Etiket: Faik Bulut

  • Mersin’de ‘Orta Doğu’da Barışa Giden Yol’ panelinde barış vurgusu yapıldı- VİDEO

    Mersin’de ‘Orta Doğu’da Barışa Giden Yol’ panelinde barış vurgusu yapıldı- VİDEO

    PİRHA- Mersin’de düzenlenen ‘Orta Doğu’da Barışa Giden Yol’ panelinde konuşan Faik Bulut, bölgedeki dış dinamiklerin etkisini vurgularken, Dr. Metin Bakkalcı ise “Geçiş Dönemi Adaleti”nin önemine dikkat çekti. Konuşmalar, Kürt meselesi ve barışın toplumsal temelleri üzerine derinlemesine bir değerlendirme sundu.

    Mersin Emek ve Demokrasi Platformu, Orta Doğu’daki güncel gelişmeleri ve barış sürecini tartışmak amacıyla “Orta Doğu’da Barışa Giden Yol” başlıklı bir panel düzenledi. Yenişehir Belediyesi Akademi Salonu’nda gerçekleştirilen panelin moderatörlüğünü Özge Göncü üstlendi. Panelde konuşmacı olarak yer alan araştırmacı gazeteci Faik Bulut ve Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) Başkanı Dr. Metin Bakkalcı, Orta Doğu’daki barış süreci üzerine önemli değerlendirmelerde bulundular.

    Faik Bulut, “Güncel Gelişmelerle Orta Doğu’da Barış” başlıklı konuşmasında, bölgedeki çatışmaların arka planındaki dengelerden ve barış sürecinin sebeplerine değindi. Dr. Metin Bakkalcı ise, “İnsan Hakları Perspektifinde Geçiş Dönemi Adaleti” başlıklı konuşmasında, barış süreçlerinde adaletin sağlanmasının ne denli önemli olduğuna dikkat çekti.

    “DEVLET, ÖCALAN’LA MASAYA OTURMAK ZORUNDA KALDI”

    Panelde ilk olarak konuşan Faik Bulut, İngiltere ve Amerika’nın Orta Doğu’daki bütün silahlı örgütlerin ortadan kaldırılma kararı aldığını ve buradan doğru Türkiye’de sürecin başlamasında dış dinamiklerin etkisi olduğuna dikkat çekti. Bulut, barış süreci denklemine dair şunları söyledi:

    “Türkiye’de sürecin başlamasında dış dinamiklerin etkisi oldu. ‘Kürt meselesini çözmezseniz ülke oldukça karışacak’ denmesi üzerine süreç başladı. Bölgedeki silahlı örgütlerin tamamını silahsızlandırmak istediler. Hizbullah’ta başarılı oldular. Gazze’de barış olsa da olmasa da Hamas’ı silahsızlandırıp devre dışı bırakacaklar. Kürtlere gelince ise; Kürtlerin kitlesi fazla olduğu için silahsızlandırıp devre dışı bırakamayacaklarını çok iyi biliyorlar. Türkiye’ye ‘bunun çaresine bakmanız lazım. Bu işi çözün bölgedeki Kürtlerin tamamının himayesini size veririz’ dedi Amerika. Bunu MİT Başkanı İbrahim Kalın 4 ay önce bir gazeteci ile sohbetinde ‘biz Kürtlerin hamiliğine soyunacağız’ diyerek destekledi. Dış şartlar ve iç şartlar mevcut iktidarı Öcalan’la oturmaya mecbur etti. Öcalan da öbür türlü olmayacağını bildiği için masaya oturdu.

    Burada Abdullah Öcalan ilginç bir şey yaptı; Türkiye’de başka bir devlet istemenin mümkün olmayacağını kavradı. ‘Özerklik, federalizm, kültüralizm de istemiyoruz, radikal demokrasi istiyoruz’ dedi. 2 sene önce Rojava’da toplumsal sözleşme hayata geçti. Bu sözleşme, toplumun renkleri olan insanların demokrasi, özgürlük, eşitlik temelinde yeni bir toplum inşa etmeyi savunuyor. Öcalan’ın da talebi bu yönde oldu aslında.”

    AKP’nin barışın toplumsallaşması adına hiçbir adım atmadığını ve bu sürece dair samimi olmadığını söyleyen Bulut, DEM Parti’nin ise bunu yapmaya çalıştığını ancak kendi çeperinde yapmasının eksiklik doğurduğunu kaydetti. Bulut, son olarak bu süreçte DEM Parti’nin daha aktif olması gerektiğinin altını çizdi.

    “GEÇMİŞ ACILARLA YÜZLEŞİLMELİ”

    Metin Bakkalcı ise, Barış ve Demokratik Toplum sürecinde ‘Geçiş Dönemi Adaleti’nin önemine vurgu yapan bir sunum yaptı. Bu kavramın geçmişle yüzleşmeyi ve travmatik belleğin onarılmasını odağına aldığını belirtti. Bakkalcı, Numan Kurtulmuş’un, komisyondaki “Amaç geçmişin tartışmalarını tekrar etmek değildir, ortak geleceği kurabilmek için kararlılığımızı artırmaktır. Bu iki hususun acılarımızı yarıştırmamak ve geçmişte olanları bugüne taşımamak lazım” sözlerini hatırlatan Bakkalcı, “Geçiş dönemi adaleti çatışma sırasında veya baskıcı bir rejim tarafından işlenen geçmiş suçlarla yüzleşilmesi ve adaletin tesis edilmesini kapsar. Geçiş dönemi adaleti insan hakları temelli bir sorun çözüm yöntemi olarak ele almalı. Bütün acıları, suçları ve travmatik belleği sıfırlamaya çalışıyorlar. Oysa ki travmanın yaralarının onarılması gerekiyor. Ve bu onarma da ötekiyle yapılacak empati ile başlar” dedi.

    PKK’nin silah bırakmasının kendi başına çok önemli olduğunun altını çizen Bakkalcı, “Silah bırakma kendi başına çok önemli. Buranın özgürleştirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Bunun güvence altına alınması gerekiyor. Bu noktada hepimize görevler düşüyor. Kürt meselesinin diyalog ve müzakareye dayalı olarak şiddeti dışlayan yöntemlerle çözümü doğrultusunda ilerlemeli. Bu noktada Kürtlerin temel haklarının teminata alınması gereken programlar yapılması gerekiyor” diye konuştu.

    Panel, soru ve cevapların ardından sona erdi.

    PİRHA/ MERSİN

  • Mersin’de ‘Orta Doğu’da Barışa Giden Yol’ panelinde barış vurgusu yapıldı- VİDEO

    PİRHA- Mersin’de düzenlenen ‘Orta Doğu’da Barışa Giden Yol’ panelinde konuşan Faik Bulut, bölgedeki dış dinamiklerin etkisini vurgularken, Dr. Metin Bakkalcı ise “Geçiş Dönemi Adaleti”nin önemine dikkat çekti. Konuşmalar, Kürt meselesi ve barışın toplumsal temelleri üzerine derinlemesine bir değerlendirme sundu.

    Mersin Emek ve Demokrasi Platformu, Orta Doğu’daki güncel gelişmeleri ve barış sürecini tartışmak amacıyla “Orta Doğu’da Barışa Giden Yol” başlıklı bir panel düzenledi. Yenişehir Belediyesi Akademi Salonu’nda gerçekleştirilen panelin moderatörlüğünü Özge Göncü üstlendi. Panelde konuşmacı olarak yer alan araştırmacı gazeteci Faik Bulut ve Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) Başkanı Dr. Metin Bakkalcı, Orta Doğu’daki barış süreci üzerine önemli değerlendirmelerde bulundular.

    Faik Bulut, “Güncel Gelişmelerle Orta Doğu’da Barış” başlıklı konuşmasında, bölgedeki çatışmaların arka planındaki dengelerden ve barış sürecinin sebeplerine değindi. Dr. Metin Bakkalcı ise, “İnsan Hakları Perspektifinde Geçiş Dönemi Adaleti” başlıklı konuşmasında, barış süreçlerinde adaletin sağlanmasının ne denli önemli olduğuna dikkat çekti.

    “DEVLET, ÖCALAN’LA MASAYA OTURMAK ZORUNDA KALDI”

    Panelde ilk olarak konuşan Faik Bulut, İngiltere ve Amerika’nın Orta Doğu’daki bütün silahlı örgütlerin ortadan kaldırılma kararı aldığını ve buradan doğru Türkiye’de sürecin başlamasında dış dinamiklerin etkisi olduğuna dikkat çekti. Bulut, barış süreci denklemine dair şunları söyledi:

    “Türkiye’de sürecin başlamasında dış dinamiklerin etkisi oldu. ‘Kürt meselesini çözmezseniz ülke oldukça karışacak’ denmesi üzerine süreç başladı. Bölgedeki silahlı örgütlerin tamamını silahsızlandırmak istediler. Hizbullah’ta başarılı oldular. Gazze’de barış olsa da olmasa da Hamas’ı silahsızlandırıp devre dışı bırakacaklar. Kürtlere gelince ise; Kürtlerin kitlesi fazla olduğu için silahsızlandırıp devre dışı bırakamayacaklarını çok iyi biliyorlar. Türkiye’ye ‘bunun çaresine bakmanız lazım. Bu işi çözün bölgedeki Kürtlerin tamamının himayesini size veririz’ dedi Amerika. Bunu MİT Başkanı İbrahim Kalın 4 ay önce bir gazeteci ile sohbetinde ‘biz Kürtlerin hamiliğine soyunacağız’ diyerek destekledi. Dış şartlar ve iç şartlar mevcut iktidarı Öcalan’la oturmaya mecbur etti. Öcalan da öbür türlü olmayacağını bildiği için masaya oturdu.

    Burada Abdullah Öcalan ilginç bir şey yaptı; Türkiye’de başka bir devlet istemenin mümkün olmayacağını kavradı. ‘Özerklik, federalizm, kültüralizm de istemiyoruz, radikal demokrasi istiyoruz’ dedi. 2 sene önce Rojava’da toplumsal sözleşme hayata geçti. Bu sözleşme, toplumun renkleri olan insanların demokrasi, özgürlük, eşitlik temelinde yeni bir toplum inşa etmeyi savunuyor. Öcalan’ın da talebi bu yönde oldu aslında.”

    AKP’nin barışın toplumsallaşması adına hiçbir adım atmadığını ve bu sürece dair samimi olmadığını söyleyen Bulut, DEM Parti’nin ise bunu yapmaya çalıştığını ancak kendi çeperinde yapmasının eksiklik doğurduğunu kaydetti. Bulut, son olarak bu süreçte DEM Parti’nin daha aktif olması gerektiğinin altını çizdi.

    “GEÇMİŞ ACILARLA YÜZLEŞİLMELİ”

    Metin Bakkalcı ise, Barış ve Demokratik Toplum sürecinde ‘Geçiş Dönemi Adaleti’nin önemine vurgu yapan bir sunum yaptı. Bu kavramın geçmişle yüzleşmeyi ve travmatik belleğin onarılmasını odağına aldığını belirtti. Bakkalcı, Numan Kurtulmuş’un, komisyondaki “Amaç geçmişin tartışmalarını tekrar etmek değildir, ortak geleceği kurabilmek için kararlılığımızı artırmaktır. Bu iki hususun acılarımızı yarıştırmamak ve geçmişte olanları bugüne taşımamak lazım” sözlerini hatırlatan Bakkalcı, “Geçiş dönemi adaleti çatışma sırasında veya baskıcı bir rejim tarafından işlenen geçmiş suçlarla yüzleşilmesi ve adaletin tesis edilmesini kapsar. Geçiş dönemi adaleti insan hakları temelli bir sorun çözüm yöntemi olarak ele almalı. Bütün acıları, suçları ve travmatik belleği sıfırlamaya çalışıyorlar. Oysa ki travmanın yaralarının onarılması gerekiyor. Ve bu onarma da ötekiyle yapılacak empati ile başlar” dedi.

    PKK’nin silah bırakmasının kendi başına çok önemli olduğunun altını çizen Bakkalcı, “Silah bırakma kendi başına çok önemli. Buranın özgürleştirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Bunun güvence altına alınması gerekiyor. Bu noktada hepimize görevler düşüyor. Kürt meselesinin diyalog ve müzakareye dayalı olarak şiddeti dışlayan yöntemlerle çözümü doğrultusunda ilerlemeli. Bu noktada Kürtlerin temel haklarının teminata alınması gereken programlar yapılması gerekiyor” diye konuştu.

    Panel, soru ve cevapların ardından sona erdi.

    PİRHA/ MERSİN

  • ‘Colani ve Mazlum Abdi’nin yaptığı anlaşma Türkiye’yi rahatsız etti’-VİDEO

    ‘Colani ve Mazlum Abdi’nin yaptığı anlaşma Türkiye’yi rahatsız etti’-VİDEO

    PİRHA- İHD Mersin Şubesi’nin düzenlediği panelde konuşan Avukat Eren Keskin, silahların sustuğu dönemde ‘geçiş dönemi adaleti’nin sağlanması gerektiğinin altını çizerek, “Süreç başladı, peki hasta mahpusların durumu ne olacak?” diye sordu. Araştırmacı-Yazar Faik Bulut ise, Colani ve Mazlum Abdi’nin anlaşmasının Türkiye’yi rahatsız ettiğini belirterek, “Türkiye’nin artık uzlaşmaktan başka bir seçeneği yoktu” dedi.

