Etiket: fikret başkaya

  • ‘Türkiye’de dini radikal olarak politikanın dışına çıkarmak gerekiyor’-VİDEO

    ‘Türkiye’de dini radikal olarak politikanın dışına çıkarmak gerekiyor’-VİDEO

    PİRHA-Yazar, Prof. Dr. Fikret Başkaya,  Türkiye’de rejimin hiçbir zaman laik olmadığının altını çizerek, “Diyanet İşleri Başkanlığı bir kurum devletin göbeğinde duruyor ve bu devletin dine karıştığı anlamına geliyor” dedi. Başkaya, “Türkiye’de ilericilikten, sosyalizmden, demokrasiden yana güçlü bir damar var. Fakat bu damar kendi varlığı, gücüyle orantılı bir şey ortaya koyamıyor, realize olamıyor. Adım adım aşındırıyorlar, bunu net olarak teşhis etmek gerekiyor. Vakitlice de bu saldırıyı durdurmak gerekiyor” diye konuştu. 

    Pir Haber Haber Ajansı (PİRHA) olarak yeni bir haber dizisi başlattık, Diyanet İşleri Başkanlığı’nı masaya yatırıyoruz.
    Türkiye’de halkın en güvenmediği ikinci kurum olan Diyanet İşleri Başkanlığı her geçen yıl artan bütçesi, genişleyen yetkileri, yaptığı açıklamalarla, verdiği fetvalarla toplumsal yaşamın her alanında gittikçe daha çok söz sahibi oldu. Din işlerinden sorumlu, devlete bağlı bir kurum olarak kurulan Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB), kurulduğu 1924 yılından bu yana devlet içindeki varlığı, işlevleri, iktidar politikalarının hayata geçirilmesindeki etkin rolü, her geçen yıl artan bütçesi ve değişen siyasal konumu itibariyle her daim bir tartışma konusu oldu. Son yıllarda eğitim-öğretimde de etkin rol verilen Diyanet Milli eğitim Bakanlığı ile çeşitli protokoller imzalayarak laiklik karşıtı eğitimin kalıcılaşması için çabalıyor.

    “Bütçesi büyük, varlığı tartışmalı kurum: Diyanet‘in tarihsel ve güncel görevini, toplumdaki yerini, laiklik karşıtlığını, kadınlara bakışını, Alevi toplumu üzerindeki etkisini Yazar Prof. Dr. Fikret Başkaya ile konuştuk.

    “TÜRKİYE GERÇEK ANLAMDA HİÇBİR ZAMAN LAİK BİR ÜLKE OLMADI

    PİRHA- Diyanet’in kuruluş amacı nedir?

    FİKRET BAŞKAYA: Laiklik, modernite devrimi ve aydınlanmadan sonra ortaya çıkan bir şey. Aydınlanmada, insan kendi tarihini yapar, kendi yolunu tayin eder. Bu batıda 17-18. yüzyılda ortaya çıkıyor. Fakat orada laikliğin gelişmesine uygun koşullar oluşuyor. Bir, geleneksel ideolojiden bir kopuş, ikincisi ise dinden bir kopuş var. O dönem kilise bir sömürü aracı aslında, insanların bilincini hizaya getiriyor. Bu faktörler orada dinin politikanın dışına çıkarılmasına uygun koşullar yaratıyor. Buraya, yani Osmanlı devletine baktığınızda bir aydınlanma devrimi yok. İslam devleti değil, dini İslam olan bir devlet var. Bu dönem bazı kıpırdanmalar oluyor. 2. Mahmut zamanında Efkaf (bakanlık-nazırlık) kuruluyor.

    Türkiye, emperyalist savaşın (1. Dünya Savaşı) tarafı. Tabi resmi tarih oraları hafif geçer. Emperyalist savaşın sonunda Türkiye yenilen tarafta. Bu savaşta diğerlerinin amacı neyse Türkiye’nin de amacı aynı; yayılmacılık.  Milli Mücadele döneminde Efkaf ve Şer’iye örgütü kuruluyor. Daha sonra saltanatın tasfiyesinden sonra Diyanet diye bir kurum oluşturuluyor. Aslında laik bir ülkede böyle bir kurum olmaz. Şu anda 7 bakanlığın bütçesinden büyük bütçeye sahip ve bu bütçeyi sınırsızca kullanabilir yerde. 1924 yılından itibaren laikleşme yönünde yavaş yavaş adımlar var. Fakat laiklik kavramı 1937’de anayasaya giriyor. Tek parti iktidarı var. Türkiye’de bir modernite devrimi yaşanmaması demek; bir yurttaş bilinci olmamasıdır. Osmanlı tebası ‘ben cumhuriyet ilan ettim’ deyince yurttaş olunmuyor. Tekçi bir rejim ve hiçbir şeye nefes aldırmıyor. Ayıplı bir rejim aynı zamanda. 1910’lu yıllardan itibaren Anadolu’nun kademe kademe otokton halkları temizleniyor. Böyle bir rejim laik demekle laik olmuyor. Diyanet İşleri Başkanlığı bir kurum devletin göbeğinde duruyor ve bu devletin dine karıştığı anlamına geliyor.

    “DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI HANEFİ MEZHEBİNE HİZMET EDEN BİR KURUMDUR”

    Halbuki laikliğin tanımı şudur. Din hiçbir siyasi işlev görmeyecek, siyaset de din alanına asla karışmayacak. Dini devlet aygıtının dışına çıkarmadığınız zaman bir şekilde siyaset dine karışıyor. Dolayısıyla Türkiye gerçek anlamda hiçbir zaman laik bir ülke olmadı. Anayasa laik diye yazıyor ama demokratik, hukuk devleti diye de yazıyor. Anayasaya yazılınca olan bir şey değil bu. Diyanet İşleri Başkanlığı Hanefi mezhebine hizmet eden bir kurumdur. Ülkede bir tek Müslümanlar değil  Aleviler, Yahudiler, Hristiyanlar var. O yüzden Türkiye’deki rejimi laik bir rejim saymak asla mümkün değil.

    “TÜRKİYE NATO’YA GİRİNCE, KÜLTÜR POLİTİKASINI BİLE EMPERYALİZM BELİRLER HALE GELDİ”

    1920’lerden 2. Emperyalist Savaşı’na kadar devlet dini sınırlıyor. 1945’ten sonra Türkiye NATO’ya girince artık bir Amerika uydusu oluyor. Sadece dış politikasını değil, kültür politikasını bile emperyalizm belirler hale geliyor. 1945 yılına kadar ki olan o yaklaşım iki şekilde değişiyor. Bir; Türkiye’nin mülk sahibi olan egemenleri, hakim sınıfları, sadece bu ideolojiye bağlı olarak ülkeyi yönetemeyeceklerinin farkındalar. Dini yardıma çağırmak zorundalar.
    İkinci faktör ise emperyalizm. Ortadoğu’da Müslüman ülkelerin kendi ayakları üstünde durması engelleniyor. Burada İslam’ı adım adım palazlandırıyor. Demokratik, sosyalist, ilerici, komünist akımlara karşı bir dalga-kıran olarak onu oluşturuyor. Dikkat ederseniz kuran kursları, İmam Hatip okulları açılıyor. Bu bütünlük içerisinde meseleyi ele almak gerekiyor.

    “12 EYLÜL DARBESİ İLE TÜRK-İSLAM SENTEZİ REJİMİN RESMİ İDEOLOJİSİ HALİNE DÖNÜŞTÜ

    -Diyanet’in süreç içerisinde misyonunda nasıl bir değişiklik oldu?

    1945’ten sonra adım adım dinci gericiliğin önü açılıyordu. Tarikatlara, cemaatlere toleranslı davranılıyor veya Fettullah Gülen hareketinin Komünizme karşı örgütlenmesine destek sunuluyordu. Zaten AKP’yi iktidara taşıyan süreç adım adım oluşturulmuştu. 2 aşamada bu iş hızlandı. 12 Mart 1971 darbesi sonrasında dinci ve ırkçıları sola karşı kulandılar. 12 Eylül 1980 darbesi ile de Türk-İslam sentezi rejimin resmi ideolojisi haline dönüştü. Bu Türk-İslam senteziyle tarikatlar ve cemaatlerin devlet aygıtına sızdırılması süreci hızlandırıldı. 2002’den sonrada İslamcı bir parti tek başına iktidar olmayı başardı. Fettullah Gülen ile adı konulmamış bir iktidar ortaklığı vardı. Fettullah Gülen devlet aygıtı içerisinde yerini sağlamlaştırdıkça hevesi arttı ve süreci tek başına götürmek gibi bir şeye kapılınca bir darbe oldu. Darbe kısmen Gülen hareketini tasfiye etti ve ondan boşalan yerler yeniden tarikatlar ile dolduruldu. Böyle bir şeyin sonunda Diyanet bence hakim devlet aygıtı haline geldi. Her şeye yön veriyor. Adım adım laik eğitimi aşındırıyorlar.

    “TÜRKİYE’DE REJİM LAİK DEĞİL AMA DEMOKRASİDEN YANA GÜÇLÜ BİR DAMAR VAR

    -AKP iktidara geldiğinden bu yana Diyanet’te ne gibi değişiklikler oldu?

    Şöyle bir yanlış veya algı var; Türkiye bir Suudi Arabistan veya Afganistan olur mu? Bu soru yanlış bir soru. Hiçbir devlet öbürüne benzemez. Kendine göre tarihi, kültürü vardır. Türkiye de onlara benzemez. Onlara benzemediği için bu İslam içi olmadığı anlamına gelmiyor. Her şeye rağmen Türkiye’de rejim laik değil ama ilericilikten, sosyalizmden, demokrasiden yana güçlü bir damar var. Fakat bu damar maalesef kendi varlığı, gücüyle orantılı bir şey ortaya koyamıyor, realize olamıyor. Adım adım aşındırıyorlar, bunu net olarak teşhis etmek gerekiyor. Vakitlice de bu saldırıyı durdurmak gerekiyor.

    “LAİK DEVLET DİN ADAMINA ASLA MAAŞ ÖDEMEZ

    -Diyanet ve Milli Eğitim Bakanlığı’nın iç içe geçmiş faaliyetlerini nasıl okumak gerekir?

    Ellerinden gelse Türkiye’yi sırf imam hatip okulları yapacaklar. 4+4+4 ile başlayan akım etkili bir şekilde kendini dayattı. Milli Eğitim Bakanlığı’nın direksiyonu dincilerin elinde ve bu direksiyon o tarafa kırılıyor. 4-6 yaşındaki çocuklara kuran kursları dayatılıyor. Bu civcivi yumurtada iken ezmektir. Rejimin niteliğini değiştirmeden bu dinci saldırıyı durdurma imkanı yok. Türkiye’de dini radikal olarak politikanın dışına çıkarmak gerekiyor. Aksi halde kazanımların kalıcılığı olmayabilir. Devlet asla dine karışmayacak, senin inancın devleti ne ilgilendirir?

    “‘ALEVİLERİ DEVLET AYGITINA NASIL HAPSEDERİM’ DİYE PLANLAR YAPIYOR”

    Laik devlet din adamına asla maaş ödemez. Ne olacak? İnsanlar bir araya gelip bunu çözecek. Türkiye’nin nüfusu ile İran nüfusu aşağı yukarı yakın. Burada İran’ın 2 katından fazla cami var. 200 metre arayla camiler var, namaz kılan 4-5 kişi vardır. Ülke kaynaklarının her gün daha çoğunu dine harcayan bir rejim. Türkiye’nin kendi geçmişi ile bir kere yüzleşmesi gerekiyor. Alevilere, Kürtlere, Ermenilere, Süryanilere, Keldanilere, Pontus Rumlarına oto-kritik yapacak, açık açık ilan edecek. Bunu yapmadan asla demokratikleşemez, Kürt sorununu da asla çözmez.

    Alevileri devlet aygıtına nasıl hapsederim diye planlar yapıyor. İşin gücün mü yok? Alevilerden yapılan tarihsel haksızlığa karşı açık açık özür dilemek gerekiyor. Yüzleşmek gerekiyor, bu olmadan işler asla yoluna girmez.

    “KÜRTLERE VE ALEVİLERE YÜZYILDIR ZULÜM EDİYORLAR, KATLEDİYORLAR

    -Laik, demokratik ülkelerde devlet destekli dini kurumlar yok, bizim ülkemizde var. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

    Asla olmaz, mümkün değil. Ya o ya da öteki. Diyanet, ben siyasete karışacağım demektir. Bu ayıplı, herkesi bastıran tekçi bir devlet olduğu için Kürtlere ve Alevilere yüzyıldır zulüm ediyorlar, katlediyorlar. Açık Radyo’yu Ermeniler ile ilgili bir şey geçtiği için kapattılar. Hiç bir şey gerektiği gibi tartışılamıyor bu ülkede. Bağnaz, resmi ideoloji buna izin vermiyor. Ana okuldan, üniversiteye resmi ideoloji bilince şırınga ediliyor ve işlevsiz hale getirilmek isteniyor. Rejimin, ayıpları ile yüzleşmesi lazım.

    Fransa’da böyle bir şey yapmak kimsenin aklına gelmez. Fransa laik bir ülke. Orada bir aydınlanma yaşanmış, eski rejimle hesaplaşılmış, dinde reform yapılmış ve siyaset-din alanları birbirinden ayrılmış. Türkiye’de bu kısmen yapıldığı için problemli ve buraya kadar gelmiş.

