PİRHA- 2 Mart 2025’te Hamburg Eyalet Parlamentosu seçimlerinde ‘Barış ve Sosyal Adalet İçin Seçim’ adıyla yeni kurulan Die Wahl çatısı altında seçimlere katılacak olan Dr. Mustafa Havuç, “Bu seçimler göçmen bazında insanları tehlike olarak gören sistem partileriyle, insana insan olarak bakanlar arasında geçecek. Oyunuzu kullanarak ırkçılığa ve faşizme dur deyin” çağrısında bulundu.
Hamburg’da, savaş finansmanı ve askeri müdahalelerle dolu bir siyasi atmosferde, barış ve sosyal adalet talebiyle ortaya çıkan ‘Barış ve Sosyal Adalet İçin Seçim’ adıyla kurulan bu oluşum, Hamburg halkını savaş, göçmen düşmanlığı ve ekonomik düşüşe karşı birlikte mücadele etmeye davet ediyor.
Hamburg’da 2 Mart 2025’te gerçekleşecek Yerel Seçimler öncesi Die Wahl für Frieden und soziale Gerechtigkeit (Barış ve Sosyal Adalet için Seçim) İttifakı adaylarını belirledi. Seçimlere; Hamburg eyalet listesinden 12. sıradan aday olan Dr. Mustafa Havuç, Wahlkreis 15 Bergedorf bölge listesinde ise 1. sıradan aday.
“YÜKSELEN IRKÇILIK VE FAŞİZME DUR DEMEK İÇİN SANDIĞA GİDİN”
Dr. Mustafa Havuç, Almanya özelinde göçmen düşmanlığı ve ırkçılığın yükselişine dikkat çekerek, seçmenlere sandığa gitmeleri çağrısında bulundu. Hayati önemde olduğuna değindiği iki seçimin ırkçılık ve faşizme dur demek için son şans olabileceğini söyleyen Havuç, şunları dile getirdi:
“Önümüzdeki hayati önem taşıyan iki seçim var. Bunlardan ilki 23 Şubat 2025’te Alman Federal Meclisi’ için yapılacak seçimler, diğeri ise 2 Mart 2025’te Hamburg Eyalet Parlamentosu’nun milletvekilleri seçimler var. Bu seçimler göçmen bazında insanları tehlike olarak gören sistem partileriyle, insana insan olarak bakanlar arasında geçecek. Sandığa mutlaka gitmeniz gerekiyor. Yükselen ırkçılığa ve faşizme dur demek için son şans olabilir. Bu nedenden dolayıdır ki sandığa gitmemiz elzemdir. Biliyoruz ki sizler iyiyi ve kötüyü birbirinden ayırt edebilecek güce ve yeteneğe sahipsiniz. Doğru oyu kullanacağınıza inanıyorum. Sandığa gidin ve oyunuzu göçmenleri insanlık düşmanı olarak görenlerle, insana insan olarak bakanlarla mutlaka tercihinizi kullanım diyorum. Ben 2 Mart 2025’te Barış ve Sosyal Adalet İçin Seçim İttifakı’nın Hamburg Parlamentosu milletvekili adayıyım. Bizler, sizlerle birlikte hareket edersek varız. Yasadışı insan yoktur, yasadışı uygulamalar vardır. Oyunuzu kullanarak ırkçılığa ve faşizme dur deyin.”
PİRHA- Avrupa Alevi Birlikleri Federasyonu Eşit Başkanı Hüseyin Mat, Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş’ın Tunceli İl Jandarma Komutanlığı’nda cami temeli atma görüntülerini ve sözlerini ‘açık bir zulüm ve faşizm’ olarak değerlendirdi. Mat, “Bir halkı, inancına uygun olmayan bir ibadethaneyi benimsemeye zorlamak, devlet imkanlarıyla yapılmaması gereken bir baskıdır. Ancak bilinmelidir ki, Dersim halkı bu dayatmacı politikaları asla kabul etmez” dedi.
Tunceli İl Jandarma Komutanlığı’ndaki caminin temelini atma törenine katılan Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş, buradaki konuşmasında “Şehirlerin medenileşmesinde en büyük pay camilerdir. İnşallah burada bizim hocalarımız, lojmanlarda oturan kardeşlerimizin ya da bu bölgede oturan kardeşlerimizin çocuklarına ders verecekler” ifadesini kullanmıştı.
Yaşanılan duruma sanal medya hesabından tepki gösteren Avrupa Alevi Birlikleri Federasyonu Eşit Başkanı Hüseyin Mat, ‘Devletin Dersim üzerinde oynadığı asimilasyon politikaları bitmiyor’ başlığıyla kaleme aldığı yazısında, “Alevi köylerine cami yapıp imam atamak yetmezmiş gibi, şimdi de Dersim’de yeni bir cami temeli atılıyor” dedi.
Mat, devletin; bir halkın inancına uygun olmayan bir ibadethaneyi benimsemeye zorlamasının açık bir zulüm, faşizm olduğunu kaydederek, Dersim halkının bu dayatmayı kabul etmeyeceğini söyledi.
“DERSİM’DE ASİMİLASYON POLİTİKALARI BİTMİYOR”
Mat’ın yaptığı açıklama şöyle:
“Devletin Dersim üzerinde oynadığı asimilasyon politikaları bitmiyor…
Alevi köylerine cami yapıp imam atamak yetmezmiş gibi, şimdi de Dersim’de yeni bir cami temeli atılıyor.
Dersim’de yaşayan halkın neredeyse tamamı Alevi, resmi görevliler (asker, polis, memur) dışında. Ancak bu demografik yapıya rağmen, şehir sınırları içerisinde 117, Dersim merkezinde ise 5 cami bulunurken, sadece bir cemevi var. O cemevi de ne yazık ki devletin bir karakolu gibi işlev görüyor. Yani, Dersim şehir merkezinde halka ait bir cemevi bulunmuyor.
Tüm bunlar yetmezmiş gibi, şimdi de yeni bir cami temeli atıldı. Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş, Tunceli’de asker ve polislerin katılımıyla tek başına cami temeli attı. Açılışta halktan kimse yoktu; sadece resmi görevliler vardı.
“AÇIK ZULUM VE FAŞİZMDİR; DERSİM HALKI KABUL ETMEZ!”
Aleviler defalarca dile getirdi. ‘Bizim ibadethanemiz cemevidir.’ Ancak devlet, camiyi zorla dayatmaya devam ediyor. Bu, açık bir zulüm ve faşizmdir. Bir halkı, inancına uygun olmayan bir ibadethaneyi benimsemeye zorlamak, devlet imkanlarıyla yapılmaması gereken bir baskıdır.
Ancak bilinmelidir ki, Dersim halkı bu dayatmacı politikaları asla kabul etmez. Onlar, ocaklarına, pirlerine ve kutsal mekanlarına olan ikrarlarını koruyarak yaşamaya devam edeceklerdir.
Bu zulüm ve faşizm karşısında susanlar, bu zulmü yapanlar kadar suçludur. Sessizlik, zulmün sürmesine ortak olmaktır. Haksızlık karşısında sessiz kalmak, adaleti engellemek demektir. Bozatlı Hızır, Düzgün Baba, ocaklarımız, dergahlarımız hepimizin yardımcısı olsun.”
PİRHA – Devrimci 78’Liler Federasyonu, Mart ayı içerisinde yaşanan askeri darbe ve katliamlara ilişkin açıklama yaptı.Yapılan paylaşımda “Mart ayı katliamların ayı olduğu kadar direnişin de ayıdır. Gün gelecek devran dönecek darbeciler halka hesap verecek! Yaşasın Devrim ve Sosyalizm” denildi.
Devrimci 78’Liler Federasyonu, Mart ayı içerisinde yaşanan katliam ve direnişlere ilişkin yazılı açıklama yaptı. “Mart ayı umudun, haklılığın ve direnişin kazandığı aydır. Devrim için düşenler onurumuzdur. Gün gelecek devran dönecek darbeciler halka hesap verecek! Yaşasın Devrim ve Sosyalizm!” denildi.
Devrimci 78’Liler Federasyonu’nun açıklamasında, “demokrasiyi ve demokratik alanları savunmak olmazsa olmazımız” denilerek şu ifadelere yer verildi:
“Mart ayı katliamların ayı olduğu kadar direnişin de ayıdır. Mart başında Diyarbakır zindanlarından yükselen insanlık onurunun çığlığı tüm coğrafyayı saracak, 8 Mart’tan başlayan emekçi kadınların direnişi, Newroz’la taçlanacak ve doğanın uyanışı ile bütünleşecektir.
Bu uyanış bahar eylemliliklerini, Gezileri, Haziran direnişlerini getirecektir. Her katliamın bir de direniş yüzü vardır. Devrimci dayanışma destanının yazıldığı Kızıldere’den Diyarbakır zindanlarına kadar, darağaçlarından, hain pusulardan, işkence hanelerden, Gazi’ye, Ümraniye’ye kadar Halepçe’den Kamışlo’ya kadar hep direne direne katledildik. Buralarda birer direniş destanı yazılmıştır.
Bugün, emperyalistlerin ve işbirlikçi egemenlerin soygun ve sömürü çarklarını döndürebilmesi için 12 Mart 1971 Askeri faşist darbesi eliyle, ülkeye, halka, devrimcilere yönelik baskıların 53. yıl dönümü. Yapısal ekonomik ve siyasal istikrarsızlıkları derinleşen, toplumsal muhalefet yükselip devrimci mücadele boy verip yeşermeye başladığında 12 Mart 1971’de faşist cunta egemenler adına siyasal iktidara el koydu.
Egemenlerin çıkarlarını ve isteklerini süngü gücüyle yerine getirirken, direnenleri, sosyalizmin ve halkın yiğit önderlerini; Denizleri idam sehpalarında, Mahirleri Kızıldere’de, İbrahimleri işkencede, Sinanları, Ulaş’ları dağlarda, sokaklarda katlettiler.
30 Mart 1972 tarihinde Kızıldere’de tarihte eşine ender rastlanan bir direniş, bir dayanışma destanı yazıldı. Mahir Çayan ve arkadaşları, Deniz’lerin idamını engellemek için yıldızlaştılar. Kızıldere’nin kan çiçekleri onurumuz oldular.
“KATLİAMLARIN SÜRECEĞİ GÜN GİBİ ORTADADIR”
12 Martlardan 12 Eylüllere doğru 53 yıldır devam eden darbe düzeninin, olağanüstü hal rejimlerini, yeni darbe girişimlerini, Susurluk, Şemdinli, Botaş’taki ölüm kuyuları ve Ergenekonları, balyoz darbe planlarını, Roboski’leri, Diyarbakır, Suruç, Ankara, İstanbul katliamlarını da bugünlere taşıdı, failleri hala ödüllendiriliyor.