    İHD Mersin Şubesi, “Ortadoğu’daki son gelişmeler, savaş, barış” konulu panel düzenledi. Panelin kolaylaştırıcılığını İHD MYK Üyesi Hakkı Demir yaparken, İHD Eş Genel Başkanı Avukat Eren Keskin ve Araştırmacı-Yazar Faik Bulut konuşmacı olarak katıldı.

    İHD Mersin Şube Eş Başkanları Zümeyra Oğuz ve Gazi İnci açılış konuşması yaptı.

    “ROJAVA’DAKİ DURUM SÜREÇTE ÖNCELİKLİ BİR NOKTAYA TAŞINDI

    Araştırmacı-Yazar Faik Bulut, Ortadoğu’daki dengelerin hızlıca değiştiğini belirterek, şunları ifade etti:

    “Amerika’nın bilgisi dahilinde, İngiltere’nin planı çerçevesinde Şam düştü. Suriye ordusu direnmiş olsaydı çok büyük bir kayıp olacaktı. HTŞ gidip Şam’a oturdu. Türkiye’nin esas derdi Kürtlerin Rojava’daki askeri ve siyasi varlığını ortadan kaldırmaktı. Türkiye HTŞ üzerinden bu işi halledelim düşüncesindeydi. Avrupa özellikle de İngiltere Şam’a akın etti. Fransa, NATO, Amerika gidip Colani’yle görüştü. Bu böyle olunca Batı Colani’yle görüşürken şartlarımız var dedi. Geniş bir ittifak kurması istendi. Amerika’da Türkiye’ye giderek Kürtlere uzlaşmaya bakın dedi. Türkiye HTŞ’yle görüştüğünde ‘SDG’yi halledin ya da biz operasyon yapacağız” diye konuşuldu. Tüm bunların üstüne İngiltere ve Amerika devreye girdi; Türkiye’nin Kürtlerle ilişki kurmasını istedi. Türkiye ister istemez bunu yapmak zorunda kaldı.

    Devletin uzlaşmaya yanaşmayan tarafı kayyım atayarak, operasyon yaparak “terörle mücadele” yürütmek istedi. Uzlaşmacı kanadı ise Bahçeli’yi ikna ederek, Kürtlerle ilişki kurmasını sağladı. Süreçte böyle gelişti ve İmralı görüşmelerine yansıdı. O görüşmelerin içinde Rojava’daki durum öncelikli bir noktaya taşındı. Centkom aracılığıyla Şam’da Mazlum Abdi ve Colani görüştü. Uluslararası güçlerin dahiliyetinde anlaşmaya varıldı. Türkiye’nin bunu yeterince içine sindirdiğini düşünmüyorum.”

    Barış sürecin gelişmesinde dış etkenlerin olduğunu aktaran Bulut, “Türkiye’nin artık uzalşmaktan başka bir seçeneği yoktu. Öcalan sıradışı bir yol izledi. Bundan sonra demokratik hukuk temelinde sorunun çözümü önemlidir. Sürecin desteklenmesi gerekiyor. Sürece dahil olma durumunun daha fazla olacağını düşünüyorum. Öcalan, bu öneriyle Kürtlerin birliğini sağladı. Ortak mücadele etme bakımında önemli görüyorum. Bu mücadele aynı zamanda Türkiye’nin elinden silahı aldı” dedi.

    “ESAD GİTTİĞİNDE ALEVİLER SEVİNDİ”

    Suriye’nin en örgütsüz kesimin Aleviler olduğunun altını çizen Bulut, “Baba ve Esad iktidarı ele geçirdiğinde azınlıklar ittifakı yaptı. Çok geçmedi öyle olmadığı anlaşıldı. Esad Emevi Camii’ne gitti Sünni oldu. Aleviler o dönemden bu yana örgütsüz. Beşar Esad cihatçılara karşı tek dayanağı olarak Alevileri kullandı. Aleviler’de Esad yönetiminde cefa gördüler. Gittiğinde sevindiler. Gelenlerde cihatçı ve adam kesmeye müsaittirler. Colani geldi, Suriye’nin hepsine huzur getirmeyeceği görüldü. Katar gazetesi çok net bir şey ortaya koydu; Cİhat için İdlib’de çağrı yapanlar, Türkiye’nin desteklediği örgütler, Özbek, Uygur cihadistler Alevi kıyımı yaptılar. İş kötüye gidince Amerika ve İngiltere harekete geçti ve SDG devreye girdi” diye konuştu.

    “SDG’NİN DAHA AKTİF OLDUĞU BİR DÖNEMDE AZINLIKLAR DAHA RAHAT OLACAK”

    Kuzey Doğu Suriye halkının Alevi katliamına ses yükselttiğine dikkat çeken Bulut, “SDG Alevi katliamına karşı askeri müdahale yerine anlaşarak Alevileri korumaya çalıştılar. Anlaşmanın birinci maddesine bakarsanız her kimlik ve inancın barış içinde yaşamasını içeriyor. Türkiye bu anlaşmadan memnun kalmadı. Türkiye bu anlaşmayı bozmak istiyor ama uluslararası güçler bunu engelliyor. Okuduğum gazeteler Mazlum Abdi’nin ‘kimsesizlerin sesi’ diyerek azınlıkların temsilcisi ilan ettiler. Bu yol kolay bir yol değil. İngilizlerin Alevileri ve Kürtleri ihmal etme durumu değişti. Dolayısyla Aleviler daha iyi bir durumda olacaklar. SDG’nin daha aktif olduğu bir dönemde azınlıklar daha rahat olacaklar” şeklinde konuştu.

    “BARIŞ SÖZCÜĞÜ İLE ORTAYA ÇIKAN HER SÜRECİ DESTEKLİYORUZ”

    İHD Eş Genel Başkanı Eren Keskin, yeni bir sürecin yaşandığını vurgulayarak, şunları dile getirdi:

    “Aslında Kürt meselesi bir uluslararası bir meseledir. Dört parçaya ayrılmış haklarını savunmuş halkın direniş tarihidir. Bahçeli’ye bir vahi inmedi. Görüşmelerin merkezinde Rojava’daki gelişmelerin etkisi oldu. Sürecin nereye evrildiğini bilmiyoruz. Hala kayyım atanıyor, siyasetçiler, gazeteciler ve binlerce insan cezaevinde. Barış sözcüğü ile ortaya çıkan her süreci destekliyoruz. Savaşta da bir değişim yaşandığı bir dönemde silahlar tabiki sussun. Ama sustuğu dönemde geçiş dönemi adaletinin sağlanması lazım. Acılarımızın telafi edilmesi gerekiyor. Herkesin kendi noktasında o kadar çok talebi varki. İktidar ve muhalefet anı akılda hareket ediyor. Devlet aklı muhalefete de işlemiş durumda. Resmi ideolojinin bu kadar içselleştiği bir ortamda ne kadar sonuç alabiliriz şüphesini taşıyorum. Kürtlerin her dört parçada verdiği mücadele Bahçeli’yi bu noktaya taşıdı. Kürtlerin iç barışının çok önemli olduğunu düşünüyorum.

    BUGÜN NE YAŞIYORSAK 90’LAR YETERİNCE KONUŞULMADIĞI İÇİNDİR

    İfade ve örgütlenme özgürlüğü yasalarda olmasına rağmen kullandırılmıyor. Buradaki tüm hak ihlallerine AB ortak olduğunu düşünüyorum. Mülteci meselesinden dolayı görmezlikten geliyorlar. Dünyada bir insan hakları krizi var. Savaşlar, sığınmacı hareketini arttırıyor. Buda milliyetçilik, ırkçılık Avrupa’da artıyor. Bugün ne yaşıyorsak 90’lar yeterince konuşulmadığı içindir. Bugün o günleri yüksek sesle dillendirmeliyiz. Bu coğrafyada yüzde 15-20 biat etmeyen bir topluluk var. Çok haklı olduğumuz halde yeteri düzeyde karşılık bulmuyor.

    HASTA MAHPUSLARIN DURUMU NE OLACAK?

    2 bine yakın hasta tutsak var. Neden bırakılmıyorlar. Süreç başladı, peki hasta mahpusların durumu ne olacak? Peki muhalefetin derdin de mi, hayır. Sendikaların gündeminde mi, hayır. Suriye’deki savaşa ayrılan parayı bir sendika söyledi mi?

    Kadınların katledilmelerini siyasetin nefret dilinden ayrı değerlendiremeyiz. Kürdistan’da verilen bir mücadele sonucu İstanbul Sözleşmesi imzalandı. Ama iktidarın siyasi tavrı değişmesinin ardından imza çekildi. İstanbul Sözleşmesi’nin imza çekilmesinin ardından şiddet ve katliamı arttı. Kadının barışa ihtiyacı var. Barışın içini doldurarak talep edenin Kürt halkı ve annesi olduğunu söylemeliyim. İçinin doldurulması gerekiyor. 90’ıncı maddeye uyulsa bile birçok şey değişir. Bu kadar basit. Ama göreceğiz. Umutsuz bakmamak gerekiyor. Acılar son bulsun, yaşanan acılarında telafisi olsun. Bu süreçte bizlere çok büyük görev düşüyor. Birliğe ve beraber mücadeleye çok ihtiyaç var. Öcalan’ın alanının açılması gerekiyor.”

    Panel soru-cevapla sona erdi.

    PİRHA/MERSİN

  • Mersin’de ‘Ortadoğu’da Savaş ve Barış’ paneli: Barış dilini hakim kılacağız – VİDEO

    Mersin’de ‘Ortadoğu’da Savaş ve Barış’ paneli: Barış dilini hakim kılacağız – VİDEO

    PİRHA- 11 Ocak Cumartesi günü ‘Ortadoğu’daki Son Gelişmeler, Savaş ve Barış’ konulu panel düzenleyeceklerini duyuran İHD Mersin Eş Başkanı Zümeyra Oğuz, “Türkiye’de yeni bir süreç başlıyor. Bizler de sürece bu panelle katkı sunalım istedik” dedi.

    İnsan Hakları Derneği (İHD) Mersin Şubesi 11 Ocak Cumartesi günü ‘Ortadoğu’daki Son Gelişmeler, Savaş ve Barış’ başlıklı bir panel gerçekleştiricek. Saat 14.00’te MBB Kongre ve Sergi Sarayı’nda yapılacak panelde Araştırmacı-Yazar Faik Bulut ve İHD Eş Genel Başkanı Eren Keskin konuşmacı olarak yer alacak.

    “MERSİN’DE BARIŞ DİLİNİ HAKİM KILACAĞIZ” 

    İHD Mersin Şube Eş başkanı Zümeyra Oğuz, Ortadoğu’da uzun yıllardır süren kaos ve savaş ortamının etkilerinin Türkiye’ye de sirayet ettiğini belirtti. Ülkede yeniden bir barış sürecinin başladığını dile getiren Oğuz, bu sürece hak savunucuları olarak katkı sunmak amacıyla bu paneli düzenlediklerini söyledi.

    Zümeyra Oğuz, şu ifadeleri kullandı:

    “Yoğunca tartışılan Kürtlerin bu ülkedeki gerçekliği ve yine savaşın yol açtığı yıkıma dair Abdullah Öcalan’a Meclis tarafından çağrıda bulunuldu. Bu coğrafyada en çok ihtiyaç duyduğu barışı tartışacağımız ve barışı bütün dillerde söyleyeceğimiz bir sürece girmiş bulunmaktayız. Mersin’de ne yapabilirizi tartışırken bir panelle bu sürece katkı sunacağımızı düşündük ve Ortadoğu’daki savaşları, ülkemizdeki barışı tartışacağımız bu paneli düzenleme kararı aldık. Ortadoğu konusunda derin birikime sahip Faik Bulut ve insan hakları alanında duayen olarak kabul edilen Eren Keskin konuşmacı olarak yer alacak. 11 Ocak Cumartesi günü Mersin’de barış dilini hakim kılacağımız, barışı derinlikli tartışabileceğimiz, savaşın yıkıcılığını ifade edebileceğimiz bir panel gerçekleştireceğiz. Ve bu panele tüm kesimleri bekliyoruz.”

    Fatoş SARIKAYA/ MERSİN

  • ‘Tunceli Sempozyumu’na Araştırmacı Yazarlardan tepki: Amaç beyin yıkamak, gençliği etkilemek!

    ‘Tunceli Sempozyumu’na Araştırmacı Yazarlardan tepki: Amaç beyin yıkamak, gençliği etkilemek!

    PİRHA- AKP hükümetinin gerçekleştireceği “Tunceli Sempozyumu” programına tepkiler gelmeye devam ediyor. Araştırmacı-Yazar Hüseyin Ayrılmaz, “Sempozyumla amaçlanan, günümüzdeki araştırmalar sonucu boşa düşen Horasan ideasını yeniden gündemleştirmek ve gençliği etkileme çabasıdır” dedi. Araştırmacı-Yazar Mehmet Bayrak ise ” Horasan, Cumhuriyet Dönemi’nden itibaren kimlik karartmada pilot bölge olarak kullanıldı” diye konuştu. Yazar Faik Bulut da ‘Horasan’dan gelen Alevilerin hepsi Türktür’ anlayışının bir parçasıdır. Bir çeşit beyin yıkamadır” ifadesini kullandı. 

