PİRHA – İlahiyatçı Yazar Fatma Yavuz, şiddeti üreten ‘kolektif çete’ye karşı kadınların, uluslararası mücadele vermeleri gerektiğini ifade etti. Yavuz, ayrıca Türkiye’deki kadın hareketinin çok güçlü olmasına rağmen potansiyelinin yüzde 20’sini kullandığını da söyleyerek “Milyonlarca kadınız, şiddete karşı da mı birleşemiyoruz? Burada birleşmezsek nerede birleşeceğiz?” diye sordu.
25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü’ne doğru giderken İlahiyatçı Yazar Fatma Yavuz ile her dönem artan kadın cinayetleri ve yapılması gerekenler üzerine konuştuk.
Fatma Yavuz, kadın cinayetlerinin politik olmasının toplumda oturtulamadığını, kadın cinayetlerinin neden politik olduğunu insanların anlayacağı dilden anlatılması gerektiğini vurgulayarak, “Bir kadın şiddet görüyor, milyonlarca insan ‘şu saatte şurada gezmeseydi, orda durmasaydı, eteği, saçı böyle olmasaydı’ gibi bir sürü bunu destekleyen şeyler söylüyor. Öyle olunca da bunun arkası kesilmiyor. Maalesef bu yarayı iyileştirmesi gerekenler yaraya merhem sürmek şöyle dursun yarayı sürekli kanatıyorlar” diye konuştu.
“NE GİYECEĞİMİZİ HOCA BOZUNTULARINA MI SORACAĞIZ?”
Dini öğretilerden kaynaklı bir şiddetin varlığına dikkat çeken Yavuz, “Mesela Mahsa Amini, bu şaka değil, bir ülkenin kadınları iki tane yobaz softanın dini yorumu böyle diye kan kusuyorlar. Koca ülkenin kadınlarına zorla başörtü giydiriyorlar. Böyle bir şey olabilir mi? Korkunç bir şey ve buna ses çıkardılar diye insanlar öldürülüyor. Gencecik bir kadını bütün dünyanın gözü önünde yok ettiler. Ne takıp, ne giyeceğimizi Molla’lara mı soracağız? Hoca bozuntularına mı soracağız? Peygamber’e bile sormamız gerekmiyorken siz kimsiniz ki insanlara ne yapacaklarını söylüyorsunuz? Dolayısıyla önce bu şiddeti örgütleyen tipleri durdurmamız gerekiyor” şeklind ifade etti.
“ŞİDDETİ ÜRETEN KOLEKTİF ÇETEYE KARŞI TOPYEKÜN MÜCADELE EDİLMELİ”
Kadına yönelik şiddeti üreten ‘Kolektif Çete’ye karşı topyekün mücadele edilmesi gerektiğinin de altını çizerek devamında şunları ifade etti:
“Bir insanın hakkını savunmanız için ona inanmanız, onun gibi yaşamanız gerekmiyor. Hak herkes için savunulur. Ben hala saçımın ucu gözükecek diye başörtüyü bırak bone bile takıyorum ama bu benim mini etekli kardeşimin hakkını savunmayacağım anlamına gelmiyor. Biraz demokrasi kültürünün içselleştirilmesi lazım. Bütün bu şiddeti üreten kolektif çeteye karşı kadınların tamamının topyekün mücadele etmesi gerekiyor. Ve bunu destekleyen erkeklerin de ses çıkarması gerekiyor.
Bütün dünyada kadına karşı şiddetin artık durdurulması gerekiyor. Uluslararası toplum baskı yaparsa bütün ülkeler de buna uymak zorunda kalırlar. Şiddeti uygulayan insanların korkması gerekiyor artık. Biz nasıl tweet atarken ‘şimdi böyle yazarsam gözaltına alınırım, polis kapıma gelir’ diye silip yazmıyorsak, o korkuyu bize yerleştirdilerse onlar da korkacaklar. Bir hayvana, bir kadına bunu yaparsam polis gelecek bana ceza yazacak diye düşünüp korkmaları lazım. Ama korkmuyorlar. Şiddeti uygulayan herkes korksun ki ‘yaparsam başıma çok kötü bir şey gelecek’ düşüncesiyle kendini durdursun. Her şeyi çözmez bu belki ama bir kısmını çözer.
BURADA BİRLEŞMEZSEK NEREDE BİRLEŞECEĞİZ?
Benim üzüldüğüm bir nokta da kadın hareketinin çok güçlü olmasına rağmen potansiyelinin yüzde 20’sini kullanması. Çünkü Türkiye’deki kadınların sayısını düşünün çok kalabalık bir toplumuz. Kadınların büyük çoğunluğunun bu mücadeleden haberi yok, olsa bile çok uzakta duruyor. Mesela dindar bir kadın ve bir yanda da çok laik seküler bir kadın düşünün, bunlar politik alanda karşıt olabilirler. Ama ‘kadın olarak ortağız, kadın olarak aynı darbeyi yiyoruz, kadın mücadelesinde omuz omuza olalım’ diyebilseler bu mücadele çok güçlü bir hale gelecek. Bir ideolojiniz var ve karşıt ideolojideki kadınla kadın mücadelesinde yan yana yürüyünce akşam ona dönüşmeyeceksiniz, korkmayın. Bugün omuz omuza kadınların hakkını savunun ertesi gün de karşı karşıya gelin. Bunların hepsi demokrasinin de hayatın da içindedir, doğaldır, normaldir. Karşıtlıklarımız, farklılıklarımız bunlar bizi ortak noktalarımızdan ayırmamalı. Yoksa sembolik kalıyor. Çok güçlü bir kadın mücadelesi olabilir Türkiye’de. Milyonlarca kadınız, şiddete karşı da mı birleşemiyoruz? Yolda giderken manyağın teki samuray kılıcını çekip bizi öldürebilir. Bak bu kadar ortağız. Burada birleşmezsek nerede birleşeceğiz?”
PİRHA – İlahiyatçı Yazar Fatma Yavuz, devasa bütçesi olan Diyanet İşleri Başkanlığı’nın bütçesini sadece Sünni kesime kullandığını belirterek Diyanet’in en temel probleminin eşitlikçi olmaması olduğunu ifade etti. Yavuz, insanların Diyanet deyince tüylerinin diken diken olduğunu da vurgulayarak “Onlar hala her yerden Diyanet basıyor. Oraya da imam, buraya da ÇEDES. Sesini çıkarana ‘sen dine mi karşısın?’ diye dayak atıyorlar. İnsanlar dine karşı değil, bu saçmalıklara karşı! Bunu anlamıyor musunuz?” diye konuştu.
Pir Haber Ajansı (PİRHA) olarak yeni bir haber dizisi başlattık, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kuruluşundan günümüze faaliyetlerini tartışmaya açıyoruz.
Türkiye’de halkın en güvenmediği ikinci kurum olan Diyanet İşleri Başkanlığı, her geçen yıl artan bütçesi, genişleyen yetkileri, yaptığı açıklamalarla, verdiği fetvalarla toplumsal yaşamın her alanında gittikçe daha çok söz sahibi oldu. Din işlerinden sorumlu, devlete bağlı bir kurum olarak kurulan Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB), kurulduğu 1924 yılından bu yana devlet içindeki varlığı, işlevleri, iktidar politikalarının hayata geçirilmesindeki etkin rolü, her geçen yıl artan bütçesi ve değişen siyasal konumu itibariyle her daim tartışma konusu oldu. Son yıllarda eğitim-öğretimde de etkin rol verilen Diyanet, Milli Eğitim Bakanlığı ile çeşitli protokoller imzalayarak laiklik karşıtı eğitimin kalıcılaşması için çabalıyor.
“Bütçesi büyük, varlığı tartışmalı kurum olan Diyanet’in tarihsel ve güncel görevini, toplumdaki yerini, laiklik karşıtlığını, Alevi toplumu üzerindeki etkisini İlahiyatçı Yazar Fatma Yavuz ile konuştuk.