Emperyalizmle bütünleşmiş kontrgerillanın ve çetelerin sinsi plan ve provakasyonları yeni katliamlarla, tutuklamalarla sürüyor. Sosyalizm ve demokrasi mücadelesinin açık kalmış bu hesabı kapanmadıkça, cunta geleneği ve doğurduğu kirli ilişkilerin, faili meçhul cinayetlerin, emek ve demokrasi güçlerine ve halklarımıza dönük saldırıların ve katliamların süreceği gün gibi ortadadır.
“16 MART ‘ANTİFAŞİST ÖĞRENCİ GÜNÜ’ İLAN EDİLMELİ”
16 Mart 1978’de İstanbul Üniversitesi’nden çıkan öğrencilerin üzerine bomba atarak, 7 öğrencinin ölümüne, onlarca öğrencinin yaralanmasına neden olan faşist katliamın hala kapanmayan hesabının da 46. yılındayız. “Bahçelievler, Piyangotepe, Maraş, Sivas, Çorum katliamları gibi, bu katliam da, faşist hareketin kitle imhasına yönelik karakterini iyice açığa çıkaran en belirgin örneklerindendir. 16 Mart Katliamı davasının zaman aşımına uğratılarak düşürüldüğünü, faili meçhullerin derin kuyularında bir katliam daha gizlenirken katiller bir kez daha ödüllendirildi, üzeri örtülen bu kirli, kanlı tarihi gün ışığına çıkarıp hesabını sormak devrimcilerin boynunun borcudur. Bu katliamın yıldönümü olan 16 Mart tarihinin “Antifaşist öğrenci günü” olarak ilan edilmelidir.
13 Mart 1982’de İzmir’de idam edilen devrimci mücadelenin yiğit neferleri Seyit Konuk, İbrahim Ethem Coşkun, Necati Vardar’ın katledilmelerinin de 42. yılındayız. 12 Eylül askeri faşist cuntasına karşı direnen devrimciler belki yenildiler ama bugünkü kuşaklara adları onurla anılan büyük bir mücadele mirası bıraktılar. Her birinin bir devrim meşalesi olduğunu, idam sehpalarına emperyalizme ve faşizme karşı başları dik bir şekilde yürüdüklerini, darağaçlarında birer direniş destanı yazdıklarını gelecek kuşaklara aktarmak boynumuzun borcudur.
“DİYARBAKIR ZİNDANINDAKİ DEVRİMCİLER DE DİRENİŞLERİYLE DESTEN YAZDILAR”
Diyarbakır zindanındaki devrimciler de örnek mücadele ve direnişleriyle destanlar yazdılar. 21 Mart 1982 tarihinde Newroz ateşini kendi hücresinde yakarak ölümsüzlüğe giden Mazlum Doğan, 2 ve 5 Mart 1984 tarihlerinde ölüm orucunda ölümsüzleşen Cemal Arat ve Orhan Keskin unutulmayacaktır.
“GAZİ KATLİAMI’NIN SORUMLULARI DA ÖDÜLLENDİRİLDİ”
12 Mart 1995 günü akşam saatlerinde, İstanbul’da Alevilerin yoğun olduğu Gazi Mahallesi’nde; kontrgerilla timi, şoförünü öldürerek gasp ettiği ticari taksiyle kahvehaneleri taradı. Bu saldırıda Halil Kaya adlı Alevi dedesi hayatını kaybetti. 5’i ağır 25 kişi yaralandı, bu insanlık dışı katliamı Ümraniye’de protesto edenlerin üzerine polislerce kurşun yağdırıldı ve bunun sonucunda da Gazi’de 12, Ümraniye’de 5 kişi yaşamını yitirdi. Gazi Katliamı’nın sorumluları da devletin “şefkatli” kolları arasında ödüllendirildiler.
HALEPÇE KATLİAMI
16 Mart 1988’de Irak’ta, Saddam’ın emriyle, 5000 Kürt kimyasal bombalarla yok edildi, Halepçe Katliamı adıyla bilinen bu insanlık dışı vahşetin de 36. yılına girildi. Elma kokusu ile gelen ölümün kokusu hala öldürmeye devam ediyor.
KAMIŞLO KATLİAMI
12 Mart 2004 tarihinde bir başka katliam da Suriye’nin Kamışlo kentinde gerçekleşti. Futbol maçı sırasında çıkan olaylarda ilk gün 8 kişi yaşamını yitirdi, yaşamını yitirenler için düzenlenen cenaze törenine saldıran Baas güçleri kenti kana buladı ve ölü sayısı 52 kişiye çıktı ve binlerce insan da yaralandı.
12 Martlardan, idamlardan, katliamlardan süzülerek gelen sosyalist mücadele tarihimizin özveri dolu sayfaları bize umudun, dayanışmanın, direnişin ve haklılığın kazanacağını bir kez daha haber veriyor.
Darbe düzeninin kurumsal bir güç olarak yeniden ortaya çıkmaması için askeri ve sivil vesayet rejimi tasfiye edilmeli, darbe ve muhtıraların hesabının mutlaka sorulması gerekir. Demokrasi mücadelesi, barış mücadelesi, darbecilerle kapalı kapılar ardında yapılan pazarlıklara kurban edilmemelidir.
“ÜLKE KAOSA SÜRÜKLENMEKTE”
Bugün AKP eliyle sürdürülen 12 Mart ve 12 Eylül darbe düzeni yeniden tahkim edilerek halklarımıza dayatılmaktadır. Ülkenin büyük bir bölümü tankların, panzerlerin, polisin, askerin kuşatması altındadır. Bu bölgelerde yeni katliamlar yapılmakta, çocuklar, kadınlar, siviller katledilmektedir. Basın üzerindeki sansür ve baskı, gazetecilerin tutuklanması, hiçbir yasa, düzen tanımayan bir tek adam eliyle ülke yeni bir kaosa sürüklenmektedir.
Parlamenter sistemden dikta rejimine geçen bu sistemde Devrimcilere büyük bir sorumluluk düşmektedir. Darbe düzenine karşı demokrasiyi savunmak olmazsa olmazımızdır.
Hayatın her alanında faşist ve gerici saldırganları geriletmek, saldırıları engellemek, hırsızlıkları arsızlıkları durdurmak için atılması gereken tüm adımlar atılmalıdır.
Darbe düzeninin karakteri olan katliamlar, içinde bulunduğumuz Mart ayında da devam etmektedir.
‘Oy vermezseniz hizmet alamazsınız’ anlayışı halka yönelik şiddet, baskı ve sindirme politikalarının devamı demektir. Tehdit ve baskı altında seçime gitmek demektir. Tesis edilen dikta rejiminin sürdürülmesine karşı çıkacağımızı bir kez daha ilan etmek istiyoruz.
Bir taraftan Filistin ve Gazze halkına sahte gözyaşı dökerken diğer yandan İsrail siyonizmine destek olmak, ticari ilişkileri geliştirmek, silah gıda ve lojistik destek sağlamak ikiyüzlülüğün ta kendisidir.
“KÜRT SORUNUNDA GÖRÜŞME VE DİYALOĞA BAŞLANMALIDIR”
Komşu bir ülkenin topraklarını işgal ederek savaş, kan, gözyaşı politikası devam etmektedir. Bu işgal ve ablukaya derhal son verilmelidir. Savaş politikasından derhal vazgeçilmelidir. Silahlı ve şiddete dayanan yaklaşımlar son bulmalı, Kürt sorununda barışçıl demokratik çözümün adımları derhal atılmalı, görüşme ve diyaloğa tekrar başlanmalıdır. Barış ve demokrasi bu coğrafyaya da inşa edilmelidir.
Haklı olmanın verdiği umut ve direnişle yaratacağımız dayanışma ilişkisi tüm engelleri yıkacak güçtedir. Bu gücün farkında olup gereğini yapmak devrimcilerin boynunun borcudur.
Barış kazanacak. Demokrasi kazanacak. Sosyalizm kazanacak. Kahrolsun faşizm! Kahrolsun emperyalizm! Kahrolsun Şovenizm! Devrim için düşenler onurumuzdur. Gün gelecek devran dönecek darbeciler halka hesap verecek! Yaşasın Devrim ve Sosyalizm!”
PİRHA -Cumhurbaşkanlığı seçiminden çıkan sonucu yorumlayan 27. Dönem HDP Antalya Milletvekili Kemal Bülbül, yapılan oylamanın meşru olmadığını söyledi. Bülbül, “Zalim, zulmünde ısrar ediyor. Mazlum da mücadelesinde ısrar etmeli. Alevilikte çaresizlik yoktur” dedi.
Recep Tayyip Erdoğan, cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ikinci turunda kesin olmayan sonuçlara göre oyların yüzde 52’sini alarak yeniden Cumhurbaşkanı seçildi. Erdoğan’ın 27 milyon 725 bin 131, Kılıçdaroğlu’nun ise 25 milyon 432 bin 951 oy alması ardından Türkiye’nin “Yeni Yüzyılı’nın” nasıl inşa edileceği ise merak konusu oldu.
28 Haziran gecesi konuşan Kılıçdaroğlu, “Her zaman hakkınız, hukukunuz için mücadele verdim, vermeye devam edeceğim” diye belirtti. Ancak parti içerisinde istifa tartışmaları da baş gösterdi. Parlamento seçimlerinin ardından, cumhurbaşkanlığının da kaybedilmesi nedeniyle iç hesaplaşmalar kamuoyuna da yansıdı.
Muhalefet partileri, çıkan sonuçları her ne kadar “yenilgi” olarak yorumlamasalar da seçmenlerdeki ifade tam aksi yönde oluştu.
Dezenformasyon nitelikli kampanyalarla birlikte sandıklarda görülen usulsüzlükler, yurttaşın demokratik siyasete olan bağını ne derece etkiledi, detaylarıyla birlikte 27. Dönem HDP Antalya Milletvekili Kemal Bülbül ile konuştuk.
“BU SEÇİMLER MEŞRU BİLE DEĞİLDİR”
PİRHA – Cumhurbaşkanı seçiminden çıkan sonuçlar toplumda bir moral bozukluğu yarattı. Yapılan yarış sonrası demokratik seçime olan güven azaldı gibi. Bundan sonrası için oy kullanmanın bir anlam ifade etmediğini söyleyenler çokça görünür oldu. Seçimlerdeki bu sonuç, nasıl bir ülkeye kapı araladı dersiniz?
