Etiket: genel merkezi

  • İHD’den çocuklara dönük tecavüz tepkisi: Failler gücünü cezasızlıktan alıyor-VİDEO

    İHD’den çocuklara dönük tecavüz tepkisi: Failler gücünü cezasızlıktan alıyor-VİDEO

    PİRHA- İHD Merkezi Çocuk Hakları Komisyonu, Zonguldak’ta 2 yaşındaki bir çocuğun 25 yaşındaki bir erkek tarafından cinsel istismara maruz kalarak yaşamını yitirmesine ilişkin dernek binasında basın toplantısı düzenledi. İHD Çocuk Hakları Komisyonu üyesi Sevinç Koçak, “Failler cezasızlıktan, siyasal iktidarın söylem ve eylemlerinden güç alıyor” dedi.

    .Açıklama yapan İHD Çocuk Hakları Komisyonu üyesi Sevinç Koçak, çocuk istismarı vakalarını büyük bir öfke ve endişeyle takip ettiklerini belirterek, “Yıllardır ısrarla, bu vakaların münferit olmadığını söylüyoruz. 20 yılda 4,5 kat artış gösteren bir suçun münferit olduğunu söylemek, üzerini örtmekten başka bir anlam taşımıyor. Çocuk istismarının yükselmesinde; etkin yargılama yapılmaması, failin kim olduğunun yargılamaya etki etmesi, koruyucu ve önleyici politikaların eksikliği büyük rol oynuyor. Çok sayıda davada da somut olarak gördük ki failler cezasızlıktan, siyasal iktidarın söylem ve eylemlerinden güç alıyor” dedi.

    “FAİLLERİN GÜCÜ ALDIĞI YER BELLİ”

    Devletin, çocukların insan haklarını tanımak, ihlal etmemek, korumak ve gereğini yerine getirmekle yükümlü olduğunun altını çizen Koçak, “Yasalarını, uygulamalarını, fiillerini yani her türlü politikasını çocuğun yüksek yararı ilkesine göre yapmak zorundadır. Ancak Türkiye’de çocuğun değil, kurumların, kişilerin ‘itibarı’ ve ‘üstün yararı’ ön planda tutuluyor. Kamuoyunun da takip ettiği en bilinen çocuk istismarı davalarının süreçlerine, sonuçlarına ve politik sorumluluğu olanların söylemlerine bakmak, faillerin gücünü nerden aldığını, istismar oranların neden ve nasıl yükseldiğini net olarak gösteriyor.

    “İSTANBUL SÖZLEŞMESİ’NE GERİ DÖNÜLSÜN”

    Koçak, çocuğa yönelik cinsel istismarın önlenebilmesi için talepleri şu şekilde sıraladı:

    “* Cinsel istismar fiilinin ortaya çıkması durumunda etkin soruşturma ve cezai yaptırım süreci hızlı bir biçimde işletilmeli ve kısa sürede sonuçlandırılmalıdır. Faillerin, kurumların ‘itibarı’ değil, ‘ama’sız ‘fakat’sız çocuğun üstün yararı gözetilmelidir.

    * İstismara maruz bırakılan çocukların psikososyal destek sürecini de içeren acil ve etkili sağlık tedbirleri alınmalıdır.

    * Cinsel istismar fiili ortaya çıkmadan önce etkin koruyucu, önleyici politikalar üretilmeli ve bu politikaların yaygın uygulanabilmesi için gerekli mekanizmalar acilen oluşturulmalıdır.

    * Çocukların doğrudan ulaşabilecekleri şikâyet/başvuru mekanizmaları yerel ve yaygın olarak yaratılmalı, bu mekanizmaları nasıl kullanabilecekleri konusunda çocuklar bilgilendirilmelidir.

    * Çocukları güçlendirmek için cinsel sağlık ve bedensel söz hakkı eğitimleri verilmelidir.  Bu eğitimleri oluşturacak olan kurullar, bağımsız uzmanlar ve çocuk hakları savunucuları ile birlikte çalışmalıdır.

    * Çocuklarla ilgili alanlarda çalışan meslek gruplarına (öğretmen, polis, hâkim, sağlık personeli…) personeller, tüm yetişkinler düzenli olarak çocuk odaklı yaklaşım, çocukların bedensel söz hakkı eğitimleri verilmeli ve bu eğitimler periyodik olarak tekrarlanmalıdır.

    * Çocuklar için önemli bir koruyucu/önleyici belge olan İstanbul Sözleşmesi’ne acilen geri dönülmelidir.”

    PİRHA/ANKARA

  • ‘İnsan hakları mücadelesi yürüten arkadaşlarımız serbest bırakılsın’

    ‘İnsan hakları mücadelesi yürüten arkadaşlarımız serbest bırakılsın’

    PİRHA – İHD Genel Merkezi, 6 Ekim 2020 günü sabah saatlerinde evlerinden gözaltına alınan İHD Ağrı Şube Başkanı Atilla Özbey ve yönetici Emin Yıldız ile ilgili basın metni yayınlayarak, “İnsan hakları faaliyetleri yürüten yöneticilerimizin bir an önce serbest bırakılmalarını talep ediyoruz” denildi. 

    İnsan Hakları Derneği (İHD) Genel Merkezi, 6 Ekim 2020 günü sabah saatlerinde gözaltına alınan İnsan Hakları Derneği Ağrı Şube Başkanı Atilla Özbey ve İHD Ağrı Şube Yöneticisi Emin Yıldız ile ilgili basın metni yayınladı.

    “İNSAN HAKLARI FAALİYETLERİ YÜRÜTEN YÖNETİCİLERİMİZ BİR AN ÖNCE SERBEST BIRAKILSIN”

    İHD Genel Merkezi tarafından yapılan açıklamada şunlar kaydedildi:

    “Alınan bilgilere göre yöneticilerimizin özelikle 2013 yılından beri yaptıkları basın açıklamaları, katıldıkları gösteriler ve toplantılar suçlama konusu yapılmıştır. Anayasa 34. Maddesi’ne göre silahsız ve saldırısız toplantı ve gösteri yapmak en temel insan hakkıdır. AİHS 11. Madde’ye göre de örgütlenmek ve toplanmak temel haklardandır. Neredeyse her gün Türkiye’nin her yerinde, yasal ve meşru faaliyetlerin suçmuş gibi gösterilerek polis operasyonları yapılması otoriter iktidarın yargı yolu ile baskı politikasını kesintisiz olarak sürdürdüğünü göstermektedir. Bunun yansıra Türkiye’nin BM İnsan Hakları Savunucularının Korunması Bildirgesi’ne uymadığı son Ağrı operasyonu ile iyice ortaya çıkmıştır. Ulusal ve uluslararası kamuoyunu duyarlılığa davet ediyor, insan hakları faaliyetleri yürüten yöneticilerimizin bir an önce serbest bırakılmalarını talep ediyoruz.”

    PİRHA/ANKARA

     

  • İHD Genel Merkezi: Asılsız ithamlarından dolayı Yeni Asır Gazetesini kınıyoruz

    İHD Genel Merkezi: Asılsız ithamlarından dolayı Yeni Asır Gazetesini kınıyoruz

    PİRHA-İnsan Hakları Derneği (İHD) Genel Merkezi, Yeni Asır Gazetesinin MYK üyesi Eğe Bölge Temsilcisi olan Mehmet Aker hakkında yazmış olduğu asılsız habere ilişkin, bir kınama yazısı açıklandı.

    İnsan Hakları Derneği (İHD) Genel Merkezi, Yeni Asır Gazetesinin MYK üyesi Eğe Bölge Temsilcisi olan Mehmet Aker hakkında yazmış olduğu asılsız habere ilişkin, bir kınama yazısı açıklandı.

    Açıklamada; “2014 yılında Suriye’nin kuzeyine yönelik saldırıları ilerlemiş ve Kobane kenti kuşatma altına alınmıştı, İHD ve diğer demokratik kitle örgütleri ile birlikte Kobane’ye geçiş için Başbakan yardımcılığı ofisine bilgi verilmiştir. Yeni Asır Gazetesinin yalan ve tamamen dezenformasyon amaçlı  haberini kınıyoruz. Arkadaşımızın, can ve mal güvenliği tehlikededir. Yeni Asır gazetesinin bu açıklamamızı yayınlamasını, aksi halde bu gazetenin protesto edilerek okunmaması gerektiğini de kamuoyunun takdirine sunarız” denildi.

    YALAN HABERLE KARALAMA YAPILMIŞTIR

    İzmir’de yayın yapan, Yeni Asır gazetesinin 20 Ağustos 2020 tarihli sayısında “Terör Kampından Büyükşehir Kadrosuna” başlıklı haberin tamamen çarpıtılarak yalan bir haber yapıldığı belirtilen açıklamada, “Bu haberde derneğimiz MYK üyesi ve Ege Bölge Temsilci Mehmet Aker hedef gösterilmiş, bu yalan haber üzerinden İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Sayın Soyer yıpratılmak istenmiştir” ifadeleri kullanıldı.

    “KOBANE’YE GEÇİŞ BAŞBAKAN YARDIMCILIĞI OFİSİNE BİLDİRİLMİŞTİR”

    Açıklamanın devamında şu lar kaydedildi:

    “Hatırlanacağı gibi, DAİŞ/IŞİD isimli cihatçı çete yapılanmasının 2014 yılında Suriye’nin kuzeyine yönelik saldırıları ilerlemiş ve Kobane kenti kuşatma altına alınmıştı. O dönem, hükümetin izni ile Irak’ın kuzeyindeki bölge yönetimine bağlı peşmergelerin Türkiye üzerinden Kobane kentine geçişine izin verilmiş ve Suriye’de oluşturulan koalisyon güçleri PYD’ye bağlı silahlı birliklere yardım ederek, Kobane kentinin kurtarılmasına önemli katkılar sunmuştu. Kobane kenti IŞİD kuşatması altında iken 25 Eylül 2014 tarihinde Türkiye’deki insan hakları örgütleri olan İHD, TİHV, Uluslararası Af Örgütü, Helsinki Yurttaşlar Derneği ve Mazlum-Der temsilcilerinden oluşan bir heyet Suruç ilçesine gitmiş ve sınır geçiş noktasından Kobane’ye geçerek temaslarda bulunmuş ve hemen geri dönmüştür. IŞİD kuşatması kırılıp kent özgürlüğüne kavuştuktan sonra 6 Şubat 2015 tarihinde İHD ve TİHV heyeti Suruç ve Kobane’ye gitmeye karar vermiştir. Bu ziyaretten önce heyetin Kobane’ye geçme isteği Başbakan Yardımcılığı Ofisi’ne yazılı olarak bildirilmiş ve 6 Şubat 2015 günü için Suruç Kaymakamı Abdullah Çiftçi’den randevu alınmıştır. 6 Şubat günü Suruç ilçesine gidilmiştir, Kaymakam Sayın Çiftçi ile görüşülmüş ve Sayın Çiftçi refakatinde Suruç’taki AFAD kampı ziyaret edilmiştir. Daha sonra Suruç Belediyesi ziyaret edilmiş ve akabinde Suruç Kaymakamının izni ile Mürşitpınar sınır geçiş noktasından Kobane’ye geçiş yapılmıştır. Kobane yönetimi Eş Başkanı Enver Müslim ile görüşme yapılmış ve kentin savaştan çıkmış hali gezilmiştir. Aynı gün heyet Suruç’a geri dönmüş ve bu ziyaretin raporu Suruç/Kobane Raporu adıyla 19 Şubat 2015 tarihinde İHD/TİHV tarafından kamuoyuyla paylaşılmıştır.

    ARKADAŞIMIZIN CAN VE MAL GÜVENLİĞİ TEHLİKEYE ATILMIŞTIR

    Yukarıda belirttiğimiz ziyaret kapsamında heyetimiz içerisinde o dönem MYK üyemiz olan ve halen de Ege Bölge Temsilciliğimizi yürüten Mehmet Aker de bulunmaktaydı. Yeni Asır gazetesinin tamamen dezenformasyon amaçlı bugünkü yayını korkunçtur ve arkadaşımızın can ve mal güvenliğini tehlikeye atan bir içeriğe sahiptir. Yeni Asır gazetesini bu yalan haberi nedeniyle kınıyoruz ve arkadaşımızın yanında olduğumuzu belirtiyor, gerekli yasal yollara da başvuracağımızı ifade ediyoruz.Yeni Asır gazetesinin bu tip yalan haberler üzerinden İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Sayın Soyer’i yıpratmasının maksatlı olduğunu, gazetenin bu tarz yayının çeşitli yasadışı yapılanmaların amacına hizmet etmekten öteye gitmeyeceğini, İzmir’de herkesin beğenisini kazanmış bir belediye başkanın bu şekilde yalan haberlere dayalı olarak yıpratılamayacağını belirtmek isteriz.” PİRHA/ANKARA

     

     

  • İHD: Türkiye’nin yeni bir barış sürecinin inşasına ihtiyacı var-VİDEO

    İHD: Türkiye’nin yeni bir barış sürecinin inşasına ihtiyacı var-VİDEO

    PİRHA-İHD Eş Genel Başkanı Öztürk Türkdoğan, 2013 yılında başlayıp 2015 yılında sona eren “Barış ve Çözüm Süreci”nin, Türkiye’ye her açıdan nefes aldırdığına ve halkın büyük çoğunluğunun desteklediğini belirterek, Türkiye’nin yeni bir barış sürecinin inşasına ihtiyacı olduğunu söyledi.

    İnsan Hakları Derneği (İHD) Genel Merkezinde barış ve çözüm süreci sonrası silahlı çatışmaların başlamasının beşinci yılı değerlendirmesi basın toplantısı gerçekleştirildi. Basın toplantısına İHD Genel Sekreteri Osman İşçi, MYK üyesi Nuray Çevirmen’in katıldı. MYK adına basın açıklaması metnini Eş Genel Başkan Öztürk Türdoğan okudu.

    “28 ŞUBAT 2015 TARİHİNİN TARİHSEL BİR ÖNEMİ VE ANLAMI VARDIR”

    2013 yılında başlayıp 2015 yılında sona eren “Barış ve Çözüm Süreci”nin, Türkiye’ye her açıdan nefes aldırdığına ve halkın büyük çoğunluğunun desteklediğine dikkat çeken Türkdoğan, şunları ifade etti:

    “Esasen 28 Şubat 2015 tarihinin Osmanlı’nın devamı olan Türkiye Cumhuriyeti tarihi bakımından ve Kürt halkı bakımından tarihsel bir önemi ve anlamı vardır. 5 Nisan 2015 tarihinde İmralı Heyeti olarak tanımlanan heyetin İmralı Adası’nda Abdullah Öcalan ile son kez görüşmesi ve aynı gün İç Güvenlik Paketi diye tanımlanan yasanın yürürlüğe girmesi ile Türkiye kısa süreli demokratikleşme dönemini kapatıp yeniden otoriterleşmeye giden döneme adım atmıştır. Bütün bu olumsuz gelişmelere rağmen 7 Haziran 2015 genel seçim sonuçları ile Türkiye halkları barış ve demokrasiden yana çok net tutum almıştır. Ancak bu tutumun gereğini Ak Parti ve HDP yerine getirememiştir. Ak Parti iktidarda kalma uğruna milliyetçi ve resmi ideolojiyi savunan devletçi kesimlerle fiili bir ittifak kurmuş ve seçim sonuçlarını tanımayarak Türkiye’yi 1 Kasım 2015 tekrar seçim sürecine götüren oldukça karanlık ve kanlı bir süreci başlatmıştır.”

    Son beş yılda yaşananlarla ilgili sayısız rapor açıkladıklarını belirten Türkdoğan, süreç içerisinde yaşanan sokağa çıkma yasaklarından, bombalı saldırılara, dokunulmazlıkların kaldırılmasından, ilan edilen OHAL’e kadar bazı olayları ve ağır insan hakkı ihlallerini hatırlattı.

    “BİR AN ÖNCE ÇATIŞMASIZLIK ORTAMI SAĞLANMALIDIR”

    Son 5 yılda gerçekleşen ihlallerin orta büyüklükte bir savaşta meydana gelebilecek nitelikte olduğunu vurgulayan Türkdoğan, şunları söyledi:

    “Devam eden silahlı çatışma ve savaş halinin sona ermesi ve yeniden bir barış sürecinin inşa edilmesinin zorunlu olduğunu belirtmek istiyoruz. Bunun için öncelikle atılacak adımların siyasi iktidarın Kürt Sorunu’nun varlığını kabul ederek en az cumhuriyetle yaşıt bu sorunun çözümünün demokratik ve barışçıl yollarla olacağını kabul etmesi ve buna uygun bir siyasi irade oluşturması gerekmektedir. Devam eden silahlı çatışma ve savaş halinin 5 yıl gibi uzun bir sürede nihai olarak sonuca bağlanmadığı ve bağlanamayacağının anlaşılması gerekmektedir. Dolayısıyla bir an önce çatışmasızlık ortamının sağlanması gerekmektedir. Bu konuda herkes üzerine düşen sorumluluğu yerine getirmelidir.

