasi muhalefetle seçim güvenliğinden geçiş sürecine, demokrasinin yerelliğinden güçlü inşasına, barışa ulaşana kadar her alanda konuşarak, müzakere ederek yol yürüme amacında olduklarını ifade eden Sancar, şunları dile getirdi:
“Çünkü Türkiye’nin ihtiyacı budur halkın beklentisi de budur mesele bu çürük düzeni değiştirmek ve halkı bu sefaletten ve rezaletten kurtarma meselesidir. Esas odaklanmamız gereken noktanın bu olduğunu asla aklımızdan çıkarmamalıyız.
GÜÇLÜ DEMOKRASİYE GİDEN YOLUN HARİTASIDIR
Cumhurbaşkanlığına tutumumuz da açıktı isimler üzerinden değil deklarasyonda da altını çizdiğimiz temel ilkeler çerçevesinde ve müzakere anlayışı içinde hareket etmektir. Bu ilkeler sorunları çözmek ülkeyi birlikte yönetmek halklara onurlu bir gelecek yaratmak için yol gösteriyor. Bu ilkeler güçlü demokrasinin temellerini atmaya adaydır. Bizim çağrımız bu ilkeler ışığında müzakere diyalogdur. Sizlerin huzurunda ve adınıza duyurmayı bir sorumluluk biliyorum. Bu nedenle tutum belgemiz Türkiye’nin deklarasyonudur, güçlü demokrasiye giden yolun haritasıdır.
Biliyorsunuz Meclis aynı zamanda Kürt sorununda inkâr sözleriyle açıldı. Bu ülkenin en önemli sorunlarından birinin Kürt sorunu olduğunu söylüyoruz, aslında bunu herkes biliyor ama iktidarın başı, AKP’nin genel başkanı sorunu inkâr ederek yaptı konuşmasını.
BİR YILDA SORUN NASIL ÇÖZÜLDÜ
“Kürt sorunu denilen meseleyi hak ve özgürlükten kalkınmaya kadar tüm boyutlarıyla çözdük” dedi. Tabii gülebiliriz ama o kadar ciddi bir mesele ki gülerek geçiştirmek lüksümüz yok. Halklarımızın anlayabileceği sadelikte bu sözün nasıl bir çarpıtma anlayışını yansıttığını anlatmaya çalışalım. Bundan bir yıl önce Meclis kürsüsünde “Kürt sorunu çözdük” diye bir cümle kullanmamıştı AKP Genel Başkanı. Üstüne daha geçenlerde Diyarbakır’da “Çözüm Süreci’ni biz bitirmedik” diyerek hem sorumluğunu hem de bitmemiş bir sürecin getirebileceği çözümü bizzat itiraf etmiş oldu. Yani kendilerinin bitirdiği bir süreçle, ardından yürürlüğe koydukları savaş, inkâr, imha politikalarıyla yola devam ettiler. “Kürt sorununu çözdük” diyebiliyorlar. Bir yılda sorun nasıl çözüldü de hiç kimsenin bundan haberi olmadı.
BİNLERCE SİYASETÇİ, SEÇİLMİŞ KİŞİ NEDEN HÂLÂ CEZAEVİNDE?
Binlerce siyasetçi, seçilmiş kişi neden hâlâ cezaevinde? Eğer çözüldüyse Kürt sorunu, çözüm içim mücadele eden siyasetçiler neden cezaevinde? Türkiye’nin üçte birinde seçim sonuçlarını yok sayan anlayış Kürt sorununu çözmüş olabilir mi, kayyım atayan anlayış Kürt sorununu çözmüş olabilir mi?
BU MU KÜRT SORUNUNU ÇÖZMEK?
Kürt sorunu çözmekse eğer derdimiz o panzerler orada gezmeyecek. Panzerler çocukları, yaşlıları eziyor, sonra buna kılıf uydurmak için valiler yalan söylüyor. Kobanê kumpas davası, kapatma davası neden var? Bu mu Kürt sorununu çözmek?
İnkâr siyaseti uzun süre ‘Kürt yoktur’ laflarıyla yürütüldü. Hayat ve mecburiyet bir yere kadar izin verebiliyor buna. Kürt yoktur demeye cesaret edemiyor kimse artık. Bu sefer Kürt sorunu yok demeye başladı. Kürt sorunu vardır noktasına gelindi. HDP, Türkiye’deki bütün sorunları çözmeye taliptir, adaydır, hazırdır.”
HDP, TÜRKİYE’DEKİ BÜTÜN SORUNLARI ÇÖZMEYE TALİPTİR, ADAYDIR, HAZIRDIR
“Çözdük” diyerek sorun inkâr ediliyor. Bu çıkmaz sokaktır. İktidarın bunca yıl biriktirdiği dikenli tellerin kendi ayaklarına dolaşmasıdır. Ne diyeceklerini bilemiyorlar, nasıl siyaset yürüteceklerini bilemiyorlar. İktidarlarını devam ettirebilmek için Kürt halkının oyuna ihtiyaçları var. Bundan sonra Kürt halkı kendi iradesini sonuna kadar savunan Türkiye halklarıyla birlikte toplumun tüm kesimlerinin katılımıyla çözümde ısrarını sürdürecektir. HDP bu ısrarın temsilcisidir. Sorumluluklarının gereğini her zeminde yerine getirecektir.”
Toplumun kesimlerine çağrı yapıyoruz. Gidelen bu yolun yol olmadığını anlayacaksınız. Gelin hep birlikte hareket edelim, yeni başlangıcın yolunu açalım. HDP muhataptır, çözümün adresidir.
İNKAR SİYASETİNİ SÜRDÜRÜYORLAR
Bu sorunların temelinde yatan ana kaynak olan Kürt sorunun çözümünde de üzerine düşen her türlü sorumluluğu almaya hazırdır. Bunu gerçekleştirecek gücü samimiyeti kararlılığı ve birikimi vardır.
Şimdi inkarın başka bir evresine geçtik, çözdük diyerek inkar siyasetini sürdürmeye çalışıyorlar. ‘Kürt sorunu vardır’ dediler fakat bunun gerçekliğini kavramaya yanaşmıyorlar. Şimdi de vardır çözdük diyerek inkar siyasetini sürdürüyorlar. Bu çıkmaz sokaktır, iktidarın bunca yıl biriktirdiği dikenli tellerin kendi ayaklarına dolaşmasıdır. Ne diyeceklerini bilemiyorlar, nasıl söz kuracaklarını, siyaset yürüteceklerini bilemiyorlar, savaş inkar imha anlayışından vazgeçemiyorlar ama Kürde de şirin gözükmek istiyorlar. Çünkü iktidarı devam ettirmek için Kürt halkını oyuna ihtiyaçları var, Kürt halkı da bu kadar mücadele ve birikim üzerine bu kadar söze kanacaktır öyle mi?
Yok değerli arkadaşlar bundan sonra Kürt halkı kendi iradesini sonuna kadar savunarak, Türkiye halkları ile birlikte toplumun tüm kesimlerinin katılımı ile çözümde ısrarını sürdürecektir. HDP bu ısrarın temsilcisidir, bu ısrarın yarattığı sorumluluğun taşıyıcıdır.
HDP HER TÜRLÜ ÖNCÜLÜĞÜ SORUMLULUĞU VE GÖREVİ ÜSTLENECEKTİR
Türkiye’nin geleceğini halkların ortak eşit yaşamını demokratik özgür düzen içinde varlıklarını sürdürmeyi sağlayacak bütün yollarda HDP her türlü öncülüğü sorumluluğu ve görevi üstlenecektir. Bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da sorumlularının gereğini her zeminde yerine getirmeye devam edecektir.
Kürt sorunun çözümü sözlerini kullanabilmeniz için geride kalan yıkım yıllarına bir bakın onlardan ne kadar farklılaştığınızın muhasebesini yapın. Yani belki yaparlar diye çağrıda bulunuyorum, iktidar partisinin içinde bu muhasebeyi yapmak isteyenler mesela dönüp 90’lara bakmalarını o dönem yapılanlarla bugün arasında bir kıyaslama yapmalarını istiyorum. Bir muhasebe yapın, vicdanınızla, aklınızla bu muhasebeyi yapın. Şimdi sizin partinizin başında olduğu bu iktidarın politikaları ile o yılların politikaları arasında benzerliklerin ne olduğunu, o yılları ne kadar geride bıraktığınız baskıda, inkarda, tasfiye politikalarında zulümde o yılları aratacak duruma Türkiye’yi getirdiğinizi göreceksiniz. Belki benim söylediklerimi görmeyeceksiniz ama bunun kısmını bile görmeniz yeterlidir. Vicdan sahibi herkes, AKP’de milletvekili ve yöneticiler de dahildir, bu muhasebeyi yaparlarsa varacakları sonuç bellidir.
GİDİLEN BU YOLUN YOL OLMADIĞINI ANLAYACAKSINIZ
Biz onlara da çağrı yapıyoruz toplumun tüm kesimlerine çağrı yaptığımız gibi muhasebe yapın. Bu ülkenin eşit yaşamını bir nebze istiyorsanız; şimdi yaptığınız yoldan farklı bir yola ihtiyaç olduğunu göreceksiniz. Gidilen bu yolun yol olmadığını anlayacaksınız. Yeni bir başlangıç çağrımız bütün toplum kesimlerine seslenen bir çağrıdır. Gelin hep birlikte vicdanlı insaflı sağduyu bütün toplum kesimleri bütün bireyler birlikte hareket edelim yeni başlangıcın yolunu açalım bu yol felakettir daha fazla acıdır daha derin yaralar demektir. Her bir adım iyileşmesi ve 10 yılarımıza mal olacak derin yaralar ve ağır tahribatlar yaratmaktan başka bir sonuç doğurmuyor.