    Buse Nehir DEMİR-Cebrail ARSLAN/ANKARA

     

    İLGİLİ HABERLER

    ‘Bir fetih ideolojisi geliştiren Diyanet kurumu ile karşı karşıyayız’-VİDEO
    ‘Diyanet artık bir devlet kurumu olmaktan çok tarikatların merkezi haline gelmiş durumda’-VİDEO

     

  • Başkaya: İliç’teki olay ortalama vasat bir ülkede olsa hükümeti götürür, ama unutuldu-VİDEO

    Başkaya: İliç’teki olay ortalama vasat bir ülkede olsa hükümeti götürür, ama unutuldu-VİDEO

    PİRHA – Akademisyen Fikret Başkaya, ülke genelinde süre giden maden faaliyetlerine tepki gösterdi. İliç’te 9 kişinin yaşamını yitirdiği kazaya işaret eden Başkaya, “İliç’teki olay ortalama vasat bir ülkede olsa hükümeti götürür. Ama burada unutuldu, insanlar yerin altında kaldı. İnsanlarda galiba utanma duygusu azalmış” dedi. Başkaya, Göle’de açılmak istenen maden ocağına da değinerek “Aklımızı başımıza almamız gereken bir zamandayız” uyarısını yaptı.

    “Büyüme ve kalkınma” iddiasıyla ülke genelinde yıldan yıla maden faaliyetlerinde artış yaşanıyor. AKP hükümeti döneminde sayıları ciddi oranda yükselen madenler nedeniyle çevresel tahribatla birlikte iş cinayetlerinde de gözle görünür artış söz konusu.

    Söz konusu maden faaliyetleri gerçek anlamda ekonomiye ne oranda katkı sağlıyor; bunu ve daha fazlasını Yazar/Akademisyen Fikret Başkaya ile konuştuk. Madencilik ve doğa talanındaki büyük artışın nedenlerine dikkat çeken Başkaya, “Kapitalist dünya sistemi, kendini üretmekte zorlanıyor, geleneksel sektörlerde yeteri kadar değer yaratamıyor ve çareyi doğayı yağma ve talanında görüyor” dedi.

    “YAĞMA VE TALAN VAR!”

    Maden faaliyetlerinin dünya genelinde artış gösterdiğini söyleyen Fikret Başkaya, konuya dair şu değerlendirmeyi yaptı:

    “Türkiye’de AKP’nin niteliğinden dolayı iş zıvanadan çıkmış durumda. Doğaya verilen bu aşırı zarar, bu ekolojik yıkım, tamamen sermayenin değerlenmesiyle ilgili bir mesele. Örneğin kamuya ait olan müşterekler tanımına giren şeyler gasp ediliyor. Fakat Türkiye’de ikili bir yağma ve talan var. Bir tanesi bütçenin, hazinenin yağmalanıp talan edilmesi, bir tanesi de doğanın yağma ve talanı… Mesela bir adam geliyor, kredi alıyor, sonra gidiyor bir yerde maden çıkartıyor, bir sürü kolaylık sağlanıyor. Yani beş para harcamadan herkesin olana sahip oluyor. Yeraltı ve yerüstü kaynakları, müşterekler tanımına giren şeyler. Herkesin olan, herkesin kullanımına sunulması gereken varlık ve zenginlikler, bunlar böyle bir amaç için yağmalanıyor.

    “HERKESİN OLANA EL KONULUYOR”

    Madenlerin bu kadar çok olmasının bir nedeni daha var. Emperyalist ülkelere doğal kaynağın transfer edilmesi gerekiyor! Altın falan bu açıdan çok önemli değil, çünkü bir sürü kritik maden var. Yeni teknolojiler için mesela kullanılan lityum gibi… Bunlar Türkiye’den, Ortadoğu’dan, Afrika’dan, Latin Amerika’dan o tarafa doğru götürülüyor. Ama şöyle; mesela İngiltere’de, Amerika’da elektrikli araba üretiyor ama bataryayı üretmek için buralardaki madenleri çıkartıp oraya taşıması gerekiyor. Yani Türkiye’deki ekonomik model, değer üretemiyor ve doğayı yağmalayarak herkesin olana bu vurguncu kapitalistler tarafından el konularak bir sermaye birikimini sağlıyorlar.

    “ÖZELLEŞTİRİLMEYEN HİÇBİR ŞEY KALMADI”

    Onun için sorun kapitalizmin içinde bulunduğu durum ve Türkiye’nin de içinde bulunduğu durum. Şimdi ne yaptılar? Mesela özelleştirilmeyen hiçbir şey kalmadı. Özel sektöre devredersek daha verimli çalışacak, yük olmaktan çıkacak, enflasyon düşecek deniliyordu. Bunların hiçbir karşılığı yok, saçma. Sermaye değerlenmek için bunlara el koyması gerekiyor Bir de tabii bunların bir değeri de yok, mesela Türk Telekom’un bir fiyatı mı var? Böylece bir yağma olayı var. Şimdi bu yağma müştereklere doğru, yani herkesin ihtiyacına sunulması gerekenlere yönelik bir yağma. Bunları peşkeş çekiyorlar. İşte bu doğa ve yağma talanı böyle bir mantığın sonucu.”

    “DOĞAL ZENGİNLİKLER EMPERYALİST MERKEZLERE TAŞINIYOR”

    Yazar/Akademisyen Fikret Başkaya, yabancı şirketlerin Türkiye’de uyguladıkları maden faaliyetlerini kendi ülkelerinde bu denli yoğun hayata geçiremediklerinin de altını çizdi. Başkaya, “Bu talanı Fransa’da, İngiltere’de yapamazsın. Oralarda da bizdeki gibi hamleler var tabii ama ekolojik hareket buraya göre çok daha güçlü ve bu şirketler püskürtülebiliyor. Netice itibarıyla ‘yeryüzünün lanetlilerinin’ yaşadığı yerlerde bu tahribat, sömürü, yağma, talan yapılıyor. Bidayetten itibaren batının zenginliği, dünyanın geri kalanını sömürü ve yağma talanı ile mümkün oldu. Yani buralardaki doğal ve beşeri zenginlikler emperyalist merkezlere taşınıyor. Bu da gerektiği gibi tartışılıp anlaşılmıyor ve gündeme gelmiyor” diye konuştu.

    “KAPİTALİSTLER, İŞÇİYİ İNSAN OLARAK GÖRMEZ”

    Akademisyen Fikret Başkaya, madenlerde yaşanan kazaların her sene artacağına da dikkat çekti. İşçi sınıfının örgütsüz ve bilinçsiz olması nedeniyle ölümlerin de çoğalacağına vurgu yapan Başkaya “Dolayısıyla önümüzdeki dönemde bu dalgayı şu an itibarıyla kıracak bir örgütlü bilinç yok” diye konuştu.

    Başkaya, iş güvenliği konusunun neden önemsenmediğine de değinerek şunları söyledi:

    “1980 yılından sonra dünyaya ‘neoliberal’ denilen politikalar hakim oldu. Neoliberal politikanın 3 sloganı vardı. Bunlardan biri ‘liberalleşme’ yani sermayenin hareketini engelleyen ne varsa ortadan kaldırmak. Yani bütün dünya sermayenin korunmuş gül bahçesi olacak demek.

    İkincisi; ‘özelleştirme’. Kamuya ait kurumların özel sermayeye peşkeş çekilmesi.

    Üçüncüsü de ‘kuralsızlaştırma’. O da ezilen sınıfların, işçi sınıfının lehine kazanımları tasfiye etmektir. Böyle üçlü bir saldırının sonucudur şu andaki manzara.
    Mesela 19. yüzyılın ikinci yarısından 20. yüzyıla işçi hareketi sürekli örgütlendi ve sendikalar güç kazandı. İşçi sınıfı, sistem içinde önemli mevziler kazanmıştı. 1980’deki neoliberal saldırı ile işçi sınıfının kazanımlarına da saldırı oldu. Bir şey daha oldu; 1990’da Sovyet sisteminin çökmesi ile sosyalist ütopyada zaafa uğradı. Bu ikisinin diyalektiği, yani küresel işçi sınıfının mücadele ve pazarlık gücünü zayıflattı. Örgütsüzlük daha yaygınlaştı. Türkiye’de 1980 öncesinde sendikalar gayet güçlüydü. Mesela bir işçi, memurdan çok daha yüksek ücret alıyordu.

    “SÜRECE MÜDAHALE ETMEK LAZIM, GEÇ KALMAMAK LAZIM”

    Yani sendikalar anlamında alan tamamen boşalmış durumda. Sermayenin saldırısına açık bir alan var. Bir de tabii işçi sınıfı örgütsüz olduğu sürece, bu patron için bulunmaz bir nimet. Sermaye sahibi için işçi de o üretime dahil olan araçlardan biri, yani onu insan olarak görmez. Görse zaten insanca muamele eder. Yani yapılması gereken, global olarak bir bilinç devrimine ihtiyaç var. İnsanlık ve uygarlık kritik bir kavşağa gelmiş bulunuyor Hiçbir şey eskisi gibi değil. O zaman iki şık var, ya insanlık aklını başına alacak, bu sürece bilinçli bir müdahalede bulunacak ya da bu iş karakolda bitecek! Yani uygarlık paradigmasının değiştirilmesi gereken bir zaman geldi çattı. Çünkü ikili bir sorun var. Bir; sosyal sorunlar; bütçe derinleşiyor. Bunlar işsizlik, açlık, yoksulluk, sefalet, aşağılanma… Bir taraftan da ekolojik yıkım var; canlı türleri hızla yok oluyor. Bir taraftan iklim krizi var ve atmosfer ısınıyor, bunu yaşayarak da görüyoruz. Dolayısıyla şu anda insanlık ve uygarlık, kritik bir kavşakta. Bir, sürece müdahale etmek lazım. İki, geç kalmamak lazım.”

    “RADİKAL BİR KARŞI DURUŞ ÖRGÜTLEMEK GEREK”

    Fikret Başkaya, Koza Holding tarafından Ardahan’ın Göle ilçesinde yapılması planlanan maden faaliyetlerini de yorumladı. Sürece müdahil olunması gerektiğini söyleyen Başkaya, şu değerlendirmeyi yaptı:

    “Bu yıkım vakitlice durdurulamazsa bunun ekolojik tahribatı akılalmaz boyutlara ulaşacak. Orada yaşamı yok eden bir süreç olacaktır ve bu göz göre göre yapılan bir şey. Mesela şimdi burada yapılanı kaç kişi biliyor? Dolayısıyla burada çok radikal bir karşı duruş örgütlemek gerekiyor. Mesela bir yere saldırı oluyor, oradaki insanlar buna haklı olarak tepki gösteriyor ama ufak bir tepkiye karşı dahi jandarma, polis ile karşılaşılıyor. Yani bu akıl almaz bir vahşet. Dayanılır gibi bir şey değil. O cennet yöreyi bir kapitalistin çıkarı için talan edecekler. O işi yapan kapitalistin ortakları, kamusal zenginliği yağmalayarak oraları yaşanmaz hale getirecekler. Bir de artık İliç’te yaşananlardan sonra bu yönlü duyarlılığın artmış olması gerekiyor. Mesela bu İliç’teki olay ortalama vasat bir ülkede olsa hükümeti götürür. Ama burada unutuldu, insanlar yerin altında kaldı. Aslında global olarak insanlarda galiba utanma duygusu azalmış. Mesela böyle bir duruma tepki bu kadarcık mı olması gerekirdi? Oradaki vahşet nedeniyle insan gece uyuyamaz. Çünkü doğa yok ediliyor. Bir kere bu yapılanların geri dönüşü yok. Bu ataletten kurtulmak lazım. Sürece müdahale etmek lazım. Aklımızı başımıza almamız gereken bir zamandayız.”

    Eren GÜVEN/ANKARA

  • Başkaya PİRHA’ya konuştu: Kürtler yok saymayı çoktan bertaraf etti!-VİDEO

    Başkaya PİRHA’ya konuştu: Kürtler yok saymayı çoktan bertaraf etti!-VİDEO

    PİRHA –Akademisyen Fikret Başkaya, 31 Mart Yerel Seçimlerinde AKP Hükümetinin ciddi bir yenilgi aldığını söyledi. Başkaya, Kürt illerindeki usulsüzlüklere işaret ederek “Kürt sorunu söz konusu olduğu zaman Türkiye’deki hakim blok, hep yok sayma üzerinedir” diye konuştu.

    31 Mart 2024 Yerel Seçim sonuçları muhalefet partilerinin kazanımı ile sonuçlandı. MHP destekli AKP Hükümeti, birçok ilde belediyeleri kaybederken, Kürt illerinde ise taşımalı oylarla toplumun tepkisini çekti.

    “AZ BUZ BİR YENİLGİ DEĞİL”

    Akademisyen Fikret Başkaya, seçimlerde çıkan sonucu PİRHA’ya değerlendirdi.