    “TÜRKİYE’NİN YENİ BİR BARIŞ SÜRECİNİN İNŞASINA İHTİYACI VARDIR”

    Halen İmralı Hapishanesi’nde tecrit altında tutulan Abdullah Öcalan üzerindeki tecridin sona erdirilmesi ve yasal haklarının kullandırılarak avukatları, ailesi ve talep eden heyetlerle görüştürülmesinin sağlanması gerekmektedir. Kürt Sorunu’nu TBMM nezdinde siyasi muhatabı HDP’dir. HDP’nin dışlanmasına dayalı siyasetin terk edilerek iktidarın HDP ile yapıcı bir diyaloğa girmesi sağlanmalıdır. Hapishanelerde tutulan başta Kürt siyasetçiler olmak üzere seçilmişlerin ve diğer tüm siyasi mahpusların en kısa sürede salıverilmesi sağlanmalıdır. Siyasi iktidarın seçilmiş belediye eş-başkanlarını görevden alıp yerlerine kayyım atama uygulamasına son vererek, tüm seçilmişlerin görevlerine iadesi sağlanmalıdır. Türkiye’nin diğer ülkelerde olduğu gibi Kürt Sorunu’nu çözmek için gerçek bir çatışma çözüm sürecine girmesi gerekmektedir. İnsan hakları savunucuları için barış hakkını savunmak bir haktır, bizler barış hakkını savunmaya ve barışın Türkiye’nin en önemli ve öncelikli talebi olduğunu haykırmaya devam edeceğiz. Türkiye’nin yeni bir barış sürecinin inşasına ihtiyacı vardır. Yukarıdaki önerilerimizin kabulü ile barış sürecinin yeniden inşa edilebileceği kanaatindeyiz.”

    BİLANÇO 5 BİN 365 ÖLÜM 7 BİN 986 YARALI
    İHD Dokümantasyon Birimi’nin son 5 yıllık süreçte yaşanan yaşam hakkı ihlal bilançosunu paylaşan Türkdoğan, Türkiye toprakları içerisinde tespit edilen hak ihlallerinin korkunç boyutta olduğunu belirtti. Türkiye’nin son 5 yıl içerisinde Suriye ve Irak’ta gerçekleştirdiği askeri operasyonlarda yaşamını yitiren siviller, güvenlik görevlileri ve silahlı militanlara ait veriler içermediğinin altını çizen Türkdoğan, 5 bin 365 kişinin silahlı çatışma, yargısız infaz ve saldırılarda yaşamını yitirdiğini, 7 bin 986 kişinin ise yaralandığı bilgisini paylaştı.
    Bilançonun tespit edilebilen rakamlardan oluştuğunu ifade eden Türkdoğan, “Bu verilerden özellikle silahlı çatışmada yaşamını yitiren asker, polis, korucu ve silahlı militanların sayısının çok daha yüksek olduğunu tahmin etmekteyiz” denildi.

    PİRHA/ANKARA

     

     

     

  • İHD’den çağrı: Eylem Oyunlu serbest bırakılsın

    İHD’den çağrı: Eylem Oyunlu serbest bırakılsın

    PİRHA – İnsan Hakları Derneği Çocuk Hakları Komisyonu, 19 Haziran’da 1 aylık bebeği ve 2 yaşındaki kızı ile tutuklanan Eylem Oyunlu’nun serbest bırakılması çağrısı yaptı. Komisyon, Oyunlu’nun çocuklarının sağlık sorunları bulunduğunu belirtti.

    İnsan Hakları Derneği (İHD) Çocuk Hakları Komisyonu, Diyarbakır Lice’de hakkında ‘Örgüte yardım etmek’ iddiasıyla açılan soruşturma kapsamında 10 günlük bebeği ve 2 yaşındaki kızıyla birlikte tutuklanan Eylem Oyunlu için açıklama yaptı. Dernek, Oyunlu’nun bebeğinin gözyaşı kanal tıkanıklığı, 2 yaşındaki kızı A. N’nin ise kronik bronşit rahatsızlığı olduğunu belirterek  serbest bırakılması çağrısında bulundu. İHD ayrıca, anneleri ile cezaevlerinde bulunan tüm çocukların sağlıklı koşullarda yaşamalarını sağlayacak yasal düzenlemelerin yapılmasını talep etti.

    19 Haziran’da tutuklanan Oyunlu, henüz kimliği bile olmayan 10 günlük bebeği ve 2 yaşındaki kızıyla birlikte Diyarbakır Kadın Kapalı Cezaevi’ne gönderilmişti.

    İHD tarafından yapılan açıklamada şunlar kaydedildi:

    “2019 yılı itibariyle Türkiye’de en az 780 çocuk, anneleriyle birlikte cezaevinde yaşamak zorunda bırakılmış ve bu çocukların hayatlarında telafisi zor veya imkansız izler oluşmuştur. Toplumun her kesimini rahatsız eden bu durum ile ilgili insan hakları aktivistleri, barolar, sivil toplum ve meslek örgütleri sürekli olarak çözüm önerileri sunmalarına rağmen; çocuk haklarının korunması yükümlülüğünü taşıyanların bu önerilerin tamamına sessiz kalmaları, sorunun derinleşmesine neden olmuştur.

    Türkiye’de bulunan cezaevlerinde anneleri ile yaşamak zorunda kalan çocuklardan ikisi de yakın zamanda kamuoyunda çokça yer edinen Eylem OYUNLU’nun henüz nüfus kaydı yapılmayan 1 aylık bebeği ve 2 yaşındaki kızı A. N. isimli çocuklardır. Eylem OYUNLU’nun resmi kayıtlara geçmeyen 1 aylık bebeğinin, gözyaşı kanal tıkanıklığı, 2 yaşındaki kızı A.N’nin ise kronik bronşit rahatsızlığı olduğu cezaevi doktoru tarafından yapılan muayene ile tespit edilmiştir. Cezaevi koşullarının bu çocukların hastalıkları üzerinde olumsuz etki yaratacağı şüphesiz olmakla birlikte anne Eylem OYUNLU’nun da henüz lohusa döneminde olduğu için kendisi hakkında tutuklama dışında bir tedbirin uygulanması gerektiği Ceza Muhakemeleri Kanununun 109. Maddesi gereğince sabittir. Sağlık hakkına erişim ihtiyacı bulunan her iki çocuğun annesi Eylem OYUNLU, Cumhuriyet Savcılığı tarafından çağrıldığı bir ifade işlemi akabinde tutuklanmış, tutukluluk durumuna ilişkin yapılan itiraz da ret edilerek hem kendisinin hem de her iki çocuğunun sağlık ile kişi güvenliği hakları yargı makamları eliyle ihlal edilmiştir.

    Benzer bir vaka ile ilgili Anayasa Mahkemesi’ne yapılan başvuru sonucunda verilen lehe karar da yargı makamları tarafından göz ardı edilmiştir. 2 çocuğu ile birlikte Diyarbakır E Tipi Kapalı Cezaevinde tutulan Şükran İRGE isimli kadın mahpusun Anayasa Mahkemesine yapmış olduğu başvuru sonucunda, Anayasa Mahkemesi 28/06/2016 tarihinde anne mahpusun tedbir başvurusunu kabul ederek kamu gücünü elinde bulunduran idarenin başvurucu mahpusun ve her iki çocuğunun maddi ve manevi bütünlüklerine karşı oluşan tehlikenin ortadan kaldırılması konusunda gerekli tedbirlerin alınmasına karar vermiştir. Anayasa Mahkemesinin bu kararına rağmen hâlâ onlarca çocuk anneleriyle birlikte sağlıksız koşullarda cezaevlerinde yaşamlarını sürdürmeye devam etmektedir. Türkiye’nin taraf olduğu ve yükümlülüklerini yerine getirmeyi taahhüt ettiği Birleşmiş Milletler Çocuk Haklarına dair Sözleşme’de yer alan “Çocuğun Üstün Yararını Gözetmek” ilkesiyle bağdaşmayan bu uygulamalar, onlarca çocuğun sosyal, fiziksel, bilişsel ve psikolojik gelişimini olumsuz yönde etkilemektedir. Anneleri ile cezaevinde tutulan çocuklar, gelişim dönemi evreleri göz önünde tutulduğunda çok kritik bir döneme denk gelen 0-6 yaş aralığında yaşama ve gelişimlerine katkı koyan tüm haklardan mahrum kalarak sağlıksız koşullar içerisinde yaşamak zorunda bırakılmaktadırlar.

    Biliyoruz ki;

    2015 yılı Temmuz ayından bu yana Türkiye’de tekrardan başlayan çatışmalı süreç ile toplumun her kesiminin uluslararası hukuk normları ve Anayasa ile korunan hakları ihlal edilmiştir. Bu ihlaller toplumdaki dezavantajlı gruplardan biri olan çocukların hayatları üzerinde telafisi çok zor izler bırakmıştır.

    Hatırlatıyoruz ki;

    – Eylem OYUNLU hakkında verilen hem ilk tutuklama kararı hem de tutuklama kararına karşı yapılan itiraz başvurusunun reddi kararı, Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası sözleşmelere ve yürürlükte bulunan mevzuat hükümlerine aykırıdır.

    – Çocuk Haklarına dair Sözleşme’nin, “Taraf Devletler, bu Sözleşmede yazılı olan hakları kendi yetkileri altında bulunan her çocuğa, kendilerinin, ana babalarının veya yasal vasilerinin sahip oldukları, ırk, renk, cinsiyet, dil, siyasal ya da başka düşünceler, ulusal, etnik ve sosyal köken, mülkiyet, sakatlık, doğuş ve diğer statüler nedeniyle hiçbir ayrım gözetmeksizin tanır ve taahhüt ederler” maddesi tüm çocuklar için geçerlidir.

    – Bir çocuğun ne olursa olsun gelişim dönemleri göz önünde tutularak annesinden ayrılmadan sağlıklı koşullar içinde büyümesi en temel haklarından biridir.

    Bununla birlikte tüm bunlar sağlanamazken, aslen çocuk koruma sisteminin öznesi olan çocukların ceza adalet sistemi içerisinde olmaları, özgürlüklerinin kısıtlanması, üstelik yeni doğan ve hasta olan çocukların doktor raporlarına rağmen cezaevinde tutuluyor olması asla kabul edilemezdir. Bu doğrultuda;

    – Çocukların yüksek yararı gözetilerek anneleri ile cezaevlerinde bulunan tüm çocukların sağlıklı koşullarda yaşamalarını sağlayacak yasal düzenlemelerin yapılmasını,

    – Acil olarak ise 1 aylık bebek, 2 yaşındaki A.N. ve anneleri Eylem OYUNLU’nun tedavi ve sağlık hakkına erişimlerinin sağlanmasını,

    – Anne Eylem OYUNLU’nun hem ilk tutuklama hem de tutuklama kararına karşı yapılan itiraz başvurusunun reddi kararının iptal edilerek tahliye edilmesini ve iki çocuğun özgürlüğünün kısıtlanmasına son verilmesini talep ediyoruz!”

    PİRHA/ANKARA

     

  • BES’ten Fiili Hizmet Süresi Zammı’na ilişkin yasa teklifi girişimi-VİDEO

    BES’ten Fiili Hizmet Süresi Zammı’na ilişkin yasa teklifi girişimi-VİDEO

    PİRHA – Büro Emekçileri Sendikası, Fiili Hizmet Süresi Zammı ve iş riski tazminatına ilişkin taleplerinden oluşan raporun, TBMM’ye yasa teklifi olarak verilmesi için gerekli girişimlerin yapıldığını duyurdu. 

    Pandemi sürecinde çalışan tüm emekçilerin, fiilen geçen tüm çalışmalarına karşılık fiili hizmet süresi zammı ve iş riski tazminatı verilmesi ile ilgili Büro Emekçileri Sendikası yasa teklifi hazırladı.

    Sendika, hazırlamış olduğu yasa teklifini siyasi parti temsilcilerine TBMM yasa teklifi olarak sunmaları konusunda, sendika binasında basın toplantısı yaptı.

    Açıklamayı, BES MYK adına Genel Başkan Serpil Akpınar okudu. Olağanüstü bir süreçten geçildiğini belirten Akpınar, koronavirüs salgını verilerini endişeyle takip ettiklerini kaydetti.

    Akpınar, Dünya Sağlık Örgüt’nün, Avrupa’da kümülatif vaka sayısında en fazla artış kaydedilen beş ülke arasında Türkiye’nin de bulundu bilgisini hatırlatarak, “Aynı gün siyasi iktidar 1 Haziran itibariyle işleyecek olan normalleşme takvimini açıklamıştır.  Açıklanan vaka ve ölüm sayılarındaki azalma umut vericiymiş gibi görünse de salgın hala devam etmekte, her gün 1000 civarında Covid-19 tanısı konulmakta, insanlar hayatlarını kaybetmeye devam etmektedir” dedi.

    “SALGINLA MÜCADELE SÜRECİNDE BİNLERCE EMEKÇİ HAYATINI KAYBETMİŞTİR”

    Siyasi iktidarın ekonomik kaygılarla, birçok kısıtlamayı kaldırdığına dikkat çeken Akpınar, şöyle devam etti:

    “Bu süreçte gerek kamu gerekse özel sektörde çalışan binlerce emekçi hayatını kaybetmiştir. Ülkemizde gerek yürürlükte olan gerekse mülga olmuş sosyal güvenlik yasalarında işin risk ve zorluk derecesine göre Fiili Hizmet Süresi Zammı uygulanmaktadır. Fiili Hizmet Süresi Zammının amacı, normal çalışma şartlarına göre daha zor şartlarda ve riski daha yüksek işlerde çalışanlara, işin zorluk ve risk derecesine göre yıllık olarak verilen ilave çalışma süresidir. Geçtiğimiz şu süreçte koronavirüsün salgın ve bulaşıcılığı devam etmekte iken, yeni bir durum daha ortaya çıkmıştır ki oda mevcut yasalarımız Covid-19 benzeri insan yaşamını tehlikeye atan, bugün ve yarın sonuçlarının ne olacağı belli olmayan doğal veya doğal olmayan durumlar dahil tüm toplumu ilgilendiren bu risklere rağmen çalışmak zorunda bırakılan işçi ve memur emekçilerin aldıkları riski tazmin etmemektedir. Bundan dolayı işyerlerinde çalışmak zorunda olanların, yaptıkları hizmeti yerine getirirken yüksek risk altında çalıştıkları sürelerde hem yaşam süresi açısından, hem de bunun ekonomik tazmini açısından yasal bir düzenleme şart olmuştur.”

    “GEREKLİ YASA TEKLİFİ GİRİŞİMLERİ YAPILDI”

    “Zor koşullarda çalışmak zorunda bırakılan çalışanların 13 Mart 2020 tarihinden itibaren, işyerlerinde fiilen çalıştıkları her gün için ilave olarak bir gün Fiili Hizmet Süresi Zammı yararlandırılmalarına ilişkin, 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunun 40. Maddesi’ne bir bent eklenerek bu haktan faydalandırılmaları gerekmektedir” diyen Akpınar, yine salgın döneminde yüksek risk altında kamuda veya özel sektörde çalışmasına bakılmaksızın her çalıştıkları günü 2 gün sayılarak, 13 Mart 2020 tarihinden itibaren geçen fiili çalışmalarının karşılığı olarak hak ettikleri maaşlarına bu süre karşılığına denk gelen kısmına tazminat ödemesi yapılmasına ilişkin, 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nda ve 4857 Sayılı İş Kanunu’nda gerekli kanuni düzenleme yapılması çağrısı yaparak, tazminatın ödenmesi gerektiğini söyledi.

    Akpınar, son olarak, Fiili Hizmet Süresi Zammı ve iş riski tazminatına ilişkin taleplerinin sendika tarafından yasa teklifi için hazırlandığını, TBMM’ye yasa teklifi olarak verilmesi için gerekli girişimlerin yapıldığını belirtti.

    PİRHA/ANKARA

     

     

     

     

     

     

     

  • Birleşik Taşımacılık Sendikası’ndan sürgünlere tepki: Tamamen hukuksuzdur -FOTO

    Birleşik Taşımacılık Sendikası’ndan sürgünlere tepki: Tamamen hukuksuzdur -FOTO

    PİRHA- Birleşik Taşımacılık Sendikası (BTS) Genel Merkezi TCDD’de rotasyon uygulaması adı altında yapılan sürgünlerle ilgili bir basın açıklaması gerçekleştirdi. Açıklamada, “15’i sendikamız üyesi olmak üzere 31 demiryolcu sürgün edilmiştir, gerek sürgünler ve gerekse hile yoluyla atanan personelin atanması yasa ve yönetmeliklere uygun olmayıp hukuksuzdur” denilerek tepki gösterildi.

    Birleşik Taşımacılık Sendikası (BTS) iş yerlerinde uygulanan sürgünler ve rotasyonlarla ilgili TCDD Genel Müdürlüğü ve bölge müdürlükleri önünde basın açıklaması yaptı.

    Açıklamada,”TCDD Genel Müdürlüğü, 12 Mayıs 2020 tarihinde 89 çalışanı sözde rotasyona tabii tuttuğunu belirtmiş  ve işyerlerini değiştirmiştir. TCDD’de rotasyon uygulaması şu ana kadar olmadığı gibi görev yerleri değişen personelin 15’i sendikamız üyesi olmak üzere 31 demiryolcu sürgün edilmiş, geri kalanı ise yandaş sendika üyesi olup hülle yoluyla atananlardan oluşmaktadır” denildi.

    “YAPILAN SÜRGÜNLER YASA VE YÖNETMELİKLERE AYKIRI VE HUKUKSUZDUR“

    Gerek sürgünlerin ve gerekse hile yoluyla personel atanmasının yasa ve yönetmeliklere uygun olmadığı belirtilen açıklamada, bu kararın sendikaya yönelik bir saldırı olduğuna dikkat çekilerek, siyasi kadrolaşmanın tüm hızıyla hayata geçirildiğine vurgu yapıldı.

    Hukuki mücadelenin devam edeceğine vurgu yapılan açıklamada, şunlar kaydedildi:

    “Sendikamız BTS bugüne kadar demiryollarının geliştirilmesi amacıyla açıklamalar yapıp raporlar yayınlarken, onlarca kişinin yaşamını yitirdiği, yüzlercesinin yaralandığı tren kazaları hem bir daha yaşanmasın diye gerçek nedenlerini açığa çıkarmaya, hem de sorumluları hesap vermeye çağırmış, bu kapsamda hukuki mücadele vermekten geri durmamıştır. Aynı şekilde kurum taşınmazlarının haraç mezat satılmasından, Yap İşlet Devret yöntemiyle yapılan işlere, yurttaşların ulaşılabilir, nitelikli bir kamusal hizmet olarak ulaşımdan yararlanması için mücadele etmiştir, etmektedir.  İşte bu nedenlerden dolayı Sendikamız BTS, gerek siyasi iktidar gerekse de bazı TCDD yöneticileri tarafından kendi siyasi tutumlarını sergilemek için susturulması gereken bir kurum olarak görülmüş, bu nedenle üyeleri korkutulmaya, sindirilmeye, baskı altına altına alınmaya çalışılmıştır.”