“AMACI DİN HİZMETLERİNİ YÜRÜTEN BİR DEVLET KURUMU OLMASIYDI”
PİRHA-Diyanet’in kuruluş amacı nedir?
FATMA YAVUZ: Bir resmi amacı var bir de analizlerde ifade edilen amacı var. Şeriye ve Evkaf kaldırılınca toplumun din hizmetlerini yürütmek üzere bir kuruma ihtiyacı vardı. Çünkü son derece dindar bir toplumda yaşıyoruz, birçok konuda din hizmeti verilmesi gerekiyor. Bu bir şekilde çözülmeliydi. Bu çözüm yollarından biri bir devlet kurumuyla başka türlü de çözülebilirdi. Dünyada da farklı modelleri olduğu gibi devlet kurumu olarak değil de sivil toplum kuruluşu olarak da kurulabilirdi. Ancak Türkiye’deki görülen amacı din hizmetlerini yürüten bir devlet kurumu olmasıydı. Tabi kemalist görüşe sahip olanların tabir ettiği gibi resmi devlet kurumu olması gibi bir amacı da vardı. Görünürdeki amaç bu ve bence buradan yürümeliyiz.
“DİYANET’İN EN TEMEL PROBLEMİ EŞİTLİKÇİ OLMAMASI”
-Tarihsel olarak Diyanetin faaliyetleri nasıl bir yol izledi? Sizce süreç içerisinde misyonunda bir değişiklik yaşandı mı?
Diyanet’in biraz zikzaklı bir tarihsel süreci var. Bence Diyanet kurulduğundan beri şu anda en dip seviyesini yaşıyor. Hiç bu kadar itibarı düşmemişti. Güven sıfıra yakın noktada. Her kesimden yani dine uzak insanlar zaten güvenmiyorlar, dindar insanlar da Diyanet’e hiç güvenmiyorlar. ‘Diyanet çok iyi çalışıyor, harika’ diyen kimseyi görmüyorum. Diyanet, bütün kesimlerin gözünde çok berbat bir durumda şu an. Tarihte de hiç bu kadar itibar kaybetmemişti. Her zaman çok iyi de değildi tabi. Mesela Rıfat Börekçi döneminde çok iyi olduğu zamanlar da olmuş. Zaman zaman güzel işler yapan Diyanet İşleri Başkanları da olmuş tabi, toplum bunları çok tanımıyor. Bence bilerek de o figürler silikleştiriliyor. Ama genel olarak olması gereken yerde değildi. En iyi zamanda bile eşitlikçi değildi. Bunu eğri oturup doğru konuşmak lazım. En iyi zamanda bile Sünnilere hizmet veriyordu. Bu bile başlı başına bir sorun. Sadece bir gruba iyi, ötekilere zaten hiçbir hizmet vermedi ki. Bence en büyük problem de bu. Diyanet, Sünni bir din hizmeti kurumu olarak devam ediyor. Bunu bir türlü kıramıyoruz. Bütün tartışmalar da bu eksende gidiyor. Topluma ‘Diyanet başka inançlara hizmet verirse dinimiz bozulacak’ mantığıyla korku salınıyor. Niye dinin bozulsun? Kimse bir dedeyi getirip camiye atamayacak, bir papazı getirip camiye atamayacak. Böyle saçma şey olur mu? Herkes kendi yerinde yine hizmet verecek. Ne finanse ediliyorsa onlara da finanse edilecek. Sünnilere bütçe anlamında hizmet yapılıyorsa diğer inançlara da yapılmalı. Düşünün devasa bir bütçe kullanılıyor ve sadece bir kesime kullanılıyor. Bu kadar büyük bir haksızlık, Diyanet’in zaten ayakta tutması gereken değerlerin tümünü tersine çeviren bir şey. Dolayısıyla tarihte de böyleydi. Bence en temel problemi eşitlikçi olmaması.
“DİYANET, AKP’NİN BİR PARTİ ORGANI GİBİ ÇALIŞIYOR”
-Sizce süreç içerisinde misyonunda bir değişiklik yaşandı mı?
Özellikle AKP iktidarıyla yaşandı. AKP iktidarından sonra da bence şu an AK Diyanet yani. AKP’nin Diyanet kolu gibi çalışıyor. Dışarıdan göründüğü kadarıyla AKP’nin bir parti organı gibi çalışıyor. Hutbelere varana kadar bunu artık herkes söylüyor. AKP’nin politikalarını cuma günü çoğu kez hutbelerden dinleyebilirsiniz. O hangi algının oluşmasını istiyorsa toplumun hangi tarafa yönlenmesini istiyorsa hutbelerden onu duyuyoruz. Birçok insanın bu nedenlerden dolayı cuma namazlarını bıraktığına şahit oldum. ‘Ben gidiyorum, A Haber mi dinliyorum, hutbe mi dinliyorum belli değil’ diyorlar. Dolayısıyla şu an çok taraflı, çok politize olmuş maalesef dik de duramıyor. Şimdi AKP’ye angaje olursun da biraz daha dik durursun. AKP’nin gelgitlerine de ayak sağlamaya çalıştığı için bir gün ak diyor bir gün kara diyor. Söylediğinin tersine pozisyona düşüyor. Bir çizgisi de yok. Mesela şu konuda Diyanet’in görüşü nedir deseniz bir görüş yok. Sayın Erdoğan’ın görüşü neyse Diyanet’in görüşü de odur yani. Sigara konusunda bile biliyorsunuz Erdoğan sigara konusunda bazı hassasiyetleri var. Bence Diyanet’in sigara görüşünü de etkiledi. Sigaraya haram fetvası, şimdiye kadar böyle etkili bir kurumdan verilmemişti. Mekruh olarak hüküm veriliyordu. Erdoğan’ın gözüne girmek için haram olmasa bile haram gibi düşünülüyordu. İçler acısı bir durum. Erdoğan’ın gözünün içine ne diyecek diye bakıyorlar. TOKİ faizi fetvası mesela. Böyle bir saçmalık olur mu? Faizin hükmü neyse odur. Akademik bir tartışmaya açarsın ama günlük böyle bir politikaya göre faiz olursa şöyle olur böyle olur gibi fetva mı olur? Tamamen güveni yerle bir ettiler. Çoğu insanın Diyanet’in söylediği şeylere bakarak hayatını yaşadığını sanmıyorum açıkçası.
-AKP’nin iktidar olduğu günden itibaren Diyanet’te nasıl bir değişim yaşandı?
Sembolik bazı şeyler de oldu. Semboller önemlidir. Mercedes meselesi mesela. Magazin gibi konuşuldu ama bence sembolik olarak toplum orada kırıldı. Sayın Mehmet Görmez’in Mercedes’i iade edip sonra Erdoğan dedi diye tekrar almak zorunda kalması gibi. Onu iade ettiysen ‘ben iade ettim binmeyeceğim’ deyip affını isteyecektin sayın Mehmet Görmez. Atarlarsa da atsınlar. Ben de atıldım ne olacak rızık Allah’tan, korkmayın. Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan atılmak bir onurdur, bir hikaye ile atılacaksın. Seni tarih ‘mercedes’e binmedi adam, helal olsun diye anardı.’ Şimdi paşa paşa bindin diye anıyor. Böyle sembolik olaylar da oldu. O Mercedes’e bindiniz ondan inmediğiniz sürece AKP’nin hegemonyasından kurtulamayacaksınız.