KEMAL BÜLBÜL: Seçimin demokratik olmadığı fikri elbette ki doğru. Fakat sandığa gitmeyeceksek, sandığa gitmemenin alternatifini yaratmak durumundayız. Sandığa gitmeyeceksek yönetim şeklimizi nasıl belirleyeceğiz? Böyle bir sorunumuz var ki bu sorun zaten şurada çok bariz bir şekilde hissedildi; 9 milyonu aşkın seçmen, sandığa gitmemiş. Bu aslında bir sorumsuzluktur.
Olayın ikinci yanı ise cumhuriyetin kuruluşundan bugüne, daha doğrusu çok partili sistem denilen ama çok parti değil, aynı zihniyetteki farklı partilerin olduğu sistemden bu yana Türkiye’de seçim yapılıyor. Bu seçimlerin hiçbirisi Kürt, Alevi, devrimci, işçi, yoksullar, kadınlar için farklılık, değişim, eşitlik, adalet isteyenler için demokratik olmamıştır. Devleti kullanarak, sermayeyi peşkeş çekmek, sermayeyi hortumlamak, devleti kullanarak ihale almak, sermayeyi yandaşlarına dağıtmak; polisi, jandarmayı, hukuku, devletin tüm aygıtlarını bir sopa olarak kullanmak, devleti ele geçirip kendi zihniyeti çerçevesinde yönetip buna da ‘en güzel demokrasi’ demek gayesinde olanların planladığı bir şey olmuştur. Temel sorun bu. Türkiye’de sadece seçim için değil, yaşam için, nefes almak için, sanat, kültür, inanç, yolda yürümek için; yani hiçbir şey için demokrasi yoktur. Sadece seçim için değil. Dolayısıyla bu seçimler bir demokratik ortam içerisinde olmamıştır. Bu seçimler meşru bile değildir. Hatta denebilir ki 2010 yılından bu yana yapılan seçimlerin tamamı meşru değildir. Çünkü bir tarafın egemen kılındığı, diğer tarafın mahkum edildiği bir ortamda, devlet aygıtının tüm olanaklarının pervasızca kullanıldığı bir ortamda, demokratik seçim olmaz.
“SANDIK DA SOKAKLAR DA KUŞATILMIŞTI”
Toplum %50 %50 yarıldı ve bu yarılmanın sonucuna bir başarı denilemez. Devlet bölünmüştür ve bu bölünmeyi yapan devletin geleneksel inkarcı, tekçi zihniyetidir. Birey düşünsel olarak çoğuldur, yani tekil değildir. Toplum da çoğuldur tekil değildir. ‘Tek tek tek’ diye sayarak dün akşam yine suç işledi. Dolayısıyla bu tekçiliğin bir sonucudur ki gelinen noktada tekçilik ortaya çıkmış ve çoğulculuk, çokluk mahkum edilmeye çalışılmış. Dolayısıyla biz bu seçimin sonucuna ‘demokrasi tezahür etti, sandıktan demokrasi çıktı, sandığa gidildi ve Recep Tayyip Erdoğan kazandı’ gibi bir şey demiyoruz. Sandık kuşatılmıştı, sandık öncesi sokaklar da kuşatılmıştı. Sokaklar öncesinde basın kuşatılmıştı. Basın öncesinde zihniyetler kuşatılmıştı. Ortalığa korku yayılmıştı. Korku, baskı, zulüm atmosferi oluşturulmuştu. Ve buradan adeta ‘Yüreğiniz yetiyorsa oy verin’ gibi bir şey çıkarılmıştı. Kendi yandaşlarını öven, öpen, koklayan, pışpışlayan, hoplatan, zıplatan ama karşıdaki insanları da her türlü şekilde tehdit eden bir şey. Şimdi bunun tahlil edilmesi lazım. Yani muhalefetten kaybedenler, çıkıp demokratik bir şey olmuş gibi ‘kazananı kutluyoruz’ falan… Bu seçimin kazananı yok burada bir zulüm rejimi var. Bu zulüm rejiminin kendi yöntemini kullanarak kendini devam ettirmesi var. Bu seçim falan değil, bu bir kuşatılmışlığın ortaya çıkardığı sonuç. Dolayısıyla evet seçim demokraside en önemli yöntemlerden biridir fakat seçime teşkil eden süreçlerin tamamıyla birlikte en önemli yöntemdir. Sandıkta oyların sayılması değildir. Seçim, sandığın açıldığında, zarfların ortaya dökülüp de ‘oyları saydık bak böyle oldu’ demek bir demokrasi değil. O en son nokta. Oraya gelene kadar eşitlik, adalet, güvenlik, propaganda hakkı, bütün bunlarla birlikte değerlendirilmeli.
“MAZLUM YILGINLIĞA UĞRUYORSA…”
Dolayısıyla ortaya şöyle bir şey çıkmıştır; zalim, zulmünde ısrar ediyor, mazlum da mücadelesinde ısrar etmeli. Mazlum yılgınlığa uğramamalı. Mazlum yılgınlığa uğruyorsa demek ki zalimden bir beklenti içindedir. Zalimden merhamet beklenir mi? Zalimin bütün yegane edimi zulümdür, inkardır, baskıdır, tekçiliktir. Bizim bir beklentimiz yoktu. Bizim beklentimiz, mazlumun bütün kutsal değerlerini toparlayıp, amaçladığı bütün bu kutsal değerler uğruna mücadelesini yürütmesiydi. Bakın şunu yapabiliriz; mücadele yöntemlerini, araçlarını gözden geçirebiliriz. Mücadele yürüten bireyleri, partiyi, dili, ilişkiyi, hepsini gözden geçirmeliyiz. Hatta geçireceğiz ve bu değerlendirmenin sonucunda yenileşmenin getirdiği bir şey mazlumlar, kendisiyle birlikte sınırlı kalmamalı. Mazlum o kadar üretken ve becerikli olmalı ki zalimliğe tevessül etmiş şahsiyetin de zulme ortak olduğunu ve aslında mazlumdan yana olması gerektiğini ifade edebilecek kadar etkin olmalı. Burada çok büyük hatalar dizgesi ortaya çıkmıştır. Bu hatalar dizgesini biz de yaptık. Bu hatalar dizgesini Alevi kurumları da sivil toplum örgütleri de yaptı.”
“ALEVİLİKTE ÇARESİZLİK YOKTUR”
– Peki o mücadele yöntemlerini Alevi toplumunun penceresinden nasıl yorumlarsınız. Örneğin Erdoğan, seçim gecesi toplumun karşısına çıktı ve ilk konuşmasında CHP ve HDP’yi hedef alarak “LGBT’ciler” dedi. Bu ötekileştirici dil, bundan sonrası için Alevi toplumuna nasıl yansır? Bu tavra karşı nasıl refleks gösterilmeli?
Alevi toplumu, öncelikle kendi inancı ile özdeşleşir, inancını özümser, tarihiyle tanışık olursa şöyle bir şey ortaya çıkar; Alevilikte çaresizlik yoktur. Bu, şu anlama geliyor; insan, can, derviş, talip, mürşit; konumu her ne ise insanın, bir üretken bireydir. Düşünce, emek, değer üreten; dolayısıyla şu pasifist ruhu, şu beklenti içinde olan ruhu bir yana bırakmak lazım. Böyle bir dünya yoktur. Hepimizin içinde aktif olduğu, kendi vaziyetine, yeteneklerine, olanaklarına göre rol aldığı bir şeyle ancak sistematik bir başarı sağlanabilir. Yoksa ‘ben, sana görev verdim, git beni kurtar’ gibi bir şey yoktur. Dolayısıyla Alevi toplumu öncelikle Alevi olmalı. Alevi olmak demek, yaşamın içinde aktif olmak, yaşamı sorgulamak demek. Sorgulanmamış bir yaşam, yaşam değildir. 2600 yıl önce bunu Sokrates söylemiş. Bunu bugün bizim yol ulularımız da söylüyor. Alevi olmak demek, yaşama etkin katılmak, örgütlenmek, demokrasi mücadelesi içerisinde olmak demektir.
“ALEVİ KURUMLARI HEMEN YENİ BİR EYLEM TAKVİMİ OLUŞTURMALI
Alevi toplumu şöyle sanıyor; gidip bir seçim mitingine katılmak ya da seçim çalışması yapmak… Tamam doğru, bu da bir araç fakat yeterli değil. Bir siyasi partide görev almak, görev alırken sorumluluğunu bilmek ve toplumu beraber örgütleyebilmek… Yani ortaya bir eylemsellik, devinim, düşünsel bir dönüşüm koyabilmeli. Aynı şeyde ısrar edip durmak olmamalı. Şu Alevi inancını, şu siyasi anlayışlardan biraz ayrı tutalım bakalım. İnancın kendisinin ortaya çıkardığı bir enerji var. ‘İnanç, siyasetten kopuk olsun, siyasetle asla buluşmasın’ demiyorum. Buluşsun. Fakat öncelikle inancın kendisinin örgütlediği birey, toplum, yaşam var. Ocaklar bunun kendisi zaten. Alevilerde ocak sistemi neden var? Bu ocak sistemi, bir örgütlenme biçimidir. Şimdi ise Aleviler derneklerde örgütleniyor. Peki derneklerde nasıl örgütleniyor? 3 yılda bir kongre oluyor, listeler çıkıyor, bir enerji gelişiyor. Ya da biri Hakk’a yürüyor ya da bir anma yıldönümü oluyor. Peki bunun dışında ne oluyor?
Mesela ben yöneticilik yaparken dedim ki ‘Bizim Madımak Oteli’ne gitmemiz, bizim bir marifetimiz değil, toplumda oluşmuş bir şeydir. Gitmezsek bizi kınarlar’. Mesela biz ‘Eşit yurttaşlık istiyoruz’ eylemlerini yapmıştık ve yüz binlerce insan katıldı. İşte asıl etkinlik, eylem oydu. Şimdi, bugün Alevi kurumları oturup siyasete katılımı, dernekteki yönetim biçimini ve üyeleri, Alevi toplumu ile ilişkisini, Alevi toplumunun diğer toplumsal, inanç grupları ile ilişkisini, derneklerin topluma karşı görevlerini ve toplumun, dernekle olan ilişkisini, konjonktürel olarak içinde bulunduğu siyasi dönemin görev ve sorumluluklarını değerlendirmeli. Alevilerin paydaşları, doğal müttefikleri kimdir, bunları tespit etmeli. Bunlarla birlikte yeni bir strateji oluşturmalı. İnteraktif bir ilişki içerisinde olmak gerekir. O halde hemen bir eylem takvimi oluşturmak lazım. Yani ‘Sayın Kılıçdaroğlu’nu destekliyorduk seçilmedi, kaybettik, perişan olduk’ gibi bir atıl, pasif, inançla, Yol ile erkan ile alakası olmayan bir tutum, Alevi toplumunun tutumu olamaz. Hemen şu andan itibaren bütün kurumlar buluşmalı, yeni bir eylem takvimi oluşturmalı. Bu eylem, takvim içerisinde dediğim süreçler için ne yapılacağı konusunda planlı süreçler olmalı.
