PİRHA- Gezi Eylemleri sırasında polisin attığı gaz fişeği kapsülü ile bir gözünü kaybeden Erdal Sarıkaya’nın adalet mücadelesi sürerken, Danıştay’a yapılan başvuru da reddedildi.
Gezi Eylemleri’nde Taksim’de 11 Haziran 2013 akşamı polisin attığı gaz fişeği kapsülü ile bir gözünü kaybeden Erdal Sarıkaya’nın adalet arayışı o günden beri devam ediyor.
İlk olarak İstanbul 9. İdare Mahkemesi’ne giden Sarıkaya’nın açmak istediği dava, mahkeme başkanının çoğunluk görüşüne muhalif kalmasına rağmen diğer iki üye hakimin oyuyla süre aşımı nedeniyle reddedildi. Ardından başvurulan İstanbul Bölge İdare Mahkemesi 9. İdare Dava Dairesi de istinaf başvurusunun reddine karar verdi. Bunun üzerine Sarıkaya, Danıştay’a gitti. Danıştay 10. Dairesi de Mahkeme Tetkik Hakimi’nin kararın bozulmasına ilişkin görüşüne rağmen temyiz talebinin reddine ve verilen kararın onanmasına karar verdi.
Birgün’den Kayhan Ayhan’nın haberine göre Sarıkaya, “Gezi direnişi sonrası başlatmış olduğum adalet arayışımda bir kez daha Recep Tayyip Erdoğan ve kabinesinin tavır ve tutumu karşısında siyasallaşmış bir yargı ile karşılaştım. 11 yıldır bu ülkede adaletin olmadığını ceza soruşturması sürecinde defalarca görmeme ve yaşamama rağmen Danıştay bu kararıyla yargının tamamıyla siyasallaştığını kanıtladı” dedi.
2020 yılının Mart ayında yaptığı başvurusunun 4 yıl boyunca bekletildiğini kaydeden Sarıkaya, “Danıştay ve diğer yargı kurumlarını karar almadan önce medyada Recep Tayyip Erdoğan’ın Gezi direnişiyle ilgili bir açıklamaları kendilerine referans alıp karar verdiklerinin ispatı. Dosyayı başından sonuna kadar inceleyen tüm süreci değerlendiren Tetkik Hakimin ‘Bölge idari mahkemesi kararının bozularak, davanın esası hakkında karar verilmesi gerektiği’ belirtmesine rağmen talebim reddediliyor. Sürecin tamamı Gezi Direnişi’nde AKP karşında boyun eğmeyen kenetlenmiş halklardan intikam almak ve korku oluşturmaktan başka bir şey değil. Çürümüş, tek adam kontrolünde yargı, iktidarın elinde bir kılıç görevi görüp halkı bastırıyor” ifadelerini kullandı.
“KÖR EDİLEN BİR GÖZÜN BEDELİ MADDİ DEĞERLE ÖLÇÜLEMEZ”
Maddi bir kazanım peşinde olmadığını söyleyen Sarıkaya, sözlerine şunları ekledi:
“Bir polis vahşeti sonucu kör edilen bir gözün bedeli maddi değerle ölçülemez. Milyonlar verseler sağ gözümü geri getirebilir mi? Şehit edilen gençlerimiz geri gelir mi. Bu süreç tamamıyla adalet arayışı için verilen bir mücadele.
Ben bu süreçte kaybeden değil kazan biriyim. Ben Gezi gazisi Erdal Sarıkaya’yım. Bu ömür bana yeter. Kaybeden bağımsızlığını kaybetmiş siyasallaşmış yargı kurumlarıdır. Çünkü 86 milyonun artık tek bir ferdinin dahi yargıya ve aldıkları kararlara zerre güveni kalmamıştır. Bugün adaletsiz yargı dağıtanlar bilmelidir ki bir gün bağımsız yargı herkese lazım olacak.”
PİRHA-Elvan Ailesi, Berkin Elvan’ın vurulmasının 11. Yılında sosyal medyadan “Berkinimizi bizden koparanlar bir an önce cezalandırılsın” mesajı paylaştı.
2013 yılında Gezi eylemleri sırasında polisin attığı gaz kapsülünün başına isabet etmesi sonucu 269 gün boyunca komada kaldıktan sonra 11 Mart 2014’te 15 yaşında hayatını kaybeden Berkin Elvan’ın ailesinin adalet arayışı sürüyor.
Elvan Ailesi, Berkin’in başından vurulduğu tarihin yıl döneminde X hesabından mesaj yayınladı.
“BERKİNİMİZİ BİZDEN KOPARANLAR BİR AN ÖNCE CEZALANDIRILSIN”
Yapılan açıklamada şu ifadelere yer verildi:
“Oğlumuz, Berkinimiz vurulalı bugün tam 11 yıl oldu. Gözlerindeki ışıltı çalındı. Naif sesi kesildi. Ağız dolusu kahkahası susturuldu. Oğlumuzu bizden koparan sorumlular, emri verenler henüz yargılanmadı. Tetiği çeken katil Fatih Damgalı hala dışarda. Artık yeter! Adalet yerini bulsun. Berkinimizi bizden koparanlar bir an önce cezalandırılsın. Canımız, oğlumuz Berkinimiz, Seni asla unutmayacağız. Son nefesimize kadar kısacık yaşamını anlatmaya ve senin için adalet istemeye devam edeceğiz.”
PİRHA- Gezi eylemleri sırasında sağ ayağından yaralanması sonucu engelli olan Aydın Aydoğan hakkında ‘Cumhurbaşkanına hakaret’ iddiasıyla yeniden dava açıldı.
Gezi eylemleri sırasında gaz fişeğiyle sağ ayağından yaralanan ve yüzde 43 engelli kalan Aydın Aydoğan hakkında sosyal medya paylaşımları gerekçe gösterilerek ‘Cumhurbaşkanına hakaret’ suçlamasıyla geçen yıl soruşturma başlatılmıştı. Aydoğan’ın Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın 15 Temmuz darbe girişimine ilişkin “darbeyi eniştemden öğrendim” ifadelerine yönelik eleştirileri ve ‘Sansür Yasası’na yönelik yaptığı bazı açıklamaları soruşturma konusu olmuştu. Suç duyurusunun ardından Aydoğan, İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nde ifade verdikten sonra soruşturma 27 Şubat’ta Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından kapatılmıştı. Ancak yaklaşık 4 ay sonra, aynı savcılık tarafından soruşturmanın yeniden başlatılması için Adalet Bakanlığı’na fezleke sunuldu.
İktidarın ‘baskı uygulamalarını’ giderek arttığını ifade eden Aydoğan, “Ben Anayasa’nın 26. maddesi çerçevesinde eleştiri hakkımı kullandım. Bu dava dosyaları Türkiye’deki adalet sisteminin ne hale getirildiğinin birer örneğidir” dedi.
PİRHA – Gezi eylemlerinde polisin gaz fişeğiyle ayağından vurulan ve yüzde 42 engeli oluşan Aydın Aydoğan’ın davası ‘zamanaşımı’ gerekçesiyle kapatıldı. Böylelikle Gezi eylemleri sonucu açılan son dava da kapatılmış oldu.
2013 yılında Gezi Parkı eylemlerinde polisin attığı gaz fişeğiyle ayağından vurulan Aydın Aydoğan, geçirdiği iki ameliyat sonrasında yüzde 42 engelle yüz yüze kaldı.