    Mayıs 2023 Genel Seçimlerinden sonra halkta bir moralsizlik durumunun oluştuğunu söyleyen Başkaya, “31 Mart seçimlerinden sonra o moralsizlik kısmen bertaraf edilmiş görünüyor” dedi. Fikret Başkaya, ‘kazanılabilir algısının’ canlandığını ifade ederek şunları söyledi:

    “Fakat Kürt sorunu söz konusu olduğu zaman Türkiye’deki hakim blok, hep yok sayma üzerinedir. Mesela Kürtler 100 yıldır alçakça katlediliyor, toplumun geri kalanı ise bunu seyrediyor ya da görmezlikten geliyor. Fakat son dönemde artık görmezlikten gelme dönemi bitti. Buna rağmen Türkiye’deki hakim ideoloji, Kürt sorununa gerektiği gibi yaklaşımı engelliyor. Yok sayma olayı bir tabu… Mesela ortalama eğitimdeki birinin orada yaşananlarla ilgili hiçbir fikri yoktur. Yüzyılda orada ne olmuştur haberi yoktur. Ama şu var; yok saymayı Kürtler çoktan bertaraf etti.

    “MERKEZİ İRADE ELLERİNDE OLSA DA BİRÇOK ŞEYİ YAPAMAYACAKLAR”

    Şimdi ne yapabilir? Seçim oluyor kayyum atıyor. Bir seçim daha oluyor, tekrar kaybediyor ve tekrar kayyum atıyor. Sanıyorum bundan sonra kayyuma cesaret edemeyeceklerdir. Bu son seçimlerin de kayyumda bir rolü olabilir. Çünkü bu moral üstünlüğü ile ilgili bir mesele. Bu hakikaten az buz bir yenilgi değil. Ciddi bir yenilgiye uğradılar. Merkezi idare ellerinde olsa da birçok şeyi yapamayacaklar. Tabii ortada TBMM diye bir şey de yok. Mecliste ‘AKP- MHP oylarıyla reddedildi’ diye bir şey oluştu. Yani hiçbir önerinin orada şansı yok. Ama Kürtler için kaybetmek diye bir şey yok. Fakat diğer tarafta da artık bu soruna bir çözüm bulalım gibi bir irade maalesef yok.”

    Eren GÜVEN/ANKARA

  • Başkaya: Çekirge devamlı sıçrayamaz, AKP tamamen tükenmiş durumda-VİDEO

    Başkaya: Çekirge devamlı sıçrayamaz, AKP tamamen tükenmiş durumda-VİDEO

    PİRHA – Yazar Doç. Dr. Fikret Başkaya, AKP’nin bir dönem daha iktidarda kalması durumunda İslam emirliğine doğru gidişin kaçınılmaz olduğunu söyledi. Önceliğin bu ırkçı, dinci rejimin tırmanışını durdurmak olduğunu vurgulayan Başkaya, sol partilerin söylem ve pratiklerini de değerlendirdi. Başkaya, “Kapitalizmi aşma perspektifi olmayan hiçbir hareketin şansı olmaz” dedi. 

    14 Mayıs seçimlerine yaklaşırken siyasilerin, “Bu seçim, öncekilere kıyasla daha farklı bir anlam taşıyor” söylemi de sıkça dile getirilir oldu.

    “BİR DÖNEM DAHA İKTİDARDA KALIRLARSA İSLAM EMİRLİĞİNE DOĞRU GİDİŞ KAÇINILMAZ”

    14 Mayıs seçimlerini, önceki seçimlerden ayıran özelliklerini Akademisyen-Yazar Fikret Başkaya ile konuştuk. Başkaya, “14 Mayıs seçimi, önceki seçimlerden şundan dolayı farklı; ilk defa siyasi partiler, bir devletle yarışıyor. Yani herhangi bir parti ile yarışmıyorlar. İkincisi ise bu hakikaten kritik bir seçim. Eğer bir dönem daha bunlar iktidarda kalırsa bir İslam emirliğine doğru gidiş kaçınılmaz görünüyor” değerlendirmesini yaptı.

    “ÖNCELİK; BU DİNCİ, IRKÇI DEMOKRASİ DÜŞMANI REJİMİN TIRMANIŞINI DURDURMAK OLMALI”

    Fikret Başkaya, 14 Mayıs’ın, birçok özellik arz eden bir seçim tarihi olacağının altını çizerek, “Ne yapıp edip bunları iktidardan uzaklaştırmak gerek. Normal durumda yapacağımız tartışmaların burada fazla anlamı yok. Dolayısıyla burada öncelik bu dinci, ırkçı, özgürlük ve demokrasi düşmanı rejimin tırmanışını durdurmak, süreci tersine çevirmek olmalı” ifadelerini kullandı.

    “MEZHEBİN GÜNDEME GELMESİ SON DERECE ÜZÜCÜ”

    Cumhurbaşkanı adayı Kemal Kılıçdaroğlu’nun başarılı bir siyaset yürüttüğünü belirten Fikret Başkaya, “Alevi” başlıklı paylaşıma dair ise şu yorumu yaptı:

    “Bu rejim, ırkçı, mezhepçi bir rejim. 21. Yüzyılda hala mezhep üzerinden siyaset yapan bir rejim. Kılıçdaroğlu’nun aslında bu çağda böyle bir açıklama yapması üzüntü verici bir şey. Mezhebin gündeme gelmesi son derece üzücü ama Kılıçdaroğlu yumuşak bir tarzda onu geçiştirdi diyebiliriz. Aslında Kılıçdaroğlu’nun “Alevi” başlıklı açıklamasına benim beklediğimden de fazla olumlu tepki oldu. Demek ki toplumda da bu beklenti oldukça köklüymüş. Yani Kılıçdaroğlu’nun bir bütün olarak baktığınız zaman süreci iyi götürdüğünü rahatlıkla söyleyebiliriz.”

    “BU REJİMİN MAYASINDA IRKÇILIK VAR”

    Kemal Kılıçdaroğlu’nun, Kürt soruna dair söylemleri de Fikret Başkaya’nın değerlendirmeleri arasında yer aldı. Kılıçdaroğlu’nun anadil hakkı ve sorunların çözümü için diyaloğu işaret etmesini olumlu bulan Başkaya, “Fakat şunu söyleyeyim; bu rejimin genlerinde köklü bir ırkçılık ve mezhepçilik var. Bu rejim anayasada yazdığı gibi demokratik, laik, hukuk devleti gibi bir rejim değil. Fakat bidayette de zaten özürlü bir rejim bu. Anadolu’daki otantik halkların tasfiyesi üzerine inşa edilmiş bir rejim. Yani bu ittihatçılar, Türk ırkına dayalı bir rejimle işin içinden çıkacağını düşündüler. Bu toprakların kadim halklarını tasfiye ettiler. Ermenileri, Anadolu ve Pontus Rumlarını, Keldanileri, Asurileri, kısmen Yahudilerin tasfiyesi üzerine inşa edilmiş bir rejim var. Dolayısıyla mayasında ırkçılık var. Onun için bununla yüzleşmek o kadar da kolay değil aslında. Rejim radikal olarak değişmeden buradan fazla bir yol alma imkanı yok.”

    “VAATLERİN GERÇEKLİĞİ KESİN OLMAYABİLİR”

    Fikret Başkaya, Kılıçdaroğlu’nun cumhurbaşkanı seçilmesi ve altılı masanın ise hükümeti kurması durumunda, Kürt sorunu, Alevi sorunu gibi başlıklarda nasıl politika yürüteceklerine dair izlenimlerini de aktardı. Başkaya, “Sorunları çözmelerini umut etmek isterim ama çok emin değilim” diyerek şöyle devam etti:

    “Şundan dolayı emin değilim; Türkiye’de bir iktidar kliği var. Bir görünen iktidar var bir de benim ‘asıl devlet partisi’ dediğim odak var. İttihatçı geleneğin sürdürücüsü olan bir odak bu. Kritik noktalarda müdahale ederek süreci kendi rotasına sokma yeteneği olan bir klik var. Yani o etkisizleştirmeden bu alandaki vaatlerin gerçekliği kesin olmayabilir. ‘Bu iktidar kliği varlığını korudukça radikal bir çözüm olamaz’ demiyorum ama problemli olabilir.”

    “YEŞİL SOL PARTİ’NİN VARLIĞI ÖNEMLİ”

    Yeşil Sol Parti’nin siyasetteki varlığını da değerlendiren Fikret Başkaya, “Türkiye’de ekolojik duyarlılık son derece zayıf. Dikkat ederseniz müesses nizam partilerinin gündeminde ekoloji diye bir şey yok. Bu açıdan Yeşil Sol Parti çok önemli. Varlığı bile önemli. Fakat kapitalizmi radikal olarak sorun etmeyen, radikal olarak kapitalizmi aşma perspektifi olmayan hiçbir ekolojik, sol, demokrat hareketin vesaire falan bir şansı olmaz. Dolayısıyla radikal olarak antikapitalist olmayı gerektiren bir çağdayız. Çünkü insanlık ve uygarlık kritik bir eşiğe gelip dayanmış bulunuyor. Bir sürdürülemezlik durumu var. Yani iki şık var; ya ekososyalist bir geçiş sürecine doğru yönelinecek ya da bu araç uçuruma doğru sürüklenmeye devam edecek. Yeşil Sol Parti’nin bizatihi varlığı benim için önemli. Bir pencerenin açılmakta olduğu anlamına geliyor, o açıdan önemli buluyorum.”

    “DİYANET DEVLETİN GÖBEĞİNDE VAR OLDUKÇA LAİKLİKTEN SÖZ EDİLEMEZ”

    Fikret Başkaya, kurtuluşa dair “İki husus var. Birincisi bu dinci tırmanışı durdurmak. İkincisi ise sonrasında ise ne yapılacağı meselesi” diyerek Diyanet İşleri Başkanlığı’nın rolüne dikkat çekti. Başkaya, hükümetin değişmesi halinde ülkenin gelebileceği durumu ise şu sözlerle ifade etti:

    “AKP’nin tırmanışını durdurmak, var olan sorunun çözümü anlamına gelmiyor. Çünkü Diyanet İşleri Başkanlığı diye bir kurum, devletin göbeğinde var oldukça oradan laiklikten söz edemezsin. Anayasaya yazınca öyle laik olunmuyor. Dolayısıyla Kemal Kılıçdaroğlu da ‘O örgütü biz kurduk’ diyor ve ‘Savunmasını da biz yaparız’ diyor. Yani laiklik bakımında ciddi bir sorun var. Fakat kısmi bir törpüleme olacağını söyleyebiliriz. Bu tarikatların hareket alanı belki biraz daha daraltılabilir ama radikal bir değişiklik olmaz.

    “DİN SİYASETE KARIŞIRSA SİYASET DE DİNE KARIŞIR”

    Ülkenin laik bir rejim olabilmesi için ne yapacaksın? Diyaneti devlet aygıtı olmaktan çıkaracaksın. Çünkü din siyasete karışırsa siyaset de dine karışır. Dolayısıyla bir orta yol yok. Bu işin şakaya gelir tarafı da yok. Bunlar müesses nizamın partileri. Bunların yapacağı şeyin sınırı belli. Beklenen, belki biraz rahatlama olur, hapiste lüzumsuz yere tutulan insanlar hapisten çıkabilir. Yani kısmi düzenlemeler olur fakat ekonomik modelde ciddi bir değişiklik olamaz.”

    “ÇEKİRGE DEVAMLI SIÇRAYAMAZ”

    Fikret Başkaya, Recep Tayyip Erdoğan’ın, miting meydanlarında farklı kimlikte olanlara dönük ötekileştirici ifadelerini de yorumladı. “Artık o tip söylemlerin eski gücü kalmadı” diyen Başkaya “Çekirge devamlı sıçrayamaz. Dolayısıyla AKP’nin artık fazla bir kozu yok. Tamamen tükenmiş durumda. Fakat şöyle bir şey var; bu partinin iki tür taraftarı var. Bir, onu dini lider olarak gören kitle; ne süratte olunursa olunsun peşlerinden giderler. Bir de AKP’nin beslediği, zengin ettiği ve fakirleştirerek yardım edip oyunu aldığı kesim var. Ancak bunların büyüklüğü artık onu iktidarda tutacak kadar değil” diye konuştu.

    BAŞKAYA’DAN 1 MAYIS MESAJI!

    1 Mayıs’a ilişkin çağrı da yapan Akademisyen-Yazar Fikret Başkaya, son olarak, “Aslında hiç olmadığı kadar meydanlara her tarafta olabildiğince kalabalığı toplamalarını arzu ederim. Rüzgarı büyütmek bakımından bu son derece önemli. Nihayetinde 2 hafta sonra genel seçimler var. Dolayısıyla Türkiye’nin bütününde, belki de tarihinde ilk defa olan bir şey olsun, her tarafta büyük kalabalıklar tarafından bu güzel gün kutlansın isterim” ifadelerini kullandı.

    Eren GÜVEN/ANKARA

  • Başkaya: Alevilere yapılan ayrım bir devlet kini haline dönüşmüş-VİDEO

    Başkaya: Alevilere yapılan ayrım bir devlet kini haline dönüşmüş-VİDEO

    PİRHA – Akademisyen-Yazar Fikret Başkaya, mevcut devlet anlayışının, Sünni ve Türk olmayanları dışladığına vurgu yaptı. Alevilere yapılan ayrımın “devlet kini” haline dönüştüğünü söyleyen Başkaya “Alevilerin rejimi değiştirmeye yönelik faaliyet göstermeleri gerekiyor. Bu rejim dahilinde onlara hayat olmaz” yorumunda bulundu.

