Etiket: faruk eren

  • DİSK Basın İş: Gazetecileri tutuklamak sandıklara müdahaledir-VİDEO

    DİSK Basın İş: Gazetecileri tutuklamak sandıklara müdahaledir-VİDEO

    PİRHA-Diyarbakır ve Ankara merkezli soruşturmalar kapsamında gözaltına alınan ve tutuklanan gazetecilere ilişkin basın açıklaması yapan DİSK Basın İş Sendikası, “Gazetecileri gözaltına almak, tutuklamak sandıklara müdahaledir! Bu tutuklamalar Kürt gazeteciler üzerindeki sistematik baskının devamıdır. Seçime giderken gazetecilere yapılan bu operasyonların habere, seçim güvenliğine ve doğrudan seçime bir müdahale olduğunu düşünüyoruz” ifadesini kullandı.

    Diyarbakır merkezli yürütülen soruşturma kapsamında 25 Nisan günü 21 kentte yapılan operasyonda aralarında gazetecilerin de olduğu 134 kişi gözaltına alınmıştı. Gazeteciler Abdurahman Gök, Beritan Canözer, Mehmet Şah Oruç ve Remzi Akkaya, “örgüt üyesi” oldukları iddiasıyla tutuklandı.

    Ayrıca Ankara merkezli bir başka soruşturma kapsamında da 15 kentte 49 kişi hakkında yakalama kararı çıkarıldı. Dicle Fırat Gazeteciler Derneği (DFG) Eşbaşkanı Dicle Müftüoğlu, Mezopotamya Ajansı (MA) Editörü Sedat Yılmaz ve eşi Selma Yılmaz’ın da aralarında bulunduğu çok sayıda kişi gözaltına alındı.  DİSK Basın İş, gözaltı ve tutuklamalara ilişkin bir basın açıklaması gerçekleştirdi.

    “GAZETECİLERİ TUTUKLAMAK SANDIKLARA MÜDAHALEDİR”

    Açıklamaya DİSK Basın İş Genel Başkanı Faruk Eren, gazeteciler Candan Yıldız ile Hüseyin Kalkan da katıldı. Sendika adına açıklamayı Candan Yıldız okurken, şu ifadeleri kullandı:

    “Gazetecileri gözaltına almak, tutuklamak sandıklara müdahaledir! Gazeteciler olarak uğraşmamız, haber yapmamız gereken birçok şey varken, kendimizle uğraşmak, kendimizi haber yapmak zorunda kalıyoruz uzun zamandır.

    Gazeteciler üzerinde, haber üzerinde büyük bir baskı var uzun süredir. Bu baskı en temel haklardan biri olan basın ve ifade özgürlüğünün neredeyse yok edilmesi seviyesine geldi. Bu durum, uluslararası kurumlar tarafından her yıl yapılan araştırmalarda da tespit ediliyor. Türkiye her yıl basın ve ifade özgürlüğü, temel hak ve özgürlükler alanında her yıl aşağılara yuvarlanıyor.

    Ama şimdi istatistiklerden daha vahim bir durum var. Bizzat yaşadığımız bir durum var. Art arda gazeteciler tutuklanıyor. Hapishanelerdeki gazeteci sayısı yine vahim duruma ulaştı. Geçtiğimiz yıl Diyarbakır’da düzenlenen bir operasyonda 16, Ankara’daki bir operasyonda 9 meslektaşımız tutuklandı. Halen hapishanedeler.

    “KÜRT GAZETECİLER ÜZERİNDEKİ SİSTEMATİK BASKININ DEVAMI”

    Yine Diyarbakır merkezli bir operasyonda aralarında gazetecilerin de bulunduğu çok sayıda kişi gözaltına alındı. Dört meslektaşımız tutuklandı. Tutuklanan gazetecilerden Beritan Canözer sendikamızın üyesidir. Beritan ve tutuklanan diğer gazeteci arkadaşlarımız yaptıkları haberlerle, çektikleri fotoğraflarla, görüntülerle hakikati anlattılar. Bu sabah ise gazeteci arkadaşlarımız ve üyemiz Dicle Müftüoğlu ve Sedat Yılmaz ailesiyle birlikte gözaltına alındı.

    Bu tutuklamalar Kürt gazeteciler üzerindeki sistematik baskının devamıdır. Seçime giderken gazetecilere yapılan bu operasyonların habere, seçim güvenliğine ve doğrudan seçime bir müdahale olduğunu düşünüyoruz. Tutuklanan gazeteci arkadaşlarımızın bulunduğu yerlerde haber yapma ve seçim güvenliği konusunda endişemiz daha da artmaktadır.

    İki hafta sonra seçim var. Tüm partilere çağrımız şudur: Tutuklu arkadaşlarımız derhal serbest bırakılsın. Gazetecilerle ilgili geçmişteki yargılamalar ya yok sayılsın ya da yeniden gerçekten bağımsız mahkemelerde yargılansınlar. Basın ve ifade özgürlüğünü sınırlandıran tüm yasalar ya lağvedilsin ya yeniden yapılsın.”

    PİRHA / İSTANBUL

  • ‘Türkiye’de gazeteci olmak kabus gibi bir durum; Bu olumsuz tabloyu birlikte aşabiliriz’

    ‘Türkiye’de gazeteci olmak kabus gibi bir durum; Bu olumsuz tabloyu birlikte aşabiliriz’

    PİRHA- DİSK Basın-İş Sendikası Genel Başkanı Faruk Eren ve Türkiye Gazeteciler Sendikası Genel Başkanı Gökhan Durmuş, 10 Ocak Çalışan Gazeteciler Günü’ne ilişkin günümüz koşullarında gazetecilerin yaşadıklarını değerlendirerek, “Gazetecilerin birçok özlük hakkı vesaire budanmış durumda. Seçime giderken baskıların daha da artacağını düşünüyoruz. Bütün bu tabloyu birlikte mücadele ederek aşabileceğimiz fikrinin gazeteciler içinde de yayıldığı bir dönemdeyiz. İşte bu yüzden umutluyuz” dedi.

    10 Ocak Çalışan Gazeteciler Günü, gazetecilik mesleğini icra edenleri onurlandırmak için 1961’den bu yana kutlanan Türkiye’ye özgü bir gün. 4 Ocak 1961’de kabul edilen ve basın çalışanlarına bazı haklar ve yasal güvenceler sağlayan ‘212 sayılı kanun’ düzenlemesinin Resmî gazetede yayınlanmasıyla 10 Ocak günü kutlama günü oldu.

    1961-1971 yılları arasında ‘Çalışan Gazeteciler Bayramı’ adıyla kutlanmış; 1971 yılındaki askeri darbeden sonra gazetecilerin bazı haklarının geri alınması üzerine kutlama gününün adı, ‘10 Ocak Çalışan Gazeteciler Günü’ olarak değiştirildi.

    Türkiye’de ve dünyada gazeteciler hiçbir zaman tam anlamıyla özgür olmadı. Bu yılda gazeteciler 10 Ocak gününü baskılarla, tehditlerle, tutuklamalarla ve sansürle karşılıyor.

    DÜNYADA 533 GAZETECİ TUTUKLANDI, 57’Sİ ÖLDÜRÜLDÜ

    Uluslararası Sınır Tanımayan Gazeteciler (RSF) örgütü, bu yıla ilişkin bilançosunda, dünyada 533 gazetecinin kamuoyunu bilgilendirme çabası içerisindeyken tutuklandığını, 57’sinin de öldürüldüğünü bildirdi. Tutuklama ve cinayetlerdeki rekor artışa dikkat çeken RSF, 65 medya temsilcisinin rehin, 49’unun da kayıp durumda olduğunu açıkladı.

    Gazetecilik haklarında 2022 yılında ciddi gerileme yaşandığının da belirtildiği açıklamada, 1 Aralık itibarıyla 533 tutuklu gazetecinin tespit edildiğini, bunun bir önceki yıla oranla yüzde 13,4’lük bir rekor artışa işaret ettiğini duyurdu.

    Açıklamada, tutuklu dağılımına göz atıldığında, 432’sinin profesyonel gazeteci, 83’ünün profesyonel olmayan, 18’inin medya çalışanı olduğu kaydedildi. Açıklamada, toplam mahpus gazetecilerden sadece yüzde 36,4’ünün mahkum edildiği, kalan yüzde 63,6’sının yargılanmadığı da tespit edildi.

    SON BİR YILDA TÜRKİYE’DE 128 DAVADA 273 GAZETECİ YARGILANDI

    Türkiye Gazeteciler Sendikası (TGS) tarafından hazırlanan 2021-2022 Basın Özgürlüğü Raporu’na göre ise Türkiye’de sadece son bir yılda:

    31 gazeteci toplamda 52 gün gözaltında kaldı.

    60 gazeteci hakkında soruşturma açıldı.

    128 davada 273 gazeteci yargılandı.

    Gazeteciler toplam 75 yıl 5 ay 26 gün hapis cezasına mahkûm edildi.

    TGS 10 cezaevinde 18 gazeteciyle görüşerek hak ihlâllerini kayıt altına aldı.

    57 gazeteci fiziksel saldırıya uğradı; 32 gazeteci sözlü olarak tehdit edildi.

    54 haber sitesine ve 1355 haber içeriğine erişimin engellenmesine, 19 haberin içerikten çıkarılmasına karar verildi.

    RTÜK marifetiyle toplam 61 ayrı karar ile toplam 10.427.902 TL idari para cezası verildi.

    2021’de 559 basın kartı iptal edildi. TGS’nin İletişim Başkanlığı’ndan edindiği bilgiye göre 16.429 kişide Cumhurbaşkanlığı basın kartı var.

    Basın İlân Kurumu gazetelere toplam 25 gün ilân kesme cezası verdi.

    Gazeteci meslek örgütlerinin temsilcileri, 10 Ocak Çalışan Gazeteciler Günü’ne ilişkin günümüz koşullarında gazetecilerin yaşadıklarını değerlendirdi.

    “TÜRKİYE’DE GAZETECİ OLMAK ŞU ANDA KABUS GİBİ BİR DURUM”

    DİSK Basın-İş Sendikası Genel Başkanı Faruk Eren, 10 Ocak Çalışan Gazeteciler Günü’nün bir anlamının kalmadığını belirterek, şunları dile getirdi:

    “212 sayılı yasanın kabulünün yıl dönümü nedeniyle kutlanan bir gündü. O yasa fiilen bugün uygulanmıyor. Gazetecilerin birçok özlük hakkı budanmış durumda. Türkiye’de gazeteci olmak şu anda kabus gibi bir durum. Çok sayıda meslektaşımız hapishanelerde. Neden tutuldukları belli değil. Aylardır iddianameleri bile hazırlanmadı. Diyarbakır’da, Ankara’da gazetecilere yönelik toplu operasyonlar yapıldı. Birlikte çalıştığımız birçok gazeteci arkadaşımız tutuklandı. Tüm bu yaşadıklarımızdan dolayı 10 Ocak Gazeteciler Günü’nü kutlamak söz konusu değil. Ama bugün vesilesiyle sorunlarımızı, dertlerimizi bir kez daha dile getireceğiz. Türkiye’de basın ve ifade özgürlüğü büyük bir baskı altında. Bu baskının dozu giderek de artıyor. Geçtiğimiz yıl şunu çıplak gözle gördük ki, gazetecilik davalarında hızla ve çok sert cezalar veriliyor. Deneyimlerimiz bize şunu söylüyor; Seçime giderken bu baskıların daha da artacağını düşünüyoruz. Bu baskılara hep birlikte karşı koymaya çalışacağız.