“DİYANET’İN BÜTÇESİNDE ÇOK BÜYÜK BİR HARAM KISMI VAR”
-Diyanet’in, bir taraftan en güvenilmez ikinci kurum olurken, Meclis’e sunulan 2025 bütçesinden 130 milyar 119 milyon lira ile 6 bakanlığın bütçesini geride bırakarak bütçeden aslan payını almasını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Haram yiyorlar. Direk onların anladığı jargonla söyleyeyim. Çok büyük bir haram kısmı var Diyanet’in bütçesinde. Birincisi herkese hizmet vermedikleri için. İkincisi verdikleri hizmetleri de şişirdikleri için. 14 yıl kurumda çalıştım. O kadar gereksiz o kadar israf harcamalar var ki sırf orası bir kadrolaşma alanı olmuş durumda. Argo tabirle arpalık olmuş durumda. Mesela Müftü kızları, genelde Kuran kursu hocası olur. Nasıl olabiliyor değil mi? Mesela öğretmen çocukları atanıp öğretmen olamıyorlar. Ama Diyanet’tekiler atanır. Böyle kapalı devre bir sisteme dönmüş durumda. Dolayısıyla gereksiz bir sürü personel, bir oran verecek olursak yarısı gereksizdir. Normalde 12 kişiye bir sınıf açılması gerekirken sınıflarda 3-4 kişi olurdu onu 12 kişi olarak bir şekilde gösterirlerdi. Yoklama yapmazlardı. Gelmiyor yazmayınca orada var görünüyor. Sınıflarda 3-4 kişi takılıyorlar ve o insanlar memur maaşı alıyorlar üstüne de bir sürü ek ders ücreti alıyorlar. Ben mesela kendimi öğrenci olan bir sınıfa vermeleri için parçalardım ama müftüler buna engel olurdu. Ne kadar çok kişiye ekmek yedirirsek kardır diye düşünüyorlar. Bu kadar çürümüşler. Kul hakkı olduğunun, öksüz yetim hakkı olduğunun farkında değiller. Bir kere ben ‘öğrenci sayısı az, ek ders ücreti istemiyorum’ dedim diye beni kınadılar. Yani berbat durumdalar. Diyanet’e de neşter vurmaya kimsenin cesareti yok. Çok umutlu da değilim. Çünkü Diyanet’ten beslenenler zaten vurmaz. Karşı taraf da ‘Diyanet’e dokunursak bize dinsiz derler, oy alamayız’ kaygısıyla vuramaz.
-Diyanet ve Milli Eğitim Bakanlığı’nın iç içe geçen faaliyetlerini nasıl okumak gerekir?
İdeolojik, toplum mühendisliği. Toplumda böyle bir talep yok, güven yok, itibar yok, zorla her yere Diyanet sokuşturmaya çalışıyorlar. Çok güvenilir bir kurum olursun toplumda bir karşılığın olur elbette devletin diğer kurumlarıyla işbirliği yapar ama karşılığı olmadan zoraki insanlara dayatıyorlar. İnsanlar Diyanet deyince tüyleri diken diken oluyor. Onlar hala her yerden Diyanet basıyor. Oraya da imam, buraya da ÇEDES. Sesini çıkarana ‘sen dine mi karşısın?’ diye dayak atıyorlar. İnsanlar dine karşı değil bu saçmalıklara karşı, bunu anlamıyor musunuz? ‘Hz. Peygamber hayvanlara merhamet gösterir’ dediniz de biri buna itiraz mı etti? ‘Allah emrediyor biz bu Diyanet’in bütçesinin bir kısmını Milli Eğitimle paylaşıyoruz’ dediniz de biri itiraz mı etti? Bir yaraya merhem oldunuz da kimse dine karşı mı oldu? Nerede bir politik rant var, nerede size yontan bir şey var onu din diye insanlara dayatıyorsunuz, karşı çıkana da din düşmanı diyorsunuz. Tamamen bir oyun. Yani gerçekten kimsenin din düşmanı falan olduğu yok. Diyanet’in acilen buralardan çekilmesi lazım. En gözde yerler bile Diyanet’e veriliyor, Şişli’deki eski tekel fabrikası niye Diyanet’e verilsin, ne alakası var? Devlet yine kamulaştıracaksa oranın dokusuna uygun, kültürüne uygun, oraya daha iyi hizmet edebilecek bir kuruma veremiyor mu? Diyanet resmen devletin şımarık çocuğu gibi oldu. Heybeliada’daki sanatoryum niye Diyanet’e veriliyor? Ne alakası var? Bu ne kadar zorlama ne kadar saçma sapan bir şey. Korkunç yani!
“ÇOK KONUŞUYORUZ HİÇ İŞ YAPMIYORUZ”
-Diyanet ve laiklik bir arada olabilir mi?
Bu çok tartışıldı. Şu anki Diyanet üzerinden tartışıldığı için çok sancılı oluyor. Şu an ki Diyanet ile laiklik gelmez tabi. Bu Diyanet’in sağlıklı bir fikri olduğunu da düşünmüyorum. Laiklik devletin din hizmeti vermemesi demek değildir. Devletin herhangi bir dine angaje olmaması demektir. Bütün dinlere hizmet verse niye laikliğe aykırı olsun ki? Devlet nasıl ki sağlık hizmeti veriyorsa din hizmeti de verir. Papazın da maaşını verse imamın da maaşını verse her dine eşit mesafede dursa, dışarıda bir yerden dursa her türlü hizmeti verebilir. Tabi ki bunun adı Diyanet olur başka bir şey olur, başka bir sivil kurum üzerinden olur, farklı modeller var, dediğim gibi. Şu an Diyanet laikliğe aykırı, normalde Diyanet laikliğe aykırı değildir. Herhangi bir dine devlet angaje olamaz insanlar bu konuda çok haklı. Dinde Nas var derler Nas var da İslam’ın Nas’ı öyle. Hristiyanlığın Nas’ı nasıl olacak? Sen o zaman İslamcı bir devlet olmuş oluyorsun senin bütün vatandaşların Müslüman değil ki. Çoğu Müslüman diye düşünüyorlar. Şu an çoğu Müslümanın çocuğu ateist, deist. Geçti o devirler. Kimliğinde Müslüman yazıyor da o çok resmi, uyduruk bir şey yani. Bugün yapılan araştırmalara göre imam hatip çocuklarının birçoğu İslam’dan uzak. Ayrıca Müslüman olur ama şeriatçı değildir. Toplumun çoğu Müslüman ama şeriatçı değil. Yani oradaki toplum şeriat kuralına göre yaşamak istemiyordur. Başka türlü bakıyordur. Tarihsel bir uygulama olduğunu düşünüyordur. Başka türlü yorumluyordur. Senin yorumladığın gibi İslamcı düşünmek zorunda mı? Bu saçmalıklar olmasaydı bir arada olabilirdi ama şu an ki hali ile olamaz. Aslında ben bunu İBB’de modellemeye çalışıyordum. Başka bir Diyanet mümkün biz minik bir modelini yapıyoruz diye. Mesela orada bütün dinlere hizmet veriyorduk. Caminin çatısını yapıyorsak kilisenin çatısını da yapıyorduk. Mevlid’de mevlid simidi gönderiyorsak Noel’de de noel çöreği gönderiyorduk. Ve herkes benim kimliğimi de biliyordu. Diyordum ki biz eşit hizmet yapıyoruz. Ve kabul de görmüştü. Ama orada da bir takım ayak oyunlarına kurban gittim maalesef. Ama bence o proje devam etmesi gereken, yarım kalmış bir proje. CHP’ye de öneriyorum. Tamam bu Diyanet yanlış ama doğrusu ne? Bir tane doğruyu ortaya koyamadığımız için Diyanet eleştirileri boşa gidiyor. Dolayısıyla bizim halka başka türlü bir Diyanet mümkündür diye somut örnek sunmamız lazım. Lafla değil uygulamayla yapmalıyız. Çok konuşuyoruz hiç iş yapmıyoruz maalesef.
