Etiket: genel sekreter

  • Zeki Tunca: Okullardaki şiddetin kaynağı eğitim politikalarının yanlışlığı ve liyakatsizlik! -VİDEO

    Zeki Tunca: Okullardaki şiddetin kaynağı eğitim politikalarının yanlışlığı ve liyakatsizlik! -VİDEO

    PİRHA- Fethiye Alevi Bektaşi Cemevi Derneği Genel Sekreteri Zeki Tunca, Siverek ve Maraş’ta yaşanan okul kaynaklı şiddet olaylarına ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Eğitim alanındaki sorunların temelinde yanlış eğitim politikaları, liyakatsizlik, ekonomik sorunlar ve ailelerin çocuklarının eğitimine yeterince ilgi göstermemesinin bulunduğunu söyleyen Tunca, öğretmenlerin de giderek işlevsizleştirildiğini ifade etti.

    Son dönemde okullarda yaşanan şiddet olaylarının ardından eğitim sistemine ilişkin eleştirilerini paylaşan Tunca, eğitimdeki sorunların tek bir nedene bağlanamayacağını belirterek, sosyolojik ve psikolojik etkenlerin yanı sıra liyakatsiz yönetim anlayışının da süreci olumsuz etkilediğini söyledi.

    “ÖĞRETMENİN İTİBARI ZEDELENDİ”

    Eğitim politikalarının öğretmeni geri plana ittiğini savunan Tunca, CİMER üzerinden yapılan şikayetlerin öğretmenler üzerinde baskı oluşturduğunu dile getirdi.

    “Veli, ‘öğretmen çocuğuma bağırdı’ diye CİMER’e şikayet ediyor. Şikayet bakanlığa, oradan il ve ilçe müdürlüklerine gönderiliyor ve sonunda öğretmen hakkında soruşturma açılıyor. Bu koşullarda öğretmenden verimli bir eğitim öğretim beklemek mümkün değil” diyen Tunca, öğretmenlerin otoritesinin ve saygınlığının zayıflatıldığını savundu.

    Öğretmenlerin sürekli suçlanan taraf haline getirildiğini belirten Tunca, “Çocuğunu evde eğitmeyen aileler sorumluluk almıyor. Öğrenci öğretmene hakaret ettiğinde bile suçlu öğretmen ilan ediliyor. Bu ülkede öğretmenin değeri ve fonksiyonu giderek ortadan kaldırıldı” ifadelerini kullandı.

    “OKULLARDAKİ YÖNETİCİLERİN ÇOĞU LİYAKATSİZ”

    Okullardaki yöneticilerin önemli bölümünün liyakat esasına göre göreve gelmediğini öne süren Tunca, eğitim yöneticilerinin çocuk ve gençlik psikolojisini iyi bilmesi gerektiğini söyledi.

    “İdareci olmak için sosyoloji, psikoloji ve felsefeyi bilmek gerekir. Ancak bugün birçok yönetici sadece bir siyasi desteği arkasına alarak görev yapıyor. Müdürlerin görevi sadece evrak imzalamak olmamalı. Bu anlayışla eğitim sistemi sağlıklı işlemez” dedi.

    “ŞİDDET İÇERİKLİ DİZİLER ÇOCUKLARI ETKİLİYOR”

    Televizyonlarda yayınlanan şiddet içerikli yapımların çocuklar üzerinde olumsuz etkiler yarattığını belirten Tunca, özellikle mafya ve çatışma temalı dizilere dikkat çekti.

    “Televizyonlarda sürekli öldürme, vurma ve şiddet sahneleri gösteriliyor. Çocuklar bunlardan etkileniyor. Bu yayınlara pedagojik açıdan daha dikkatli yaklaşılması gerekiyor” diye konuştu.

    Şiddetin önlenmesinde ailelere ve devlete de önemli sorumluluklar düştüğünü ifade eden Tunca, eğitim sisteminin yalnızca öğretmenlerin çabasıyla düzelemeyeceğini vurguladı.

    “Vatandaşların ve ailelerin daha duyarlı olması gerekiyor. Devlet de gerekli önlemleri almak zorunda. Eğitimin bütün yükünü öğretmenin sırtına yükleyerek bu sorunların üstesinden gelinemez” dedi.

    “SORUNUN KAYNAĞI YANLIŞ EĞİTİM POLİTİKALARI”

    Uzun yıllar öğretmenlik yaptığını belirten Tunca, kendi dönemlerinde eğitim anlayışının farklı olduğunu söyledi.

    “Hayatım boyunca öğrenci dövmeyi düşünmedim. Hata yaptığında onu eğitirdik, utanır ve aynı yanlışı tekrar etmezdi. Çocuklarla birlikte üretir, aile yaşamını, iyi insan olmayı ve toplumsal değerleri anlatırdık. Onlara örnek olmaya çalışırdık” diyen Tunca, günümüzde çocukların savaş oyunları ve şiddet içerikli yapımlarla büyüdüğünü ifade etti.

    Öğrencilerini korumak isterken yaşamını yitiren öğretmenlere de değinen Tunca, “Öğrencilerinin zarar görmemesi için kendini kurşunun önüne atan öğretmenler var. Bu ülkede böyle değerler kolay yetişmiyor” dedi.

    Geçmişte öğretmenlerin eğitim faaliyetlerinde daha özgür hareket edebildiğini söyleyen Tunca, bugün birçok etkinlik için uzun izin süreçlerinin gerektiğini belirtti.

    Öte yandan eğitimde yaşanan şiddet olaylarının “kindar ve dindar nesil” söylemiyle açıklanamayacağını ifade eden Tunca, “Muhafazakar bir ailenin çocuğunu dindar yetiştirmesi onun kindar olacağı anlamına gelmez. İnançlı olmakla şiddet arasında doğrudan bir bağ kurulamaz. Eğitim alanında yaşanan sorunların temelinde yanlış eğitim politikaları, liyakatsizlik, ekonomik sorunlar ve ailelerin çocuklarının eğitimine yeterince ilgi göstermemesi yatıyor” diye konuştu

    Cebrail ARSLAN/FETHİYE

  • Zeki Tunca: Alevi köylerine verilen maden ruhsatları göçe zorluyor! VİDEO

    Zeki Tunca: Alevi köylerine verilen maden ruhsatları göçe zorluyor! VİDEO

    PİRHA- Fethiye Alevi Kültür Derneği Cemevi Genel Sekreteri Zeki Tunca, Alevi yerleşim alanlarında yürütülmek istenen maden, taş ocağı ve jeotermal projelerine tepki gösterdi. Tunca, doğanın tahrip edildiğini belirterek, “Alevilerin yaşadığı yerleşim alanlarına maden arama taş ocakları ruhsatları verilerek göçe zorlanmak isteniyor” dedi.