“KÜRT HALKI, OY VERMEK ZORUNDA DEĞİLDİ”
PİRHA – Muhalefet açısından kaybedilen seçimlerde bir “günah keçisi” arayışına da girildi. “Kürdistan’da seçime katılım bir nebze düşse de ülkenin batısına bu yönlü bir eleştiri yapan çok nadir. Kürtler, birçok kırıcı bulduğu girişime karşın, sandığa yöneldi. Peki genel anlamda neden başarısız olundu?
Başarısızlığı Kürtlerde aramak, efendi-köle ilişkisinin ortaya konulmuş biçimidir. Kürt halkı, oy vermek zorunda değildi ama tarihi konjonktürel bir görevi yerine getirmek için bunu son derece başarılı yaptı.
“KAZANIM OLMAMASI İNANMAMAKTAN KAYNAKLANIYOR”
-“Eğer HDP ile böylesine bir yakınlık kurulmasaydı kazanma ihtimali daha yüksek olabilirdi” gibi yorumlar da mevcut bunu nasıl yorumlarsınız?
Bunu söyleyenler oturduğu yerden kendini kutsayanlardır. Biz bunlara ‘kerameti kendinden menkul’ diyoruz. HDP’nin, Kürt halkının, bunun içerisinde olması Türkiye’ye şunu göstermiştir ancak; Türkiye demokratikleşecek ise bu enerjinin, bu 40 yıllık deneyimin, erdemin katılımıyla olabilir. Asıl onların şunu sorgulamaları lazım, bugüne kadar biz niye Kürtlere ulaşmadık? Hala yanlış yapılıyor ve ötekileştiriliyor. Kırıcı, itici, ırkçı bir dil kullanılmasını gözden geçirmeleri gerekirken böyle saçma sapan şeyler söyleniyor. Kürtlerin hiç olmadığı bir il, mesela Zonguldak’tan örnek veriyorum, kimse böyle bir düşüşü sorgulamıyor. Ama kafada, dip köşede bir yerde bir Kürt düşmanlığı olduğu için bu ortaya çıkabiliyor. Birincisi eşit koşulların olmamasından, ikincisi koşulların ağırlaştırılmasından, baskı, zulüm gibi ama en önemlisi buna inanmamaktan kaynaklanıyor. Topluma şu güveni veremediler; toplumdan kimileri diyordu ki ‘bunlar ne yapar eder son dakikada bir şey yapar’. Bunun böyle olmadığını, olmaması gerektiğini, kendilerinin de ne yapıp edip başarı sağlayacağına inandıramadılar. İkincisi, ‘Bunlar gitmezler deniliyordu’. Bu sözü AKP kendi yayıyordu ki gitmemesini meşrulaştırıyordu ki ‘ya biz demiştik’ gibi bir şey olsun.
“KILIÇDAROĞLU’NUN ENERJİSİNE RAĞMEN ÖRGÜTLERDE ATALETSİZLİK!”
Seçim süresince 20’ye yakın il dolaştım. Hiçbirinde CHP’lilerin sistematik bir çalışmasını asla görmedim. Bir tek İzmir’de yolda yürüyen bir CHP’li grup vardı, sanırım el ilanı dağıtıyorlardı. Onun dışında ses araçlarını görebildim. Benim göremediğim başka bir çalışma yöntemi varsa onu bilemem. En son Antalya’daydım ve Kumluca, Finike ilçelerine gittim. Buraların belediyeleri de CHP’li. Oradaki bizim yöneticilerimiz ‘CHP’liler hiç çalışmıyor’ dediler. Şimdi sayın Kılıçdaroğlu’nun o enerjisine, performansına rağmen il ilçe örgütlerinde böyle bir atalet, böyle bir duyarsızlık… Ülke böyle bir noktaya gelmiş ve yarılma olmuş. Bu yarılmada ekonomi çok büyük bir sorun haline dönüşmüş ve şu anda hükümet, topluma kullandıkları medya ile ‘Bunu ancak biz yapabiliriz’ gibi bir imaj vermiş. Ekonominin insanların üzerinde yarattığı etki ‘Bunlar batırdı, mahvetti bizi. Bunlardan kurtulmak lazım’ yönünde olması gerekirken tersine ‘Ya tamam öyle de yine de bunlar düzeltebilir’ gibi bir saçmalık oluşuyor.
“DEPREM BÖLGESİNDE PSİKOPATOLOJİK BİR DURUM ÇIKMIŞTIR”
Yine deprem bölgesinde ortaya çıkan duruma dair de ‘Ya olabilir böyle bir şey’ deniliyor. Böyle bir şey olamaz! Bu bir toplumsal hastalık halidir. Üstünüze eviniz yıkılacak, altında yakınlarınız can verecek ve siz oradan çıkıp, size sahip çıkmamış, sizi rezil rüsva etmiş, ölüme mahkum etmiş birine oyunuzu vereceksiniz! Bu psikopatolojik bir durumdur. Dolayısıyla Türkiye’de, psikopatolojik bir durum çıkmıştır. Bu durum ekonomi, deprem, yolsuzluk, kadın katliamı, çocuk taciz ve tecavüzü, 6 yaşındaki çocukla evlenme, orman yangınları, sel baskınları, bütün bu toplumsal durumlar karşısında AKP’nin içinden sıyrılıp pürüpak çıkması gibi bir şey var. Bu bir hastalık halidir. Bu sosyolojik, psikolojik bir hastalık halidir. Burada bir rehabilitasyon gerekir. Bakın, Halk Ekmek büfelerinin önünde 100 metre kuyruk oluşuyor ve oradan hükümete dair sonuç çıkıyor. İnsanlar çuval dolusu ekmek alıp götürüyor, muhtemelen ekmekten başka bir şey de yiyemiyor. Bu durum ciddi bir sosyolojik değerlendirmeyi gerektiriyor. Psikoloji biliminin verileri ile bu olanları değerlendirmek zorundayız. ‘Demokratik olarak onu tercih etti’ gibi bir şey diyemeyiz. Bu demokratik bir tercih değil, hastalıklı bir tercihtir. O halde bütün seçimi teşkil eden seçimin de ötesinde demokrasiyi, sistemi teşkil eden verileri, parçaları sorguladığımızda ortaya bir hastalıklı yapı çıkıyor. Ben bu hastalıklı yapıyı onaylarsam aynı hastalığın ortağı olurum.
“YİNE KAZANMADILAR, YAPTIKLARI REZALETİN, YOLSUZLUĞUN BİR SONUCU BU”
Seçimden kısa bir süre önce Alevi toplumunun dudağına bir parmak bal çalmak için; Alevilik diye bir inanç var mı yok mu halen yasaya göre biz bilmiyoruz. Çıkardıkları yasaya göre Alevilik bir inanç mı; inanç ise inanç merkezi var mı; inanç ise inancını nasıl yürütecek? İşte AKP bu. Ne inanç, ne değil. Ne inanç merkezi var ne de yok. Böyle sürüncemede bırakan bir durum. Ne hırsız ne değil. Ne tecavüzcü ne de değil. Şimdi toplumun aklını böyle bir sürüncemede bırakabilirsiniz. Siyasete seçmen olarak katılanların aklını da böyle bir sürüncemede, bir köprünün ortasında sel gelirken mahkum bir şekilde bırakabilirsiniz ama bizi bırakamazsınız. Biz bunu teşhir edeceğiz ve üzerine yürüyeceğiz. Yöntemlerimizi, her şeyi gözden geçireceğiz ama ‘başarısız olduk, bu kadar zaman geldiler yine kazandılar’ falan değil. Yine kazanmadılar! Yine yaptıkları rezaletin, yolsuzluğun, hırsızlığın bir sonucu bu. Bir bütün olarak sistem, kendi kendini mahkum etmiş, sistemin ne olduğu ortaya çıkmış, sistem teşhir olmuş ve sistemin teşhirini mahkum eden %50’lik bir kesim var. Sistemin bozuk, kirli, paslı, dönmez olduğunu ispatlamış %50’lik bir kesim var. Diğer oy verenlerin tümü de ona razı olduğundan oy vermediler.”
PİRHA- HDP Milletvekili Ali Kenanoğlu, ırkçı saldırıya maruz kalan Amedspor’un yanında olduğunu belirten bir dayanışma mesajı yayınlayarak, “Böyle bir süreçte katliamcıların fotoğrafları ve katliam sembolü olan ‘Beyaz Toros’ pankartlarının stadyuma girmesi tamamen yetkililerin bilgisi dâhilindedir. Amaç gözdağı vermektir” dedi.
Halkların Demokratik Partisi (HDP) İstanbul Milletvekili Ali Kenanoğlu, ırkçı saldırıya maruz kalan Amedspor’un yanında olduğunu belirterek, dayanışma mesajı yayınladı.
Kenanoğlu açıklamasında, “Irkçılığa ve faşizme karşı hepimiz Amedsporluyuz. Irkçısınız, faşistsiniz, Kürt düşmanısınız ve size karşı omuz omuza mücadele vermeye devam edeceğiz. Faşizm kaybedecek, bizler kazanacağız” dedi.
“BU İŞİN SORUMLUSU İKTİDARDIR”
Kenanoğlu sosyal medya hesabından paylaştığı mesajında şunları dile getirdi:
“Bu maçta futboldan başka her şey vardı. Faşizm, ırkçılık, Kürt düşmanlığı… Özellikle ‘Hükümet istifa’ sloganları sonrasında insanlar stadyumlara didik didik aranarak giriyor, çok kontrollü bir şekilde alınıyorlar. Böyle bir süreçte katliamcıların fotoğrafları ve katliam sembolü olan ‘Beyaz Toros’ pankartlarının stadyuma girmesi tamamen yetkililerin bilgisi dâhilindedir. Amaç gözdağı vermektir. Bu faşizan uygulama Amedspor’a gittiği her yerde yapılıyor. Bu önceden planlanmış bir saldırıydı. Bu işin sorumlusu sonradan gözaltına alınan 3-5 kişi değil. Bu işin sorumlusu bir bütün olarak iktidarın kendisidir. Sonrasında gelen sorumlular ise orada güvenlik önlemleri almayanlardır. Bırakın güvenlik önlemi almayı buna onay veren emniyet ve İçişleri Bakanlığı’dır. Bunların bilgisi, onayı olmasa hiç kimse onları oraya sokmaya cesaret edemez. Orada futbolculara, taraftarlara kesici aletlerle, sapanlarla saldırdılar. Tüm bunlara rağmen bu maçı oynatmaya devam eden Türkiye Futbol Federasyonu’da suçludur. Yaratılmak istenen ırkçılığa boyun eğmeyeceğiz. Bulunduğumuz her yerde ırkçılığa ve faşizme maruz kalan her kesimin yanında olmaya devam edeceğiz.”