HDP ÇÖZÜM YOLUNU DEMOKRATİK, EŞİT VE ORTAK YAŞAMDA GÖRÜYOR
İşte biz diyoruz ki toplumun bütün kesimleri ülkenin bütün sorunlarını hep birlikte müzakere edelim. HDP buna hazırdır. Çözüm yolunu burada görüyor. Demokratik, eşit ve ortak yaşamda görüyor. Kürt sorunun demokratik barışçıl çözümünde görüyor. Güçlü demokrasiyi yerelden inşasından görüyor. Emekçinin yoksulun kadınların gençlerin umutların özlemlerini hayata geçirmekte görüyor. Biz bu yolda bu saydığım değerlere bir yerinden tutunmak isteyen herkesle yürümeye hazırız. Demokrasi ittifakı dediğimiz şey budur. Kimse üzümün çöpü armudun sapı demesin, kimse geçmiş alışkanlıkları mahkum kalmasın.
BU YOLU BİRLİKTE YÜRÜMELİYİZ, YÜRÜYEBİLİRİZ
Hiç kimse önümüzde imkanların büyük yolun açık olduğunu görmezden gelmesin. Türkiye’nin demokrasi güçlerine sesleniyorum. Türkiye’de demokrasi, barış isteyen en geniş kesimlerin bir araya gelebileceği bir çağrıyı yapıyorum. Milletvekili seçimlerine nasıl gireceğimizi anlatırken çizdiğimiz çerçevede yer alabilecek en geniş kesimlere hitap ediyorum. Bu yolu birlikte yürümeliyiz, yürüyebiliriz. Bu açmazdan karanlıktan enkazdan bu yolu birlikte yürüyerek çıkabiliriz.
KAOS PLANLARIYLA BU AÇTIĞIMIZ GÜÇLÜ DEMOKRASİ İTTİFAKI YÜRÜYÜŞÜMÜZÜ DURDURAMAZSINIZ
1990’ları aratmayan hatta geride bırakan uygulamalara bir iki örnek vermek zorundayım, geçen hafta milletvekilimiz Tülay Hatimoğluları’nın kapısı zorlandı. Sivil polis olduklarını iddia eden kişiler kapıyı zorlayarak eve girmeye çalıştılar. Hangi karanlık kaosun peşindesiniz. Ne yapmaya çalışıyorsunuz, bizi bu şekilde yıldırmaya çalışıyorsanız abesle iştigal ediyorsunuz. Kaos planlarıyla bu açtığımız güçlü demokrasi ittifakı yürüyüşümüzü durdurabileceğini sanıyorsanız büyük yanılıyorsunuz. Buradan tekrar çağrı yapıyorum; ne sevgili Tülay ne herhangi bir arkadaşımız asla bu karanlık manevralardan korkacak çekinecek hali yok.
BU ÜLKEYE DEMOKRASİ ÖZGÜRLÜK VE BARIŞI GETİRMEYE AZMETMİŞ MİLYONLAR VAR
Hiç birimizin de böyle bir ruh yapısında olmadığımızı nasıl anlamıyorlar, yılların bedeli ve birikimiyle ülkeye aydınlık bir gelecek için var gücüyle çalışan ülkenin mensupları sizin bu küçük oyunlarınızdan mı korkacak? Sorumluları, tezgahı ne varsa bu olayın arkasında ortaya çıkarmak bu iktidarın sorumluluğudur. Açığa çıkarmadıkları takdirde sorumlu da kendileridir. Yine geçen hafta Gençlik Meclisi üyemiz Ezgi Orak, Ankara’nın göbeğinde kaçırıldı, üstüne aynı tezgah yine aynı acziyet. Gençlerimizin bu yollarla sindirilebileceğini düşünüyorsanız ya izan kalmamış sizde ya da hiç bir şey anlamıyorsunuz. Vazgeçin çünkü karşınızda ne pahasına olursa olsun bu ülkeye demokrasi özgürlük ve barışı getirmeye azmetmiş milyonlar var.
Hatırlatalım elbette çözüm bu değil ama bu bir çözülme göstergesidir. Bu politikalar geçmişten bugüne bunları uygulayan bütün iktidarları çözmüştür, çökertmiştir. Çözümsüzlük politikaları iktidarı çözer, çökertir. Ama biz iktidarların çöküşünün halkı boğmaması için mücadele ediyor o çöküşün halkın altında kalacağı bir enkaza dönüşmemesi için mücadele ediyoruz. Deklarasyonumuzun da ruhunda bu vardır. Halk için halklar için bütün inançlar için bu ülkede yaşayan herkes için demokrasi, adalet istiyoruz. Bu mücadeleyi büyütürsek çöküşü halkın zarar görebileceği bir noktadan alıp halkın refah ve huzur içinde yaşayabileceği bir notaya taşıyabiliriz.
HDP TÜRKİYE’NİN BÜTÜN SORUNLARINI ÇÖZMEYE TALİP VE HAZIRDIR
HDP Türkiye’nin bütün sorunlarını çözmeye talip ve hazırdır. Müzakereci anlayışla en güçlü çözüm fikriyatını ortaya koyan çözüm güçlerini buluşturmayı hedefleyen kurucu siyasi güçtür. Muhataptır, çözümün öznesidir. Bunu bu deklarasyonda bir kez daha ortaya koyduğumuz Türkiye’nin farklı kesimleri gördüler ve bu sese kulaklarını daha fazla kabartmaya başladılar. Bu yolda devam edeceğiz daha fazla ses olacağız daha fazla bulaşacak daha fazla güç birikecek ve ülkeye mutlaka barışı ve demokrasiyi getireceğiz. Biz vazgeçmiyoruz acizlik göstermiyoruz teslim olmuyoruz, inancımız kararlılığımızla birikimimizle büyüyerek yolumuza devam ediyoruz.
HALKLARIN GÜÇLÜ SESİ, SOKAĞIN NEFESİ OLACAĞIZ
Mevcut iktidar sorunları yok sayarak, kendi sorumluluğunu gizlemeye çalışıyor, ekonomiden örnekler vereceğim. Barınma hakkından örnek vereceğim ama bugünkü grup konuşmasına bunları sığdırmak mümkün değil lütfen bütün bu hak gasplarını yaşayan toplum kesimleri gençler, esnaflar, çiftçiler bizi mazur görsünler. Esnafın altında yaşayanlar, sokakta yaşamak zorunda kalanlar, bugünkü politikaların sonucudur. Savaşa yandaşa talana sermayeye ranta ayrılan kaynakların yarattığı bir sonuçtur. Yeni yasama yılı başladı çözülmesi gereken çok sorun var, yeni yasama yılında inisiyatif alıp sorunları çözmek için bütün gücümüzü kullanacağız. Halkın da sokağın da beklentisi budur. Her zaman olduğu gibi halkların güçlü sesi, sokağın nefesi olacağız. Yeni yasama yılında var gücümüzle parlamentoyu çözüm zemini müzakere platformu haline getirmeye çalışacağız.
MÜCADELEYİ BÜYÜTME ZAMANIDIR
Bu konuda bütün toplumsal ve siyasal muhalefetin aynı kararlılıkla hareket etmesi gerektiğini bir kez daha hatırlayalım. Yeni bir başlangıç için şartlar ve imkanlar mevcuttur. Başka bir dünya mümkündür çok sevgili yazar, daha 6 yaşında bir çocukken Nazi birliklerinin girdiği şehirde zulme tanıklık etmiş o muhteşem şair yazar İngeborg Bachmann ‘Yeni bir dil olmadan yeni bir dünya kurulamaz’ der. İşte biz de diyoruz ki yeni bir dil ve yeni bir anlayış olmadan yeni yaşam ve başka bir dünya kurulamaz. İnanın buna gücümüz vardır şimdi hep birlikte çalışma ve mücadeleyi büyütme zamanıdır. Hak yardımcımız Hızır yoldaşımız olsun.”
PİRHA-İHD’nin 35. yıldönümü kutlamasında konuşan İHD Eş Genel Başkanı Öztürk Türkdoğan, “İnsan hakları savunucularının İHD çatısı altındaki 35 yıllık mücadelesi insan onuruna dayanan özgürlük, eşitlik, adalet ve barış talebi ile artarak devam edecek ve Türkiye’nin insan haklarına dayalı demokratik bir rejime kavuşması mücadelesi sürdürülecektir” dedi.
İnsan Hakları Derneği (İHD) kuruluşunun 35’inci yıldönümü dolayısıyla genel merkez binasında basın toplantısı düzenledi. Gerçekleştirilen toplantıda ‘İHD 35 yaşında. Geçmişten geleceğe insan hakları, barış ve demokrasi için mücadelemiz sürüyor’ yazılı pankart açıldı.
Basın açıklamasını İHD adına İHD Eş Genel Başkanı Öztürk Türkdoğan okudu. Türkdoğan, İHD’nin 17 Temmuz 1986 yılında 98 insan hakları savunucusunun imzasıyla kurulduğunu belirterek, Derneğin kuruluş amacının insan hak ve özgürlükleri konusunda çalışmalar yapmak olduğunu dile getirdi. Türkdoğan ayrıca insan hakları, demokrasi ve barış mücadelesinde ısrarlı olacaklarını da söyledi.
İHD’nin kurucuları arasında mahpus anneleri ve yakınları, aydınlar, yazarlar, gazeteciler, yayıncılar, akademisyenler, avukatlar, hekimler, mimar ve mühendisler, öğretmenler olduğunu ifade eden Tükdoğan, kurucularından yaşamını yitirenleri sevgi, saygı ve minnetle andıklarını dile getirdi.