    Fethiye Alevi Kültür Derneği Cemevi Genel Sekreteri Zeki Tunca, Alevi köylerinde yapılmak istenen jeotermal ve maden arama girişimlerine ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Alevi yerleşkelerinde yürütülen projelerin doğayı tahrip ettiğini ifade eden Tunca, bu uygulamaların köylerin boşaltılmasına ve insanların göçe zorlanmasına neden olduğunu söyledi.

    “ALEVİ KÖYLERİNE MADEN ARAMA PROJELERİ KABUL EDİLEMEZ”

    Alevi yerleşkelerinde maden arama projeleriyle ormanların, zeytinliklerin ve doğal bitki alanlarının tahrip edilmesinin kabul edilemeyeceğini belirten Zeki Tunca, “Alevi toplumunun yerleşim alanlarına maden arama ruhsatları verilmesi, taş ocakları ve bunun gibi işlemlerle verilmesi Alevi yerleşkelerinin kapatılması ve göçe zorlanması ile ilgili çalışmaların yapıldığını görüyoruz” dedi.

    “DÜNYA GENELİNDE MADEN ARAMANIN KURALLARI VAR”

    Dünya genelinde maden arama faaliyetlerinin belirli teknik kurallarla yürütüldüğünü söyleyen Tunca, “Doğayı tahrip etmeden doğaya ve yaşayan canlılara zarar vermeden maden aramaları yapılıyor” ifadelerini kullandı.

    Türkiye’de maliyeti yüksek enerji sistemlerinin kurulmaya çalışıldığını belirten Tunca, “Anladığımız kadarıyla amaç Alevi yerleşkelerini boşaltmak, onları dağıtmak, çeşitli yerlerde göçe zorlamak” diye konuştu.

    Doğanın kendileri için vazgeçilmez bir yaşam kaynağı olduğunu vurgulayan Tunca, “Bizim için doğada yaşayan her şey önemli. Hayvanlar olsun, bitkiler olsun, toprak olsun bizler yerleştiğimiz her yere güzellik getiren ağaç diken, ağacı koruyan insanlarız” dedi.

    “TAHTACI ALEVİLER YEŞİLİ KATLETMEZ”

    Kendilerini Yanyatır Ocağı’na bağlı talipler ve Tahtacılar olarak tanımladıklarını ifade eden Tunca, “Dedelerimizin büyük dedelerimizin mesleği ağaç işlemekmiş. Ağaç işledikleri için tahtacı denmiştir. Biz yeşili asla katletmeyiz” dedi.

    Ağaç işinde liyakatli kişilerin belirlediği ağaçların kesildiğini ifade eden Tunca, “Gittiğimiz yerlere yeşillik götürür doğayı ve canlıları koruruz” diye belirtti.

    “TAŞ OCAKLARI İNSANLARI GÖÇE ZORLUYOR”

    Köylerin yakınlarına taş ocakları açıldığını söyleyen Tunca, “Mevcut olan olması gereken yerler varken köylerin hemen dibine dinamitle patlatılan ya da başka patlatıcılar yerleştiriliyor. Peki ne oluyor? Her gün deprem oluyor ve korkuyla yaşamaktan insanlar bıkıyor ve yöreyi terk ediyorlar” diyerek tepki gösterdi.

    “ZEYTİNLİKLER VE ORMANLAR TAHRİP EDİLİYOR”

    Son dönemde Milas-Yatağan bölgesinde zeytinliklerin tahrip edildiğini ifade eden Tunca, şunları söyledi:

    “Zeytine dokunmadan aşağıdan girip bu kömürü alabilirsin. Niye böyle bir şey yapmıyorsun? Neden? Çünkü yer altından madeni çıkarmak çok zor ama yer üstünden açarak doğayı tahrip et, ekilir alanları ağaçları ormanı, zeytini katlet, meyve ağaçlarını ortadan kaldır, oradan 3 kuruşluk kömür çıkar maden çıkar biz buna karşıyız. Bir şey yapılacaksa tekniğine uygun doğaya, canlılara zarar verilmeden yapılması gerektiğini düşünüyoruz.”

    Cebrail ARSLAN/ANTALYA

  • Alpergin: Emekçiler çözümün aktörü olmalıdır!-VİDEO

    Alpergin: Emekçiler çözümün aktörü olmalıdır!-VİDEO

    PİRHA – Tüm Yerel Yönetim Hizmetleri Emekçileri Sendikası (TÜM BEL-SEN) Genel Sekreteri İzzettin Alpergin, Barış ve Demokratik Toplum Süreci’ne ilişkin yaptığı değerlendirmede, Türkiye’de demokratik çözüm sürecinin sağlanmasının yalnızca Kürtlerin haklarının tanınması anlamına gelmeyeceğini belirtti. “Aynı zamanda geniş halk kesimlerinin, emekçilerin ekonomik ve demokratik haklarının sağlanması noktasında örgütlü bir güç haline gelmesinde önemli katkı sunacaktır” dedi.

    TÜM BEL-SEN Genel Sekreteri İzzettin Alpergin, barış sürecinin yerel hizmetlere etkileri üzerine PİRHA’ya konuştu.

    “SAVAŞ EMEKÇİLERİ DERİNDEN ETKİLİYOR”

    Savaş her ne kadar emekçileri derinden etkiliyorsa barışın da aynı oranda emekçileri derinden etkilediğin” belirten Alpergin, “Elbette ki savaş ve çatışma gibi barış da emekçileri en çok etkileyen ve ilgilendiren bir durumdur” dedi.

    “Bugün Türkiye’de emekçilerin sınıf mücadelesi açısından bölünmelerinin nedeni çatışmalı ortamdır” diyen Alpergin, “Emekçilerin sosyal ekonomik hakları açısından gerilemiş örgütlülük düzeyi, sendikalaşma oranı gelinen noktada yüzde10’un altındaysa, bu Türkiye’de yaşanan yıllarca süren çatışma sürecinden bağımsız değildir” diye belirtti.

    “EMEK ÖRGÜTLERİ OLARAK ELİMİZİ DEĞİL GÖVDEMİZİ TAŞIN ALTINA KOYMALIYIZ”

    Türkiye’de demokratik çözüm sürecinin yalnızca Kürtlerin hakları ile sınırlı olmadığını vurgulayan Alpergin, “Aynı zamanda emekçilerin ekonomik ve demokratik haklarının sağlanması, örgütlü bir güç haline gelmesinde önemli katkı sunacaktır” şeklinde ifade etti. Türkiye’de yeni barış sürecine dair sendikaların önemli katkıları olabileceğini belirten Alpergin, “Bu barış sürecinde emek örgütleri demokratik bir toplumun yaratılmasına büyük katkı sunabilirler. Bunun için sendikaların elimizi, gövdemizi bir bütün olarak taşın altına koymalıyız” dedi.