PİRHA-Türkiye’de siyasal İslam’ın uyguladığı faşizm güçsüzleştikçe baskıları daha da artırdığını söyleyen Şair Ahmet Telli, “Bir sanatçı itiraz seslerini mevcut gerçekliğin gücünden değil, sanatın gücünden almalıdır. Sanat daima egemenlikçi sistemle çelişki halinde olmalıdır” dedi.
Türkiye’de AKP-MHP iktidarının sanatçılara uyguladığı baskıcı ve yasakçı politikalar her geçen gün artarak devam ediyor. Sanatçıların konserleri yasaklanıyor, düşüncelerinden dolayı cezaevine gönderiliyor veya sürgün ediliyor.
Şair Ahmet Telli, Türkiye’de sanatçılara yönelik baskının her geçen gün daha da arttığı bir dönemde sanatçıların alması gereken tavır hakkında PİRHA’ya konuştu.
Türkiye’de siyasal İslam’ın uyguladığı faşizmin güçsüzleştikçe baskıları daha da artırdığını söyleyen Telli, “İktidarlar kendini zayıf hissettiği zaman gücünü baskılardan almaya çalışır. Her sanatçı aydın değildir, çünkü sanatın kendi itiraz dili vardır. Protest müzik sanatın bir itiraz dilidir. Şair de kullandığı imgelerle itiraz çığlığını ulaştırıyordur ama Türkiye’deki İslami faşizm bu kadar pasif itirazlarla gücünün azaltılabileceği bir noktayı çok aşmış durumda. Aydın, entelektüel ve sanatçı kavramlarını birbirlerinden ayrıştırmak lazım. Entelektüel soru soran kişidir, aydın ise sorduğu sorunun cevabını üretirken aynı zamanda yaptığı itirazın eyleminde de olan kişidir. Bir sanatçı itiraz seslerini mevcut gerçekliğin gücünden değil, sanatın gücünden almalıdır. Sanat daima egemenlikçi sistemle çelişki halinde olmalıdır” dedi.
PİRHA- Mamak Emek ve Demokrasi Güçleri, 13 Şubat’ta yapacakları etkinliğe katılım çağrısı yaparak “Bu etkinlikteki asıl amaç sorunlarımızı konuşmak, bu ülkedeki faşizan baskının karşısında nasıl yan yana gelinir ve birlikte karanlıktan nasıl aydınlığa çıkarız noktasıdır. Bir demokrasi örgütlenmesi yaparak tekrar kendi kurtuluşumuzun kendi ellerimizde olduğunu gündeme getirmek istiyoruz” dedi.
Mamak Emek ve Demokrasi Güçleri, “Geçinemiyoruz, insanca bir yaşam istiyoruz” talebiyle 13 Şubat saat 14:00’te dayanışma etkinliği yapacak. Müzik dinletisi ve konuşmaların da olacağı etkinliğe dair bilgi veren Hüseyin Yılmaz, Tuzluçayır’da var olan siyasi partiler, kitle örgütleri, köy dernekleri ve tüm muhalif yurttaşların biraraya geleceğini söyledi.
Hüseyin Yılmaz, tüm muhalif kesimi yan yana getirip Tuzluçayır’da yeni bir örgütlenmeyi amaçladıklarını belirterek, şu bilgileri paylaştı:
“İnsanları yan yana getirerek Tuzluçayır’da yeniden varoluşu gündeme getirmek, yeniden örgütlenmeyi omuz omuza, birlikte bir mücadeleyi sergilemek asılı niyetimiz. Bunu yaparken hiçbir siyasi partinin ya da kitle örgütlerinin öne çıkmadığı, adının ‘Mamak Emek ve Demokrasi Güçleri’ olduğu bir yapılanmayı oluşturmak niyetindeyiz.
Buradaki niyet sol-sosyalist düzene muhalif herkesi yan yana getirmek ve birlikte mücadele etmek. Sorunlarımızı oturup birlikte konuşmak ve bu sorunlara karşı da birlikte mücadele platformu sergilemek istiyoruz.”
“ÇÖZÜMÜ ORTAKLAŞA BULMAK ZORUNDAYIZ”
Hüseyin Yılmaz, yapılacak etkinlikle birlikte Tuzluçayır semtinin eski ruhuna ulaşması için çalışma yürüteceklerinin de altını çizdi. Ülke genelindeki sol yapılanmalarda dağınıklık olduğunu dile getiren Yılmaz şunları söyledi:
“Muhalif partilere baktığımızda Türkiye’de bir demokrasi var anlayışı içerisinde hareket ediyor, demokratik bir sistemde yaşıyormuş gibi yapıyorlar. Aslında bu tam tersi, demokrasinin olmadığı bir yerde demokratik bir mücadelenin olmayacağını ve bu mücadelenin de sokaktan geçeceği inancındayız. İnsanların bu konuda yan yana gelip örgütlenmesi gerekiyor. Çünkü sorunlarımız, dertlerimiz bir. Çözümü de ortaklaşa bulmak zorundayız. Bu ayın 13’ünde buradaki muhalif güçleri bir araya getirerek etkinlik düzenlemek istedik. Bu etkinlikteki asıl amaç şu; yan yana gelişi pekiştirmek, sorunlarımızı konuşmak, bu ülkedeki faşizan baskının karşısında nasıl yan yana geliriz ve birlikte karanlıktan nasıl aydınlığa çıkarız onları konuşmak, ortak bir akıl mücadelesi ile bir demokrasi örgütlenmesi yaparak tekrar kendi kurtuluşumuzun kendi ellerimizde olduğunu gündeme getirmek…” “TEK TEK DERDİMİZİ ANLATACAĞIZ”
Yapılacak etkinliğe dair konuşan bir diğer isim de DAD Ankara Şube Eşbaşkanı Mustafa Karabudak oldu. Ülke genelinde benzer çalışmaların yürütüldüğünü belirten Karabudak, “Gerçekten zor zamanlardan geçiyoruz. Ekonomik ve siyasi anlamda sıkıntılar var. Bugün yaşananlar iktidarın savaş, rant ve kendi yetersizliğinin bir sonucudur. Buradan hep beraber nasıl çıkarız, onun için böyle bir çalışma yürütüyoruz. Dayanışma etkinliğimizde kurumlar olarak tek tek derdimizi anlatacağız. Amaç; Mamak halkını bir arada tutmak, dertlerimizi konuşup, çözüm yolu üretmektir. Kaostan çıkmanın tek yolunun sokak ayağı olduğunu düşünüyoruz. Bu çalışmanın içerisinde 20’yi geçkin bileşen var” ifadelerini kullandı.
PİRHA-TMMOB Mimarlar Odası Ankara Şubesi Yönetim Kurulu, iktidarın son süreçte sanat camiası üzerinde oluşturduğu baskı dilini eleştirerek “Sistematik bir sürece dönüşen bu hal, iktidarın toplumsal muhalefete yönelik parmak sallamasıdır. Faşizm budur işte!” yorumunu yaptı.
Türk Mimar ve Mühendisler Odası Birliği (TMMOB), başta Sezen Aksu olmak üzere sanatçılara yönelik şiddet dilini kınadı. Yazılı yapılan açıklamada “Zihinlerimizin kontrol edilmesine, korku ikliminin büyütülmesine karşı ses veriyoruz” denildi.
“FAŞİZM BUDUR İŞTE!”
TMMOB açıklamasında, başta kadınlar olmak üzere laikliğin de hedef alındığı vurgusu yapılarak şu ifadelere yer verildi:
“21. yüzyılda neoliberalizmin değer yargılarını alt üst ettiği bir süreçte, otoriter rejimlerin iktidarlarını sürdürmek için seçtikleri yol, insanlığın zihninin kontrol edilmesidir. Psikolojik savaş taktiklerinin bir parçası olan insan zihnini teslim alma, itibarsızlaştırma, hedef haline getirme ile asıl hedef insanlığın kendisidir. Sanatçılar, aydınlar, ekonomistler, gazeteciler, öğrenciler akademisyenler, meslek örgütü yöneticileri, milletvekilleri, siyasetçiler yani hakikati arayanlar üzerinden yürütülen giderek sistematik bir sürece dönüşen bu hal, iktidarın toplumsal muhalefete yönelik parmak sallamasıdır.
Giydiği sahne kıyafeti ya da beş yıl önce yazılmış bir şarkı üzerinden hedef gösterilmeler, sosyal medya hesapları üzerinden yaptığı paylaşımlarından kaynaklı tutuklamalar, halkın zihnini kontrol etmeye yönelik hamlelerdir ve kadınları ve hepimizi ve laikliği hedef almaktadır. Faşizm budur işte!
Mimarlar Odası Ankara Şubesi olarak, hakikati aramaya, insanlığı ve zihnini teslim almak isteyenlere karşı özgür aklı inşa etmeye, bu zorlu süreçte ‘ama’sız dayanışma göstermeye, hedef gösterilenlerin yanında olmaya devam edeceğiz.
PİRHA- ‘Türkiye Siyaseti ve Demokratik Zeminin İnşası’ konulu panelde konuşan HDP, TİP ve CHP’li milletvekilleri Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin ülkeyi uçuruma sürüklediğini belirterek, toplumun tüm kesimlerinin harekete geçmesi çağrısında bulundu.
‘Evvel Temmuz Festivali’ 2’inci gününde ‘Türkiye Siyaseti ve Demokratik Zeminin İnşası’ konulu panel ile devam ediyor.
Halkların Demokratik Partisi (HDP) Adana Milletvekili Tülay Hatimoğulları, Türkiye İşçi Partisi (TİP) Hatay Milletvekili Barış Atay ve Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Mersin Milletvekili Ali Mahir Başarır’ın katılımıyla ‘Türkiye Siyaseti ve Demokratik Zeminin İnşası’ konulu panel Samandağ Belediyesi Meclis Salonu’nda gerçekleşti.
Yoğun katılımın sağlandığı panelde Samandağ Kalkındırma Derneği Başkanı Yılmaz Sürmeli açılış konuşması yaparak festivalde emek verenlere teşekkür etti.