Aydoğan, maruz kaldığı polis şiddeti sebebiyle 2013’te suç duyurusunda bulundu. Yürütülen soruşturma kapsamında 16 şüpheli polis tespit edildi. İlk olarak 2014’te sorgulanan şüpheli polisler, ifadelerinde Aydoğan’ın vurulduğunu hatırlamadıklarını iddia etti. Dönemin savcısı Mehmet Selim Kiraz, öldürülmeden önce dosyayı Ulusal Kriminal Dairesi’nde bilirkişiye gönderdi. Soruşturma izni çıkmaması üzerine Aydoğan ve avukatı İdare Mahkemesi’ne itiraz etti. Mahkeme, Aydoğan’ın dosyasını iki kere Faili Meçhul Suçlar Bürosu’na gönderdi.
DARBE SONRASI GİZLİLİK KARARI
15 Temmuz darbe girişimi sonrasında dosyaya gizlilik kararı getirildi. Aydoğan, bir türlü savcıya ulaşamadı. Savcının değişmesi sonrası Aydoğan, Ulusal Kriminal Dairesi’nin raporunun dosyada olmadığını fark etti. Aylarca dilekçe yazarak raporun akıbetini soran Aydoğan, en son “adli emanette” cevabını aldı. Bunun üzerine harekete geçen Aydoğan, raporların adli emanette de olmadığını anladı. Savcı, dosyanın zamanaşımının dolmasına 4 ay kala dosyayı kabul ederek tekrar bilirkişiye gönderdi.
İlk bilirkişi raporunda tespit edilen 16 şüpheli polis, ikinci bilirkişi raporundan da çıktı. Aydoğan, 28 Kasım’da ise İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’ndan gelen tebligat ile dosyanın ‘zamanaşımı’ gerekçesiyle ‘kovuşturmaya yer yok’ diyerek kapatıldığını öğrendi. Aydoğan’ın davasının kapatılmasıyla Gezi’de açık kalan son dava da kapatılmış oldu.
“AYM’YE BAŞVURACAĞIZ”
‘Kovuşturmaya yer yok’ kararı sonrası halktv.com.tr’ye konuşan Aydoğan, kararın gerekçesini ‘komik’ olarak değerlendirerek şunları söyledi:
“Zamanaşımı dolduğu için kararı vermiş. Ben savcıyla görüştüm. ‘Dosyada bilirkişi raporu kayıptı’ dedim. O da ‘biz gereğini yaptık’ dedi. Bilirkişi raporunun kayıp olmasının bedelini bize ödetiyorlar. Savcı, ‘Git Anayasa Mahkemesi’ne başvur’ dedi. Biz zaten Anayasa Mahkemesi’ne başvuracağız.
Daha önce savcı Mehmet Selim Kiraz döneminde de hastane raporlarım değiştirilmişti. İlk raporda ‘Gaz fişeğiyle vurulmuştur’ yazıyorken ikinci raporda ‘dayak sonrası gözetim’ yazmışlar. Karşımızda koca bir güç var. Vurulduğumu, sakat kaldığımı ispat etmeye çalışıyorum. Hakkımı arıyorum. Samanlıkta iğne arar gibi adalet arıyorum. Gezi’de açık kalan son dava usulsüz bir şekilde kapatıldı.”
“ŞİDDET EYLEMLERİNİN CEZASIZLIK KORUMASINA ALINDIĞI BİR HAKİKAT”
Avukat Hacer Çekiç ise kapatılan davaya dair şu yorumu yaptı:
“Savcılık ve Valilik 8 yıldır soruşturma dosyasının adeta zamanaşımına uğraması için çabalamış. 2 kez İdare Mahkemesi’nden karar aldık, fail kolluk hakkında soruşturmanın yürütülmesi için. Dosya Memur Suçları Bürosu’ndan Faili Meçhul Bürosu’na gönderildi. Aylarca burada doğru düzgün işlem yapılmadan bekledi. Sadece bu dosyada değil kolluğun fail olduğu dosyalarda, gerek soruşturma gerekse kovuşturma aşamasında dosyaların zamanaşımına uğraması olağan bir pratik uygulama haline dönüşmüştür yıllardır. Ve bu yolla da kolluğun hukuka aykırı şiddet eylemlerinin cezasızlık korumasına alındığı da maalesef bir hakikat. Bizim dosyamız da bu hakikatten payını almış durumda.”
Hatay’da Gezi eylemlerinde polis tarafından öldürülen Ahmet Atakan mezarı başında anıldı.
Hatay’ın Antakya ilçesine bağlı Armutlu Mahallesi’nde 10 Eylül 2013’te Gezi eylemlerinde polisin attığı gaz fişeğinin kafasına isabet etmesi sonucu yaşamını yitiren Ahmet Atakan, Antakya’daki mezarı başında anıldı. Anmaya Atakan ailesi, kentteki siyasi parti ve sivil toplum örgütleri temsilcilerinin yanı sıra çok sayıda kişi katıldı.
POLİSE TEPKİ
Anmada, Atakan için adalet talep edildi. Atakan’ın kardeşi Zafer Atakan, dokuz yıldır adalet mücadelesi verdiklerini, soruşturma sürecinde elde edilen tüm delillere valiliğin polislerin soruşturulmasını engellediğini vurguladı. Atakan’ın annesi Emsal Atakan, anma öncesi polisin mezarlığa gelmesini “Oğlumun katillerini oğlumun mezarı başında gördüm ve çok üzüldüm. Bir aile çocuğunu anmayacak mı?” diyerek tepki gösterdi. Baba Ali Atakan da Gezi eylemlerinde yaşamını yitirenlerin yaptıkları itirazın ne kadar haklı olduğunu bugün daha da iyi anlaşıldığını ifade etti. Davadan adalet çıkmadığını vurgulayan avukat Ali Habip ise, toplumsallaşmış davalardaki adaletsizliği devletin bir politikası haline geldiğini, bu davalarda halk desteğinin çok önemli olduğunu söyledi.
PİRHA-Anadolu Üniversitesi öğrencisi Ali İsmail Korkmaz, Eskişehir’deki Gezi eylemleri sırasında sivil faşistler ve polisler tarafından dövülerek katledilmişti. Ali İsmail Korkmaz, ölümünün yıl dönümünde birçok yerde eylem ve etkinliklerle anılacak. Korkmaz, hayatta olsaydı bugün 28 yaşında olacaktı.
19 yaşındaki Anadolu Üniversitesi öğrencisi Ali İsmail Korkmaz, Eskişehir’deki Gezi eylemleri sırasında sivil faşistler ve polisler tarafından girdiği sokakta sıkıştırılmış ve dövülmüştü. Polis tarafından darp edildikten sonra eli sopalı faşistler tarafından iki defa daha darp edilmişti.
Darp edildikten sonra gittiği hastanede tedavi görememiş, ilk tıbbi müdahaleyi ancak 20 saat sonra alabilmişti. Beyin kanaması geçirdiği anlaşılan 19 yaşındaki Korkmaz 38 gün komada kaldıktan sonra 10 Temmuz 2013’te hayatını kaybetti. Ali İsmail Korkmaz, yaşasaydı bugün 28 yaşında olacaktı.