    “SAVAŞ DEMOKRASİ VE ÖZGÜRLÜKLER BOYUTUNDA DA CİDDİ KISITLAMALAR GETİRDİ” 

    Barış süreçleriyle ilgili dünya örneklerine de değinen Alpergin, “İrlanda örneğini ele aldığımızda, 1992-93 yıllarında barış süreçleri kesildiğinde, emekçiler ‘Savaş emekçileri öldürüyor, savaş emekçilerin ekonomik haklarını elinden alıyor’ adı altında büyük mitingler düzenlemiş ve bunun sonucunda yeniden müzakere masasına dönüş sağlanmıştır. İrlanda’daki barış sürecine, belki bugün ‘Hayırlı Cuma’ dedikleri eylemler büyük bir katkı sağlamıştır” dedi.

    Yaşanan savaşın sadece ekonomik boyutla sınırlı kalmadığını vurgulayan Alpergin, “Savaşın can kayıplarının ötesinde Türkiye ekonomisine baktığımızda, 2024 bütçesinin 15 katı kadar bir ekonomik kayıpla karşı karşıya olduğu; can kaybını elbette tartışmanın dışında, ekonomik olarak da bu toplumun refah ve gelir düzeyini, bir bütün toplumun yaşam kalitesini de etkileyen bir süreçti” dedi.

    2013-2015 döneminde yaşanan barış sürecindeki deneyimlerin bu yeni sürece önemli katkılar sunacağını belirten Alpergin, “Dolayısıyla biz emek örgütleri açısından bu yeni sürecin deneyimini gören bir yerden, emek ve demokrasi güçleri, sivil toplum örgütleri olarak bu sürecin birer parçası, birer aktörü olmalıdırlar” dedi.

    “MECLİSE KAPSAMLI BİR RAPOR SUNDUK”

    Barış müzakere sürecinin toplumun bütün katmanlarına yayılmasının çok önemli olduğunu vurgulayan Alpergin, “Demokratik bir Türkiye, herkesin kendi rengini, kendi dili ve kültürünü yaşayabileceği bir demokratik toplum inşası konusunda sendikaların rol alması gerektiğini düşünüyoruz” dedi.

    Bu konuda KESK ve bağlı sendikaların pratik anlamda adımlar attığını belirten Alpergin, “27 Şubat çağrısıyla ilgili Meclis’te kurulan, herkesin kendini içinde bulduğu Milli Demokratik ve Demokrasi Komisyonu’nda sendika olarak da iş kolumuzu ve Türkiye’deki demokrasi sorunu, Kürt sorununun demokratik yollarla çözümüne dair kapsamlı bir rapor sunduk” dedi.

    “2016 DARBESİ SONRASI 150 BİN EMEKÇİ KHK İLE İŞLERİNDEN EDİLDİ” 

    2016 darbe girişimi sonrası yaklaşık 150 bin kamu emekçisinin KHK ile görevlerinden alındığını hatırlatan Alpergin, “Yaşanan hak kayıpları ve kayyumlara karşı KESK olarak 5 gün boyunca 7 kentte yürüyüş yaptık. Sendikamızın yaklaşık 1.500 üyesi o kadar hukuksuz, o kadar komik gerekçelerle işlerinden atıldılar ki… bazı arkadaşlarımız örneğin babası 20 yıl önce gözaltına alındı diye işinden oldu. Bazı arkadaşlarımız için çocuğu dağdadır denildi ama o işinden alınırken meğer çocuğu 7 yaşındaymış. Bu gibi gerekçelerle mağdur edildiler” dedi.

    KHK ile işlerinden edilen emekçilerin işlerine dönmesi için yürüyüş gerçekleştirdiklerini söyleyen Alpergin, “13 Ekim’de Amed’ten başlayan yürüyüşümüz Urfa, Adıyaman, Antep, Adana, Mersin ve Ankara’ya geldiğimizde, Türkiye Cumhuriyeti iktidarları döneminde görülmemiş bir güvenlik hattı ve çevre illerden takviye güçlerle Ankara adeta ablukaya alındı” dedi.

    Çatışmalı sürecin sadece ihraçlarla sınırlı kalmadığını belirten Alpergin, “Demokratik birçok kuruma müdahale ettiler. Halktan yana yayın yapan kurumları da kapattılar. Hatırladığım kadarıyla İMC, Hayat TV, Türkiye’de değişik kurum, dernekler, STÖ’ler kapatılarak bir tür demokratik yaşama, halkın doğru haber alma hakkına müdahale ettiler. Onun için bunların bir bütün olarak giderilmesi gerekiyor” ifadelerini kullandı.

    KAYYUM ARTIK OLAĞAN HALE GETİRİLDİ”

    Eskiden sadece Kürt belediyelerine kayyum atandığını belirten Alpergin, “O zaman batı cephesinde şöyle söyleniyordu: Bunlar da mutlaka bir şey yapmışlardır, bir şey vardır. Sonuçta gördüler ki İstanbul’a da geldi. İzmir’e, Adana’ya kadar müdahale edildi ve artık kayyum bir olağan hale getirildi. Artık partilerin il başkanlıklarına ve İstanbul gibi yere bile kayyum atanabiliyor” diye konuştu.

    Yaşanan antidemokratik süreçten çıkışın yolunun barışın tesis edilmesiyle mümkün olduğunu belirten Alpergin, “Bu başlatılan barış süreci hakikaten çok kıymetlidir. Silahların bırakılması, silahların yakılması büyük bir mesajdır. Bunu Türkiye ve Ortadoğu toplumu çok iyi anlamalıdır ve bu bir şanstır. Bu iradeyi gösteren bu akıl çok değerlidir, çok anlamlıdır” dedi.