“KÜRT SORUNUNUN ÇÖZÜLEMEMESİNİN YARATTIĞI AĞIR TAHRİBATLAR DEVAM ETMEKTEDİR”
İHD’nin kurulduğu günden bu yana demokrasi ve insan hakları sorununa dikkat çektiğini vurgulayan Türkdoğan, sözlerine şu şekilde devam etti:
“Bu sorunun giderilmesine katkı sunmak için mücadelesini ısrarla, inatla ve umutla sürdürmektedir. İHD’nin bu mücadelesi Türkiye’de insan hakları bilinci ve kültürünün oluşmasına önemli katkılar sunmuş ve sunmaya devam etmektedir. Türkiye’nin en önemli sorunu olan Kürt sorununun çözülememesinin yarattığı ağır tahribatlar devam etmektedir. Silahlı çatışma ve savaşın coğrafi alanı Türkiye’nin yanı sıra Suriye ve Irak’ın kuzeyinde de bütün şiddeti ile sürmektedir. Bunun yanı sıra seçilmiş Kürt belediye eş başkanlarının OHAL rejimi altında 2016-2017 yıllarında, ardından yapılan 2019 yerel seçimlerinden sonra da uzatılmış OHAL rejimi yasaları ile görevlerinden alınarak gözaltına alınıp tutuklanmaları ve haksız cezalara çarptırılmaları, yerlerine kayyım atanması seçmen iradesinin gaspı ve demokrasinin inkarı anlamına gelmektedir. Sorunların barışçıl yollarla çözülmesi inancına ağır darbe vurmuştur. İHD her zaman barış hakkını savunmuş ve savunmaya devam edecektir. Türkiye’nin demokratikleşebilmesi bakımından Kürt sorununu demokratik ve barışçıl yollarla çözmesinin zorunlu olduğunu her zaman olduğu gibi bir kez daha hatırlatmak isteriz.”
“YENİ TİP KEYFİ VE BELİRSİZLİK REJİM VAR”
İfade özgürlüğünün demokrasinin temeli olduğunu vurgulayan Türkdoğan, şunları kaydetti:
“Demokrasiye giden yolun açılabilmesi için ifade özgürlüğünün mutlaka sağlanması gerekir. Terör tanımının belirsizliği nedeniyle TMK’nin kaldırılması, yayın kuruluşları üzerindeki RTÜK baskı ve sansürünün sona erdirilmesi, Kürt ve muhalif basın-yayın kuruluşları üzerindeki yargı baskısının ortadan kaldırılması, sosyal medyayı sürekli boğma girişimlerinden vazgeçilmesi elzemdir. Düşünceyi açıklama ve basın özgürlüğü sağlanmadan demokrasiye giden yolun açılması olası gözükmemektedir. İstanbul Sözleşmesi’nden tek başına çıkılması yeni tip keyfi ve belirsizlik rejiminin önemli bir göstergesidir. İstanbul Sözleşmesi’nin uygulanması mücadelemiz devam edecektir.”
“OHAL UYGULAMALARI HAK İHALLERİNİ ARTTIRIYOR”
Olağanüstü Hal (OHAL) uygulamalarının yaşattığı hak ihlalleri ve Meclis’te bu uygulamaların süresinin uzatılmasına da değinen Türkdoğan, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Bunun yanı sıra cezasızlık politikası bu ihlallerin incelenmesinin önünde engel teşkil etmektedir. Cezasızlık politikasına son verilerek etkili, kapsamlı ve bağımsız idari ve adli soruşturmalar yürütülmelidir. Hapishanelerde siyasi mahpusların infazı tecrit koşullarında yapılarak tüm mahpuslar bakımından zorla ayakta sayım, kelepçeli muayene, çıplak arama dayatması, kamera ile yaşam alanlarının izlenmesi, zorunlu sevk ve sürgün, yakınlarından uzakta bir hapishanede tutulma, iletişim ve haberleşme kısıtlamaları ve yasaklamaları, itiraz ve hak arama süreçlerinde işkence ve kötü muamele uygulamalarına varan davranışlarla karşılaşma halini yaşamaktadır. İmralı Hapishanesindeki katı tecrit ise halen sürdürülmektedir. Öyle ki, adil yargılama için açlık grevi yapan Avukatlardan Ebru Timtik yaşamını yitirmiş, Aytaç Ünsal ise uzun süre tedavi olacak şekilde vücudunda kalıcı hasarlar kalmıştır. Adil yargılama ile ilgili talepleri ise maalesef karşılanmamıştır. Hapishanelerdeki ağır hasta mahpusların sayısı giderek artmış ve tespit edebildiğimiz kadarı ile 650’yi geçmiştir.”
“35 YILLIK İNSAN HAKLARI, DEMOKRASİ VE BARIŞ MÜCADELEMİZ ISRARLA VE UMUTLA SÜRECEKTİR”
Siyasi iktidarın kalıcılaşmış OHAL rejimi ile Türkiye’yi yönetmeye devam ettiğini vurgulayan Türkdoğan, son olarak şunları aktardı:
“OHAL sonrası dönemde örgütlenme, toplantı ve gösteri haklarına ilişkin yasaklamalar ve bu haklarını kullanmak isteyenlere yönelik ihlallerde maalesef artış devam etmektedir. İnsan hakları savunucularının İHD çatısı altındaki 35 yıllık mücadelesi insan onuruna dayanan özgürlük, eşitlik, adalet ve barış talebi ile artarak devam edecek ve Türkiye’nin insan haklarına dayalı demokratik bir rejime kavuşması mücadelesi sürdürülecektir. Geçmişten geleceğe 35 yıldır insan hakları, demokrasi ve barış mücadelemiz ısrarla, inatla ve umutla sürecektir.”
PİRHA – Alevi kadınlarına tarihsel olarak “Yolda kadına biçilen rol nedir?” ve “Bu rol bugün yerine getirilemiyorsa nedenleri nelerdir? Nasıl aşılabilir?” şeklinde sorular sorduk. Dizi yazımızın bu bölümünde sorularımızı Serçeşme Dergisi Editörü ve Yazı İşleri Müdürü Sibel Yalçın yanıtladı. Yalçın, “Alevi kurumlarında kadın yoksa Aleviliği konuşmanın da ciddiyeti bulunmuyor” dedi.
Cemlerde, sohbetlerde “Yol kadındır, kadın mürşidi kamilullahtır” sözünü çokça duyarız. Yine “Alevilerde kadın erkek eşittir” sözü neredeyse her ortamda övünülerek dile getirilir. “Bizde kadın erkek yoktur herkes candır” sözlerini de çokça duyarız. Çoğunlukla da bu sözleri erkeklerin ağzından duyarız.
Pratik gerçekten öyle midir? Öyleyse Alevi kadınlar neden Alevi örgütlenmeleri içinde belirgin bir noktada değiller? Neden söz ve yetki kademelerinde yer alamıyorlar? Neden renkleri, karakterleri sahaya yansımıyor? Gerçeğe biraz daha yakından bakmak için bu kez mikrofonu Alevi kadınlara bıraktık.
Yazı dizimizin bu bölümünde sorularımızı Serçeşme Dergisi Editörü ve Yazı İşleri Müdürü Sibel Yalçın‘a sorduk.
“KADIN, ALEVİ RİTÜELİNDE HAKK’TIR”
PİRHA- Tarihsel ve toplumsal olarak Alevilikte kadının yeri nedir? Nasıl bir seyir izledi?
Sibel Yalçın: Tarihsel açıdan Alevi pratiği içinde kadının konumu değişmedi elbette ancak, günümüzün kadınları; sosyolojik ve psikolojik baskılar altında ezilmeye devam ettikçe; Alevi kadınları da ister istemez bu toplumun bir parçası olduklarından, inanç ritüeli içinde kendilerini geri çekme savunmasına girmiş durumdalar.
Tarikat içinde (esasen Ocaklar dememiz daha doğru olur) kadınla erkeğin cinsiyet ayrımı olmamakla birlikte, kadının rolü büyüktür zira tarikat içindeki görevlerin en önemlisini ana ve bacılar yürütmektedir: Tarikatta düzenin sağlanması, dargınlıkların ve kırgınlıkların giderilmesi, soğuklukların ortadan kalkması gibi yol içindeki ikili ilişkilerde düzeni sağlarlar. Aslında bir tür nizâm düzenleyicisi, insan ilişkilerini yönetim ve idare görevlerini üstlendiklerini görüyoruz.
Kadın; Alevi ritüelinde Hakk’tır. Kadınlarımız bu bilinci tekrar hatırlamadığı sürece; konu görece Alevilik de olsa; günümüz “erk egemen” toplumu içerisinde kat’iyetle erimeye devam edeceklerdir. Kadınların inanç düzlemi de dâhil olmak üzere; aktif olarak yaşama kendilerini dahil etmeleri gerekir.
“KURUMLARDA ERKEK SAYISI KADIN SAYISINI SİLİP SÜPÜRÜYOR”
Ne oldu da Alevi kadınlar sahneden çekildi? Alevilerin her konuşmasında “Bizde kadın erkek eşittir” denir. Gerçekten eşit midir?
Sibel Yalçın: Alevi kadınların “sahneden” çekilmesi söz konusu olamaz, ancak potansiyel olarak erkeklerin nüfusunun bu alanda da baskın ve yoğunlukta olması, kadın nüfusunu da zaten azaltmış oluyor istatiksel olarak. Günümüzde şehirleşme, merkezileşme politikaları ve erk egemen aklın toplumlara sirâyet etmesiyle; Aleviler de tıpkı içinde yer aldıkları büyük toplulukların girdabına kapılarak kadınları ikinci plana atıyorlar. Alevi toplumunun içinde ikinci plana itilen kadınlar; bir de içinde yaşadıkları büyük topluluklarda Alevi olmalarından dolayı “öteki” kimliğini taşımaya da mecbur bırakılınca, üzerlerindeki yük ister istemez daha da artıyor. Bu yük; var olma savaşıyla da pekişince kadın; toplumda, eril tahakkümün bir neticesi olarak öncelikli hedef olma konumuna paçalarını sıvayarak ilerliyor.