    “SANSÜR YASASININ SONUÇLARINI SEÇİM SÜRECİNDE DAHA NET GÖRECEĞİZ”

    Geçen yılın en vahim olaylarından biri de sansür yasasının çıkması oldu. İnternet sitelerini denetim altına almak istiyorlar. Bu yasanın sonuçlarını seçim sürecinde daha net görmüş olacağız. Şu anda o yasaya uygun başvurular yapılıyor. 13 Ocak’ta başvurular bitecek. Seçim sürecinde internet sitelerine daha da yüklenileceğini düşünüyoruz. Gazetelerde olduğu gibi Basın İlan Kurumu’nun denetimine alınmak isteniyor internet siteleri. Bu da bizim açımızdan olumsuz bir durum. Geçtiğimiz yıl RTÜK aracılığıyla anlaşılması güç gerekçelerle para cezaları yağdırıldı. Medya bu tür yöntemlerle susturulmak isteniyor. Böyle bir karamsar tablo ile karşı karşıyayız. Ama çok da ümitsiz değiliz. Önümüzde bir seçim süreci var. Bu karanlık tablonun dağılacağını umuyoruz. Meslektaşlarımızın da bir an önce serbest bırakılmasını istiyoruz.”

    “2022, BASIN VE İFADE ÖZGÜRLÜĞÜNÜ YOK EDECEK KANUNİ DÜZENLEMELERİN YAPILDIĞI BİR YIL OLDU”

    2022 yılının geçmiş yıllarda olduğu gibi basın özgürlüğünün yok edilmesi için yoğun bir iktidar saldırısı ile geçtiğini belirterek sözlerine başlayan Türkiye Gazeteciler Sendikası (TGS) Genel Başkanı Gökhan Durmuş ise, şunları aktardı:

    “Hem hukuk dışı engellemeler hem de basın ve ifade özgürlüğünü yok edecek kanuni düzenlemelerin yapıldığı bir yıl oldu. Onlarca meslektaşımız tutuklandı ve hala 2022 yılında tutuklanan 25 meslektaşımız özgürlüklerinden mahrum durumdalar. Tutukluluk süreleri 6 ayı geçmiş olmasına rağmen hala iddianameleri dahi hazırlanmadı.

    Basın İlan Kurumu muhalif gazetelere onlarca gün ilan kesme cezası verdi. Evrensel Gazetesinin ilan hakkını iptal etti. RTÜK muhalif gördüğü televizyon kanallarına milyonlarca lira para cezası ve yayın karartma cezaları verdi. Bütün bunları alt alta sıralayınca çok zor bir yıl geçirdiğimizi görüyoruz.

    “BU OLUMSUZ TABLOYU BİRLİKTE MÜCADELEYLE AŞABİLİRİZ”

    Yılın son günlerinde asgari ücret başta olmak üzere tüm yayıncılık faaliyetlerine gelen zamlarla yoğun bir güvencesiz ve işsizlik de gazetecileri işlerini yapamaz hale getirdi. 10 Ocak Çalışan Gazeteciler Günü’nü de işte böyle bir ortamda karşılıyoruz. Tutuklandığımız, işsiz kaldığımız ve çalışanlarından güvencesiz ve düşük ücretle çalıştıkları bir dönemdeyiz. Bütün bu tabloyu birlikte mücadele ederek aşabileceğimiz fikrinin gazeteciler içinde de yayıldığı bir dönemdeyiz. İşte bu yüzden umutluyuz.”

    Melis CİDDİOĞLU/ANKARA

     

     

     

  • Cumartesi Annelerine destek veren çok sayıda kişi adliye önünde gözaltına alındı-VİDEO

    Cumartesi Annelerine destek veren çok sayıda kişi adliye önünde gözaltına alındı-VİDEO

    PİRHA- Cumartesi Annelerinin yargılandığı Çağlayan Adliyesi önünde yapılmak istenen basın açıklamasını engelleyen polis, kitleye müdahale ederek çok sayıda kişiyi yaka paça gözaltına aldı.

    Cumartesi Anneleri/İnsanlarının 700’üncü hafta eylemine yönelik polis saldırısı sonucu darp edilerek gözaltına alınan ve aralarında kayıp yakınlarının da olduğu 46 kişi hakkında “İzinsiz toplantı ve gösteri yapmak” iddiasıyla açılan davanın 5’inci duruşması İstanbul Adliyesi 27’nci Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülüyor.

    Duruşma öncesi Çağlayan Adliyesi önünde yapılmak istenen basın açıklamasına polis, Kağıthane Kaymakamlığı’nın bir günlük yasak kararını gerekçe göstererek izin vermedi.  

    Milletvekillerinin de aralarında bulunduğu kitleye polis müdahale etti. Kitlenin arasında bulunan SOL Parti Meclis üyesi Alper Taş, Cumartesi İnsanı ve DİSK Basın-İş Genel Başkanı Faruk Eren, Av. Meriç Eyüpoğlu, Av. Efkan Bolaç, İnsan Hakları İstanbul Şube Eş Başkanı Gülseren Yoleri, İHD İstanbul Şube yöneticisi Leman Yurtsever, Uğur Tuncer, Yalçın Köse, Murat Akbaş, Ümit Sezer, Cumartesi Annesi Newroz Tosun, Burcu Bingöllü ve daha bir çok isim yaka paça gözaltına alındı.

    Adliye önünde bulunan yurttaşlar “Bu kanunsuzluk” diyerek polise tepki gösterdiler.

    PİRHA/ İSTANBUL

  • ‘İktidar seçime sadece kendi sesinin aktarıldığı bir medya ile gitmek istiyor’

    ‘İktidar seçime sadece kendi sesinin aktarıldığı bir medya ile gitmek istiyor’

    PİRHA- Sahada haber takibi yapan gazetecilere yönelik polislerin engellemesi, saldırısı ve baskısı artıyor. Gazeteci meslek örgütü temsilcileri, “Gazeteciler özellikle sahada çalışırken çok ciddi zorluklar yaşıyorlar. İktidar kendi gerçekliğini gizlemek için sokakta dile getirilen eleştirileri, hakları, talepleri saldırılarla bastırmak ve bu durumun kayıt altına alınmasını da önlemek istiyor” dedi.

    Sahada haber takibi yapan gazetecilere yönelik polislerin engellemesi, saldırısı ve baskısı her geçen gün artarak devam ediyor.

    Son birkaç gün içerisinde yaşanan dört olayda gazeteciler, polis tarafından keyfi biçimde engellenerek taciz ve tehdide maruz kaldı.

    Van’da haber takibi yapmak isteyen gazetecilere polis silah çekerken, Ankara’da adliyedeki basın odasını basan polisler gazetecilerin haber yapmaması için tehdit etti. İstanbul’da ise Beykoz’daki yıkımları görüntülemek isteyen gazeteciler polisler tarafından darp edilirken, bir kadın gazeteci polis tarafından fiziki tacize uğradı.

    Gazetecilerin yaşadıkları saldırılara ilişkin PİRHA’ya konuşan meslek örgütü temsilcileri, duruma tepki göstererek dayanışmanın önemine vurgu yaptı.

    “GAZETECİLER ENGELLENİYORDU AMA ARTIK BU DURUM ŞİDDET BOYUTUNA ULAŞTI”

    Dicle Fırat Gazeteciler Derneği (DFG) Eş Başkanı Dicle Müftüoğlu, polisin son dönemde gazetecilere yönelik saldırılarında ciddi bir artış olduğunu ifade ederek, “Neredeyse her gün bir kentten gazetecilere yönelik bir saldırı, taciz, engelleme olayı duyuyoruz. Özellikle toplumsal eylemlerde gazetecilerin görüntü almasını, haber yapmasını engelleme durumu son birkaç yıldır yaşanıyordu ancak bu artık gitgide şiddet boyutuna ulaştı. Gazeteciler ne yazık ki darp ediliyor, gözaltına alınıyor, tehdide, hakarete maruz kalıyorlar” dedi.

    Son olarak Van’da silah çekmeye kadar işin boyutu uzadığını vurgulayan Müftüoğlu, saldırıların kabul edilemez olduğunu söyledi.

    “İKTİDAR HER KESİME SALDIRIYOR VE BUNUN KAYIT ALTINA ALINMASINI İSTEMİYOR”

    Gazetecilere mesleklerini yaptırmamaya yönelik bir tutum söz konusu olduğunun altını çizen ve saldırıya maruz kalana gazetecilerin derneklerine yaptıkları başvurularda ciddi bir artış olduğunu söyleyen Müftüoğlu, “Gazeteciler özellikle sahada çalışırken çok ciddi zorluklar yaşıyorlar. İktidar kendi gerçekliğini gizlemek için sokakta dile getirilen eleştirileri, hakları, talepleri saldırılarla bastırmak istiyor, engellemek istiyor. Bu durumun kayıt altına alınmasını da önlemek istiyor ve bundan dolayı da gazetecilere yönelik bir engelleme yaşanıyor” diye konuştu.

    “TÜM BUNLARA RAĞMEN DİRENEN GAZETECİLER VAR”

    2016 yılındaki OHAL’le birlikte baskının her geçen gün arttığını ifade eden Müftüoğlu, “Tüm bunlara rağmen direnen gazeteciler var. Bir şekilde kendilerine alternatif mecralar yaratıp, düşüncelerini söylemeye çalışan, ülkedeki gerçeklikleri kamuoyuna, dünyaya yansıtmaya çalışan gazeteciler var. İktidar bu duruma da tahammül edemiyor ve tamamen susturmaya yönelik hamleler yapıyor. Yaşanan saldırılarda bu hamlelerin bir parçası” ifadelerini kullandı.

    “İKTİDARIN KOLTUĞU SALLANIRKEN GAZETECİLERİ HEDEFLEDİĞİ GÖRÜLÜYOR”

    Gazetecilerin tutuklandığını, yaptıkları haberlerle ilgili haklarında soruşturmalar, davalar açıldığını anımsatan Müftüoğlu, şunları aktardı:

    “En son Diyarbakır’da 20’si gazeteci 22 kişi gözaltına alındı. Ve bu kişilerden 16’sı tutuklandı. 3 aya yaklaştık ve hala iddianameleri hazır değil. Ne ile suçlandıklarını bilmiyoruz ama hakimlik ve savcılık soruşturmalarında gördük ki, yaptıkları gazetecilik faaliyetlerinden dolayı yargılanıyorlar. İktidarın koltuğu sallanırken gazetecileri hedeflediği görülüyor. Seçimlere yaklaştıkça şiddetin ve şiddetin varacağı boyutun daha da artacağını düşünüyorum.

    Gazeteciler sorgusuz sualsiz ortak bir tepki ortaya koymalı. Bu tür durumlara karşı biz dernek olarak ortak bir tavır geliştirme konusunda çalışmalar yapıyoruz. Gazetecilerin örgütlenmesini, dayanışmasını sağlamaya çalışıyoruz. Ancak bu bizimle sınırlı bir durum değil. Tüm meslek örgütleri aynı ölçüde tepki vermeli. Amasız fakatsız bir araya gelmeliyiz. Van’da yaşanan olaya karşı İstanbul’da bugün gazeteciler sokağa çıkmıyorsa, bu bir eksikliktir. Mücadeleyi büyütmeye ihtiyacımız var. Halkın da haber alma hakkını savunması gerekiyor. Bu doğrultuda gazetecileri desteklemeliler.”

    “İKTİDAR SEÇİME GİDERSE SADECE KENDİ SESİNİN AKTARILDIĞI BİR MEDYA İLE GİTMEK İSTİYOR”

    DİSK Basın İş Genel Başkanı Faruk Eren ise, neredeyse her toplumsal olayda gazetecilerin hedef haline geldiğini belirterek, şunları kaydetti:

    “İş artık gazeteciye silah çekmeye, hatta kaybetmekle tehdit etmeye kadar vardı. Bunun birçok nedeni var. Türkiye’de cezasızlık, hukuksuzluk, yöneticililerin keyfi olarak  tutumları ve önüne geleni terörist olarak, suçlu olarak  nitelendirmek bir kural haline geldi. Seçime giderken de bu baskıların daha çok artmasından da endişe ediyorum. Çünkü güvenlik güçleri sokakta uyguladığı şiddetin kamuoyu tarafından görülmesini istemiyor. Bunun için gazetecileri son olaylarda olduğu gibi hedef haline getiriyor. İktidar seçime giderse sadece kendi sesinin aktarıldığı bir medya ile gitmek istiyor. Bunun için de kendisinden olmayan, kendisine biat etmeyen her medya organına ve gazeteciye baskı uygulamayı sürdürüyor.