    “BÜTÜN KESİMLERİN BARIŞA KATKI SUNMASI GEREKİYOR”

    “Türkiye’deki bütün demokratların, ezilenlerin, ekolojistlerin, kadınların kim varsa bu sürece herkesin mutlaka bir katkı sunması gerekiyor” diyen TÜM BEL-SEN Genel Sekreteri İzzettin Alpergin, sözlerini şöyle sürdürdü:

    “Dünyanın birçok yerinde yerel yönetimlerin güçlendiği yerler gelişmiş demokratik ülkelerdir. Çünkü şöyle klasik bir tanım var: İnsanın doğduğu gün ve öldüğü gün gittiği kurum yerel yönetimlerin tanımıdır. Dolayısıyla yerel yönetimler halka en yakın örgütlerdir. Maalesef bugün Türkiye’de beton bariyerlerle çevrili belediyelerimiz var ve biz üyelerimizi ziyaret etmek için bir sürü engellemelerle ve barikatları aşarak girmek zorunda kalıyoruz. Ama buna rağmen bunun mücadelesini vermeye devam edeceğiz. Bir an önce haksız uygulamalardan ve hukuksuzluktan vazgeçilmeli, kayyumlar derhal kaldırılmalıdır. Halkın demokratik iradesine saygı gösterilmesinin esas olduğunu düşünüyor; bu konuda çabamız ve mücadelemiz devam edecektir.”

    Cebrail ARSLAN/ANKARA

     

  • Tüm Emeklilerin Sendikası Genel Sekreteri Temel: İnsanca yaşanacak bir ücret istiyoruz-VİDEO

    Tüm Emeklilerin Sendikası Genel Sekreteri Temel: İnsanca yaşanacak bir ücret istiyoruz-VİDEO

    1. PİRHA- İktidar tarafından belirlenen asgari ücrete tepki gösteren Tüm Emeklilerin Sendikası Genel Sekreteri Ali Fırat Temel, ülkede açlık sınırın 23.156 lira, yoksulluk sınırının ise 72 524 lira olduğu bir yerde asgari ücretin 22.104 lira olarak açıklanması emekçiler açısından kabul edilemez olduğunu belirtti. Temel, “ Eğer insanca yaşanacak ücret  talebimiz yerine getirilmezse meşru temelde mücadelemizi alanlarda sürdüreceğiz” dedi.

    Tüm Emeklilerin Sendikası Genel Sekreteri Ali Rıfat Temel, iktidar tarafından belirlenen asgari ücret açıklamasına dair PİRHA’ ya değerlendirmede bulundu.

    “HÜKÜMET HER ZAMAN EMEKÇİDEN DEĞİL, ZENGİNDEN YANA BÜTÇE YAPIYOR”

    Tüm Emeklilerin Sendikası Genel Sekreteri Ali Rıfat Temel, “Tüm Emeklerin Sendikası olarak yapılan bütçe görüşmelerinde emekçiler lehine yapılan bir bütçe olmadığını hükümetin bu bütçeyi yaparken sınıfsal ve siyasi bir tercih olduğunu, bu tercihinin de zenginden yana olduğunu gördük” dedi.

    Asgari ücretin belirlendiği masada Türk-İş’in olmadığını belirten Temel, “Verilen o kararda Türk-İş katılmadı. Türk-İş zaten yeteri kadar asgari ücretlilerin emeklilerin hakkını savunmuyor. Ben Türk-İş’in genel başkanı veya genel sekreter olsaydım asgari ücretin açıklandığı gün işçileri, Türkiye’nin bütün illerinde sosyal güvenlik kurumunun bulunduğu her yerde hükümetin insanca yaşayacağımız bir ücreti vermediği için asgari ücreti protesto ediyoruz diye toplardım” diye konuştu.

    Türk-İş’in sarı sendika olduğunu ve yeteri kadar emekçilerin hakkını savunmadığını vurgulayan Temel, “Maalesef Türk-İş burada sarı sendika oldu. Bir kez daha hiçbir duruş göstermeden bir basın açıklaması ile yetindi” diye ifade etti.

    “İNSANCA YAŞAYACAĞIMIZ BİR ÜCRET İSTİYORUZ”

    Ülkede açlık sınırın 23.156 lira yoksulluk sınırının ise 72 524 lira olmasının yanında 22 bin 104 liralık asgari ücretin emekçiler açısından kabul edilemez olduğunun altını çizen Temel, “Hükümeti bu konuda emekliler emekçiler olarak uyarıyoruz. Emeklilere emekçilere insanca yaşayacakları bir ücretin verilmesi gerekiyor” şeklinde ifade etti.

    “EMEKÇİLERİN MAAŞI ÇARŞI PAZARDA % 100 ÜZERİNDE OLAN ENFLASYON ÜZERİNDEN BELİRLENSİN

    Emekliler ve memurların ücretlerinin belirleneceği tarihe az bir zaman kaldığını hatırlatan Temel, “Önümüzdeki süreçte emekliler ve memurların maaş ücretleri belirlenecek. Burada hükümet yine TÜİK eliyle düşük bir enflasyon açıklayacak. Onun için TÜİK’i buradan uyarıyoruz. 3 Ocak gelmeden insanların insanca yaşayacağı çarşı pazardaki enflasyon oranın ne ise -ki şu anda %100’ün üzerinde- onun üzerinden bir enflasyon açıklayın ve vicdanınızı rahatlatın. Emeklilerin ve emekçilerin maaş oranı da o enflasyona göre endekslensin” diye belirtti..

    “HÜKÜMET TALEPLERİMİZ YERİNE GETİRMEZSE MÜCADELEMİZİ DEMOKRATİK ZEMİNLERDE SÜRDÜRECEĞİZ”

    Tüm Emeklilerin Sendikası olarak taleplerinin yeni işe giren memur maaşı üzerinden olması gerektiğinin altını özellikle çizen Tüm Emekliler Sendikası Genel Sekreteri Ali Rıfat Temel, konuşmasının devamında şunları kaydetti:

    “Bugün yeni işe giren memur maaşı 39.177 lira. Bizim maaşlarımızın da Ocak ayında 39.177 lira olarak açıklanmasını talep ediyoruz. Ayrıca bunun üzerine derece, kademe ve çalıştığı yıl olarakta hizmetinde eklenmesini talep ediyoruz. Hükümet bu taleplerimizi yerine getirmediği sürece demokratik zeminlerde meşru mücadelemizi alanlarda sürdüreceğiz.”

    Cebrail ARSLAN-Buse Nehir DEMİR/ANKARA

  • DAD Genel Sekreteri Benler: Dersim, dışarıdan giydirilmek istenen gömlekleri hep yırtıp atmıştır-VİDEO

    DAD Genel Sekreteri Benler: Dersim, dışarıdan giydirilmek istenen gömlekleri hep yırtıp atmıştır-VİDEO

    PİRHA- DAD Genel Sekreteri Asil Benler, resmi ideolojinin ‘Horasan’ teziyle tüm Alevi süreklerini ‘Türkleştirme-Sünnileştirme’ çabası güttüğünü söyledi. Dersim’in inançsal ve ulusal değerlerinin hedefte olduğunu belirten Benler, “Dersim; tarihsel, kültürel, toplumsal ve bunlarla birleşik olarak mekânsal bağlamda bir mahlasa sahiptir. Bunlar; Harde Dewreş, Axa Pîroz, Jar û Diyar ve Kirmancîye’dir. Dersim’in başka bir tanıma ihtiyacı yoktur. Dersim, dışarıdan giydirilmek istenen gömlekleri her zaman yırtıp atmıştır” dedi.