“SİSTEM DEĞİŞMELİ”
CHP Mersin Milletvekili Ali Mahir Başarır, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi hayata geçtiğinden bu yana ‘demokrasi’ başlığının daha da hayati bir durum haline geldiğine dikkat çekerek, “Yürütmeyi denetleyemeyen bir Meclis var. Tamamen sarayın güdümünde olan yargıçlar var. Yargı, sarayın talimatına göre hareket eden bir kuruma döndü. Hükümeti denetlemesi gereken yasama ve yargı sistemi Türkiye’de yok. Bu neyi getiriyor? Türkiye’nin yönetiminin tek kişide toplanmasına yol açıyor. Üç yıllık Başkanlık Sistemi Türkiye’yi uçurumun eşiğine getirdi” dedi.
Hukuksuzluğa karşı toplumun sessizleştirmek istendiğini, buna karşın toplumun, ‘hukuk, adalet, demokrasi’ demesi gerektiğinin altını çizen Başarır, “Sistem değişmeli. Bunu da toplumu yanımıza alarak yapmalıyız. Yeni Anayasa olmalı ama toplum sahip çıkarak yapmalı. En önemlisi toplumun ayağa kalkması lazım. Deniz Poyraz’ın katledilmesine karşı ses vermeli” diye konuştu.
“BİZ 84 MİLYONUZ”
Türkiye’nin seçime giderken kayıp silahlar, gazetecilerin linç edilmesi, Devlet Bahçeli’nin ayrıştırıcı dil kullanması gibi süreçten geçtiğini belirten Başarır, “Seçimi kaybedecek olan Erdoğan mazbatayı verecek mi? sorusunun toplumda kaygı yarattığını görüyorum. Ancak biz 84 milyonuz” diye belirtti.
“84 MİLYON HALKIN İKTİDARDAN BÜYÜK OLDUĞUNU GÖSTERMELİYİZ”
TİP Hatay Milletvekili Barış Atay, ‘Nasıl bir demokrasi?’ sorusunun üzerinde durulması gerektiğini ifade ederek, “Çünkü demokrasi söylemiyle zulüm yapılıyor. Bir mafya hükümetiyle karşı karşıyayız. İktidar her türlü muhalefet üzerinde korkunç bir baskı kurmaya devam ediyor. Bütün bunların sebebi klasik bir devlet yapılanmasıyla karşı karşıya olmamamızdır” dedi.
“Gazi’nin, Madımak’ın hesabı sorulmayınca Kemal Kurtuk sokak ortasında, Deniz Poyraz HDP İl binasında katledildi” diyen Atay, “Bu krizin bir sistem krizi olduğunu bilmeli ve muhalefet olarak, daha fazla cesaretli ve net olmalıyız. 84 milyon halkın iktidardan büyük olduğunu göstermemiz lazım. Umudu büyütmek için AKP ve MHP’den hesap soracağımızı halka kanıtlamalıyız” ifadelerini kullandı.
“AKP ŞERRİ BİR ANAYASA OLUŞTURMAK İSTİYOR”
HDP Adana Milletvekili Tülay Hatimoğulları, 15 Temmuz’la birlikte bir rejim değişikliğinin olduğunu vurgulayarak, “AKP sıradan bir parti olmaktan öte projedir. Biz rejime karşı mücadele ediyoruz. Sıradan bir seçimle bu yaşananların çözülmeyeceği ortada. Bir demokrasi mücadelesine ve ortaklığına ihtiyaç vardır” dedi.
Hatimoğulları, yurttaşların bir kuru ekmeğe muhtaç olduğunu dile getirerek, “Ağır koşullar altından geçiyoruz. ‘Yüzyıllık parantezi kapatıyoruz’ diyerek, var olan kazanımları tamamen ortadan kaldırmak, toplumun kodlarını değiştirmek, şerri bir anayasa oluşturmak istiyorlar. Son bir virajdayız. 2023 bu virajı alıp yoluna devam etmek istiyorlar” diye ifade etti.
“DENİZ POYRAZ ŞAHSINDA TOPLUM HDP’Yİ SAVUNDU”
HDP’ye yönelik korkunç saldırıların yaşandığına işaret eden Hatimoğulları, “Bize kapatma davası ve İzmir İl Örgütüne saldırı ile HDP’ye gözdağı vermiyorlar. Toplumu tepkisizleştirmek istiyorlar. Ancak Deniz Poyraz şahsında toplum HDP’yi savundu” diye vurguladı.
“DEMOKRASİ İTTİFAKI İLE FAŞİZMİ GERİLETEBİLİRİZ”
“Hiçbir diktatörlük seçimle gitmez algısına karşı seçime hazırlık yapmalıyız ve toplumu sandığa sahip çıkması için çalışmalıyız” diyen Hatimoğulları, “Bir örgütlülük ve cesarete ihtiyaç var. Bu da demokrasi ittifakı ile olur. Sadece siyasi partilerin katılmasından öte, tüm toplumsal kesimler birleşmeli. Birinci temel ilkesi de faşizmin geriletilmesi lazım” ifadelerine yer verdi.
PİRHA – Dersim’de yaşanan kaybedilme ve tecavüz vakalarına tepki gösteren HDP Milletvekili Alican Önlü, “Çocuk tecavüzlerine, Dersim’in kimliksizleştirilmesine toplumun sessiz kalması isteniyor. Uygulanan bu politikalara ses çıkaran halka, yasak getiriliyor” dedi.
Halkların Demokratik Partisi Örgütlenmeden Sorumlu Eş Genel Başkan Yardımcısı ve Dersim Milletvekili Alican Önlü, Dersim’in gündemini PİRHA’ya değerlendirdi.
Gülistan Doku, çocuk tecavüzleri, kadınlara yönelik taciz ve bir bütün sistematik gerçekleştirilen asimilasyon, yozlaştırma ve inkar politikalarına değinen Önlü, tarihiyle, kültürüyle, inancıyla birlikte Dersim’de bir kimliksizleştirme politikası uygulandığını ifade etti.
“KENTİN HER KARIŞI İZLENİRKEN GÜLİSTAN’IN AKIBETİ BİLİNMİYOR”
Önlü, 5 Ocak tarihinden bu yana haber alınamayan Gülistan Doku’nun adli bir vaka olmadığını, Dersim’de olayların ört pas edilmek istendiğini belirten Önlü şunları kaydetti:
“Gülistan Doku’nun arama çalışmaları göstermelikti. Bu kadar uzatmalarının nedeni, toplumun bu kadar pislikleri sorgulamasıydı. Bunların eliyle yapılan çürütmeyi örtmek için zaman harcadılar. Aynı Vali, Kovancılar’dan Dersim merkeze gelen yolun en güvenlikli yol olduğunu söyledi. Dersim’den Erzincan’a kadar da akıllı kulelerle güvenlikli hale getireceğiz, dedi. Kovancılar-Dersim yolunda hiçbir kör nokta yok. Birbirini gören kameralar bulunuyor. Arama yapılan yer de üniversite ve kontrol noktası arasında. Bırakalım görüntü yok demeyi, bir araç durduğunda hemen kontrole geliyorlar.
“TEK BİR İHTİMAL ÜZERİNE SÖZDE ARAMA ÇALIŞMASI YAPILIYOR”
Gülistan’ın aramasında yargı da göstermelik yaklaşım içerisinde. Dersim’in her karışı izlenirken Gülistan’ın akıbeti hala bilinmiyor. Bütün her şey ellerindeyken bir yere odaklandılar. Tek bir ihtimal üzerine yoğunlaşma oldu. Bu kadar kontrolün içerisinde askeri kışlaya çevrilen bölgede minibüs kameralarından görüntü bulunuyor. Yukarıda Komando Birliği var aşağıda polis kontrol noktası var. Bu pisliğe tepki gösteriliyordu, toplumsal bir tepki doğmuştu. Bir ahlaksızlığı örtmek için sözde arama çalışmaları yaptılar. Bir ayı aşkın süredir aynı bölgede aranıyor.“
Alican Önlü, Pertek’te yıllardır çocuk tecavüzlerinin yaşanmasına ve son zamanlarda ortaya çıkan cinsel saldırı vakalarına ilişkin de şöyle konuştu:
“Pertek’te yıllardır devam eden çocuk tecavüzü, diğer ilçelerde taciz ve tecavüz haberleri, bir kadının uzman çavuşların içerisinde olduğu kişiler tarafından tecavüz edilerek belinin kırıldığının basına yansıması ve en önemlisi üniversite içerisinde görevli tarafından üniversite öğrencisi kadınların kimi kamu kurumlarındaki müdürlere, kaymakamlara, valilere para karşılığı ilişki kurduğu ortaya çıkmıştı. Bir algı oluşturdular. Bakanlığın üniversitede yaşanan bu olay hakkında tek bir açıklaması yok. O şahsın da hiç kimse hakkında suç duyurusu yok, açıklaması yok. Ayrıca bu kişi görevine iade edildi. Pertek’te de korucu ve askeri görevlilerin de yer aldığı çocuk tecavüzü ortaya çıktı. Başta üniversite öğrencileri olmak üzere halk tepki gösterdi. Karşı taraf ne yapıyordu? Verdiğimiz araştırma ve soru önergelerine araştırmaya gerek yok, diyordu.
“ARTIK DEŞİFRE OLUYORLARDI, ÖRTBAS ETMEK İÇİN YASAK GETİRDİLER”
Üniversitedeki olaya ilişkin isimler geçiyordu. Cem Tekinoğlu denilen şahsın başka illerdeki valilerle ne ilişkisi olabilir? O vali de döneminde kayyım olarak atanmış Mardin Valisi. Mardin’de kayyım döneminde Dersim’deki şahısları götürüp ihaleleri aldığını biliyoruz. Bu şahsın ilişkileri oldukça yaygın. Tüm bunlara halk kitlesel tepki göstermeye başladı. Bu işin örtbas edilemeyeceği görülünce eylem, etkinlik yasağı getirildi. Demek ki artık deşifre oluyorlardı.”
Dersim’de uygulanan politikaları değerlendiren Önlü, ‘Huzur Şehri Tunceli’ söylemlerine dair şunları aktardı:
“Valilik sıfatını kaybetmiş, Dersim’i kimliksizleştirme, Tuncelileştirme ve bütün ahlaksızlıklara duyarsızlık görevi biçmiştir kendisine.
Ormanlar yanarken Munzur’da tekne turları düzenliyordu. Mezarlar bombalanırken, cesetler paramparça teşhir edilirken ‘Tunceli’de terör bitti, huzur kentidir’ diyordu. Ormanlar bombalanırken şehirde raftingler düzenliyordu. Toplumun kendisini çürüten pratiğini normalleştirmeye çalıştı.