    “SORUN DEMOKRASİ SORUNUDUR, HALKIN HABER ALMA HAKKINA SAHİP ÇIKMASI GEREKİYOR”

    Bizim meslek örgütleri olarak elimizden geleni yapıyoruz. Bu duruma karşı mahkemelere gidiyoruz veya sokak gösterileri düzenliyoruz vs. Ama bu sorun sadece gazetecilerin sorunu değil. Bu sorun bir demokrasi sorunu. Halkın haber alma hakkını sağlayacak olan gazetecilerdir. Gazeteciler Türkiye’de bu kadar büyük bir  baskıya rağmen büyük bir cesaretle görevlerini yapmaya devam ediyorlar. Önemli olan halkın kendi haber alma hakkına sahip çıkmasıdır. Yani toplumun demokrasiye, basın ve ifade özgürlüğüne sahip çıkması gerekiyor. Yoksa gazeteciler, meslek örgütleri zaten elinden geleni yapıyor. Önemli olan toplumun ve demokrasi güçlerinin buna birlikte itiraz edip, demokrasinin kalitesini yükseltmeye çalışmasıdır.”

    “TÜRKİYE’DE YAŞANANLAR, OLUP BİTENLER HALKTAN GİZLENMEK İSTENİYOR”

    Türkiye Gazeteciler Sendikası (TGS) Genel Başkanı Gökhan Durmuş, son bir haftaya bile bakıldığında Türkiye’de önümüzdeki süreçte gazetecilere yönelik baskıların artacağının işaretlerinin görüldüğünü söyledi.

    Türkiye’nin bir seçim sürecine girdiğini ve iktidarın toplumdan bazı gerçekleri gizlemek istediğine değinen Durmuş, “Bu nedenle de gazeteciler engelleniyor. Son birkaç günde İstanbul’da Beykoz’da yıkım sırasında gazetecilerin saldırıya uğraması, 1 Eylül Dünya Barış Günü’nde gazetecilerin saldırıya uğraması, Van’da haber takibi yapan gazetecilerin saldırıya uğraması gibi olaylar yaşadık. Buralarda gazetecilerin haber izlemesi engellenmek istendi. Orada yaşananların kamuoyuna aktarılmasının önüne geçilmek istendi. Türkiye’de yaşananlar, olup bitenler halktan gizlenmek isteniyor. Halkın haber almasının önüne geçilmek isteniyor” ifadelerini kullandı.

    “GAZETECİLER ALANDA BİRLİKTE HAREKET EDİP SALDIRILARI PÜSKÜRTMELİ”

    Tüm bu saldırılara karşı gazetecilerin iki yol izleyebileceğini söyleyen Durmuş, şunları katardı:

    “Birincisi özellikle alanda çalışan gazetecilerin dayanışma içerisinde olması, birlikte hareket etmesi, polisin herhangi bir gazeteciye yönelik müdahalesinde diğer meslektaşlarının da onunla dayanışma göstermesi ve o saldırıyı püskürtmesi gerekiyor. Biz gazeteciler olarak alanda dayanıştığımız oranda saldırılarda azalacaktır diye düşünüyorum.

    İkincisi ise Türkiye’deki gazetecilerin meslek örgütleri, sendikaları, cemiyetleri, dernekleri onların toplu bir şekilde bu saldırılara karşı ses yükseltmesi gerekiyor. Biz sendika olarak meslektaşlarımıza yönelik bir saldırı gerçekleştiğinde, bir müdahale olduğunda buna karşı açıklamalar, eylemler yapıyoruz, suç duyurularında bulunuyoruz ama tek başına bir sendikanın çözebileceği bir sorun değil. Gazetecilerin yan yana gelip dayanışması ile birlikte, meslek örgütlerinin birlikteliğiyle hareket etmesi ve haber takibi sırasında saldırıya uğrayan gazetecilerle güçlü bir dayanışma gösterilmesi gerekiyor.”

    “SALDIRILARI YAPAN KAMU GÖREVLİLERİ HAKLARINDA İŞLEM YAPILMALI”

    Bu saldırı talimatlarını veren kamu görevlilerinin görevlerinden el çektirilmeleri gerektiğini vurgulayan Durmuş son olarak, “Bunun için bir girişimde bulunulması gerekiyor. Çünkü gazeteci topluma haber ulaştırmak dışında bir şey yapmıyor. Dolayısıyla orada o talimatları veren emniyet müdürlerinin, polis amirlerinin her kimse görevden el çektirilmesi gerekiyor, yargılanmaları gerekiyor. Toplumun haber alma hakkını engelliyorlar. Sadece gazeteciyi darp etmiyorlar. Buradan sizin aracılığınızla İçişleri Bakanlığı’na da seslenmek istiyorum, son bir haftada gazetecilere yönelik yapılan saldırılarda bulunan kamu görevlilerinin derhal görevden alınması ve haklarında soruşturma başlatılması gerekiyor” dedi.

    Melis CİDDİOĞLU-Berivan KELEŞ/ANKARA

  • DİSK Basın İş ve TGS’den gazetecileri darp eden polisler hakkında suç duyurusu-VİDEO

    DİSK Basın İş ve TGS’den gazetecileri darp eden polisler hakkında suç duyurusu-VİDEO

    PİRHA-DİSK Basın İş ile Türkiye Gazeteciler Sendikası, Gezi direnişinin yıldönümünde haber takibi yaparken polis tarafından darp edilen ve gözaltına alınan gazeteciler için suç duyurusunda bulundu. DİSK Basın İş Genel Başkanı Faruk Eren, “Neredeyse her toplumsal olayda şiddet ve hakaret görüyoruz. Bunu kabullenmiyoruz. Gazeteciler olarak bunca baskıya rağmen haber yapmaya, topluma gerçekleri iletmeye devam ettik, devam edeceğiz” dedi.

    Gezi direnişinin İstanbul Taksim’deki yıldönümü eylemlerini takip eden gazetecilerin, polis tarafından darp edilmesi ile gözaltına alınan gazeteciler için Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK) Basın İş ve Türkiye Gazeteciler Sendikası (TGS) suç duyurusunda bulundu. İki basın örgütü suç duyurusundan önce Çağlayan’daki İstanbul Adalet Sarayı önünde bir araya gelirken, konuya ilişkin açıklamalarda bulundu. Açıklamaya DİSK Basın İş Genel Başkanı Faruk Eren, TGS Genel Sekreteri Mustafa Kuleli ile darp edilen gazeteciler de katıldı.

    “BEDELİ NE OLURSA OLSUN HABER YAPMAYA DEVAM EDECEĞİZ”

    “Bir kamu görevi yapan gazetecilerin güvenlik güçleri tarafından şiddete uğratılması nedeniyle buradayız” diyen DİSK Basın İş Genel Başkanı Faruk Eren, tüm baskıya rağmen gazeteciliğe devam edeceklerini kaydetti. Eren şöyle konuştu:

    “Şiddete uğrayan arkadaşlarımız için suç duyurusunda bulunacağız. Basın özgürlüğü anayasal bir haktır. Anayasaya göre devlet gazetecinin görevini yapmasını kolaylaştırmak ile yükümlüdür. Ama bu uygulanmıyor. Neredeyse her toplumsal olayda şiddet ve hakaret görüyoruz. Bunu kabullenmiyoruz. Gazeteciler olarak bunca baskıya rağmen haber yapmaya, topluma gerçekleri iletmeye devam ettik, devam edeceğiz. Bakın şimdi bir sosyal medya yasası çıkartılmaya çalışılıyor. Çıkartılacak da. Seçimlere iktidarın kendi medyasının dışında başka bir medyaya izin vermeden gitmek istiyorlar. Ama gazeteciler yaratıcıdır. İllaki sesimizi duyururuz bir şekilde. Bedeli ne olursa olsun haber yapmaya devam edeceğiz.”

    “KANUNSUZ EMİRLERİ UYGULAMAYIN, YARIN HESABI SORULUR”

    TGS Genel Sekreteri Mustafa Kuleli ise eylem yapmanın anayasal bir hak olduğunu belirterek, “Türkiye’de sokağa çıkmak, eylem yapmak en temel anayasal haklardan biridir. Bu suç haline getirilmeye çalışılıyor. Aynı Gezi Parkı’nda olduğu gibi toplum taleplerini özgürce sokaklarda dile getirebilmeli. Medya mensupları olarak bizler bu taleplerin iletilmesini sağlamakla görevliyiz. Sadece işimizi yapmak istiyoruz. Ama karşımızda demokrasiyi sindirememiş, toplumu baskı altına almak isteyen otoriter bir rejim var. Bu psikolojik bir savaş. Sokakları ve gazeteciliği bırakacak mıyız, bırakmayacak mıyız? Biz hala bu ülkede demokrasinin geçerli kılınabileceğini düşünüyoruz. Bu yüzden polislere bir çağrımız var. Kanunsuz emirleri uygulamayın. Yarın bunun hesabı mutlaka sorulur” ifadelerini kullandı.

    “ALANDA BİRBİRİMİZİ KOLLAMANIN YOLLARINI ARIYORUZ”

    Eylemi takip ederken darp edilerek gözaltına alınan Evrensel Gazetesi muhabiri Meltem Akyol da şunları söyledi:

    “Biz alanda birbirimizi kollamanın yollarını arıyoruz. Polis müdahalesi sertleştiğinde gazeteciler, polisin gözaltına almaya çalıştığı arkadaşlarına sahip çıkıyor bir taraftan onu görüntü altına almaya çalışırken. Son yıllarda hem adliye koridorlarında ceza ve tazminat davalarıyla hem de alandaki hukuksuzlukları kayıt altına almaya çalışırken çeşitli müdahalelere uğruyoruz. Biliyoruz ki buradaki temel mesele gerçeğin, oradaki ihlalin ortaya çıkmasını engellemektir. Bize yapılan müdahale aslında gazeteciliğe yapılan müdahaledir. Bu suç duyurusu da bu nedenle çok önemlidir. Temel gerçeklik şu; bir iğne deliği kadar ışık istemiyorlar. O iğne deliğinden bile gerçeğin oradan geçmesini istemiyorlar. Bütün bu baskı, gözaltı girişimi ve ters kelepçenin nedeni budur.”

    PİRHA / İSTANBUL

  • DİSK Basın İş: O tokat, gazetecileri açlıkla terbiye etmeye çalışan anlayışın ete kemiğe bürünmüş halidir!

    DİSK Basın İş: O tokat, gazetecileri açlıkla terbiye etmeye çalışan anlayışın ete kemiğe bürünmüş halidir!

    PİRHA-Türkiye Basın Yayın ve Matbaa Çalışanları Sendikası, Haber Türk Ankara Temsilcisi Muharrem Sarıkaya’nın, basın emekçisi Ahmet Demir’e dönük fiziki saldırısını kınadı. Haber Türk binası önünde yapılan basın açıklamasında “O tokat gazetecileri geçim sıkıntısıyla, açlıkla terbiye etmeye çalışan anlayışın ete kemiğe bürünmüş halidir” denildi.

    Haber Türk Ankara Temsilcisi Muharrem Sarıkaya’nın, yayın esnasında İHA çalışanı Ahmet Demir’e tokat atması kamuoyunda büyük tepki topladı. DİSK Basın İş üyeleri de yaşananları protesto etmek için Haber Türk Genel Merkezi önünde konuya ilişkin basın açıklaması yaptı.