“DİNİ YAPILARI KONTROL ETMEK KOLAY DEĞİLDİR”
-Laik, demokratik ülkelerde devlet destekli dini kurumlar yok, bizim ülkemizde var. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Burası Türkiye. Fransa’nın uyguladığının aynısını buraya uygulamak zorunda değiliz. Zorladığımız zaman oradaki sonucu alamıyoruz. Türkiye toplumuna göre bir şey yapıyorsan tamamen orijinal olması gerekiyor. Aynısını almak zorunda değiliz. Dolayısıyla almak gerekiyorsa onu alır revize eder, tartışırız. Türkiye’ye adapte etmek gerekiyorsa adapte ederiz. Türkiye’de bir dini kuruma ihtiyaç var. Söylediğim sebeplerden dolayı Diyanet’e karşı bir antipati bizi körleştirmemeli. Bu sivil kuruluş da olabilir. Ama şunu söyleyeyim Diyanet’ten üç ağzımız yanıyorsa sivil toplumdan on üç yanar. Dini yapıları kontrol etmek kolay değildir. Mesela bunun özel olduğunu düşünün. Mesela cemaatlerin resmi statü kazanıp Diyanet’in hiç olmadığını düşünün. Onları kontrol etmek daha da zor olabilir. Resmi kurum bence kolaylaştırıcı da bir şey. Diyanet ideal olsaydı, laikliğe saldırmasaydı insanlar 29 Ekim’de feryat ediyor Atatürk’e fatiha okutun diye. Ben de Atatürkçü değilim ama ben Diyanet İşleri Başkanı olsaydım bunu yapardım. Çünkü benim neye inandığım önemli değil o kişisel inancım benim. Bir kamu kurumunu temsil eiyorsan kişisel inancını buradan ayıklamak zorundasın sayın Ali Erbaş. Ali Erbaş’ın neye inanıp neye inanmadığı bizi ilgilendirmiyor. Diyanet İşleri Başkanı olarak milyonlarca insanı temsil ediyorsun ve milyonlarca insanın senden bir beklentisi var. Bir fatiha yani. Bu kadar mı zor? Beş para etmez insanların ayaklarına gidip saçma sapan ziyaretler yaparken zor olmuyor da yani. Bu senin Atatürkçü olduğun anlamına gelmeyecek. Korkma, o anti Atatürkçülüğüne halel gelmez. Bu senin inancına da zarar getirmez. Ne düşündüğün bizi ilgilendirmiyor. Hiç sevmediğimiz bir insan milyonlarca insanın sevgilisi olabilir. Mesela bana göre terörist olan bir insan milyonlarca insanın sevdiği biri olabilir, artık bunlara alışalım. Demokrasi bütün bunların arasını bulan bir şeydir zaten. Sana göre, bana göre, devlete göre hepiniz eşitsiniz olmalı. Sende bir devlet kurumunda çalışıyorsan kişisel görüşünü arkaya koyup mesai saatinde nötr olmalısın. Senin neye inandığın bizi ilgilendirmiyor. Bunu bile yapamayan bir Diyanet yani. Demokrasi kültürümüz oturmuş olsaydı herkes memnun olacaktı. Kişisel görüşlerimizi devlet erkini kullanırken katmamayı öğrendiğimizde bu başka problemlerimizi de çözecek.
“DİYANET ŞİDDETİN DEVAM ETMESİNE ZEMİN HAZIRLIYOR”
-Diyanet’in kadına bakışını nasıl görüyorsunuz?
Çok berbat. 1400 yıllık bir külliyat var. 1400 yıllık bir geleneğin de içinde dahil olduğu bir havuzdan besleniyoruz inançlarımız olarak. Dolayısıyla bir sürü içine karışan şeyler var. Kültür karışmış, Arap kültürü karışmış, siyaset, ideoloji, mezhep uydurma şeyler, gelmiş bugüne. Çok problemli şeyler var. Kadını direk aşağılayan! Mesela benim atılma sebeplerimden biri, ‘kadının aklı da dini de eksiktir’ diyen hadisin sahi olmadığını söylememdi. Bana, ‘sen hadisleri itibarsızlaştırıyorsun’ dediler. Hz. Peygamber böyle bir şey söylemedi ne demek aklı eksik dedim. Yok bu Buhari müslümde geçiyor dediler. Sonra Buhari müslümü itibarsızlaştırmaktan soruşturma açtılar. Komik ama gerçek. Ben bunun Hz. Peygamber’i tenzih anlayışım, dedim. Kabul etmediler, tartıştırmadılar da. Bunu aynen dogma olarak devam ettirmeye çalışıyor Diyanet. Dolayısıyla kadınlarla ilgili bir sürü saçma sapan şeyleri de insanlara din diye anlatarak bunun reklamını yapıyor. Dolayısıyla bu şiddeti önlemesi gerekirken önlemek şöyle dursun hafif tabirle devam etmesine de zemin hazırlıyor. Aile içi şiddetin bir kısmı maalesef Diyanet’in görevini ihmal etmesinden kaynaklanıyor. Çok işimiz var, Diyanet düzelirse Türkiye’nin birçok problemi düzelir.
PİRHA-İlahiyatçı Yazar Fatma Yavuz, yaşam tarzına yönelik müdahaleyi kınamanın yetersiz kalacağını belirtirken, “Bu ülkede her zaman ya da en azından şu anda bir irtica tehdidi var. Laiklik çok ciddi tehlike altında” dedi. Yavuz ayrıca zorunlu din dersleriyle ilgili olarak “Haksız, hukuksuz ve politik bir dayatmadır, bir zulümdür” dedi.
Türkiye’de okullar, yıllardır çözüme kavuşturulamayan zorunlu din dersleri tartışmaları, laik, bilimsel, ücretsiz ve ana dilde eğitim talebi ile 12 Eylül Pazartesi günü açılacak. Diyanet İşleri Başkanlığı ile İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ndeki (İBB) görevlerinden peş peşe ihraç edilen ve her açıklamasının ardından iktidara yakın medya tarafından hedef gösterilen İlahiyatçı, Yazar Fatma Yavuz ile gündemdeki birçok konuya dair konuştuk.
Yavuz; zorunlu din dersleri, laiklik, ana dil, konser yasakları, sanatçı Gülşen hakkında verilen ceza, LGBTİ bireylerin maruz bırakıldıkları hak ihlalleri ile Diyanet’in devasa bütçesi de dahil sorularımızı yanıtladı.
“ZORUNLU DİN DERSİ HUKUKSUZ, POLİTİK BİR DAYATMADIR”
PİRHA: Hemen her eğitim öğretim yılı öncesi gündeme gelen birkaç tartışma var. Onlardan birisi eğitimin kalitesine yönelik geniş kesimlerin dile getirdiği “laik, parasız, bilimsel ve anadilde eğitim” talebi. Bir diğeri de Alevilerin başını çektiği zorunlu din derslerinin kaldırılmasına dair talep. Fakat geçmişten günümüze baktığımızda bu taleplerin şu an daha yakıcı olduğunu görüyoruz. Bu yoruma katılır mısınız? Talepleri ve gelinen aşamayı nasıl değerlendirirsiniz?
FATMA YAVUZ: 2022’de hala bunu konuşuyor olmak zorunda kalmaktan da esef duyuyorum açıkçası ülkem adına. Zorunlu din dersi kesinlikle haksız ve hukuksuz bir dayatmadır. İnsan haklarına da hukuka da aykırıdır. Bence İslam’a da aykırıdır. Yani İslam’ın özüne de direkt aykırıdır. Çünkü çok temel bir ilke vardır. Kur’an-ı Kerim’in bir ayetinin meali, “dinde zorlama yoktur” diyor. Dinde zorlama yoktur ama din dersinde zorlama vardır. Ayetin ters çevrilmiş hali gibi geliyor bana. Doğrusu tüylerimi diken diken ediyor. Hiçbir ahlaki, mantıklı ve demokratik gerekçesi yok. Çok çağ dışı bir uygulama ve bunun bir politik bir dayatma olduğunu hepimiz biliyoruz.