    AKP hükümetinin Dersim’deki asimilasyon faaliyetleri çeşitli yöntemlerle sürüyor. Tunceli Valiliği’nin koordinasyonuyla, Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı ve Munzur Üniversitesi işbirliğiyle, 16-17 Ekim 2024 tarihlerinde Munzur Üniversitesi’nde “Anadolu’nun Horasan’ı Tunceli Sempozyumu” gerçekleşecek.

    HÜSEYİN AYRILMAZ: AMAÇLARI, BOŞA DÜŞEN HORASAN İDEASINI YENİDEN GÜNDEMLEŞTİRMEK

    Araştırmacı-Yazar Hüseyin Ayrılmaz, sempozyumla amaçlananın Horasan ideasının yeniden gündemleştirilmesi ve gençliği etkileme çabası olduğunu belirterek şunları söyledi:

    “Burada konusunu yaptıkları mevzuların hiçbirine biz yabancı değiliz. 100 yıllık tarihi içinde defalarca tekrarlanan sistemin idealarıdır. Bu Alevi inancı üzerindeki ideayı, ilk defa İttihatçılar ortaya attı. Dersimlilerin kim olduğu ve inancının ne olduğunu İttihatçılar öne sürdü. Aleviler için sahte kitaplar yazıldı. Ve bu inancı çarpıtmak için bir sürü tez ileri sürüldü. Bugün Tunceli Horasan Sempozyumu’yla hedeflenen onun tekrarıdır. Dersimliler dolayısıyla bu tezlerin, söylemlerin yabancısı değil. 12 Eylül’de köylerimize camiler yapıldı. Çocuklarımız imam hatip okullarına götürüldü. O yıllarda da kim olduğumuzun tarifleri yapıldı. Ama 100 yıldır tekrarlanan bu düşünceye rağmen Dersim halkı, bu yalanlara itibar etmedi. Ve hafızasına bağlı kaldı. Diline, inancına, kültürüne olan bağlılığını devam ettirdi. Dersim dün Aleviliğini nasıl yaşıyorduysa bugün de aynı şekilde yaşıyor. Birilerinin onun Aleviliğini tarif etmesine ihtiyacı yoktur. Ve bu yalanlara da inanmaz. Kim olduğunu biliyor ve yolunu, erkanını da ona göre yürütüyor. Sempozyumla amaçlanan, günümüzdeki araştırmalar sonucu boşa düşen Horasan ideasını yeniden gündemleştirmek ve gençliği etkileme çabasıdır.”

    MEHMET BAYRAK: HORASAN GEÇMİŞTEN BERİ KİMLİK KARARTMADA PİLOT BÖLGE OLARAK KULLANILDI

    Araştırmacı-Yazar Mehmet Bayrak da Horasan’ın geçmişten bu yana, özellikle de Cumhuriyet Dönemi’nden itibaren kimlik karartmada bir pilot bölge olarak kullanıldığını belirterek, şu ifadeleri kullandı:

    “Horasan 7 Kürt Alevi yerleşiminden biridir. Bu tarihsel olarak bir gerçekliktir. Kürtlerin Horasan’daki varlığı sadece Horasan’ın Safevilere geçmesinden itibaren gerçekleşmiyor. Önceden de, Sasaniler döneminde de Horasan’da önemli bir Kürt varlığı var. Esas olarak Kürtlerin orada yoğunlaşması Safevilerin, Horasan’ı Özbeklerden ve Türkmenlerden almasından sonradır. Horasan’ın alınması Şah İsmail döneminde oluyor. Şah İsmail fethediyor, kendi topraklarına katıyor ama Sünni, Müslüman Özbekler sürekli olarak Horasan’ı kendilerine tekrar bağlamak için yoğun bir çaba içine giriyorlar.

    Şah İsmail döneminde başlayıp, 16. Yüzyılın başlarında başlayıp 17. Yüzyıla kadar devam eden, yüz yıl devam eden bir savaş serüveni var. Kasr-ı Şirin Antlaşması’na kadar Dersim’in önemli bir bölümü Safevilere bağlı, bu nedenle Şah İsmail politika olarak; özellikle Urmiye bölgesinde Yaresan Kürtleri, Kızılbaş Kürtleri Horasan’a götürüyor ve yerleştiriyor. Kasr-ı Şirin Anlaşması ile sınırlar belirlenince oraya daha önce yerleştirilmiş olan Kızılbaş Kürt aşiretlerinden önemli bir bölümü eski topraklarına geri döndü. Horasan’dan gelme olayının aslı bu iken, bu bir tarihsel, toplumsal gerçeklik iken resmi ideoloji, resmi kültür politikaları bunu saptırarak, içini boşaltarak sanki Kızılbaş Kürtler köken olarak Türk Müslümanlarıymış, oradan çıkmış gelmişler gibi yansıtılır. Eskiden beri kimlik karartmada Horasan bir pilot bölge olarak kullanıldı. Şimdi yapılmak istenilen yine budur.
    Devletin yapmak istediği, ön ayak olduğu Horasan olgusunun aslı budur. Özellikle Horasan, İttihatçılar döneminden bu tarafa, Cumhuriyet Döneminde özellikle bir kimlik karartmada bir pilot bölge olarak kullanıldı. Kızılbaş Kürtlerin, Türkleştirilmesi ve giderek İslamlaştırılması hedeflenmişti. Sempozyum buna katkı olarak düzenlenmiş bir toplantıdır.”

    FAİK BULUT: DEVLET, DEVLET ALEVİLİĞİ KURMAK İSTİYOR

    Gazeteci-Yazar Faik Bulut ise yapılması planlanan sempozyuma ilişkin, “Devletin politikası bellidir. ‘Horasan’dan gelenler Türktür ve oradan gelen Alevilerin hepsi Türktür’ anlayışının bir parçasıdır. Bir çeşit beyin yıkamadır. Bu anlayış Cumhuriyet Dönemi’nden beri süre gelir. Dersim, Bingöl çevresine özgü bir Alevilik, hakikat Aleviliği dediğimiz bir Alevilik vardır. Devlet istiyor ki ‘devlet Aleviliği’ kursun. Bu Karaman Beyliği, Keykubad’tan beri devam eden bir politikadır. Bu politikayı sürdürüyorlar” dedi.

    İLGİLİ HABERLER:

    >Fırat Meclis’ten seslendi: Tunceli Sempozyumu Dersim’in inancına, diline saldırı girişimidir-VİDEO

    >Kordu: ‘Tunceli sempozyumu’ Devletin Dersim’i Türkleştirme, Sünnileştirme çabası-VİDEO

    >Kete’den ‘Tunceli Sempozyumu’na tepki: Dersim’deki Ra Heq inancını tüketme planıdır-VİDEO

    >Kurumlardan ‘Tunceli Sempozyumu’na tepki: Kırmanciye topraklarımızı anlam kaybına uğratma amaçlı

    >Afişe adını yazdılar; Ali Önal Dede’den tepki: Tunceli Sempozyumu’na katılmıyorum

    >DAM’dan ‘Tunceli Sempozyumu’ tepkisi: Dersim halkının yeni bir tarih anlatımına ihtiyacı yok!

    >‘Munzur Üniversitesi, Cemevi Başkanlığı ve Dedeler Meclisi; Dersim’in inancını, kimliğini yok etmek istiyor!’

    >Özcan’dan ‘Tunceli Sempozyumu’na tepki: İktidarın Alevilere yönelik politikasının devamı-VİDEO

    >FEDA’dan AKP’nin ‘Tunceli Sempozyumu’na tepki: Devletin uğursuz faaliyeti; Aleviliğe saldırısı

    > Kaplan’dan ‘Tunceli Sempozyumu’na tepki: Dersim’e yaptıklarını görmemek yola ihanettir 

  • Orta Doğu’daki savaşlar, Gazze odağında konuşuldu- VİDEO

    Orta Doğu’daki savaşlar, Gazze odağında konuşuldu- VİDEO

    PİRHA- “Nakba’dan Gazze’ye Orta Doğu’da bitmeyen savaş” adlı panelde, İsrail’in Filistinlilere yaptığı soykırım, Filistin üzerinden yapılan küresel savaş politikalarına ve ülkelerin stratejik hamlelerine ilişkin konuşuldu.

    Mersin 68’liler Derneği’nin düzenlemiş olduğu “Nakba’dan Gazze’ye Ortadoğu’da bitmeyen savaş” adlı panel, Mersin Ticaret ve Sanayi Odası’nda yapıldı. Kolaylaştırıcının Prof. Dr. Ayşegül Yılgör’ün olduğu panelde Yazar Faik Bulut, DEM Parti Van Milletvekili Sinan Çiftyürek ve Yazar Adil Okay konuşmacı olarak yer aldı.

    Panel, Filistin direnişini anlatan sinevizyon gösterimi ile başladı. Ardından Mersin 68’liler Derneği Başkanı Hasan Kapıkıran, İsrail’in Filistinlilere uyguladığı soykırımı kınamak, kamuoyunu bilgilendirmek ve bu savaşta tavırlarını ortaya koymak adına böyle bir panel düzenlediklerini dile getirdi.

    “İSRAİL 75 YILDIR KORKUNÇ BİR KATLİAM YAPIYOR”

    75 yıl önceki felaketin benzerinin yeniden yaşatıldığını söyleyen kolaylaştırıcı Ayşe Gül Yılgör; İsrail’in saldırılarını politik, ekonomik ve sosyolojik boyutuyla anlatmaları için sözü panelistlere bıraktı.

    İlk olarak söz alan Yazar Adil Okay, Hamas sebebiyle Filistin mücadelesini destekleyen birçok kişinin İsrail destekçisi olduğunu ancak savaşın 75 yıldır sürdüğüne dikkat çekti. Nakba ve İsrail’in saldırını tarihsel süreçleriyle anlatan Okay, “İlk büyük kitlesel tehcir ve katliam 1948’de yapıldı. Batı ülkelerinin Orta Doğu’nun göbeğine büyük bir Avrupa devleti kurma amacı vardı. Ve bundan sonra Filistin topraklarında Yahudi sayısını arttırmaya başladılar. Nakba’dan sonra İsrail adım adım toprakları genişletti ve soykırımın ardı arkası kesilmedi. Birleşmiş Milletler (BM) iki yüzlü davranıyor bu konuda ve İsrail’e herhangi bir yaptırım uygulamıyor. 20 bine yakın insan öldürüldü, bunun 4 bini çocuk. Ve İsrail insanlar bölgede yaşayamasın diye alt yapıları bombalıyor, yolları kazıyor. Böyle bir süreçte ‘Ama Hamas…’ diyerek devrim yapılmaz. Filistin’deki laik örgütlere kulak vermek lazım” dedi.

    “SAVAŞIN BEDELİNİ HALKLAR ÖDÜYOR”

    DEM Parti Van Milletvekili Sinan Çiftyürek, Gazze’deki katliamı küresel savaş politikaları çerçevesinde değerlendirdi. Çiftyürek, “Gazze ve İsrail arasındaki taraflaşma daha da kötü bir noktaya geldi. Herkes kendi çıkarını gözeterek yaklaşıyor bu meseleye. Arap devletleri iki yüzlülük yapıyor. İran, bölgede bütün dengelere oynayan emperyalist bir ülke. Erdoğan ise bu savaş üzerinden propaganda yapıp, timsah gözyaşı döküyor. Filistin halkının acıları üzerinden ırkçı politikalar yürütülüyor. Bu uzatmalı, postmodern savaş ne yazık ki devam edecek ve bedelini halklar ödeyecek” diye konuştu.

    Çiftyürek, Filistin’in bölgesel ve küresel güçlerin kirli çıkarlarından arındırılmadan bu meselenin çözülemeyeceğine dikkat çekti.

    FAİK BULUT: BU KRİZ BİTMEYECEK

    Yazar Faik Bulut ise, İsrail’in Gazze üzerindeki saldırılarının nereye varacağına, bölgeye etkisinin ne olacağına dair değerlendirmede bulundu. Var olan krizin uzun bir süre bitmeyeceğini belirten Bulut, şu sözleri kullandı:

    “Dünya kaotik bir süreçten geçiyor. Özellikle bu süreçte yapılan savaşlar asimetrik, birbirine denk düşmeyen tarafların savaşlarıdır. Gazze’deki savaş da asimetrik bir savaştır ve kolay kolay bitmeyecek. Arap ülkelerinin çoğu Hamas’ı yavaş yavaş yola getirmeye çalışıyor. Netanyahu’nun Gazze’yi Filistin yönetimine teslim etme niyetinde değil. İsrail bir müddet İsrail askeri bir yönetim kurup, OHAL uygulayacak. Deyim yerindeyse kayyum atanacak. Bu savaşın yayılma ihtimali çok fazla.”

    Panel, soru ve cevapların ardından sona erdi.

    PİRHA/ MERSİN

  • Faik Bulut gözaltına alındı

    Faik Bulut gözaltına alındı

    PİRHA- Gazeteci-Yazar Faik Bulut gözaltına alındı. Avcılar’da Firüzköy Karakolu’na götürülen Bulut’un ifadesinin alınacağı öğrenildi.

    Gazeteci-Yazar Faik Bulut gözaltına alındı. Avcılar’da Firüzköy Karakolu’na götürülen Bulut’un ifadesi alınacak.

    Ortadoğu Uzmanı Faik Bulut gözaltına alındı. Gözaltı nedeni öğrenilemeyen Bulut, Avcılar’da Firüzköy Karakolu’na götürdü. Gözaltında tutulan Bulut’un ifadesinin alınacağı öğrenildi.