    “EMEKÇİLERE ATILAN TOKAT AFFEDİLEMEZ!”

    Muharrem Sarıkaya’nın üye olduğu tüm meslek örgütlerine de çağrı yapan DİSK Basın İş Başkanı Faruk Eren, şu açıklamada bulundu:

    “O tokat aslında medyada yıllardır süren ücret uçurumuyla semirmiş, sırtını güce dayayarak kendisini dev aynasında görmeyi normal sanan anormal egoların hepimize yıllardır yaptığının görünür hale gelmesidir.

    O tokat gazetecileri geçim sıkıntısıyla, açlıkla terbiye etmeye çalışan anlayışın ete kemiğe bürünmüş halidir.

    O tokat gazetecileri hapisle, para cezalarıyla yıldırmaya çalışan iktidarların uygulamalarının devamıdır, tekrarıdır.

    O tokat biz gazetecilerin, genelde tüm emekçilerin kırmamız gereken kolu da bize yeniden göstermiştir. Emekçilere atılan tokat affedilemez!

    Olayın görüntülerinin çıkması ve sosyal medyada tepkilerin çığ gibi büyümesi üzerine şaşırtıcı olmayacak şekilde, birçok gazeteci Sarıkaya’nın kendilerine de kötü davrandığını, mobbing uyguladığını açıkladı. Muktedirlere ve yöneticilere sırtlarını dayayanlar çalışanlara, basın emekçilerine açıkça eziyet ediyor. Ve bu eziyetlere işi kaybetme kaygısı nedeniyle çoğunlukla sessiz kalınıyor.

    Bunun bir nedeni iktidarın medya üzerindeki büyük denetimi, bir başka nedeni gazetecilerin örgütsüz olması. Bu durumu aşmak için gazeteciler mutlaka sendikalarda örgütlenmeli.

    Gelen tepkiler üzerine Muharrem Sarıkaya Haber Türk’ün Ankara Temsilciliği’nden istifa ettiğini açıkladı. Ancak gazete ve televizyondaki görevlerine devam edip etmediği net değil. Pek çok basın emekçisinin kolektif çabasıyla sürdürülebilen bir yayın faaliyetinde iş arkadaşına şiddet uygulamak, hele de bunu sırtını dayadığı güce, konumuna, titrine güvenerek yapmak, asla kabul edilemez. Haber Türk yönetimine çağrımız Sarıkaya’nın bütün görevlerinin sona erdirilmesidir.

    Sarıkaya’nın üye olduğu tüm meslek örgütlerine çağrımız bu lümpen tavrı hoş görmemeleri, tüm üyeliklerinin sonlandırılmasıdır.

    Saldırı sonrası gördük ki, sesini duyuramayan meslektaşlarımız da var. Bundan sonra kimse sessiz kalmasın, birlikte ses çıkaralım. Örgütlü ses çıkaralım.

    Türkiye yeni bir dönemi konuşuyor. Bunun etkisini medya üzerinde de görüyoruz. Unutmayalım yeni medya, eskinin alışkanlıklarıyla yürümemeli. Tüm medyada gazetecilerin, basın emekçilerinin örgütlü olması gerekiyor. Basın emekçileri, tüm emek güçleri ve demokrasi isteyen halk buna engel olmaya kalkanları da yıkıp geçecektir.”

    PİRHA/İSTANBUL

  • DİSK’e bağlı Dev Sağlık-İş, Enerji-Sen ve Basın-İş temsilcilikleri açıldı!-VİDEO

    DİSK’e bağlı Dev Sağlık-İş, Enerji-Sen ve Basın-İş temsilcilikleri açıldı!-VİDEO

    PİRHA-Devrimci Sağlık İşçileri Sendikası (Dev Sağlık-İş) Elektrik, Gaz, Su, Baraj Çalışanları Sendikası (Enerji-Sen), Türkiye Basın Yayın Matbaa Çalışanları Sendikası (Basın-İş) İç Anadolu Bölge Temsilciliklerinin açılışı yapıldı.

    Dev Sağlık-İş, Enerji-Sen ve Basın-İş İç Anadolu Bölge Temsilciliklerinin açılışı Ankara’da yapıldı. Açılış törenine DİSK’e bağlı çok sayıda yönetici ve üye katıldı.

    Açılış töreninde konuşan Basın-İş Genel Başkanı Faruk Eren, “10 Yıldan fazla bir süre önce İstanbul’da bir grup gazeteci bir araya geldik. Basına yönelik saldırıların artacağını düşünüyorduk. Ve mücadeleci bir gazeteci örgütü, sendikası kurmaya çalışıyorduk. Tam o sırada DİSK’ten bir çağrı geldi ve ‘Basın-İş sendikamızda gazeteciler de örgütlenebilir’ denildi. Ardından yola çıktık. Her gün görüyoruz ki mesleğimiz üzerinde büyük bir baskı var. Foto muhabiri Bülent Kılıç’ın söylediği gibi ‘Nefes alamıyoruz’ ve mesleğimiz boğulmak isteniyor. Ama buna karşı büyük bir direniş de var. Her zaman adımız görünmese de gazeteci direnişinin arkasında DİSK Basın-İş var. Ankara’da açılan bu merkezde mücadelemizi daha da güçlendireceğiz.”

    Konuşmalar ardından Çankaya ilçesi Sıhhiye semtindeki temsilcilikler, kesilen kurdeleler ardından hizmete açıldı.

    PİRHA/ANKARA

  • Cumartesi Anneleri: Adliye kapılarını artık adalete açın-VİDEO

    Cumartesi Anneleri: Adliye kapılarını artık adalete açın-VİDEO

    PİRHA-Cumartesi Anneleri gözaltına alındıktan sonra kaybedilmesinin üzerinden 40 yıl geçen Hayrettin Eren’in akıbetini sordu. Yapılan açıklamada, “Adalet talebimizi duyun ve adliyelerin kapılarını artık adalete açın” denildi.

    Cumartesi Anneleri, 817. hafta eyleminde 1980 yılında 26 yaşındayken İstanbul Saraçhane’de gözaltına alındıktan sonra kaybedilen Hayrettin Eren’in akıbetini sordu.

    Eylem, koronavirüs nedeniyle sosyal medya hesapları üzerinden yapıldı.

    “40 YIL NE ÇABUK GEÇTİ”

    Abla Cemile Eren konuşmasında kardeşi Hayrettin’in kaybedilişinin üzerinden 40 yıl geçtiğini vurgulayarak “40 yıl ne kadar çabuk geçti, ama bize daha dün gibi” dedi. Cemile Eren, Hayrettin’in gelecek nesillere güzel bir yaşam bırakmak istediğini söylerken “Bunu bir suç saydılar. Anneleri, babaları acılar içinde bıraktılar” ifadelerini kullandı.

    Cemile Eren, Galatasaray Meydanı’nın kendilerine yasaklanmasına ilişkin de konuştu. Eren, “Vicdanları rahat mı? Çocuklarına, torunlarına yaptıkları işkenceyi anlatabildiler mi? Anlatamazlar. Çünkü torunları kendilerinden hesap soracak. Kaç tane anne, kaç tane baba vefat etti. Hepsi evlatlarının özlemleriyle gittiler” diye konuştu.

    “KAYBEDİLEN YÜZLERCE İNSANDAN BİRİYDİ”

    817. hafta eyleminde Hayrettin Eren’in kardeşi Faruk Eren de söz aldı. “O, kaybedilen yüzlerce insandan biriydi” diyen Faruk Eren “Hakikat ve adalet arayışımızı İnsan Hakları Derneği ve Cumartesi Anneleri ile birlikte sürdürüyoruz. Artık aramızda olmayan annem ve babamızın tek talebi çocuklarının mezarına ulaşmaktı. O mücadeleyi devam ettiriyoruz. Bu mücadele sadece ellerinde yakınlarının fotoğraflarıyla Galatasaray’da bekleyen Cumartesi Anneleri ve insanlarının mücadelesi değil, tüm Türkiye’nin mücadelesi olması gerekiyor” ifadelerini kullandı.

    “VERDİĞİNİZ SÖZÜ TUTUN”

    Kardeşlerden İkbal Eren Yarıcı da, “Bizler terörist değiliz. Kaybettiklerinizin yakınlarıyız” diyerek şöyle devam etti:

    “Cumartesi Anneleri’yiz. Sırtımızı kimseye dayamadık. Sadece birbirimize yaslanarak, sizin kaybettiğiniz sevdiklerimiz için adalet arıyoruz. Eğer biz terörist olsaydık, dönemin başbakanı, bugünün Cumhurbaşkanı annelerimizle görüşme talebinde bulunmazdı. ‘Sizin sorununuz, benim sorunum’ demezdi; ‘sorunlarınızı çözeceğim’ diye söz vermezdi. Bu annelerden biri de benim annem Elmas Eren’di. Annelerimize verdiğiniz sözü tutun. 40 yıl önce gözaltına aldığınız Hayrettin Eren’e ne yaptığınızı açıklayın. Faillerini cezasızlık zırhı ile korumaktan vazgeçip, yargılanmalarının önünü açın.”

    BU TÜR SUÇLARDA ZAMAN AŞIMI OLMAZ”

    İnsan Hakları Derneği (İHD) Eş Genel Başkanı Eren Keskin ise yaptığı konuşmada, Hayrettin Eren’in gözaltına alınması ardından yaşanan hukuki süreci anlattı. Keskin şunları söyledi:

    “Türkiye Cumhuriyeti devleti maalesef zorla kaybetme olaylarında cinayet suçunun zaman aşımını uygulamaya devam ediyor. Birleşmiş Milletler Zorla Kaybetmelere Karşı Sözleşmeyi imzalamadığı için maalesef ki bu tür dosyalar zaman aşımı ile sınırlı kalıyor. Oysa bize göre bu tür suçlarda zaman aşımı olmaz.”

    Hafta basın metnini ise Hayrettin Eren’in yeğeni Işık Su Eren okudu. Açıklamada şu ifadelere yer verildi:

    “12 Eylül darbe koşullarında hakkında arama kararı vardı. 21 Kasım 1980 tarihinde otomobili ile İstanbul Saraçhane’ye gitti. Burada buluştuğu arkadaşı ile birlikte gözaltına alındı. Hayrettin, arkadaşı ve otomobili önce Karagümrük Karakolu’na, oradan da Gayrettepe Emniyet Müdürlüğü’ne götürüldü.”

    Hayrettin Eren, Gayrettepe Siyasi Şube’nin bodrum katında ağır işkence altındayken, kapıda bekleyen annesine ‘gözaltında böyle biri yok’ denildiğini belirten Işık Su Eren, annesinin emniyetin bahçesinde duran otomobili gösterip, “Oğlumun arabası burada, kendisi nasıl yok?” diye ısrar etmesi sonucu tartaklanarak dışarı atıldığını söyledi. Yeğen Eren, daha sonra bu arabanın da kaybedildiğini belirtti.

    ÜÇ KUŞAK ADALET ARIYOR 

    Hayrettin’i gözaltına, karakolda ve Siyasi Şube’de gören çok sayıda tanığın olduğunu söyleyen yeğen Eren, ancak buna rağmen inkar edildiğini ifade etti. Sıkıyönetim Savcılığı’na yapılan suç duyurularının da yine sonuçsuz bırakıldığını dile getiren Eren şu bilgileri paylaştı:

    “Aradan geçen 40 yılda hukuk işletilmedi. Hayrettin Eren’in akıbeti gizlendi, onu kaybedenler cezasız bırakıldı. Dosyayı canlandırmak için girişimlerde bulunmayı sürdüren Eren ailesi üç kuşaktır Hayrettin’i ve adaleti arıyor. Demokrasi-adalet reformu diyerek toplumu ve bizleri oylamaktan vazgeçin. Önce adalet arayışını suç sayan zihniyetinizi değiştirin. Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası sözleşmelerden doğan yükümlülüklerinizi yerine getirin. Cezasızlığa son vererek, adaleti sağlayacak bütünlüklü politikaları hayata geçirin. Toplumun ve bizim adalet talebimizi duyun ve adliyelerin kapılarını artık adalete açın. Hayrettin Eren’in akıbetini açığa çıkarma ve sorumluların cezalandırılmasını sağlama görevinizi yerine getirin.”