Birtakım yerlere şirin görünüp, oradan politik rant etme amacına matuf saçma sapan bir uygulamadır. Kesinlikle derhal kaldırılması gerekiyor. Buradan özellikle Müslüman topluma yani dindar kesime de seslenmek istiyorum. Çünkü onların duygularının oynandığını düşünüyorum. Yani bu politik rantın oradan devşirilmeye çalışıldığını düşünüyorum. Bu da bir istismardır yani. Bizim dini duygularımızı istismar ederek bunu devşirmeye çalışıyorlar. Biz böyle bir dine inanmıyoruz. Zorla insanlara bir şey öğretmeye çalışan, bir dini empoze etmeye çalışan bir dinin mensupları değiliz. Ne Hazreti Peygamber’in uygulamasında böyle bir zorlama vardır ne de Kur’an-ı Kerim’in ilkelerinde böyle bir zorlama vardır.
“ZORUNLU DİN DERSİ DAYATMASI BİR ZULÜMDÜR”
Dolayısıyla bir de şöyle bir manipülasyon yapılıyor. “Zorunlu din dersine karşıyız” diyenler sanki dine karşıymış gibi saçma sapan bir manipülasyon yapılıyor. Bu kadar saçma bir şey olamaz. Çünkü din dersinin zorunlu olmasına karşıyız. Din dersine değil. Zorunlu olmadığı zaman elbette isteyen ailelerin çocukları din dersi alsın. Her dinin mensuplarının çocuklarına kendi dinleri öğretilsin. Bu çok güzeldir, demokratiktir, laikliğe de aykırı değildir. Çünkü herkesin kendi çocuğuna, kendi dinini, kültürünü ve bilgisini öğretme hakkı elbette vardır. Burada karşı olunan şey sadece tek bir dinin devlet tarafından o dine inanan veya inanmayan herkese dayatılmasıdır.
Dayatma bir zulümdür. Her Müslüman’ın bu zulme karşı olması gerektiğini düşünüyorum. Müslüman olmasa da kendine demokrat diyenlerin de karşı olması gerektiğini düşünüyorum. Vicdanı ve aklı önemseyen herkes buna birlik içinde karşı çıkmalı. Zaten bu tartışma konusu olacak bir şey de değil. Çünkü AİHM kararları var ve artık mahkeme süreçleri tamamlanmış. Bu konuda hukuki ilerlemeler yaşanmış. Artık bunun hukuka aykırı olduğu teslim edilmiş. Yani de facto bir durum olarak da devam ediyor. Kesinlikle yanlış buluyorum.
“ŞU ANDA İRTİCA TEHDİDİ VAR, LAİKLİK TEHLİKE ALTINDA”
-Hedef gösterilen sanatçı Gülşen hakkında verilen ceza, hemen her gün kadınlar, LGBTİ’ler ve ekonomik kriz dahil birçok konu hakkında gerici açıklamalar yayınlar var. “Namaz kılmayanlar öldürülebilir” diyen akademisyenler var. Laiklik tartışmasına dair neler söylersiniz?
Laikliğin çok ciddi tehlike altında olduğunu düşünüyorum. Zaten ben bunu savunduğum için de Diyanet’ten aslında bir nevi ihraç edildim. Biz eskiden mesela 28 Şubat’ta irtica diye bir yaygara vardı. Abartılmış bir şeydi. Abartıldığı doğruydu ama biz de buna karşı tepki yolladık. “Öyle bir şey yok” diye bir algı oluşturmuştuk. Şimdi görüyorum ki ikisi de yanlış. Yani abartılması da yanlış. Ama “öyle bir şey yok” algısı da yanlış. Bu ülkede her zaman ya da en azından şu anda bir irtica tehdidi var. Laiklik tehlike altında. Yani bir gün bunları söyleyeceğimi hiç tahmin etmezdim. Böyle çok klişe şeylerdi bunlar. Çünkü bize karşı yapılan haksız uygulamalar hep “laiklik elden gidiyor” diye yapılıyordu. Biz de karşı tepki gösteriyorduk. Laiklik denilen şey bizi sürekli döven bir sopaydı yani o zamanki algımız öyleydi.
“BU SEFER DE LAİKLER DÖVÜLÜYOR”
Ama günümüze geldiğimizde baktım ki şimdi başka bir sopa var. Bu sefer de laikler dövülüyor. Bu şiddet sarmalının içine girmekten, toplumsal kesimleri sürekli birbirine bu şekilde çatıştırıp, rövanş aldırıp oradaki çatışmadan beslenilmesinden son derece rahatsızım. 20 yılı aşkın süredir tırnak içinde ‘İslamcı’ bir iktidar var ve gençleri dönüştürüyor. Maalesef milyonlarca genç üzerinde laikliğe karşı bilerek yanlış bir algıyı oluşturuyor. Laikliğin dinsizlik olduğu algısı üzerinden insanlar laiklik karşıtı hale getiriliyor. Oturup böyle olmadığını toplumsal olarak konuşmamız gerekiyor.
Elbette yanlış laiklik uygulamaları yapıldı bu ülkede. Ben de onların mağdurlarından biriyim ama yanlış yapıldı diye doğrusunu da çöpe atma gibi bir şeyimiz olamaz. Bunun doğrusunu bulmalıyız. Özgürlükçü laiklik anlayışı hepimizin inancının garantisidir. Bir Müslüman olarak kendi inancımı da özgürce yaşayabilmek için laiklik zeminine ihtiyacım var. Çünkü inançlar homojen bir bütün blok değil. Farklı farklı tonları var. Bu yorumların görüşleri de birbirine tamamen zıt olabiliyor. Kendi yorumunu dayattığı zaman beni de ezmiş oluyor. Zaten ezildiğimde Diyanet’ten atıldım. İnsanlar “Seni Diyanetten niye attılar?” diyorlar. “İslam’a aykırılıktan ötürü” diyorum. Ama diyorlar ki “Sen İslam’a aykırı değilsin ki, neren aykırı?” Görüşlerim onların İslam anlayışına aykırı. İşte bu laiklik olmadığı için böyle.
“DİNDAR KESİM OTURUP, LAİKLİĞİ YENİDEN KONUŞMALI”
Halbuki Diyanet laiklik ilkesine bağlı olsa bir görüşü tercih etmez, bir görüşü resmileştirmez, o görüşü diğer görüşlerin üzerine çıkarmazdı. Hepsine eşit mesafede dururdu ve bu sıkıntılar yaşanmazdı. Dolayısıyla böyle bir özgürlükçü laiklik anlayışını hep beraber inşa etmemiz gerekiyor. Özellikle buradan dindar kesime yine sesleniyorum. Bizim laikliği yeniden oturup konuşmamız ve “Acaba bir yerde yanlış mı yapıyoruz?” diye üzerinde kafa yormamız gerekiyor. Herkese sonuçta birim olarak eşit hizmetin gittiği bir hizmet anlayışını oturtturabilirsek kimse ne laiklikten ne de din eğitiminden rahatsız olur. Bence toplumsal barışı da inşa etmiş oluruz.
“YAŞAM TARZINA MÜDAHALEYİ KINAMAK YETMEZ”
Gerek Gülşen’e yapılanlar gerek onlarca festival, konser iptallerinin hepsi direkt insan hakları ihlalidir. İnsanların ifade hürriyetinin ihlaldir. Yaşam tarzına müdahaledir. Çok ağır müdahaleler oluyor. Ben açıkçası yani dindar biri olarak böyle hop oturup hop kalkıyorum. Yani içimde top tüfekler atılıyor. İnsanların yaşam tarzına müdahale edilmesini şiddetle kınıyorum. Bir şey yapmamız gerektiğini düşünüyorum. Kınamanın yetmeyeceğini düşünüyorum. Toplumsal olarak inisiyatif alıp, buna karşı hamle yapmamız gerektiğini düşünüyorum. Ben beklerdim ki festival iptalinde konserleri yasaklanan sanatçılar bir araya gelsinler ve hep beraber bir demokrasi konseri versinler.