    AKP hükümetinin eliyle devletin Dersim’deki asimilasyon faaliyetleri çeşitli yöntemlerle sürüyor. Tunceli Valiliği’nin koordinasyonuyla, Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı ve Munzur Üniversitesi işbirliğiyle, 16-17 Ekim 2024 tarihlerinde Munzur Üniversitesi’nde “Anadolu’nun Horasan’ı Tunceli Sempozyumu” gerçekleşecek.

    Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) Genel Sekreteri Asil Benler, AKP’nin yapacağı sempozyumu PİRHA’ya değerlendirdi.

    Söz konusu sempozyumun Dersim’e yönelik sistematik şekilde sürdürülen asimilasyon politikalarının devamı olduğuna işaret eden Asil Benler, “Dersim’e yönelik Türk-İslam sentezi bağlamında yürütülen asimilasyon politikaları söz konusu. Bu anlamda Türklüğü ve İslam’ı medeniyeti taşıyan kimlikler olarak gösterip Dersim’in taşıdığı Kürtlük ve Alevilik kimliklerini değersizleştiren, ilkel bir anlamda ele alan ve Dersimlilerin bu kimliklerden kaçarak ‘medeniyet’ diye adres gösterilen kimliklere koşar adım giderek oto asimilasyon dediğimiz sürece zihinsel olarak hazır hale getirilmesi hedeflenmekte” diye belirtti.

    “‘MEDENİYET’ VURGUSU DERSİM TERTELESİ’NDE YAPILAN KIYIMLARI MEŞRULAŞTIRMAKTIR”

    Diyanet İşleri Başkanı’nın Dersim’deki cami açılışında, ‘‘Şehirlerin medenileşmesinde en büyük pay camilerindir’ sözlerini hatırlatan Benler, Dersim Tertelesi’ne giden süreçteki ‘medeniyet’ vurgusuna da ayrıca değindi.
    Benler “Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı, Diyanet, Valilik ve Munzur Üniversitesi paralelinde gelişen asimilasyon politikalarına hız verilmiş durumda. Diyanet İşleri Başkanı son dönemde Dersim’de yaptığı cami açılışında, ‘Şehirlerin medenileşmesinde en büyük pay camilerindir’ diyerek bir medeniyet vurgusu yaptı. Tertele dönemine gidilen süreçte gerek mecliste gerekse gizli raporlaşmalarda yine benzer bir şekilde medeniyet kavramının Dersim Tertelesi’nde yapılan kıyımları meşrulaştırmak için bir kılıf olarak kullanılmak istendiğini biliyoruz. Diyanet İşleri Başkanı’nın yüzde 90’ından fazlası Alevi olan bir kente cami açma bağlamındaki girişimi, yine medeniyetle süsleyip topluma sunması paralel bir politikanın aralıksız bir şekilde Dersim’e yönelik sürdüğünün göstergesidir” diye konuştu.

    “DERSİM’İN TAŞIDIĞI KÜRTLÜK VE ALEVİLİK KİMLİKLERİNİ DEĞERSİZLEŞTİRMEK HEDEFLENİYOR”

    Türklük ve İslam kimliklerinin ‘medeniyet’ adresi olarak Dersim’e dayatıldığını ifade eden Benler, “Medeniyet olgusu egemen ve ezilen toplumların  gerek tarihsel gerek güncel olarak karşılaşmalarında şu bağlamda ele alınmıştır: Egemen kimliği, egemen ulusal değerleri, egemen inançları taşıyan ve yerelde karşılaştığı ezilen kimlikleri kendi bünyesinde eriterek yok etmek adına bir çekim gücü olarak ele aldıklarını görmekteyiz. Tertele ve son cami açılışındaki denklemi somutlaştırır isek; Dersim’e yönelik Türk-İslam sentezi bağlamında yürütülen asimilasyon politikaları söz konusu. Bu anlamda Türklük ve İslam’ı medeniyeti taşıyan kimlikler olarak gösterip Dersim’in taşıdığı Kürtlük ve Alevilik kimliklerini değersizleştiren, ilkel anlamda ele alan ve Dersimlilerin bu kimliklerden kaçıp ‘medeniyet’ diye adres gösterilen kimliklere koşar adım giderek otoasimilasyon dediğimiz sürece zihinsel olarak hazır hale getirilmesi hedeflenmekte” dedi.

    HORASAN VE AHMET YESEVİ TEZİ ÇARPITMALARI

    Benler, Türkleştirme politikasının ‘Horasan’, ‘Ahmet Yesevi’ argümanlarının ciddi çarpıtmalar taşıdığını dile getirdi. Çarpıtmaların tarihsel, inançsal ve etnisite bağlamında ele alındığı söyleyen Asil Benler, şu değerlendirmede bulundu:

    “Biz Alevi toplumu olarak tarihteki kırım ve asimilasyon politikalarını değerlendirirken çokça dile getirdiğimiz bir gerçek var. Özellikle Safevi-Osmanlı döneminden bugünkü İran-Türkiye gerçekliğine doğru geldiğimizde İran’ın Türkiye’ye ‘Ya siz bunları Sünnileştirin ya da biz Şiileştirelim’ gibi gizli bir istişare yürüttüğüne dair vurgu var. Bu bir gerçekliğe tekabül ediyor, ama eksik olduğunu da söylemeliyiz.

    Türkiye gerçekliğinde resmi ideoloji ürettiği tarih tezi ile bütün Alevileri aynı zamanda Türkleştirme gibi bir politikanın devamlı sürdürücüsü halindedir. Burada kullanılan argümanlardan en bilineni Horasan gerçekliğidir. Aleviliğin çıkış mekanının Horasan olduğu ile bu bölgede hakim etnisitesinin Türklük olduğu ve Aleviliğin mürşidinin ise Ahmet Yesevi olduğu vurgusuyla geliştirilen bir tarih tezi bu. Bu tarih tezi kendi içerisinde ciddi çarpıtmalar barındırmakta. Üç başlıkta bunu vurgulayabiliriz. Birincisi kronolojik olarak, ikincisi inançsal ve üçüncüsü de etnisite bağlamında hatalar barındırmaktadır.