    HABER MERKEZİ

     

  • ‘Yargılanan gazeteciliktir, halkın haber alma hakkıdır’-VİDEO

    ‘Yargılanan gazeteciliktir, halkın haber alma hakkıdır’-VİDEO

    PİRHA – Tutuklu gazetecilerin duruşmasını takip eden gazeteci ve siyasetçiler, gazetecilerin haksız hukuksuz bir şekilde tutuklu bulunduklarını belirterek, toplumsal mücadeleden umutlu olduklarını, basın özgürlüğünün galip geleceğini belirttiler. 

    Libya’da ölen MİT mensubunun cenaze törenine ilişkin yapılan haberler gerekçe gösterilerek 6’sı tutuklu 8 gazeteci hakkında açılan davanın ilk duruşması Çağlayan’da bulunan İstanbul 34’üncü Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülüyor.
    Tutuklu yargılanan Yeni Yaşam Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ferhat Çelik ile gazetenin Yazı İşleri Müdürü Aydın Keser, Odatv Haber Müdürü Barış Terkoğlu, Yayın Yönetmeni Barış Pehlivan, muhabiri Hülya Kılınç ve Yeniçağ yazarı Murat Ağırel tutuklu bulundukları Silivri Cezaevi’nden duruşma salonuna getirilirken, tutuksuz yargılanan Akhisar Belediyesi Basın Birimi görevlisi Eren Ekinci SEGBİS aracılığıyla duruşmaya katıldı.

    Duruşmayı takip etmek için Çağlayan Adliyesi’ne gelen gazeteciler açıklamalarda bulundular.

    “YARGILANAN GAZETECİLİKTİR, HALKIN HABER ALMA HAKKIDIR”

    CHP Önceki Dönem Milletvekili Gazeteci Barış Yarkadaş, “Çağlayan Adliyesi’nde gazeteciler yargılanıyor. Siyasi iktidar 6 gazeteciyi tutuklatarak hem topluma hem de medyaya bir gözdağı veriyor. 120 gündür arkadaşlarımız haksız, hukuksuz ve adaletsiz bir biçimde Silivri Cezaevi’nde tutuluyorlar. Derhal tahliye edilmelerini söylüyoruz. Burada yargılanan gazeteciliktir, halkın haber alma hakkıdır. Arkadaşlarımız halkın haber alma hakkını korudukları için tutuklanmışlardır. Haksız ve hukuksuz bu keyfi uygulamanın bir an önce sona ermesi gerektiğini düşünüyoruz” ifadelerini kullandı.

    “MESLEKTAŞLARIMIZ HAKSIZ HUKUKSUZ BİR ŞEKİLDE TECRİT ALTINDA TUTULUYOR”

    Gazeteci, CHP Eskişehir Milletvekili Utku Çakırözer, “Bugün Türkiye’de geçmişte sık sık örneklerini gördüğümüz gibi haberin, gazeteciliğin yargılandığı bir gün. Arkadaşlarımız suç işlemeden, haksız hukuksuz bir şekilde tecrit altında tutuluyorlar. Bu yanlıştan dönülmesi lazım. Çağrımız; meslektaşlarımızın özgür kalması, bu davanın da bir an önce düşmesi lazım. Çünkü ortada bir suç yok, suç unsuru yok” diye konuştu.

    “GAZETECİLERİ CEZAEVİNDE TUTMAK İÇİN ÖZEL DÜZENLEME YAPILDI”

    DİSK Basın-İş Sendikası Genel Başkanı Faruk Eren ise “Umarım duruşma sonunda tahliye kararı çıkar. Çünkü çok saçma bir iddianame var. İddianame yayınlandığı an içindeki saçmalığı herkes gördü. Salgın sırasında infaz yasasında bir değişiklik yapıldı. Sadece 6 arkadaşımızı cezaevinde tutmak için özel düzenleme yapıldı. MİT Kanunu’na ekler yapıldı. Arkadaşlarımızın yargılanması MİT Kanunu’yla ilişkilendirildi. Tüm bunlara rağmen tahliye edilmelerini umuyoruz” dedi.

    “HUKUKTAN DEĞİL TOPLUMSAL MÜCADELEDEN UMUTLUYUZ”

    TİP Genel Başkanı Erkan Baş ise şunları kaydetti:

    “Pandemi nedeniyle duruşmaların yapılamadığını görüyoruz. Sağlık gerekçesiyle insanlar içeri alınmıyor. Diğer taraftan aylardır arkadaşlarımız haksız hukuksuz bir şekilde cezaevinde tutuluyor. İktidar kendisine muhalif olan, gerçeklerin açığa çıkması için mücadele eden, halkın yanında duran herkesi potansiyel suçlu olarak görüyor. Umutluyuz, umuyoruz, hukuktan değil ama toplumsal mücadeleden umutluyuz.”

    “TUTUKLANMALARININ SEBEBİ DAHİ BELLİ DEĞİL”

    CHP’nin Eski İstanbul Milletvekili Dr. Kadir Gökmen Öğüt, “FETÖ’nün yaptığı yöntemlerle tutuklu arkadaşlarımız. Tutuklanmalarının sebebi belli değil, haber yapmaktan mı yapmamaktan mı belli değil. Türkiye’nin en yurtsever gazetecileri içerideyse bir mesaj verilmek isteniyor; ayağınızı denk alın, bakın baro başkanlarına bunu yapıyoruz. En yurtsever gazetecileri sabah gözaltına alıyoruz. FETÖ ilişkilerini açığa çıkaranları gözaltına alıyoruz deyip topluma bir korku salmaya başladılar. Türkiye’yi 18 yıldır yöneten parti bugünlerde gösterdi ki adaletin olmadığı nadir ülkelerden biriyiz” ifadelerini kullandı.

    “DEMOKRASİ, BASIN ÖZGÜRLÜĞÜ GALİP GELECEK”

    Gazeteci Zafer Arapkirli, “Arkadaşlarımız gerçekten yana oldukları için, kalemlerini satmadıkları için ve onurlarını ayaklar altına almadıkları için bu bedeli ödüyorlar. Eğitimli, profesyonel ama en önemlisi de örgütlü insanlara bugün Türkiye’yi yöneten kadroların. Örgütlü insanlardan ve demokrasiyi, vatanını seven insanlardan hazzetmiyorlar. Dolayısıyla gazeteci yazmasın, avukat, insan haklarını savunmasın, doktorlar gerçekten halkın hizmetinde görev yapmasın, mühendisler, mimarlar, akademisyenler demokrasiden yana tavır almasın diye binbir türlü oyun çeviriyorlar. Ama sonunda basın özgürlüğü galip gelecek, demokrasi galip gelecek” diye konuştu.

    PİRHA/İSTANBUL

  • Cumartesi Anneleri eylemi 750. Haftada: Gazetecilik katledilmek isteniyor-VİDEO

    Cumartesi Anneleri eylemi 750. Haftada: Gazetecilik katledilmek isteniyor-VİDEO

    PİRHA- Kurban bayramı arifesinde kayıpları için bir araya gelen Cumartesi Anneleri eylemlerinin 750’inci haftasında 28 Temmuz 1993’te gözaltına alındıktan sonra işkence ile öldürülen Özgür Gündem gazetesi muhabiri Ferhat Tepe’nin akıbetini sorarak adalet taleplerini yineledi.

    Haberin Videosu

    Cumartesi Anneleri eylemlerinin 750’inci haftası da İHD İstanbul Şubesi önünde polis ablukası altında gerçekleşti. Bu hafta gözaltında kaybedilen Özgür Gündem gazetesi muhabiri Ferhat Tepe’nin akıbeti soruldu.

    Basın açıklamasını gözaltında kaybedilen Hayrettin Eren’in kardeşi İkbal Eren okudu. “750. haftamızı bayram arifesinde gerçekleştiriyoruz” diyen Eren, “En son Jandarma Genel Komutanlığı’nın yazısı üzerine Ankara 3. Sulh Ceza Hakimliği, 136 internet adresine erişim engeli kararı verdi. Böylece ifade ve basın özgürlüğü yargı eliyle ihlal edilmiş oldu. ‘Önce halka ve gerçeğe karşı sorumluyum’ diyen, ‘sesini duyuramayanların sesi’ olma yükümlülüğünü yerine getirmeye çalışan gazeteciler, dün de bugün de ağır bedellerle karşı karşıya kaldılar” diye konuştu.

    “DAVAYA ZAMAN AŞIMI VERİLDİ”

    750. haftalarında 26 yıl önce gözaltına alınarak kaybedilen, Ferhat Tepe için buluştuklarını söyleyen Eren, “Olayın aydınlanması için hükümetin AİHM’le işbirliği yapmadığı, gerekli bilgi, belge ve tanıklara ulaşım sağlamadığı ve etkin bir cezai soruşturma yapmadığı için Türkiye’yi mahkum etti. İç hukukta ailenin yaptığı tüm başvurular gerekçesiz reddedildi. Ferhat’ı Diyarbakır Jandarma Alay Komutanlığı’nda işkenceli sorguda gördüğünü söyleyen 14 tanığın ifadesine başvurulmadı. Elazığ Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütülen soruşturma 2013 yılında zamanaşımı gerekçesiyle kapatıldı. Bunun üzerine Anayasa Mahkemesi’ne taşınan davada mahkeme, ‘savcılığın soruşturmayı genişletmek için somut hiçbir talimat vermediğini, olayı aydınlatacak işlem yapmadığını, soruşturmanın sürüncemede bırakıldığını’ kayıt altına aldı ve hak ihlali kararı verdi. Ancak değerlendirmesini uluslararası hukuka aykırı biçimde ‘insanlığa karşı suç’ kapsamında yapmayarak, zamanaşımı gerekçesiyle soruşturmanın yeniden açılmasını engelledi” ifadelerini kullandı.

    HÜKÜMETE VE İDARİ MAKAMLARA ÇAĞRI

    Eren son olarak şunları söyledi: “Failler yargılanıp cezalandırılmazken, Ferhat’ın gözaltında kaybedilmesinde sorumluluğu olanlardan Korkmaz Tağma’nın başvurusuyla, içinde TBMM tutanağı, AİHM kararı ve Diyarbakır Barosu’nun veri tabanında olduğu 56 web sitesi Ankara 8. Sulh Ceza Hakimliği kararıyla erişime engellendi. Ferhat’ın kaybedilişinin 26. yılında bir kez daha hükümeti ve idari makamları, soruşturma ve kovuşturma makamlarını, uluslararası insan hakları hukukuna uygun davranmaya çağırıyoruz.

    Ferhat Tepe ve tüm kayıplarımız için adalet talebimizden vazgeçmeyeceğiz. 50 haftadır bize yasaklanan kayıplarımızla buluşma mekanımız olan Galatasaray’dan vazgeçmeyeceğiz.”