Alevi kurum başkanlarının bir zaman evvelinde (epey zamandır katliam anmaları dışında Alevi mitingi de yapılmıyor fark ettiyseniz) kürsülerden on binlere “eşitlik” veya “bizde kadın erkek sorulmaz” gibi söylemlerle göğüs kabarttıkları özlü-sözler; şehirleşmekte ve erilleşmekte olan Alevi toplumunda ve dolayısıyla kurumlarında bir yalan belgesi olarak yer tutmaktadır zira; eşit yurttaşlığı savunan Alevi kurumları, yurttaşlıkta eşitliği aramadan önce, kendi bünyesinde eşitliği sağlayabildi mi, öncelikle bu sorunun cevabına bir bakmamız, incelememiz, araştırmamız ve üzerinde düşünmemiz gerekiyor.
Alevilik, Aleviler ve Alevi kurumları arasındaki “yüksek bocalama” sürecine gelirsek: Öncelikli olarak “Alevi kurumları ile Alevilik arasında eşitlik bakımından bir uçurum var mı?” sorusu akıllara takılıyor. Bunun için çeşitli istatistikler yapılmış bugüne kadar ve bütün istatistikler son derece tutarlı olmakla birlikte; tüm isatistiklerde; kurumlarda kadın sayısının erkek çalışan sayısı kadar yüksek olmadığı ve hatta son yıllarda erkek sayısının kadın sayısını silip süpürdüğü gözlemleniyor.
“KADINA SÖZ HAKKI VERİLMİYOR; BU KONUDA ÖZEL ÇABA HARCANIYOR”
Aleviler kendi hanelerinde eşitliği sağlayamamışken; hangi ulvi amaçla “eşit yurttaşlığı” savunuyorlar ve bu kimlik mücadelesinde herhangi bir tutarlılık arayacaksak, bu tutarlılığı nereden yakalamalıyız?
Sibel Yalçın: Aleviliği kendi alanımda tartıştırmam; ancak, genel olarak toplumu gözlemlediğimizde kişisel gözlemim ve elbette detaylara baktığımızda da gördüğümüz önemli sonuç: Alevi örgütlerinde kadınlar ve erkekler ne yazık ki eşit değiller. Boğazı sıkılmış horoz gibi kürsüde “inancında eşitlik” olduğunu ve inancın tarihinden üstünkörü ezberlenen bir iki kelâmla bu eşitliği de bizzat yaşadığını iddia eden eril sözcü; kürsüden inip evine döndüğünde türlü türlü sebeplerden dolayı “eşitini” doğduğuna pişman edebiliyor.
Kadına, en eşitlikçi olması gereken meydanda bile herhangi bir söz hakkı verilmiyor ve bu konuda da çok özel bir çaba harcanıyor; aklıyla, fikirleriyle, öz-eleştirileriyle ve hemcinslerine göre cesurca sarf ettiği kallavi sözleriyle bir adım öne çıkan kadınlara da (eğer tabir-i caizse yırtık ve mücadeleci bir kişiliğe sahip değilse) türlü türlü iftiralar ve eril zorbalıklar vasıtasıyla “alandan uzaklaştırma” cezaları kesiliyor.
Kadın, zamanla “hadi canım!” deyince yerine gönderilen ve yalnızca ihtiyaç halinde makyaj amaçlı olarak görsel alanda kullanılan bir varlık haline geliyor günümüzdeki “örgütler” bünyesinde: Dolayısıyla erilleşen ve gün geçtikçe “tahakküm üretim merkezi” haline gelen Alevi örgütlerinin “yatay örgütlenme” modelinde varlığını yüceltmesi gereken kadının, aslında bahsettiğimiz bu düzlemde hiç var olamaması, öncelikli olarak kadınların esas sorunu haline gelmelidir. Eril düzenin kuralları dahilinde kadının hiçbir zaman var olarak görünmeyeceği, cümlesine âşikârdır.
“KURUMLARDA KADIN YOKSA, ALEVİLİĞİ KONUŞMANIN DA CİDDİYETİ BULUNMUYOR”
Peki Alevi kurumlarında ve örgütlerinde kadının yer alması neden önemlidir?
Sibel Yalçın: Eğer ki “Aleviliği” konuşacaksak; Aleviliğin içindeki “cinsiyetsizlik” kalıbını da çok iyi anlamamız ve buna göre de yaşamlarımıza uyarlamamız gerekiyor. Bu uyarlama ise cinslerin cins olarak görülmediği bir bakış açısıyla ancak mümkün olabiliyor.
Eğer ki “Alevi kadın olmaklığı” konuşacaksak; hepimizin de bildiği üzere; Alevilikte can olmak, İnsan-ı Kâmil mertebesine erişmek; Hak ile Hakk olmaktır ve can olanın cinsiyeti tartışılmaz ve elbette ki inanç bünyesinde de tartıştırılmaz. Tartıştırılmaz çünkü hakikatin makâmı “birlik” üzerinedir. Bütünlük üzerinedir. Bütünün içinde bütüne ait parçaları aramak, bütünün varlığını görece ortadan kaldırır.
Kadınların var olma ceremeleri; yüzyıllardır çeşitli akademisyenler, hocalar, yazarlar tarafından veya akademik makaleler düzleminde sürekli tartışılıyor, şöyle başlıklarla:
“Kadının Toplumdaki Yeri”, “Kadının Çalışma Hayatındaki Yeri”, “Kadının Siyasetteki Yeri”
“Toplumcu Cinsiyet Söyleminde Kadın”, “Cinsiyet ve Kadın” vb… Ancak daha da ilginç ve ayıp olan da şu ki Aleviler de artık kadınları tartışıyorlar. Başlıkları ise: “Kadının Alevilikteki Yeri”.
Bu tartışmalar sizce de çok vahim değil mi?
Nasıl ki ettiğimiz niyazda, meydanda kurduğumuz cemlerde, durduğumuz darda, gördüğümüz didarda, verdiğimiz rızalıklarda, yaptığımız hizmette ve döndüğümüz semahta herhangi bir cinsiyet yoksa ve dolayısıyla aranmıyorsa; Aleviliğin bütününde cinsiyet aramaya ve Alevilik içinde kadınla erkeği ayrı gözle görene ve bu gözle sorgulayana da kuşkuyla yaklaşmak gerekir; neden kuşkuyla yaklaşmak gerekir? Kadın ve erkek bedenlerini, fiziksel farklılıkları nedeniyle birbirinden üstün tutmak, üstün kılmak veya birini diğerinden aşağı görmek üzerinden Alevilerde adalet anlayışının günümüz lisanlarında sorgulanması, Yolumuzun tümüyle dışında olduğundan ve bu tür yaklaşımların da “eşitsizliğin üstünü örtme” amacı olduğundan; bu konuya kuşkuyla yaklaşmak gerekir.
Günümüzdeki Alevi olduğunu iddia eden kurumlara ve kurdukları başkanlıklarına bakacak olursak da zaten “Alevilerdeki Kadın Sorunu”nun yaklaşık olarak dörtte birini çözümlemiş oluruz, çok bir emek sarf etmeden; yalnızca şöyle bir üstün körü bakmamız yeterli.
İçeride ne kadar kadın emekçi var, yönetim kademesinde söz sahibi kaç kadın var; hoş; üç-beş oranında var olanlar da vitrinde olmak / yer bulmak / muktedirlere eklemlenmek dışında ne kadar ve hangi ölçülerde söz sahibi oluyorlar, gibi konuların irdelenmesi için öncelikle bu işlere el atan kadınların yüksek oranda çaba sarf etmesi gerekiyor. Öncelikle, “Biz ne için varız?” diye samimiyetle sorarak başlanması gerekiyor. Sonra o soru ister istemez “Onlar ne için var?”a doğru evrilerek sorgulamalar ve görüler sayesinde esaslı bir adalet düzlemine ulaşılacaktır; inanç kurumları içinde; elbette ve bilhassa, eğer “Alevilik” sözkonusu ise.
Alevi kurum ve örgütlerinde (ki eğer tabelasında “Alevi” ismini taşıyorsa o kurum; kadının o kurum bünyesinde yer almaması veya temsiliyetinin toplum normları içinde hiçliği gibi bir durum söz konusu olamaz) kadın yoksa orada Aleviliği konuşmanın çok da bir ehemmiyeti ve ciddiyeti bulunmuyor. Bu ciddiyetsizliğini kurum tüzüğüne “kadın kotası” koymakla taçlandıran kurumlar da yok değil içimizde ancak ve ne yazık ki bu ciddiyetsizlik, beraberinde tutarsızlığı da getiriyor. Şekilcilikle kendi dünyasını kurtaran “anti-kahraman” bile görülmemiştir ki; siz şöyle bırakın “kahraman” oluvermeyi. Hangi yöntemlerle neyin ve kimlerin “kahramanlarını” yaratıyorsunuz, sahi?
Alevi kadınların özgün bir örgütlenme modelini yaratarak mücadele etmesi gerektiğine ihtiyaç olduğuna inanıyor musunuz? Öyleyse nasıl bir model öneriniz var?
Sibel Yalçın: Çeşitli şekillerde dillere pelesenk olmuş “hepimiz canız, hepimiz eşitiz…” gibi cici söylemler, gözle görülen bir takım eşitsizliklerin üzerini örtmekten öteye gidememektedir. Bu duruma ek olarak getireceğim bir diğer eleştiri de; “Kırklar Cemi’nde on yedi kadın vardı, diğerleri erkekti” söylemi üzerine olacaktır. Şahsen, bu söylemin son derece tehlikeli olduğunu düşünüyorum zira direkt olarak eril bir bakış açısını işaret etmekle kalmıyor; Hak ile Hakk olma bütünselliğine kendi mülkiyetinin gözüyle bakma çabası içine giriyor. Bu tavır, ardına düştümüz inanç içinde “ikiliği” doğurur; ikilik ise Yola külliyen zarardır.