    Akademisyen-Yazar Fikret Başkaya, ‘Çıkış Buradan’ isimli yeni kitabı ile ilgili PİRHA’nın sorularını yanıtladı.

    Fikret Başkaya, Yordam Kitap’tan çıkan son eserinde yaşanabilir bir toplumsal düzenin nasıl kurulacağı sorusuna cevap arıyor. Diğer eserlerinde olduğu gibi ‘Çıkış Buradan’ kitabında da kapitalizm eleştirisine devam eden Başkaya ile gündeme dair konuştuk.

    “KRİZDEN DEĞİL ÇÖKÜŞTEN SÖZ ETMEK GEREKİYOR”

    PİRHA: Özetle ‘Çıkış Buradan’ isimli kitabınızda hangi konulara odaklanıyorsunuz?

    FİKRET BAŞKAYA: Bu kitap aslında ‘Mevcut durumdan nasıl çıkılabilir?’ sorusuna odaklanıyor. Fakat bunun gerisinde de 9 kitap daha var. Onun da evveliyatında doktora döneminde yaptığım çalışmalar var.
    Yazdığım ‘Paradigmanın İflası’ kitabı iki şey söylüyor. Bir; ‘bu kafayla olmaz, bu yol bir yere çıkmaz’. Ondan sonra ‘Çığırından Çıkmış Bir Dünya’yı yazdım. O da dünyadaki durumun sürdürülemezliğine dair bir kitap… Bu da o dizinin sonuncu kitabı. Bu kitap daha çok ‘Türkiye’deki mevcut durumdan nasıl çıkılabilir?’ sorusuna odaklanıyor. 4 bölümden oluşuyor. Birinci bölüm; ‘Kapitalizmi nasıl bilirsiniz?’
    Maalesef kapitalizmin ne olduğunu kimse bilmiyor merak da etmiyor. Hayalî, 16. yüzyılın ilk yarısında yaşamış bir divan şairi. Diyor ki;
    ‘Ol mahiler ki derya içredir deryayı bilmezler’.
    İnsanlar da kapitalist bir toplumda yaşıyorlar ama kapitalizmi bilmiyorlar. Dolayısıyla bu kapitalizm nasıl bir sistem, onunla ilgili bir bölüm var.
    İkinci bölüm ‘Çöküş tablosunun gerisinde ne var?’. 1920’lerden bugüne uygulanan politikaların niye iflas ettiği tahlil ediliyor.
    Üçüncü bölüm ‘Bir ülkenin tarımı nasıl çökertilir?’
    Dördüncü bölüm de kitabın başlığı olan ‘Çıkış buradan – Perspektif ve paradigmayı değiştirmek’.
    Yani burada tartışma konusu yapılan sorun şu; bu mevcut paradigma dahilinde mevcut yaklaşım ve anlayışlarla buradan bir çıkış yok. Dolayısıyla bu paradigmayı değiştirmek gerekiyor. Çünkü şu anda Türkiye’nin içinde bulunduğu durum artık ‘kriz’ kavramı ile karşılanabilir değil. Çünkü kriz dediğin zaman, denge durumundan sapmayı ifade edersin ama geri dönüşü de ima eder. Mesela kalp krizi geçirirsin, taş düşürürsün, masaj ya da baypas yaparsın vesaire. Fakat kriz geri dönüşü de ima eder. Çöküş artık geri dönüşü olmayan, sınırın aşıldığı anlamına geliyor. Türkiye’deki durum bu. Eğer bir sistem toplumun temel ihtiyaçlarını; su, ekmek, barınma, giyinme, eğitim, sağlık hizmetlerini asgari düzeyde bile karşılayamıyorsa artık orada krizden değil çöküşten söz etmek gerekiyor. Türkiye’nin şu an içinde bulunduğu durum böyle ama global olarak da durum aynı aslında. Ama farklı derecelerde bir çöküş tablosuna hapsolma durumu var. O zaman yapılacak şey belli; paradigmanın dışına çıkmaktır. Bu durumdan çıkmak için bir kere bu siyaset tarzının değişmesi gerekiyor. Profesyonel politikacılar var ve politika yapmak bir meslek haline gelmiş. Sen, politika yapma hakkını ona devretmişsin. Onlar da manipüle ediyor vesaire. Politikanın herkesin işi haline gelmesi gerekiyor. Yani siyaset bir uzmanlık konusu olmayacak, herkesin işi olacak. İkincisi ne var ne yok her şeyi gasp ettiler, yağmaladılar, talan ettiler, özelleştirdiller. Yani doğayı yağmalayıp, yaşamın temelini aşındırdılar. O zaman yapılacak şey; toplumdan çalınmış ne varsa onları tekrar topluma mal etmek; yani kamulaştırmak, yani sosyalleştirmek.

    “AÇLIKLA YÜZLEŞMEK DURUMUNA GELMİŞ SİSTEM İLE KARŞI KARŞIYAYIZ”

    -Bir önceki kitabınız ‘İklim Krizi ve Ekolojik Yıkım’da da kapitalizm eleştirisi ve sermayenin doyumsuzluğuna işaret ediyordunuz. Bugün kıtlık krizi çokça konuşulur oldu. Nasıl bir dünya yarattık sizce?

    Tarımı piyasaya terk edersen sonu açlık ve sefalet olmak zorunda. Çünkü piyasaya terk ettiğin zaman dışarıyla olan ilişkiye göre tarımsal üretim belirleniyor. Yani gıda güvenliğini ortadan kaldırıyor. Şu an Türkiye’nin durumu bu, fakat bir şey var; burası Mezopotamya ve tarımın ilk keşfedildiği yer. Ama durum ne? Dikkat edin buğday, mısır, saman; her şey ithal ediliyor. Burada üretilenin girdisi de zehirler, yapay gübreler… Yani tarım neo-liberal politikalara teslim edildiği için şu anda bir çöküş tablosu var. Yani gıda güvenliği ve egemenliği tamamen ortadan kalkmış durumda. Bu ne demek oluyor? Her an açlıkla yüzleşmek durumuna gelmiş bir sistem ile karşı karşıyayız.

    “YIKIM, YAŞAMIN TEMELİNİ AŞINDIRMA PROJESİ”

    -Marx, kapitalizmin dünyada canlı yaşamını riske attığını ifade ediyordu. Türkiye’de durumlar nasıl peki? ‘Beşli çete’ denilen grubun olumsuz denecek faaliyetlerini nasıl yorumlarsınız?

    Bu kapitalist sistem artık yeni değer üretemiyor. Fazla değer üretemediği için de zorlanıyor. Fakat sermaye, büyümek zorunda olan bir şeydir. Büyümeden var olamaz. O zaman çareyi canlıyı metalaştırmak ve doğayı yağmalamakta buluyor. Bu büyük projelerle yapılan doğa yağması, doğanın metalaşması; yani bu büyük projeler ihtiyaç olduğu için yapılmıyor. Birilerini iş alanı açmak, zengin etmek için yapılıyor. Yani şöyle bir soru sorulmuyor: Buraya böyle bir köprü gerekiyor mu? Ya da Şu anda uygun mu?
    Mesela benim memleketim Denizli. Denizli ile Aydın arasında duble yol var. Buna rağmen bir de otoyol yapıyorlar. Şimdi orada bir otoyol yapımı demek, binlerce hektar tarım alanının tarım dışına atılması demek. Bu sadece mantıksız bir durum değil aynı zamanda utanılacak bir durum. Yani bunlara bir de hastane ise hasta garantisi veriliyor yol ise geçiş garantisi, havaalanı ise uçuş garantisi veriliyor. Yani yapacakları kar önceden belli ama bunlar normal ker değil, abartılı. Bunlar yıkım projesi. Yaşamın temelini aşındırma projesi. Bir takım adamları zengin etme projesidir. Yalnız niye bu beşliye öylesine çok veriliyor sanıyorum ki aralarında bir anlaşma var. Paranın bir kısmını herhalde partiye aktarıyorlar ki yoksa bu akıl alır gibi değil.

    “ALTILI MUHALEFETİN PARADİGMASI ESKİ”

    -Güncel siyasete bakışınız nasıl? Altılı muhalefet, iktidara gelir mi sizce?

    İktidarı potansiyel olarak almaları mümkün fakat taşı yerinden oynatmaları o kadar mümkün değil. Çünkü bunların paradigması eski. Yani bunlar, geleneksel siyaset dahilinde şu andaki profesyonel politikacılar. Geleneksel politika dahilinde meselelere yaklaşıyorlar. Bunlar iyice gemi azıya aldılar. Asgari hukuk düzeyine gelindi ve her şeyi tamamen düzlediler. İktidar değiştiğinde kısmı bir rahatlama olsa da taşı yerinden oynatmaları; yani patinaj yapan aracı oradan kurtarmaları bana mümkün görünmüyor. Bir kere toplumdan çalınanı ona geri vermek gerekiyor. Programlarında öyle bir şey yok. Yani kamuya ait olması gereken ne varsa bunları topluma mal edeceksin. Radikal bir planlama uygulayacaksın.
    Bu altılı muhalefetin dışında kalan veya sağ muhalefet unsurlarının dışında kalan ne kadar varsa onların ortak hareket etmeleri gerekiyor. İkirciksiz olarak bir ittifak dahilinde ama örgüt düzeyinde bir ittifak değil, fiilen arazide de radikal bir muhalefet yürütmeleri gerekiyor. Aralarındaki saçma sapan ayrılıkları falan bir yere bırakmaları gerekiyor. İşte o zaman öbür tarafı da etkileyebilir, denkleme yeni bir unsur olarak katılabilirler ve sürecin ileriki döneminde rotasının belirlenmesinde etkili olabilirler.

    – Peki ezilenler; Kürtler, Aleviler, kadınlar ve daha nice kesimler… Onlar nerede birleşmeli dersiniz?

    Muhalefet deyince akla HDP ya da yanındaki unsurlar geliyor. Dolayısıyla bir kere şu anda Kürtlere yapılan muamele ortadayken Tabii ki HDP’nin desteklenmesi gerekiyor.

    “ZATEN HİÇBİR ZAMAN LAİK OLMAMIŞ BİR REJİM, SON DÖNEMDE GEMİ AZIYA ALDILAR!”

    -Milli Eğitim de ülkemizin bir diğer sorun yumağı. Şimdi de Diyanet Akademisi kuruluyor. Ne anlam ifade ediyor sizce?

    1945 sonrasında toplumu adım adım dincileştirdiler. Bunda NATO’nun da rolü var ama o süreç 1971 ve 1980 darbesinde hızlandı. 1980’den sonra gericileşmenin önü sonuna kadar açıldı. Bu 20 yıldır da dinci bir iktidar var. Türkiye zaten hiçbir zaman laik bir ülke olmadı. Devletin göbeğinde, Diyanet İşleri Başkanlığı gibi bir kurum olan yerde laiklikten söz edilemez. Çünkü siyasetle dinin ayrılması gerekiyor ama devletin göbeğinde koskocaman Diyanet var ve birçok bakanlıktan daha çok bütçeden pay alıyor. Fakat dine harcanan sadece Diyanetin bütçesi değil, imam hatip okulları, ilahiyat fakülteleri yani 25-30 milyarlık bir kaynak Sünni unsurların finansmanına harcanıyor. Bir kere hiç laik bir ülke olunmadı ama son dönemde gemi azıya aldılar. Yani ölçü kaçmış bulunuyor. İşte mesela yakın zamanda yapılan eğitim şurasında anaokulu çağındaki çocuklara din eğitimi kararı alındı. Radikal olarak laik bir ülke için harekete geçmek gerekiyor. Bu Diyanet Akademisi falan bu saldırının son aşaması. Bu Diyanet Akademisi ile yani toplumu olabildiğince dincileştirmek istiyor. Amaç ise şu; çocukların bilincini köreltmek, köleleştirmek. Ne kadar köleleştirirlerse o kadar yöneteceklerini düşünüyorlar. Onun için ‘Türkiye laiktir laik kalacak’ sloganının bir karşılığı yok. Eğer demokrasi istiyorsan laiklik olmadan olmaz. Demokrasinin olmazsa olmazı laikliktir. Laiklik de kimsenin dini, imanı ile uğraşmak değil. Siyasetle dini tamamen ayırmak gerekiyor. İşte o zaman laiklikten söz edilebilir. Türkiye’de bir sürü kavram var ama içi boş. Yani ideolojik netleşme gerekiyor. Zaten hiçbir zaman laik olmamış bir rejim şu anda da tamamen gericileşmiş durumda.

    “ALEVİLERE YAPILAN AYRIM BİR DEVLET KİNİ HALİNE DÖNÜŞMÜŞ”

    -Mevcut iktidarın, Alevi toplumuna yaklaşımını ve toplumun, baskıcı politikalara karşılık mücadelesini nasıl yorumlarsınız?