Farklı bir algı oluşturuldu. Huzur Tunceli’de, mutsuz Dersim algısı. Dersim’de kendisine basın diyen, kendilerine, dizayn ettiği yerel uzantıları ve AKP’nin ulusal basınıyla kamuoyu oluşturuyorlar. Toplum tepki gösterirken, başka şeyler servis ediyorlardı. Mesela araştırma sonucu en mutsuz kent olarak Dersim’i öne sürdüler.
En modern kent, en huzurlu kent Tunceli’dir denildi. Mülki amirliği kaybetmiş kişiyle yerel kurumlar buna dahildir.
Eskiden kamu kurumlarında inancına, diline, kültürüne sahip çıkabilen, toplumla ilişkili olan yetkililer vardı. Kendi diliyle, inancıyla, kültürüyle yaşarlardı. Şimdi bu topraklara ait hiçbir şey bulamıyorsunuz.
Merkezde kendi dilini, inancını, kültürünü yok etmek gerekiyor. Yönelim sadece fiziki ve hukuki değil. Dersim’de halkın yüzde 95’i parklara Tayyip Erdoğan isminin konulmasını istemez. 15 Temmuz ismini istemez. Dersimle ilgili hiçbir isim bırakmıyorlar. Bu, toplumu kimliğinden uzaklaştırmadır.
“SEYİT RIZA HEYKELİ, DERSİM’İN DEVLETLE HESAPLAŞMASIDIR”
Biz yerel yönetimleri aldığımızda, Dersim’in her karışını kendi tarihsel belleğimize göre isimlendirdik. Seyit Rıza heykeli, Dersim’le devletin hesaplaşmasıdır. 38 Katliamı’nın devletle yüzleşmesidir. Dersim’in tarihidir. 90 yıldır Tuncelileştirilen kenti yerel yönetimlerde Dersim tarihiyle buluşturmaya çalıştık. Kayyım atanınca Dersim tabelasını indirdi Tunceli tabelasını astı. Sokaklara, caddelere yabancı isimler verdi. O tarihsel kimliği Türkleştirme modeliyle kente geldi, kayyım olarak atandı.”
PİRHA – Yaklaşan 31 Mart yerel seçimlerinin geçmiş seçimlere göre farklı olacağını belirten eski Demokratik Alevi Dernekleri Eyüp Şube Eş Başkanlarından İmam Balsever, “Faşizm son yıllarda Türkiye’de kurumsal olarak ciddi bir şekilde kendini göstermiş durumdadır” dedi. Balsever, AKP ve MHP faşizmine kaybettirmek için yeni bir taktik yeni bir strateji geliştirildiğine işaret etti.
Eski Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) İstanbul Eyüp Şube Eş Başkanlarından İmam Balsever yaklaşan 31 Mart seçimlerine ilişkin Pir Haber Ajansı’na değerlendirmelerde bulundu.
Bu seçimlerin geçmiş seçimlere göre farklı bir seçim olacağına dikkat çeken Balsever, “Türkiye’de Cumhuriyet’in kuruluşundan ve parlamenter sisteme geçişten bu yana toplum ilk defa büyük bir baskı ve şiddet ile karşı karşıya kaldı. Faşizm son yıllarda Türkiye’de kurumsal olarak ciddi bir şekilde kendini göstermiş durumdadır. Bu nedenle siyasi partiler, inanç örgütleri, sivil toplum örgütleri bu seçimlere nasıl girelim ile ilgili çokça tartıştılar, konferans düzenlediler ve yoğun bir tartışma yürütüldü. AKP – MHP blokuna kaybettirmek üzerine yeni bir strateji geliştirildi.
“AKP -MHP FAŞİZMİ CİDDİ ANLAMDA KURUMSALLAŞTI”
HDP’nin önemli bileşenleri ile birlikte Antalya, Mersin, Adana, Ankara, İstanbul, Bursa ve İzmir gibi 7 ilde hiçbir pazarlık yapmadan, hiçbir ittifak geliştirmeden AKP ve MHP faşizmine kaybettirmek için yeni bir taktik yeni bir strateji geliştirildiğine işaret eden Balsever şunları kaydetti:
“Bence kazanmadıkları yerlerde AKP-MHP blokuna kaybettirmek çok önemli bir karardır. Biz bu kararı tüm Aleviler olarak önemsediğimizi belirtmek istiyoruz. Çünkü AKP-MHP faşizmi ciddi anlamda kurumsallaştı, ciddi anlamda toplumsal anlamda baskılarını yoğunlaştırdı, akademik çevreleri, gazetecileri, emekçileri, siyasetçileri ve toplumun her kesimini tutuklayarak, tehdit ederek, baskı altına alarak, susturarak, gözdağı vererek ve korkutarak büyük bir şiddet sarmalına çevirdi. Ve ülkeyi bölme noktasına getirdi aslında. Bundan kurtulmanın yolunu da aslında bu seçim olduğunu düşünüyoruz. AKP ve MHP blokunu gerileterek faşizmi geriletmek.”
Bölge illere kayyumların atandığını hatırlatan Balsever, “Kayyumlar eli ile halkın seçtikleri insanlar bugün cezaevlerinde tutsak edilmiş ve zindanlarda. Ve tüm bu olanlara karşı halkın öfkesi çok. Kendi seçtiklerinin ve seçilmişlerinin gözaltında olması, cezaevinde olması ya da görevlerinde alınması bölge halkı tarafından ciddi anlamda bir kırılganlığa yol açmış” diye konuştu.
“AKP-MHP FAŞİZMİNE KARŞI TÜM TOPLUMLAR ANLAŞMIŞ DURUMUNDADIR”
AKP’nin kayyumlarının, bürokratlarının, valilerinin ve kaymakamlarının bulundukları belediyelerde halka baskı yaptığını dile getiren eski DAD Eyüp Şube Eş Başkanı İmam Balsever son olarak şunları ifade etti:
“AKP, müfettişleri ile bu belediyelere girdi ve bu belediyelerde hiçbir rüşvet, hiçbir kirli pazarlık işi göremedi. Kayyumları getirerek bunları gündemleştirdi. Ancak kendileri kirlilik yaptı. Cumhuriyet savcıları tespit ederek görevden aldığı kayyumlar var. Dolayısı ile bu dönem strateji bir dönemdir. AKP-MHP blokuna kaybettirmek üzerine tüm toplumlar anlaşmış ve uzlaşmış durumdadır.”
PİRHA- Malatya’da Alevi yurttaşların evlerinin kapısına kırmızı boyayla çarpı işareti konulmasına tepki gösteren Gazeteci Zafer Arapkirli, “Asla münferit hadiseler olarak görmüyorum. Asla, “bir avuç provokatörün işi” diye bakmıyorum. Bakmamalıyız” dedi. Arapkirli, “Hep birlikte ayağa kalkılmalı ve en güçlü tepki verilmelidir Malatya’da olup bitene. Tepkiyi vermeyen de teşhir edilmeli” ifadesini kullandı.
Gazeteci Zafer Arapkirli yirmi4.com internet sitesinde yazdığı “Provokasyon” deyip geçemezsin” başlıklı yazısında, Malatya’da Alevi yurttaşların evlerinin kapısına kırmızı boyayla çarpı işareti konulmasına tepki gösterdi.
Çorum, Maraş, Sivas katliamlarını, Hatun Tuğluk’un cenazesine yapılan saldırıyı da hatırlatan Arapkirli, “Asla münferit hadiseler olarak görmüyorum. Asla, “bir avuç provokatörün işi” diye bakmıyorum. Bakmamalıyız. Öyle baktığımız zaman, geçmişte de öyle bakıldığı için yeterince başı ezilemedi bu çirkin ruhun” dedi.
“O ruh”un hala capcanlı olduğunu bir kez daha gösterdiler. O pis, o kirli, o üzerinden kan ve irin akan, o leş gibi kokan ve gezegenimizin üzerinden ne yazık ki asla bir türlü defolup gidemeyen ruhun, o musibetin hala dipdiri olduğunu haber verdiler bize” diyen Arapkirli, yazının bir kısmında şu örnekleri verdi:
“1980 öncesi Çorum’da, Kahramanmaraş’ta kuyruğunu dikip çıktı sokaklara. Ev ev dolaştı yine. Elinde kanlı fırça, istemediği kapılara birer “çarpı” işareti koyarak dolaştı o kirli ruh.
Ve 1993 Temmuz’unda gözünü kan bürümüş güruhları arkadan itekledi Madımak Oteli’ne doğru. “Bizden olmayanın cayır cayır yanması vaciptir” diyerek. Otelinden çıkan kıvılcım ve kara dumanlarla beslenip büyüdü daha çok.
Daha bir kaç ay önce, Ankara’da Gölbaşı’nda cenaze gömdürmedi.“Gidin başka yere gömün” diye havladı insanların üzerine tükürük saçarak.”
“Ve bugün de Malatya’da gösterdi yine başını aynı yılan” ifadesini kullanan Zafer Arapkirli, “Yine o bildik kovası ve fırçası elinde. Yine o meş’um “çarpı” işaretini, yani insanlık değerlerinin antitezini çizerek dolaşmaya başladı kapı kapı. “Sizler Alevisiniz. Burada işiniz yok…” mesajı ile. “Burası bizim diyarımız. Bizim dinimizden ya da mezhebimizden değilseniz yok olun” pisliğini kusarak” dedi.
Gazeteci Arapkirli, “Asla münferit hadiseler olarak görmüyorum. Asla, “bir avuç provokatörün işi” diye bakmıyorum. Bakmamalıyız. Öyle baktığımız zaman, geçmişte de öyle bakıldığı için yeterince başı ezilemedi bu çirkin ruhun” ifadesini kullandı ve iktidar zihniyetinin bunları desteklediğini kaydetti.
“Hep birlikte ayağa kalkılmalı ve en güçlü tepki verilmelidir Malatya’da olup bitene” vurgusunu yapan Arapkirli, “Derhal ve en sert tepki verilmelidir. Tepkiyi vermeyen de, öylesine teşhir edilmeli ki, bir daha meydanlara çıkıp da birlik ve beraberlikten, kardeşlikten barıştan insanlıktan söz edememelidir. Gün ses çıkarma, gün faşizmi ve ayrımcılığı hançerelerimizi yırtarcasına lanetleme günüdür. Bugün değilse ne zaman?” diye sordu.
PİRHA- Yüksel Caddesi’nin eylemlerinin sembol isimlerinden biri de 74 yaşındaki Perihan Pulat. Yaşıtları yaşamdan çekilmenin planlarını yaparken, o yaşına inat haksızlığın olduğuna inandığı her yere yetişmenin telaşında. Nuriye ve Semih ve Acun’un “işimi geri istiyorum”un mücadele hikâyesini dinledikten sonra direnişe katıldığını belirten Pulat, “Hitlerin gaz odalarında yaptığını, OHAL rejimi sokakta gazlıyor. Bu faşizmdir. Bu faşizme karşı duruyorum” diye konuştu.