    “SALDIRILARIN ASIL KAYNAĞI SİYASAL İKTİDARDIR”

    Yaşanan saldırıların kaynağının AKP iktidarı olduğu belirtilen açıklamada, “Bugün yaşadığımız ve BTS’ye yönelik saldırıların asıl kaynağı AKP’nin iktidara geldiği 2003 yılından itibaren demiryollarında uyguladığı politikaların bir sonucudur” denildi.  2003 yılından itibaren demiryollarına liakatsiz atamalar, kadrolaşmalar, ehil olmayan kişilerin yönetim kademelerine gelmelerinin sağlandığına dikkat çekilen açıklamada, “Bu adımlar beraberinde demiryollarında bilimden uzak, tecrübesiz, birikimsiz bir kadro yığınının yönetim kademesini doldurmasına beraberinde de demiryollarının kamuoyunda olumsuz yönde tartışılmasına neden olmuştur” ifadelerine yer verildi.

    TCDD Genel Müdürü ile TCDD Trafik ve İstasyon Dairesi Başkanı’na yapılan çağrıda, “Aldığınız bu karar doğru bir karar değildir. Bu karardan bir an önce dönmeniz gerekmektedir. Bizler; BTS’nin üyeleri, kadroları ve yöneticileri olarak bu yanlış karar geri alınıncaya kadar mücadelemizi sürdüreceğiz” denildi.

    Öte yandan açıklamada 2 Haziran Salı günü tüm şubelerinin ülkenin dört bir yerinden Ankara’ya yürüyerek 4 Haziran Perşembe günü Ankara’da olacakları bilgisine yer verildi.

    PİRHA/ANKARA

     

     

     

     

     

     

     

     

  • SES, Batman AÇSH İl Müdürlüğü’nde yaşanan sürgünlere tepki gösterdi

    SES, Batman AÇSH İl Müdürlüğü’nde yaşanan sürgünlere tepki gösterdi

    PİRHA-Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası (SES) MYK yazılı bir açıklama yaparak, Batman AÇSH İl Müdürlüğünde yaşanan soruşturma ve sürgünlere karşı tepki gösterdi.

    Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası, “Batman AÇSH İl Müdürlüğünde salgın sürecinde de hukuki olmayan soruşturma süreçleri işleterek halkın sağlığını ve sosyal ihtiyaçlarının giderilmesini bir kenara bırakarak, yanlış uygulamalarını eleştiren emekçilerden öç almaya girişmiştir” denildi.

    “CANLA, BAŞLA ÇALIŞMANIN KARŞILIĞI SÜRGÜN E SORUŞTURMA”

    Açıklamada, sendikanın, sosyal hizmet emekçilerinin ve hizmet alanların korunması ve hizmetlerin en doğru şekilde sürdürülmesine yoğunlaştığı ancak birçok ilde üyelerine salgın süresince baskıların devam ettiği kaydedildi.

    Batman AÇSH İl Müdürlüğü’nün salgın süresince SES üyelerine baskı ve mobing uyguladığı belirtilen açıklamada, Batman AÇSH Müdürlüğü’nün antidemokratik, hukuk dışı uygulamaları şöyle sıralandı:

    • Üyelerimize yönelik ayrımcı uygulamalar ve mobbing yapılmaktadır.
    • Üyelerimiz ihtiyaç gerekçesi ile bağdaşmayacak şekilde ve keyfi olarak rotasyon adı altında farklı kuruluşlarda çalışmaya gönderilmekte; başka bir ifadeyle “sürgün” mantığı ile hareket edilmekte, sendikal faaliyetlerimiz hedef alınmaktadır.
    • Haklarını arayan, mevzuat çerçevesinde çalışma konusunda ısrar eden ve hizmet alan kesimlerin hak ve çıkarlarını mevzuat çerçevesinde koruyan üyelerimize yönelik baskılar gerçekleştirilmektedir. İki üyemize bazı “tanıdık” müracaatçıların dosyaları verilerek yönetmeliklere aykırı şekilde uygulama yapılması talep edilmiş; bunu kabul etmeyen üyelerimize cezalandırmak amacı ile disiplin soruşturmaları açılmış; üstelik soruşturmayı etkilemek amacı ile üyelerimizin çalıştığı dosyalar üzerinde oynama yapılmış, verilen cezalar mahkeme kararları tarafından hukuksuz bulunarak bozulmuş ve keyfilik hukuki olarak da kanıtlanmıştır. Ancak mahkeme karlarına rağmen benzer şekilde soruşturma baskıları devam etmektedir.
    • Bir çok alanda olduğu gibi Vefa Destek Projesi’nde görevlendirilen sosyal hizmet emekçiler için de uygun sayıda ve nitelikle koruyucu ekipman sağlanması gerekmekte iken Batman’da bu sağlanmadan, yani korunabilecekleri ekipman ve koşullar sağlanmadan 65 yaş üstü vatandaşlarımızla temas kurulması istenmiştir. Üyelerimiz Sağlık Bakanlığı ve Bilim Kurulunun tavsiyeleri dikkate alınmadan, yazılı olarak talep edilen eksik koruyucu ekipman tamamlanmadan, 65 yaş üstü ve kronik rahatsızlığı bulunan vatandaşlarla temas kurulmasının hem çalışanlar hem de hizmetten yararlanan vatandaşlarımız açısından oluşturacağı tehlikeyi dile getirdiklerinde, görevi bu tedbirleri eksiksiz sağlamak olan yöneticiler bunu yapmak yerine üyelerimize hukuki olmayan keyfi soruşturmalar açmış ve aynı hukuksuzlukla süreci yürüterek 30/1 oranında maaştan kesim cezası vermişlerdir.

    “SÜRGÜN POLİTİKALARIYLA HALKA HİZMET ERİŞİMİ ENGELLENMEKTEDİR”

    Batman AÇSH Müdürlüğü’nün bir hak ve yükümlülük olan “korunma talep etme” hakkı talep eden emekçileri il dışına sürgün ettiği kaydedilen açıklamada, “Ramazan Bayramı arifesinde Covid-19 pandemisi ile mücadele ettiğimiz bu günler sağlık ve sosyal hizmet alanında çalışan her bir emekçinin katkısına ihtiyaç duyulan bu süreçte hukuk dışı bir şekilde sendikamız üyelerinin il dışına sürgün edilerek hizmete ihtiyaç duyan vatandaşlarımız hizmet sunmaları engellenmiştir.

    Sendikamızın faaliyetlerini engelleyen, sendikalar arasında ayrımcı politika yürüten her türlü anlayışın karşısında bugüne kadar nasıl ki, fiili, meşru bir mücadele yürüttük ise bugünde Batman AÇSH Müdürlüğü’nün bu uygulamalarının karşısında olacağımızı ve anayasadan doğan her hakkımızı kullanacağımızı; kamuoyuna saygı ile duyururuz” ifadeleri kullanıldı.  PİRHA/ANKARA

     

  • ‘Nusaybin’de çocuklara şiddet uygulayan polis hakkında adli soruşturma da açılmalı’

    ‘Nusaybin’de çocuklara şiddet uygulayan polis hakkında adli soruşturma da açılmalı’

    PİRHA- Nusaybin’de çocuklara şiddet uygulayan polis hakkında idari soruşturma açılmasının yetersiz olduğunu belirten 20 kurum, ortak bir açıklama yaparak, polis hakkında  idari soruşturmanın dışında adli soruşturmanın da acilen başlatılmasını istedi. 

    Aralarında TİHV, İHD, baroların çocuk hakları komisyonları ve çocuk alanında çalışan avukatlar ve derneklerin olduğu 20 kurum, Nusaybin’de çocuklara şiddet uygulayan polis hakkında idari soruşturma açılmasının yetersiz olduğunu belirtti. Polis şiddetinin cezasız kalmaması için şiddet uygulayan polisin cezalandırılması, çocukların maruz kaldıkları şiddete karşı destek mekanizmalarının işletilmesi, benzer bir olay daha yaşanmaması için gerekli önlemlerin alınması ve çocuklardan özür dilenmesi istendi.

    Kaymakamlığın; polis tarafından havaya ateş açılarak çocukların kovalanmasına, ‘bir grubun polise taş atmasını’ gerekçe olarak gösterdiği belirtilen açıklamada şöyle denildi: “Bu gerekçe çocuğa yönelik şiddeti meşrulaştırma çabalarıdır. Ancak hem Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası sözleşmeler hem de ulusal yasalar 18 yaşına kadar tüm bireyleri çocuk olarak kabul eder ve kamu görevlilerine tüm uygulamalarında; ‘çocukları koruma’, ‘onların haklarını ihlal etmeme’ ve ‘hak ve özgürlüklerini yaşama geçirme’ yükümlülüğü tanımlar. Nusaybin’deki olayda polis bu yükümlülüklerini yerine getirmediği gibi çocukların haklarını ve özgürlüklerini ihlal etmiştir. Dolayısıyla çocuklara yönelik gerçekleşen bu şiddetin hiçbir meşru tarafı yoktur, kabul edilemezdir.”

    Polisin açığa alınmasının ve hakkında soruşturma açılmasının önemli olduğu ancak bu tedbirlerin olaydan 20 gün sonra ve kamuoyunda gösterilen tepki sonrası alınmasının kamu görevlilerinin benzer şekillerde gerçekleştirdikleri hak ihlallerinde yaşanan cezasızlığı akla getirdiği belirtildi.

    “Türkiye’de kamu görevlilerinin gerçekleştirdiği çocuk hak ihlallerinde yaşanan cezasızlık listesi oldukça uzundur. 14 yaşındaki Ceylan Önkol’dan, 15 yaşındaki Berkin Elvan’a, 6 yaşındaki Efe Boz’dan 9 yaşındaki Oğuz Arda Sel’e kadar pek çok çocuğun yaşadığı hak ihlalleri ne yazık ki cezasız kalmıştır. Unutmamak gerekir ki cezasızlık hak ihlallerini yeniden üreten bir kısır döngüdür” denilen açıklamada şu talepler sıralandı:

    • “Fail hakkında idari soruşturmanın dışında adli soruşturmanın da acilen başlatılmasını,
    • Bu soruşturmanın etkili bir şekilde yürütülmesini ve failin eyleminin mümkün olmasına neden olan sorumluluk zincirinin açığa çıkarılmasını,
    • Çocuğa karşı şiddetin kabul edilemez olduğuna dair kamusal yaklaşımın beyanı için ilgili kamu personelinin meslekten ve memurluktan men edilmesini,
    • Olay 20 gün boyunca saklandıysa, bunu yapanlar hakkında cezai işlem yapılmasını,
    • Başta 11 yaşındaki çocuk olmak üzere şiddete tanık olan/maruz bırakılan tüm çocukların şiddetin etkilerini en aza indirecek, çocuklara zarar vermeyecek şekilde desteklenmesini ve maddi manevi tazminin sağlanmasını,
    • Bu tür olayların bir daha yaşanmaması için gerekli tüm önlemlerin alınmasını,
    • Bu olaya tanık olan tüm çocukların korkmadan, kaygılanmadan, kendilerini güvensiz hissetmeden yeniden oyun oynayabilecekleri ortamın oluşmasını,
    • Çocuklardan özür dilenmesini talep ediyoruz.”

    İMZACI KURUMLAR

    1. Ankara Gökkuşağı Aileleri Derneği
    2. Ankara Kadın Platformu
    3. Ankara Tabip Odası
    4. Biz Cinsel Yönelim ve Cinsiyet Kimliği Araştırmaları Derneği
    5. Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası Genel Merkezi
    6. Çocuk Alanında Çalışan Avukatlar Ağı
    7. Çocuk Alanında Çalışan Avukatlar Gençlik Ağı
    8. Çocuk Hakları Merkezi
    9. Çocuk Her Yerde Derneği
    10. Diyarbakır Barosu Çocuk Hakları Merkezi
    11. Göç ve İnsani Yardım Vakfı
    12. İnsan Hakları Derneği Çocuk Hakları Komisyonu
    13. Önce Çocuklar Derneği
    14. Rengârenk Umutlar Derneği
    15. Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası Genel Merkezi
    16. Sosyal Hizmet Uzmanları Derneği
    17. Urfa Barosu Çocuk Hakları Komisyonu
    18. Uçan Süpürge Kadın İletişim ve Araştırma Derneği
    19. Uğur Özkan Çocuk Kültür Evi
    20. Türkiye İnsan Hakları Vakfı

    (HABER MERKEZİ)

  • İHD Genel Merkezi: İşçilerin bir kez daha ölümle baş başa bırakıldığı bir dönem yaşıyoruz

    İHD Genel Merkezi: İşçilerin bir kez daha ölümle baş başa bırakıldığı bir dönem yaşıyoruz

    PİRHA- İşçi ve Emekçilerin Uluslararası Birlik, Dayanışma ve Mücadele Günü olan 1 Mayıs  vesilesiyle yazılı açıklama yapan, İnsan Hakları Derneği (İHD) Genel Merkezi, “1 Mayıs’da bir kez daha işçi ve emekçilerin ölümle baş başa bırakıldığı tarihsel bir dönem yaşıyoruz” denildi. 

    İnsan Hakları Derneği (İHD) Genel Merkezi, 1 Mayıs İşçi Bayramı vesilesiyle yazılı açıklama yaptı.

    1 Mayıs bu yıl bütün dünyada olduğu gibi Türkiye’de de pandemi nedeniyle yol açtığı ağır ekonomik krizin(buhranın) yol açtığı yüksek işsizlik ve ağır yoksulluk altında sembolik olarak kutlandığına dikkat çekilen açıklamada,  Sembolik kutlamaların sokakta yapılmasının önceden engellenmesi rejimin emek karşıtı ve baskıcı karakterini ortaya koyduğu belirtildi.

    “CORONADAN ÖLÜM ORANI İŞÇİLERDE DAHA FAZLA GÖRÜLMEYE BAŞLANDI”

    1 Mayıs’da bir kez daha işçi ve emekçilerin ölümle baş başa bırakıldığı tarihsel bir dönemin yaşandığı kaydedilen açıklamada, şunlar belirtildi:

    “Kapitalizmin çarklarının dönmesi için fabrikalarda üretime devam ettirilmesi işçileri corona virus tehdidine maruz bırakmış ve coronadan ölüm oranı işçilerde daha fazla görülmeye başlamıştır.

    Türkiye’de kalıcı OHAL rejiminin çalışma yaşamında yarattığı hak kayıplarının yanı sıra Covid-19 salgınının etkisi ile günlük yaşamın bile sürdürülmesindeki zorluklar bir kez daha ekonomik ve sosyal haklar mücadelesinin vazgeçilmezliğini ve çetin geçeceğini göstermektedir.”

    PİRHA/ANKARA

  • Emek Partisi: Gıda kıtlığına yol açacak tarım politikalarından vazgeçilsin

    Emek Partisi: Gıda kıtlığına yol açacak tarım politikalarından vazgeçilsin

    PİRHA-Emek Partisi koronavirüs salgınının yarattığı gıda krizi riskine karşı hükümeti uyardı. EMEP,  “Gıda kıtlığına yol açacak tarım politikalarından vazgeçilsin. Güvenli, ucuz ve temiz gıda için önlem alınsın” dedi. 

    Dünya Sağlık Örgütünün pandemi (küresel salgın) ilanının ve Türkiye’de ilk koronavirüs vakasının görülmesinin üzerinden bir aydan fazla bir süre geçti.

    Emek Partisi, pandemi süresinde tarım sektörünü doğrudan ilgilendiren alınmayan önlemlere ilişkin açıklama yaptı. Açıklamada, tarımsal üretimi, üretici köylüyü görmezden gelen politikalar nedeniyle salgına kıtlık tehdidinin eklenmesinin sürpriz olmayacağı belirtildi.

    “2019 YILI TARIM DESTEKLERİNİN TAMAMI HALA ÖDENMEDİ”

    Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın geçtiğimiz hafta “Çiftçilerimize destek olmak için 2020 yılı tarımsal desteklerinin yarıya yakınını bugüne kadar ödedik” sözlerine ilişkin, “Cumhurbaşkanı Erdoğan eksik bilgi vermektedir. Yapılan ödeme 2019 yılı tarım destekleriyle ilgilidir ve tamamı hala ödenmiş değildir” diyen Emek Partisi şöyle devam etti:

    “Çiftçi 2019 yılında ekim hazırlığı yapmış, tarlasını sürmüş, tohumunu ekip gübresini saçmış, hasadını yapmış, harmanını sürmüş ve ürününü satmıştır. Bu süreçte tohumluğa, ilaca, gübreye ve mazota para ödemek için ya kredi çekerek ya da başka yollarla borçlanarak tarım girdilerinin bedelini karşılamıştır. Tamamlanmayan destek bu sürece ilişkindir. 2020 tarım desteklerinden ise hiçbir haber yoktur. Üretici köylüye geçtiğimiz yıl verilmesi gereken destek bu yıl gecikmiş olarak, bir lütufmuş gibi sunuluyor.”

    “ÜRETİCİ SALGIN DÖNEMİNDE DE YİNE YALNIZ”

    İktidarın koronavirüs salgını tedbirleri kapsamında açıkladığı 21 ilde yazlık ekim tohumluğunun yüzde 75’inin hibe edilmesi uygulamasının da yeni olmadığını kaydeden EMEP, “Tarım Bakanının aralıklı olarak yaptığı açıklamalara bakılırsa üretici köylüler için çok şey yapılıyor ama nedense üretici köylüler salgın sürecinde yine yalnız ve desteksiz kalıyor. Bugün üretim yapamaz hale gelmiştir” dedi.