Kronik bir hastalıkla “Erilleşmiş Alevi Örgütleri”nin “eşitsizlik” meselesini ve bu tartışmayı kadını/erkeği çok fark etmez; farklı gruplar üzerinden sürdürmek bizi günden güne daralan kalıplara mahkûm eder ve hatalara sürükler. Bu mesele, alt yapısı itibari ile “yapısal” bir sorun teşkil etmektedir. Özetle; Yolumuzun “cinsiyet eşitsizliği” üzerinden tartışma konusu yapılması, yolumuzu da dar bir kalıbın içerisine sokarak, Yola ciddi zararlar verecektir.
Toprağa ayak basarken; bir şekilde görünür kılınan semâdaki döngüyü eleştirmek; hem toprağa ayak basanlara, hem de tüm kimliklerden ve mülkiyetlerden ayrışarak cemde semâha duranlara eziyettir. Cemdeki cinsiyeti, kendi mülkiyetine ayna marifetiyle bakarak (yansımasında bizatihi kendini görerek) edepten uzak; velhasıl uzaktan sorgulayan kişi, zaten var olan ömrü boyunca cemi uzaktan seyretmeye de mahkûm olarak kalacaktır; siz şöyle bırakın Kırklar’a karışmayı.
Alevi kadınları öncelikle herzevekil-vâri ben değeri tiryakiliği ve “erilleşmiş feminizm” sosuyla sarf ettikleri sözlerle Kırklar Cemi’ndeki kadın sayısını kendi bakışlarıyla ayrıştırmak ve orada bulunan erenleri ebcet hesabıyla cinsiyete bulayıp, parmaklarıyla saymaktan vazgeçip; eşitlik, adalet ve “cinsiyetsizlik” zemini üzerinden kendi çalışmalarına yön vermelidirler. Kendisini çalışma alanında kadın gibi görmek veya hadi onu da geçtim; “erkekleşmeden” ve eril zihniyetin zehirli düşünce ağlarına takılmadan soyut bir biçimde varlığını korumaya ve güçlendirmeye yönelmelidirler. Zira eril kalıbın beslendiği en önemli toplardamar, “cinsiyetlerin varlığı” üzerine yerleştirdiği erkek iktidarı siyasetiyle varlığını bizatihi kadınlık üzerinde yücelterek çağlatma amacını gütmektedir. Ütopik bir yaklaşım gibi görünse de; yaklaşık bir samimiyetle cinsiyet varlığını tamamen ortadan kaldırdığınızda; hûlasa ne kadın ne de erkek aradığınızda ve “insan” olmaya odaklandığınızda, aslında ulaşılması güç gibi görünen hedef için de yolu bir anlamda yarılamış olacaksınız: İnsan-ı Kâmil olma çabası… Hatırladınız mı, neydi İnsan-ı Kâmil?
Alevilikte İnsan-ı Kâmil olma yoluna ilk adım, insan olma hevesinin tüm eziyetlerden azâde olarak taçlandırılmasıdır ve bu özgünlük hâli; esâsen inancımızın tam da merkezinde bulunmaktadır. Bu sebeple “Yeni yol/model aramak” gibi bir çıkarsamaya gerek duymak yerinde olmaz; çözümümüz tam da önümüzde dururken ve gün gibi aydınlık, aşikâr bir hânede kayıtlıyken, o hâneyi göremiyorsak; önümüzde duran esası kaldırıp yeni bir model koymanın da hiç bir anlamı olmayacaktır zira zaten o yeni vaat edilen model bile, daha en başından kendi içindeki tutarsızlığı da hak ederek kendi etkisizliğini kanıtlamış olacaktır. Tüm çözümler ve iç müzâkereler; Güruh-u Naci’den bu yana var olagelmiş hâneyi içtenlikle görmeye bakar. Göremeyenle gidilecek olan Yol ise zaten karanlığın en pespaye dibi olacaktır. Gidene de “uğurlar olsun” demek düşer.
“EŞBAŞKANLIK SİSTEMİ, DESTEKLENMESİ GEREKEN BİR ÇALIŞMA YÖNTEMİ”
adınların “yok olmama mücadelesine” güç sağlaması açısından
“Alevi Kadın Meclisleri” tartışmaları var… Kurum ve örgütlerde “eş başkanlık” tartışmaları var bu konularda ne söylemek istersiniz?
Günümüz şartlarında, kadınların “kadın” olarak var olduğu her alanda kendilerini kendi içlerinde ve yontup bileyerek, kendi sorunlarını dillendirip, eril düzen ve tahakküm içerisinde yaşadıkları ve erkekleşmiş ve kadına kök söktüren yaşam koşullarına karşı ortak paydada yaşadıkları tüm “hezeyanları” ortaya koyarak ve bu ölçüde birbirlerini eğitip geliştirerek var olmaya sıkı sıkıya tutunacakları aşikârdır. Günümüz dünya düzeni içerisinde kadın problemi eğer varsa, ki var; bu yalnızca kadınların ortak hareketiyle bir çözüme ulaşacaktır ve kadınlar özgürleşmeyi öğrendikleri ve yaşamlarında bu özgürlüklerini uygulayabildikleri ölçüde de ancak “adil bir eşitlikten” söz etme şansımız olacaktır.
Sanıyorum ki 2017 yılında Alevi Kadınlar ve Arap Alevi Kadınlar başlıkları altında bir takım kırılmalar ve hareketlilikler meclisler bazında yaşandı ancak totalde “Alevi Kadınlar” ana başlığında ve bünyesinde şu an bu meclisler var mı, varsa nerede toplanıyorlar, toplanıyorlarsa da ne tür kararlar alıyorlar; haydi karar almaları şöyle dursun; alınmış olabileceğini varsaydığımız ve düşündüğümüz kararları uygulama için nasıl bir proje ve çalışma yöntemi izliyorlar; çalışma yöntemleri varsa ve uyguluyorlarsa da bu çalışma ve projelerin nasıl sonuçları doğuyor gibi sorularda somut cevaplar zannederim ki henüz net olarak yok: Az evvel de lisana getirmeye çalıştığım gibi; kadınların kadın olarak var olduğu alanlar bu meclisler olacaksa eğer; kadınlar burada mutlaka bir-araya gelmeli, herhangi bir tartışma gerekmeksizin ve her türlü tartışmayı bertaraf ederek, varlıklarını somut olarak ve net bir şekilde ortaya koymalıdır.
Kadınlar günlük yaşamlarında evlerindeki dört duvar arasında veya “hizmetlisi” oldukları dört duvarlar içerisinde kendi kendilerine konuşmaya velhâsıl kendi kendilerine düşünmeye devam ettikleri sürece, yaşanılan eril dünyada herhangi bir varlıklarının olmayacağı konusunda kesin bir yargıya varabilmeliler, en azından yaşadıkları ölümcül tecrübelerden bu neticeleri bugün okuyor olmaları gereklidir. Önce kendileri var olmayı dileyecekler, sonra biraraya gelecekler, sonra konuşacaklar ve birlikte uygulamaya geçecekler ki ancak bu şekilde zincirlerinden ayrılabilirler.
Kadın meclislerine yönelik DAD ve Arap Alevilerin somut bir iki çalışması dışında (ki belirli dönemlerde basın açıklamaları hazırlayıp yayınlamalarından bu sonuca erişiyorum) bütünü kapsayan bir çalışmayı ben göremedim, varsa bir bilgi eksikliğim bu konuda affola; ancak bütüne yaymadan, esas başlığı doldurmadan veya doldurmaya çabalamadan çeşitli başlıklar altında “Alevi” kimliğinin üzerine çeşitli şapkalar takılması konusuna şahsen çok ılımlı yaklaşmadığımı da belirtmem gerekir: Alevilik konusunda kimlikçilik yapılacaksa eğer, bu kimlikçi politikalar “Alevi Olmaklık” kimliği üzerinden yapılmalıdır: Bizatihi kimlik sahipleri tarafından.
Örneğin Arap Alevi Kadın Meclisi’nin 2016 yılında çekimlerine başladığı “Arap Alevi Emekçi Kadın Belgeseli” projesi vardı, Youtube gibi çeşitli sosyal mecralarda fragmanlarını izlemiştik ancak bu belgeselin tamamlanıp bittiğine dair bir bilgiye rastlamamakla birlikte; belgeselin yayınlandığı bir mecraya da tüm aramalarıma rağmen şahsen ulaşamadım. Fikirler yaratıcı bir şekilde meydana seriliyorlar kimi zaman evet, güzel, ancak bu örnekten azâde; fikirlerin elbette ki üzerine sünger çekilmeden pratikte yoğunlukla yer bulmalarını şahsen önemsiyorum.
Çeşitli ırk ve soylara bölünmüşlük üzerinde inşa edilen ve hele ki zaten “öteki” ana kimliğiyle yaşamaya mahkûm edilen kadınların bu farklı çatılar altında bir-araya toparlanma çabaları; kadınların toplumdaki bütünleşik olmayan dağınık yapısı göz önüne alındığında; tümden şemsiyesizken sağanak bir yağmura tutulmak örneğine benzer bir hale bürünecektir. Özetle, az evvel de belirtmeye çalıştığım gibi, altını önemle çizmek gerekirse; “Alevi Olmaklık” kimliği üzerinden yol yürünmelidir. Farklı kimliklere bürünmüş Alevi olmaklık hâli, başındaki “Alevi” tümcesini bu var oluş mücadelesi içinde zora sokacaktır.
“Alevi Kadın Meclisi” mi olunmalıdır veya sadece “Kadın Meclisi” mi olunmalıdır, hangisi reelde uygulanmalıdır ve bu uygulama çabaları içinde mevcut sisteme, sistemin gün gün eksilttiği eşitlik ve adalet ister ve ihtiyaçlarına uygun düşen, hızla sonuç alınacak olan çaba hangi oluşumu sağlıkla ve “kimliğin var ettiği değerleri yok etmeden” beslemektedir, gibi soruların ciddiyetle düşünülmesi gereklidir.