    HACI BEKTAŞ VELİ’NİN AHMET YESEVİ’DEN EL ALDIĞI ÇARPITMASI

    Birincisini açacak olursak; Ahmet Yesevi’nin Aleviliğin mürşidi olarak kurgulandığı bağlamını şu tezlerle çürütmek çok mümkün. Kurgu, ‘Ahmet Yesevi mürşittir ve onun eğittiği erenler Anadolu’ya gelerek Aleviliği yaydı’ tarzında bir düzlemde gelişiyor. Resmi kaynaklar Hacı Bektaş Veli’nin Ahmet Yesevi’den el aldığını söyler. Ahmet Yesevi’nin ölüm tarihi 1166, Hacı Bektaş Veli’nin doğum tarihi 1209. Bu çarpıtma tarihsel düzlemde bile boşa çıkartılan bir tartışma olmakta.

    “AHMET YESEVİ NAKŞİBENDİ ŞEYHİ, HACI BEKTAŞ İSE BATINİ YOL ERENİ”

    İkinci düzlem olarak vurguladığımız şey inançsal bir vurguydu. Ahmet Yesevi’nin Alevi olmadığını, mutasavvıf bir Nakşibendi şeyhi olduğunu ufak bir araştırmayla bile çok net görebilmekteyiz. Önemli aydın ve yazarlar bunu belgeleriyle çokça işledi. Hacı Bektaş Veli’nin de Batıni bir Yol ereni olduğunu hepimiz bilmekteyiz.

    HORASAN’IN TÜRKLÜK YURDU OLDUĞU PROPAGANDASI

    Üçüncüsü ise Horasan’ın etnisite bağlamında bir Türkistan, Türklük yurdu olarak kurgulandığını görmekteyiz. Çağımızın bilişim çağı olması ve saha araştırması yapan araştırmacı ve tarihçilerin de üretimlerinden kaynaklı bu vurgu boşa çıkarıldı. İnternet ortamında Alevi menşeili Horasan Kürtleri’nin varlığı çok net bir şekilde görmekteyiz. Yine tarihçilerin yaptığı saha çalışmaları önümüzde durmaktadır. Sosyolojik durum aşiretler bağlamında hala devam etmekte. Çemişgezek merkezli bir çok aşiretin 16. Yüzyılda Safeviler döneminde Horasan’a sınır bekçiliği yapmak için gönderildiği ve bir kısmının sonraki tarihsel süreçte Dersim’e geri geldiği, bir kısmının da orada kaldığı ve Dersim’den gitmeyipte o bölgenin yerlisi olan Kürtlerin varlığı da bu araştırmaların bağlamında açığa çıktı. Resmi ideolojinin tarih tezi olarak kurguladığı tüm düzlem ayakları havada kalır bir şekilde boşa çıkarılmıştır.

    “AKADEMİSYENLER VE ÜNİVERSİTE ELİYLE BİR DERSİM-KIRIM POLİTİKASI ÜRETİLİYOR”

    Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) Genel Sekreteri Asil Benler, ‘Horasan’ argümanının günümüz akademisyenleri ve Munzur Üniversitesi eliyle kullanıldığını dile getirerek, Dersim-kırım denen bir politikanın üretildiğini ifade etti.

    Benler, “Bunu tekrar ısıtarak toplumun gündeme getirmelerinin şöyle bir gerçekliği var: Hitler’in Propaganda Bakanı olan Goebbels bunu, ‘Bir yalanı yeterince uzun, yeterince gürültülü ve yeterince sık söylerseniz insanlar ona inanır’ diyerek vurguluyor. Bu vurguyu esas aldıklarını düşünüyorum. Egemen kurguları aynı düzlemde geliştiği için Horasan çarpıtmasını tekrar tekrar gürültülü bir şekilde, , karşıt bilim üreten üniversiteyi ve bol ünvanlı akademisyenleri arkasına alarak bir gürültü çıkararak Dersim halkının, Rêya Heq süreğini mensup Dersim hinterlandının, buna inanacağını düşündüler. Hatta kendilerine yabancı bir isim takarak daha çok sansasyonel olarak kurgulanıp bir rıza üretimi gelişeceğini düşündüler. Doktor Friç örneği var. Resmi ideolojinin bir yazarı Kürt Alevilerin Türk olduğunu kanıtlamaya dair üretimde bulunup, adını Doktor Friç olarak sunuyor. Günümüzde de akademi dünyasını bu bağlamda kullanma var. Munzur Üniversitesi’nin kurulduğu günden beri resmi ideoloji üretimini bir bilgi iktidarı sağlayarak, Dersim’in asimilasyonunda önemli bir mevzi haline geldiğini ve Dersim-kırım diyebileceğimiz bir politika ürettiğini görmekteyiz” şeklinde konuştu.

    DERSİM; HARDE DEWREŞ, AXA PÎROZ, JAR Û DİYAR, KİRMANCÎYEDİR

    Dersim’in tarihsel, kültürel, toplumsal ve mekansal olarak kendine özgü tanımları olduğuna vurgu yapan Asil Benler, “Bütün bu tarih çarpıtmasıyla Dersim tarif edilerek, kendisine bir tanım biçilmek istenmekte. Çok net biliyoruz ki Dersim’in kendine özgü tanımları var. Dersim, kendi tarihsel ve sosyolojik seyri bağlamında kendini tanımlamış ve o tanıma göre yaşamak isteyen bir kent. Bunu kabullenmiyorlar, bunu yok etmek istiyorlar, Dersim’i Alevisizleştirmek, Kürtsüzleştirmek hedefiyle. Dersim’in tanımları var dedik. Dersim; tarihsel, kültürel, toplumsal ve bunlarla birleşik olarak mekânsal bağlamda bir mahlasa sahip. Kendi ürettiği mahlasları var Dersim’in. Bunlar; Hardê Dewreş, Axa Pîroz, Jar û Diyar ve Kirmanciye’dir. Dersim’in başka bir tanıma ihtiyacı yoktur.

    “DERSİM DIŞARIDAN GİYDİRİLEN GÖMLEKLERİ YIRTIP ATMIŞTIR”

    Dersim’e dışarıdan giydirilmek istenen gömlekleri Dersim her zaman yırtıp atmıştır. Kendi özgün, kendi doğallığında ikrarına, itikatına, ulusal kimliğine bağlı bir şekilde geleceğini de kurgulayacaktır” diye belirtti.