    Rejim için muteber olan insan; Türk, Müslüman, Sünni ve Hanefi olacak. Bu dört yoksa onu dışlıyor ve kendinden saymıyor. Sonra da laiklikten bahsediyorlar vesaire. Yani Alevilere yapılan ayrım bir devlet kini haline dönüşmüş. Alevilerin rejimi değiştirmeye yönelik faaliyet göstermeleri gerekiyor. Bu rejim dahilinde onlara hayat olmaz. Yani kapitalist toplumu aşmak, bu rejimi değiştirmek… Yoksa Alevilere huzur asla vermezler. Çünkü ırkçı bir rejim bu. Bir de tabii dinde bu kadar Sünni damar, bu kadar gemi azıya aldığı bu ortamda Alevilerin oradan olumlu bir şey beklemesi düşünülemez. Radikal olarak resmi ideolojiye karşı çıkmaları gerekiyor. Şu anda resmi ideolojiye karşı çok radikal bir mücadele ettiklerini söyleyemem. Yani bu resmi ideoloji, bu rejimin, insanların bilincini dumura uğratıyor. Resmi ideoloji ile mücadele etmeden, ondan kurtulmadan sadece Alevilere değil kimseye rahat bir durum yok.”

    Eren GÜVEN/ANKARA

     

     

  • Din dersi dayatmasına Fikret Başkaya’dan tepki: Böyle bir şey Taliban’ın bile aklına gelmezdi!

    Din dersi dayatmasına Fikret Başkaya’dan tepki: Böyle bir şey Taliban’ın bile aklına gelmezdi!

    PİRHA-Akademisyen-Yazar Fikret Başkaya, son Milli Eğitim Şurası’nda ana okulu çağındaki çocuklara dini eğitim verme kararını eleştirerek “Böyle bir şey herhalde Taliban’ın bile aklına gelmezdi… Neyse bizim eğitimcilerimiz erken davranmışlar” sözleriyle eleştirdi.

    Akademisyen-Yazar Fikret Başkaya Aralık 2021’de yapılan Eğitim Şurasında gündeme getirilen “Okul öncesi için zorunlu din dersi” önerisine dönük yazı kaleme aldı. Başkaya, din dersleri için “Aslında bu gidişle 2-3 yaşa da inebilirler… Böyle bir şey herhalde Taliban’ın bile aklına gelmezdi… Neyse bizim eğitimcilerimiz erken davranmışlar” diyerek şuradaki söz konusu gündem maddesini eleştirdi.

    “ANALAR-BABALAR, ÇOCUKLARINIZA SAHİP ÇIKIN!”

    Özgür Üniversite sitesinde yayınlanan yazısında Fikret Başkaya, okul öncesi çağdaki çocuklara din eğitimi fikrinin pedagoji bilimine de aykırı olduğunu belirterek şu bilgileri paylaştı:

    “Çocukların kimlere emanet edildiğini bir düşünün… Asgari pedagojik formasyona sahip biri bu kepazeliği kabullenebilir mi? Aslında bu kadarı bile Türkiye’de eğitimin düzeyi, nerelere geldiği hakkında bir fikir vermiyor mu?

    Amaç çok açık: Çocukların düşünme yeteneğini dumura uğratmak… ‘ağacı yaşken eğmek’, bilinci köreltmek… Eğer bunu başarabilirlerse, kolay yönetebileceklerini, ilelebet iktidarda kalabileceklerini, ülkenin varını-yoğunu yağmalamaya devam edebileceklerini düşünüyorlar… Fakat sadece ‘dindar nesiller’ yetiştirmek yeterli sayılmıyor. Aynı zamanda ‘kindar’ olmaları da isteniyor… Bu çağda böyle bir şey, bir zorlama ne demeye geliyor? Laik bir rejimde böyle şeylere tevessül edilebilir miydi?

    Cunta Anayası’nın başlangıcında: ‘… laiklik ilkesinin gereği olarak kutsal din duygularının, Devlet işlerine ve politikaya kesinlikle karıştırılmayacağı;” deniyor. İkinci madde de: “Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayış içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belertilen temel ilkelere dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk Devletidir’ deniyor. Onuncu madde de şöyle: ‘Herkes dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefî inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetmeksizin kanun önünde eşittir’.

    Türkiye hiçbir zaman laik olmadı. Siz anayasaya, kanunlara bakmayın. Laiklik, kesin olarak dinin devletin dışına taşınmasını gerektirir. Laik bir rejimde Diyanet İşleri Başkanlığı diye koskoca bir kurum olmaz. Zorunlu din dersi hiç olmaz… Laikliğin bir tanımı yok mu? Hem devletin göbeğinde Diyanet İşleri Başkanlığı diye bir kurum olacak ve hem de laiklikten söz edilecek… Zaman zaman ‘Türkiye laiktir, laik kalacak’ sloganları atılıyor… Laikliğin ne olduğunu bilselerdi, o sloganı atarlar mıydı?

    Bir rejimin laik sayılabilmesi için devletin tüm inançlar karşısında eşit mesafede durması gereklidir ama yeterli değildir… Vazgeçilmez koşul, devletin hiçbir dini işlev üstlenmemesi, dinin de her ne surette olursa olun, siyaset alanına karışmamasıdır. Birçok bakanlıktan daha büyük bütçeye sahip Diyanet İşleri Başkanlığı her şeye burnunu sokuyor… Türkiye’de şimdilerde fetvalarla yönetilen bir rejim var… Mahkemeler bile Diyanetten görüş aldığına göre… Fakat fetvalar sadece Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından verilmiyor… AKP’li ‘ulema’ ve tarikat şeyhleri de fetvalar vermekte kendilerini çok rahat hissediyor… Ekonomi politikaları da artık ‘Nas’a’, Kur’an ve Sünnete dayandırılmaya çalışılıyor…

    1945 sonrasında adım adım dinci gericiliğin önü açıldı. Süreç 12 Mart 1971- 12 Eylül 1980 askeri darbeleriyle daha da hızlandı. 20 yıllık AKP iktidarında da devlet aygıtını ve toplumlu ‘kuşattı’… İmam Hatip Okulları münhasıran imam yetiştirmek için kurulmuş değildi… ‘Din kadını’ imam olamadığına göre, kızların İmam Hatip Okullarına alınmaması gerekirdi. Oradaki amaç, dinci ideolojik hegemonyayı büyütmek, toplumu dincileştirmekti…

    Toplanan vergilerin yurttaşlık esasına göre kamu hizmetleri için harcanması gerekirken, mezhep esasına göre harcanıyor… Vergilerle dini finanse eden bir rejimin laiklikle ne kadar ilgisi olabilir? Rejim, anayasal vatandaşlık bağıyla değil, din, mezhep ve etnik milliyetçilik üzerinden yurttaşlarla ilişki kuruyor. Sünnî Müslüman olmayanları dışlıyor, düşmanlaştırıyor… Siz hiç bugüne kadar Ermeni bir bakan, Yargıtay başkanı bir Yahudi, Genel Kurmay Başkanı bir Süryani, Komünist bir vali, Rum bir üniversite rektörü gördünüz mü? Velhasıl hiçbir zaman gerçek durum Anayasa’nın onuncu maddesindeki gibi değildi… 90 bin kadar Hanefi Camisi, 5 bin 138 Sünnî İmam Hatip Okulu, 125 İlahiyat Fakültesi… devlet bütçesinden finanse ediliyor… Dolayısıyla, dine harcanan kaynak sadece Diyanet bütçesiyle sınırlı değil. Yaklaşık 20-25 milyar TL’nin dinin finansmanında kullanıldığı tahmin ediliyor… Sağlık Bakanlığının bütçeden aldığı pay %6,6… İnsanlardan toplanan vergilerle bir mezhebin beslendiği-büyütüldüğü rejimin laiklikle ne kadar ilgisi olabilir?

    Türkiye’de laikliğin kökleşmesini zorlaştıran önemli bir şey var: Türkiye’de hiçbir zaman bir modernite devrimi ve gerçek bir aydınlanma yaşanmadı. Geleneksel ideolojiyle cepheden bir hesaplaşma gerçekleşmedi. Gerçi demokrasi laikliği varsayar ama laiklik de modernite devrimini varsayar…

    Dinci taife laikliği bir Batı icadı, din düşmanlığı sayıyor ve şiddetle karşı çıkıyor. Kadir Cangızbay’ın dediği gibi: ‘Laiklik asla din düşmanlığı değildir ama laiklik düşmanlığının insanlık düşmanlığı olduğu kesindir…’ Laik rejim insanların neye inanıp, inanmadığıyla ilgili değildir. Düşünce özgürlüğünün ve demokrasinin de teminatıdır… Dolayısıyla, sadece Diyanet İşleri Başkalığının ‘aşırılıklarından’ şikâyet etmek yeterli olmaz… Zira, Diyanetin iyisi-kötüsü olmaz…

    “İMZA KAMPANYASINI BÜYÜTMEK, SEFİL SALDIRIYI PÜSKÜRTMEK HAYATİ ÖNEM TAŞIYOR”

    Şimdilerde Alevi Çatı Kurumları, Demokratik Kitle Örgütleri, Siyasî Partiler ve Sendikalar, Siyasetçiler, Sanatçılar, Akademisyenler, Gazeteciler ve Yazarların destek verdiği, Laik Bir Eğitim İstiyoruz! Zorunlu Din Eğitimi, Çocuğun Yararı İlkesine Aykırıdır’ temalı bir kampanya yürütülüyor. Bu kampanyayı büyütmek, dayatılan sefil saldırıyı püskürtmek hayatî önem taşıyor… Analar-Babalar çocuklarınıza sahip çıkın…”

    PİRHA/ANKARA

  • Ankara’da gözaltılara tepki: Kuralsızlık rejimi sürüyor-VİDEO

    Ankara’da gözaltılara tepki: Kuralsızlık rejimi sürüyor-VİDEO

    PİRHA- İnsan Hakları Derneği (İHD) Ankara Şubesi, gözaltına alınan Şube Eş Başkanı Fatin Kanat ve beraberindekiler için açıklama yaparak “Anti demokratik iktidarın uygulamalarına karşı, sesini yükseltmiş, itiraz etmiş olan her kurum ve kişinin tavrı ne yazık ki suç olarak kabul edilmektedir” dedi.

    Haberin videosu

    İHD Ankara Şubesi, 27 Kasım’da Ankara’da yapılan gözaltı operasyonuna dair Mülkiyeliler Birliği binasında basın açıklaması yaptı. Açıklamaya çok sayıda demokratik kitle örgütü de destek verdi.

    İHD adına hazırlanan basın metnini Sevil Turgut okudu. Turgut, “Gözaltılar derhal serbest bırakılsın.” diyerek düşünce ve ifade özgürlüğü çerçevesinde itiraz hakkını kullanan herkesin polis baskısı ve tutuklamalarla karşı karşıya geldiğini söyledi.

    Sevil Turgut, avukatların gözaltı gerekçelerine dair bilgi alamadıklarını da aktararak şunları söyledi:

    “Ankara ilinde uzun zamandır yapılan birçok gözaltılar önceki yıllarda yapılan basın açıklamalarına dair gerçekleşmektedir. Oysa Anayasal hak olan ve yapıldığı dönemlerde suç sayılmamış, gözaltı işlemi yapılmamış her demokratik fiil kişilerin önüne bugün suç kapsamına dahil edilerek getirilmektedir.

    Yaşam hakkını, siyasi hakları ve daha pek çok hem toplumsal hem de kişisel hakları yok sayan anti demokratik iktidarın uygulamalarına karşı, sesini yükseltmiş, itiraz etmiş olan her kurum ve kişinin tavrı ne yazık ki suç olarak kabul edilmektedir. Sayfalar dolusu ve gerçekle bağlantısı olmayan iddialar gündeme getirilmekte, haklarında davalar açılmakta, toplumda kriminalize hale getirilmekte, haksız gözaltı ve tutuklamalarla kişilerin özgürlükleri ellerinden alınmaktadır. Gözaltına alınan kişilere bakıldığında, dosyalara göz atıldığında, suçlamalar incelendiğinde bu haksız gözaltı ve tutuklamaların tamamen keyfiyete dayandığı görülmektedir.”

    “ORTALAMA 450 BİN KİŞİYE ADLİ KONTROL TEDBİRİ UYGULANDI”

    “Bu uygulamaların tek amacı topluma korku yaymak ve endişeleri çoğaltmaktır. Bu uygulamalar, belirsizliği de beraberinde getirmektedir. Kimin ne zaman gözaltına alınacağı ne ile suçlanacağı, tutuklanıp tutuklanmayacağı konusunda bir belirginlik yoktur. Soruşturma ve kovuşturma aşamasında tutuklanmayıp adli kontrol tedbiri uygulanan kişi sayısının ise 450 bin civarında olduğu tahmin edilmektedir.

    İHD Şube Eşbaşkanımız Fatin Kanat ve gözaltına alınan diğer herkes, ifadeye çağrıldıklarında ilgili savcıya gidebilecekken, sabahın erken saatlerinde evleri basılarak, aramalar yapılarak, korku uyandırılarak gözaltına alınmaları kabul edilemez. Demokrasi ve insan hakları önünde engeller oluşturan bu uygulamalar ve bu gözaltı furyası sonlandırılmalı ve gözaltına alınanlar derhal serbest bırakılmalıdır.