Sonuca bağlarken; her ne kadar Doğu Perinçek bir yazısında eş başkanlık konusunu “BOP Eş Başkanlığı Projesi” olarak ortaya çıkarılmış ve “siyasal bir rejim” olarak kabul etmiş ve bunu iddia etmiş olsa da; Türkiye pratiğinde kurum ve örgütler bazında, siyasal pratik içinde daha çok HDP pratiği ile duymaya ve görmeye başladığımız bir çalışma yöntemi oldu eş başkanlık sistemi ve kadınların günümüzde pozitif ayrımcılığı hak ettiği kadar; kadınların “yok olmama mücadelesine” güç sağlaması açısından da son derece güçlü ve desteklenmesi gereken bir çalışma yöntemi olduğunu düşünüyorum. Zaten pek çok sivil toplum kuruluşunda da artık eş başkanlık sistemi işlerliğini sürdürmektedir: Yürütenlere ne mutlu.
PİRHA – Alevi kadınlarına tarihsel olarak “Yolda kadına biçilen rol nedir ve bu rol bugün yerine getirilemiyorsa nedenleri nelerdir? Nasıl aşılabilir?” soruları sorduk. Dizi yazımızın bu bölümünde sorularımızı Alevi kadın kimliğini bilince çıkararak mücadele eden ve KHK ile ihraç edilmiş öğretmen Aynur Şahin yanıtladı.
Haberin videosu
Cemlerde, sohbetlerde “Yol kadındır, kadın mürşidi kamilullahtır” sözünü çokça duyuyoruz. “Alevilerde kadın erkek eşittir” sözü neredeyse her ortamda övünülerek dile getirilir. “Bizde kadın erkek yoktur herkes candır” sözlerini de çokça duyarız. Çoğunlukla da bu sözleri erkeklerin dillendirir.
Pratik gerçekten öyle midir? Öyleyse Alevi kadınları neden Alevi örgütlenmeleri içinde belirgin bir noktada değiller? Neden söz ve yetki kademelerinde yer alamıyorlar? Neden renkleri, karakterleri sahaya yansımıyor? Gerçeğe biraz daha yakından bakmak için bu kez mikrofonu Alevi kadınlarına bıraktık.
Yazı dizimizin bu bölümünde soruları Öğretmen Aynur Şahin’e sorduk.
“SIRA POSTA OTURMAYA GELİNCE KADININ YERİ YOK”
PİRHA: Alevilikte kadının yerini tartışıyoruz. Tarihsel ve toplumsal olarak Alevilikte kadının yeri nedir? Nasıl bir seyir izledi?
Aynur Şahin: Aleviliğin özünde her daim kadın ve erkeğin eşit olduğu söylenir geçmişten bugüne. Kadına ve erkeğe eşit can diye bakılır, ayrım yapılmaz, cinsiyet ayrımı yoktur bu anlamıyla. Bir inanç, bir felsefe bir yaşam biçimi olarak bakıldığı zaman. Ancak günümüzde Aleviliğin bu özünün giderek kaybolmaya başladığını da görüyoruz. Eşitlikçi yanının ortadan kalktığını, eril bir yapıya, cinsiyetçi bir yapıya büründüğünü görüyoruz. Bunu nerede görüyoruz? Aile ilişkilerimizde, kadın erkek ilişkilerinde görüyoruz. Kurumlarımızda, derneklerimizde görüyoruz. Cemevlerindeki çalışmalarda yine bunları görebiliyoruz. Kadınlar cemevlerinde mutfak işi olarak addedebileceğimiz pek çok işi yapmakla birlikte ancak cemevi yönetimi veya cemlerde posta oturma sırası geldiği zaman kadınların yerinin olmadığını görüyoruz. Halbuki çok eski zamanlarda kadınların cem yürüttüklerini bu anlamıyla söz söylediklerini de biliyoruz. Alevi toplumu içerisinde illeri gelen kesimlerden biri kadınlar bu anlamıyla.
“KENTLEŞME, BİRLİKTE YAŞAM KÜLTÜRÜNÜN ÖNÜNDE ENGEL”
Peki geldiğimiz noktada durumu nasıl değerlendiriyorsunuz? Yani ne oldu da Alevi kadınlar sahneden çekildi?
Aynur Şahin: Bunun tarihsel sebepleri de vardır mutlaka. Ancak günümüz açısından düşündüğümüz zaman eskiden köylerde daha çok kırsal alanda yaşamak durumunda kalan Aleviler, kentleşmeyle, kentliliğin artmasıyla birlikte, ekonomik ve eğitim gibi sebeplerle kente göçtükçe Alevilik yapısı da değişime uğruyor. Çünkü aynı köyde, aynı topluluk arasında yaşayan insanlar, kendi değerleriyle yaşamlarını sürdürebiliyorlar. Alevilik yaşamaya devam ediyor. Alevice yaşamaya devam ediyorlar daha doğrusu. Ancak göçle birlikte kentin farklı farklı noktalarına yerleşmek zorunda kalabiliyor. Aynı mahalleye, aynı apartmana taşınıyor olsalar bile köydeki veya kırsaldaki o birlikte yaşam kültürünü, ortak yaşam kültürünü sürdürme şansı da kalmıyor. Çünkü kent yaşamı herkesin böyle atomize olmasını, geçim derdine düşmesini, bireysel sorun ve sıkıntıların çözümü noktasında insanlar kendi yaşamlarına, bireysel yaşamlarına yoğunlaşıyorlar. Bu anlamıyla Alevilik mevzusu da inanç mevzusu da bir noktada ikinci planda kalmak durumuna düşüyor, unutuluyor. Yaşamımıza yansıma noktasında da bir gerileme olduğunu görebiliyoruz.
“ASLINDA ALEVİLİKTE BÜTÜN CANLILAR EŞİT”
Peki Aleviler her konuşmasında “Bizde kadın erkek eşittir” derler. Gerçekten eşitler mi?
Aynur Şahin: Aslında az önce de söyledim, özü itibarıyla bir eşitlik söz konusu. Yani bütün canlılar aslında Alevilikte eşit. Bütün canlılara bir yaklaşır. Evren anlayışı, insan-doğa anlayışına baktığımızda bütün canlıları bir tutar. Yalnızca kadın erkek anlamıyla değil, bütün evren, bütün doğa aynı özden gelmiştir. Dolayısıyla aynı değerdedir. Ancak pratikte dediğim gibi bu karşılığını bulmuyor. Çünkü özellikle kendi değerlerini, kendi ritüellerini sürdürememe noktasına geldiği için içerisinde yaşadığı toplumun değerleri ile kaynaşmaya başlıyor. Bir de Türkiye’de Alevilik öyle rahat yaşanabilecek bir inanç da değil. Gerek toplum içerisinde ötekileştirilen bir noktada, gerek devletin politikaları bakımından baktığımızda eşit yurttaş noktasında değil Aleviler.
İşte tekke ve zaviyelerin kapatılması sürecinden sonra, Cumhuriyetin kurulmasından sonra da kendi ibadethaneleri, kendi kurumları olmadığı için Aleviliği gizlice yaşamak zorunda kalma durumundalar. Bu da Alevilerin ortak yaşam kurması önündeki en büyük engellerden bir tanesi. Bu noktada da kendi değerlerini sürdüremediği için içerisinde yaşadığı farklı kültürlerin, farklı inançların -özellikle İslamiyet’in etkisiyle, İslamiyet’in eril bir din olduğunu, eril bir yapıda olduğunu düşünüyorum ben- etkisinde kalınıyor. Dolayısıyla da İslamiyet’le de iletişim, İslamiyet’le etkileşim noktasında veya İslami kesimin Alevilere yaptığı baskı üzerinden giderek müslümanlığın etkisinde kalarak daha da eril bir yapıya dönüştüğünü düşünüyorum.
“ERİL BİR İNANCI SAVUNURSANIZ KENDİ İNANCINIZDAN KOPARSINIZ”
Aleviler kendi kültürlerini sürdürmek yerine “En iyi Müslüman benim” mantığı üzerinden, “İslamı en iyi biz biliriz” mantığı üzerinden de hareket ediyor. Dolayısıyla Aleviliği savunmak yerine neredeyse müslümanlığı savunan, İslamı savunan bir noktaya düşüyorlar. Kendi değerlerinden uzaklaşmak, farklı değerleri, farklı inancı savunur pozisyonuna düşmek seni kendi değerlerinden uzaklaştırıyor. Bu noktada da siz eril bir inancı, eril değerleri savunurken kendi eşitlikçi değerlerinizi de savunamıyorsunuz. Bu yüzden de bizim aile ilişkilerimizde de, ahlak anlayışımızda da, namus anlayışımızda da Alevilik değerleri değil, İslamın veya farklı diğer etkileşimde bulunulan inançların etkili olmaya başladığını görüyoruz.
“KURUM KÜLTÜRÜMÜZ ERKEK EGEMEN BİR YAPIDA”
Alevi kurumlarında ve inancın sürdürülmesinde kadınların yer alması gerektiğini söylüyoruz. Bu ne anlama geliyor. Neden önemli?
Aynur Şahin: Şimdi biz Aleviliği yaşatacak ve yaşayacaksak kurumlarımız bunun hayata geçmesi açısından önemli. Ancak kurum kültürü de erkek egemen bir yapıda. Siyasetin kendisi zaten erkek egemen bir yapıda. Dolayısıyla biz Aleviler de siyaseti mevcut siyasi söylemlerden etkilenerek yürütüyoruz. Kurumsal yapılarımız yine mevcut kurumsal yapılardan etkilenerek oluşturuluyor. Alevice bir kurum açmak, Alevice siyaset yapmak söz konusu olmuyor. Bu bağlamda kadınlık erkeklik rollerinin de yine cinsiyetçi bir iş bölümüne dayalı olduğunu görüyoruz.