KATİLLERİ CEZASIZ KALDI
Ali İsmail Korkmaz’ın ölümü ile ilgili olarak 5’i tutuklu 8 sanık hakkında ‘suç kastıyla kasten adam öldürmek’ suçundan ömür boyu hapis cezası istendi. 21 Ocak 2015 tarihinde görülen davada; polis memuru Mevlüt Saldoğan ‘kasten ölüme sebebiyet vermek’ suçundan 13 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Cezası ‘sanığın geleceğine etkisi’ göz önüne alınarak 10 yıl 10 aya indirilerek tutukluluk halinin devamına karar verildi. Tutuksuz sanık polis Yalçın Akbulut 12 yıl hapis cezasına çarptırıldı, aynı gerekçeyle 10 yıl hapisle birlikte tutuklamasına karar verilerek ceza evine gönderildi.
O sokakta fırıncılık yapan sivil faşistler İsmail, Ramazan Koyuncu ve Muhammet Vatansever ise yaralama suçundan 8’er yıl hapis cezasına çarptırıldılar. Cezaları suça yardım düzeyinde kaldığı için 3 yıl 4 aya indirildi. Diğer polis memurları Şaban Gökpınar ve Hüseyin Engin delil yetersizliğinden beraat ettiler.
Eskişehir 2. İdare Mahkemesi, İçişleri Bakanlığı’nı Ali İsmail Korkmaz’ın ailesine 57 bin 180 lirası maddi, 650 bin lirası da manevi olmak üzere toplam 707 bin 180 lira tazminat ödemeye mahkûm etti.
Dava sürecinde duruşmalar ‘güvenlik’ gerekçesiyle Eskişehir’den Kayseri’ye alındı. Her duruşmaya Korkmaz’ın ailesi başta olmak üzere onlarca kişi katılarak sahiplendi. Dava sonucunda sanıkların bir kısmının beraat etmesi bir kısmının ise çok az cezalar alması tepkilere neden oldu. Korkmaz’ın ailesi ‘Bu ülkede adalet yok’ diyerek verilen karara isyan etti.
ALİ İSMAİL’İN ADI BİRÇOK YERDE YAŞATILIYOR
Korkmaz’ın ölümü sonrasında Fikir Kulüpleri Federasyonu’nun (FKF) katkılarıyla Eskişehir’de bir meydana Ali İsmail Korkmaz’ın heykeli dikildi. Fenerbahçe taraftarları ‘Ali İsmail Korkmaz’ marşını besteleyerek çeşitli maçlarda bu marşı söylediler.
Kadıköy Belediyesi tarafından Rasimpaşa Mahallesi, İskele Sokak’ta bulunan eski bir otopark alanı, parka dönüştürülerek Ali İsmail Korkmaz’ın adı verildi.
1907 ÜNİFEB Çukurova Üniversitesi örgütlenmesi tarafından Niğde Kemerhisar’da Ali İsmail Korkmaz Hatıra Ormanı yapıldı.
Hatay Samandağ Belediyesi tarafından ilçe girişinde bulunan bir köprüye Ali İsmail Korkmaz adı verildi.
Korkmaz ailesi, kurdukları Ali İsmail Korkmaz Vakfı ile öğrencilere, yaşlılara, doğaya, hayvanlara, sanatçılara, esnaflara ulaşan etkinlikler yapıyor ve öğrencilere burs sağlıyor.
PİRHA – TMMOB tarafından sürdürülen Adalet Nöbetinin 52. gününde konuşan Sanatçı Suavi, “Diğerlerinin yaşam haklarını yok sayan bir zihniyeti faşizmle nitelendirmek bile tatmin etmiyor. Çünkü bu anlayış, faşizmi aşan bir anlayış. Belki de 100 yıl sonrasında bile restore edilemeyecek bir tahribatla karşı karşıyayız” ifadelerini kullandı.
TMMOB ve bağlı odalarının Gezi Davasında çıkan tutuklama kararları ardından başlattığı Adalet Nöbeti 52. gününü geride bıraktı.
Mimarlar Odası Ankara Şubesi önünde sürdürülen nöbet eylemine çok sayıda yurttaş destek verdi.
“ADALET, BÜTÜN TOPLUMUN ARAYIŞI HALİNE GELDİ”
Mimarlar Odası Ankara Şube Başkanı Tezcan Karakuş Candan, Gezi davasından çıkan tutuklama kararlarını eleştirerek “Hepimiz Gezi’deydik” dedi. Candan, Gezi eylemlerinin, otoriter yaklaşımlara karşı Anayasal bir hak olduğunu belirterek “Bugün Türkiye’de hukuksuzluk her yerde. Adalet arayışı aslında bütün toplumun arayışı haline geldi. Çok sayıda insan, kurum, Adalet Nöbetimizi destekliyor. Yüzü aşkın örgüt burada nöbet tuttu. 3500’e yakın insan ise burayı ziyaret etti. Herkesin aslında söyleyecek bir sözü var” ifadelerini kullandı.
Adalet Nöbetine destek amacıyla Sanatçı Suavi de katıldı. “Söylemden çok eylemin daha değerli olduğu bir sürece geldik” diyen Sanatçı Suavi şu konuşmayı yaptı:
“Yaratılan korkunun birçok insanın vazgeçemeyeceği hayat biçimine evriliyor olması rahatsızlık verici. Çünkü günümüzde kazanmanın koşulu vazgeçmek kültüründen geçmekte. Birçok şeyden vazgeçebildiğimiz oranda hedeflerimize biraz daha yaklaşabileceğimizi düşünüyorum.
Gezi, herkesin kendi öfkesini cebine koyarak geldiği ‘ben de varım ve bıktırdınız’ diyen demokratik bir kültürdü. Gezi tam kartopu gibi birçok insanın dil, cinsiyet, ideoloji, vesaire içermeksizin yan yana gelindiği bir yapılanmaya dönüşmüştü. Birçok bileşenin yan yana geldiği müthiş bir duruştu. Gezi hepimizin cebinde birikmiş olan öfkenin adeta Taksim’de dışa vurumuydu. Tabii bunun yaratmış olduğu ürküntü halen sürüyor. O nedenle olası bir Gezi benzeri hamlenin yeniden yapılabilmesini engellemek için Gezi somutu üzerinden cami raconları üzerinden, ‘camide içki içildi’den, ‘işte benim tesettürlü bacım’ cümlelerine kadar gelen bir demogojik söylem üzerinden yeni bir yapılanmanın önüne geçmek için ellerinden gelen her şeyi ardlarına koymaz durumdalar.
Doğada dahil herkes isyanını yükseltmek durumunda. Yeniden bir Gezi söz konusu olursa bu kez iddia edebilirim ki zeytin ağacı da eylem içerisine katılacaktır. Kars’tan ‘Ucube’ olarak kabul edilen Hürriyet Heykeli de bu tarafa doğru gelecektir. Büyük bir talan ve tahriple karşı karşıyayız.
Bizler estetikten yana tarafız. Estetik dışı bu yaşam dayatmasını doğal olarak estetik bir isyanla ifade ederek reddediyoruz. Tamamen kendi çıkarları üzerinden ve diğerlerinin yaşam haklarını yok sayan bir zihniyeti faşizmle nitelendirmek bile tatmin etmiyor. Çünkü bu anlayış, faşizmi aşan bir anlayış. Belki de 100 yıl sonrasında bile restore edilemeyecek bir tahribatla karşı karşıyayız.”