    “SORUŞTURMA BAŞLATMAK YERİNE İSMİNİN GEÇTİĞİ SİTELER ERİŞİME ENGELLENDİ”

    Eren’in ardınan söz alan Ferhat Tepe’nin annesi Zübeyde Tepe, Ferhat Tepe’nin kaçırılırken 19 yaşında olduğunu, oğlu Ferhat Tepe kaçırıldığı zaman Bitlis Valisi, Cumhuriyet savcısı ve askeri makamlara bildirdiklerini ancak devletin bugüne kadar hiçbir soruşturma ve yargılama yapmadığını söyledi.  Zübeyde Tepe ayrıca, “20 yıl sonra Elazığ savcılığı davanın düştüğünü yazılı olarak bile bildirdi. Korkmaz Tağma ve beraber hareket ettiği JİTEM ekibi hakkında hiçbir soruşturma başlatılmadı. Korkmaz Tağma a soruşturma açmak yerine isminin geçtiği siteler erişim engellenmiştir” diye belirtti.

    “DEVLET NE İÇİN KATİLLERİ SAKLIYOR?”

    Cumartesi Anneleri’nin taleplerine kulak vermek yerine alanları yasaklayan zihniyetten hayır gelmeyeceğini belirten anne Tepe, “Katiller hala dışarıda kol gezmekte. Sorumlulardan hesap sorulana kadar adalet arayışımız devam edecek. Galatasaray Meydanı için direnişimiz de devam edecektir” diye ifade etti.

    Oğlunun katledilişinin 26’ıncı yılı olduğunu ekleyen Zübeyde Tepe, “Devlet ne için katilleri yargı ve adalet önüne çıkarmıyor? Korkmaz Tağma neden saklanıyor? Adalet önünde ifade versin” dedi.

    “BİZİM KADAR DEVLET DE İYİ BİLİYOR”

    Sincan 2 No’lu F Tipi Cezaevinde tutuklu bulunan gazeteci Hüseyin Akyol’un Ferhat Tepe için gönderdiği mesajı Eren Baskın okudu. Mesajda şu ifadelere yer verildi:

    “Halkımızın haber ihtiyacını karşılamak amacıyla hiçbir fedakarlıktan kaçınmayan genç muhabir arkadaşlarımızdan Ferhat Tepe’yi kaçıranları, kaçırdıktan sonra babası İshak Tepe’yi tehdit edenleri ve öldürdükten sonra, onu tutulduğu garnizondan uzak bir yere atanları, en az biz kadar, devlet de iyi biliyor. Bu konudaki soruşturmalardan bir sonuç alamasak da, Ferhat’ın arkadaşı gazeteciler olarak onun boşluğunu hissettirmedik. Bundan sonra da O’nu unutmayacağız, unutturmayacağız!”

    “ONURLU BİR DİRENİŞİ VAR GAZETECİLERİN”

    Daha sonra 1980 yılında kaybedilen Hayrettin Eren’in kardeşi DİSK Basın İş Başkanı Faruk Eren söz aldı. Gazetecilerin çok ağır bedeller ödediğini ve ödemeye de devam ettiğini ifade eden Faruk Eren, şunları belirtti:

    “Az önce Hüseyin Aykol’un mesajını okuduk. Bu ülkenin en iyi gazetecilerinden. Meslektaşlarımız hapishanelerde yatıyor. Gazeteciler hakkında kaç dava açıldığını hesaplayamıyoruz bile. Onlarca gazete, haber ajansı, internet sitesi kapatıldı, yüzlerce meslektaşımız işsiz kaldı. İktidarı rahatsız eden her habere dava açılıyor. Gazetecilik kaybedilmek ve katledilmek isteniyor. Gazetecilik bu ülke tarihinin en zor dönemlerinden geçiyor. Ama her şeye rağmen onurlu bir direnişi var gazetecilerin. Her şeye rağmen gerçekleri kamuoyuna aktarmaya çalışıyorlar. Bu da rahatsız ediyor. Alenen fişleniyor meslektaşlarımız adı rapor denilen fişleme belgeleriyle.”

    NE OLMUŞTU?

    1974 doğumlu Ferhat Tepe, Özgür Gündem gazetesi Bitlis muhabiriydi. 28 Temmuz 1993 tarihinde Bitlis şehir merkezinde sivil polis olarak bilinen, silahlı telsizli 3 kişi tarafından kaçırıldı. Ferhat’ı kaçıran otomobillerden biri daha sonra bölgedeki karakolun önünde görüldü. Ferhat’ın kaçırılmasının ardından DEP Bitlis İl başkanı olan babası İshak Tepe’yi telefonla arayan bir kişi, oğlunun hayatına karşılık DEP il örgütünü kapatmasını ve fidye vermesini istedi. İshak Tepe, telefondaki sesi Tatvan 6. Zırhlı Tugay komutanı General Korkmaz Tağma’ya benzettiğini kamuoyuna açıkladı.

    Tepe Ailesi, Bitlis Asayiş Şube Başkanlığı’na, Emniyet Müdürlüğü’ne, Valiliğe, Savcılığa, Başbakan’a, İçişleri Bakanı’na ve OHAL Valisi’ne başvurarak oğullarının bulunmasını istedi.

    Ailenin ısrarlı arayışı sonucunda gözaltına alındığı inkar edilen Ferhat’ın ağır işkence görmüş bedenine 13 gün sonra ‘meçhul kişi’ olarak gömüldüğü Elazığ Kimsesizler Mezarlığı’nda ulaşıldı.

    PİRHA/İSTANBUL

  • Özgür Gündem Gazetesi ile dayanışan gazetecilere hapis cezası

    Özgür Gündem Gazetesi ile dayanışan gazetecilere hapis cezası

    Özgür Gündem Gazetesi ile dayanışma amacıyla ‘Genel Yayın Yönetmenliği’ kampanyasına katılan Faruk Eren, Ertuğrul Mavioğlu, Fehim Işık, Celal Başlangıç, İhsan Çaralan ve Celalettin Can “terör örgütü propagandası” suçlamasıyla hapis cezasına çarptırıldı. Celaletttin Can haricinde alınan kararın açıklanmasının ertelenmesine karar verildi.

    Özgür Gündem Gazetesi ile dayanışma amacıyla ‘Genel Yayın Yönetmenliği’ kampanyasına katılan ve “terör örgütü propagandası” suçlamasıyla hapis cezasına çarptırılan Faruk Eren, Ertuğrul Mavioğlu, Fehim Işık, Celal Başlangıç, İhsan Çaralan ve Celalettin Can hakkında verilen kararın açıklanması geri bırakıldı.

    CELALETTİN CAN’IN CEZASI ERTELENMEDİ

    Savunmaların ardından İstanbul 14. ACM duruşmaya ara verdi ve mahkeme aranın ardından hükmünü açıkladı.

    Celalettin Can’ın cezası ertelenmezken, mahkeme 1 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırılan diğer gazetecilerin aldığı hükümlerin açıklanmasını geri bıraktı.

    Davada sanık sıfatıyla yargılanan Öncü Akgül de “terör örgütü propagandası” suçundan 1 yıl 3 ay ertelemeli hapis cezasına çarptırıldı.

    “BASIN İFADE ÖZGÜRLÜĞÜNÜ SAVUNDUĞUMUZ İÇİN YARGILANIYORUZ”

    DİSK Basın İş Genel Başkanı Faruk Eren’e son sözlerini soran mahkemeye Eren, “Basında ifade özgürlüğünü savunduğumuz için yargılanıyoruz” yanıtını verdi.

    HÜSEYİN AYKOL’A 3 YIL 9 AY HAPİS CEZASI

    Mahkeme, Hüseyin Aykol’un “terör örgütü propagandası” suçundan 3 yıl 9 ay hapis cezasına çarptırılmasına hükmetti.

    (HABER MERKEZİ)

  • 12 Eylül’ün tanıkları Faruk Eren ve Kerim Eren anlatıyor: Büyük bir vahşetti-VİDEO

    12 Eylül’ün tanıkları Faruk Eren ve Kerim Eren anlatıyor: Büyük bir vahşetti-VİDEO

    PİRHA-  Gazeteciler Faruk Eren ve Kerim Eren 12 Eylül faşist darbesi sonrası yaşadıklarını, tanıklıklarını PİRHA’ya anlattılar. 

    12 Eylül askeri darbesi 38. yılında lanetlenirken, darbenin mağdurları ve direnişçilerinden olan, uzun zamanlar işkencelerden geçirilerek cezaevlerinde kaldıktan sonra bırakılan ve o dönemin tanıklarından Gazeteciler Faruk Eren ve Kerim Eren PİRHA’ya konuştu.

    “Uzun yıllar hapishanelerde bir devrimci kuşak yok edilmeye çalışıldı ama büyük de bir direniş yaşandı” diyen Faruk Eren 12 Eylül’de yaklaşık 4 yıl tutuklu kaldı. Kendi deyimi ile cezaevinde büyüdü. O dönem ise ağabeyi Hayrettin Eren gözaltına kaybedildi ve halen arayışları sürüyor.

    12 Eylül’ü “Neredeyse kendisinin karşısında durabilecek güçlerin üzerinden tank gibi geçti, bir soykırımdı” diye tanımlayan ve o dönem vahşeti yaşayanlardan biri olan Kerim Eren ise gözaltında işkence geçen 96 günden sonra tutuklanarak 8 yıl cezaevinde kaldığını belirtiyor.

    Tutuklu kaldıkları Metris cezaevinde 12 Eylül vahşetine tanıklık eden Faruk Eren ve Kerim Eren’in hak arayışları ise halen sürüyor.

    İşte Gazeteciler Faruk Eren ve Kerim Eren’in sorularımıza verdikleri yanıtlar:

    12 Eylül vahşetini yaşadınız. O koşulları, yaşadıklarınızı anlatabilir misiniz? Ailenizden birini Hayrettin Eren’i o dönem kaybettiniz. Hayrettin Eren şahsında kayıplar üzerinden 12 Eylül’ü nasıl değerlendirebilirsiniz?

    Faruk Eren: Ağabeyim Fahrettin Eren 70’li yıllarda devrimci harekettendi. Dev-Genç’li idi. 12 Eylül’den hemen sonra 21 Kasım 1980’de gözaltına alındı. Bir daha da kendisinden haber alamadık. Gözaltındayken görenler vardı. O zaman Gayrettepe Emniyet Müdürlüğü Siyasi Şube’ye götürmüşlerdi. Orası 12 Eylül’ün en meşhur işkencehanelerinden biriydi. İşkenceler 12 Eylül öncesi başlamıştı ama 12 Eylül ile birlikte vahşet iyice arttı. Devlet abimi kaybetti ve yıllardır arayışımız sürüyor. Özellikle sol’a, muhalif kesime ve Kürt hareketine yönelmiş büyük bir vahşetti. Binlerce insan gözaltına alındı, uzun yıllar hapishanelerde tutuldu, işkence gördüler. Türkiye nüfusu o zaman 45 milyon, gözaltına alınan sayısı ise 1 milyondu. Yani o dönem her 45 kişiden 1’i gözaltına alındı. Bunlar ya işkence gördüler ya da işkenceye tanıklık ettiler. Toplumda büyük bir sindirilme, korku ve terör yaratıldı. O dönem ben de tutuklandım ve Kerim abi ile birlikte bir dönem Metris cezaevinde yattık. Ben yaklaşık 3,5 yıl yattım. Girdiğimde yaklaşık 18 yaşında, çıktığımda 22 yaşındaydım. Orada büyüdüm yani. 52 kişi idam edildi. Cemil Kırbayır, Hayrettin Eren, Mahsut Tepeli, Süleyman Cihan, Nurettin Yedigöl  gibi bir çok kişi o dönem gözaltında kaybedildi. TKP’li bir ağabeyimiz Mustafa Hayrullahoğlu siyasi şubede öldürüldü. Ben o dönem oradaydım. Tabi gözlerimiz bağlıydı ama polislerin kahverengi bir battaniye ile bir şey taşıdığını, aslında onun ölen Mustafa Hayrullahoğlu olduğunu söylediler. Yurt dışından gelen büyük bir baskı sonucu gömüldüğü yeri ailesine gösterdiler. Uzun yıllar hapishanelerde bir devrimci kuşak yok edilmeye çalışıldı. Ama büyük de bir direniş yaşandı. Onu da unutmamak lazım.