    “Artan girdi maliyetleri üretimi zorlaştırmakta, hayvan yetiştiricileri daralan tüketim nedeniyle zor durumda kalmaktadır” denilen açıklamada şu ifadelere yer verildi:

    “Hükümet bu zor dönemi yine bir lütuf kaynağı olarak görmektedir. Tahıl ve bakliyat üretiminin arttırılması gerekçesiyle hazine arazilerinin tarıma açılacağı müjdesini verdi. Yani hazine arazileri yine yandaş şirketlere devredilmek üzeredir. Küçük üreticiyi görmeyen iktidar büyük tarım tekellerinin imkanlarını genişletmektedir. Bu siyasetin sonucu son 20 yılda ekilebilir tarım alanlarının 3,5 milyon hektarının boş kalması, çiftçi kayıt sistemine kayıtlı çiftçi sayısının 2,8 milyondan 2,1 milyona düşmesidir. Tarım ve Orman Bakanlığı bünyesinde kurulan 9 kişilik “Tarım ve Orman Bakanlığı COVID-19 Komisyonu”nda üretici köylüleri ve Ziraat Mühendislerini temsilen kimse yoktur. Yani konunun muhatapları yok sayılmıştır.

    Bugün diğer ülkeler muhtemel bir tarım krizine karşı önlemlerini artırmışlardır. İhracat sınırlamasından gümrük uygulamalarına kadar önlemler almaktalar. Bu durumda ‘tarımda işler kötüye gitse de ihtiyacımızı paramızla ithal ederiz’ diyebilecek bir zemin de daralmaktadır.

    Virüs salgınıyla birlikte kıtlığa bağlı olarak temel gıda maddelerinin emekçiler için aşırı fiyatlanacağı günler uzakta değildir.”

    Tarıma, üretici köylülüğe nefes aldırmak ve halkın temel ihtiyacı olan gıda ürünlerinin ucuz ve temiz bir biçimde karşılanabilmesi için EMEP yapılması gerekenleri şöyle sıraladı:

    1. Tarım ürünlerinde üretici köylülerin, çiftçi ailesinin alnının teri, emeğinin karşılığını alacağı bir fiyat garantisi verilmelidir.
    2. Dünya geneli akaryakıt fiyatlarındaki düşme gerçek anlamda pompaya yansıtılmalı ve
    3. köylünün kullandığı mazotta ÖTV ve KDV kaldırılmalıdır.
    4. Tarımsal üretimde maliyeti oluşturan girdilerden ilaç ve gübre devlet tarafından karşılanmalıdır.
    5. Sulama suyunda kullanılan elektrik borçları faizsiz ertelenmeli ve bu konuda yapılan takibat durdurulmalıdır.
    6. Özel ya da devlet bankası, kredi kooperatifi fark etmez, çiftçi borçları faizsiz ertelenmelidir.
    7. Yem fiyatları düşürülmeli, faizsiz yem kredisi verilmeli ve köylünün elinde kalan süt (süt tozu ve peynir yapmak üzere) devlet tarafından alınmalıdır.
    8. Tarım arazileri ve meraların enerji ve maden şirketleri tarafından talanına son verilmelidir.
    9. Borçla üretim yapan köylüye 2019 yılından kalma tarım destekleme ödemeleri tamamen ve nisan ayında ödenmelidir. 2020 tarım desteklerinin kapsamı genişletilerek artırılmalı ve bu yıl içinde ödenmelidir.
    10. Çiftçilerin SGK’ya olan borçları ertelenmelidir.

     

     

  • SES: Sağlık emekçisi sayısını artırmamaktaki ısrarınız nedendir?

    SES: Sağlık emekçisi sayısını artırmamaktaki ısrarınız nedendir?

    PİRHA- Sağlık ve Sosyal Hizmetler Sendikası yayınladığı raporda, Covid-19 tanılı sağlık emekçisi sayısı en az 5788 olduğunun tespit edildiğini belirterek, “Sağlık emekçisi sayısını artırmamaktaki ısrarınız nedendir?” diye sordu. Raporda, hastalığı ağır seyreden sağlık çalışanı oranının da azımsanmayacak düzeyde olduğu kaydedildi. 

    Sağlık ve Sosyal Hizmetler Sendikası (SES) sağlık emekçilerinin durumuna dönük ikinci bir rapor yayınladı.

    “COVID 19 salgınında hem hastalanma hem de ölüm açısından en riskli grubun sağlık emekçileri olduğu salgını tecrübe eden birçok ülkede gösterilmiştir” denilen açıklamada şunlar belirtildi:

    “Sağlık alanındaki önlemlerin ve Kişisel Koruyucu Donanımların (KKD) durumunu tespit etmek amacıyla DSÖ, OSHA, ILO ve Çin Deneyimi göz önünde bulundurularak SES üyesi akademisyenler ve enfeksiyon hastalıkları uzmanlarının yardımıyla hazırlanan anket çalışması 24-27 Mart tarihleri arasında yapılmış ve sonuçları 31.03.2020 tarihinde paylaşılmıştı. Mevcut durumu güncel olarak takip etmek ve güncelleşen sorunları tespit edebilmek amacıyla 15- 18 Nisan 2020 tarihleri arasında anket çalışması tekrarlanmıştır. Çalışmaya Türkiye genelinde 52 ilden 294 sağlık kurumu katılmıştır. Kurumların %66,3’ü devlet, %18,7’si eğitim ve araştırma %7,5’i üniversite, %3,1’i şehir, %4,4’ü diş hastanesidir.”

    “HASTALIĞI AĞIR SEYREDEN SAĞLIK ÇALIŞANI ORANI AZIMSANMAYACAK DÜZEYDEDİR”

    İşyeri temsilcilerimizin anketi doldurduğu hastanelerin %59’unda COVID-19 tanısı alan sağlık emekçisi olduğunun tespit edildiği ve kamu hastaneleri ve üniversite hastaneleri üzerinden bir ortalama alındığında da Covid-19 tanılı sağlık emekçisi sayısı en az 5788 olduğunu tespit edildiğinin belirtildiği açıklamada, şunlara yer verildi:

    “Özel hastaneler ve birinci basamak sağlık kurumları da bu tabloya eklendiğinde ve özel sağlık kuruluşlarında güvencesizliği daha ağır yaşandığı, maliyetler nedeniyle de koruyucu önlemlerin daha sınırlı olabileceği göz önünde bulundurulduğunda, ülke genelindeki pozitif tanılı sağlık emekçisinin 8 binden fazla olduğunu öngörmekteyiz. Ankette edinilen bilgilere göre tanılı sağlık emekçilerinin 388’i doktor, 659’u ede/hemşire, 211’i sağlık memuru/teknisyen, 279’u temizlik işçisidir. Salgınla mücadelede doğru veri toplamak ve veriyi paylaşmak son derece önemlidir. Hastalanan sağlık emekçilerinden tedavi bilgisi bilinen 1188 sağlık çalışanının %59’u hastalığı evde ilaç alarak geçirmiş, %38’i serviste yatarak tedavi görmüş, %3’ü yoğun bakımda tedavi görmüş, %1’i entübe edilmiştir. Görüldüğü gibi hastalığı ağır seyreden sağlık çalışanı oranı azımsanmayacak düzeydedir. Sağlık emekçilerinin durumuna ilişkin bilgi saklanmasından bir an önce vazgeçilmeli; sağlık emekçilerinin durumu Sağlık Bakanı tarafından sendikalar ve meslek örgütleriyle paylaşılmalıdır.

    Türkiye’de de sağlık emekçilerinin çok yüksek oranda Covid-19 pozitif çıkmasında başta koruyucu ekipman sağlanmaması olmak üzere alınmayan önlemler; sağlık emekçisi sayısının ısrarla ihtiyacı karşılayacak şekilde artırılmaması, sağlık emekçi sayısı azlığı nedeniyle idari izinli olması gereken sağlıkçılara izin verilmemesi, iş yükünün fazla olması, mesailerin halen salgına uygun şekilde kısaltılmaması, temaslı sağlık emekçilerinin dahi çalışmaya mecbur edilmesi; hatta Covid-19 tanılı ve temaslı sağlık emekçilerini bir şekilde çalıştırmaya devam ettirmek için sürekli algoritmaların değiştirilmesi gibi uygulamalar bu tablonun sorumlusudur.”

    “KAÇ SAĞLIK EMEKÇİSİNİN HASTALANMASINI BEKLİYORSUNUZ?”

    Açıklamada “Sağlık emekçisi sayısını artırmamaktaki ısrarınız nedendir?” diye sorularak şunlar ifade edildi:

    “Başka ülkeler tüm sağlık emekçilerini göreve dahil ettikten sonra diğer ülkelerden bile sağlık emekçisi çağırırken, siz Türkiye’de var olan yetişmiş deneyimli sağlık emekçilerini alana dahil etmek için daha neyi bekliyorsunuz? Bu başka ülkelerden sağlıkçı çağıran ülkelerdeki sağlık emekçisi sayısı OECD ortalamalarında Türkiye’nin neredeyse 3 katı. KHK’lar ile hukuksuz şekilde ihraç ettiğiniz sağlık emekçilerini neden göreve başlatmıyorsunuz? Güvenlik soruşturmalarını bahane ederek, üstelik mahkeme kararlarına rağmen göreve başlatmadığınız sağlık emekçilerini neden hala göreve başlatmıyorsunuz? Yeni atamalarda fiili güvenlik soruşturması oluşturarak kimi sağlık emekçilerinin göreve başlamasını neden engelliyorsunuz? Ataması yapılmayan yüz binlerce sağlık emekçisini neden hala bekliyorsunuz? Bunları yapmak için çalışacak sağlık emekçisi kalmamasını mı bekliyorsunuz? Kaç sağlık emekçisinin hastalanmasını bekliyorsunuz?”

    Cebrail ARSLAN/ANKARA

     

     

     

     

     

     

     

  • Eğitim Sen Genel Merkezi: İnfaz yasası ittifakın devamını sağlamanın bir aracıdır

    Eğitim Sen Genel Merkezi: İnfaz yasası ittifakın devamını sağlamanın bir aracıdır

    PİRHA – Eğitim Sen Genel Merkezi, yeni infaz yasasına ilişkin yazılı açıklama yaptı. Açıklamada, infaz kanununun, ittifakın devamını sağlamanın bir aracı olarak çıkarıldığının altı çizildi. 

    Eğitim-Sen Genel Merkezi, TBMM’de kabul edilen yeni infaz yasasına ilişkin yazılı açıklama yaptı. TBMM’de siyasi iktidar tarafından hazırlanan ve müttefikinin de desteği ile yasalaşan çok sayıda kanun teklifinin yapılan tüm eleştirilerin göz ardı edilerek yasallaştığı belirtilen açıklamada, infaz kanununun, ittifakın devamını sağlamanın bir aracı olarak çıkarıldığının altı çizildi.

    Açıklamada, “Siyasi düşüncesini ifade ettiği için veya yaptığı haberden dolayı tutuklananların cezaevinde kalmaya devam etmesi için özel düzenlemelerin yapılması; kişilere karşı işlenen suçların kapsam içine alınması infaz kanununu eşitlik ve adalet açısından sorunlu hale getirmektedir” denildi.

    Çalışma hayatına yönelik 15 Nisan 2020’de TBMM’de kabul edilen kanunla da işverene çeşitli desteklerin sağlandığı kaydedilen açıklamada, “Emekçilerin kısa çalışma ödeneği almasını dahi çok bulan parlamento çoğunluğu, milyonlarca emekçiye 1177 TL ile yaşamayı uygun gördü. Salgın döneminde dahi ihalelere devam eden siyasi iktidarın önceliğinin emekçiler, yoksul halk ve krizden olumsuz etkilenen toplumsal kesimler olmadığını görmekteyiz” denildi.

    Dayanışmayla bugünlerin geçeceği kaydedilen açıklamada Eğitim-Sen bugün için yaşananları şöyle sıraladı:

    • Okulların kapalı olması, öğrencilerin ve öğretmenlerin evde olması gereken dönemlerde kimi meslek liselerinin açık tutulması ve bu okullarda maske, önlük, plastik çatal gibi malzemelerin üretiminin yapılmasıyla ilgili görüşlerimizi ifade etmiştik. Bu kurumların işletme değil okul olduğunu hatırlatmış ve ihtiyaç bulunan malzemelerin, gerekli sağlık önlemlerinin alındığı merkezlerde, uzman çalışanlar tarafından üretilmesi gerektiğini belirtmiştik. Aynı EBA kullanımında olduğu gibi, meslek liselerinde üretim yapılması bu kurumların yöneticilerinin arasında da adı konulmamış bir rekabete dönüşmüştür. Son olarak, Ankara Yenimahalle İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü okullara yazı göndererek üretim yapılması ile ilgili talimatını iletmiştir. Söz konusu yazı üzerine, durumdan vazife çıkaran bir okul müdürü de öğretmenlere bir yazı yazarak, görev alıp almayacaklarını ve görev almayacaklarsa bunun nedenini belirtmelerini istemiştir. Bu okulun müdürüne, öğretmenlerin idari izinli olduğu ve okulların da Nisan sonuna kadar kapalı olduğunun hatırlatılması gerekmektedir. İdari izinli olan öğretmenin neden çalışmak istemediğini açıklamasını talep etmek, dolaylı olarak çalışması için baskı yapmak anlamına gelmektedir. Salgın döneminde öğretmenlerin ve öğrencilerin okullarda çalışmaya devam etmesinin acilen sonlandırılması gerekmektedir. Okul yöneticilerinin, çeşitli yöntemlerle öğretmenleri çalışmaya zorlamasını kabul etmeyeceğimizi ifade ederiz.
    • Uzaktan eğitimde kullanılan canlı sınıf uygulamalarının güvenilirliği ile ilgili düşüncelerimizi kamuoyu ile paylaşmış, MEB’e gerekli uyarılarımızı ve önerilerimizi yapmıştık. Öğretmenlerin kullanması için talimat verilen kimi uygulamaların kullanıcılarının verilerini satışa çıkardığına dair haberleri paylaşmıştık. Tüm bu tartışmalara rağmen, dün (15 Nisan 2020), MEB Bakan Yardımcısı imzası ile illere gönderilen bir yazı ile bu uygulamaların kimi önlemler alınarak kullanılabileceği ifade edilmiştir. Bu uygulamaların güvenlikleri ile ilgili tartışmanın devam ettiği dikkate alındığında, MEB’in öğretmenleri bu uygulamaları kullanmaya zorlamasını veya bu konuda eğitim yöneticilerinin öğretmenlere talimat vermesini kabul etmeyeceğimizi ifade etmek isteriz. Söz konusu uygulamaların kullanımından dolayı oluşacak hukuki ve ekonomik sorunların sorumluluğunun, öğretmenlerde değil, kullanma talimatı veren eğitim yöneticilerinde olacağını belirtiriz. MYK’miz, öğretmenlerin MEB tarafından onaylanmamış araçları kullanmaması gerektiğini düşünmektedir.
    • Eğitim yöneticilerinin çalışanları yardım kampanyalarına katılmaya zorlamasının doğru olmadığını, ayrıca bunun suç olduğunu ifade etmiştik. Tüm uyarılarımıza rağmen, bu konuda yöneticilerin ısrarının sürdüğüne dair haberler Genel Merkezimize ulaşmaya devam etmektedir. Son olarak İstanbul’da bulunan bazı ilçelerde, ilçe ve okul eğitim yöneticileri çalışanlara gönderdikleri mesajlarla, çalışanlardan yapılan yardımların miktarını ve banka dekontlarını istemektedir. Bu örtük şekilde kampanyaya katılmaya zorlamak anlamına gelmektedir. Eğitim Sen, tüm eğitim yöneticilerini çalışanların iradesine ve kararlarına saygılı davranmaya çağırır, ısrar edenlerle ilgili üyelerimizin yasal haklarını kullanmalarını isteyeceğini kamuoyunun bilgisine sunar.
    • Salgın döneminde tüm kamu kurumlarının önceliğinin mağdur kesimlerin desteklenmesi ve acil ihtiyaçların karşılanması olduğu açıktır. Ancak, okulların kapalı olması ve acil bir durum olmamasına rağmen, MEB Yenilik ve Eğitim Teknolojileri Genel Müdürlüğü’nün 18.000 akıllı tahta ihale yapmasının doğru olmadığını belirtmiştik. Bu ihale için ayrılan kaynağın, ihtiyacı olan öğrencilerin uzaktan eğitime erişimi için kullanılabileceğini ifade etmiştik. Söz konusu ihale yarın (17 Nisan 2020) saat 11.00’de gerçekleştirilecek. Eğitim Sen, MEB’i bu ihaleyi iptal etmeye çağırmaktadır.
    • Resmi ve özel okulların tamamının kapalı olmasından dolayı, özel okulların kapalı oldukları süre için velilere ücret iadesi yapıp yapmayacağı, ayrıca kapalı ayların taksitlerinin ödenip ödenmeyeceği ile ilgili tartışma devam etmektedir. Mart ayında MEB ile görüşen özel okul derneklerinin de ücret iade edilmemesi ile ilgili taleplerinin olduğu basına yansımıştı. MEB Özel Öğretim Kurumları Genel Müdürlüğü, kendisinden bu konuda görüş istenmesi üzerine, verdiği yanıtta özel okulların ücret iadesi yapmayacağını ifade etmiştir. Ücret iadesi ve öğrenci nakilleri ile ilgili kararlar birlikte düşünüldüğünde, MEB’in önceliğinin öğrenciler, veliler değil de özel okul sahipleri olduğu görülmektedir.
    • Öğretmenlerin tatilleri ile ilgili teklifin yasalaşmasının ardından, bu yıl yaz tatilinin kısalacağı ile ilgili tartışmalar artarak devam etmektedir. Milli Eğitim Bakanı kişisel sosyal paylaşım hesabından yaptığı açıklama ile böyle bir durumun söz konusu olmadığını ifade ederek, tartışmayı sakinleştirmeye, turizmcilerin kaygılarını gidermeye çalıştı. Ancak, mevzuat telafi eğitiminin süresi ve zamanı konusunda aynı şeyi söylemiyor. Yoğunlaştırılmış dahi olsa, telafi eğitiminin okulların kapalı kaldığı sürenin üçte ikisinden az olamayacağı ve bu eğitimin bir sonraki öğretim yılından önce bitirilmesi gerektiği ilgili yönetmeliklerle düzenlenmiş durumda. MEB bu konuda hızla, sendikalar başta olmak üzere, konu ile ilgili tüm kesimlerin bir araya gelmesini sağlamalı ve sürecin nasıl olacağını tartışmaya açmalıdır.