    Ersin ÖZGÜL/İZMİR

    İLGİLİ HABERLER

    -Fırat Meclis’ten seslendi: Tunceli Sempozyumu Dersim’in inancına, diline saldırı girişimidir-VİDEO
    -Kordu: ‘Tunceli sempozyumu’ Devletin Dersim’i Türkleştirme, Sünnileştirme çabası-VİDEO
    -Kete’den ‘Tunceli Sempozyumu’na tepki: Dersim’deki Ra Heq inancını tüketme planıdır-VİDEO
    -Kurumlardan ‘Tunceli Sempozyumu’na tepki: Kırmanciye topraklarımızı anlam kaybına uğratma amaçlı
    -Afişe adını yazdılar; Ali Önal Dede’den tepki: Tunceli Sempozyumu’na katılmıyorum
    >DAM’dan ‘Tunceli Sempozyumu’ tepkisi: Dersim halkının yeni bir tarih anlatımına ihtiyacı yok!
    -‘Munzur Üniversitesi, Cemevi Başkanlığı ve Dedeler Meclisi; Dersim’in inancını, kimliğini yok etmek istiyor!’
    -Özcan’dan ‘Tunceli Sempozyumu’na tepki: İktidarın Alevilere yönelik politikasının devamı-VİDEO
    -FEDA’dan AKP’nin ‘Tunceli Sempozyumu’na tepki: Devletin uğursuz faaliyeti; Aleviliğe saldırısı
     -Kurumlardan ‘Tunceli Sempozyumu’na tepki: Kırmanciye topraklarımızı anlam kaybına uğratma amaçlı

  • ‘Dedelere maaş değil, cemevlerinin yasal statüsünü verin, zorunlu din derslerini kaldırın’-VİDEO

    ‘Dedelere maaş değil, cemevlerinin yasal statüsünü verin, zorunlu din derslerini kaldırın’-VİDEO

    PİRHA – Fethiye Alevi Kültür Derneği Cemevi Genel Sekreteri Zeki Tunca, hükümetin Alevi politikalarını eleştirerek “Hükümetten maddi bir karşılık asla beklemiyoruz. Bu tür asimile edici çalışmaları onaylamıyoruz, uygun da bulmuyoruz. Yasal statümüzü tanıyın, gölge etmeyin” dedi. 

    Hükümet tarafından Alevi dedelerine maaş bağlanacağı iddiası üzerine toplumdan tepkiler gelmeye devam ediyor. Cemevlerine yasal statü tanınmadan iktidarın atacağı söylenen bu adımına bir eleştiri de Fethiye Alevi Kültür Derneği Cemevi Genel Sekreteri Zeki Tunca’dan geldi.

    Zeki Tunca, Alevi inancında yapılan ibadet hizmetlerinin maddiyatla ilişkilendirilemeyeceğini belirtti. “Hiçbir hizmetimiz maddi bir beklenti olarak yapılmaz, ibadetlerimiz Hakk için gönülden yapılır” diyen Tunca şunları söyledi:

    “Bizim sadece istediğimiz cemevlerimize yasal statüsü tanınması. Ne dedelerimiz ne de pirlerimiz devlet memuru gibi maaş beklentisi içinde değillerdir. Yaptıkları Hizmeti Hakk için bedelsiz yaparlar. Biz bu tür maddi çıkarlara tenezzül edenleri de zaten önder olarak saymaz, dede olarak da rızalık verip posta oturtmayız. Bizde ibadet Hakk için yapılan, maddi karşılığı olmayan hizmetlerdir. Ben cemevinde yaptığım hiçbir hizmeti karşılığı olacak şekilde yapmıyorum, yapmam da. Benden böyle bir şey istenirse de o cemevini terk ederim. Bu tür konularda maddi beklentilerle bazı Alevi önderlerinin bu işe tenezzül ettiklerini görüyor, duyuyor yazılı ve görsel basından da izliyoruz. Bizim için kabul edilebilir şeyler değildir.”

    “YASAL STATÜMÜZÜ TANIYIN, GÖLGE ETMEYİN”  

    “Bizim tek beklentimiz cemevlerimize yasal statüsü kazandırılması” diyen Zeki Tunca, okullardaki zorunlu din derslerinin de Alevi toplumunu rahatsız eden bir diğer sorun olduğunu aktardı. Tunca, “Biz devletten, hükümetlerden maddi bir karşılık asla beklemiyoruz. Bu tür asimile edici çalışmaları onaylamıyor, uygun da bulmuyoruz. Bizlere yasal statümüzü tanıyın, gölge etmeyin, başka bir ihsan istemeyiz” ifadelerini kullandı.

     Cebrail ARSLAN/MUĞLA

  • AABK Genel Sekreteri Kılıçkaya: Saldırılar, toplumların dayanışması ve mücadele birliğiyle engellenir

    AABK Genel Sekreteri Kılıçkaya: Saldırılar, toplumların dayanışması ve mücadele birliğiyle engellenir

    PİRHA-Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu Genel Sekreteri Erdal Kılıçkaya, organize suç örgütü başı Sedat Peker’in, kaos çıkarılmak için cemevine dönük bir saldırı planının yapıldığına ilişkin iddiasına tepki göstererek, “Ülkenin Cumhurbaşkanı “Daha neler olacak neler” diyerek hazırlanan komplonun haberini veriyor” dedi. 

    Organize suç örgütü başı Sedat Peker geçen günlerde sosyal medya hesabı üzerinden yaptığı bir paylaşımla “Derin Mehmet’in adamları tarafından geçmişte Gaziosmanpaşa’daki kahve saldırısından çok daha büyük bir eylem yapılıp, ülkede kaos çıkarma planlarını boşa çıkarabilmek içindir. Planları bir cemevine saldırıdır” iddiasında bulundu.

    Açıklamanın ardından tepkiler sürerken, bir açıklama da Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu (AABK) Genel Sekreteri Erdal Kılıçkaya’dan geldi.

    “NEDEN ALEVİLER KONUSUNDA ‘PUSUYA YATMIŞ AVCI’ GİBİ DAVRANILIYOR”

    Açıklamada, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Cumhurbaşkanından, bakanlarından, “Kaygılanmayın, sizin için buradayız, birlikteyiz” mesajı vermemelerini eleştiren Kılıçkaya, “Böyle bir açıklamanın halkta, Alevi yurttaşlarda güven duygusu yaratacağı kesinken, niçin özellikle Aleviler konusunda “pusuya yatmış avcı” gibi davranılıyor? Böyle yaparak geçmişte yaşanan o karanlık ve utanç dolu vakalara yenileri mi eklenmek isteniyor? Yoksa yaratılan bu korku iklimi, sadece Saray’a değil, bu kirli düzenin devamına da mı yarıyor?” diye sordu.