    (HABER MERKEZİ)

  • ‘Horasan’dan nasıl geldik?’

    ‘Horasan’dan nasıl geldik?’

    PİRHA – Yazar Nesimi Aday ‘Horasan’dan nasıl geldik?’ kitabının yazarı Faik Bulut ile görüştü. Bulut, “Bir eve gittim kadınları çarşaflı ve erkekleri namaz kılıyordu.“Sizi Kızılbaş biliyordum?! diye sordum. ‘Şiileştik, pek azımız Kızılbaş kalıverdi’ dediler” şeklinde konuştu. 

    Yazar – Şair  Nesimi Aday’ın Dersim Gazetesi’nde Yazar Faik Bulut ile yaptığı ‘Horasan’dan nasıl geldik?’ kitabına ilişkin yaptığı röportajın tamamını olduğu gibi yayınlıyoruz.

    Türkiye’deki Alevilerin çoğu ve Dersimlilerin neredeyse tamamı Horasan’dan geldik derler. Bunun maddi temelleri nedir, en azından gerçek midir araştıran soran olmamıştı pek. Oysa Horasan’dan sadece gelen olmamıştı, giden de olmuştu. Hatta gidip gelen olmuştu. Uzun bir tarih aralığına tekabül eden bu göçlerin bilinen en büyüğü ise Yavuz Sultan Selim ile Şah İsmail savaşı sırasında cereyan etmişti.

    Yine başka bir klişe de Horasan’dan gelenlerin Orta Asyalı Türk olduğuydu. Oysa yapılan alan çalışmaları ve tarihsel kaynaklar bunun hiç böyle olmadığını gösteriyor. Horasan’dan Anadolu’ya hele Dersim ve çevresine yerleşen Alevilerin hemen tamamının aslen Kürt (Kurmanç-Kırmanc/Zaza) oldukları, dahası sadece Alevi olmadıkları, Sünni ve Şafii Kürtlerin de bu göç yollarına düşürüldüğü/düştüğü görülüyor.

    Araştırmacı-Yazar Faik Bulut, Horasan ve Alevilik konusunda ilk çalışmalardan biri olan ‘’Horasan Kimin Yurdu’’ isimli kitabından 20 yıl sonra ‘’Horasan’dan Nasıl Geldik?’’ isimli yeni bir araştırma-inceleme yayımladı. ‘‘Alevilerin Yol Hikâyesi’’ alt başlığıyla sunulan kitap, alan çalışmaları yapılarak hazırlanmış kapsamlı bir içerik oluşturuyor. Faik Bulut, hazırlık sürecinde bir kaç kez İran Horasan’ına seyahate çıkmış, bölgede yaşayan halkların sosyokültürel yapısına dair gözlemlerde bulunmuş ve belgeler ışığında kapsamlı bir çalışma yapmış.

    Yazar, bu seyahatlerde hem kamuoyu hem de kendisi için yeni ve ilk denebilecek bilgi ve belgelere ulaşmış. Kitabın yazılma serüveni 5 yıl sürmüş. Sonuç olarak kapsamlı ve doyurucu bir eser çıkmış. Faik Bulut, ‘’Horasan’dan Nasıl Geldik?’’bağlamında Horasan, İran, Kürdistan, Azerbaycan ve Anadolu’ya göçleri, göç süreçlerinde yaşanan sosyal değişimlerin günümüze etkilerini anlatıyor.

    Nesimi Aday:Horasan konusunda ilk kitabınız ‘‘Horasan Kimin Yurdu’’ 1998 yılında yayımlanmıştı. 20 yıl aradan sonra sizi Horasan’a yönlendiren nedir?

    Faik Bulut: İki ana neden söz konusu. İlki şu: İran’a gitmeden, alan çalışması yapmadan sadece farklı dillerde yazılmış olan çeşitli kaynaklardan yararlanarak yani masa başında hazırlamıştım Horasan Kimin Yurdu isimli kitabı. Oysa elinizdeki bu son kitabı hazırlarken,belki bine yakın kaynaktan yararlandım ve bu süre içinde Horasan’a da gittim, gözümle gördüm. Horasanlılarla konuştum.

    İkinci neden ise şudur:  Kürt kimliğinin çok tartışıldığı bir dönemde, bunu inkâr etmek isteyen resmi ya da sivil (Türkçü, Türkmenci ve kimi Alevici) kesimlerin de kulaktan dolma rivayetlere dayanarak, biraz da Kürt kimliğinin önünü kesmek için,  asıllarını Horasan’a dayandırmalarıydı. En popüler kanıtları da şuydu: “Biz Horasandan geldik!” Bu iddianın ve söylemin, çok tartışıldığını gördüm. Bu durumda  meselenin temeline, özüne esasına inmek gerektiğini düşündüm.

    Çünkü bu meseleTürklük, Kürtlük, Alevilik meselesi değildir. Horasan algısı, kavramı Türkiye’de o kadar tahrif edilmişki?! Oysa gerçekler, hep aynı gerçekler. Ben alt üst edilmiş, tahrif edilmiş,  saptırılmış bu gerçekleri ayağa kaldırıp, yerli yerine oturtmaya çalıştım.

    Nesimi Aday: Horasan’a kaç kez gittiniz?

    Faik Bulut: Horasan’a dört defa gittim. Esas olarak Meşhed’e gittim. Çünkü konaklanacak yerler burada daha olanaklı. Kürtlerin çoğunlukla yaşadığı Nişabur’a, Şirvan’a (Şirvan ismi Kürdistan’ın birçok yerinde var, Azerbaycan’da da var) Çınaran’a, Koçan’a, Bojnurd’a, Tus’a gittim, adım adım gezdim, sokaklarında dolaştım.

    Nesimi Aday: Horasan’ın kelime anlamı, etimolojik kökü nedir?

    Faik Bulut: Zaten Xuristan deniliyor. Xur güneşin doğduğu ufuk taraf, yani doğu demek, –istan da bir mekanı ifade eder. Güneşin doğduğu mekan denilebilir.

    Nesimi Aday: Dilleri nedir bu insanların? Kurmancî ya da Zazakî (Kırmanckî) konuşuyorlar mı hala?

    Faik Bulut: Genelde Kurmancî konuşuyorlar. Ama az da olsa Zazakî/Dımılkî konuşan var. Kendilerini Kürt kimliği üzerinden tarif ediyorlar. Alevilik üzerinden değil. Çünkü Şiileşmişler. Orada şov yapan bir sanatçıyla tanıştım. Bizim Kürtçemizi; Kurmancî ve Zazakîmizi espri konusu yaptı. Dedi ki ‘’gelmişkır, gitmiş kır diyerek Kürtçe konuştuğunuzu mu zannediyorsunuz?’’

    Nesimi Aday: Burası, Deylem bölgesini kapsıyor mu?

    Faik Bulut: Yok. Deylem ile  Mazanderan Horasan’dan ayrılar. Ancak Bu sonuncu mıntıkanın Horasan’la coğrafi komşuluğu var. İngilizce yayınlanan Encyclopedia Iranica ve Encyclopedia Britannica gibi ciddi kaynaklara bakılırsa, Deylem bölgesinde yaşayan Zazalar esas olarak Dicle-Fırat havzasından oralara gitmişler. Bunların bir kısmı (bir kolu veya bölüğü) ise, bir Bizans tarihçisine göre Hevraman bölgesinden, Musul-Kerkük civarından savaş nedeniyle daha önceleri Anadolu’ya veya yukarı Mezopotamya denilen mıntıkalara göçmüşler.

    Sözünü ettiğim ansiklopedinin İran ile ilgili olanını, İran’da İmam Rıza makamının içindeki devasa kütüphanede buldum. Daylam maddesine baktım. İngilizce şöyle yazıyor: Deylem halkının önemli kavim ve kabileleri (farklı kolları), daha önce Harput bölgesinde yani Dicle ve Fırat nehrinin arasında yaşıyormuş. Sonradan Deylemistan’a göçmüşler. İyi savaşçı olduklarından İsfahan’da hükümdarların (Selçuklu)Saray Muhafızı olarak görevlendirilmişler; bazı kolları da Anadolu üzerinden Mısır’a paralı asker sıfatıyla gitmişler.

    Demek ki Dersim ve çevresine, önceleri Fırat-Dicle havzasından göçtükleri Deylemistan’dan daha sonra tekrar gelip yerleşmişler. Bu tarihi gerçek, “Aslımız Deylemlidir, Deylemistan’dan geldik” iddiasında bulunarak kendilerini Kürt halkından ayrı tutan/farklı gösteren çevrelerin görüşlerine terstir. “Biz, Deylem’den geldik” söylemi, aslında sonu olan ama başı olmayan bir iddiadır. Bağlantılı olarak belirteyim: Hewraman İran’ın güneyindeki otantik Kürt coğrafyasıdır. Goran lehçesinin Hewramanî alt lehçesi konuşulur. Oraya giden Dersimli veya bir Zaza/Dımılî, bir kaç saat içinde o dille ilişki kurabilir, konuşabilir..

    Nesimi Aday: Horasan’ın yapısına geri dönersek; Anadolu’da yaşayan Alevilerin büyük kısmı,“Horasan’dan geldik” diyor. Son yıllara kadar da, Türk-İslamcı yazarların telkiniyle ‘’Horasan’dan geldik,o halde Türk’üz’’ diyenler vardı. Hatta Horasan’ı Orta Asya da bir yer sananlar bile var. Sizin gibi bir kaç araştırmacının yazdıklarından sonra bu anlayışın değiştiğini gözlemliyoruz. Horasan neresi, Alevilikte neden bu kadar başat bir yer tutuyor? Küçük Horasan ve Büyük Horasan neresi? Merv şehrinin önemi nedir?

    Faik Bulut: Horasan aslında, kadim Dersim gibidir. Bu da Bingöl’ü, Varto’yu, Gümüşhane’yi, Malatya, Koçgiri’yi kapsar. Bugün Tunceli vilayetini kapsasa da öyle değildir. Yunanlıların, Anadolu için “güneşin doğduğu yer demesi” (Anatolia) gibi Horasan da orada yaşayan halklara göre “güneşin doğduğu taraf” ve yerdir. Ucu bucağı olmayan; şu andaki 5-6 Türkî cumhuriyetini, Pakistan, Afganistan, Sibirya’nın güney kesimlerini kapsayan, hatta Moğolistan’ın belli bölgelerine uzanan bir coğrafya. Ama günümüzde bu büyük coğrafya, sanki sadece İmam Rıza’nın kabrinin olduğu bölgeden ibaretmiş gibi sunuluyor. Bu gayretkeşlik niye? Burada kasıt ve tahrifat var. Dolayısıyla Büyük Horasan ve Küçük Horasan diye ayırmak lazım. Büyük Horasan mevcut Türkistan’ın iki bölümünü yani Çin’de, Rusya’da olan Türkistan ve İran’ın da belli bölgelerini kapsıyor.Türk soylu kavim ve kabilelerin asıl çıkış yerleri büyük Horasan yani Türkistan güney Sibirya stepleridir.Türk boyları, MS 9. yüzyılda yaklaşık 700’lerden itibaren Küçük Horasan ve Maveraünnehir’in İran tarafına akınlar halinde gelebilmişler. Türkçü fikir erbabı, Alevilik ile Türklük kavramını aynılaştırmak ve özdeş kılabilmek maksadıyla genel Horasan kavramını, şu anda İran’daki İmam Rıza’nın ziyaretgâhınınbulunduğu Meşhed şehriyle mahsus özdeşleştiriyorlar. Oysa Meşhed, eskiden basit bir köymüş; sonradan gelişmiş. Şimdi de Horasan denen eyaletin başkenti olmuş.

    Nesimi Aday: Horasan’da yaşayanların Alevi/Kızılbaş olduğuna dair yaygın bir kanı var. Fakat obölgede Sünni Kürtler de varmış, doğru mu?

    Faik Bulut: Sünni Kürtler az kalmış. Aslında Yavuz-Şah İsmail mücadelesi döneminde iki ülkenin sınır boylarında yaşayıp İran tarafına taraftan gidenlerin çoğu Sünni Kürt aşiretlerdi. Azerbaycan-Ermenistan-Karabağ-Kızıl Kürdistan veya Kurdîstana Sor-Kars yöresinde yaşayan Şii/Kızılbaş Kürtlerin oranı dikkat çekecek kadar kalabalıkmış. Sünni Kürt aşiretler Silvan, Muş, Erzurum, Kars, Ağrı bölgesinden gönderilmişler veya kaçıp gitmişler. Tabii Malatya, Sivas, Çemişgezek, Bingöl, Harput, Maraş, Adıyaman bölgesinden gidenler yine Kızılbaş Kürtler var.

    Mevcut durumda beni en çok şaşırtan şey şu oldu: Sanıyordum ki İran’a geçip Horasan’da yaşayan herkes Kızılbaştır! Meğer öyle değilmiş; çoğu Şiileşmiş. Mesela bir eve gittim kadınları çarşaflı ve erkekleri namaz kılıyordu.“Sizi Kızılbaş biliyordum?! diye sordum. “Şiileştik, pek azımız Kızılbaş kalıverdi!” dediler.