    PİRHA/ANKARA

     

     

  • DİSK Genel Başkanı’ndan hükümete çağrı: İşten çıkarmalar derhal yasaklansın-VİDEO

    DİSK Genel Başkanı’ndan hükümete çağrı: İşten çıkarmalar derhal yasaklansın-VİDEO

    PİRHA-Türkiye Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK), AKP hükümetinin “İşten çıkarma yasaklanıyor” propagandasıyla sunduğu fakat ücretsiz izinleri yasalaştıracak olan torba yasa tasarısına karşı İstanbul Çalışma ve İş Kurumu (İŞKUR) Müdürlüğü önünde açıklama yaptı. DİSK Genel Başkanı Arzu Çerkezoğlu, “Şu ana kadar 257 üyelerinde koronavirüs tespit edildiğini, 407’sinin karantinada olduğunu ve 3’ünün de yaşamını yitirdiğini belirterek, işten çıkarmaların derhal yasaklanması için hükümete çağrıda bulundu. 

    Koronavirüs salgınına karşı hükümet evde kal çağrısı yaparken, tekstil fabrikalarında, bankalarda, kargo şirketleri başta olmak üzere birçok alanda çalışmak zorunda kalan işçi ve emekçiler, hastalık tehdidiyle karşı karşıya.

    Türkiye Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK), İstanbul’da bulunan İŞ-KUR önünde basın açıklaması yaptı. Açıklamaya DİSK Genel Başkanı Arzu Çerkezoğlu, DİSK Genel Sekreteri Adnan Serdaroğlu, DİSK Yönetim Kurulu üyesi Seyit Aslan, DİSK üyesi sendikaların başkanları, genel merkez ve şube yöneticileri katıldı.

    “TÜRKİYE SADECE HAFTA SONLARI BULAŞAN BİR VİRÜS TEHDİDİYLE Mİ KARŞI KARŞIYADIR”

    Açıklamayı okuyan DİSK Genel Başkanı Arzu Çerkezoğlu, “İşyerlerinde, madenlerde, inşaatlarda, fabrikalarda, atölyelerde yüzbinlerce arkadaşımız hiçbir önlem almadan, evine ekmek götürmek için çalışmak zorunda kalıyor. İşte biz bu işçi arkadaşlarımız için, aynı zamanda onların sesi olmak adına bu basın açıklamasını yapıyoruz” dedi.

    Covid-19 salgınında kritik bir sürece girildiğini belirten Çerkezoğlu şunları kaydetti:

    “Halkın işini, aşını güvence altına alması gereken iktidarı bir kez daha uyarmak için İŞKUR önündeyiz. Ülkeyi yönetenler maalesef sürecin ciddiyetiyle bağdaşmayan, sadece sermayeyi korumaya yönelik politikalarına devam etmektedir. Aklın ve bilimin şart koştuğu önlemler alınmamakta, işçi sınıfının evde kalması engellenmektedir. Haftasonları sokağa çıkma yasağı koyup, hafta içi işe gitmenin zorunluluğunu dayatmanın akla, mantığa, bilime ve vicdana dayana hiçbir açıklaması olamaz. Türkiye sadece hafta sonları bulaşan bir virüs tehdidiyle mi karşı karşıyadır. Bu nasıl bir akılsızlık, sınıf ayrımcılığı ve ciddiyetsizliktir.”

    “ÇARKLAR DÖNECEK” İNADI İLE KAÇ KİŞİ ÖLECEK?”

    Çerkezoğlu, şu ana kadar DİSK üyesi 257 işçinin Covid-19 pozitif tespit edildiğini, 407’nin de karantina altında olduğunu ve önceki haftalarda yaşamını yitiren iki üyeden sonra dün bir mücadele arkadaşlarını yitirdiklerini belirterek şunları ifade etti:

    “Dev Yapı-İş sendikamızın İstanbul Avrupa yakası temsilcisi Hasan Oğuz hemen karşımızdaki Galataport inşaatında çalışıyordu. Raporunda ölüm şekli “bulaşıcı hastalık” olarak belirtildi. Öfkemiz büyük! Tekrar ediyoruz çalışma zorlaması devam ederse pozitif vaka sayısı artacaktır. Soruyoruz: Bu salgın günlerinde Galataport inşaatına devam etmek çok mu gereklidir? Bu salgın günlerinde akla ve bilime meydan okuyan “çarklar dönecek” inadı ile kaç kişi ölecek? Dönen çarklar ölen insanlarımızı geri getirecek mi? Cuma günü akla ziyan bir sokağa çıkma yasağı ilan edip, yüz binlerce insanı sokaklara döküp, o insanları pazartesi işe gitmeye zorlamak nasıl bir sorumsuzluktur? Derhal hemen şimdi, zorunlu ve acil işler dışındaki tüm işler durdurulmalıdır.”

    Halkın canını, işini ve aşını güvence altına almanın hükümetin görevi olduğuna dikkat çeken Çerkezoğlu, “Bu görevleri yerine getirmeyip, patronların çıkarları için “Çarklar dönecek” diye ısrar edenler bu da yetmezmiş gibi hazırlanan bir yasa tasarısı ile işçilere ücretsiz izin ve sefalet ödeneği dayatmaktadır” dedi.

    “İŞTEN ÇIKARMALAR DERHAL YASAKLANMALIDIR”

    Çerkezoğlu, “Ücretsiz izni dayatmaya, meşrulaştırmaya ve işçileri sefalete mahkûm etmeye yönelik olan böyle bir düzenleme asla kabul edilemez. Bu ülkenin sefalete ve işsizliğe değil işçi sınıfını koruyan bir yasal düzenlemeye ihtiyacı vardır” diyerek alınması gereken önlemleri şöyle sıraladı:

    *İşten çıkarmalar derhal yasaklanmalıdır.

    *Ücretsiz izin dayatması yasa tasarısından çıkarılmalıdır.

    *15 Mart 2020’den geçerli olmak üzere işini kaybeden, ücretsiz izne çıkarılan ve bu yasa ile işten çıkarılması yasaklanıp çalıştırılmayan tüm işçilere en az asgari ücret düzeyi olmak (2.325 TL) üzere, mevcut ücretleri de dikkate alınarak kısa çalışma ödeneğinde öngörülen düzeye kadar (4.381 TL’ye kadar) ödeme yapılmalıdır.

    *Zorunlu ve acil işler dışındaki tüm işler durdurulmalı ve işleri durdurulan işçilere de aynı ödeme yapılmalıdır.

    *Kayıtdışı çalışanlardan işini ve gelirini kaybeden bütün yurttaşların geçimini sağlamak hükümetin görevidir.

    *Hükümet kayıtdışı olup işini kaybedenler işçilere asgari ücret düzeyinde kamu kaynaklarından destek sağlamalıdır.”

    PİRHA/İSTANBUL

     

  • EMEP: 1 milyon ev işçisi kadın, salgınla beraber tüm gelirlerini kaybetti

    EMEP: 1 milyon ev işçisi kadın, salgınla beraber tüm gelirlerini kaybetti

    PİRHA – Emek Partisi, kadınların koronavirüs salgınından nasıl etkilendiğini ortaya koymak ve taleplerine dikkat çekmek için rapor hazırladı.

    Emek Partisi bir aylık koronavirüs salgını sürecinin kadınlara nasıl yansıdığına ve taleplere ilişkin bir rapor açıkladı. Türkiye’de Covid-19 salgınının neden olduğu tabloyu ortaya koyan rapor, kadınların ev içindeki yüklerinin artışına, yaşadıkları şiddetin boyutlarına, farklı sektörlerden kadın çalışanların yaşadıkları sorunlara dikkat çekiyor.

    “KADIN İŞÇİLER İŞYERİNİN DE HİJYENİNDEN SORUMLU HALE GETİRİLİYOR”

    Rapordan notlar şöyle:

    • Eşitsizliğin, yoksulluğun içinde en büyük eşitsizliklere maruz bırakılan kesimi kadınlar oluşturdu. Türkiye’de çoğunluğu sözleşmesiz, geçici ve güvencesiz koşullarda çalıştırılan 1 milyon ev işçisi kadın, salgınla beraber tüm gelirlerini kaybetti. Krizle birlikte 2 milyonu bulan kadın işsizliği, işten atmalarla daha da artıyor.
    • Hâlâ çalışmak zorunda olan kadın işçiler sağlıksız, kötü koşullarda, işten atılma tehdidi altında çalışıyor. İşyerinde de şiddet, baskı ve cinsiyetçi uygulamalar arttı. Kadın işçiler ustabaşlarının zoruyla yaptıkları işin yanı sıra işyerlerinin ‘hijyeninden’ de sorumlu hale getiriliyorlar.
    • İşten atılma korkusu işyerlerinde tacizi, kadınların onurlarını zedeleyen tutumları artırıyor.
    • Sağlık emekçilerinin yüzde 70’ini oluşturan kadınlar hem yoğun çalışma temposu hem de iş yerlerindeki yeni riskler nedeniyle salgından en çok etkilenen kesimi oluşturdu.  Hastanelerde taşeron temizlik ve yemekhane işçileri ayrımcılığa uğrayarak, bir kadın işçinin ifadesiyle “Virüs muamelesi görerek” çalışmak zorunda bırakılıyorlar.
    • Mayıs ayı itibariyle kadınların yoğunlukta çalıştığı mevsimlik tarım işçiliği artacak. Kadınların sağlıklı temiz su, barınma ve beslenme koşulları, tuvalet gibi en temel ihtiyaçlara erişimi bile yok.
    • Mülteciler, valilik, sosyal yardımlaşma ve dayanışma vakıfları, kaymakamlık ve belediyelerden destek alamıyor. Mülteci kadınlar kadına yönelik şiddetle ilgili hiçbir destek mekanizmasından yararlanamıyorlar, ŞÖNİM’lerden faydalanamıyorlar.

    “ŞİDDET ARTTI”

    Tek başına ebeveynlik yapan, boşanma sürecinde olan, koruma kararlarıyla yaşayan kadınlar için daha zorlu koşullar söz konusu olduğu vurgulanan raporda, artan şiddete ilişkin ise raporda şu ifadelere yer verildi:

    “Emekçi mahallelerde bizzat gördüğümüz; kadınların canına kastedilme riski büyüyen evlerde bir başlarına bırakıldıkları, devletin hiçbir kademesinden dertlerine çare olacak bir elin uzatılmadığı, yapılan başvuruların salgın bahanesiyle geri çevrildiği, şiddetin arttığı ve üstünün bizzat devletin almadığı önlemler nedeniyle kapatıldığı gerçeği. Şiddet artarken, hükümet önlem almak yerine, HSK eliyle, kadına karşı şiddetin önlenmesine dair 6284 sayılı Kanun’daki tedbir kararının kadınların aleyhine işleyeceği açık olan bir karar aldı. Bu gerçeklere rağmen, Aile Bakanının çıkıp “Şiddet azalıyor” açıklaması yapması, tek kelimeyle yalandır!”

    “İNFAZ DÜZENLEMESİ, ÖLÜMLERE DAVETİYE ÇIKARMAKTIR”

    Cinsel şiddet ve istismar faillerinin serbest bırakılacağı tartışmasını da içeren infaz paketine ilişkin ise “Gazetecileri, siyasetçileri, hak savunucularını, muhalefet güçlerini cezaevlerinde tutmaya devam eden, hasta tutukluları, çocukları ve çocuklu tutukluları görmezden gelen, ama cinsel suç faillerini, şiddet faillerini hiçbir denetim olmadan salıverecek olan ayrımcı, eşitsiz infaz düzenlemesi ölümlere, şiddete, istismara göz göre göre davetiye çıkarmaktır” denildi.

    DAYANIŞMAYI BÜYÜTME ÇAĞRISI

    Fiziki mesafe kuralını geçerli kılan bugünlerde birliğin, dayanışmanın, örgütlenmenin yeni biçim ve yollarının yaratıldığını ifade eden Emek Partisi, “Bugün emekçi kadınların yaşam sürdüğü, çalıştığı her yerde, her alanda tüm zorlu koşullar karşısında dayanışma ile ayakta kaldığını biliyoruz” diyerek dayanışmayı büyütmek ve mücadele birlikleri kurmak için tüm yaşam ve çalışma alanlarında bir araya gelme çağrısı yaptı.

    (HABER MERKEZİ)

  • ZMO: Ziraat Mühendisliği mesleği dışlanarak ülkemizde tarım ve gıda sorunları çözülemez

    ZMO: Ziraat Mühendisliği mesleği dışlanarak ülkemizde tarım ve gıda sorunları çözülemez

    PİRHA-TMOOB Ziraat Mühendisleri Odası, Ziraat Mühendisliği mesleği dışlanarak ülkemizde tarım ve gıda sorunları çözülemez şiarıyla basın açıklaması yaptı. Oda, yaptığı açıklamada, “Tarım ve Orman Bakanlığı COVID-19 Komisyonu” içerinde Ziraat Mühendisliği mesleğimizin ve meslektaşlarımızın dışlanmasını şiddetle kınıyoruz” dedi. 

    TMOOB Ziraat Mühendisleri Odası merkez binasında basın açıklaması yaptı.

    Ziraat Mühendisliği mesleğinin dışlandığını belirten Ziraat Mühendisleri Odası açıklaması şöyle:

    “Ülkemiz tarım sektöründeki kronik sorunların çözümü, öncelikle “tarım/ziraat” tanımında uzlaşmakla başlar. Ülkemizde “tarım/ziraat” tanımı, çoğu kez, yanlış biçimde “tarım ve hayvancılık” olarak kullanılmaktadır. Bu ayrım, “mesleki taassup”la kasıtlı olarak gündeme getirilme dışında, yanlıştır.

    Tarım, “bitkisel ve hayvansal üretimi” birlikte kapsayan bir faaliyettir. Tarım, hayvancılık faaliyetlerini de kapsayan bir çerçeve tanımdır. Türk Dil Kurumu`na göre, Tarım; “Bitkisel ve hayvansal ürünlerin üretilmesi, kalite ve verimlerinin yükseltilmesi, uygun koşullarda korunması, işlenip değerlendirilmesi ve pazarlanması, ziraat” olarak tanımlanmıştır.

    “Tarım ve hayvancılık” yanlış ayrımı, bazen ilgili Bakanlık adında bile yer alabilmiştir. Ülkemiz kamu yönetimi yapısı içerisinde Tarım Bakanlığı`nın kurumsal adı, sırasıyla; Ziraat Vekâleti (Tarım Bakanlığı)/Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı/ Tarım ve Orman Bakanlığı/ Tarım Orman ve Köy işleri Bakanlığı/ Tarım ve Köy işleri Bakanlığı/ Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı/ Tarım ve Orman Bakanlığı şeklinde olmuştur.

    “BAKANLIĞIN ADI ‘TARIM BAKANLIĞI’ OLMALI”

    TMMOB ZMO olarak geçmişten bugüne önerimiz, Bakanlığın adının  “Tarım Bakanlığı” olmasıdır.

    Tarım sektörümüzün en önemli sorunlarından bir diğeri, Tarım Bakanlığı yapan kişilerin büyük çoğunluğunun mesleğin içinden gelmemesi nedeniyle sektöre yönelik gerçekçi ve sağlıklı politikalar oluşturulamamasıdır.

    “UYARIMIZI YİNELİYORUZ”

    TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası olarak; ülkeyi yönetenlerin özellikle bu dönemde dışlayıcı değil, tarım ve gıda sektörünün tüm bileşenlerini sürece katarak bilimsel önlemlerle krizi yönetmeleri gerektiğini belirtmiştik. Uyarımızı yineliyoruz.

    Salgın nedeniyle tarım sektörü açısından alınması gereken önlemlerin görüşüleceği ve bir çeşit Bilim Kurulu niteliğinde kurulan komisyonda, 1 adet bile Ziraat Mühendisi, Ziraat Mühendisi Öğretim Üyesinin olmaması, sorunların çözümü için görüşlerimize önem verilmemesi, mesleğimizin ve meslektaşlarımızın dışlanması, en basit ifade ile vahimdir.

    Tarım ve Orman Bakanlığı bünyesindeki “meslek şovenizmi”ne dayalı, dar meslekçi eğilimleri güçlendiren bu anlayışı, mesleğimiz, meslektaşlarımız ve tarım sektörümüz adına kabul edilemez buluyoruz. Ülkeyi yönetenlerin tarım sektörüne yaklaşımlarını açıkça gösteren bu tercihten, bu yanlıştan bir an önce geri dönülmesini talep ediyoruz.

    “MESLEKTAŞLARIMIZIN DIŞLANMASINI ŞİDDETLE KINIYORUZ”

    Ziraat Mühendisliği mesleğinin insanlık tarihindeki önemi, Ziraat Mühendisliği eğitiminin ülkemizdeki köklü tarihi, Ziraat Mühendisleri olarak dünya ve ülke tarımımıza katkılarımız ortadadır.