PİRHA – Eski Turizm Bakanı Şahin Ulusoy, PİRHA’ya yaptığı değerlendirmede Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kaldırılması gerektiğini vurgulayarak, “Hala birtakım güçler, bizi bölmek için uğraşıyor. Bütün zekalarını da ‘bunu nasıl yapabiliriz?’ diye kullanıyorlar. Biz ise Hacı Bektaş Veli gibi devrimci olmalıyız. Gelecek kuşaklara ne bırakmamız gerektiğini çok iyi bilmeliyiz” ifadelerini kullandı.
19. ve 20. Dönem Tokat Milletvekilliği ile Turizm Bakanlığı yapan Şahin Ulusoy, güncel politik gelişmelerden Alevi inancı üzerindeki baskı politikalarına dek birçok konuda PİRHA’ya açıklamalarda bulundu.
Şahin Ulusoy, öncelikle ekonomik kriz sebebiyle gelinen süreci değerlendirdi. “Ekonomideki büyük bozukluk iktidarı ve onun başkanını oldukça şaşırttı. Ne diyeceklerini de bilemez hale geldiler” diyen Ulusoy, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Gezi eylemcileri için kullandığı “Çürük, s..tük” sözlerini şu sözlerle eleştirdi:
“Bir cumhurbaşkanının bu tür laflar etmesini ben bu yaşıma kadar hiç kimsede görmedim. Bu tür söylemler bizim örf ve adetlerimize, kültürümüze çok yabancı kelimeler. Bu kelimeleri bir devlet başkanının kullanması kadar garipseyeceğim bir olay daha olmamıştır. Ne yazık ki anketlerde çıkan sonuçlar birilerinin sinirlerini oldukça bozuyor istedikleri sonucu da herhalde çıkarttıramıyorlar. Eskiden istedikleri gibi sonucu çıkarttırabiliyorlardı ancak şu anda kendi yandaş anketörleri bile onların istediği gibi sonuç çıkaramıyor. Erdoğan’ın söyledikleri umarım bir tür dil sürçmesidir. Bütün Türkiye’den özür dilemesini bekliyorum.”
“CAMİYİ PİSLETENLERİN BELGESİ YOK AMA YIKTIKLARI CEMEVİNİN VAR”
Şahin Ulusoy, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Camide bira içip pislettiler” söylemine de tepki gösterdi. Ulusoy, “Onun söylediklerinin belgesi yok ama yıkılan cemevi ve aşevinin bende belgesi var” diyerek İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından 1994 yılında yıkılan Karacaahmet Sultan Dergahının cemevi ve aşevi bölümlerini işaret etti. Ulusoy, 14 Eylül 1994 yılında Meclis’te yaptığı şu konuşmayı da hatırlattı:
“Katillerin sürdürdüğü şeriat düzenini mi Türkiye’ye getirmek istiyorsunuz? Bu söylediklerimi kabul etmiyorsanız ‘Biz, hayır onlar gibi değiliz’ diyorsanız size inanmamız için yıktığınız Karacaahmet Sultan Dergahı’nın cemevi ve aşevi bölümlerini yeniden yapın. İşten çıkardığınız insanları tekrar işe alın ve bütün Alevilerin kuşkularını üzerinizden kaldırın. Aksi takdirde bu suçlarla tarihin karanlık sayfalarına gömülüp gideceksiniz.”
“ÜLKÜCÜ KÖKENLİ İNSANLARA PARLAMENTONUN YOLUNU AÇMAZDIM”
Eski Turizm Bakanı Şahin Ulusoy, Millet İttifakının stratejilerine de değindi. “Şu andaki politika bugün hiçbirimizin istemediği iktidarı göndermek için çok iyi bir adım” diyen Ulusoy şunları kaydetti:
“Bu güzel adımı devam ettirebilir ve ileride Cumhurbaşkanı adayı dahi kimlerin iş başına geleceklerini, nasıl anlaşacakları şimdiden belirlenir ise ileride bir ihtilafın olmasını da engellemiş olurlar. Baştan her şeyi açık açık konuşup sonuca öyle gitmelerinde yarar var. Ama yanlış bir adayla giderlerse ki benim endişem 6 partinin içinde sadece CHP için çok fazla da sol bir parti diyemiyorum, ‘sosyal demokrat’ bile diyemiyorum artık o hale geldi ama Kemal bey güzel politikalar yaptı. Mesela ben genel başkan olsaydım ülkücü kökenli insanlara, bugüne kadar Türkiye’ye zararı dokunmuş insanlara kesinlikle parlamentonun yolunu açmazdım. Ama Kemal bey, 15 milletvekilini göndererek demokrasi olarak güzel bir adım attı. Bunu beğendim. Ama şahsen ben olsaydım yapamazdım çünkü ben onların acısını çok çektim.
Bir ara Ankara Karşıyaka’da Mezarlıklar Müdürlüğü yaptım. Bir gün bir ülkücünün cenazesini getirdiler. Cenazeden sonra Deniz Gezmiş’in, Hüseyin Aslan’ın, Yusuf İnan’ın mezarlarını tahrip edip kırdılar. Bu kadar kin, bu kadar iyi çocuklara, Türkiye için kendini feda eden çocuklara bu muamele hiç uygun değildi. Çok üzüldük. Seçime giderken de kötü olayların olmaması için cumhurbaşkanının çok daha yumuşak bir dille hareket etmesi gerekir. Belki karakteriyle uyumlu değildir ama bunu Türkiye için yapması şart. Eğer bu ülkenin evladıysa insanların birbirine düşmemesi için üslubunu mutlaka yumuşatması lazım.”
“HİÇ ALEVİ YOKTU HEP SÜNNİLERE OY VERDİK”
Şahin Ulusoy, Kemal Kılıçdaroğlu’nun cumhurbaşkanı adaylığı ihtimaline ilişkin de görüşlerini belirtti. Adayların, inançları üzerinden gündemleşmesine dair konuşan Ulusoy, şu ifadeleri dile getirdi:
“Kendisi yoksul bir ailenin çocuğu ve yoksulluğu çok iyi biliyor. En azından yaşamın içerisinde tutarlı bir tavrı olmuş. Bugüne kadar yaptıklarına bakarsak daha güvenilir olduğunu görüyorum. Bundan sonra da sanırım bir yanlış yapmaz. Seçilirse iyi olur ama seçilme şansı ne kadar onu da bilemiyorum.
Biz şimdiye kadar bütün seçimlerde ‘Alevi mi Sünni mi?’ bakmadık. Hatta benim gençliğimde hiç Alevi yoktu hep Sünnilere oy verdik. Biz o ayrımı yapmadık. Biz Hacı Bektaşi Veli’nin yolunda gidiyor, 72 milleti bir tutuyoruz. Bizim yaptığımız tek ayrım iyi ve kötü insan ayrımıdır. Biz en çok insana değer veririz.”
“BAŞIMIZDAKİ ZİHNİYET TURİZME BİLE MÜSAİT DEĞİL”
Ülke ekonomisindeki kötü gidişatın daha çok uzun süreceğini belirten Şahin Ulusoy, yaz aylarının gelmesiyle birlikte Turizm gelirlerinin dahi fayda sağlamayacağını söyledi. Ulusoy, yoksulluk sınırının 20 bin liraya dayandığını işaret ederek, “Bugün emekli milletvekillerinin eline geçen para yoksulluk sınıfına girdi. Bu pek basında yer almıyor ancak ben belirteyim; eğer bu insanlar dahi yoksulluk sınıfına girebiliyorlarsa artık herkesin sonu yoksulluk demektir” ifadelerini kullandı.