    Anayasal bir hak olan ve uluslararası sözleşmelerle de garanti altına alınmış olan düşünce ve ifade özgürlüğü, toplanma özgürlüğü ortadan kaldırılamaz. Bu haklar suç değildir, suç sayılamaz. Siyasal iktidar bu yasa ve sözleşmelere uymakla yükümlüdür.”

    “KURALSIZLIK REJİMİ SÜRÜYOR”

    Açıklama sonrası söz alan İHD Eş Genel Başkanı Öztürk Türkdoğan ise “Kuralsızlık rejimi bizlere tahmin edilemez bir süreç yaşatıyor.” oiyerek şunları dile getirdi:

    “Ama bu kuralsızlıklara karşı çıkacağız. Yeni moda bir durumla karşı karşıyayız. Olayın içeriği bizlere söylenmiyor. Tamamen soyut iddialar mevcut… Halen resmi olarak arkadaşlarımızın ne ile suçlandıklarını bilmiyoruz. Gerçekten suçlayacakları bir şey de yok. İktidarda olanların yarattıkları keyfi uygulamaların bir gün sonu gelecektir. Ömür boyu iktidarda kalmayacaklardır.

    “ÜLKENİN YARISINDAN ÇOĞU ÖRGÜT ÜYESİ OLARAK SUÇLANIYOR”

    Avukat Saliha Şahin ise de hukukçular olarak absürt gerekçelerle gözaltı ve tutuklama işlemlerinin uygulandığını söyleyerek “Bir dönem herkesin rahatlıkla söyleyebildiği sözler, katıldıkları basın açıklamaları, anayasal hak olan uluslararası sözleşmelerde var olan birçok hakkın kullanımından kaynaklı insanlar bugün suçlu ilan ediliyor. Ne yazık ki bizim avukat olarak dosyalardan gördüğümüz çok absürt suçlamalar ile karşılaştık. Ne yazık ki ülkenin yarısından çoğu artık örgüt üyesi kısmında suçlu edilmiş durumda.” dedi.

    “ŞAHSİ EŞYALAR DA GASP EDİLİYOR”

    HDP Ankara Milletvekili Filiz Kerestecioğlu da “Artık insan hakları lafının yok edildiği bir dönemdeyiz” dedi ve şunları aktardı:

    “Yargı, emniyet siyasallaşmış durumda. Ne olduğu bilinmeden, gerekçe sunulmadan gözaltına alınıyor insanlar. Yaşananlar sadece bununla da sınırlı kalmıyor. Çok sayıda kişinin bilgisayarı, telefonu, eşyaları da gasp ediliyor. Yıllar boyunca da bu eşyalar geri verilmiyor. Eğer bizler hep beraber buradaysak aslında yılmadığımız, korkmadığımız, susmadığımız içindir. Ve aslında tüm bunların yapılmasının nedeni kendi korkuları ve bizi yıldırmak içindir.”

    “ATEŞ EN ÇOK DUMANI SÖNERKEN ÇIKARIR”

    Akademisyen Fikret Başkaya da gözaltılara dair konuşarak şunları dile getirdi:

    “Sanmayın ki yapılanlar sadece bu ülkeye mahsus. Kapitalist dünya sistemi potansiyelini tüketti. Meşruiyet üretme yeteneğini kaybetti. Ellerinde şiddeti, baskıyı, terörü araçlaştırmaktan başka bir koz kalmadı. Yalnız bu ülkedeki faşizmin bir ayrıcalığı var; bu İslam soslu bir neo-liberalizmdir. Devrimlerin sebebi bardağı taşıran son damla değil, bardağın dolu olmasıdır. Ve bardak dolmakta. Faslı bir arkadaşımın bana anlattı bir atasözünü aktarayım; Ateş en çok dumanı sönerken çıkarır.”

    “KORKU DUVARI ARTIK YIKILDI”

    ATO Genel Başkanı Vedat Bulut da söz alan isimler arasındaydı. “Toplu intiharlar, geçim sıkıntıları ne deniyle insanların yaşadıkları sorunlar, ülkede artık umudunu keserek yurt dışına çıkmakta olan eğitilmiş nüfus… Bunların hepsi gündemimize oturuyor. Türkiye önemli bir dönemeçte ve bu krizin aşılması sadece demokratik kitle örgütlerinin dayanışma içerisinde olmasıyla açılacaktır. Ben de bu birlikteliğin arttığını görüyorum. Korku duvarı artık yıkıldı. Mağdurların sayısı arttıkça daha çok direnç kazandık. Bu da var olan zulmü uygulayanlara ders olsun. İktidarın gidişi kesindir, kaçınılmazdır.”

    KESK Genel Sekreteri Ramazan Gürbüz kısa bir konuşma yaparak, “Ülkedeki demokratik iklim dünden bugüne çok sağlıklı işlememiştir ama şu son dönemde yaşananlar hiçbir dönemde de yaşanmamıştı. Ülkedeki tüm muhalif kesime karşı neredeyse açık bir düşman hukuku işletiliyor.” ifadelerini kullandı.

    PİRHA / ANKARA

  • Yazar Fikret Başkaya beraat etti

    Yazar Fikret Başkaya beraat etti

    Yazar Fikret Başkaya hakkında “terör örgütü propagandası yapmak” iddiasıyla açılan davada mahkeme beraat kararı verdi. 

    Yazar Fikret Başkaya hakkında kurucusu olduğu Özgür Üniversite’nin internet sitesinde 2016 yılında yayımlanan “Asıl Terör Devlet Terörüdür” başlıklı yazısı nedeniyle açılan davanın karar duruşması Ankara 21’inci Ağır Ceza Mahkemesi’nde görüldü.

    Terör Örgüt propagandası yapmak” iddiasıyla  yargılanan Başkaya hakkında mahkeme heyeti beraat kararı verdi.

    Tutuksuz yargılanan yazar Başkaya, duruşma salonunda avukatlığını üstlenen İHD Eş Genel Başkanı Öztürk Türkdoğan, Levent Kanat ve Yusuf Alataş ile birlikte hazır bulundu. Duruşmaya CHP Milletvekili Abdullatif Şener, HDP Milletvekilleri Mensur Işık, Filiz Kerestecioğlu, Kemal Bülbül ve Ömer Faruk Gergerlioğlu, yazar Temel Demirer, şair Ahmet Telli, yazar İsmail Beşikçi, akademisyen Baskın Oran, gazeteci-yazar Hüseyin Aykol, HDP Ankara İl Eş Başkanı Hüseyin Gever takip etti.

    SAVCI MÜTAALASINI YENİDEN OKUDU

    Kimlik tespitiyle başlayan duruşmada savcılık mütalaasını yeniden okudu. Bir önceki celse verilen savcılık mütalaası şöyle: “Toplanan delil ve yapılan yargılama neticesinde sanık Fikret Başkaya’nın özgürüniversite.org uzantılı sitede de yayımlanan yazısında devletimizin başta ülkemizin Güneydoğu Anadolu bölgesi olmak üzere son 40 yıldır PKK terör örgütüne karşı verdiği mücadeleyi devlet terör olarak nitelendirerek ve yine PKK tarafından yapılan öncü eylemleri teşvik ederek, terör örgütünün cebir şiddeti övdüğü sanığın üzerine atılı bulunan propaganda suçunu işlediği sabit olduğu, sanığın eylemine uyan 3713 sayılı TMK 7/2 ikinci cümle ve TCK 10’ununcu maddeleri gereğince cezalandırılmasına, Türk milleti, Türkiye Cumhuriyeti devleti, devletin kurum ve kuruluşlarını aşağılayıcı imalardan bulunmasından kaynaklı Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulunulması mütalaa olunur”

    BAŞKAYA SAVUNMASINDA NE SÖYLEDİ?       

    Ardından Başkaya, karar öncesi savunmasını yaptı. Başkaya savunmasında “Sınıflı toplumlarda her zaman gerçeği söyleminin bir bedeli vardır, her zaman o bedeli ödemeye hazır olanlar vardır ki, onlara da entelektüel deniyor” dedi.

    Başkaya’nın savunmasından öne çıkanlar şöyle:

    “Neo-liberal küreselleşme çağında, terör, terörist, terör örgütü, terörle mücadele retoriği, bir kötülüğü defetmekten çok, emperyalist hegemonyayı dayatmanın, oligarşik çıkarları güvence altına almanın, gerici-halk düşmanı iktidarların ömrünü uzatmanın, devletleri çökertmenin, toplumların dokusu parçalamanın, sınırlı hakları ve özgürlükleri de yok etmenin, muhalefeti etkisizleştirmenin bir aracı haline getirilmiş bulunuyor…

    Paradoksal olan bir şey de, terör örgütü denileni asıl peydahlayıp, araçlaştıranların, bir de terörle mücadele şampiyonu sayılmalarıdır. Mesela, Taliban, bir ABD-Suudi Arabistan-Pakistan ortak yapımıydı. Afganistan’daki ilerici-laik rejimi çökertmek, Sovyetler Birliğini püskürtmek amacıyla peydahlandı, eğitildi-donatıldı, finanse edildi ve kullanıldı… Amaç hasıl olunca da ‘terör örgütü’ sayılıp lânetlendi… Başlarda ABD, Taliban’ı, genel olarak da cihatçı grupları ‘özgürlük savaşçısı’ sayıyordu. Özgürlük savaşçıları ‘neden ve nasıl terörist’ oldular.

    Terörün bir tanımı var. Az çok ne olduğu belli. Fakat ‘terörist’ ve ‘terör örgütü’ için aynı şey söz konusu değil. Durum bu iki kelimeyi kullananların, araçlaştıranların niyetine göre değişiyor… Şimdilerde terörist ve terör örgütü kelimeleri, rejimin muteber saymadığı siyasi muhalifleri şeytanlaştırmanın, cezalandırmanın, etkisizleştirmenin bir aracına dönüştürülmüş durumda.

    Türkiye’de ‘gerçek muhalif, rejim muhalifi olmak, -düzen içi muhalif değil- terörist sayılmanın yeterli koşulu.

    Birinin terör örgütü saydığını başkası özgürlük savaşçısı sayıyor. Ondan fazla Cihatçı gruptan oluşan, Türkiye tarafından eğitilen, donatılan, finanse edilen ve kullanılan, şimdilerde “Suriye Milli Ordusu” denilen Özgür Suriye Ordusu, Türkiye yönetimi için de, Suriye yönetimi için de aynı anlama mı geliyor… Bunlar ‘milli kurtuluşcu mu özgürlük savaşçıları mı, yoksa teröristi mi? Ya da başka bir şey mi?

    Bu dava, söz konusu yazıda ‘terör örgütü propagandası’ yapıldığı için açılmamıştır. Tam tersine, dava açmak için bahane yapılmıştır. Terörle Mücadele Kanunu’nun 7/2 maddesinde tarif edilen suçun oluşması için gereken eylemler; “cebir, şiddet veya tehdit içeren yöntemlerini meşru göstermek, cebir, şiddet veya tehdit içeren yöntemlerini övmek, bu yöntemlere başvurmayı teşvik edecek şekilde propaganda yapmak” olarak tanımlanmıştır… Benim yazımın hiç bir yerinde söz konusu unsurların zerresi bile bulunmamaktadır… Yazıyı okuyan ortalama biri asla öyle bir amacın mevcut olmadığını rahatlıkla teslim edecektir. Acaba sayın savcı, yazının neresinde bir örgütün eylemlerini meşru gösteren, öven veya o yöntemlere başvurmayı teşvik eden bir şeyler bulmuştur?

    “DEVLET İFADE ÖZGÜRLÜĞÜNÜ NEDEN VE KİMİN İÇİN YASAKLIYOR”   

    Bu devlet ifade özgürlüğünü, düşünce özgürlüğünü neden ve kimin için yasaklıyor? İşte, ‘devlet çıkarı’ deniyor. Aslında devlet çıkarı denilen, son tahlilde ‘mülk sahibi sınıfların’ çıkarından başka bir şey değildir.

    Eğer bu ülkede, bağnaz-köşeli resmi ideoloji, toplumun kendisi hakkında düşünme yeteneğini dumura uğratmasaydı, ifade özgürlüğü olsaydı, Türkiye bu günkü durumda olmaz, derin bir yolsuzluk [corruption] sarmalına hapsolmaz, ülkenin varı- yoğu bir avuç soyguncu çetesi tarafından yağmalanmaz, talan edilmez, Suriye’de bataklığa saplanmazdı… Tabii “Yüz yıllık bir Kürt sorunu” da olmazdı.

    Eski dilde, özgür tartışmanın önemini anlatmak için, “Barika-i hakikat, müsademe-i efkârdan doğar”, hakikatin ışığı, fikirlerin çarpışmasından meydana gelir” denmiştir. Şeylerin gerçeğine nüfûz etmenin yolu, tartışmadan, eleştiriden, sorgulamadan geçer. Şeyleri adıyla çağırmamak bir yalan söyleme yöntemidir…

    Asıl terör devlet terörüdür’ demek, ‘ateş yakar, şeker tatlıdır’ demek gibi bir ‘totolojidir’, malumu ilan etmektir. Devlet, şiddet kullanma tekeline sahip yegane aygıttır… Terör uygulamak için çok geniş imkânlara sahiptir. Zira, devlet, bidayette, zora, şiddete, baskıya dayanarak tesis edilmiştir ve zora, şiddete, tedhişe dayanarak da varlığını sürdürmüştür…

    Entelektüelin misyonu ve varlık nedeni şeyleri açık etmek, şeylerin gerçeğine nüfuz etmektir. Ben bir yazarım, akademisyenim, Özgür Üniversite’nin de başkanıyım. Benim adımın terör, terörist, terör örgütü propagandası…gibi kelimelerle birlikte anılması size mantıklı ve inandırıcı geliyor mu?