    Kurulduğumuz günden bugüne, ülkemiz tarımı, mesleğimiz ve meslektaşlarımızın hak ve çıkarlarının korunması konusundaki onurlu ve dik duruşumuzdan, demokrasiden, halktan, bilimden ve emekten yana ilkeli tutumumuzdan 66 yıldır ödün vermeyen TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası olarak;  Tarım ve Orman Bakanlığı COVID-19 Komisyonu” içerinde Ziraat Mühendisliği mesleğimizin ve meslektaşlarımızın dışlanmasını şiddetle kınıyoruz.

    PİRHA/ANKARA

  • ‘Türkiye’yi seviyorlar ancak güvende değiller; Avrupa’ya geçmek istiyorlar’

    ‘Türkiye’yi seviyorlar ancak güvende değiller; Avrupa’ya geçmek istiyorlar’

    PİRHA- İHD Genel Merkezi tarafından 29 Şubat- 1 Mart 2020 tarihleri arasında Marmara Bölgesinde bulunan mültecilere ilişkin bir rapor hazırladı. 

    29 Şubat Cumartesi ve 1 Mart Pazar günlerinde İHD İstanbul Şube yönetici ve üyelerinden oluşan iki ayrı heyet mültecilerin kara yolunu ve Meriç Nehrini kullanarak Avrupa’ya geçişi için kullandıkları güzergah, Kapıkule, Pazarkule, İpsala sınır kapılarında ve Bosna köy civarında gözlem ve incelemelerde bulundu.

    Yine Çanakkale Şube yönetici ve üyelerinden oluşan bir heyet 1 Mart günü Ayvacık, Assos bölgesinde mültecilerin deniz yolunu kullanarak Avrupa’ya geçiş yapmaya çalıştığı noktalarda incelemeler ve gözlemlerde bulundular. Heyetler gözlem yanında mültecilerle ve fırsat buldukça resmi görevlilerle de görüşmeler yaptı, durum hakkında bilgi aldı.

    Raporun ilk bölümünde şu bilgiler yer aldı:

    1951 Cenevre Sözleşmesi’ne koyduğu coğrafi çekince nedeniyle ülkeye sadece Avrupa’dan mülteci kabul eden Türkiye, sayıları ortalama 1 milyonu bulan mülteciler için transit geçiş ülkesi konumunda iken, 2011 den sonra, Suriye savaşı nedeniyle Suriye’den gelen, resmi rakamlara göre yaklaşık 4 milyon mülteci ile toplam mülteci nüfusu 5 milyonun üzerine çıkmış, mültecilerin pek çoğu Avrupa’nın sınırlarını tamamen kapaması ve Türkiye ile yapılan Geri Kabul Anlaşması gereğince kaçak yollardan Avrupa’ya geçenlerin de iade ediliyor olması nedeniyle Türkiye’de yerleşmeye “mecbur” kalmıştır.

    Türkiye geçiş ülkesi olma konumundan varış ülkesi konumuna gelmiştir. Bu süreçte sağlıktan, eğitime ve barınmaya kadar temel ihtiyaçları karşılanmadığından, mültecilerin pek çok sorunla baş ederek hayatta kalmaya çalıştıkları bilinmekle birlikte, Orta doğuda savaş derinleştikçe ve Türkiye’nin konumu zora girdikçe Suriyeli mültecilerin pazarlık aracı olarak kullanıldıklarını gösteren hükumet politikaları açığa çıkmıştır. 2015 yılında olduğu gibi, 28 Şubat 2020’de de Avrupayı pazarlığa ikna etmek için, hükumetin yönlendirmesi ile mülteciler sınır kapılarına yığılmış, kaçak ve güvensiz yollardan geçişe teşvik edilmiş, yaşam hakları başta olmak üzere yaşatılan ağır hak ihlalleri görmezden gelinmiş, mültecilerin umutları ile oynanmıştır. Son yaşananlar özelinde bir kez daha, sınır kapılarında bekleyen mültecilerin yaşadıkları ağır sorunlara hükumet tarafından, yerel yetkililer tarafından, hatta kimi mülteci anlatımlarına göre iktidar medya organı çalışanları tarafından verilen tepkiler, mültecilerin insani varlıklarının önemsenmediğine işaret etmektedir.”

    MÜLTECİLER NELER ANLATTI?

    Görüşülen mültecilerin çoğu savaştan kaçarak Türkiye’ye sığındıklarını ancak bulundukları illerde yoksulluk çektiklerini, çalışma izni verilmediğini, iş bulamadıklarını, iş bulsalar dahi maaşlarını alamadıklarını, yaşam alanlarında kötü muameleye ve ayrımcılığa maruz kaldıklarını, kimliklerinin verilmediğini, sağlık hizmetlerinden, eğitim hizmetlerinden yararlanamadıklarını, her an savaş bölgesine sınır dışı edilme korkusu yaşadıklarını bu nedenle Avrupa’ya gitmek istediklerini, televizyondan hükümletin sınır kapılarını açtığını duyunca da hemen en yakın sınır kapısına geldiklerini, sınıra geldiklerinden bu yana hiçbir ihtiyaçlarının karşılanmadığını ve çevrede bulunan ağaçları yakarak soğuktan korunmaya çalıştıklarını, sık sık (iki saate bir/ 5 dakikada bir) Yunanistan tarafından üzerlerine gaz bombası atıldığını, bu nedenle özellikle çocukların ve yaşlıların hastalandığını, çıkan arbede nedeniyle yaralananlar olduğunu, sağlık hizmeti alamadıklarını, söylediler.

    Pazarkule Sınır Kapısı 

    1-AFGAN ÇOCUK: (Sorulara annesiyle konuşarak cevap veriyor) “10 yaşındayım, bir süre okula gittim, Türkçe biliyorum ama annem bilmiyor. Annem, teyzem ve iki kuzenimle Ankara’dan dün geldik. Geceyi burada açıkta geçirdik. Çok soğuk, yiyeceğimiz bitti. Evlerimizi kapatıp geldik bu yüzden geri dönemeyiz.”

    2-AFGAN BABA: “Eşim ve 3 çocuğumla Tokat’tan buraya geldik. Afganistanlıyız. 4 ay önce Afganistan’dan Türkiye’ye geldik. Buradan geri dönmeyi düşünmüyoruz, Avrupa’ya geçmekten başka yolumuz yok.”

    3- SURİYELİ ÇOCUK: “Adım Maryam, 14 yaşındayım, biz iki aile geldik buraya. Türkiye’ye biz Şam’dan geldik, diğer aile Halep’ten. İstanbul’da tanıştık. Buraya da beraber geldik. 16 yaşındaki abim İstanbul’da tekstilde çalışıyordu. 5 yaşında bir erkek kardeşim daha var. Burada bir gazeteci bana çok kötü davrandı “senin olumsuz konuşma hakkın yok” diyerek sorunlarımızdan söz ettiğimde bana kızdı. Yanımızdaki ailenin iki oğlu küçük çocukları olduğu için ailesi ile İstanbul’da kaldı.”

    4-FASLI GENÇ: “3 arkadaş 1 ay önce Fas’tan İstanbul’a yasal yolla geldik. İstanbul’da tekstilde iş bulduk, çalışıp ailemize para göndermemiz gerekiyor, ama çalışma izni yok bu yüzden az para veriyorlar, maaşlar ödenmiyor bazen. Bu şekilde hayatta kalmamız imkansızdı. 2 gündür de buradayız ve kimse herhangi bir yardım getirmedi, iki gündür hiçbir şey yemedik.”

    5-AFGAN ÇOCUK: Adım Ahmet 12 yaşındayım, 20 kişilik kalabalık bir aileyiz. Annem, babam, kardeşlerim, halam, çocukları hepimiz buradayız. Buraya dün Kütahya’dan geldik. Ben 2 yıldır Türkiye’deyim, ama halalarım 4 yıldır. Ben hastayım, Türkiye’de ameliyat oldum (açık kalp ameliyatı ) tedavim devam ediyordu ama sağlık sigortası iptal edilmiş bu yüzden artık tedavi vermiyorlar. Ahmet’in babası: “Çocukların eğitimi ve geleceği için Avrupa’ya gitmek istiyoruz. Türkiye’de iş ve eğitim olanakları yok, çocuklarım büyüyünce babam bize imkan sağlamadı diye suçlamasın, onların bir geleceği olsun diye gitmek istiyorum. Türkiye’nin bizi kabul etmesinden dolayı teşekkür ediyoruz ama burada adalet, hak, hukuk yok, sosyal güvence yok, ayda 1.500 TL maaşla çalışıyorum, bu parayla çocuklarıma bakamıyorum, çocuklarımın burada bir geleceği yok, bu nedenle gitmek istiyorum.”

    6- AFGAN ÇOCUK: “Ben ikinci sınıfa gidiyordum, annem, babam ve kardeşimle dün Kütahya’dan geldik buraya. Kardeşim 1. sınıfa gidiyordu. Okul yarıda kaldı. Ama paramız olmadığı için zaten okula devam edemeyecektik.”

    7-AFGAN ÇOCUK: “11 Yaşındayım, adım Koşi. Biz iki aile olarak 2 gün önce Kütahya’dan geldik. Bu çocukların (1 ve 3 yaşlarında iki çocuğu gösteriyor) annesi bu, o da 8 aylık hamile. (yanındaki diğer kadını gösteriyor) Bu da 6 aylık hamile. Benim annem babam burada değil, onları yolda kaybettim. Bizi getiren otobüsün şoförü İstanbul’a geldiğinde birileriyle konuşmuş ve o kişiler onu korkuttuğu için bizi Edirne’ye gelmeden bir yerde bıraktı. Bundan sonrasını bazıları yürüdü, biz de arabalara bindik, araba annemi babamı ve kardeşlerimi başka bir yere götürmüş. Telefonla konuştuk, babam yürümeye devam ediyoruz ama tam neredeyiz bilmiyoruz, seni bulacağız merak etme dedi, bekliyorum.”

    8-IRAKLI BABA: “Eşim ve iki çocuğumla (tahminen 1 ve 3 yaşlarında) Ankara’dan geldik buraya. 3 senedir Türkiye’deyiz. Türkiye’de insanlar iyi, ancak karnımızı doyuramıyoruz. Haftada bazen sadece 1 ya da 2 gün çalışabiliyorum, iş yok, arkadaşlarımın desteği ile yaşayabildik bugüne kadar, çocuklara süt bile alamıyorum. Türkiye’de her şey çok pahalı, kirayı, faturaları ödeyemiyoruz, yiyecek alamıyoruz. Irak’ta durumumuz iyiydi ama savaş vardı, burada savaş yok güzel ama iş yok, para yok.”

    9- AFGAN GENÇ: “Ben 23 yaşındayım, arkadaşım 35. 2018’de Türkiye’ye geldik. Markette çalışıyordum ama çalışma iznim yok diye işten çıkarıldım. Sınırların açılacağı haberini whatsapp’tan dernek başkanları gruplara mesaj atarak haber verdi. Sınırlar açık, gidin diye mesajlar geldi. Taksi tutup buraya geldik. Yunanistan tarafı birkaç saatte bir gaz atıyor. Gaz atıldığında Türkiye tarafına doğru kaçıyoruz, ancak Türkiye tarafı da gaz atıyor ve havaya silah sıkıyor, o tarafa gidin diyorlar, arada kaldık. Dün küçük çocuklu bir kadın geçmek için ısrar edince Yunanistan polisi dövdü. (konuştuğumuz saat öğleden sonra 14.30) İki saat önce Yunanistan tarafından tercüman aracılığıyla bir açıklama yapıldı. “Şu an bir görüşme yapılıyor ve görüşme sonucuna göre ya Yunanistan kapısı açılacak ya da İstanbul’a geri döneceksiniz” dediler. Geri dönmek istemiyoruz.”

    Pazar Kule Sınır Kapısı – 01 Mart 2020- Pazar

    10- AFGAN GENÇ: “23 kişilik bir aileyiz. 7 aydır Türkiye’deyiz. Afganistan’dan geldik. Bir ay önce bizim ve tanıdığımız tüm mültecilerin sigortaları iptal edildi. Artık sağılık ihtiyaçlarımız karşılanmıyor. Maaş sıkıntısı çekiyoruz, geçinemiyoruz, çocuklar Türkçe bilmedikleri için okula gidemediler.”

    11- SURİYELİ BABA: “Afrin’den geldik, 6 senedir Türkiye’deyiz. Suriye’de savaşta ayağıma kurşun isabet ettiği için çalışırken zorlanıyorum, bu nedenle iş bulamıyorum. Çocuklarım hasta, bir çocukta böbrek yetmezliği var ve ameliyat olması gerekiyor, çocuk hastalandığında hastaneye götürdük, hiç bakmadan 2 ay sonra gel diye randevu verip gönderdiler, fenalaşınca tekrar gittik ama 2 aylık süre bitmediği için ilgilenmediler. Eşim astım hastası. Atılan biber gazından hastalandı burada. Gazlar dibimize düşüyor ama başka çare yok. Çocukları okutmak istiyoruz, ama para olmadığı için bunu bile yapamıyoruz, iş yok, iş bulsak bile çok az paralara çok fazla iş yaptırıyorlar. İnsanlarda vicdan yok.”

    İpsala Sınır Kapısı – 01 Mart 2020- Pazar

    12- AFGAN GENÇ: “Haberi duyunca Urfa’dan geldim. Afganistanlıyım. Bütün ailem Almanya’da. Ben burada tek kaldım. 2 senedir hiç çalışmıyorum, iş yok.”

     13- ÖZBEKİSTANLI BABA ve KIZI: 4 çocuklu bir baba, İstanbul’dan gelmişler; “Bizim istediğimiz sadece bir kâğıt parçası. Bizi dikkate alacaklarını gösteren bir belge verselerdi gitmezdik” Türkiye’den. 12 ve 8 yaşındaki iki çocuğunu göstererek “Okula almadılar. Defalarca başvurduk yine de okula almıyorlar.” Nereye gitmeyi planladıkları sorulduğunda “Bir tane belgeyi vermeye değer görüp çocukları okula alacak her yer olur.” 8 yaşındaki Nergiz “Okumak istiyorum ama okula almadıkları için okuyamıyorum.”

    14- SURİYELİ ÇOCUK: “16 yaşındayım, 7 sene önce ailemle Türkiye’ye geldik. 5 sene önce ailem Almanya’ya gitti. Ben tek kaldım, gidemedim. Sınır kapısı açılırsa Yunanistan’dan ailemin yanına gideceğim. Sınıra bizi Yunanistan’a geçireceklerini düşünerek geldim, böyle bir muamele beklemiyordum.”

     15- AFGAN GENÇ: “22 yaşındayım, Afgan’ım. İstanbul Aksaray’dan geliyorum. 2 yıldır Aksaray’dayım. İstanbul’dayken geçimimi fırıncıda çalışarak sürdürüyordum. Ülkemde barış olsa geri dönmek isterim. Türkiye’de kötü davranıyorlardı, sağlık, ev, okul ihtiyacı karşılanmıyordu. Kimliğim olsun, ihtiyaçlarım karşılansın diye Yunanistan’a gitmek istiyorum. Televizyonlardan duydum sınırlar açılmış diye, ben de geldim.”

     16- İRANLI KADIN: “2 yıldır Türkiye’deyiz, buraya Denizli’den geldik, 3 gündür de buradayız, parasız kaldığımız için geri de dönemeyiz. “Otobüslerle gelmişler buraya, sonrasında iki kere  öbür tarafa (Yunanistan) kadar götüreceklerini söylemiş birileri ama burada (İpsala Sınır Kapısı) bırakmışlar. Polis giderken telefonları toplamış ama sonra geri vermiş. “Annem tansiyon hastası ve kimlik olmadığı için hastane bakmıyordu. Hastane paramız olmadığı için pasaportu aldı ve geri vermedi. Tansiyon ilacı çok pahalı alamıyorum, almak istesem kimlik iptal oluyor. İran’ a geri dönemeyiz, Türkiye’ye de dönemeyiz, gitmemiz lazım. TV de gördük haberi geldik, 3 gündür buradayız. Türkiye’de para verilmiyor, kötü muamele yapıyorlar, Türkiye’de kadın olmak zor. Polisler buraya gelirken telefonları aldılar ve fotoğraf çektiler. Sanki film çekiyorlar, gelip gidiyorlar bir şey yaptıkları yok. Ne yapacağız bilmiyoruz paramız yok.”

    17- AFGAN ERKEK: “Afgan’ım. 2 yıldır Zeytinburnu’nda çalışıyorum. Çalışıyorum ama param hiç yetmiyor. Aylık 1000 TL maaş veriyorlar. Kiraya yetmiyor, geçinemiyorum, bu insanca yaşamak değil. Kimlik çıkması için 2 kere işten izin alıp Çanakkale’ye gittim ama bütün her şeyim olmasına rağmen kimlik başvurumu iptal ettiler. Buraya gelmeye mecbur kaldım. Buraya gelmek için kişi başı 100$ aldılar.”

    18-AFGAN ERKEK: “Buraya Konya’dan geldik. iki yıldır Türkiye’deyim, dizimde problem var bu yüzden ağır işlerde çalışamıyorum. Çocuklarıma bakamıyorum, okula gönderemiyorum. Sınıra gelince Türkiye polisi 4-5 kişilik botlarla bizi Yunan tarafına gönderdi. Yunan polisi tüm eşyalarımıza ve paralarımıza el koyup bizi dövdü, geri yolladı. Beş çocuğundan birisi henüz 5 aylık. Ben hastayım, çocuklarım üşüyor, ne yapacağımızı bilmiyorum, kandırıldık, yaşadığımız sıkıntılı hayattan kurtuluruz umuduyla Yunanistan’a geçmek istiyorum.”