Hakkını savunduğunuz insanın daha önce ne dediğini, ne yaptığını, ne yediğini, ne içtiğini, ne giydiğini görmeyin. Adaletin gözünün kör olması gerekiyor. Bizi ilgilendirmez. İnsanlar ifade özgürlüğünü kullandığı için yaşam tarzını bizimki gibi tercih etmediği için asla adliye kapılarında dolaşmamalı. Adliyeler bunun için değil. Biz kolluk kuvvetlerine bu yüzden vergi vermiyoruz. Etrafta yolsuzluklar, hırsızlıklar, arsızlıklar her şey saçılmış durumdayken bu insanların peşine düşülmesi tam bir deli saçması olduğunu düşünüyorum.
-LGBTİ bireylerin uğradıkları hak ihlallerine karşı çıktığınız için de belirli kesimler tarafından hedef gösteriliyorsunuz. Nedir durum?
Diyanetten ihracımdan beri o konu üzerinden sürekli hedef oluyorum. Şöyle yapmayacağım. Endişeli muhafazakarları incitmemek uğruna kem küm etmeden direkt söyleyeceğim. Elbette ki LGBTİ kardeşlerimin hakkını da savunacağız. Ne münasebet? Yani bunun eleştiri konusu olmasını bile artık ben ayıplıyorum. İnsanlar benim inancıma inanmak zorunda değil. Ya da inandığı her dini kuralı uygulamak zorunda değil. Bize düşen sadece tebliğdir ki ben bu tebliğimi yapıyorum. Başka bir şey konuşuyoruz. Burada LGBTİ hakları denilen şey bu insanların şiddete uğramasıdır. Sürekli şiddete uğruyorlar. Bu sanki bir detaymış gibi hiç konuşulmuyor ama tam da bunu konuşmamız gerekiyor.
“LGBTİ’LERİN KAÇI ECELİYLE ÖLÜYOR? ŞEYTANLAŞTIRMAMIZ ONLARA KURŞUN OLARAK DÖNÜYOR”
Benim de önceden farkındalığım yoktu. Sonra birazcık araştırsınlar ve baksınlar bu insanların kaç tanesi eceliyle ölüyor? Bizim yaptığımız bu şeytanlaştırmalar onlara tabiri caizse bir nevi kurşun olarak dönüyor ve bu insanlar yol kenarlarına atılıyorlar. Boğazları kesiliyor, öldürülüyorlar. Çünkü niye? Kolay harcanabilir insan olarak etiketleniyorlar. Dolayısıyla benim savunduğum şey budur. Bu sadece LGBTİ’lerle ilgili bir şey değil. Hiçbir insan için şiddeti doğru bulmayız ve bunun önünde dururuz.
-Eğitime dönecek olursak eğer yine çözüme kavuşturulmayan ana dil talebi hakkında neler söylersiniz?
Çok net. Ana dil ana sütü gibi haktır. Bunu da niye tartışıyoruz bilmiyorum. İnsanlar elbette ki ana diliyle eğitim alsın. Bu insanlar ana diliyle rüya görüyor. Yani siz bunu yasaklasanız da rüyalarını ana dilleriyle görüyorlar. Hiçbir yabancı dil, sonradan öğrenilmiş dil asla insanın kendi ana dilinin yerini tutmaz. Çünkü duyguların o dilledir. İngilizce eğitim her yerde yapılıyor da Arapça tabelalar her yerde var. Niye sadece bazı dillerin şarkıları, konserleri, eğitimi yasaklanıyor? Bunun kabul edilebilir hiçbir yanı yok. Umarım Türkiye bunları bir an önce aşar, isteyen istediği dilde eğitim görür.
“BİRİLERİ KÜRTÇE KONUŞTUĞU İÇİN DEVLET YIKILMAZ”
Mesela aşı buldu değil mi Almanya’da Türkiye kökenli bilim insanları. Diyelim ki Kürtçe eğitim alarak bir Kürt de böyle bir şey buldu. Ne diyeceksin? “Ben bu aşıyı olmam. Sen eğitimini Kürtçe almıştın. Kabul etmiyorum mu?” diyeceksin? İnsanlar daha kaliteli ve hangi dilde istiyorlarsa o dilde eğitim alsınlar. Bu çekinceyi, korkuyu bırakalım artık. Biraz öz güvenli olalım. Yani birileri Kürtçe konuştu diye devlet yıkılmaz. Tam tersine daha çok sağlamlaşır. Özgürlükler bu ülkenin bekasını kuvvetlendirir, zedelemez. Bunlar bizim vatandaşımız. Bu ülkede birlikte yaşıyoruz. Hepimizin ana dili Türkçe değil. Bunu kabul edelim. Birçok dil var ve bunlar bizim zenginliğimiz. Bunlarla gurur duyarız. Dünyaya da bunları anlatırız. Hepsi serbest olsun.
-Türkiye’deki cami ve okul sayılarının karşılaştırıldığı bir habere göre cami sayısı 89 bin 817’ye ulaşırken, devlet okulu sayısı ise 54 bin 715’te kaldı. Depreme dayanıksız olduğu gerekçesiyle yıkılan okulların ardından devlet okullarının sayısı 2021 yılında bin 95 azalırken, cami sayısında ise 372 artış yaşandı. Siz bu duruma ilişkin neler söylersiniz?
Yanlış bir bilgi olduğunu zannediyorum. Diyanette de çalıştığım için durumu biliyorum. Camileri Diyanet yapmıyor. Camileri halk yapıyor. Bunu bir kere düzeltelim. Yani bir iki tanedir, belki Diyanetin yaptığı çok özel bir durum varsa. Dolayısıyla arsayı halkımız veriyor. Cami dernekleri camiyi yapıyor. Anahtarı Diyanete teslim ediyor. Diyanet oraya sadece imam ve müezzin ataması yapıyor. Dolayısıyla halkımızın duygularını da bildiğim için cami demek onlar için sadece namaz kılınan mekan demek değil.
İhtiyaca bakmıyorlar. Şöyle bir şey var. Yani eğer biraz mali durumu iyiyse ölmeden önce hacı amcalar bir cami yaptırmaktan çok mutlu oluyorlar. Bunun doğru yanlışını tartışmıyorum. O insanların duygularını biliyorum. O yüzden hiç kimsenin olmadığı kuş uçmaz, kervan geçmez köylerde camiler var. İsimleri de hep “Hacı” diye başlar. Bunu tartışmak bence bizim haddimiz değil. İnsanlar duygularını istediği gibi ifade edebilirler. Arsa onun, para onun istediğini yapar.
Ancak şurada bir sorun var. Bu boş camilere bir imam ve bir müezzin atandığı zaman devasa bir kadro çıkıyor. Burada durmamız gerekiyor. Çünkü maaşlarını Diyanet verdiği için ve Diyanet de halkın bütçesinden finanse edildiği için dolayısıyla bunun sorunlu olduğunu düşünüyorum. Buranın mutlaka eşitlenmesi, ihtiyaca göre dizayn edilmesi gerektiği konusuna kesinlikle katılıyorum. Bu görevlileri de cami dernekleri finanse etmeli. O zaman biz karışmayız. Yani isterse cemaati olmayan bir camiye 10 tane imam atasın. Fark etmez ama Diyanet bunları verecekse mutlaka bütün inançlara eşit şekilde olmalı.
Daha açık söyleyeyim. Yani sadece Sünni inancın binlerce din görevlilerine Diyanet tarafından maaşlar ödenirken, devasa bir bütçe oraya harcanırken; hiçbir cemevinde hiçbir dedenin maaşının verilmemesi düpedüz haksızlıktır. Düpedüz kul hakkıdır. Yani orada namaz kılayım derken buradan bir sürü kul hakkına girip kaş yaparken göz çıkarmadır. Bunun acilen düzeltilmesi, eşitlikçi bir hale gelmesi gerekiyor. Keza kiliselerdeki papazların da öyle. Çünkü herkesin vergisini alıyorsun. Resmi olarak kiliseler de Diyanete bağlıdır. Elektrik faturalarını Diyanet ödüyor. İyi de sen caminin sadece elektrik faturasını mı ödüyorsun? İmamın maaşını da ödüyorsun. Öyleyse papazın da dedenin de maaşını ödeyeceksin. Ya da imamlarınkini de başka bir şekilde çözeceğiz. Ama mutlaka eşitlikçi ve hakkaniyetli bir paylaşım gerekli diye düşünüyorum.