    Derin bir sosyal eşitsizlik ve skandal düzeyde adaletsizlikle malûl bu dünyada, bu sınıflı toplumlarda, her zaman gerçeği söylemenin bir bedeli vardır… Ve her zaman o bedeli ödemeye hazır olanlar da vardır ki, onlara da entelektüel deniyor.”

    Başkaya’nın savunmasının ardından kararını açıklayan mahkeme, Başkaya’nın beraat etmesine hükmetti. (Ankara/MA)

  • Yazar Fikret Başkaya’ya ceza istemi

    Yazar Fikret Başkaya’ya ceza istemi

    Kaleme aldığı bir yazı nedeniyle “örgüt propagandası yapmak” suçlamasıyla yargılandığı davada yazar Fikret Başkaya hakkında hapis cezası istendi.

    Yazar Fikret Başkaya hakkında kurucusu olduğu Özgür Üniversite’nin internet sitesinde 2016 yılında yayımlanan “Asıl Terör Devlet Terörüdür” başlıklı bir yazısı nedeniyle açılan dava duruşması Ankara 21’inci Ağır Ceza Mahkemesi’nde görüldü. Tutuksuz yargılanan yazar Başkaya, duruşma salonunda avukatlığını üstlenen İHD Eş Genel Başkanı Öztürk Türkdoğan ve Levent Kanat ile birlikte hazır bulundu.

    Yazar İsmail Beşikçi, yazar Temel Demirer, CHP Ankara Milletvekili Murat Emir, Ankara Düşünceye Özgürlük Platformu üyeleri ve Türk Tabipler Birliği (TTB) yöneticileri de Başkaya’ya destek için geldikleri adliyede duruşmayı takip etti.

    Kimlik tespiti yapılmasıyla başlayan duruşmada Başkaya ve avukatı Levent Kanat kovuşturmanın genişletilmesi yönünde talepleri olmadığını belirtti.

    Mahkeme heyetinin söz verdiği iddia makamı ise, esas hakkındaki mütalaasını açıkladı. Mütalaasında savcı, Başkaya’nın kaleme aldığı yazısı ile PKK’ye karşı verilen mücadeleyi “devlet terörü” olarak nitelendirip, PKK tarafından yapılan eylemleri teşvik edip, övdüğünü ileri sürdü.

    Mütalaasında “Toplanan delil ve yapılan yargılama neticesinde sanık Fikret Başkaya’nın özgürüniversite.org uzantılı sitede de yayımlanan yazısında devletimizin başta ülkemizin Güneydoğu Anadolu bölgesi olmak üzere son 40 yıldır PKK terör örgütüne karşı verdiği mücadeleyi devlet terör olarak nitelendirerek ve yine PKK tarafından yapılan öncü eylemleri teşvik ederek, terör örgütünün cebir şiddeti övdüğü sanığın üzerine atılı bulunan propaganda suçunu işlediği sabit olduğu, sanığın eylemine uyan 3713 sayılı TMK 7/2 ikinci cümle ve TCK 10’ununcu maddeleri gereğince cezalandırılmasına” talebinde bulunan savcı, yine “Türk milleti, Türkiye Cumhuriyeti devleti, devletin kurum ve kuruluşlarını aşağılayıcı imalardan bulunduğu” iddiasıyla Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulunulması talebinde de bulundu.
    Başkaya ve avukatları, sunulan mütalaaya karşı süre talebinde bulundu. Avukatlardan İHD Eş Genel Başkanı Öztürk Türkdoğan, bir sonraki celsede anayasaya aykırılık yönünde savunma yapacaklarını belirterek, bunun tutanağa geçirilmesi talebinde bulundu.

    Bir sonraki duruşma 22 Kasım saat 9.30’a ertelendi.

  • Bakur belgeseline verilen cezaya birçok kesimden tepki – VİDEO

    Bakur belgeseline verilen cezaya birçok kesimden tepki – VİDEO

    PİRHA – İnsan Hakları Derneği (İHD) Ankara Şubesi ile Ankara Aydın ve Sanatçı Girişimi, Bakur belgeseli yönetmenlerine verilen cezayla ilgili açıklama yaparak “Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve Anayasa Mahkemesi kararlarına da aykırı olan bu haksız cezalandırmaya karşı Çayan Demirel ve Ertuğrul Mavioğlu’nun yanındayız” dedi. 

    İHD Ankara Şubesi ile Ankara Aydın ve Sanatçı Girişimi, çözüm sürecinin devam ettiği 2013 yılında PKK kamplarını görüntüleyerek örgütün Türkiye dışına çekilme sürecini anlatan Bakur belgeseli yönetmenlerine verilen cezayı basın açıklamasıyla kınadı.

    Mülkiyeliler Birliği binasında yapılan açıklamaya çok sayıda akademisyen ve sanatçı da katıldı.

    İHD Ankara Şube Yöneticisi Nuray Çevirmen, Bakur isimli belgeselin Mayıs 2015’te Batman’da gösterilip iki yıl sonrasında ‘terör propagandası yapmak’ suçlamasıyla dava açıldığını ve Batman 2. Ağır ceza mahkemesi, söz konusu davayı, Çayan ve Mavioğlu’na verdiği 4 yıl 6’şar ay ceza ile karara bağladığını aktardı.

    Çevirmen, belgeselin henüz gösterime girmeden yönetmen Çayan Demirel’in kalp krizi geçirerek % 99 oranında sürekli engelli bir halde yaşamını sürdürmeye çalıştığını da ifade etti.

    “SANATSAL İFADE ÖZGÜRLÜĞÜNE YÖNELİK BİR MÜDAHALEDİR”

    Basına okunan metnin devamında şunlar dile getirildi:

    “Şiddeti teşvik etmeyen, terör eylemlerini haklı göstermeyen, konuyu eleştirel bir biçimde ele almaya ve ülkedeki barış ortamına katkı sağlamaya çalışan bir sanat eseri olan Bakur’un yönetmenlerine açılan bu dava sanatsal ifade özgürlüğüne yönelik bir müdahaledir.

    Sanatsal ifade özgürlüğü, sanatçının özgürce çalışması, eserini yaygınlaştırmasını ve bunun müdahaleye uğramamasını güvence altına alır. Keyfi olarak, farklı süreçlere göre değişim gösteren politik atmosferlere göre değiştirilemez ve ortadan kaldırılamaz bir güvencedir bu. Bugün ne yazık ki ülkenin en temel ve ağır sorunu olan Kürt sorununu bir yerinden kapsamına alan filmler gösterim şansı bulamamakta, fiilen engellenmekte ve sansüre tabi tutulmaktadır. Kürtçe müzik yapan sanatçıların konserleri iptal edilmekte, dahası, Kürtçe konuşan vatandaşlar kimi zaman sadece bu nedenle linç girişimlerine maruz kalmaktadır.

    Özcesi, sanat eserlerinin suç unsuru kabul edilmesi temel insan haklarına ve hukuka aykırıdır. Sanatsal ifade özgürlüğünü ihlal eden bu haksız ve hukuka aykırı cezai müeyyidenin tüm sonuçlarıyla birlikte bir an önce ortadan kaldırılmasını, genel olarak düşünce ve ifade özgürlüğü üzerindeki engellemelere son verilmesini talep ediyoruz. Yorum, haber, sanat, müzik ve film yapma hakkımız kadar, sanat ve sinema ürününe özgürce erişim hakkımız da kutsaldır. Dokunulamaz.”

    “KİMSE BİZDEN PABUÇ BIRAKACAĞIMIZI BEKLEMESİN”

    Okunan basın açıklaması sonrası söz alan Akademisyen Fikret Başkaya, “Mülk sahibi sınıflar ve devlet, fikirlerin sonuçları olduğunu ve düşüncelerin kitlelere mal olduğunda maddi bir güç oluşturduğunu biliyor. Dolayısıyla civciv yumurtadayken ezmek üzere harekete geçiyor” diyerek sözlerini şöyle sürdürdü:

    “İşte yasaklar, sansür bu amaçla gündeme geliyor. Fakat sansürün asıl amacı cezayı alan şahıstan ziyade bir otosansür yaratmaktır. Dolayısıyla insanlar, ‘yazarsam, çekersem, çizersem başıma iş gelir mi?’ diye düşünüyor. Bugün yapılanlar da insanlara bunu düşündürmek için aslında. Fakat bunlar gerçeği söyleyecekler için asla caydırıcı olamaz. Kimse bizden pabuç bırakacağımızı beklemesin, asla öyle bir şey yapmayacağız. Ertuğrul Mavioğlu ile Çayan Demirel dostlarımız yalnız değildir.”

    Konuşmacılar arasında yer alan İsmail Beşikçi ise “Amerika’da Noam Chomsky, ülke yönetimini en ciddi eleştiren kişidir. Başkanı, kongreyi, senatörü eleştirir. Yani yönetimi her yerde eleştirir ama bu eleştirilerinden dolayı asla ceza almaz. Çünkü demokrasinin gereği budur” yorumunu yaptı.

    Barış Akademisyenlerinden KHK ile ihraç edilen Prof Nejla Kurul ise “Bugünkü kötücül ortam üniversiteler kadar her kurumu etkisi altına aldı. Şu veya bu biçimde kitaba, kaleme, klavyelere sarılan insanlar, böyle bir yaşamı red edeceklerini düşünüyorum. Çünkü insan olmak demek; kendilerine verilmiş olan yetenek, bilgi ve becerilerini en güzel şekilde açığa vurmak demektir. Kürt meselesi Türkiye’nin yakıcı sorunu. Belgeselin çekildiği dönemlerde bir barış dönemi söz konusuydu. Ayrıca Bakur hiçbir şekilde şiddet içermeyen bir çalışma” dedi.

    PİRHA / ANKARA

     

     

  • ‘Devlet yeniden inşa ediliyor’-VİDEO

    ‘Devlet yeniden inşa ediliyor’-VİDEO

    PİRHA-Evrensel Hak ve Özgürlükler Derneği’nin düzenlediği “Anayasa demokratik temsiliyetin önünde engel midir?” konulu panelde konuşan KHK ile ihraç edilen Barış Akademisyeni Prof. Dr. Nejla Kurul, devletin yeniden inşa edildiğini vurguladı.

    Evrensel İnsan Hak ve Özgürlükler Derneği Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Keçiören Cemevi’nde “Anayasa demokratik temsiliyetin önünde engel midir?” konulu panel düzenledi. Moderatörlüğünü Eğitim-Sen Ankara 3 Nolu Şube Başkanı Fevzi Yılmaz’ın yaptığı panele, Avukat Cemalettin Güler, Araştırmacı-Yazar Fikret Başkaya, Araştırmacı-Yazar ve PSAKD’nin önceki genel başkanlarından Kemal Bülbül, KHK ile ihraç edilen Barış Akademisyeni Prof. Dr. Nejla Kurul, 24. dönem HDP Milletvekili Nazmi Gür konuşmacı olarak katıldı.

    Açılış konuşmasını yapan moderatör Fevzi Yılmaz, Türkiye’de gündemin çok hızlı değiştirildiğini vurguladı.

    “DİL AYRIMI YAPMAK NE DEMEK?”

    İlk olarak konuşan Avukat Cemalettin Güler, dil, din, ırk ve mezhep ayrımı yapmanın suç olduğunu belirterek şöyle konuştu:

    “Aslında kanun metni çok net.  Diyor ki Aleviler Alevilik yapmayın, Sünnilik yapmak serbest. Dil ayrımı yapmak ne demek? Bir Allahın kulu bunun ne olduğunu söyleyebilir mi bana. Eğer Bitlis’in Adilcevaz ilçesine gider İngilizce seçim propagandası yaparsanız suç mudur, değil midir? Buraya göre suç. Peki, Bitlis’in Adilcevaz ilçesinde Kürtçe seçim propagandası yapmak suç mu, Türkçe yapmak suç mu? Hangi dilin suç, hangi dilin suç olmadığına kim karar veriyor, niye karar veriyor, hangi ölçüde karar veriyor? Şimdi dağ Türkçesiyle propaganda olacak mı olmayacak mı buna karar vermesi gerekiyor. Esas olan bu kanun metninde yazmayan ama gerçekleri dil, din, mezhep ayrımcılığının ne anlama geldiğinin söylenmesi. Sünnilik serbest mi bu ülkede o zaman Sünni olduğunuzu söyleyemezsiniz ya da cami önünde, kilise önünde, havra önünde siyasi açıklama yapamazsınız. Yaparsanız cemevi önünde yapılan siyasi açıklamayı ayıplayamazsınız.”