    19- İRANLI GENÇ: “25 yaşındayım, 2 yıldır Türkiye’deyim. Denizli’den buraya geldik. Spor eğitmeni olarak diplomalarım var ama bugüne kadar düzgün bir iş bulamadım. Bir umut insanca yaşamak için Avrupa’ya gitmek istiyorum.”

    HEYETİN GÖZLEM VE TESPİTLERİ

    Kapıkule Sınır Kapısı:

    29 Şubat 2020 Cumartesi 1- Park halinde bekleyen birkaç tır olmakla birlikte, kapıda insan ya da araç trafiği olmadığı gözlendi. Yolda kapıya doğru yürüyen az sayıda mülteciye rastlandı.

    01 Mart 2020- Pazar:

    1- Mülteci görülmedi ancak olağan araç ve insan trafiği olduğu gözlendi.

    Pazarkule Sınır Kapısı: 29 Şubat 2020- Cumartesi

    • Park halinde bekleyen birkaç TIR olmakla birlikte, kapıda insan ya da araç trafiği olmadığı gözlendi. Yolda kapıya doğru yürüyen az sayıda mülteciye rastlandı. 01 Mart 2020- Pazar: 1- Mülteci görülmedi ancak olağan araç ve insan trafiği olduğu gözlendi. Pazarkule Sınır Kapısı: 29.02.2020 – Cumartesi
    • – Yol boyunca yürüyerek sınıra giden topluluklara rastlandı.
    • – Polis tarafından kontrol noktaları oluşturulduğu ve son kontrol noktasında mülteciler dışındakilere kimlik sorulduğu,
    • – Kapı civarında yaklaşık 3-5 bin mülteci olduğu,
    • – Bir 112 acil aracı bulunduğu,
    • Muayene, tedavi, pansuman dahil, sağlık hizmeti verilmediği, bu sabah, Yunanistan’ın gazlı saldırısı sonrası yaralananların pansumanlarının dahi yapılmadığı, enfeksiyon ve salgın hastalık riskinin çok yüksek olduğu,

    Bir yetkilinin verdiği bilgiye göre sadece acil durumlarda sağlık hizmeti sunulabildiği, içme ve kullanma suyunun bulunmadığı, yiyecek bulunmadığı, en yakın büfenin 3 km mesafede olduğu, paraları olsa bile yürüyerek gidip bir şeyler alıp gelmelerinin çok zor olduğu,

    8- Hamile kadınlar, yaşlılar, engelliler ve küçük çocukların sayısının oldukça yüksek olduğu, bu koşulların devam etmesi durumunda özellikle bu riskli gruplar açısından hastalıkların, ölümlerin baş göstermesinin kaçınılmaz olacağı,

    9- Barınma ihtiyacına yönelik çadır vb. hiçbir malzemenin bulunmadığı, bazı ailelerin yetersiz de olsa battaniyeleri olduğu, battaniyesi olmayanların ateş yakarak ısınmaya çalıştıkları,

    10- Atılan gaz bombaları ve yakılan ateş nedeniyle oluşan dumanlı havanın nefes almayı güçleştirdiği,

    11- Resmi kurumların (barınma, beslenme, tedavi vb) halen herhangi bir yardımının olmadığı, Belediye başkanı ve Vali yardımcısının gelip gözlem yaptığı,

    12- İstanbul’a dönmek isteyenler veya Edirne otogarına gitmek isteyenler için özel otobüsler, minibüsler ve taksilerin beklediği, ancak hepsinin yüksek fiyatlar istedikleri,

    13- Sabah saatlerinde iki basın mensubunun gözaltına alındığının konuşulduğu, ancak çok sayıda basının, özellikle yabancı basın mensubunun sınırda olduğu ancak sivil toplum örgütlerine rastlanmadığı, sadece ASAM’dan bir kişinin alanda görüldüğü,

    14- Akşamüzeri sınırın yaklaşık 1km uzağında kapalı bir kamyondan üzerinde UNHCR (Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği) yazan küçük paketlerle gıda yardımı yapıldığı, gözlemlenmiştir.

    01 Mart 2020- Pazar

    1- Yolda, polis ve jandarma kontrol noktalarının ve sınıra doğru gruplar halinde yürüyen mültecilerin olduğu,

    2- Gelenlerin, Meriç Nehri’ni geçmeden kurulmuş bulunan birinci kontrol noktasında polis tarafından durdurularak, sorular sorulduğu ve GBT yapıldığı,

    3-İnsan Hakları Derneği üyesi bir kişinin mültecilerle ilgili sorduğu bir soruya bir polisin “Cumhurbaşkanımız gerekli açıklamaları yaptı” diye cevap verdiği,

    4- Sınıra doğru gitmek isteyenlerin “ileride de kontrol noktaları var ileri gidemezsiniz “ denilerek caydırılmaya çalışıldıkları,

    5- Kontrol noktasından müdahalesiz geçilebildiği ancak sınıra 1 km uzaklıktaki 3. kontrol noktasında mülteciler dışında herkesin, gazeteciler dahil geçişine izin verilmediği, İHA ve Beyaz Tv muhabirlerinin de bu noktada bekletildikleri,

    6- Polis ve jandarmanın kontrol noktası dışından sınıra gidişe özel bir müdahalede bulunmadığı,

    7- Pazarkule sınır kapısında ortalama 10 bin kadar mültecinin toplandığı,

    8- İnsanların, soğuktan ve rüzgardan korunmak için kendilerine brandalardan ve ormandan topladıkları ağaçlardan barınak yapmaya çalıştıkları,

    9- Tenekelerde ya da yerlerde yaktıkları ateşle ısınmaya çalıştıkları.

    10-Heyetimizin sınırda bulunduğu yaklaşık bir saatlik süre içinde ortalama 5 dakikada bir Yunanistan tarafından yoğun gaz atıldığı ve oradaki insanların sürekli bu gazı solumak durumunda kaldıkları, çocuklar, hamileler, hastalar ve yaşlıların gazdan yoğun şekilde etkilendikleri,

    11- Hava çok soğuk olmasına rağmen, hiçbir mültecinin soğuktan korunmaya yetecek eşyasının bulunmadığı,

    12- 10 bin kadar insanın tuvalet ihtiyacını karşılaması için sadece 2 mobil tuvalet bulunduğu,

    13- Tampon bölgede çok fazla çocuk olduğu, çocukların birçoğunun hasta olduğu ve fazla miktarda gaza maruz kaldıkları, genelde annelerinin yanlarında tedirgin halde bekledikleri,

    14- 10 bin kişiye tek 112 sağlık ekibi bulundurulduğu, yardım dağıtımı yapılmadığı,

    15- İnsanların bir umuda tutunarak buraya kadar geldikleri, ancak karşılaştıkları gerçeklik karşısında hayal kırıklığı ve çaresizlik içine düştükleri ve sık sık kandırıldıkları yönünde açıklamalarda bulundukları,

    İpsala Sınır Kapısı Gözlemleri;

    • Göç etmek için gelenler arasında; İran, Afgan, Özbek, Afrikalı çeşitli milletlerden mültecinin bulunduğu,
    • Mültecilere kısıtlı yiyecek dağıtımı gerçekleştiği (heyetimiz tarafından gözlemlendiği kadarı ile çorba, ekmek ve küçük paket tahin helvası – Yemek, yardım amaçlı ve Gümrük çalışanlarına yemek yapan Tarçın isimli şirket tarafından dağıtıldı), günlük yeterli besin ihtiyaçlarının karşılanmadığı,
    •  Dağıtılan yemek kaplarındam oluşan çöplerin belediye işçileri tarafında toplandığı,
    •  Mültecilerin barınabilecekleri hiçbir kapalı mekanın bulunmadığı, yerlere kartonlar ve poşetler sererek onların üzerinde uyumaya çalıştıkları,
    •  Arazinin düz olması rüzgârın şiddetini daha da artırıyor olmasına rağmen hiçbir mültecinin soğuktan korunmaya yetecek eşyasının bulunmadığı, ısınabilmeleri ve soğuktan korunmaları için hiçbir önlemin alınmadığı, çevrede bulunan az miktarda ağaçları yakarak gece ısınmaya çalıştıkları,
    • Çok sayıda çocuklu ailenin olduğu ancak çocukları soğuktan koruyacak bir çare bulamadıkları, annelerin bebeklerini açıkta emzirmeye çalıştıkları,
    •  Tuvalet ihtiyaçlarını karşılayacak bir ortamın sağlanmadığı,
    •  Çeşitli araçlarla balık istifi şeklinde getirilen mültecilerin, sırtlandıkları eşyaları ile sınır kapısının yaklaşık 1 km uzağında boş çamurlu araziye bırakıldıkları, buradan sınır kapısına yürüdükleri,
    • 9- Ardı ardına araçların mültecileri bırakıp döndükleri, gözlenmiştir.

    Bosnaköy Sınır Hattı.  29.02.2020 Cumartesi

    Pazarkule Sınır Kapısı’na yakın mesafede bekleyen bir otobüs şoförü tarafından “mülteciler buradan sınırı geçemiyor ama araçlar dolusu mülteciyi Bosnaköy’e bırakıyoruz, oradan rahatlıkla sınırı aşıyorlar” demesi, aynı konunun mülteciler arasında da konuşuluyor olması üzerine Heyetimiz Bosnaköy’e hareket etmiştir. Pazarkule’ye 8-10 km mesafede bulunan Bosnaköy’e gelindiğinde, köy yanında bulunan yol üzerinde zırhlı büyük bir araç ile yolun kesilmiş olduğu, o yöne giden araçların ve insanların geri dönmeleri yönünde uyarıldıkları, yaklaşık 1 km uzakta bir hatta dumanların havaya yükseldiği, sürekli olarak silah seslerinin geldiği, geniş bir arazi üzerinde dağılıp toplanan mültecilerin bulunduğu, bu sınırdan geçişin büyük bir risk içerdiği gözlenmiştir.

     ÇANAKKALE– Assos- Ayvacık

    1 Mart 2020- Pazar. Heyetimiz Ayvacık, Assos bölgesinde göçmenlerin geçiş güzergahında, sahil boyunca ve yakın köylerde incelemelerde bulunmuş, bilgi alma amaçlı görüşmeler gerçekleştirmiştir

    1- Tüm bölgede jandarmanın sürekli devriye gezdiği, görünürde hiç mülteci bulunmadığı,

    2- Yerel halkın, 29 Şubat ve 1 Mart günlerinde hava koşulları nedeniyle hiç botun gelemediği yönünde açıklamalarda bulundukları, ancak önceki günlerde bölgenin mülteciler bakımından çok hareketli olduğu,

    3- Bu sabah sadece 1 botun hareket ettiği ve açıkta bottan dumanlar çıktığı, sürekli devriye gezen sahil güvenlik botu tarafından botta bulunan göçmenlerin kurtarıldığı ve karaya çıkarıldıkları,

    4- Ayvacık Jandarma komutanlığında görevli nöbetçi astsubay görüşme yapıldığını, bu sabah batan botta 1 kadın ve 2 çocuğun öldüğünü teyit ettiğini, ancak kurtulanların nereye götürüldüğünün bilgisini veremeyeceğini söylediğini,

    5- Bu olaydan sonra, artık denizden geçişe izin vermeyeceklerini söyleyerek, sahilde bot bekleyen yaklaşık 25 kişinin getirilen bir arabaya adeta zorla bindirilerek Edirne’ye götürüleceklerini söylendiği,

    6- Daha sonra Ayvacık geri gönderme merkezine gittiklerini, ancak yetkili kişinin heyetimizin görüşme talebini reddettiği,

    7- Kapıdaki görevlinin, 400 kişilik merkezin tamamen boşaltıldığını, sadece”suçlu” mültecilerin çıkışına izin verilmediği, bırakılan mültecilerin kendi kendilerine organize olarak Edirne’ye gittikleri bilgisini verdiğini, gözlemlemiş ve öğrenmiştir.

    E- İLGİLİ HUKUK: İnsan Hakları Evrensel Bildirge 14. Madde, 1951 tarihli Birleşmiş Milletler Mültecilerin Hukuki Statüsüne İlişkin Cenevre Sözleşmesi, Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu başta olmak üzere uluslararası insan hakları hukuku.

    F- SONUÇ OLARAK;

    Anlatımlarına göre; Mülteciler Türkiyeyi sevdiklerini ancak iş bulamamak ya da angarya koşullarında çalıştırılmak, sosyal destek sisteminin olmaması ve hukuki korumanın bulunmaması nedeniyle, kendilerini daha güvende hissedecekleri fikriyle Avrupa’ya geçmek istemektedirler. Hükumet yetkililerinin açıklamalarına güvenerek Avrupa’ya geçeceklerine dair kesin bir umutla sınır bölgesine gelmiş bulunuyorlar. Birçoğu evini ve işini bırakarak tüm ailesi ile birlikte, çocukları ile anne babaları, hamile eşleri ile birlikte gelmiş durumda ve dönecek bir evleri, kurulu bir düzenleri yok. Bu yüzden ölümü göze alarak karadan, nehirden ya da denizden kaçak yollarla Avrupa’ya geçiş yollarını kullanıyorlar. Avrupa devletlerinin mültecilere sınırlarını açması konusunda bir mutabakat olmaksızın mültecilerin sınırlara ve riskli geçiş noktalarına yönlendirilmeleri, hiçbir insani ihtiyaçlarının giderilmeyerek mağdur edilmeleri, yaşanan ölümler de dikkate alındığında büyük bir suçtur. Hükumet yetkililerinin, 100 bin üzerinde mültecinin sınırı geçerek Avrupa’ya ulaştığı yönündeki açıklamaları, gözlemlerimizle ve basına yansıyan haberlerle örtüşmemektedir. Yaşanan bu büyük insanlık dramının sorumluları yargı önünde hesap vermeli, mültecilere insani yaşam koşulları sağlanmalıdır.

    TALEP VE ÖNERİLER

    1. Mültecilerin Avrupa ile pazarlık aracı olarak kullanılmasına son verilmeli, bu tutumu ile mültecilerin hak ihlali yaşamasına neden olanlar hakkında hukuki ve cezai işlem başlatılmalı, mültecilerin yaşadıkları mağduriyetler giderilmelidir.
    2. Mültecilere insani yaşam koşulları sağlanmalı, eğitim, sağlık, barınma, beslenme, iş gibi temel ihtiyaçları karşılanmalı, mültecilere yönelik ayrımcılık ve nefret saldırıları önlenmelidir.
    3. Avrupa ile imzalanmış olan Geri Kabul Anlaşması feshedilmelidir.
    4. 1951 Cenevre Sözleşmesi’ne konulan coğrafi çekince kaldırılmalıdır. Türkiye’de bulunan mültecilere, mültecilik hukuki statüsü verilmelidir.
    5. Avrupa ve dünya devletleri sınırlarını mültecilere açmalı, mültecilerin serbest dolaşım ve yerleşim hakkı kabul edilmelidir.  PİRHA/ANKARA

     

  • Demokratik Alevi Derneği’nde görev dağılımı yapıldı

    Demokratik Alevi Derneği’nde görev dağılımı yapıldı

    PİRHA- 3. Olağan Kongresini 12 Ocak’ta Dersim’de gerçekleştiren Demokratik Alevi Dernekleri (DAD), kongresinden sonra ilk yönetim kurulu toplantısını Ankara’da gerçekleştirdi. Toplantıda görev dağılımı yapıldı. 

    Demokratik Alevi Dernekleri (DAD), Dersim’de 12 Ocak’ta yaptığı 3. Olağan kongre sonrasında ilk yönetim kurulu toplantısını Ankara’da gerçekleştirdi. Toplantıda görev dağılımı yapıldı.

    Görev dağılımı şöyle:

    Eş Genel Başkanlar: Saime Topçu – Musa Kulu

    Genel Sekreter: Zeynel Kete

    Genel Sayman: Hıdır Yılmaz

    Örgütlenme Sekreteri Reyhan Kumru

    Kadın Sekreteri Nadide Yallı

    İnanç ve Kültür Sekreteri: Hülya Bozkurt

    Halkla İlişkileri Sekreteri: Mustafa Karabudak

    Basın Yayın Sekreteri: Bülent Felekoğlu

    Hukuk Sekreteri: Kibar Köse

    Eğitim Sekreteri: Hüseyin Ozan

    PİRHA/ANKARA

  • SES: Sağlık ve sosyal hizmet alanları birbirinden ayrılamaz-VİDEO

    SES: Sağlık ve sosyal hizmet alanları birbirinden ayrılamaz-VİDEO

    PİRHA – SES, sağlık ve sosyal hizmet alanlarının ayrılması önerisine karşı genel merkez binasında basın açıklaması yaptı. Açıklamada, sağlık ve sosyal hizmet alanlarını ayrılması önerisinin “toplu sözleşmenin ilk kazanımı” olarak sunulmaya çalışıldığı, bunun kabul edilemez olduğu belirtildi.

    Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası (SES) Genel Merkez binasında “Sağlık ve Sosyal Hizmet Bir Bütündür… İş Kollarına Ayrılamaz!” başlıklı basın açıklama gerçekleştirdi.

    SES Genel Eş Başkanı İbrahim Kara’nın okuduğu açıklamada, sosyal hizmet ile sağlık alanlarının birbirinden ayrı iş kolu olarak görülmesinin yanlış olduğu vurgulanarak, “Sosyal hizmetler alanını ‘sağlık ve sosyal hizmetler’ bütününden kopartılarak ‘büro hizmetleri’ içerisine dahil edilmesi bilimsel bir yaklaşım asla değildir, kabul edilemez.” denildi.

    Açıklama şu ifadeler yer aldı:

    “Bilindiği üzere Temmuz 2018 tarihinde yayınlanan KHK ile Bakanlıkların yapılanmalarında değişiklikler yapılmış, Bakanlıkların sayısı azaltılmış, bu kapsamda bazı Bakanlıklar birleştirilmiştir. Sendikamızın örgütlü olduğu ve kamu sosyal hizmetler faaliyetlerinin yürütüldüğü Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı ile birleştirilmiş ve yeni bakanlık Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı haline getirilmiştir.