    O günden bugüne 12 Eylül darbesinin politik sonuçları nelerdi, bugüne nasıl yansıdı ? Süreci bir bütün olarak değerlendirdiğimizde neler söylebilirsiniz?

    Faruk Eren: Bu ülke uzun yıllar 12 Eylül anayasası ile yönetildi. 1960 anayasası tamamen ortadan kaldırıldı ve baskıcı, her şeyin devlet kontrolünde olduğu bir anayasa ile yönetildi. Birçok yasa buna göre düzenlendi ve hala bir çoğu yürürlütedir. 12 Eylül anayasasına karşı önerilen anayasalar 12 Eylül anayasasına rahmet okutacak biçimde. Kağıt üzerinde sıkıyönetim, sokağa çıkma yasağı yok ama lokal olarak birçok bölgede güvenlikli bölge adı altında sokağa çıkma yasakları uygulanıyor. Yine insanlar sorgusuz sualsiz cezaevine atılıyor. Cezaevi koşulları 12 Eylül’e göre çok daha ağır. Her şeye rağmen 12 Eylül’e karşı bir karşı direniş, kararlı bir örgütlenme vardı. Galiba biraz onun eksikliğini hissediyoruz. O da yok şu anda. 12 Eylül’ün en önemli şeylerinden biri daha sonra TAYAD ve İHD’ye dönüşecek olan annelerimizin mücadelesiydi. Cezaevleri önünde inanılmaz bir kavgaya tutuştular. Biz içeri girene kadar politik insanlar değildi çoğu. Biz açlık grevinde iken annemin gözaltına alındığını biliyorum. Annem de o dönem İHD’nin kurucularındandır.

    “BİR SOYKIRIMDI”

    Siz de 12 Eylül vahşetini yaşadınız. Cezaevindeydiniz, tanıklıklarınız var. Kısaca o dönemi biraz anlatabilir misiniz?

    Kerim Eren: 12 Eylül geldiğinde Hukuk Fakültesinde öğrenciydim. Aynı zamanda Dev-Genç’li idim. Yılbaşı yaklaşırken ben de gözaltına alındım. Yoğun bir işkence altına alındım, 96 günlük bir gözaltım oldu ve halen o sakatlıklar devam ediyor. Hayrettin, Kasım ayında yakalanmıştı ve gözaltında kaybedilmişti. Gözaltı sürecinden sonra 8 yıl hapiste kaldım. Birinci şube içerisinde kaldığım sürede yaklaşık 20-25 gün giriş katında kalorifer borusuna kelepçeleyip beklettikleri bir dönem var. Çok yoğun işkence gördüğün, sorguya alındığın bir süreç. Bu süreçte bir sürü insan benim yanımda götürüldü. Kim olduklarını ve isimlerini de bilmiyorsun. O dönem İstanbul Üniversitesi’nden grup olarak getirilen bir arkadaşım Lütfiye Kaçar vardı. Sohbet etmeye çalışınca onu da beni de dövdüler. Onu bıraktılar ama sonraki yıllarda Mehmet Ağar döneminde gözaltında kaybettiler. İstanbul Sultanahmet dışındaki bütün cezaevlerini gezdim. Her cezaevinde 8-9 ay gibi bir süre kaldım. İyileşmeyen yaralarım da olduğu için 2,5 sene gibi hastanede yattım. Bizim bir direniş ruhumuz vardı. Direnme temelinde buluşmuştu insanlar. Bir çok uygulamayı yaptıramadılar. Koşullar çok ağırdı. Her şey Kenan Evren ve 5 kişilik komite konseyi cuntasının iki dudağı arasındaydı. Apar topar 1982 yılında anayasa yaptılar. Benim Hukuk Fakültesi’nden hocamdı. Onları aldı kaçtı. Anayasa yapma görevini buna verdiler. Bunun yanına hukukçulardan oluşan 40 kişilik bir komisyon oluşturdular. Hukuk camiasının tanıyabileceği en sağcı insanlardan birisidir. Cuntayı destekleyen bir adamdı. 160 kişilik bir danışma meclisi oluşturuldu. Bu danışma meclisi 51 kişinin idamını onadı. Bu yasa yüzde 91.37 oy aldı. Neredeyse kendisinin karşısında durabilecek güçlerin üzerinden tank gibi geçti. Bir soykırımdı. Annelerimiz o dönemde politize oldu. İstanbul cezaevlerinde direnildi ise annelerin bunda katkısı büyüktür.

    “ALEVİLERİ SÜNNİLEŞTİRME POLİTİKASI 12 EYLÜL’DE BAŞLADI”

    12 Eylül solu, muhalefeti ezme operasyonlarının yanında bütün demokratik kurumları, kuruluşları kapattı. Mallarına el koydu. Muhalif olabilecek her kesim susturuldu. Bunun yanında Aleviler de zarar gördü. Alevi köylerine cami yapma hikayesi onlarla başladı. Alevi sünnileştirme politikası 12 Eylül ile başladı. Bunu da hiç unutmamak, bir kenara koymak gerekiyor. Aslında şimdiki hükümetin yaptığı her şey 12 Eylül’ün devamı. 12 Eylül’ü eleştirseler bile iktidarlar hep 12 Eylül’ün yasasını kullandılar. Onu eleştiriyorsan onun temel prensiplerini de eleştir o zaman.

    PİRHA / İSTANBUL

  • Cumhuriyet’in yeni yönetimi tasfiyeleri DİSK’lilerle başladı: Bu kararın altına imza atanları tanıyoruz

    Cumhuriyet’in yeni yönetimi tasfiyeleri DİSK’lilerle başladı: Bu kararın altına imza atanları tanıyoruz

    PİRHA- Cumhuriyet Gazetesi’nde dün yinelenen vakıf seçimlerinin ardından göreve gelen yeni yönetim, ilk iş olarak gazetenin Sorumlu Müdürü Faruk Eren ve Yazı İşleri Müdürü Bülent Özdoğan’ın görevlerine son verdi. DİSK Basın İş yaptığı yazılı açıklamada, “Bu kararın altına imza atanları tanıyoruz, iktidar hırsının nasıl gözlerini kararttığını biliyoruz” dedi. 

    Cumhuriyet Gazetesi’nin bağlı bulunduğu Cumhuriyet Vakfı’nın dün yenilenen Yönetim Kurulu seçiminin ardından göreve gelen yeni yönetim, atılan haber başlıkları ile gazetenin bundan sonraki yayın çizgisinin nasıl olacağını gösterdi. Gazetenin yeni yanın çizgisinin ilk işareti HDP eski milletvekili Sırrı Süreyya Önder ile birlikte yargılandıkları davada HDP’nin önceki dönem eş genel başkanı olan Selahattin Demirtaş’a verilen cezayı “Demirtaş’a ilk terör cezası” başlığıyla servis etmesi oldu. Atılan bu başlık gazete okuyucuları ve kamuoyunun özellikle sosyal medyada büyük tepkisine neden oldu.

    Atılan bu başlık ile gazetenin bundan sonraki yayın çizgisinin nasıl olacağını gösteren yeni gazete yönetimi tasfiyelere de başladı. Yeni yönetim, dün akşam aynı zamanda DİSK Basın-İş Sendikası Genel Başkanı olan gazetenin Sorumlu Müdürü Faruk Eren ve yine sendika üyesi olan Yazı İşleri Müdürü Bülent Özdoğan’ın görevlerini sonlandırdı.

    DİSK BASIN İŞ: GAZETECİLİK MESLEĞİNE SAHİP ÇIKIN

    Yapılan bu tasfiyelere ilişkin Basın-İş Sendikası tarafından yazılı bir açıklama yapıldı.

    Cumhuriyet Vakfı’nda yeni yönetimin ilk icraat olarak gazetenin Sorumlu Müdürü ve DİSK Basın İş Genel Başkanı Faruk Eren ile Yazı İşleri Müdürü ve DİSK Basın İş üyesi Bülent Özdoğan’ı görevden alması sendika tarafından yazılı bir açıklama yayımlandı.

    Yeni yönetimin Cumhuriyet Davası’nda gazete yönetici ve çalışanları aleyhine tanıklık yapmaktan grev kırıcılığına sorunlu bir geçmişi olduğuna dikkat çekilen açıklamada, “Arkadaşlarımızın koltukta oturmak adına onlara biat etmeyeceklerini biliyorlardı. Her koşulda gazeteciliği ve editoryal bağımsızlığı savunmaya devam edeceklerini biliyorlardı. Bu nedenle ilk hedefleri DİSK’liler oldu” denildi.

    “Daha iki gün önce söylemiştik, editoryal bağımsızlığı savunmaya devam edeceğiz. Cumhuriyet emekçilerine yönelik her hareketinizde karşınızda DİSK’lileri bulacaksınız” diyen DİSK Basın İş, Cumhuriyet’te yaşanan bu tasfiye operasyonu karşısında başta gazetecilik meslek örgütleri olmak üzere tüm emek, meslek ve demokratik kitle örgütlerini haber alma hakkına ve gazetecilik mesleğine sahip çıkmaya çağırdı.

    “BU KARARIN ALTINA İMZA ATANLARI TANIYORUZ”

    Açıklamada şu ifadeler yer aldı:

    “Bu kararın altına imza atanları tanıyoruz, iktidar hırsının nasıl gözlerini kararttığını biliyoruz. Onları Cumhuriyet matbaası emekçilerinin grevi sırasında grev kırıcılığı yaptıkları zamandan da tanıyoruz. Bizim onları bildiğimiz gibi onlar da bizi biliyor. Arkadaşlarımızın koltukta oturmak adına onlara biat etmeyeceklerini biliyorlardı. Her koşulda gazeteciliği ve editoryal bağımsızlığı savunmaya devam edeceklerini biliyorlardı. Bu nedenle ilk hedefleri DİSK’liler oldu. Daha iki gün önce söylemiştik, editoryal bağımsızlığı savunmaya devam edeceğiz. Cumhuriyet emekçilerine yönelik her hareketinizde karşınızda DİSK’lileri bulacaksınız.” (HABER MERKEZİ)

     

  • Cumartesi Anneleri: Sabahattin Ali’nin akıbetinin takipçileriyiz-VİDEO

    Cumartesi Anneleri: Sabahattin Ali’nin akıbetinin takipçileriyiz-VİDEO

    PİRHA-Cumartesi Anneleri eyleminin 679. haftasında “Sevdikleri Sabahattin Ali’nin akıbetine uğrayan kayıp aileleri, Sabahattin Ali’nin okurları, onun özgür, eşit ve adil bir Türkiye idealinin takipçileri olarak hakikat ve adalet mücadelemizden vazgeçmeyeceğiz” denildi. 

    Cumartesi Anneleri 679. haftasında eylemine 70 yıl önce gözaltında kaybedilen yazar Sabahattin Ali’nin dizeleriyle başladı. Sabahattin Ali’nin akıbetinin karanlıkta bırakıldığı vurgulayan Cumartesi Anneleri, “Failler belli kayıplar nerede?” yazılı pankart açarak kayıpların fotoğraflarını ve kırmızı karanfiller taşıdı.

    Eylemde Özgürlükçü Demokrasi gazetesine kayyum atanmasına gazete ve matbaa çalışanlarının gözaltına alınmasına tepki gösterilerek basın üzerindeki baskıların son bulması ve gözaltındaki gazetecilerin serbest bırakılması da istendi.