    “TEMSİLİ DEMOKRASİ”

    Türkiye’de Cumhuriyetin kuruluşundan 1945-46 yıllarına kadar tek parti diktatörlüğünün olduğunu hatırlatan Araştırmacı-Yazar Fikret Başkaya, “1946’da dünyanın manzarası değişti. Bir tarafta Komünist blok bir tarafta hür dünya denilen Türkiye o zaman hür dünya safında yerini aldı. Dediler ki çok parti sistemine geçelim, Toplumun gazını alacak bir şeyler yapmak gerekiyordu. CHP bölündü onun içerisinden DP çıktı. Demokrasi deniyor, temsili demokrasi ama sosyalistlerin parti kurması yasak, dernek kurması yasak, Kürtlerin parti kurması yasak, ama çok partili dönem. İki parti var. İkili yapı var Türkiye’de. Bir tanesi asıl devlet partisi var. Bir de görünenler var. Mesela kritik zamanlarda devlet partisi devreye girer aracın rotası ne tarafa çevrilmesi gerekiyorsa o yöne çevirir.” şeklinde konuştu.

    “1980 DARBESİYLE BİRLİKTE GERİCİLİĞİN İVMESİ ARTTI”

    1960, 1971 ve 1980 darbelerini hatırlatan Başkaya, bu darbelerin demokratik bir açılımı engellemek için yapıldığını kaydetti. Şu anda Türkiye’de komprador bir rejim olduğunu vurgulayan Başkaya, bu komprador rejimin arkasında 1952 yılında Türkiye’nin NATO’ya üye olmasının yer aldığını belirtti. Başkaya, sözlerini şöyle sürdürdü:

    “NATO başkomutanı Amerikalı olan bir saldırı paktı. Siz ona üye olduğunuz andan itibaren iç ve dış politikada yeteneğinizi kaybediyorsunuz. Birinci kırılma noktası bu. Bu duruma nasıl gelindi, bunun arkasında iki neden var. Türkiye aslında adı konmamış bir Amerikan uydusu. 1980 yılında 24 Ocak kararlarıyla Türkiye’nin rotası iki defa değiştirildi. 24 Ocak kararlarıyla Türkiye’nin ekonomisinin dışarıya dünya bankası, dünya ticaret örgütü, İMF, Emperyalist egemenlik için dizayn ettiği kurumlara havale edildi. Bu halk düşmanı rejimin normal minimum hukuk ve demokrasi koşularında uygulanma şansı yoktu. Onun için 24 Ocak kararlarından sekiz ay sonra 12 Eylül 1980’dede NATO’cu Kemalist ordu duruma müdahale etti solun önünü kesti, solu ezdi. Dinci gericiliğin önünü sonuna kadar açtı. Türkiye NATO’ya girdiği anda dinci gericiliğin önü açıldı ve dinciler Avrupa’da kültür dernekleri kurmak için 45 milyar dolar para harcadı. Sadece Avrupa’da başka yerde değil. 1950’de başlayan gericiliğin 1980 askeri darbesi ile birlikle ivmesi artı.”

    “ANAYASA DEMOKRATİK SİYASETİN ÖNÜNDE ENGELDİR”

    Başkaya’nın arkasından söz alan araştırmacı-yazar Kemal Bülbül de anayasanın demokratik siyasetin önünde engel olduğunu söyleyerek nedenini şöyle açıkladı:

    “Türkiye’de yaklaşık 140 yıldır anayasa ile yönetiliyor. 1876 Kanuni-Esasi Türkiye topraklarında gerçekleştirilmiş. Anayasa olarak ele aldığımızda Anayasa olarak ele aldığımızda 1908-1921-1924-1960-1970-1982 anayasası 82’den bugüne yapılan çeşitli kimi değişiklikler, 2010 yılında yapılan evet hayır referandumu ve son olarak devlet başkanlığı için yapılan değişikliklerin hiçbir tanesine ne halk, ne sivil toplum, ne demokratik kurum ve kuruluşlar katılmamıştır, katılamamıştır, katılmasının önüne de engel konulmuştur. Oysa anayasa bir toplumsal sözleşme olarak değerlendirilir. Ne demek toplumsal sözleşme karşıda bir devlet var. Bu devletle yurttaşlar, yurttaşlarla yurttaşlar, sosyal gruplarla, sosyal gruplar, inanç kurumları ile inanç kurumları bu sitemde nasıl yaşayacaklarına dair bir mutabakat yapacaklar. Bunu adı sosyal sözleşme fakat anayasa yapılırken hiçbir kimlik, hiçbir kültür, katılım gösteremez sadece devletin işaret ettiği ırkçılaştırdığı, gericileştirdiği ve kışkırttığı en kahraman kimlik dışında hiçbir kimliğin söz hakkı da olmaz, eleştiri hakkı da olmaz, katılım hakkı da olmaz.”

    Bülbül, bir anayasa yapılırken tüm toplumsal kesimlerin, emek örgütlerinin, demokratik kurum ve kuruluşların, bireylerin, yurttaşların katılımıyla yapılması gerektiğini de vurguladı.

    “DEVLET YENİDEN İNŞA EDİLİYOR”

    KHK ile ihraç edilen Barış Akademisyeni Prof. Dr. Nejla Kurul ise eski anayasanın da şimdi çıkarılmaya çalışılan anayasanın da çoğulcu bir anayasa olmadığına dikkat çekti. Kurul şunları belirtti:

    “Devlet şimdi yeni rejim inşası diyor. Devlet yeniden inşa ediliyor bunu gözlemleyebiliyoruz. Devlet şu anda daha erkek egemen, kadınları yok sayıyor, devlet şu anda emek düşmanı. Diyor ki ‘OHAL’i işçi grevlerini engellemek için kullandık’. Devlette büyük değişim var. Eğer yurttaşlık eski yurttaşlık olarak kalırsa şayet sadece uzaktan izleyen ‘Ne yapalım toplumun büyük bir çoğunluğu bu kararı verdi’ diyen bir halk var. Devlet zaten görmüyor, toplumun büyük bir kesimini Alevileri yok sayıyor, Kürtleri yok sayıyor, kadını azarlıyor, küçültüyor, evin içine hapsediyor. ‘Sen o alanda dur erkekte o evi yönetsin’ diyor. Evden çıkınca da erkeğin de iradesini al elinden, gelişim potansiyelini al elinden. Erkeği de eziyor. Fakat ona evin içerisinde küçük bir alan yaratıyor. Dolayısıyla bizi şu anda doğrudan temsil eden bir aygıt yok. Bu yeni rejim tarafından toplumu uzun zamandır dışarıda bırakıldığı, ötekileştirildiği kesimler daha da keskin çizgilerle toplumun mahzeninin içine itilmeye mahkum olarak bırakılıyor. Kapitalizm zaten eşitsizleştirici bir süreç, giderek dikleşmiş durumda. Toplumun en alt katmanlarına itilmiş olan bizler haksız, hukuksuz bir şekilde işten atılmışlar, görevlerinden alınmış insanlar ve büyük bir kısmını da korkuyla sindirilmiş durumda.”

    “HALKLARI BÖLEN TEMEL DEĞİŞİKLİKLER VAR”

    24. dönem HDP Milletvekili Nazmi Gür ise, Osmanlı bekası denilen yeni bir devletin, yeni Cumhuriyetin kuruluyor olduğunu ifade etti. Cumhuriyetin kurucu babası İttihat ve Terakki anlayışı ilk Türk anayasasından bu yana tekliği, milliyetçiliği, tek devlet olma, tek ulus olma, tek dil olmayı dayattığını söyleyen Gür, o günden bu yana hiç bir şeyin değişmediğini halkların yok sayıldıklarını ve halklara asimilasyonun dayatıldığını belirtti. Türkiye’de halkları bölen temel değişiklikler olduğunu kaydeden Gür, sözlerini şöyle sürdürdü:

    “Ortadoğuda kurgulanan Sykes-Picot düzeni yaklaşımıyla Kürtleri, Arapları kısmen Türkleri, Türkmenleri 4 egemen devlet tarafından paylaştırıldığı bir düzenden söz ediyorum. Bir de Lozan’a bakmak gerekir. Sykes-Picot ile halklar parçalanmıştı. Kürtlerin, 4 parçada, hiçbir parçada çoğunluğu sağlayamayacak bir şekilde bölünmesi ve Kürtlerle birlikte yaşayan birçok halkı örneğin Süryani halkını yine o sınırlar içerisinde Kürtlerle, Türklerle birlikte yaşayan Arapları yine inançsal olarak bu topraklara ait olan ve inançları büyüten Alevileri, Nusayrileri parçalayan bu düzen maalesef halklar açısından bizler açısından çözümleyici olmamıştır. Tam tersi ret ve inkar politikalarıyla sorunların daha da ağırlaşmasına ve günümüze kadar taşınmasında sebep olmuştur.”

    Cebrail ARSLAN/ANKARA

  • Fikret Başkaya serbest bırakıldı

    Fikret Başkaya serbest bırakıldı

    Akademisyen- yazar Fikret Başkaya sabah saatlerinde Ankara Batıkent’teki evinde gözaltına alınmıştı. Yazarın 1991 yılında kaleme aldığı bir yazısı nedeniyle hakkında ‘silahlı terör örgütüne üye olmak’ suçlamasıyla soruşturma başlatılan Başkaya, Emniyet’teki ifadesinin ardından serbest bırakıldı.

    Fikret Başkaya, bu sabah erken saatlerinde evinden gözaltına alınarak, Emniyet Müdürlüğü’ne götürüldü. Üç gün önce evine gelen karakol polisi nedeniyle avukatını emniyete gönderen ancak bilgi alamayan 77 yaşındaki Başkaya’nın bu şekilde gözaltına alınması tepkilere neden oldu.

    Polis, Fikret Başkaya’nın Batıkent’teki evinde de arama yaptı. Başkaya’nın 1991 yılında yazdığı ‘Paradigmanın İflası’ ve iki kitabıyla birlikte laptopuna, masa üstü bilgisayarına ve cep telefonuna polis tarafından el konuldu.

    ‘Asıl terör, devlet terörüdür’ başlıklı yazısı nedeniyle hakkında ‘silahlı terör örgütüne üye olmak’ suçlamasıyla soruşturma başlatıldığı öğrenilen Başkaya, Emniyet’teki ifadesinin ardından sağlık kontrolünden geçirilerek serbest bırakıldı.

    FİKRET BAŞKAYA KİMDİR?

    1940 Denizli doğumlu Fikret Başkaya, lise eğitimini İzmir Atatürk Lisesi’nde aldı. Daha sonra Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi iktisat ve maliye bölümlerini bitirdi. Paris ve Poitiers üniversitelerinde doktora öğrenimini tamamladı. Yurt dışında bulunduğu süre boyunca; azgelişmişlik, emperyalizm ve kapitalizmden sosyalizme geçiş sorunları üzerine birçok araştırma yaptı.

    Abant İzzet Baysal Üniversitesi iktisat bölümü öğretim üyesi iken Paradigmanın İflası adlı kitabından ötürü Terörle Mücadele Yasası’na muhalefetten 20 ay hapis cezasına çarptırıldı. Haymana Kapalı Cezaevi’nde yattı. 2004’te, 1994 yılında Gündem gazetesinde yayımlanan ve hiçbir adli işleme konu olmayan makalelerine “Akıntıya Karşı Yazılar” adlı kitabında yer veren Doç. Dr. Fikret Başkaya’nın, “devletin manevi şahsiyetine hakaret ettiği” gerekçesiyle 3 yıl hapsi istendi. Ankara 2. Asliye Ceza Mahkemesi’nde görülen davada Başkaya’nın ‘eleştiri sınırları içinde kaldığı’na hükmedilerek hakkında beraat kararı verildi (2005). 2006 yılında Kültür ve Turizm Bakanlığı, Başkaya’nın ‘Paradigmanın İflası’ adlı kitabına sesli kitap projesinde yer verdi.
    Başkaya, 2007’den bu yana kurucusu olduğu Özgür Üniversite’de ders veriyor.

    İlgili haber: Yazar Fikret Başkaya gözaltına alındı

     

  • Yazar Fikret Başkaya gözaltına alındı

    Yazar Fikret Başkaya gözaltına alındı

    PİRHA- Yazar Fikret Başkaya, Ankara’daki evine sabah yapılan baskınla gözaltına alındı. Başkaya’nın yanı sıra aralarında HDP yöneticilerinin olduğu bazı kişilerin de gözaltına alındığı ve dosyada gizlilik kararı olduğu belirtiliyor.

    İktisatçı- Yazar Doç. Dr. Fikret Başkaya’nın, Ankara’daki evine sabah saatlerinde baskın yapıldı. 77 yaşında olan Başkaya, evdeki aramanın ardından gözaltına alındı. Başkaya’nın neden gözaltına alındığı henüz öğrenilemedi. Başkaya’nın yanı sıra aralarında HDP yöneticilerinin olduğu bazı kişiler de gözaltına alındı.

    CHP milletvekili Barış Yarkadaş da Başkaya’nın gözaltına alındığını sosyal medya hesabından duyurdu.

    Yarkadaş, Başkaya’nın evinde arama yapan polislerin,‘Paradigmanın İflası’ adlı kitap ile evdeki cep telefonunu da tutanakla götürdüğünü, Başkaya’nın gözaltına alınmasına sebep olan dosya kapsamında 20 kişi hakkında daha gözaltı kararı olduğunun söylendiğini aktardı.

    Başkaya, 2007’den bu yana kurucusu olduğu Özgür Üniversite’de ders veriyor.

    (HABER MERKEZİ)