Şahin Ulusoy, “Son zamanların zenginleri ayırırsak onun dışındakilerin yaşama şansını kaybedeceklerini tahmin ediyorum” diyerek turizm politikaları özelinde şu değerlendirmeyi yaptı:
“Turizm, tam boğulmak üzere olan bir insanın denizde bir filikaya rastlaması gibi bir olay. Bu ‘Bacasız Sanayi’ çok önemli ama başımızdaki zihniyet turizme bile müsait değil. Birileri çıplaklar kampı yapıp o şekilde denize girerken birileri de mayo ve bikini tercih ediyor. Bir takım icatlarla denize girmek oradaki turisti de kaçırır. Turizmle ne kadar uğraşırsanız uğraşın turistlerin gözlemi önemli turist senin gibi düşünmüyor.
Ben bakan iken İstanbul’da bir otel sahibi ‘Ne olursunuz ezanın sesini biraz kıstırın. Turistler çok şikayetçi’ dedi. Türkiye’de ezanın sesini kıstırmak mümkün değil. Gücünüzün yetmeyeceği bir iş. Milletvekilliğim süresince, 8 yıl boyunca ‘Diyanet İşleri Başkanlığı Türkiye’ye zararlıdır, bunu kaldıralım’ diye uğraş verdim, bir adım dahi yol alamadım. Şimdi ezanı susturabilir miyiz? Mümkün değil. Tamam susmasın o inancı güdenler de var ama beni, gelen turisti rahatsız etmesin, sesini kısın. Üstelik şimdiki teknoloji kulağınıza takarsınız isterseniz 24 saat ezan dinleyin. Bu beni ilgilendirmez. Ben sizin inancınıza saygı duyuyorum, siz de bana, gelen turiste saygı duyun ki turist kaçmasın.
Ekonomi böyle giderse tek kelimeyle felaket olacak. 1995 yılı bütçesini hazırlarken arkadaşlarımız bir çalışma yapmıştı. Geçmişteki turizmin ivmesi ile 2000 yılında kadar Türkiye’ye gelecek kişi sayısı 638 milyon olması lazım. Yani belli bir ivme ile yükseliyorsunuz. Turizm gelirimizin de 527 milyar dolar olması gerekiyordu. Peki bugün nasılız? 2021 yılında turist sayısı 30 milyon. Topladığımız döviz 24 milyon dolar. O ivme ile yükselseydik çok şeyler yapardık. Bizim ülkemiz tarihi eser yatağı. Nereyi kazarsanız tarih fışkırıyor. Kültür ile turizmi birleştirirseniz daha çok turist çekme şansınız olur.
İşte bugün şifa olur diye Ayasofya’nın kapısını kemirenler var. Bu işler biraz zeka işi. İnsanların zekası eğitimle köreltiliyor! İnsanların zekasını arttıracak eğitim yapmadığımız için bunun gibi maskaralıklar ülkemizde çoğalacaktır. Hacı Bektaşi Veli gibi bir isim Ortodoks İslam’a karşı çıkıp heterodoks bir yapıya dönüştürmeye çalışmış.”
DERGAHDAKİ KÜLLİYE TABELASINA TEPKİ
Hacı Bektaşi Veli Dergahına asılan ‘külliye’ tabelasına da tepki gösteren Şahin Ulusoy, “Tekke deselerdi daha iyiydi. Biz de buralar hep tekke olarak geçer. Osmanlı zamanında da Tekke olarak kullanılmıştır” dedi.
Alevi inancı üzerindeki baskılara işaret eden Ulusoy, Dersim’deki köylerde hoparlörlerden ezan dinletilmesini de kınayarak şunları söyledi:
“Yapılanlar, onların deyimiyle tam bir ucube. Bizlere kendilerini kabul ettirmek zorunda hissediyorlar. Biz böyle şeyleri neden kabul edelim ki? Ha belki külliye diye yaptıkları sarayları mazur göstermek için oraya da ‘külliye’ ismini verip ‘Arada ortak bir noktamız var. Bakın sizin de külliyeniz var’ diyeceklerse o aldatmalara da karnımız tok.”
Büyük bir hata. Siz, bizim inancımıza ne karışıyorsunuz? Ben inancımı size sorarak mı seçeceğim? Sizin emrinizle mi seçeceğim? Benim inancım ne ise o yolda giderim. İnancımın yanlış bir tarafını da görürsem bırakırım. İnancımla benim arama kimse giremez. Girmeye de hakkı yoktur. Bu sisteme benzer ben de bir olay yaşadım. Bir Alevi köy muhtarı bana geldi ve dedi ki ‘Sayın vekilim, ben köye cami yaptırmak istiyorum’. ‘Hayrola bir şey mi oldu, sen bir Alevi köyünün muhtarısın, cami ile ne işin var?’ diye sordum. ‘Sayın vekilim, bizim buraya gelen memurlar ‘caminiz nerede, namaz kılacağız’ diye soruyorlar. Biz de ‘cami yok’ dediğimiz zaman ‘sizin caminiz bile yok, işiniz yapılmaz’ deyip gidiyorlar’ dedi. Yani bugünkü yeni buluş değil. Kendilerini çok zeki zannetmesinler. Bu Türkiye’nin ezelden beri çektiği hatta Osmanlı’dan beri çektiği sıkıntıların en başında gelen bir sistem. Onun için tekrar ediyorum, kimse bizimle inancımız arasına girmeye çalışmasın.”
Şahin Ulusoy, günümüz baskı politikaları içerisinde kendisini yaşatmak için mücadele veren Aleviliğe de işaret etti. “Aleviliğin özü iyi insan yetiştirme sanatıdır. Anayasası ise ‘Eline, diline, beline sahip olmaktır’. Bizim bağlı olduğumuz kural budur. Bunun dışına da çıkmayız” diyen Şahin Ulusoy, inancın değerleri hakkında şunları söyledi:
“Bugüne kadar Aleviler hakkında işte ‘Cinayet işliyor, ırz düşmanlığı, hırsızlık yapıyor’ gibi kötü laflarla suçlanacak hiçbir ferdimiz olmamıştır. Öyle sıkı bağlarımız, öyle dayanışmamız var ki kötülüğü kendi içimizde hep yok etmeye çalışıyoruz. Örneğin bizim cemlerimiz bu kötülükleri engelleyen en büyük ibadet şekliydi. Cemlerimiz sadece ibadet değil aynı zamanda bir okul, bir hukuk, bir yargı alanıdır. Yani aklınıza gelen yaşamsal her olgu bizim cemlerimizin içindedir.
Hacı Bektaşi Veli’nin öğretileri var. Örneğin ‘Ara bul’ diyor. ‘İncinsen de İncitme. 72 milleti bir tutunuz. Kadınları okutunuz. Bilimden gidilmeyen yolun sonu karanlıktır. Düşünce karanlığına ışık tutanlara ne mutlu’ diyor. İşte şimdi o karanlığı biz yaşıyoruz. ‘Çalışmadan gezenler bizden değildir’ diyor. ‘En büyük keramet çalışmaktır’ diyor. Bakın şu son sözü emekten yana olduğunu gösteriyor.
‘Dervişlik hırkada tacda değildir
Hararet nardadır sacda değildir
Her ne ararsan kendinde ara
Kudüs’te Mekke’de Hac’da değildir’ diyor.