10 ilahiyatçı imzaladığı “Ayrımcılığa hayır’ başlıklı ortak bildirgede, “Alevisi, Sünnisi, Caferisi, Hristiyanı, Musevisi, inananı ve inanmayanı ile milletimizin bütün bireyleri değerlidir. Alevilik ve Alevilere karşı olası ötekileştirme ve ayrıştırmaları kesin bir dille reddettiğimizi tüm kararlılığımızla açıklıyoruz” dedi.
CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun Alevi olmasıyla ilgili tartışmalar İYİ Partili İbrahim Halil Oral’ın “Alevi kimliği sünniler için endişe” sözleri üzerine yeniden gündeme geldi. Oral, Kılıçdaroğlu’nu ziyaret edip yüz yüze özür diledi.
Konuyla ilgili bir açıklama da ilahiyatçılardan geldi. İlahiyatçı yazarlar Cemil Kılıç, Prof. Dr. İsrafil Balcı, İhsan Eliaçık, Nazif Ay, Fatma Yavuz, Lütfullah Kaleli, Gülay Akbulut ve Mehmet Göl ile imam hatip mezunları Yaşar Koçer ve Tengiz Korkmaz’ın imzalarını taşıyan “Ayrımcılığa hayır’ başlıklı açıklamada “Alevisi, Sünnisi, Caferisi, Hristiyanı, Musevisi, inananı ve inanmayanı ile milletimizin bütün bireyleri değerlidir” denildi.
Alevilik ve Alevilerin, tıpkı diğer inançsal ve kültürel kimlikler gibi tarihimizin yadsınamaz bir gerçeği ve ülkemizin en nadide değerlerinden olduğunu belirten ilahiyatçılar, “Alevilik ve Alevilere karşı olası ötekileştirme ve ayrıştırmaları kesin bir dille reddettiğimizi tüm kararlılığımızla açıklıyoruz” ifadelerini kullandı.
toplumsal.com.tr’de Serdar Yüce’nin haberine göre açıklamada “Son dönemde Alevi – Sünni farklılaşması temelinde yürütülmek istenen mezhepçi ayrımcılığa karşı Türkiyemizin birlik ve bütünlüğünü savunmak için işbu bildirgeyi kamuoyumuza açıklamayı gerekli gördük” denildi.
İlahiyatçıların “Ayrımcılığa Hayır!” başlıklı bildirgesi şu şekilde:
“Bizler; Sünni gelenekten gelen ilahiyatçılar ve İmam Hatip Lisesi mezunları olarak; son dönemde Alevi – Sünni farklılaşması temelinde yürütülmek istenen mezhepçi ayrımcılığa karşı Türkiye’mizin birlik ve bütünlüğünü savunmak için işbu bildirgeyi kamuoyumuza açıklamayı gerekli gördük.
Tarihimizin ve kültürümüzün bir parçası olan dinsel yorum farklılıkları ve kültürel çeşitlilik, ülkemizin zenginliğidir. Bu nedenle İslam’ın doğuşundan günümüze değin yaşanan inançsal ve sosyopolitik deneyimlerle teşekkül etmiş olan mezhepsel ve meşrepsel kimlikler kesinlikle bir ayrışma ve ötekileştirme sebebi olarak görülmemeli ve kullanılmamalıdır. Zira aziz dinimiz İslam tefrika dini değil vahdet dinidir. İslam kesrette vahdeti, başka bir deyimle çokluk içinde birliği esas alan ilahî bir barış ve esenlik projesidir.
Öte yandan tarihte yaşanan kimi acıları kaşımak ve kanatmak bugünümüze ve geleceğimize ilişkin herhangi bir faydayı haiz değildir. Aksine bu türden yaklaşımlar herkes ve her kesim için telafisi zor zararlara sebebiyet verecektir. Bu nedenle mefsedeti değil maslahatı gözeterek daima birlik ve bütünlüğü savunmak, kardeşlik ve sevgiyi öğütlemek, hakkı ve sabrı tavsiye etmek hepimiz için imanî ve İslamî bir sorumluluktur.
Âlemlere rahmet olarak gönderilen sevgili peygamberimiz Hazreti Muhammed; Medine’de Mekkeli muhacirlerle Medineli ensarı kardeş ilan ederek İslam’ın kardeşlik ve esenlik düşüncesini hayata geçirmiş ve tarihin belleğine nakşetmiştir. Ayrıca Veda Hutbesi’ndeki konuşmasıyla da bu kardeşliği ve barışık yaşama projesini daha da perçinlemiştir.
İslam ayırmak ve bölmek için değil birleştirmek ve bütünleştirmek için vahyedilmiş ilahi bir nizam olarak yolumuzu aydınlatan sönmez bir ışıktır.
“Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı sarılın ve sakın ayrılığa düşmeyin…”
Bu ilahi uyarıya sadakat ve itaat, her müminin kutsal görevidir. Ayrılığa düşmemek ve ayrımcılığı reddetmek, hem bireysel hem de toplumsal anlamda Müslümanların temel düsturlarındandır.
Gerçek şu ki; İslam, toplumsal ve siyasal yaşamda eşitlik ve adaleti esas almayı buyurur. Her türlü düzenleme ve uygulamanın adil ve eşitlikçi bir anlayışla ihdas edilmesi İslamî bir zorunluluktur. Bu nedenle herhangi bir makama getirilecek yahut seçilecek kişinin ırkına, inancına, mezhebine, kabilesine bakılmaz. Zira sevgili peygamberimiz; “emanetleri ehline veriniz” diye buyurarak aranacak şartın ehliyet olduğunu ortaya koymuştur. Ehliyet; adaleti, liyakati, maslahatı ve meşvereti içerir.
İslam’ın meşveret ilkesinin bir tezahürü olduğuna inandığımız Türkiye Cumhuriyeti, farklı inançlara ve çeşitli kültürel kimliklere sahip yurttaşları bulunan 84 milyon nüfusa sahip aziz milletimizin bir arada ve barış içinde yaşama iradesini temsil etmektedir. Bu iradeyi zaafa uğratacak görüş ve yaklaşımlar kesinlikle kabul edilemez. Bireylerin ırkı, dili, dini ve mezhebi üzerinden yürütülecek ayrıştırıcı olası propagandalar, varlık ve dirliğimize kasteden meşum faaliyetlerdir. Bu faaliyetlere karşı büyük Anadolu bilgesi Hünkar Hacı Bektaş Veli’nin; “bir olalım, iri olalım, diri olalım!” sözleri rehber edilmelidir. Böylece başta Batı yayılmacılığı olmak üzere her türlü iç ve dış yıkıcı saldırılara karşı toplumsal yapımız daha da güçlü hale getirilmelidir.
“ALEVİSİ, SÜNNİSİ, CAFERİSİ, HRİSTİYANI, MUSEVİSİ, İNANMAYANI, TÜM BİREYLER DEĞERLİDİR”
Alevisi, Sünnisi, Caferisi, Hristiyanı, Musevisi, inananı ve inanmayanı ile milletimizin bütün bireyleri değerlidir. Geçmişi binlerce yıla dayanan aziz milletimizin birlik ve bütünlüğünü korumak, her türlü siyasi ve toplumsal faaliyette gözetilmesi gereken en temel ilkemizdir. Bu ilke sağduyumuzun ve politik görüşlerimizin esasını teşkil etmelidir. Bu bağlamda Alevilik ve Aleviler, tıpkı diğer inançsal ve kültürel kimlikler gibi tarihimizin yadsınamaz bir gerçeği ve ülkemizin en nadide değerlerindendir. Alevilik ve Alevilere karşı olası ötekileştirme ve ayrıştırmaları kesin bir dille reddettiğimizi tüm kararlılığımızla açıklıyoruz.