    Nesimi Aday: İran Devleti’nin yoğun bir asimilasyon politikası güttüğünü ve oradaki Alevi toplulukları Şiileştirdiği haberleri doğru o zaman…

    Faik Bulut: Şah İsmail devrinde “Rıza Şehri” yani eşitlikçi ütopik toplum özlemiyle oraya giden Aleviler de var. Ama bu güzel düşün karşılığını orada (İran toprağında) bulamıyorlar. Tersine; Safevi Şahları, Kızılbaşlık yerine Şii inancını dayatıyorlar. Kızılbaşlar erenleri ve pirleri, buna itiraz ediyorlar. İtiraz edenlerin önde gelenlerini tasfiye ediyorlar; ya görevden azlediyorlar, ya bastırıyorlar, yahut katlediyorlar. Bir bölümü de Horasan’da sınır bekçileri olmak üzere bölgeye sürülüyor.

    Günümüzde ise İran’ın Şii inanç baskısından dolayı mevcut Aleviler,kendi inanç ve ayinlerini rahatlıkla yapamıyorlar. Cem cemaatlerini, adap erkânlarını gizli saklı yürütüyorlar. Kızılbaş kimliklerini ön plana çıkaramadıkları için de Şiileşme başlamış. Onlar, hem Şah Pehlevi döneminde hem mevcut İslami iktidara karşı Kürt kimliklerine sarılıyorlar: “Kürdüz” diyorlar.

    Öte yandan Horasan’dan gelenler sadece Alevilerdenibaret değil. Büyük Sünni Kürt aşiretleri de oralardan göçüp gelmişler. Brukan (Van), Perçıkan (Malatya-Adıyaman), Reşoyan/Rişvan, Rışwan (Adıyaman) Dırêjan (Malatya), Hesenan (Muş) gibi aşiretler buna örnektirler. Aralarındaki bazı kollar, zamanla Kızılbaş olmuşlar. Ama Sünni kalanlar çoğunlukta. Demek ki Horasan’dan hem Aleviler hem Sünniler; aynı zamanda Türk ve Kürt boyları da gelmişler. Dolayısıyla ‘Horasandan geldik, o halde Türküz’ lafının tarihi temeli yoktur.

    Nesimi Aday: Türkiye’deki bazı Kürt Alevilerin kendilerini inanç kimlikleri üzerinden ‘biz Kürt değil, Aleviyiz’ demeleri gibi mi?

    Faik Bulut: Evet, benzer şeyler. Ki Maraş’tan giden üç köy var. Hatta Ayetullah Maraşî diye ünlü bir öncülerinin adını okumuştum. Kum’da yaşıyorlar. Belli ki Sinemilli bunlar; ama orada Şiileşmişler.

    Bir de şöyle bir olgu var: Türklerin Maverrünnehir (Ceyhun-Seyhun) bölgesine inmeden çok önce Kürtler, Merv, Buhara ve Semerkant’a gitmişler. Hatta oraları denetimlerine geçirmiş; oymaklar ve yerleşim birimleri kurmuşlar. Bunların ki, 1514’teki Çaldıran Savaşından çok çok önceki tersine bir göç. Sonra Moğolların istila döneminde Türkler, Acemler ve diğer etnik topluluklarla birlikte batıya sürüklenmişler. İstila dalgası sona erince bu sefer tekrar İran ve Horasan tarafına dönmüşler ki, bu ters göçün tarihi de Çaldıran’dan öncesine denk düşüyor. Demek ki bahsettiğim bu son göçlerin Şah İsmail ve Kızılbaşlık ile herhangi bir ilgisi bulunmuyor. Kavim ve kabileler, can havliyle Moğol akınları önünden kaçıp Irak, Suriye, Kürdistan ve Anadolu’ya sığınmışlar. Mesela Sinemillier Abbasi döneminde, Ebu Müslim Horasani’yle birlikte önce Musul’a gelmişler, oradan Anadolu’ya geçmiş; Erzincan-Elazığ hattında bir müddet kaldıktan sonra Elbistan yörelerine yerleşmişler.Moğol istilasında yaşananların hemen aynısı Timur akınları sırasında gerçekleşmiş. İnsan korku belasına, Horasan ve İran yaylarından Azerbaycan, Anadolu, Kürdistan, Irak ve Suriye taraflarına kaçmışlar. 1400 yılına kadar gerek Timur ve Moğol akınları nedeniyle Anadolu’ya sürekli geliş ve gidişler var.

    Nesimi Aday: Peki, nereden çıktı bu Horasan Aleviliği, bu isim nasıl kavramsallaştı?

    Faik Bulut: Tarih, ortaçağda Horasan Aleviliği diye bir kavramdan söz etmiyor. Tasavvuf hareketinin Horasan ekolünden bahsediyor. Üstelik o bölgenin hemen tümüyle Sünni egemenliğinde olduğuna dair kayıtlar var. Evet, eskiden beri Bâtıniler ve Şiiler de oradaymışlar. Hatta Şiilerle akraba inanca sahip Zeydiler de varlarmış. Fakat onlar, egemen değiller; daha çok muhalif fırkalar, hizipler ve topluluklar halinde mevcutlarmış. Dolayısıyla şimdilerde Anadolu Aleviliği denilen kendine has, özgün bir Alevilik yokmuş ortaçağ devrindeki Horasan’da.

    Horasan Aleviliği; kanımca iki yerden: Birincisi, inanç esaslı yarı efsane yarı gerçek tarihi olaydan: M.S. 700’lerden sonra Emevi karşıtı muhaliflerin tümü Horasan’da toplanmışlardı; Abbasiler, Fatımiler, Şiiler, Zeydiler, İsmaililer ve Ehlibeyt sevdalıları (özellikle Hz. Ali’nin Fatma’dan olmayan oğlu Muhammed bin Hanefiye’nin izleyicileri sayılan Haşimiye fırkası veya hareketi) örgütlenme yapıyorlardı. Örgütleyiciler arasında Ebu Müslim Horasani ve çevresinde biriken Bâtıni, Zerdüşti/Mazdekçi ve Şamanist kümeler vardı. Muhammed peygamberin amcazadelerinden olan ve bu anlamda Hz. Ali’nin de akrabası sayılan aristokrat Abbasi sülalesinin desteğiyle, Ebu Müslim ön plana çıktı. Her şeyi eline aldı. İsyan hareketini yönetti. Ancak sanılanın tersine, Ebu Müslim’in isyanına katılanların büyük bir bölümü Arap kabileleriydi. Yani Türklerin, İranlıların ve Kürtlerin isyanın ilk döneminde büyük katılımları yoktu ve rolleri de azdı. Ebu Müslim Horasan’dan İran, Irak (özellikle Musul-Kerkük üzerinden) ve Anadolu’nun güney kesimine geldikçe Kürt, İranlı ve Türk katılımı biraz arttı. Örneğin Ebu Müslim, Emevi hükümdarına öldürücü darbeyi Nusaybin-Cizre hattında vurmuştu. Ebu Müslim Horasani ismi efsaneleşince, Horasani (Horasanlı manasında) lakabı da destanlaştı. Zafer sonrasında artık herkes kendini siyasi düzlemde Horasani yani Horasanlı sayıyordu ki, zulme karşı başkaldırının bir ifadesiydi bu.

    İkincisi de Cumhuriyet döneminin ideolojik Türk Tarih Tezi anlayışından türemiştir.O devrim önemli tarihçisi ve bu düzlemde teorisyeni sayılan Prof. M. Fuad Köprülü, “Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar” isimli kitabında, halk İslam’ı denilen inancın izini sürmüş; bu arada “Horasan Erenleri” diye bir kavram öne çıkarmıştı. O kitaptaki bazı notaları eleştirdim kendi çalışmamda. Şu kadarını söyleyebilirim: “Horasan Aleviliği” diye bir ekol, bir yol, bir sürek yoktur. Esasında bugün bildiğimiz anlamıyla Horasan’da Aleviler de yoktular. O devirdeki Aleviler, daha çok, “Bâtıni, Rafızi, Şii, Zeydi, Zındık” filan gibi isimlerle adlandırıyorlardı. Hepsinin ortak özelliği Ehlibeyt sevdalısı olmaktı; bu temelde muhalefet yapabiliyorlardı. Ayrıca Horasan’da bugünkü anlamıyla tek bir Alevilik tanımı yoktu; oradaki insanları örgütleyen tek bir merkez de yoktu. Ehlibeyt ve Bâtınilik propagandası yaparak insanları örgütleyenlerin bir kısmı Mısır’dan gönderilen Fatımi Devletinin görevlileriydiler; bazıları Taberistan’dan giden Zeydi propagandacılarıydılar, kimileri İsmaili mezhebinin önderi Hasan Sabbah’a bağlılarıydılar, kimileri Şii ve bazıları da Türk kökenli halk tasavvufçusu idiler.

    Horasan’dan gelen Bâtıniler, Anadolu’da henüz Alevi ismini almamışlardı: Onlara “Zındık, Işık tayfası, Rafızi” filan deniliyordu. Şah İsmail devrinde Kızılbaş diye isimlendirildiler. 1700’lü yıllardan itibaren bugünkü adlandırmayla Alevi ismiyle anılmaya başladılar.

    O halde Anadolu’daki Alevilerin,“Horasan Aleviliği” diye bir söylemi veya kavramı benimsemelerinin iki ana nedeni daha var: Bir: Türklerin Orta Asya’dan geldikleri fikri, Batılı tarihçi ve araştırmacıların tespitidir. Doğru bir tespittir. Ancak bunu okuyan Türk teorisyen ve aydınları, köklerini keşfetmenin ve uluslaşmanın hevesiyle, Orta Asya’yı, “Ergenekon Destanı”, “Manas Destanı”, “Bozkurt efsanesi”, “Dokuz Işık” hikâyesi gibi masallarla süsleyerek Turan ve Kızıl Elma ütopyaları görmeye başladılar. Sonra da bu Turancılık akımı devreye girdi. İttihat ve Terakki’nin Horasan kavramını öne çıkarması, Balkanlar ve Arabistan gibi ülkelerin kaybedilmesinden sonrasına rastlar. Osmanlı toprakları ardı sıra elden çıkınca, ellerinde bir tek Türk ve Kürt Aleviler kalmış oldu. Anadolu’nun Sünnilerine bile güven yoktu. İttihat ve Terakki adına Alevi araştırması yapan Baha Said, Sünni tarikatlar ve Saray İslamcılığına ver yansın edip, “Alevilerin ne kadar sadık, fedakar olduklarını; Türklüğün ve Müslümanlığın özünü koruduklarını” söyleyip durur. Bu bağlamda Horasan’a işaret eder. Demek ki İttihatçılar “Madem hepimiz Orta Asya’dan ve Horasan’dan geliyoruz. Horasan kavramı üzerinde durursak, böylece Türk ve Kürtleretrafımızda toplamış oluruz” diye düşündüler. İttihat Terakki’nin dağılan Osmanlıdan sonra, kalan halkları Anadolu merkezinde toplama fikri, Cumhuriyet döneminde hem mezhepsel olarak hem de etnik olarak asimilasyona çevrildi.

    Nesimi Aday: Biraz da Dersim’i, daha eski adıyla Çemişgezek’i konuşalım. Bilinenin aksine, ters yönde göçlerin olduğundan bahsettiniz, bildiğimiz kadarıyla Çemişgezek’ten (Dersim’den) ters göç de var. Siz Horasan’a yaptığınız seyahatte Çemişgezeklilere rastladınız mı?

    Faik Bulut: Osmanlı Safevi çatışmasında, kırka yakın Türkmen Alevi ileKürt Sünni beyi, Şah İsmail’e gidiyor. Onun yanında yer alabilmek için kendi şartlarını öne sürüyorlar. Her ne oluyorsa, Şah İsmail bunların çoğunu ya hapsediyor ya da öldürüyor. Bunun üzerine aşiretler tekrar toplanıp ne yapacağını konuşuyorlar. Tam bu süreçte Çemişgezekliler peyder pey İran tarafına, Safevilerin yanına göçüyorlar. Horasan’a henüz gitmiyorlar. Bir müddet Tebriz bölgesinde kalıyorlar. Çemişgezekliler ile diğer Alevi veya Sünni inançlı Kürt aşiretlerinin Horasan’a gidişleri 1550’li yıllarda başlar ama daha çok meşhur Şah Abbas’in iskân (toprağa yerleştirme) politikası çerçevesinde yaklaşık 45 ile 60 bin hane halkından Kürtleri Özbekistan ve Türkmenistan sınırına yerleştirmesiyle başlar. Maksat bu aşiretleri, hem hükümet merkezlerinden uzaklaştırmak hem de çapulculuk yapan Sünni ve Özbek akınlarından korumaktı.

    Nesimi Aday: İdris-i Bitlisi’nin bu süreçteki rolü ve konumu nedir?