Kadınlar genelde evde ev işleriyle meşgul, çocuklarla meşgul. Erkek egemen toplumda kadına biçilen rol, misyon, görev ne ise bunları yapmak durumunda kalıyor. Erkek kamusal alanda, siyasette, iş hayatında çalışıyor. Doğal bir iş bölümü gibi algılandığı için bu iş bölümü kurumlarımıza da yansıyor. Kadın evde çocuk bakıyor. İşte erkek dışarıda siyaset yaparken aynı zamanda Alevi kurumlarını oluştururken; Alevi kurumlarının yöneticileri de erkek olmaya başlıyor. Kadınlar niye gelmiyor. Kadınlar çünkü hem kamusal alandan uzak tutuluyor bu anlamıyla, erkekler alanları işgal ettikleri için, daha çok görünür olmaya çalıştıkları için, kadınların yavaş yavaş bu alandan çekildiğini de görebiliyoruz.
Erkekçe siyaset yapma biçimi de kadınları korkutuyor. İktidarcı, egemenlikçi bir yapı var. Dolayısıyla kadınlar böyle bir siyaset yapma biçimine alışık olmadıkları için daha güvenli buldukları evlerine de çekilebiliyorlar. Tabii ki kadınların biraz sınırlarını zorlaması gerekiyor bu noktada. Siyasetin dilini de değiştirmek, rengini de değiştirmek, değerlerini de değiştirmek gerekiyor. Daha kadınca, özellikle Aleviler ve Alevi kurumları açısından düşündüğümüzde daha Alevice siyaset yapmak gerekiyor diye düşünüyorum.
“ÖZ KAYNAKLARIMIZI GÜNCELLEMEMİZ GEREKİYOR”
Peki içinde bulunduğumuz açmazı nasıl bir Alevi örgütlenmesiyle aşabiliriz?
Aynur Şahin: Özüne dönerek diye düşünüyorum. Yani Aleviliğin kendi öz kaynaklarını aslında biraz tekrardan güncellemek gerekiyor. Alevilik tartışılırken son dönemlerde “İslam içi İslam dışı” tartışmalarına yer yer giriliyor. Yer yer tehlikeli bulunduğu için böyle bir tartışmaya girilmek de istenmiyor. Ancak Alevilik sadece İslam’la var olan bir inanç değil. İslamiyet öncesine de dayanıyor ve çok farklı yönleri de var İslamiyet’ten. Bana sorarsanız İslamiyet’in sadece siyasal yönünü almış Alevililk. Hz Ali, onun çocukları üzerinden geliştirilen bir yaklaşım söz konusu. 12 imam oruçlarının yine İslamiyet’teki açmazlarla ilişkisi var. İbadet etme biçimlerine, ritüellerine baktığımız zaman, İslamiyet’in veya farklı bir inancın değerleriyle uyuşmadığını da görebiliyoruz. Tanrı, evren, insan anlayışı İslamiyet’ten çok farklı. Bunları felsefi anlamda birazcık daha sorguladığımızda veya inanç boyutu ile sorguladığımızda İslamiyet’in tanrısı ile uyuşan bir tanrı, bir evren anlayışı yok. Çünkü Alevilikte ayrı bir tanrı söz konusu değil. Yani bütün canlılığı bir olarak düşünür.
“ALEVİ KADININ DİLİ, ALEVİLİĞİN DİLİYLE BULUŞUNCA ORTAYA ÇIKAR”
Bu noktada neler yapmak gerekire tekrar döndüğümüzde dediğim gibi Aleviliğin hem evren anlayışı, insan, tanrı, ahlak anlayışlarına yani kendi değerlerine, kendi kaynaklarına gittiğinizde, bunları açığa çıkardığınızda zaten kendiliğinden farklı bir dil, farklı bir söylem ortaya çıkacaktır. Aleviliğin kendi dili ortaya çıkacaktır. Aleviliğin kendi diliyle birlikte Alevi kadının dili de kendiliğinden ortaya çıkacaktır. Zaten dil değiştiğinde, söylem değiştiğinde hani yaşamlarımıza da yansıyacaktır bu. Bizim düşünme biçimlerimiz, düşünme kalıplarımız da aynı şekilde değişecektir. Yani bu yönlü bir şeyler yapmaya çalıştığımızda en azından bir farklılık yaratılabilir. Kadın erkek eşitliği noktasında Aleviliğe uygun bir adım atılmış olur diye düşünüyorum.
“KADIN MECLİSLERİ VE EŞ BAŞKANLIK TARTIŞMASIZ KABUL EDİLMELİ”
Alevi kadın meclisleri tartışmaları sürüyor, yine eş başkanlık tartışmaları var, bu konularda neler söyleyeceksiniz?
Aynur Şahin: Şimdi ben eş başkanlık tartışmasının artık hayat bulması gereken bir tartışma olduğunu düşünüyorum. Bugün pek çok siyasi örgütte de, parti ve kimi derneklerde de eş başkanlık sisteminin uygulandığını görüyoruz. Alevilikte kadın erkek eşittir desekte ne kurumlarımızda kadınlarımız başkanlık koltuğuna oturabiliyor. Ne yönetimlerde yeterli temsiliyet bulabiliyor ne de posta otururken pirin, dedenin yanında eş temsiliyet anlamında yer alabiliyor.
Bugün eş temsiliyet dediğimiz şey, eş başkanlık dediğimiz şey kadınların mücadeleleriyle açığa çıkmış kavramlar. Aleviliğin özü gereği hiç bu tartışmalara girmeden kendiliğinden bunların hayat buluyor olması gerekirdi. Ama Aleviliğin kendiliğinden hayatın bu yönünü kadınların zorlaması gerekiyor. Yani biz kadınlar niye yokuz noktasında ise kadınlar, bunu tartışıyorsa demek ki bir eksiklik bir sıkıntı var. Bir kadın da kendini yetiştiriyorsa, yapabiliyorsa ki bunun önünün açılması en azından engellenmemesi gerekir. Kadının da yine dedeyle pirle aynı posta oturup cem yürütebilmesi gerekiyor.
Kurumlar söz konusu olduğunda da yine hiç tartışmaya mahal vermeden bence direk hayat bulması gereken bir konu. Yani eğer Alevi isek ve Aleviliğin gereği bu diyorsak tartışmadan kabul etmek gerekiyor. Önümüzdeki süreçte biz bu konuya dair çokça tartışacaksak eğer, biz o zaman Aleviliğin özünden uzaklaşmışızdır diye düşünürüm.
“ALEVİ KADINLARININ ÖZGÜN ÖRGÜTLENMESİ GEREKTİĞİNE İNANIYORUM”
Alevi kadınları açısından özgün bir örgütlenme modeline ihtiyaç olduğuna inanıyor musunuz?
Aynur Şahin: Alevi kadınlarının da ayrı bir örgütlenme içinde olmaları gerektiğine inanıyorum ben. Sosyalist örgütlerde, kadınlar kadın sorunundan bahsettiğinde, kadın örgütlenmesinden bahsettiğinde genelde şöyle bir cevap veriliyordu: Sosyalist devrim olduğu zaman kadınların sorunları çözülür. İşte ‘kadın erkek ayrımı yok, insan sorunu var, sınıf sorunu var’ denildi. Bugün de kimi Alevi kurumlarından, önderlerinden, öncü olan veya söz söyleyen veya kendi aramızda böyle sohbet ettiğimiz kimi arkadaşların buna benzer bir söylemi var. İşte ‘Alevilikte kadın erkek ayrımı yok, ikisi de aynı, candır, kadın erkek sorunu değil Alevilik sorunu var, Aleviler kendi sorununu çözdüğü zaman kadın erkek diye bir sorun olmayacak, şeklinde dile getiriyorlar. Ancak pratiğe baktığımız zaman durum böyle değil. Hem günlük hayatımızda hem de Alevi kurumlarında, örgütlerinde baktığımız zaman erkek egemen yapıyı çok rahatlıkla görüyoruz.
Biraz önce de söyledik. Alevi kurumları önemli, niye önemli? İşte Alevilerin bir arada örgütlü bir yaşam sürdürebilmeleri açısından önemli. Kendi sorunlarına ortak çözümler üretebilmeleri açısından önemli. Ancak genel Alevi sorunları içerisinde kadın sorunlarını da çözmeye çalışırsak bu yetersiz kalacaktır. Genel kadın hareketi içerisinde kadının eşitlik, özgürlük mücadelesini veren kadın hareketi, feminist hareket de eğer erkeklerin veya bir kısım sosyalistlerin söylediği bu söyleme, devrim sonrasına bırakma söylemine uyum sağlamış olsaydı, bugün dünyada ve Türkiye’de bir kadın hareketinin gelişmesi mümkün olmazdı.
Kadınlar her şeye rağmen kendi ayrı örgütlülüklerini gerçekleştirdiler, kendi mücadele alanlarını oluşturdular. Mücadele başlıklarını oluşturdular ve bu gün gerek Türkiye’de gerekse dünyada güçlü bir hareket haline geldi. Alevi kadınlar için de aynı şey geçerli. Evet Alevilerin Alevi olmaktan kaynaklı genel sorunları söz konusu. Devletle, toplumla sorunları söz konusu. Alevi kadınları olarak da giderek erilleşen bir inanca dönüşen Alevilik içerisinde kadınlar olarak ayrı bir örgütlenmeye ihtiyaç olduğunu düşünüyorum. Bunu nasıl yaparlar. Hem kurumlar içerisinde ayrı bir örgütlenme kadın meclisi oluşturmak şeklinde olabilir. Alevi kurumlarının çoğunda kadın kolları söz konusu. Kadın kolları dediğiniz zaman yani böyle formalite bir kadın çalışması üretmek durumunda kalıyorsunuz. Ancak Alevi kadınların kadın meclisi gibi talebi de var. Siz bütün Alevi kadınlarını örgütleyerek bu yapı içerisinde söz söyleyebilecek noktaya getirdiğiniz zaman, itiraz edebilecek noktaya getirdiğiniz zaman değişimin önünü de açmış olacaksınız. Çünkü pasifize olmuş, eve, çocuk bakımına mahkum kalmış, erkeğe bağımlı hale gelen kadınların içine konuldukları kabukların dışına, alanın dışına çıkmaya başladıklarını da göreceğiz. Çünkü bunun tarihsel örnekleri de böyle.