    “DÜNYANIN EN SAYGIDEĞER EYLEMİ”

    İlk olarak konuşan CHP Ankara Milletvekili Tekin Bingöl, İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu’nun başkan yardımcılığına getirildiğini ve ilk ziyaret yerinin de Cumartesi Anneleri’nin eylemi olduğunu vurguladı. Bingöl, Cumartesi Anneleri eyleminin Arjantin’den sonra dünyanın en uzun soluklu eylemi olduğunu hatırlattı. “Hiçbir şekilde şiddete başvurmayan sadece oturarak eylem yapan analarımız, bacılarımız dünyanın en saygıdeğer eylemini gerçekleştiriyorlar. Ucu açık bir eylem. Ne zaman sonlanacağını hiçbirimiz kestiremiyoruz” diyen Bingöl, konuşmalarında “Cennet anaların ayaklarının altındadır” diyenlerin önce Cumartesi Annleri’nin eylemine bakmaları sonra cennete gönderme yapmaları gerektiğini belirtti. Türkiye’de yoğun hak ihlallerinin yaşandığına da değinen Bingöl, hak ihlallerini duyurmaya çalışan medya organlarına baskılar yapıldığını ve bu kapsamda Özgürlükçü Demokrasi gazetesine kayyum atandığını kaydetti.

    “SESLERİMİZ BİR ŞEKİLDE TOPLUMA ULAŞACAK”

    1980 kayıplarından Hayrettin Eren’in kardeşi ve Disk Basın-İş Başkanı Faruk Eren de konuşmasında Sabahattin Ali’nin toplumun aydınlarından biri olduğuna değinerek sosyalist olmanın bedelini canıyla ödediğini ifade etti. Sabahattin Ali, Aziz Nesin ve Rıfat Ilgaz’ın birlikte Marko Paşa dergisini çıkardıklarını ancak baskı ve kapatmalara rağmen yılmayarak Marko Paşa’nın devamı niteliğinde birçok mizah dergisi çıkardığını hatırlatan Eren, Özgürlükçü Demokrasi  gazetesine el konulmasını eleştirdi. Eren, “Bizi kapatabilirler ama seslerimiz bir şekilde topluma ulaşacak” dedi.

    “SUSMAKTAN HİÇ UTANMADINIZ MI?”

    Sabahattin Ali kaybedildiğinde henüz 11 yaşında olan kızı Filiz Ali’nin Cumartesi Anneleri’nin 679. hafta eylemine gönderdiği mektubu okundu. Sabahattin Ali’nin 1948 yılının karlı bir Şubat sabahı kızı ve eşinin birkaç poz fotoğrafını çektikten sonra Ankara’dan İstanbul’a doğru yola çıktığının ve bir daha da geri dönmediğinin belirtildiği mektupta şu ifadeler yer aldı:

    “Ölüm haberini neredeyse bir yıl sonra 1949 yılı Ocak ayında gazetecilerden aldık. Başta her şey usulüne göre halledilmişti. Sabahattin Ali’yi ‘milli hisleri galeyana geldiğinden’ öldürdüğünü iddia eden bir katil vardı ortada, babama ait olduğu söylenen fakat tanınmaz halde olan bir ceset de bulunmuştu. Ne var ki cesedi teşhis etmeye o zaman hayatta olan annesi ve eşi çağrılmadı. Böylece ceset esrarengiz bir şekilde kayboldu. Sabahattin Ali’ye ait bir defin belgesi bile yok. Yani nereye gömüldüğü bilinmiyor. Olayın iç yüzü bugüne kadar gelmiş geçmiş bütün iktidarlar tarafından ısrarla aydınlatılmadı. Sabahattin Ali 70 yıldır kayıptır… Sabahattin Ali gibi tanınmış, sevilen bir yazarın hunharca öldürülmesinin yarattığı dehşet ve korku, toplumu suskunluğa sevk ederken öte yandan her türlü muhalefeti sindirmeyi vazife bilen karanlık güçlere de cesaret verdi… Öldürülen gazeteciler, yazarlar, sanatçılar, bilim insanlarının ardından toplumda gitgide derinleşen ve hiç bir biçimde tedavi edilemeyecek yaralar açıldı… Ne var ki güneşin her sabah doğması kadar doğal ve değişmez bir gerçek var evrende. Hafıza. İnsan hafızası kaybolan, kaybedilen, yok edilen, yakılan, parçalanan değerlerimizi unutmaz. Onlar, bu kayıp değerler hiç umulmadık bir yerde, umulmadık şekilde toplumun karşısına çıkar ve ‘susmaktan hiç utanmadınız mı?’ diye sorar.”

    “AKIBETİ BUGÜNE KADAR KARANLIKTA BIRAKILDI”

    Basın metnini okuyan cumartesi insanlarından Gönül Sonbahar, “Sabahattin Ali 70 yıl önce bugün, 31 Mart 1948 sabahı yurt dışına çıkmak üzere İstanbul’dan ayrıldı. Ailesi ve arkadaşları kendisinden bir daha haber alamadı. Sabahattin Ali’nin akıbeti bugüne kadar karanlıkta bırakıldı” şeklinde konuştu. Devletin resmi açıklamasının “Sabahattin Ali Bulgaristan’a kaçarken, milli hisleri galeyana gelen kaçakçı tarafından öldürüldü” olmasına rağmen yakın çevresinin  Sabahattin Ali’nin Kırklareli emniyetinde işkence ile sorgulanırken öldürüldüğüne ve bedeninin kaybedildiğine inandığını belirten Sonbahar sözlerine şöyle sürdürdü:

    “BİLİNMEZLİĞE TERK EDİLDİ”

    “Sosyalist olan Sabahattin Ali, baskıcı hükümet politikalarına muhalefet ettiği için polis tarafından sürekli izleniyor, anti-komünist histerinin propagandacısı sağ basın tarafından da hedef gösteriliyordu. İktidarın hoşuna gitmeyen eleştirel düşüncelerini açıklayan kişilerin ‘düşman’, ‘vatan haini’ ilan edildiği ortamda ‘Hep birlikte, özgür ve eşit biçimde ‘insan gibi’ yaşamak mümkündür’ diyen yazıları, yoksulluğu ve yolsuzlukları gündeme getirmesi nedeniyle “yıkıcı propaganda” yapmakla suçlanıyor, hakkında soruşturmalar açılıyor, mahkumiyetler veriliyordu. Çalışamaz, üretemez duruma getirilmişti. Yurt dışına çıkmak istiyor ama pasaport alamıyordu. Sonunda bir kaçakçıyla anlaşarak yurt dışına çıkmaya karar verdi. Ancak anlaştığı kaçakçı Ali Ertekin’in dönemin haber alma teşkilatı olan MAH için çalışan bir ajan olduğundan habersizdi. Ertekin, onu sınırı geçeceğiz diye Kırklareli’ne götürdü. Sonrası ise bilinmezliğe terk edildi.”

    “KENDİSİ GİBİ MEZARI DA KAYBEDİLDİ”

    Sabahattin Ali’nin aylar önce gömülen cansız bedeninin 16 Haziran 1948 tarihinde bir çoban tarafından Sazara Köyü ormanlık alanında bulunduğunu belirten Sonbahar, olayın adli makamlara intikal etmesine rağmen Sabahattin Ali’nin cenazesinin ailesine teslim edilmediğini, yeniden defnedildiği yerin açıklanmayarak ve kendisi gibi mezarının da kaybedildiğini ifade etti. Olayın ancak 9 buçuk ay sonra kamuoyuna yansıdığına dikkat çeken Sonhabar, şu ifadelere yer verdi: “12 Ocak 1949 tarihinde gazetelerde ‘Komünist yazar Sabahattin Ali yurtdışına kaçarken Bulgar sınırında öldürüldü.’ haberi yer aldı. Haberde Sabahattin Ali’nin kaçakçı Ali Ertekin tarafından öldürüldüğü yazıyordu. Devletin resmi açıklaması bu olsa da yakın çevresi Sabahattin Ali’nin Kırklareli’nde işkence ile sorgulanırken öldürüldüğüne ve olayı örtbas etmek için Ali Ertekin’in paravan olarak kullandığına inandı.”

    “HERKESİN BİLDİĞİ BİR SIR”

    Sonbahar konuşmasını şöyle sürdürdü: “Demokrat Parti iktidarının Başbakan Yardımcısı olan Samed Ağaoğlu’nun ölümünden on yıl sonra, 1992 tarihinde yayınlanan günlüğünün 14 Ocak 1949 tarihli notunda: “Dün Menderes Sabahattin Ali’nin hükümet tarafından öldürtüldüğünü söyledi” diye yazdı. Albay Talat Turhan, bir üst düzey emniyet görevlisinin “Sabahattin Ali sınırdan Kırklareli’ne getirildiğinde sorguya çekildi. Fakat konuşmadığı için sıkıştırıldı ve bu sıkıştırma sırasında öldü. Hem de inleyerek kollarımda can verdi” dediğine tanık olduğunu söyledi. Sabahattin Ali’nin başına gelenler 70 yıldır tüm açıklığı ile bilinmese de onun bir devlet komplosu sonucunda öldürüldüğü ve bedeninin kaybedildiği herkesin bildiği bir sır olmaya devam etti.”

    Sonbahar bitirirken 70 yıldır süren inkar ve adaletsizliğin son bulması, Sabahattin Ali’nin mezar yerinin açıklanması ve kaybedilme sürecinin tüm çıplaklığıyla gözler önüne serilmesi gerektiğini belirtirken “Sabahattin Ali’nin ‘Aldırma Gönül’ şiirini yazdığı tarihi Sinop Cezaevi, ‘Sabahattin Ali Müzesi’ olmalı, kendisi ile ilgili devlet arşivlerindeki tüm ‘sırlar’ gün yüzüne çıkarılıp, burada sergilenmelidir” dedi. (HABER MERKEZİ)

  • Basın İş Başkanı’ndan gazetecilere yönelik gözaltılara karşı mücadele çağrısı

    Basın İş Başkanı’ndan gazetecilere yönelik gözaltılara karşı mücadele çağrısı

    PİRHA-Çalışan Gazeteciler Günü’nde gazeteciler TV10 Yönetim Kurulu Başkanı Veli Büyükşahin ile TV10 Yayın Kurulu Üyesi ve programcı Veli Haydar Güleç’in gözaltına alınmasına tepki sürüyor.

    OHAL kapsamında  Kanun Hükmünde Kararname ile kapatılan TV10 Yönetim Kurulu Başkanı Veli Büyükşahin ile TV10 Yayın Kurulu Üyesi ve programcı Veli Haydar Güleç’in İstanbul’daki evlerinden gözaltına alınmasını DİSK Basın İş Genel Başkanı Faruk Eren PİRHA’ya değerlendirdi.

    Gözaltıları kınayan Eren, gazeteciler üzerinde ağır bir baskının olduğunu söyleyerek, “Bugün yaşananlar da bunun örneği, parçası. Neredeyse 2-3 günde bir her hafta bir gazeteci gözaltına alınıyor. Mahkemelere çıkarıldı. Her gün bir dava var gazetecilerle ilgili” dedi.

    Bugün Çalışan Gazeteciler Günü olduğunu hatırlatan Eren, yaşananları trajedi olarak nitelendirdi.

    “BU KARANLIK GÜNLERİ MÜCADELE İLE AŞACAĞIZ”

    Bugünü de Çalışan Gazeteciler Günü değil basın ve ifade özgürlüğü için mücadele olarak algıladıklarını söyleyen Eren sözlerini şöyle sürdürdü:

    “Çünkü basın ve ifade özgürlüğü için verilen mücadele aynı zamanda demokrasi mücadelesidir. Biz de elimizden geldiğince bu mücadeleyi katkıda bulunmak istiyoruz. Umarım gözaltına alınan arkadaşlarımız bir an önce serbest bırakılır. Cezaevindeki gazetecilerin sayısının düşmesini beklerken onlara yenilerinin eklenmesini istemiyoruz.”

    Eren mücadele çağrısını, “Bu karanlık günlerin mücadele ve dayanışmayla aşacağımıza inanıyoruz” sözleriyle sonlandırdı. (HABER MERKEZİ)