    Faik Bulut: İdris-i Bitlisi, Halvetilikbenzeri Sünni Suhreverdi tarikatı mensubudur. Sünni inançlı Akkoyunlu hükümdarının sarayında (Tebriz’de) kâtiplik yapmıştır. Başarılı biri olduğundan Şah İsmail, kendisini yanında çalıştırmak istemiş ama Bitlisi, bunu reddetmiştir. Çünkü babası, bir Safevi hükümdarı tarafından katledilmişti. Yavuz’un babası II. Bayezid daveti üzerine, İdris-i  Bitlisi Osmanlı Sarayı’na gitmiştir. Yavuz Selim tahta geçince, onu,  Doğu siyasetini (İran Şahları ve sınır Kürt Beyleri) konusunda danışman yaptı.  Evet, İdris, Yavuz’la birlikte Çaldıran seferine katıldı; savaş sonunda Osmanlı eline geçen Tebriz’de bir süre kaldı. Ulu Cami’de halka vaaz vererek Tebriz halkını Osmanlı yönetimine ısındırmış oldu. Buraya kadar İdris’in görevi, belirleyici değildir. Asıl işbirliği bu tarihten sonra başlamıştır: Şah İsmail, 1514’teki Çaldıran yenilgisinden iki yıl sonra, tekrar harekete geçmiş, kaybettiği toprakları yeniden ele geçirmek için Osmanlıya karşı büyük bir askeri hamle hazırlığı yapmıştır. Mesela bu çerçevede Diyarbakır şehrini kuşatmaya almıştır. İdris-i Bitlis’i hemen devreye girmiş; Yavuz ile bölgedeki Kürt aşiretlerinin beyleri arasında irtibat kurmuştur. Osmanlı tarafına geçmeleri için Kürt mirleri arasında propaganda yapmış; padişah tarafından kendilerine verilecek ödül vaadinin imzalı ve mühürlü senedini götürüp mirlere teslim etmiştir. Bunun üzerine Kürt aşiret reisleri ve mirleri, Osmanlı tarafını tutmaları karşılığında istenen taleplerini “Ariza” adlı bir mektupta sıralamışlar. Saray dilini ve siyasetini iyi bilen İdris-i Bitlisi, mektubu bizzat kaleme almış, kendi eliyle götürüp Yavuz Sultan Selim’e sunmuştur. Şöyle ki; mirlerin ve reislerin ortak mektubunu imzalayan Bitlis Hâkimi Şerefüddin Bey, Hizan Meliki Emir Davud, Hısn-ı Keyfâ (Hasankeyf) Emiri Eyyubîlerden II. Halil, İmâdiye Hâkimi Sultan Hüseyin olmak üzere 25-30 kadar Kürt beyi (Ümerâ-yı Ekrâd yani Kürt Mirleri), özetle şunu dile getirmişler: Şah İsmail’in Kürdistan beylerine ve halkına yaptığı zulümden kurtulmak için Osmanlıyla birlikte çalışma isteği; buna karşılık devletten beklenen mükâfat yahut Kürt mirlerinin talepleri.

    İdris’in öncülüğünde yapılan bu ittifak, mühürlü imzalı bir anlaşmayla sonuçlanınca Kürt beyleri ve aşiret reisleri, Osmanlı nezdinde temsilci saydıkları İdris-i Bitlisi’nin başını çektiği 10 bin kişilik bir gönüllü ordu oluşturdular; Şah İsmail’in Diyarbakır kuşatması için gönderdiği askerlerle savaşa girdiler. Şah ordusunu bozguna uğrattılar.

    Çemişkezekliler,  son yüzyıla kadar bu isimle biliniyorlardı ve çatısı altında 5-15 kabileyi topluyordu. Tam bilemediğim bir nedenle, bu isim (Fars aksanına uygun biçimde Çemişkezeklû deniliyordu) değişmiş; yerine Zaferanlû kabile federasyonu geçmiş.

    Nesimi Aday: Zaferanlılarla görüştünüz mü?

    Faik Bulut: Onların en önemli merkezi olan Koçan’da bazı mensuplarla görüştüm. 106 kabile var Horasan’da.Sanırım Şah Abbas döneminden sonra bir idari sistem kurulmuş. Özerklik değil yerel yönetimlerde inisiyatif tanımak için orada yerleşik veya göçebe olan Kürt ezbet, boy, kabile ve aşiretlerini birkaç aşiret federasyonu çatısı altında toplamışlar. Bu idare mekanizmasına “hanlık” adı verilmiş. Buna göre toplumsal/kültürel açıdan birbirine daha yakın olan kabileler, tek federasyon altında bulunuyorlar. Her federasyon, bünyesinde irili ufaklı 5 ile 20 kabileyi barındırıyor. Bu bağlamda 5-6 önemli aşiret federasyonu var. Eskiden Çemişkezeklû diye bilinen federasyon, sonradan Zaferanlû ismiyle anılmaya başlanmış. Muhtemelen Çemişkezeklûların sosyal ve ekonomik gücü azaldığından bu isim değişikliği yaşanmıştır yahut devletin Çemişkezeklûlere karşı bir tutumu olmuştur. Çünkü Çemişkezeklûlar, Qaçar ve Pehlevi hükümdarları devrinde birkaç kez isyan edip, başka mıntıkalara sürülmüşler; kızları gelinleri esir alınarak Türkmenistan Sünnilerine cariye diye satılmıştır. Hanlık yönetimini hatırı sayılır bir şahsiyet temsil ediyormuş; o da devlet ile aşiret federasyonu arasında bir köprü işlevi görüyormuş. İslam Cumhuriyeti kurulduktan sonra, hanlık sistemi ortadan kaldırıldı. Han sıfatı taşıyan temsilcilerin de pek hükmü kalmadı.

    Nesimi Aday: Göçlerle ilgili ‘doğudan batıya olur’ şeklinde klişe bir kavram var. Sizce bu yoğun göçün nedeni nedir?

    Faik Bulut: Çoğu savaşlardan kaynaklı olsa da yaşamsal nedenler de var. Bunlar, çoğunlukla küçükbaş hayvancılığı (koyun-keçi vs) yaptıklarından yaylalara gidiyorlar. Zamanla, ihtiyaca göre daha uzak yerlere göçebiliyorlar. O yıllarda develeri ve atları varsa uzun göçlere (Moğolistan’dan Ukrayna’ya) gidiliyor. Ama koyun keçi besliyorsa,(Horasan’dan Anadolu ve Mezopotamya’ya) daha kısa göçler yapılıyor.

    Nesimi Aday: Dersim’deki Şekakiler (Şavaklar) gibi. Şekakiler iç savaştan dolayı, yani son 40 yılda Dersim’den Erzurum ve Erzincan’a göçtüler.Dolayısıyla hayvancılık yapan yarı göçer Kürt aşiretlerinin binlerce yılda nerelere göçmüş olduklarını, ne kadar dağıldıklarını tahmin etmek zor olmasa gerek. Bu kitabın yazılma sürecinde Şekakilere dair yeni bilgilere ulaşabildiniz mi?

    Faik Bulut:Turistik bir gezi münasebetiyle İran’daki Hewraman, Luristan ve Kürdistan bölgelerini gezerken, şunu öğrendim: Meğer Celali denen aşiret konfederasyonu, Şikak üst konfederasyonunun bir koluymuş; bir ucu da Irak Kürt bölgesinde Gelalê veya Gilala denen mıntıkaya kadar uzanıyormuş. Şavak topluğunun da Şikakların bir kolu olması muhtemeldir. Ama kesin kayıt olmadan konuşamam. Onlar iki koldan gitmiş olabilirler: Şikakların bir kolu Dersim’e gelmişken, diğer bir kolu Musul’a kadar gitmiş. Türkçe kayıtlara yanlışlıkla Şebek diye geçen, aslından Arapça Şabak diye okunması gereken bu topluluk, Musul ile Kerkük çevresinde 40 köyden oluşuyor. Hepsi Bektaşi’dir. Kökenleri konusunda, bu topluluk içinde farklı görüşler var. Çoğu, “Kürt” olduğunu söylüyor; bazıları, soylarını Araplara ve Acemlere  bağlıyorlar  ya da Azerbaycan taraflarından geldiklerini belirtiyorlar; bir kısmı da “bağımsız bir etnik topluluk, millet olduğu” iddiasındadır. Sadece Türkiye’deki kimi Türkçü ve Alevi çevreler, Şavakların “Türk olduklarını” ileri sürüyorlar.

    Nesimi Aday: Haklısınız. Kürdistan Kültür Bakanlığı da yapan Felakettin Kakaî, bir söyleşisinde Kakaîlerin ‘Dersim’den Güney Kürdistan’a göçtüklerini’ söylemişti…

    Faik Bulut: Mümkün tabi. Aynı zamanda Kirmanşah dolayından Dersim’e de göç yaşanmış. Mesela Sivas Gürün’de Yaresan inancından olan Goranilerin olduğunu biliyorum. Tabii, yüzyıllardan bu yana asimile olmuşlar veya Kızılbaş inancını benimsemişler. Acaba Gürün ismi Goran adından mı geliyor diye düşünüyorum.Elimde belge olmadığı için sadece olasılıktan bahsediyorum.

    Nesimi Aday:Horasan’a geri dönersek; ortaçağda oradaki tasavvuf inancının Bâtınilik, Şiilik ve Alevilik Üzerindeki etkisi nedir? Hacı Bektaş Veli-Ahmed Yesevi ve Horasan Erenleri ilişkisi hakkındaki görüşünüzü merak ediyorum?

    Faik Bulut: Kazaklarla bir görüşmem olmuştu. Ahmet Yesevi’nin Türk değil Arap olduğunu söylemişlerdi. Aslında genel kanı da budur. Yesevi’nin anlayışında, bizim halk İslam’ı, popüler İslam dediğimiz tasavvufçuluk var. Onun Divan-ı Hikmet isimli derlemesini: Çerçevesi İslam olan bilgece sözler içeren bir kitap. Manas Destanı, İslam öncesi Şamanizm, Tengiricilik gibi Orta Asya inançlarının İslam anlayışıyla sentezlenmiş halidir Divan-ı Hikmet. Sözgelimi Türkî topluluklarda baskın olana Tengri (Gök Tanrı) kavramı çıkarılmış, yerine Allah inancı konulmuştur. Dış kabuğu İslam, içi hala Tengricilik’tir kitapta yazılanların.

    Ahmed Yesevi’nin Hacı Bektaş ile direkt bir alakası yoktur; aynı zamanın insanları değiller, uzun bir yaş farkı var aralarında. Dolaylı yollardan bir irtibattan, temastan ziyade bazı ayrıntılarda etkilenmeler olabilir. Mesela Hacı Bektaş’ın ondan feyz aldığı dini hocalardan biri, Hanefi mezhebine mensuptur. Fakat bu nokta, belirleyici olamaz. Çünkü İsa peygamber, Yahudiliğin bir mezhebine mensuptu; bu mezhep üzerinden bağnaz Hahamları ve Ortodoks Yahudilik inancını eleştiriyordu. Sonuçta Yahudilik’ten farklı bir din olan Hıristiyanlık ortaya çıktı. Keza Şeyh Addiy bin Musafir, başlangıçta İslam tasavvufundan etkilenmişti ama kurulmasına öncülük ettiği inanç, İslam ile uzaktan yakından ilgisi olmayan Ezdilik (Yezidilik) oldu.
    Buradan hareketle, Ahmed Yesevi ile Hacı Bektaş’ın farklı yollardan benimsedikleri inançsal öğreti, bildiğimiz anlamda tasavvuf bile değildi. Ayrıca tasavvuf akımı,  Ortodoks İslam’dan ayrışmadır; ona itirazdır. Tasavvufun bazı uç noktaları, bugünkü Bâtıniliğe, Kızılbaşlığa, Yaresanlığa, Nusayriliğe hatta Ezidiliğe kadar gidebilmiştir. Bir kolu da geleneksel pasifist tarikatçılık yoluyla Sünni mezhebininçerçevesinde kalmıştır. Bir anlamda düzen içi, sistem dışı akımların ayrışması gibidir.

    Horasan’daki tasavvuf da böyle bir şeydi. Koyu olanı da vardı,radikal Bâtıni olanı da. Aynı tasavvufçu dönüşümü, Kızılbaşların kutsal kabul ettikleri Erdebil Ocağı’nda görüyoruz. Ocak şeyhleri (Şeyh Cüneyd ve Şeyh Haydar, vs.) başlangıçta Sünni ve Şafii inançlıydılar; Erbil’deki Sünni tarikat dergâhlarıyla yakın ilişkisi vardı. Siyasal ve toplumsal nedenlerle, Safeviye tarikatı giderek Sünnilikten koptu; Kızılbaşlık erkânını benimsedi. Şah İsmail’in ölümünden sonra Şii-Kızılbaş sentezi oluşturuldu; torunu II. İsmail Sünniliğe meyletti ama zehirlenerek öldürüldü. Son durakta Kızılbaşlık yerine resmi Şiilik kurulmuş oldu.  Onun için Ortaçağ’da Horasan’da o benimsenen Aleviliğe,bugünkü anlamıyla Alevilik diyemiyorum.

    Nesimi Aday: O vakitEhli Haqya da Yaresan diyebilirmiyiz?

    Faik Bulut: O dönem genelde kendilerini Bâtıni olarak ifade ediyorlar. Ehli Beyt fikri değil de Ehli Beyt sevdalısı denilebilir. Çok sonradan, Alevi uzmanı akademisyen İréne Mélikoff’un dediği gibi 17-18. yüzyıllarda gelindiğinde bugünkü Alevilik oluştu; sonradan Anadolu Aleviliği şeklinde kavramlaştı. Bizim kafamızdaki kalıba göre Horasan’daki Alevilik tektir. 12 İmam olayıyla beraber ortaya çıkmıştır. Oysatarihi gelişim tersini kanıtlıyor: Mısır’da devlet kuranİsmaili inancından olan Fatımiler, kendi örgütçülerini Anadolu üzerinden Horasan ve Orta Asya’ya göndermişler; Fatımilerin radikal kolu sayılan Nizari İsmaililiği yani Hasan Sabbahçılar kanalıyla önemli oranda Orta Asya’da ve Horasan’da Bâtıni akım örgütlenmiş; geliştirilip yayılmış. Üstelik Şiiliğin tutucu ve uzlaşmacı, hatta İslam içi anlayışıyla mücadele ederek bu tür faaliyetlerde bulunmuşlar. Mesela herkesin gariban tasavvufçu diye bildiği Hallac-ı Mansur, Hasan Sabbahçıların Basra’daki örgüt sorumlularının önde gelenidir. Hacı Bektaş bile, Moğol akınları önünden kaçarken sığındığı Hasan Sabbah kalelerinde radikal İsmaili öğretisinden etkilenmiş, nasibini almıştır.