    “ALEVİLER ÜZERİNDEKİ BASKIYI ARTTIRARAK, ALEVİ TOPLUMUNUN DEPREYONA GİRMESİ İSTENİYOR”

    Kılıçkaya,  “İç ve dış siyasette, ekonomide, sağlık politikalarında köşeye sıkışan iktidarın, tıpkı Haziran 2015’teki seçim yenilgisinden sonra olduğu gibi, ülkeyi krize sürükleyip provokasyonlarla gücünü korumaya çalışacağı tezi sıkça dile getiriliyor. Ülke ağır bir toplumsal bunalıma doğru sürükleniyor” ifadelerine yer vererek şunları söyledi:

    “Bu bunalım ikliminin bedeli Alevilere ödetilmek isteniyor. Biliyoruz ki, yoksullaşmanın ve eşitsizliklerin baskıcı politikalar olmadan yönetilmesi mümkün değil. Ülkede gittikçe derinleşen yoksulluğun ve buna eşlik ederek artan eşitsizliğin doğuracağı bireysel ve toplumsal tepkileri, Alevilere yönelik bir katliamla örtbas etme fikri bile bir insanlık suçudur.

    Bu düşünceden yola çıkarak Aleviler üzerinde oluşturulmak istenen baskı ile, “Canımız istediğinde, çıkarlarımız doğrultusunda, size saldırır ve hatta katledebiliriz” deniyor. Aleviler üzerindeki baskıyı, korkuyu arttırarak, Alevi toplumunun depresyona girmesi isteniyor.”

    “ALEVİ NEFRETİ HEP KÖRÜKLENDİ”

    Bugüne kadar ülkede toplumsal olarak koşullandırılmış ilişkilerde Alevi nefretinin hep körüklendiğinin altını çizen Kılıçkaya, “Öyle bir boyut aldı ki, Madımak’ın önünde “Yak ulan yak. Cehennem ateşi” diyerek katliam karşısında sevinç çığlığı atan, insanların diri diri yakılmasını isteyen bir cinnet hali yaratıldı. Bu kin ve nefret, her dönem değişmeyen şeylerin ağırlığı olarak, Alevilerin tepesinde hazır kıta bekletildi” dedi.

    Kılıçkaya, “Toplumsal bir çöküntünün yaşandığı günümüz Türkiye’sinde, güvensizliğin ve huzursuzluğun her şeye hâkim olduğunu belirterek, Bu karmaşık durum karşısında saldırganlıkların artacağı kesinken, ilk katli vacip topluluğun Alevilerin olduğu gerçeği hiç değişmedi. Bir Cuma namazı çıkışı, Alevilerin yoğun yaşadığı mahallerden birisine veya bir cemevine, ya da bir Alevi önde gelenine saldırma planı hiç kimseyi rahatsız etmedi” ifadelerini kullandı.

    “KATLİAMIN HEDEF KİTLESİ HEP ALEVİLER”

    Kılıçkaya, açıklamasında şu ifadelere yer verdi:

    “Aslında “Alevinin katli vaciptir” diye saldıranın, şu veya bu nedenden dolayı toplumdan sürekli dışlanmış olanın da mağdur olduğunu, kendi acı gerçekliğiyle ilişkilerinin koptuğunu görürüz. Bütün bu suçlular, kendi mağdur olma durumlarından ve zayıflıklarından ancak başkalarına acı çektirerek kurtulmaya çalıştıklarını göremezler. Katliamın hedef kitlesinin hep Aleviler olduğunu, bu ülkenin aydını, solcusu hiç göremez.

    Tabi bizler, Türkiye’de Alevilere dönük provokatif girişimler ve tasfiye operasyonlarının ilk olmadığını, Koçgiri’den başlayan ve Dersim’le, Sivas’la, Maraş’la, Çorum’la devam eden ve son aşamada da devletin, metropollerdeki Alevileri sindirmek, toplu yaşam alanlarını yok etmek, asimile etmek, inançlarını geriletmek yönünde adımlar attığını, tarihsel olarak da biliyoruz.

    Şimdiye kadar Alevi toplumu sürekli katliamlarla hemhal olmuş bir toplum. Bu güne kadarki katliamların hiçbirinin faili bulunamadı. Doğrusunu söylemek gerekirse bulunmasını da beklemiyorduk. Devletten o zaman beklemediğimiz şeyi şimdi de beklemiyoruz ve ummuyoruz.”

    “ALEVİLERİN ÖRGÜTLÜLÜĞÜNÜ SAĞLAMI GEREKİYOR”

    Kılıçkaya, Alevi toplumunun acilen kendi öz savunmasını, örgütlülüğünü sağlaması gerektiğini vurgulayarak, “Tüm Alevilerin, Alevi kurumlarının yan yana gelerek, demokrasi güçleriyle beraber bütün kirliliklere karşı ortak bir tutum alması gerekiyor. Peker söylediği için değil, genel olarak bu konularda temkinli ve uyanık olmakta, Alevilerle kaderi ortak yazılmış olan bütün toplumlar, bir dayanışma ve mücadele arkadaşlığı içerisinde olmaya devam etmelidir. Zaten bu tarz şeyler Sedat Peker gibilerin ifşaatlarıyla engellenmez, tam tersi toplumların dayanışması, mücadele birliği ve birikimleriyle engellenir” diye belirtti.

    (HABER MERKEZİ)

  • HBVAKV Genel Merkezi’nde yeni görev dağılımı

    HBVAKV Genel Merkezi’nde yeni görev dağılımı

    PİRHA- Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı Genel Sekreteri Hüseyin Gülseven’in Hakk’a yürümesinin ardından vakıfta yeni görev dağılımı yapıldı. Vakfın yeni Genel Sekreteri Bülent N. Gültekin oldu. 

    Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı (HBVAKV) Genel Merkezi, Genel Sekreter/Kocaeli Derince Şube Başkanı Hüseyin Gülseven’in Hakk’a yürümesi dolayısıyla yeniden görev dağılımı yaptı.

    Genel Merkez Yönetim Kurulu, 19 Eylül’de toplanarak yeni yönetimi belirledi.

    HBVAKV’de yeni görev dağılımı şöyle:

    Ercan Geçmez- Genel Başkan

    Nusret Tunç-Genel Başkan Yardımcısı

    Kamber Yurdakurban- Genel Başkan Yardımcısı

    Bülent N. Gültekin- Genel Sekreter

    Binali Efe- Genel Sayman

    Gülümser Yılmaz- GYK Üyesi

    Rıza Akdeniz- GYK Üyesi

    PİRHA/ ANKARA