Haberin Videosu
Uzatılan OHAL, çıkarılan KHK’ler, işten atılan insanlar. Tüm bunların haksızlık olduğunu söyleyip sokağa çıkan emekçiler. Ankara’da sokağa çıkanların adresi önceleri İnsan Hakları Anıtı’nın önü oldu. Eğitimciler Nuriye Gülmen ve Semih Özakça’nın içinde yer aldığı “işimi geri istiyorum” eylemcileri, kamuoyu tarafından “Yüksel direnişçileri” olarak anılır oldu. Çoğu zaman ana akım medyada yer almasalar da, seslerini duyurmak ve işlerine geri dönmek için Yüksel Caddesi’ndeki eylemlerine devam ediyorlar.
Yüksel Caddesi’nin eylemlerinin sembol isimlerinden biri de 74 yaşındaki Perihan Pulat. Yaşıtları yaşamdan çekilmenin planlarını yaparken, o yaşına inat haksızlığın olduğuna inandığı her yere yetişmenin telaşında.
“BEHİCE BORAN EMEK VE SOSYALİZM MÜCADELESİNİ ÖĞRETTİ”
‘İşimi geri istiyorum’ eylemlerinden, sosyalizmle nasıl tanıştığına kadar, PİRHA’nın sorularını yanıtlayan Perihan Pulat, yaşamındaki mücadelenin nasıl şekillendiğini şu sözlerle paylaştı:
“Genç yaşımda emeğin ve emekçinin ne olduğunu, 2. Dünya savaşının gölgesinde öğrendim. Kendime ilk sorum; Neden biz böyleyiz? oldu. Zamanla Türkiye İşçi Partisi (TİP) ve Behice Boran ile tanıştım. Behice Boran emek ve sosyalizm mücadelesini öğretti. Aynı zamanda tek başına ve isteyerek değil, birlikte mücadele ederek kazanacağımızı da öğretti.”
“HİTLER’İN GAZ ODALARINDA YAPTIĞINI OHAL REJİMİ SOKAKTA YAPIYOR”
Perihan Pulat, Nuriye ve Semih ve Acun’un “işimi geri istiyorum”un mücadele hikâyesini dinledikten sonra “benim yerim burası” dedim ve ben de direnişe katıldım” diyerek Yüksel Caddesi’ndeki eylemlere nasıl başladığını şöyle anlattı:
“Bir yıl boyunca yağmura, soğuk havaya karşın imza topladık. Ancak imzalar okunmadı ve gereği yapılmadı. Kulaklar tamamen tıkalıydı. İşten atmalar da aratarak devam etti. Tüm bu haksızlıkları OHAL diyerek yaptı. Halbuki bir ülke OHAL ile yönetilemez. Bir çok yasayı da torbaya koyarak yapıyorlar. İktidar bunlara karşı çıkan ve yaptıkları eylemler ile insanların dikkatini çeken Nuriye, Semih ve Acun’u hedef olarak seçti. Dünyada görülmemiş bir şey yaparak İnsan Hakları Heykeli’nin etrafına karakol kurdular. Ardından Hitlerin gaz odalarında yaptığını, OHAL rejimi sokakta gazlıyor. Bu faşizmdir. Bu faşizme karşı duruyorum. Dünya halklarına selam olsun.”
PİRHA – Nikah kıyma yetkisinin müftülüklere verilmek istenmesine ilişkin tepkiler gelmeye devam ediyor. Hubyar Ocağı Dedesi Erdoğan Sezer,”Bizim inanç ve felsefemizde imama ve müftülüklere verilen nikah yetkisinin bir anlamı ve yeri yoktur. Biz inancımız gereği pir ve mürşitlerimize bağlıyız. İmam, şeriat kurallarına göre nikah kıyarsa bizlere dört eş düşer. Ancak Alevilikte tek eşlilik ve ikrar verme vardır” dedi.
HABERİN VİDEOSU
Nikah kıyma yetkisinin müftülüklere verilmesine ilişkin Hubyar Ocağı Dedesi Erdoğan Sezer Pir Haber Ajansına konuştu.
“ALEVİLİKTE TEK EŞLİLİK VE İKRAR VERME VARDIR, İMAM NİKAHIMIZI KIYAMAZ”
Nikah kıyma yetkisin müftülüklere verilmesine ilişkin Hubyar Ocağı Dedesi Erdoğan Sezer şunları ifade etti:
“Bizim inanç ve felsefemizde imama ve müftülüklere verilen nikah yetkisinin bir anlamı ve yeri yoktur. Biz inancımız gereği pir ve mürşitlerimize bağlıyız. İmam, şeriat kurallarına göre nikah kıyarsa bizlere dört eş düşer. Ancak Alevilikte tek eşlilik ve ikrar verme vardır. Eğer bel bozgunluğu yapan olursa da düşkün sayılır. Bu nedenle imam bizim nikâhımızı kıyamaz. Çünkü biz evlilikte nikah kıymıyoruz ikrar veriyoruz. Bizde ikrar verecek kişinin nikahını ancak ikrarını alabileceği kişi kıyar.”
“Bugün ülkeyi yönetenler ne yaptıklarını ve nereye gittiklerini bilmiyorlar” diyen Sezer, “Bu ülkede yaşayan demokratlar, Aleviler ve tüm ötekileştirenler toplumsal barışın, sevginin ve kardeşliğin oluşması için bütün toplumun kucaklanması gerektiğine inanmakta ve mücadele etmektedir” şeklinde konuştu.
“ALEVİ TOPLUMU ZULÜMLERE KARŞI DİRENECEK KADAR DİRENÇLİDİR”
Alevi Dedesi Sezer, “Bugün yaşanan katliam ve yok saymalar, faşizm ve diktatörlüktür. Faşizm düşüncesi ile hareket edilerek diğer tüm inanç ve kültürleri yok edip asimile etmeye çalışıyorlar. Ancak Alevi toplumu da tüm bu baskı ve zulümlere karşı direnecek kadar güçlü ve dirençlidir” diye konuştu.
“YOKSUL YURTTAŞLAR BİR TORBA KÖMÜR İLE KORUNAMAZ”
Hubyar Ocağı Dedesi Erdoğan Sezer son olarak yapılan hatalı politikalardan dolayı yaşanan yoksulluklara değindi:
“İktidar söylemlerinde ‘Kul hakkı ile gelmeyin nasıl gelirseniz gelin’ diyor. Fakirlerin korunması için beyanat veriyorlar. Yoksul yurttaşlar birkaç torba kömür ve birkaç paket makarna ile korunamaz. Fakirlik ve yoksullukla mücadele iş ve aş imkanları sağlanarak yapılabilir.”
PİRHA- OHAL ile birlikte uzun zamandan beri toplumda sıkça tartışılmaya başlayan insan hakları ve özgürlüklere dair toplumun farklı kesimlerinden değerlendirmeler gelmeye devam ediyor. Kureyşan Ocağı pirlerinden Celal Tar özgürlüklerin ve insan haklarının giderek ortadan kalkmaya başladığını belirterek, Alevi toplumuna, kurumlara ve gençlere doğru örgütlenme çağrısında bulundu.
Haberin Videosu
“Aleviyiz, devrimciyiz diyoruz ama toplumsal bir varlığımız yok” diyen Pir Celal Tar, bir bütün olarak pirler, dedeler ve talipler ile birlikte Alevi kurumlarının doğru bir yol haritasıyla ülkede gelişen faşizme karşı örgütlenme çağrısını yineledi.
“FAŞİZM VAR VE BUNA KARŞI DİRENÇ YOK”
Alevilerin bu süreçte kendi örgütlülüğünü geliştirmesi gerektiğini değinen Pir Celal Tar, şunları kaydetti:
“Adaleti sağlamak için herkesin ayağına turab olma düşüncemiz var. Ama ne yazık ki hep çilelerle geldik bu yaşımıza. Toplum çok duyarsız. Sokakta, evde, çarşıda özgürlükten ve demokrasiden bahsediyor ama ses vermiyor. Kapalı bir kutu içerisinde kendilerini kandırma gibi bir şey bu. Zaten emperyalizm ve faşizm geliyor. Herkeste bunu biliyor ve buna karşı bir direnç yok. Herkes bireysel sohbet ediyor ama toplumsal olarak bir katkıları yok. Kiminle görüşsem ben devrimciyim Aleviyim ve çağdaşım diyor lakin toplumsal bir varlığı yok. Bu toplumsal varlığımızı nasıl dile getirebileceğimizi tartışmalıyız. Alevi gençlerinin büyük bölümü giderek inançtan uzaklaşmış durumda. Lümpen bir tutum takınmış durumdalar. Siyasette yeri yok, inançta yeri yok, kültürde yeri yok ve tarihini bilmiyor. Peki bu gençlikle nereye gidilecek? Bunu yaratan yine bizleriz. Çocuklarımıza eğitim veremedik ve öğretemedik. İnancımızı, kültürümüzü ve dünya görüşümüzü anlatamadığımız için bu seviyeye geldik.”
Nuriye Gülmen ve Semih Özakça’nın başlattığı açlık grevinden dolayı büyük rahatsızlık duyduğunu söyleyen Tar, “Bir dede-pir olarak açlık grevlerinden dolayı da büyük üzüntü içerisindeyim. Yeri geldiğinde sohbetlerimizde ve cemlerimizde bunları aktarıyoruz. Düşünün ki yürüyüşe gitmiyor, sendikaya gitmiyor ve siyasi partinin altında örgütlenmiyor. Tabi ki toplumsal bir varlığın olmaz. Bu bizi bir yere götürmez ve kendi elimizde kendimize faşizme teslim ederiz” dedi.
“Cemevleri cemevi olmaktan çıkmış cenaze evi olmuş” diyen Pir Celal Tar, şöyle konuştu:
“Cemevleri cemevi olmaktan çıkmış cenaze evi olmuş. Cenazeyi götür, kaldır, yemeğini ye, evine git. Kültürel, sosyal ve inançsal bir kimliğimiz yine eksik. Çağrım şudur; pirler, dedeler, mürşitler ve talipler başta olmak üzere Alevi kurumları birleşmelidir. Alevileri birbirine düşürmesinler. Alevilerin bütününü kapsayacak bir konfederasyon olabilmeli. Pirlere ve dedelere danışılacak yol ve erkan böyle ortaya çıkarılacak. Kendimizi ilim ve bilime göre hazırlayıp bu şartlar altında çalışacağız. Bu tarzda Aleviler sudan aşağı gidebilir.”