    Biz sanıyorduk ki Kerbela’dan ve Necef’ten Horasan’a giden örgütlü bir  grup var. Belli bir yere kadar doğrudur; Abbasiler ile Hz. Ali’nin Fatma’dan olmayan oğlu Muhammed’in Haşim isimli evladına bağlı (Haşimiye fırkası) dava sahibi yetkin örgütçüler, Irak ve Suriye çevresindeki propagandacıları Horasan’a göndermişler; Horasan’dan hac ziyaretine veya ticaret için Arabistan yarımadasına gelen kafileler arasında örgütleme yapmışlar. Ancak tek grup, bunlar değildir. Yukarıda bahsettiğim diğer Bâtıni inanç misyonerleri, Anadolu ve Kürdistan üzerinden İran ve Orta Asya’ya gitmişler.  Bu durumda dört beş çeşit Bâtınilik’ten (yani Ön Alevilik’ten) söz edilebilir. Ama bugünküne en yakın olan, felsefi olarak alt yapısını oluşturan Fatımilerin inanç propagandacılarısayılan (Dai) lakaplı “davetçiler”dir.

    Nesimi Aday: Hacı Bektaş-ı Veli’nin bu süreçteki konumu, etki ve yetki alanları nelerdir?

    Faik Bulut: Tatar istilasından kaçan Hacı Bektaş, Horasan’ın güneyindeki Kuhistan (Afganistan sınırına yakın Belucistan ve Sistan) denen dağlık bölgeye sığınıp bir süre orada kalmıştır. Keza Hacı Bektaş, bir süre için Hasan Sabbah’ın kalelerinde (birinin adı Girduh Kalesi) kalmış; İsmaili öğretiden feyz almıştır. İsmaililiği tam benimseyip benimsemediğini bilemiyoruz.

    Yetmemiş, Hacı Bektaş,  İran tarafındaki Kürdistan’a (Yaresanların olduğu bölge) geçmiş ve Anadolu’daki Kürt coğrafyasında bir süreliğine kalmıştır. Muhtemelen Malatya’nın Arguvan ve çevresi olmalıdır ki, onun talipleri, şimdilerde Hünkarlılar diye biliniyor. Demek ki Hacı Bektaş, her şeyi Orta Asya’daki Türkistan’dan almamış; yukarıda anlattığım yerleri dolaşarak çeşitli felsefi ve Bâtıni görüşlerle tanıştıktan sonra pişmiş; böylece kamil insan,”hünkar” olarak kabul görmüştür. Bütün şekillenmesi, o süreç içerisinde oluşmuş.Türkistan’dan yani Büyük Horasan’dan beri halis muhlis Alevi değildir yani. Aleviliği, muhtemelen Baba İlyas döneminde olgunlaşıp billurlaşmıştır. Onun üzerinde Baba İlyas’ın büyük etkisi de vardır. O da Ebu’l Vefa el Kurdî (yani Kürt Ebu’l Vefa) ve Dede Garkın süreğinden gelmiş; Baba İlyas’tan sonra yerine geçmiştir.

    Nesimi Aday: Mazdeklerin inanç felsefeleri ve komünal yaşayış şekilleri göz önüme alındığında, Aleviliğe etkileri büyük gibi görünüyor. Siz ne dersiniz?

    Faik Bulut: Mazdeklerin etkisine ilişkin iki yabancı kaynak okudum. Bu kaynaklar Türk olsa veya Kürt olsa, önyargıyla yazılmış, kendi milletlerini kayırıyorlar derdim. Bu iki kaynağa göre; Ebu Müslim Abbasiler tarafından katledildikten sonra, onun başyardımcılarından olan bir İranlı ilkçağlardaki ortakçı Mazdekçilik üzerinde bazı değişiklikler yapmış;  Horasan’daki Bâtıniakımla harmanlayıp bir sentez yapmış. O sentez, bugünkü anlamda tam Alevilik değildir ama ön Alevilik denen radikal bir koldur. Onun gerçekleştirmek istediği şey, şimdilerde komünal yaşam denen ama Batınilik ve Alevilik’teki “Rıza Şehri” (bir çeşit dünya cenneti toplumu)projesiydi.

    Alevi aydınları arasında yaygın olan şöyle yanlış bir kanaat oluşmuş:“Alevilik bir senkretik, yani bir sürü inançtan almış, harmanlamış, özümsemiş ve onlardan bir Alevi aşuresi yapmış.. Bu doğru ama yarım doğru.Farklı inançlardan birtakım öğe ve öğretiler alıp sentezlemek sadece Aleviliğe mahsus bir husus değildir. Benzer bir harmanlama ve sentez, Sünnilerde de olmuş.Özellikle Sünnilerin tasavvufi kesiminde çok olmuş. İçinde Eflatunculuk, Kabalcılık, Şamancılık, Zerdüştilik ve Polisyencilik gibi farklı dinlerdeki tasavvufçu anlayışları bulabilirsiniz. Hatta üstü kapalı doğa inançları (mesela dağ ziyaretleri, ağaçlara çaput bağlama gibi) bulabilirsiniz. Aleviler ay tutulunca, cinleri kovmak için teneke falan çalar, bu Sünnilerde de vardır. Bu, eski inançların Sünniliğe de gizlice yansımış halidir. Anadolu’da (Hatay-Tarsus-İzmir hattında) son şeklini almış Hıristiyanlık içinde eski animist ve putperest inançlar çok yaygındır. İncil’in satır aralarında bunların izini bulmak mümkün.

    Nesimi Aday: Ehli Beyt Aleviliğinin ya da Arap Aleviliğinin “Rıza Şehri” ütopyasında yeri var mı? Bir de bu komünal ütopyayı Mazdeklere bağlayabilir miyiz?

    Faik Bulut: Arap Aleviliğiyle ilişkisi yok. Diğer yandan Rıza Şehri ütopyası Mazdekçilere dayanabilir tabi. Bence Rıza Şehri’ni İslam içinde bir çerçeveye oturtan Fazilet Şehri’ni yazan Farabi’dir. Günümüzdeki Bahreyn’de İsmaili Fatımilerin radikal kolu olan Karmatiler, “Rıza Şehri” ütopyasını gerçekleştirmiş; yüz yıldan fazla yaşatmışlar. Farabi’den esinlenen Şah İsmail, Kızılbaşları ve Anadolu Alevilerini yanına çekebilmek için, “Rıza Şehri” (yani Safeviler devrindeki eşitlik ve özgürlük yurdu) fikrini ortaya atmış; bu cennetin kendi topraklarında olduğuna dair propaganda yapmıştır. “Şah’a gidelim” deyişi, biraz da bu propagandadan kaynaklanıyor…

    Nesimi Aday: Erdebil Ocağı mı bu ütopyayı güncellemiş oldu?

    Faik Bulut: Seni şaşırtacak ama Erdebil Ocağı, başlangıçta Şafi ve Sünni’dir. Hatta Şeyh Cüneyd, Şafi Kürtlerin yaşadığı Erbil’deki Sünni tarikat şeyhlerinden el almıştır. Ayrıca Erdebil Safevilerin siyasi sahneye çıkmasından önceki Azerbaycan’da, Şafilik çok üstün bir mezhepti. Moğolhanları geldikten sonra Şiilik yavaş yavaş gelişiyor. Sonraki  süreçte siyasete hızla giren Erdebil Ocağı, yine politik amaçlarla önce Şafi inancını bırakıp tasavvufa meylediyorlar; Ehlibeyt’ten yana tutum alıyor ve Kızılbaş oluyor, dört kuşak sonra da Şiileşiyor. Alevilikteki 12 İmam inancı,Şah İsmail döneminden gelir. Şah İsmail bile o dönem Kızılbaş değildir. Kendisini idam etmek üzere takip eden Akkoyunlardan kaçıyor;Hazar Denizi’nin Lahican isimli yöresinde gizleniyor; Kızılbaşlığa yakın bir felsefeyi altı sene boyunca oradaki mürşit ve pirlerden alıyor. Bir ara Bingöl’e geliyor. Gerek Türkmen gerek Kürt aşiretleri onu govend çekerek karşılıyorlar. Orada bir müddet kalıyor.Şah İsmail’in Kızılbaşlığı benimsemesi sürecinde Yaresan dediğimiz Ehli Haq inancınınetkisine değinmek lazım. Yaresan pirleri (veya sultan lakaplı din önderleri)  Şah İsmail adap erkan öğretmeleri için birkaç pir göndermişler. Bu münasebetle belirtmem gerekir: Yaresan inancının ulu önderi,  Sultan Sahak diyor ki; “ ben de güvercin donunda gidip Hacı Bektaş’ı ziyaret ettim.” Her iki olay, Ehli Haq öğretilerinin hem Kızılbaşlık hem de Alevilik üzerindeki dolaylı etkilerine ilişkin kanıt sayılabilir.

    Nesimi Aday: Hasan Sabbah ve Alamut Kalesi’nin Alevilikteki yeri etkisi nedir sizce? Ya da var mı böyle bir etki?

    Faik Bulut: Özel bir etkisi yok. Ama Fatımi davetçilerinin (Anadolu üzerinden Horasana gitmeleri) misyonunu,İsmaili önderi Hasan Sabbah devralmış. Gerek Fatımiler gerekse Hasan Sabbahçılar, Horasan’da örgütleme ve propaganda yapmışlar. Yukarıda ayrıntılarını verdik zaten. Onların en önemli şahsiyeti de Nasır-i Hüsrev’dir. O da Türkistan ve bölgesinde bir hayli çalışmış. Özbekistan ve Tacikistan gibi ülkelerde Hacı Bektaş pek bilinmez ama onun ayarındaki Nasır-i Hüsrev, hünkâr ve serçeşme olarak görülür.

    Nesimi Aday: Türk mü bunlar?

    Faik Bulut: Yok, değiller. Acemler. Hasan Sabbah’ın dip ataları Arap olabilir ama zamanla İranlılaşmışlar. İrani bir hikmet felsefesini yayıyorlar. Burada şunu söyleyeyim; Turancıların, Türkçülerin çok övündüğü Hacı Bektaş neden Türkistan, Özbekistan, Tacikistan ve çevre ülkelerde benimsenmedi; benimsenmiyor? Neden oralarda Kızılbaşlık yok denecek kadar az? Demek ki, Alevilik-Bektaşilik, öyle iddia edildiği gibi öz be öz Türk inancı değildir. Buna karşılık aynı coğrafyada Nasır-i Hüsrev ve İsmaili felsefesi benimsenmiştir.

    Nesimi Aday: Hacı Bektaş’ın bilinmemesi, tanınmaması konusunu az daha açsak mı, oralarda tanınmama sebebi ne olabilir sizce?

    Faik Bulut: Demek ki Hacı Bektaş Büyük Horasan denilen yerde bulunduğu devirde, bugünkü anlamda henüz Aleviliği benimsemiş değildi.O, yukarıda açıkladığım gibi İran’ın Kuhistan (Horasan eyaletinin güney kesimine komşu şimdiki Sistan ve Belucistan) ve Kürdistan gibi bölgelerine yaptığı yolculuk sırasında farklı Bâtıni inançlarla tanışmış, Hasan Sabbah kalelerine (Girduh Kalesi gibi) sığındığında İsmaili öğretisini almış ve nihayet Baba İlyas felsefesini benimsemiştir. Bunlardan sonra Alevi olabilmiştir.

    Nesimi Aday: Bu durumda Hacı Bektaş’ın Bektaşilik öğretisini İran ve Türkiye Kürdistan’ında yapılandırdığını söyleyebilir miyiz?