    Bakanlıkların yeni oluşumları ile hizmet kollarının değişip değişmeyeceği ya da ne şekilde değişeceğine ilişkin 2019 yılında düzenleme yapılacağı belirtilmişti. Bu çerçevede hem ‘sağlık ve sosyal hizmetler’, hem de ‘büro bankacılık ve sigortacılık hizmetleri’ dahilinde hizmetler yürütülen yeni Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığına yönelik hizmet kolu değişikliği de belirsiz olarak bırakılmıştı. Dünden bugüne sağlık ve sosyal hizmetlerin bir bütün olduğu fikrini savunan ve bu temelde örgütlenen Sendikamız, sosyal hizmetler iş kolunun sağlık alanından ayrılmaması gerektiğine yönelik görüşlerini her fırsatta paylaşmakta, bu doğrultuda mücadele etmektedir.

    Bugün, hizmet kollarının değişmesi ile ilgili çeşitli çalışmalar gündemdedir.  Hem bu değişiklikleri, hem de Sendikamızın değerlendirmelerini tekrar kamuoyuyla paylaşmak istiyoruz.

    Öncelikle, kamu alanında toplu sözleşme görüşmeleri 1 Ağustos’ta başlamıştır. Bugüne kadar geçen sürede iş kollarına ilişkin sadece yetkili sendikaların katılımı ile oluşan komisyonlar, iş kolu taleplerine ilişkin çalışma yürütmüştür. 4688 sayılı kanundaki sınırlılıklar nedeniyle bu çalışmaya sadece yetkili sendikalar katılmakta, yani bugün açısından sadece Memur-Sen’e bağlı sendikalar komisyonda çalışmaktadır. Bu çalışmalar kamuoyuna, kamu emekçilerine ve diğer sendikalara kapalı şekilde gerçekleştirilmektedir. Büro-Memur-Sen’in hemen komisyon görüşmelerinin ardından sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımlardan öğreniyoruz ki,  bu komisyonlarda sosyal hizmetler iş kolunun sağlık iş kolundan ayrılarak büro iş kolu ile birleştirilmesine yönelik bir görüş birliğine varılmıştır. Üstelik Büro-Memur-Sen, bunu ‘toplu sözleşmenin ilk kazanımı’ diye reklam etmeye, emekçileri yanıltmaya çalışmıştır.

    “KANUNLARLA  YAPILAN HUSUSLAR YÖNETMELİKLERLE DEĞİŞTİRİLEMEZ”

    Hemen komisyon çalışmalarının akabinde Aile Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı tarafından Konfederasyonumuza hizmet kollarında değişiklik yapılmasını içeren bir Yönetmelik Taslağı iletilmiştir. Bu taslakta yer alan değişiklik de, ne yazık ki Büro-Memur-Sen’in söylemiyle uyumlu olarak, sosyal hizmetlerin sağlık iş kolundan ayrılarak büro hizmetleri iş koluna geçirilmesini içermektedir.

    Bakanlık ve bağlı kuruluşlarda sosyal hizmetler kapsamında verilen hizmetin niteliği ve sosyal hizmetlerin esas olarak koruyucu, önleyici, rehabilite edici yönünü göz önünde bulundurarak yapılmak istenen değişikliği SES olarak kesinlikle doğru bulmuyoruz.

    1- İş kollarının belirlenmesi ve iş kolu örgütlerinin şekillenmesinde hizmetin içeriği ve birbiriyle ilişkileri oldukça önemlidir. Bu nedenle Sendikamız, kurulduğundan bu yana sağlık ve sosyal hizmetlerin de ayrılmaz bir bütün olarak değerlendirmiştir.

    Sağlık, Dünya Sağlık Örgütünün (WHO) de tanımladığı biçimiyle ‘fiziksel-ruhsal ve sosyal yönden tam bir iyilik hali’ olarak değerlendirilmektedir. Bu nedenle sağlık hizmetleri, bireysel ve halk sağlığının korunması ve iyileştirilmesi temeline dayanan tıbbi hizmetlerle birlikte psikososyal anlamda iyiliğin sağlanması, geliştirilmesi ve korunmasına dayanan sosyal hizmetleri de içermektedir. Bu iki alan birbiriyle bağlantılı ve bütünlüklüdür. Bu nedenle, iş kolu belirlemesi yapılırken bu bütün göz önünde tutulmak zorundadır.

    “SİYASİ İKTİDAR YANDAŞ SENDİKALARIN  ÇIKARLARI DOĞRULTUSUNDA HAREKET EDİYOR”

    Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı bünyesinde birleştirilmiş olsa da sosyal hizmetler kapsamında çocuklar, yaşlılar, engelliler, kadınlar, sosyal yardıma ihtiyaç duyanlar başta olmak üzere tüm çocuklar ve tüm toplumun kamu tarafından ve kamu olanakları ile korunmasına, gözetilmesine güçlendirilmesine; istismar-şiddet, ayrımcılık, yoksulluktan korunmasına; bunlara maruz kalanların ise her türlü desteklenmesine yönelik hizmetler sunulmaktadır. Bu hizmetler ağırlıklı olarak 24 saat hizmet veren yatılı ve gündüzlü sosyal hizmet kuruluşlarında disiplinlerarası yaklaşımla mesleki çalışmalar yapılarak verilmektedir. Diğer taraftan bu hizmetler ilgili kurum ve birimlerin teşkilatları ile alanda birebir yardıma ve bakıma gereksinim duyan dezavantajlı kişi ve gruplarla temas halinde çalışılarak, başta sağlık kurumları olmak üzere diğer kurumlarla işbirliği halinde sunulmaktadır.

    Sosyal hizmet alanını kendisi her yönü ile her yerde toplum sağlığı ile ilişkilidir. Sağlık hizmeti de sosyal hizmet de elbette birçok kurum bünyesinde çeşitli birimler tarafından yürütülmektedir ve hepsi toplum sağlığı ile ilgilidir. Ancak sağlık hizmetlerinin organizasyonundan sorumlu ana kurum Sağlık Bakanlığı iken, sosyal hizmetlerin organizasyonundan ana sorumlu kurum da Aile Çalışma ve Sosyal hizmetler Bakanlığıdır. Sosyal hizmet ve sağlık alanları bu kadar iç içe ve bir bütünün ayrılmaz parçaları iken, kamu alanında sosyal hizmetlerin yürütülmesinin ana yükümlüsü olan, esasen kamudaki sosyal hizmetlerin temel omurgasını oluşturan, sosyal hizmetler ve toplum sağlığı bakımından en temel alanlardaki konularda, planlanma, uygulama ve koordinesi görevi bulunan Aile Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı bünyesindeki sosyal hizmetler alanını ‘sağlık ve sosyal hizmetler’ bütününden kopartılarak ‘büro hizmetleri’ içerisine dahil edilmesi bilimsel bir yaklaşım asla değildir, kabul edilemez.

    Tüm bu hususlar değerlendirildiğinde tüm toplum sağlığının temini hususunda diğer sağlık ekipleri ile yan yana görev yapan sosyal hizmet alanının bir büro hizmeti gibi algılanarak düzenleme yapılması en başta bu topluma, bu alanda çalışanlara, sağlık ve sosyal hizmet alanlarının kendisine yapılacak en büyük kötülüktür. Canla başla toplum sağlığı için mücadele veren bu alanın farklı yerlerde değerlendirmesini istemek hem etik değil, hem de bilimden uzak bir yaklaşımdır.

    Nitekim, 657 sayılı Devlet memurları kanununda belirlenen hizmet sınıflarına bakıldığında da sağlık ve sosyal hizmet alanlarının bütünlüğünün izlerini görmek mümkündür. (Mülga)Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı bünyesinde sunulurken Bakanlıkların birleşmesi ile Aile Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığında birleştirilen sosyal hizmetler alanının ana meslekleri olan Sosyal Hizmet Uzmanı/Sosyal Çalışmacı, psikolog, hekim, fizyoterapist, diyetisyen, hemşire gibi meslekler de sağlık ve yardımcı sağlık hizmetleri sınıfına mensuptur. Bu sınıflandırmanın kendisi dahi, iki alanın birbirinden kopartılamayacağını ve verilen hizmetin niteliği itibariyle büro hizmetleri iş kolunda birleştirilemeyeceğini göstermektedir.

    2- Hizmet kollarının ana şekillenişi 4688 Sayılı Kanun ile düzenlenmiştir ve burada iş kolu ‘sağlık ve sosyal hizmetler iş kolu’ olarak belirlenmiştir. Genel bir hukuk kuralı olarak Kanunla düzenlenen bir husus, Yönetmelik ile değiştirilemez; yönetmelik ile yapılacak bir değişiklik ilgili kanunlara aykırı olamaz. Ancak şu an yapılmak istenen değişiklik hem sağlık ve sosyal hizmetler hem de büro hizmet kollarını bütünüyle değiştirdiğinden 4688 Sayılı Kanuna da aykırıdır.

    3- Yapılması gereken; birbirinden tümüyle farklı hizmet işlerinin yapıldığı Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığını bir bütün olarak aynı hizmet kolu kapsamında değerlendirmeye çalışmak değil; adı geçen Bakanlık bünyesinde sosyal hizmetler kapsamında yapılan işlerin bağlı bulunduğu birimlerin iş kollarının Sağlık ve Sosyal Hizmetler iş kolunda kalması; büro ve sigortacılık hizmetleri kapsamında yapılan işlerin bulunduğu birimlerin ‘büro, bankacılık ve sigortacılık hizmetleri’ iş kolunda kalmasıdır.

    Siyasi iktidarı, yandaş sendikaların çıkarları doğrultusunda hareket ederek bilimsel olmayan ve herkese zarar verecek uygulamaları hayata geçirmekten vazgeçip, sağlık ve sosyal hizmet sunumunu bir bütün ele alan yaklaşımla hareket etmeye davet ediyoruz.”

    PİRHA/ANKARA

     

  • Tüm Bel-Sen Başkanı Bozkurt: 31 Mart yerel seçimler dönüm noktası-VİDEO

    Tüm Bel-Sen Başkanı Bozkurt: 31 Mart yerel seçimler dönüm noktası-VİDEO

    PİRHA – 31 Mart yerel seçimlerin dönüm noktası olduğunu kaydeden Tüm Bel-Sen Başkanı Erdal Bozkurt, iktidarın olumsuz ve haksız faaliyetlerine karşı muhaliflerin mücadele etmesi gerektiğini söyledi. Bozkurt, “31 Mart seçimleri dönüm noktası bizim için. Demokratik parlamenter sisteme dönmek için bir adım olarak değerlendirmek lazım” dedi. 

    Tüm Yerel Yönetim Emekçileri Sendikası (Tüm Bel-Sen) Genel Başkanı Erdal Bozkurt, 2018 yılında ilan edilen OHAL’in Türkiye’de yarattığı sorunları, ekonomi, sağlık ve eğitimde yaşananları PİRHA’ya değerlendirdi.

    2018 yılının OHAL süreci ile birlikte yeni bir siyasi rejimin devamı niteliğinde olduğunu kaydeden Bozkurt, 2018’in Tüm Bel-Sen açısında temel hak özgürlükler ve sendikal haklarının kısıtlandığı bir yıl olduğunu belirterek 24 Haziran süreciyle yeni bir rejimin inşa edildiğini ifade etti.

    “YARGI BAĞIMSIZLIĞINI TAMAMEN KAYBETTİ”

    24 Haziran seçimleriyle birlikte tek adam rejimine ve partili Cumhurbaşkanı sistemine geçildiği bununla birlikte parlamentonun tamamen işlevsiz kaldığını dile getiren Erdal Bozkurt, yargının bağımsızlığını tamamen kaybettiğini, yasamanın da tek adamın atadığı bakanlar eliyle hazırlandığını belirterek, “Anayasanın temel ilkesi olan sosyal hukuk devleti ilkesi tamamen ortadan kaldırılmış oldu” dedi.

    Bozkurt, 2018’de belediyelere kayyum atandığını ve bunların hükümetin isteği ile gerçekleştirİLdiğini belirterek şöyle devam etti:

    “2018’de temel yaşadığımız sorunlardan biri de 20 Temmuzdan sonra başlayan belediyelere yapılan kayyum atamalardır. Örgütlülük alanımızın bir bütününü temsil eden belediyelerde örgütlenmiş bir sendika olarak, 96 belediyeye kayyum atanması ile birlikte ihraçlar gündeme geldi. Yaşanan ihraçların tamamı hukuksuzca ve hükümletin isteği ile gerçekleşmiş, tek taraflı kararlar ile alınmış bir durumdur. Kaldı ki dönemin Adalet Bakanı yapılan işlemin hukuksuz bir işlem olduğunu kendisi de teyit etmişti ama bunu yapmaktan geri çekilmeyeceğiz, demişti. Şu ana kadar 1700 kamu çalışanı özellikle kayyum belediyelerde ağırlıklı olmak üzere işlerinden, ekmeklerinden edildiler.”

    “TOPLUMU KUTUPLAŞTIRAN BİR YAPI OLUŞTU”

    Toplumu bölen, kutuplaştıran bir yapı oluşturulduğunu kaydeden Bozkurt, akademisyenlerin, eğitimcilerin, sağlıkçıların, gazetecilerin,  siyasetçilerin sadece düşüncelerinden dolayı gözaltına alınıp cezaevlerine konulduklarını belirtti.

    Ülkenin açık cezaevine döndüğünü kaydeden Tüm Bel-Sen Başkanı Erdal Bozkurt, konuşmasına şöyle devam etti:

    “Tutuklama yerine adli kontrol verilen, yeni bir ucube sisteme bıraktı ülkeyi. Ülkenin yarıdan fazlası açık cezaevinde. Bütün bunlar yaşanırken siyasal ve ekonomik krizde üst üste geldi ekonomide giden iyi işler olmayınca siyasal iktidar kendini farklı göstermek ya da ekonomide kötü gidişatı kapatmak amacıyla belli ki bu olanlara yöneldi yani bizim üzerimizden aslında kendi gerçeğini kapatmaya çalışan bir iktidarla karşı karşıyayız. Ekonomide dış borçtan aldıkları paraların tamamını beton ekonomisine yandaşa peşkeş çekerek ülkeyi bugün krize getirdiler. Çok derin bir kriz yaşıyoruz. Bunu ne kadar yoksa arsalarda halen kabini atadıkları bakanlar eliyle yapılan açıklamalarda krizi teyit eden ve buna karşı önlemler alacağız söylemleri ile işin ne kadar ciddi bir boyuta geldiğini görmek mümkün. Ülke kaynakları betonu ve yandaşı harcandı dedik birçok kurumumuz 95 yıllık kurumlar, 100 yıllık kurumlar satıldı, özelleştirildi. Ama buradan elde edilen gelirler ne milli gelir bize yansıdı ne de başka bir yere kaynağı betona ve kendi yandaş mı peşkeş çektiğini görmek mümkün.

    “TEMEL TÜKETİM MALLARINA YAPILAN ZAMLARDAN GERİ ADIM ATILMADI”

    Temel tüketim mallarına yapılan zamlardan bir adım geri atılmazken ilginçtir ki mermi tüketimine yönelik yeni bir şey çıkardılar mermilere indirim yaptılar. Silahsızlanmanın dünya ölçeğinde bugün tartışıldığı bir dönemde hele hele ülkemizde kadın cinayetlerine, iş cinayetlerine, eğitim alanındaki cinayetlere bakıldığında silahlanmanın geldiği boyutu görmek ve tehlikenin farkında olmak gerekirken tam da bunu teşvik edercesine mermi fiyatlarına yapılan indirim aslında politik ve ideolojik olarak iktidarın meseleye nasıl baktığını açıkça göstergesi ve gerçekten korkunç bir durumla karşı karşıyayız.

    “EĞİTİM CEMAATİN ELİNDE”

    Sendikaların, demokratik kitle örgütlerinin yapılan zamlara karşı güçlü ses çıkarmaları gerektiğinin altını çizen Bozkurt, aksi taktirde gelecek dönem açısından ülkeyi sıkıntılı dönemlerin beklediğini kaydetti.

    İktidarın, eğitim, sağlık alanında da politik bakış açısıyla çalışmalar yaptıklarını söyleyen Bozkurt, şunları söyledi:

    “Eğitim ve sağlık alanında yapılan çalışmalar ya da politik bakış açıları biliyoruz. Eğitimde yine dinsel motiflerle cemaate teslim edilen bir eğitim sistemimiz var yani laik, kamusal, parasız, eğitim yerine tam tersine ticarileştirilen ve cemaatler eliyle yönlendirilen bir eğitim sistemine döndük. Sağlık politikaları son yapılan hastanelerle şehir hastanelerinde vatandaşın sağlığından çok ticarileştirilmiş yani yandaşa kaynak aktaran sağlık anlayışıyla hizmet edilmektedir. Kıyılarımız, ormanlarımız, doğal güzelliklerimiz yani ülkenin bütün varlıkları bu süreçte talan edilirken 31 Mart seçimlerine girerken iktidarda olanlar sanki bunları başkaları yapmış gibi ifade ederek yeni bir popülist politikayla kamuoyunun gündemine çıkmaya çalışıyorlar.”

    Bozkurt, son olarak, 31 Mart yerel seçimlerin önemine vurgu yaparak, “31 Mart seçimleri dönüm noktası bizim için. Demokratik parlamenter sisteme dönmenin bir yolu, bir adım olarak değerlendirmek lazım. Mağdur olanlarla, muhalif olanlarla, bir araya gelip bu süreci ortak bir demokratik ortama dönüştürmenin zeminini oluşturabiliriz” dedi.

    Cebrail ARSLAN-Derya DÖNMEZ
    ANKARA