Şimdi bu sözleri yalın olarak dinlediğinizde pek önem vermeyebilirsiniz. ‘Zeki insanlar yetiştirin’ demek istiyor. Yani ‘Her şeyi insanda arayıp, insanlığı geliştirin’ diyor. Örneğin uçağı icat eden Mekke’de mi bulmuş? Yer çekimi kanunu Hacca giderken mi tespit edilmiş? Veya Mozart Sihirli Flüt operasını bir kilisede mi bulmuş? Veya herhangi bir buluşu sinagogta, havrada mı bulmuşlar? İşte bizim felsefemizi böyle anlatmak lazım.
Şimdi de Alevilik ile Bektaşiliği ayırmaya çalışıyorlar. Yani Osmanlı’dan beri asimile etmeye çalışıyorlar. Cumhuriyet döneminde de aynı asimilasyon politikaları ile karşı karşıyayız. Yani biz kendi kimliğimizle Türkiye’de yaşayabilecek ortamı her nedense bir türlü gerçekleştiremedik. Mecliste ‘Diyanet İşleri Başkanlığı kalkmalıdır, kalkmazsa laiklik gelmez’ diye yıllarca söyledim ama hala birtakım güçler bizi bölmek için uğraşıyor. Bütün zekalarını da bunu nasıl yapabiliriz diye kullanıyorlar ama biz de kendimizi çok daha iyi yetiştirmeli ve Hacı Bektaş Veli gibi devrimci reformist olmalıyız. Gelecek kuşaklara ne bırakmamız gerektiğini çok iyi bilmeliyiz. Ama maalesef bugün biz bu yolda değiliz.
Evet postnişimiz var ocaklarımız var her şeyimiz var ama Hacı Bektaşi Veli’yi bir kenara bırakıyoruz, 72 milleti birbirinden ayırıyoruz, hala ‘Şu şununla evlenemez. Bu şöyle yapamaz’ diye iptidai görüşlerle uğraşıp duruyoruz. Artık devrimci olmalıyız ve çocuklarımızı çok iyi yetiştirmeliyiz.”
“HACI BEKTAŞ’TA BİR ÜNİVERSİTE KURULSA”
Şahin Ulusoy, son olarak Yol hizmetlerinin daha nitelikli olması gerektiği vurguladı. “Bu yol bir çıkar yolu değil” diyen Ulusoy, eğitim alanında yenilikçi olunması gerektiğini söyleyerek, “Biz Ulusoy ailesi olarak yıllarca bizi sevenlerle birlikte bu işi götürmeye çalıştık ama görevimizi yapamadık. Dede gider ibadetini yapar, bir emek verir ve karşılığını alır ama bunu bir gelir kapısı olarak görmemek lazım. Beyni boş olarak değil bir şeyler anlatsın ve karşılığını alsın ama hiçbir şey yapmadan bir şeyler almaya kimse çalışmasın. Bu böyle devam ettiği sürece kendimizi toparlayamayız” dedi.
Hacıbektaş’ta bir Dede okulunun ve bir üniversitenin kurulmasının önemli olacağını belirten Ulusoy, “Hacı Bektaş Veli 13. Yüzyılda orada adeta bir üniversite kurmuş, ocakzadeler yetiştirmiş, onların kafasını bilgiyle doldurmuş ve görevlendirip göndermiştir” dedi.
PİRHA – Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Kadın Meclisi, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, Gezi protestolarına katılanlar için kullandığı sözlere dair suç duyurusunda bulundu. Yapılan açıklamada kadınlara karşı cinsiyetçi ve ayrımcı dilin asla kabul edilmeyeceğini belirten kadınlar, “Böbürlenme padişahım senden büyük halk var” dedi. ABF Genel Başkanı Mustafa Aslan ile PSAKD Genel Başkanı Cuma Erçe de kadınların eylemine destek verdi.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, Gezi eylemlerine katılanlar için kullandığı “S..tük” sözüne tepkiler sürüyor. PSAKD Kadın Meclisi üyeleri bugün Erdoğan hakkında Ankara Adliyesi’ne giderek suç duyurusunda bulundu.
Alevi Bektaşi Federasyonu Genel Başkanı Mustafa Aslan ile PSAKD Genel Başkanı Cuma Erçe de kadınların eylemine destek verdi.
BASIN AÇIKLAMASINA POLİS MÜDAHALESİ
PSAKD Kadın Meclisi üyeleri, suç duyurusu işleminin ardından Ankara Adliyesi önünde basın açıklaması yapmak istedi. Polis, Valilikten izin alınması gerektiğini söyleyerek açıklamaya izin vermedi. Durumun protesto edilmesi üzerine polis, müdahalede bulundu. Kitle, yaşananların ardından PSAKD-ABF Genel merkezlerinin bulunduğu bina önünde basın açıklamasını yaptı.
“Kadınlara karşı cinsiyetçi ve ayrımcı dili asla kabul etmiyoruz!” denilen açıklamayı kadınlar adına Rukiye Ercan Kara okudu. Gezi eylemlerinin, AKP hükümetinin toplum üzerinde oluşturduğu baskılara karşı bir tür isyan olduğunu söyleyen Kara, şöyle devam etti:
“Kaç çocuk doğuracağımızdan, kahkahalarımıza, kırmızı rujumuzdan, yoğun işçi sömürüsüne; o dönem FETÖ’yle işbirliği yapıp çocuklarımızın geleceksiz bırakılmasına, 4+4+4 eğitim sistemi ile özellikle kız çocuklarının eğitimden uzaklaştırılmasına, kürtajın yasaklanmaya kalkışılmasına, kamu mallarının, derelerin, ormanların yok edilmesine, ibadethane olan cemevlerimizin yok sayılmasına, savaş çığırtkanlığına, soyguna, yağmaya, talana karşı halkımızın birikmiş öfkesiydi. Her kesimden insanların isyanıydı. Arada geçen 9 yıla rağmen AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın 1 Haziran’da TBMM’de yaptığı konuşmada teslim alamadığı kadınlara bunlar ‘çürük’, ‘sürtük’, diyerek hakaret etmesinin dil sürçmesi ya da kızgınlıkla söylenen bir söz olmadığının farkındayız. Bugün görünen o ki Gezi’den ders almak bir yana daha da kin ve nefret üzerine kurdukları politikalarla ülkeyi felakete sürüklemekte kararlılar. Bizler o gün haklıydık bugün de haklıyız ve bu görünen bir gerçek haline geldi. Zam, yoksulluk ve şiddetin geldiği boyut ne kadar haklı olduğumuzu her gün kanıtlamaktadır.
Artık gün gibi ortada olan şey; AKP’nin güçlü iktidarı değil; onların, ne kadar çaresiz ve halk düşmanı olduğudur. Biz kadınlar Gezi’de ayrımcılığa, şiddete, baskıya, eşitsizliğe isyan eden kadınlardık, eştik, ablaydık, kardeştik; bizler çocuklarının geleceğini düşünen annelerdik. Gözümüzden sakındığımız sizin ise bizden aldığınız, Berkin’in, Ali İsmail’in, Ethem’in Abdullah’ın Ahmet’in, Mehmet’in, Medeni’nin, Hasan’ın ve burada sayamadığımız onlarca gencimizin annesiydik, kız kardeşiydik, yoldaşıydık, sıra arkadaşıydık. Biz memleketine, onuruna sahip çıkan kadınlardık.
AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından kullanılan ‘Sürtük’ sözü kadınlara karşı çok yoğun şiddet ve ayrımcılık içermektedir. Artık bir cins kırım boyutuna varan ve her gün en az 3 kadının öldürüldüğü, LGBTİ+ların en temel insan haklarının dahi yok sayıldığı, kadınların sistematik şiddet gördüğü ülkemizde kadınlara yönelik kullanılan ‘Sürtük’ kelimesi eril dilin ürünü olup kadınlara yönelik ayrımcılık içermektedir. TBMM kürsüsünde dile getirilen ‘sürtük’ kelimesi sokakta taciz, işyerinde mobbing, ev içinde şiddet, cinayet, konser ve kıyafet yasağı olarak karşımıza çıkmaktadır. Kısacası bu eril şiddet dili kadına yönelik şiddet ve cinayetleri körükleyici niteliktedir ve asla kabul edilemez.”
“DİZ ÇÖKMEDİK BU DA SİZE DERT OLSUN”
Rukiye Ercan Kara, kadın mücadelesini daha da yükselteceklerini ifade ederek, “Son sözümüz; bu ülkenin kadınları, aydınları, gençleri sizin karanlığınıza boyun eğmeyecektir. Böbürlenme padişahım senden büyük halk var. Biz, sizin yalan ve hilelerinizle baş edemedik bu bize dert oldu; biz de, sizin önünüzde diz çökmedik bu da size dert olsun” dedi.
Gezi protestoları sırasında gözaltına alınan çok sayıda kişiye çıplak arama yapan polislerin “işkence” suçundan yargılandığı davada, bir polis hakkında yakalama kararı çıkarıldı.
İstanbul’da 8 Temmuz 2013’te Gezi protestoları sırasında aralarında mimar Mücella Yapıcı’nın da olduğu Taksim Dayanışması’nda yer alan kadınlara yönelik çıplak arama dayatan polisler hakkında “işkence” suçundan açılan davanın ilk duruşması görüldü. İstanbul 11’inci Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen duruşmaya Mücella Yapıcı, kızı Cansu Yapıcı ile avukatı hazır bulundu.
Sanık polislerden Levent Mustafaoğlu, Ses ve Görüntü Bileşim Sistemi (SEGBİS) ile duruşmaya katıldı. Sanık polis Mustafaoğlu’nun yüzünün görünmemesi dikkat çekerken, mahkeme heyeti, savunma yapan sanık polisin yüzünün görünmediğini söyleyerek ayağa kalkmasını istedi. Ancak sanık hastalığından ötürü uzun süre ayakta kalamadığını bu nedenle ayakta savunma yapmak istemediğini belirtti.
Savunmasına 15 yıldır görev yaptığını, binlerce operasyona katıldığını söyleyerek başlayan polis, “işkence” iddialarını kabul etmedi. Ayrıca gözaltına aldıkları Mücella Yapıcı’nın her saat başında alması gereken ilaçların da düzenli bir şekilde verildiğini iddia etti. Sanık polis, tuvaletlerin kameralarla izlendiği iddiasını da reddetti.
SANIK POLİSTEN ÇELİŞKİLİ BEYANLAR
Bu esnada polise soru yönelten Yapıcı’nın avukatı Meriç Eyüpoğlu, bilirkişi raporuna işaret ederek, “Rapor, tuvaleti gören kameraların olduğunu söylüyor. Buna dair ne diyorsun?” diye sordu. Bu bilgi üzerine polis bu defa kameraların olup olmadığını hatırlamadığını söyledi. Eyüpoğlu, sanığa gözaltı yaptıkları sırada milletvekillerin gelip gelmediğini sordu. Milletvekillerin geldiğini söyleyen sanık polis Mustafaoğlu, “Vekillerin ziyareti sırasında klimaları açıp kapatmışsınız. Buna dair ne diyorsunuz?” şeklindeki soruya ise, “Klimalar hep açıktı” cevabını verdi.
MÜCELLA YAPICI: POLİS TACİZ VE HAKARET ETTİ
Söz alan Mücella Yapıcı ise, 8 Temmuz 2013’te gözaltına alındığı sırada ve sonrasında maruz kaldığı uygulamaları anlattı. Gezi Parkı’na basın açıklaması yapmak için gittiklerini, ancak polis tarafından çembere alınıp gözaltına alındığını dile getiren Yapıcı, gözaltı aracında taciz ve hakarete maruz kaldığını paylaştı. Yapıcı, “Çok haksız bir gözaltıydı. Otobüste tacizler yaşanmaya başladı. Polis, ‘Senin bir gözün toprağa bakıyor, git evinde namazını kıl. Burada ne işin var’ diye hakaret etti” dedi.
“İLAÇLARIM VERİLMEDİ”
Kalp, tansiyon, KOAH ve mide kanseri hastası olduğunu paylaşan Yapıcı, her saat başı ilaç alması gerektiğini kaydetti. Ancak otobüste bunu dile getirmiş olmasına rağmen polisin yardımcı olmak yerine zorluk çıkardığını ifade etti. Ardından İstanbul Emniyet Müdürlüğüne götürüldüklerini söyleyen Yapıcı, “Didik didik arandık. Gözlüğüm dahi suç aletiymiş gibi arandı. Daha sonra bizi hücrelere götürdüler. Kızım ile aynı hücreye konulduk. Bu esnada ilaçlarımı istememe rağmen zamanında verilmedi” diye konuştu.
ÇIPLAK ARAMA
Kendilerine çıplak arama uygulaması dayatıldığını dile getiren Yapıcı, şunları kaydetti:
“Bu duruma itiraz ettim. Ancak herkese yapıldığını söylediler” dedi. Yapıcı, yaşadıklarını anlattığı esnada duygusal anlat yaşadı. Ancak buna rağmen yaşananları en ince detayına kadar anlatacağını, bütün gazetecilerin ve toplumun öğrenmesi gerektiğini belirten Yapıcı, “İlk başta üstümü çıkarmamı istediler. Daha sonra tüm kıyafetlerimi zorla çıkarttılar. 70 yaşında bir kadınım. Göğüslerimin altında bir şey saklıyor muşum gibi kaldırmamı istediler.”
“NEFES ALAMIYORDUK”
Yapıcı, “Daha sonra mide kanamam nedeniyle ilaç istediğimizde polis, ‘Burada uşağın mı var’ şekilde ifadeler kullandı. Kanama nedeniyle yemek yemem gerekiyordu ancak yemek istediğimizde polis, ‘Sen burayı otel mi sandın’ dedi. Bütün bunlar bir yana klimalar çalışmıyordu. Yazın ortasında içerde havasızlıktan nefes alamıyorduk” dedi.
EMNİYETTE TACİZ
Daha sonra başka bir hücreye götürdüğünü paylaşan Yapıcı, orada da başka bir kadının olduğunu ve polisler tarafından tacize uğradığını dile getirdi. Yapıcı, “Kadınlar dışarıda, koridorda polislerin tacizine maruz kalmamak için su içmiyordu. ‘Tuvalete gidersem beni koridorda taciz ederler. Daha önce ettiler. Tekrar yaşamak istemiyorum’ dedi” şeklinde konuştu. Yapıcı, bu işkenceye yol açan polislerden ve sistemden şikayetçi olduğunu belirterek, davaya müdahil olmak istediğini söyledi.