Bizlerin de böyle Alevi kadınlar olarak bir özgürlük yanılsamasına da düşmememiz gerekiyor. Alevi kadın örgütlenmesinin önündeki engellerden bir tanesi de bu. Aleviler genel olarak ‘bizim eşitlik özgürlük sorunumuz yok, biz Aleviler zaten eşit ve özgürüz, ayrım yapmıyoruz’ diyor ama pratikte deminden beri de konuştuğumuz bağlamda aslında Alevi kadınlarının ne genel toplum içerisinde ne de Alevilerin kendi toplulukları içerisinde özgür olmadıklarını görebiliriz. Rahat kıyafetler, istediği kıyafetleri giymek, erkeklerle aynı mecliste oturmak, onlarla birlikte içki içmek –ki bunlar ilk olarak özgür olmanın koşuluymuş gibi akla gelebiliyor- bu bir artı olabilir. Pek çok kesime göre bir artı olarak düşünülebilir. Ancak kadınların kadın olmaktan kaynaklı sorunları da söz konusu. Gerek Alevi toplumu içerisinde gerekse Türkiye toplumu içerisindeki sorunlara çözüm üretebilmesi için ayrı örgütlenmesi, ayrı tartışması gerekiyor. Ayrı çalışmalar geliştirmesi gerektiğine inanıyorum.
PİRHA- Yeni anayasa tartışmalarını değerlendiren Alevi Dernekler Federasyonu (ADFE) Genel Başkanı Celal Fırat, “Kendi vatandaşıyla barışık toplumun bütün sorunlarına, sıkıntılarına çözüm üretebilen, halkına sahip çıkan bir Anayasa istiyoruz.” diye konuştu.
Haberin Videosu
72 millete bir nazarla bakıp ‘yol bir sürek bin bir’ şiarıyla yaşayan Aleviler, dünya üzerinde dağılmış bulundukları değişik coğrafyalarda ötekileştirme ve ayrımcılık kavramlarıyla ifade edilebilecek ortak sorunlarla boğuşmaktadır.
Eşit yurttaşlığa dayalı demokratik bir anayasa, zorunlu din derslerinin kaldırılması, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kaldırılması, cemevlerinin ibadethane olarak kabul edilmesi gibi talepleri olan Alevi kurumları da yeni Anayasanın daha çok demokrasi içermesini talep ediyor.
PİRHA’ya konuşan Alevi Dernekler Federasyonu (ADFE) Genel Başkanı Celal Fırat, herkesin kendini özgür bir şekilde ifade edebileceği özgür bir Anayasa istediklerini kaydetti.
ÇOĞULCU DEMOKRATİK BİR ANAYASA
Fırat, nasıl bir anayasa istediklerini şöyle anlattı:
“Kendi vatandaşıyla barışık, toplumun bütün sorunlarını sıkıntılarını çözen ve çözüm üretebilen, halkına sahip çıkan bir anayasa istiyoruz. Çoğulculuk ilkesi içeresinde herkesin rengiyle kökeniyle kendini ifade edebileceği bir anayasa istiyoruz. Kimseyi ötekileştirmeyen çoğulculuğu esas alan demokratik anayasa anlayışını benimsiyoruz.”
Aleviler olarak 72 milleti aynı gözle gören bir inanca sahip olduklarını dile getiren Fırat, 72 milleti aynı gözle gören, halkıyla barışık, kimseyi ötekileştirmeyen bir Anayasa arzuladıklarını vurguladı.
Halkın söylem ve taleplerinin ciddiye alınmadığına işaret eden Fırat, “Bizim yarınlarımızı elimizden alan, doğayı tahrip eden, inançlarımızı katleden, okullarda etkin bir şekilde inancımızın içini boşaltan bir sistemle karşı karşıyayız. Yaşama dair ne varsa bizim idarecilerimiz bunları katletmeye çalışıyorlar” dedi.
“VAR OLAN ANAYASA YAMALI BOHÇA GİBİ”
Mevcut anayasanın elle tutulur hiçbir yönünün olmadığını belirten Fırat, eşit yurttaşlık ilkesinin yurttaşların dili, dini, inancı, cinsiyeti ve ırkı nedeniyle ayrımcılığa maruz bırakılmaksızın hakta ve özgürlükte eşit kabul edilmesini ifade ettiğini ve Anayasanın bu temelde ele alınması gerektiğini vurguladı.
Fırat, son olarak “Biz diyoruz ki ‘yolumuz kıldan ince kılıçtan keskindir’. Neresidir bu, kalp ve beyin arasındaki yoldur. Devlet gerçekten bu iki köprüyü birleştirirse herkes mutlu olur, el ele verir. Sevgi, barış, kardeşlik olur.” diye konuştu.
PİRHA- İstanbul’da taleplerini haykıran kadınlar, eşitlik, özgürlük, adalet, kadın cinayetlerinin son bulması, gerici politikaların bitmesini istedi.
Kadınlar, eşitsizliğe, adaletsizliğe, erkek egemenliğine, ekonomik krize, sömürüye, kadın cinayetlerine, gerici politikalara karşı isyanlarını kuşanarak alanlara çıktılar. İstanbul Bakırköy’den taleplerini haykıran kadınlar, dövizleri, sloganları, zılgıtları ve halaylarıyla miting alanını renklendirdiler.
Mitinge yöresel kıyafetleriyle gelen kadınlar da vardı kucaklarında bebekleriyle gelen kadınlar da. Kucaklarında bebekleriyle gelen kadınlar “Çocuk da yaparım eyleme de giderim, haklarımı da savunurum” mesajları verdiler.
Miting alanında taleplerini PİRHA’ya anlatan kadınlar eşitsizlikten, adaletsizlikten, sömürüden, ekonomik krizden, artan kadın cinayetlerinden, çocuk istismarından ve dayatılan gerici politikalardan şikayetçi.
“KADINLARIN BİRLİKTELİĞİ İÇİN ALANLARDAYIZ”
Elektrik Mühendisleri Odası İstanbul Şube Eski Başkanı Beyza Metin, kadınlara dayatılan gerici politikalara karşı sesini yükseltmek için miting alanında. Kadın mühendislerin çalışma yaşamında erkek mühendislerle eşit koşullarda çalışamadıklarına vurgu yapan Metin, “Daha geçtiğimiz aylar içerisinde bir kadın mühendis patronu tarafından şiddete maruz kaldı. ‘İşe girmeden evvel evlenmeyi düşünüyor musun, çocuk yapacak mısın’ gibi sorular soruluyor ya da kadınlara sözleşmeler imzalatılıyor. Tüm bu gericiliğe karşı kadınların birlikteliği için alanlardayız.” dedi. Yerel seçimlere ilişkin de konuşan Metin, kadınları yerel yönetimlerde görmek istediklerini ve kadın temsiliyeti ön plana çıkaran partilere oy vereceklerini söyledi.
Erkek egemenliğine, kadın cinayetlerine karşı olduğu için alanlarda olan Kader Bozbay, geçtiğimiz günlerde gündeme gelen çocuk istismarcılarına evlilik affı yasasını eleştirerek bu tür yasalara karşı kadınların hep birlikte ses çıkarması gerektiğini vurguladı.
“BU ÖLÜM SESSİZLİĞİ BİZİ DE BULACAK”
Kadınların öldürülmesine karşı alanlarda olan Hazal Kartal da “Biz kadınlar birlikte varız, var olacağız. Bu ülkeyi kadınlar yönetecek.” dedi. Savaşsız, kimsenin ölmediği bir ülkede yaşamak istediklerini dile getiren Kartal, Leyla Güven’in açlık grevine dikkat çekerek “Neden bu kadar sessiziz. Ölüm sessizliği nereye kadar. Bir gün bu ölüm sessizliği bizi de bulacak. Lütfen sessiz kalmayalım, sesimizi yükseltelim. Bu ülkede hepimiz barış içinde yaşayabiliriz.” şeklinde konuştu.
“ALEVİ KADINLAR ALANLARDA OLMALI”
Bir Alevi kadın olarak alanlarda olan Sümbül Beltir ise mitinge katılımın azlığını eleştirerek “Bir içe çekilmişlik var, bu da bizim hayrımıza değil.” dedi. Alevi kadınların hakları için alanlarda olmaları gerektiğine değinen Beltir, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Alevileri ötekileştirici söylemlerini hatırlatarak “Buna karşı güçlü bir ses vermemiz gerekiyor. Bu yüzden alanlarda olmalıyız. Kendi inancımıza, yolumuza, gençlerimize sahip çıkmamız gerekiyor. Bunu da ancak kadınlar başarabilir çünkü kadınlar gittikleri her yere inançla gidiyorlar.” şeklinde ifade etti.
“KADINLAR ARTIK İTAAT ETMİYOR”
Özgür Genç Kadın üyesi Tanya Kara da kadın cinayetlerine, homofobiye, transfobiye, artan çocuk istismarına karşı isyanını kuşanıp çıkan kadınlardan biri. Kadınların artık itaat etmediklerini ve sokaklarda özgürlük istediklerini belirten Kara, yaşadıkları alanlarda kadın yönetim tarzını istediklerini ve kadın adayları desteklediklerini söyledi.
Barış, özgürlük ve adalet istediği için alanlarda olan kadınlar taşıdıkları dövizler ve attıkları sloganlarla Leyla Güven’in taleplerini de haykırdılar. Anadillerinde konuşan kadınlar Leyla Güven’in yaşaması için bir an önce adım atılmasını talep ettiler.