Bizler bu görüş ve ilkeler çerçevesinde, siyaset özneleri başta olmak üzere halkımızın her bir ferdini azami duyarlılığa ve yüksek bir sorumluluk duygusuyla hareket etmeye çağırıyoruz.
Yaşasın kardeşliğimiz. Yaşasın birlik ve bütünlüğümüz.”
İMZACILAR ŞÖYLE:
Cemil KILIÇ (İlahiyatçı Yazar)
Prof. Dr. İsrafil BALCI (İlahiyatçı – akademisyen)
PİRHA- Kadınlar, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın (DİB) yaşamdaki etkisini anlattı. İnsan hakları aktivisti Fatma Yavuz, özgürlüğü savunmanın Diyaneti rahatsız ettiğinin altını çizerken, KESK Eş Genel Başkanı Şükran Kablan Yeşil de, DİB’in fetvalarla kadınların yaşamları üzerinde tahakküm kurmaya çalıştığını söyledi. Avukat Arzu Aydoğan da Diyanetin asıl politikasını “Kadınları aile içinde tanımlamak” olarak ortaya koyduğunu aktardı.
Türkiye’de her gün en az 2-3 kadın katlediliyor, sosyal medya ve yaygın medya üzerinden tehdit ediliyor, sokakta, işte, evde tacize, cinsel istismara uğruyor. Bunu yanında devlet kurumları tarafından ötekileştirici dile maruz kalıyor. Bu kurumların başında Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB) geliyor.
DİB yetkilileri; açıklamalarında, sorulan sorulara verdikleri yanıtlarda ve yayınladıkları kitap ve videolarda kadınların yerini tarif eden, nasıl giyinmesi, ne zaman dışarı çıkmasından kaç çocuk doğuracağına kadar kadını ‘İslam dininin gerekleri’ diyerek, araçsallaştıran bir noktada görmeye devam ediyor.
Diyanet İşleri Başkanlığı her geçen yıl artan bütçesi, genişleyen yetkileri, yaptığı açıklamalar ile toplumsal yaşamın her alanında gittikçe daha çok söz sahibi oluyor. Din işlerinden sorumlu devlete bağlı bir kurum olarak kurulan Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB), kurulduğu 1924 yılından bu yana devlet içindeki varlığı, işlevleri, iktidar politikalarının hayata geçirilmesindeki etkin rolü, her geçen yıl artan bütçesi ve değişen siyasal konumu itibariyle her daim bir tartışma konusu olageldi. Ancak son dönemde, Diyanet İşleri Başkanlığına “özel” bir rol biçildiğini görüyoruz.
DİB’in bu tutumuna dair CAN TV’ye kadınlar değerlendirmede bulundu.
İnsan Hakları aktivisti Fatma Yavuz, 14 yıl Diyanet İşleri Başkanlığı’nda kuran kursu öğretmeni olarak görev yaptığını belirterek, “İnsan hakları savunucusuyum. Dolayısıyla insan haklarının hiç ayırmadan bütün insanlar için savunulması gerektiğini düşünen biriyim” dedi.
Diyanet, savunduğu insanların hayat tarzlarını meşrulaştırmak olarak gördüğü için bu durumu suça dönüştürdüğünü ifade ederek, “Mesela şortu savunmak başörtüsünü savunmaktır. Buradan kastım özgürlük yani ben kendim tesettürlüyüm yani şort giymiyorum ama giyenlerin özgürlüğü savunmasam yarın başörtüm için özgürlüğü savunmak için yüzüm olmaz diye düşündüm. Bu bir duygu. Bugün ben özgürlüğü savunmalıyım ki yarın sıra bana geldiğinde de böyle bir talep etme hakkım olsun. LGBT + bireylere yapılan tacizleri eleştiriyorum, onlara karşı nefret söylemi nefret suçlarını eleştiriyorum. Diyanet bütün bunları yaşam tarzını meşrulaştırmak diye suça dönüştürdü. Diyanetin politikası tam da budur” diye konuştu.
“İKTİDAR MAKBUL KADIN İSTİYOR, DİRENİŞİMİZ BUNA KARŞIDIR”
Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu (KESK) Eş Genel Başkanı Şükran Kablan Yeşil de, kadınların yaşamının bütününde bir müdahale söz konusu olduğu, buna karşı kadınların kendi yaşamlarına ve geleceklerine hayatlarına sahip çıkmak istedikleri için bu ülkede erkekler tarafından katledildiğinin altını çizdi.
Şükran Kablan Yeşil, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Bir takım yasal düzenlemelerle boşanmanın engellenmesinden tutun nafaka hakkının tartışmaya açılmasına kadar siyasal iktidarın hayata geçirmeye çalıştığı politikaları göz önünde bulundurulduğunda ve Diyanet’in fetvalarına bakıldığında aslında kadınların yaşamları üzerinde tahakkümü denetimi kurmaya çalışıyor. Kadınlara bir yaşam tarzı dayatılıyor. Kadınlar bunlara hayır dediği zaman buna itiraz ettiği zaman makbul kadın olmak yerine, kendi yaşamlarını hayatlarının, geleceklerinin sahibi olmak istedikleri zaman şiddete ve katliama maruz kalıyorlar. Tüm bunları göz önünde bulundurduğumuzda Diyanet direk olması bile dolaylı bunu özendiren bunun önünü açan politikalarına sahip olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü buradaki esas mesele makbul kadın itaat eden, erkeğe başta devlette siyasal iktidara ve dinsel yaşam tarzı içerisinde itaat eden makbul bir kadın tipi yaratmak istenmesidir. Dolayısıyla bunu bize dayatan ve bu yaşam biçimini bize vazgeçilmez ve tek seçenek olarak sunan Diyanet de bu süreçte sorumluluk sahibidir.”
“DİYANET ASIL POLİTİKASINI “KADINLARI AİLE İÇİNDE TANIMLAMAK” OLARAK ORTAYA KOYDU”
Avukat Arzu Aydoğan da, kadına yönelik şiddeti önlemede en önemli kılavuzun İstanbul Sözleşmesi olduğunu vurgulayarak, “İstanbul Sözleşmesi’ne dair hukuki mücadelemiz sürüyor. İstanbul Sözleşmesi 2011 yılında imzalandı ve çok büyük bir coşkuyla yürürlüğe konuldu ancak o yürürlüğe konulurken de cılız seslerle bu sözleşmenin yarattığı huzursuzluk da vardı. Ancak hükümet de kadına yönelik işkencede kararlı adımlar atıyormuş gibi göründüğü dönemde bu sesler cılız olarak çıkmaya devam etti. Daha sonrasında hükümet ve devlet mekanizmaları yönünü değiştirdi ve kadına yönelik şiddeti önlemedeki mücadeleden vazgeçti” ifadelerine yer verdi.
Diyaneti referans alan yayın organlarında İstanbul Sözleşmesi’nin yuva yıktığını, Türk aile tipine uygun olmadığını, kadınların namusunu hiçe saydığı gibi birtakım hurafelerle İstanbul Sözleşmesi’ni hedef haline getirilmesini savunduğuna dikkat çeken Arzu Aydoğan, “Sonrasında maalesef Türkiye sözleşmeden çekildi. Sonrasında dava süreci başladı. Bu süreçte Diyanetin asıl politikasını “Kadınları aile içinde tanımlamak” olarak ortaya koyduğunu aktardı. Diyanetin kadının hiçbir şekilde tek başına var olamaması için çabaladığını dile getiren Arzu Aydoğan, kadınların mücadelesine dikkat çekti.