    Faik Bulut: Sana bahsettiğim bölgelerdeki yolculuğu sırasında Hacı Bektaş, mesela Anadolu’daki kadar bilge, olgun ve tanınmış bir inanç önderi, diğer bir deyimle hünkâr ve ser çeşme olmuş olsaydı; kaldığı Horasan, Kuhistan, İran Kürdistan’ı gibi bölgelerde taliplerinin, gönül erlerinin ve izleyicilerinin olması gerekirdi. Bu üç önemli bölgedeki yol ve inanç haritasına bakıyoruz; kendisinin etkilediği bir topluluk bulunmuyor; tersine, oradaki radikal Bâtıni inançtan, öğretiden ve felsefeden bizzat Hacı Bektaş etkilenmiş, olgunlaşmış ve bilgisine bilgi katmıştır. Bu sayede Hünkâr Hacı Bektaş oluvermiştir. Bu öğretiyi ta başından beri (yani Horasan’dayken) kurgulamış, kurmuş olsaydı o bölgeyi mutlaka etkilemiş olurdu. Buradan yola çıkarak şunu bile söylemek mümkün: Türkistan ve Horasan’dan yola çıkan inanç önderleri, pirler, serçeşmeler, erenler ve Türkmenler, normal göçlerle yola revan olmuşlar ama esas olarak Moğol akınları önünden kaçarak yola düşmüşlerdir. Bunların önemli bir bölümü, Hasan Sabbah’ın İran’da bulunan 40 kadar kalesinden birine veya birkaçına sığınmış; oradaki İsmaililerle tanış olmuşlardır. Aynı şekilde İran Kürt bölgesindeki Yaresan mensuplarıyla da karşılaşıp fikir alışverişinde bulunmuşlardır. Demek istediğim şudur: Sanılıyor ki topluluklar, erenler, pir ve mürşitler Horasan’da tam Aleviydiler; o halleriyle Anadolu’ya gelip yaşadılar. Bu, mantıklı değildir. Evet, insanlar Horasan’dayken Bâtıni akımlardan (ön Alevi) birini benimsiyorlardı; Ehli Beyt sevdalısıydılar ama Horasan’dan Anadolu’ya gelirken onlarca durakta konaklamış; belki aynı yerde 20-30-50 yıl kalmış, oradaki farklı inanç topluluklarıyla kaynaşmış ve daha sonra ya sürüsüne otlak bulmak için tekrar uzak diyarlara doğru yola revan olmuşlar; yine duraklamış 40-70 yıl kalmışlar. Yahut Moğol ve Timurlenk ordularının akınları karşısında Anadolu’ya, hatta Balkanlara kadar gidebilmişler. Bu sefer de oradaki farklı Bâtıni inançlarla tanışmışlardır. Alevilik, Bektaşilik ve Kızılbaşlık, bu tanışma ve kaynaşma serüveninden sonra yavaş yavaş şekillenip bugünkü halini almıştır.

    Nesimi Aday: Bugün Orta Asya dediğimiz bölgede yaşayan yoğun bir Alevi nüfusu yok? Şunun için soruyorum; Türkiye’de halen Orta Asya’dan geldik Türk’üz diyen Aleviler var. Biliyorsunuz bir kısım Kürt Aleviler de bunu söylerler. Ama o coğrafyada çok az Alevi Türk var.

    Faik Bulut: Evet, Alevi yoğunluğu yok. İsmaililer var. Ama İsmaililik İran’da yasak olduğu için gizlenmiş. Ama şimdiki Horasan’ın sınır bölgelerinde yaşayan az sayıda Kızılbaş var. Bunlar tipik Anadolu Yörükleri, Tahtacıları, Çepnileri gibi giyim kuşam olarak da bir birilerine benziyorlar.Fakat çok küçük bir topluluk bunlar.

    Nesimi Aday: Bu topluluklara gerçek Türkmen diyebilir miyiz?

    Faik Bulut: Evet. Diyebiliriz.

    Nesimi Aday: Sizce Kürdistan’ın batı çeperinde yaşayan; yani Serhat bölgesinden alıp; Erzurum,  Gümüşhane, Erzincan, Tunceli,Malatya, Sivas, Kayseri, Maraş ve Antep’te yoğun olarak yaşayan Alevilerin Türklükle bir ilişkisi var mı?

    Faik Bulut: Hayır. Yok böyle bir şey. Bir defa Türkmen ismi bile yanlış sunuluyor. Ya da tarih sürecinde değişmişveya bir algı operasyonu olarak dolayıma sokulmuş. Bunu Claude Cahen “Osmanlılardan Önce Anadolu’’isimli kitabında anlatır. Türkmen ismini ilk kez Oğuzlar, Müslüman oldukları zaman, kendilerini Müslüman olmayan diğer Türk boylarından ayırmak için kullanmışlar. Yani Türkmen demek, “Sünni Müslüman olmuş Türk boyu” demekmiş. Dikkat edin: Oğuzlar ve Selçuklar Alevi değil,  Sünni Müslüman idiler. Türkmen sözünü bunun için icat edip kendilerine marka yapmışlar.

    O halde; Türkmen kavramı, Aleviliğe tekabül etmiyorAyrıca Osmanlı zamanında Türk kavramı yok. O kavram oluşmamış henüz. Sadece şu oymak, bu aşiret, falanca boy ismi geçer kayıtlarda. Türkmen sözcüğü Horasan ve Türkistan’da “Sünni Müslüman Türk” manasında kullanılırken, Anadolu’da anlam değişikliğine uğramış; bu kez Selçuklu ile Osmanlı’ya itiraz eden, yerleşik olmayan ve iskan (toprağa bağlı sabit yerleşim) politikasına karşı çıkan göçebe topluluklarını tarif eden bir kavram olmuş. Daha da önemlisi; madem Alevilik öz be öz Türklük idi; o zaman Alevilik-Kızılbaşlık, Horasan, Türkistan ve ardından Anadolu’daki bütün Türkboyları, oymakları ve toplulukları tarafından benimsenmedi! O tarihlerde İran’ın geneli Sünni’ydi, Şah İsmail yani Safeviler, Sünni Kürtler gibi İranlı Sünnileri de önce Kızılbaş yaptı; evlatları da her iki kesimi Şiileştirdiler.

    Nesimi Aday: Ebu Müslim Horasani’nin soy kimliğiyle ilgili bir bilgi belge var mı?

    Faik Bulut: Tartışmalıdır. Arap diyen var, Kürt diyen var, Fars diyen var. Oxford Üniversitesi’nde görevli M. A. Shaban diye bir Ortadoğulu akademisyen, “Abbasi Devrimi” başlıklı İngilizce eserinde yazmış: Ebu Müslim’e sormuşlar “Kimsin; aslın, faslın nedir?” Ancak o, bu soruyu şöyle cevaplamış: “Emevi zulmüne karşı yaptığımız bu büyük devrimin yanında benim etnik kimliğimin ne önemi var.” Ağzından işittiğimiz, belge addettiğimiz tek şey budur.

    Nesimi Aday: Ebu Müslim’in duruşu ve pratiği, modern zamanların kavramı enternasyonalizme denk düşüyor demek ki! Irki kimliğini başat kılmıyor.

    Faik Bulut: Geçmişte de birçok tarihçi Kürt, Türk, Arap aidiyet kavramını kendi doğallığı seyrinde kullanırdı. Bu, enternasyonalizm sayılmaz. Ebu Müslim’in Kürt olduğuna dair bir görüş var. Onun dip atalarının mensup olduğu aşiretin Kars yöresindeki Şeddadilerin bölgesinden, Rewandilerden geldiği söylenir.

    Nesimi Aday: Şeddadiler veya günümüzdeki ismiyle Şadiler, Selahaddin Eyyubi’nin de aşireti olarak biliniyor. Ebu Müslim, Eyyubilerle akraba mı?

    Faik Bulut: Net olarak bilemiyoruz onu ama muhtemelen aşiret soyağacı yoluyla uzaktan akrabalar.Emeviler yıkıldıktan sonra Abbasi Saray’ında Ebu Cafer Mansur isimli zalim hükümdar ile Ebu Müslim arasında sert tartışma yaşanıyor. Çünkü Abbasiler, Emevileri deviren bu ünlü komutan sayesinde iktidara gelmişler. Yani Ebu Müslim’e borçlular. İşte bu Ebu Cafer, onu ortadan kaldırmayı kafaya koymuş ve huzura çağırmış. Neyse, tartışma sonunda ölüm fermanı veriliyor. O sırada Saray Divanı’ndan bulunan bir yalaka şair, şunu söylüyor: “Geber git! sen de baban gibi Kürt’tün ve hain çıktın!”Başka bir somut kanıt yok.

    Nesimi Aday: Baba Tahir Uryan Hemedani’nin Ehli Haq inancına, dolaylı ya da direkt katkısı olmuş mudur?

    Faik Bulut:Baba Tahir Uryan, Luristan-Hemedan doğumlu olup Kürdistan coğrafyasında bilinenilk tasavvufçulardandır. Ehli Haq inanç topluluğunun başındaki bir kişi değildir; ama dolaylı etkisi çoktur. Bence Baba Tahir ile Şahabeddin Suhreverdi Maktul’unfelsefesi bir birine yakındır. Öncül olan,Baba Tahir’dir. Gerçek hayatı hakkında az şey bilinir ama rivayetlere göre; sokaklarda çırılçıplak gezmesi yüzünden kendisine “Üryan” lakabı takılmış ve  “meczup” denilmiştir. Ömer Hayyam veya Mevlana’dan yüzyıllar önce yaşamasına rağmen onlar kadar iyi bir dörtlük (rubai) ustasıdır. Baba Tahir Üryan bir Yarêsan (Ehli Haq) şairive ereni sayılır. Şiirlerini Gorani/Luri lehçelerinde yazmıştır. Yarêsanların kutsal kitabı sayılan “Serencam”da bazı dörtlüklerine rastlamak mümkündür. Muhtemelen 937’da doğup, 1010 yılında ölmüştür. Kürt kökenlidir; şairliğinin yanı sıra  filozof olarak da kabul edilir. Yarêsan topluluğunun nazarında o bir veli ve eren’dir. Selçuklu Sultanı Tuğrul, onu ziyarete gidince, Baba Tahir’den “adil ol” nasihatini almıştır. Baba Tahir’in dörtlükleri, zaman itibariyle kendisinden sonra gelen şu isimlerin felsefi ve inançsal fikirlerini bir şekilde etkilemiştir: Ömer Hayyam, Mevlana, Hacı Bektaş, Yunus Emre, Suhreverdiyê Şehrizorî, Molla Sadra, Melayê Cizirî, Ehmedê Xanî, Kuşçuoğlu, Esterabadlı Fazlullah, Fuzuli, Genceli Nizami, Viran Abdal, Şah Hatayi (Şah İsmail), Pir Sultan, Kazak Abdal, Kaygusuz Abdal. Çünkü Baba Tahir, Farsça ve Goranice/Lurca şiirleriyle, İran edebiyatının ilk yazılı kaynağı sayılır.

    Nesimi Aday: Kürt Aleviliğinde etki gücü ve alanı oldukça yüksek görünen Suhreverdi hakkında pek bilgimiz yok.

    Faik Bulut: Ortodoks İslam’a aykırı Bâtıni fikirlerinden ötürü katledildiği için “Maktul” lakabını alan Suhreverdi (doğumu1155 Suhreverd şehri- öldürülmesi 1191 Halep), Fars veya Kürt asıllı bir filozoftur. İşrakilik (Işıkçılık/Aydınlanmacılık) diye ünlenen bir fikirsel ve inançsal akımın kurucusudur. Şafii mezhebinden görünmesine rağmen ciddi biçimde Bâtıni fikirler taşıyordu. Antik filozofları yüceltiyor ve Fars uygarlığının kültürel üstünlüğüne vurgu yapıyordu. Medrese hocalarıyla çatışma halindeydi. Ortodoks Sünni İslam’a aykırı fikirleri Halep’teki Bey sarayına kadar girmiş; herkesi etkilemiştir. Tasavvuf akımının en önde gelen isimlerinden Muhiyeddin Arabi’nin ulaşmak istediği mistik senteze, o felsefi yöntemle ulaşıyordu. Fikirlerinde önemli oranda Aristo, Eflatun ve Zerdüşti öğelerle önermeler bulunuyor. Güçlü felsefesiyle Bâtıniliği sentezledi. Bu nedenle öğrencileri tarafından “peygamber, Allah’ın resulü” diye anılınca ve bu fikir halk tarafından tutulunca, hakkında idam fermanı çıktı ve idam edilmiştir. Sonuç olarak Suhreverdi’nin fikirleri, Kızılbaşlığın önemli yol açıcılarındandır.

    Nesimi Aday: Çoğu ilk kez konuşulacak olan bilgi ve argümanlar sundunuz, son sözünüz ne olabilir?

    Faik Bulut: Orta Asya, Türkistan, Horasan ve İran tarihi hakkında sadece yerli kaynaklardan değil; farklı dil ve kaynaklardan ne kadar çok bilgi edinirsek, gerçekleri o kadar çabuk fark ederiz. Evet, ata dedelerimizin anlattıklarını dinleyelim ama her rivayet ve hikâye doğru olmayabilir. Çünkü onlar da, bizler gibi, yüzyıllardan beri ve özellikle son 150 yıldan bu yana devletin bize belletmek istediği tahrif edilmiş sözlü ve yazılı tarihin etkisi altındadırlar. Düşünün ki, bir vali yahut komutan Dersim, Malatya ve Elbistan’a gidip; “Biz araştırdık bulduk; Sizler Horasan’dan geldiniz ve has Türksünüz” dediğinde, oradaki Kürt kanaat önderlerinin (pir, mürşit, muhtar, aşiret reisi, aile büyüğü)  buna karşı çıkıp çürütme şansı yoktur. Yerli ve yabancı kaynaklara bakıp, söylenenin doğru veya yanlış olduğunu anlama imkânı da yoktur. Ne yapacak! “Devlet, en iyisini bilir; madem Türk tarihinde böyle yazmış, o halde mutlaka doğrudur” demekten başka yapıp edeceği bir şey de yoktur. Prof. İzzettin Doğan gibilerinin bilerek isteyerek devlet propagandası yapmalarının toplum içindeki olumsuz etkilerini de saymıyorum. Dolayısıyla ne kadar çok farklı bilgi ve kaynak, o kadar iyi ve doğru Alevilik öğretisi. Rivayetle yetinmeyelim; araştıralım, okuyalım, bize dayatılan ve ezberletilen tarihin çemberini yarıp hakikat kapısına ulaşalım.