Gözaltı esnasında regl olduğunu dile getiren Cansu Yapıcı ise, istemelerine rağmen kendilerine pet verilmediğini kaydetti. Çıplak aramaya maruz kaldığını dile getiren Yapıcı, işkenceye varan birçok uygulamanın yaşandığını dile getirdi.
TANIKLAR DİNLESİN
Yapıcı’nın ardından söz alan müdafi avukat Meriç Eyüpoğlu, o sırada 52 kişinin gözaltına alındığını paylaşarak, bunlar arasında bulunan 7 kadının tanık olarak dinlenmesini istedi.
YAKALAMA KARARI
Söz alan iddia makamı ise eksik hususların giderilmesini istedi. Ardından kararını açıklayan mahkeme heyeti, duruşmaya katılmayan sanık polis Songül Ekim Kılıç hakkında yakalama kararı çıkardı. Mahkeme heyeti, ayrıca sanık polis Levent Mustafaoğlu’nun ilaç kayıt defterinin ve kamera kayıtlarının dosyaya konulma talebini kabul ederek, bir sonraki duruşmayı 10 Şubat 2022’ye erteledi.
PİRHA-Gezi direnişi sırasında polisin attığı gaz fişeğinin başına isabet etmesiyle yaşamını yitiren Berkin Elvan’ın öldürülmesine ilişkin davanın 17. duruşması görüldü. Mahkeme sonrası Berkin Elvan’ın annesi Gülsüm Elvan, “Ben 7 yıldır başka analar ağlamasın diye çığlık atarken, nice çocukların, Ceylan’ın, Uğur’un katilleri yargılansaydı, benim çocuğum hayatta olacaktı” dedi.
Gezi direnişi sırasında polisin attığı biber gazı kapsülüyle başından vurularak hayatını kaybeden Berkin Elvan’ın ölümüne ilişkin davanın 17. duruşması Çağlayan’daki İstanbul Adliyesi 17. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görüldü. Duruşma 9 Aralık tarihine ertelendi.
“KATİLİ AKLAYIP BİZİ YARGILAMAYA ÇALIŞIYORLAR”
Duruşma sonrası Gülsüm Elvan, PİRHA’ya konuştu. Suçluların yargılanması gerekirken kendilerinin yargılandığını belirten Elvan, “7 yıl oldu çocuğum vurulalı, 6 buçuk yıl oldu çocuğumu kaybedeli. 6 buçuk yılın sonunda geldiğimiz nokta, şu anda gerçekten bizi yargılıyorlar. Katili aklayıp bizi yargılamaya çalışıyorlar. Biz çocuğumuzu resmen aklamaya çalışıyoruz. Yine söylüyorum kim ne derse desin, kim ne yaparsa yapsın benim çocuğum masum bir çocuktur” diyerek yaşanan hukuksuzluğa tepki gösterdi.
“YETER ARTIK DİYORUZ BUNLAR SON BULSUN”
Açıklamasının devamında Gülsüm Elvan, 7 yıldır başka analar ağlamasın diye çığlık atarken, nice çocuklar var. Ceylan’ın, Uğur’un katilleri yargılansaydı benim çocuğum hayatta olacaktı. Benim çocuğumun katili yargılansaydı, bugün onlarca çocuk tacize uğrayıp öldürülmezdi. Yeter artık diyoruz! Bunlar son bulsun. Çocuklarımızın yaşamasını istiyoruz” dedi.
PİRHA- Gezi eylemleri sırasında gaz fişeğiyle yaralanan Aydın Aydoğan’ı vuran polisin ifadesi ortaya çıktı. Polis A.O.A. ifadesinde, Aydoğan’ın yaralandığı bölgede çalışıp çalışmadığını hatırlamadığını ve göreve çıktıkları esnada kaskları rastgele aldıklarını iddia etti.
Gezi eylemleri sırasında Aydın Aydoğan’ı gaz fişeğiyle ayağından vurarak yaralayan polisin ifadesi ortaya çıktı. Emniyet Genel Müdürlüğü’nün yürüttüğü soruşturma kapsamında tespit edilen 3 polisten bir olan A-009 No’lu kaskı taktığı ve gaz fişeği kullandığı tespit edilen polis A.O.A.’nın çelişkili ifadeleri dikkat çekti.
Polis A.O.A. ifadesinde, Aydoğan’ın yaralandığı bölgede çalışıp çalışmadığını hatırlamadığını, göreve çıktıkları esnada kaskları rastgele aldıklarını iddia etti.
A.O.A.’nın, Polis Vazife Salâhiyet Kanunu’na göre suç işlediğini savunan Aydoğan, şunları ifade etti:
“Kamuoyunda gezi dosyası olarak bilinen 2016/126756 Soruşturma No’lu dosyamda emniyetin ve valiliğin daha önce defalarca dosyaya müdahil olması ile dosya, içinden çıkılmaz bir hale dönüştü. En son Emniyet Genel Müdürlüğü (EGM) ve savcılığın yazdığı dilekçe ile haklarında soruşturmaları yürütülen kask numaraları krimial dairesi tarafında görüntü incelemesi sonrası tespit edilen 3 polisten bir olan A-009 No’lu kask numarasını olay günü yani vurulduğum gün olan 11 Haziran 2013 günü taktığı ve gaz fişeği kullandığı tespit edilen EGM Başbakanlık koruma daire başkanlığında görevli bulunan A. O.A.’ın savcılık tarafından alınan ifadesi çelişkiler ile doludur. Olay günü çevik kuvvet şube müdürlüğü envanterinde kayıtlı bulunan kask numaralarından A-009 No’lu kaskı kullanan A. O.A.’ın ifadesinde olay gününü hatırlamadığını ve kaskları karışık rastgele alıp kullandıklarını beyan etmiş polis vazife salahiyetleri kanununa göre suç işlenmiştir. Eğer o gün bahsi geçen kolluk gücü sizleri dinlemeden bu kaskları zimmete almadan rastgele takıp görev yapmış ise kolluk gücünün suçudur.”
“Mücellâ Yapıcı, Yiğit Aksakallı ve Osman Kavala hakkında iddianame hazırlayan savcılık, 7 yıldır beni vuran polisler ile ilgili bir şey yapmıyor” diyen Aydın Aydoğan “Çifte standartları olan bir adalet sistemi ile mücadele ediyoruz” dedi.
Gezi Direnişi sırasında polisin attığı biber gazı kapsülü ile ayağından yaralanan Aydın Aydoğan, AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı, direnişe katılanlara hitaben söylediği sözler nedeniyle AİHM’ne şikayet etti.
Gezi Direnişi sırasında polisin attığı biber gazı kapsülü ile ayağından yaralanan Aydın Aydoğan, AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı, direnişe katılanlara hitaben söylediği sözler nedeniyle AİHM’ne şikayet etti.
‘’Halkı sosyal ,sınıf ve bölge üzerinden‘’ ayrıştırdığı iddiasıyla Erdoğan hakkında daha önce de suç duyurusunda bulunan Aydoğan, mahkemeden sonuç alamayınca Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) başvurdu.
Aydoğan, suç duyurusu hakkında şu ifadeleri kullandı:
“Erdoğan altı yıldır geziyi terörle ilişkilendirmek istiyor. Ben de bu olaylar sırasında yaralandım. Şu anda yüzde 45 engelliyim. Buna rağmen sayın Erdoğan çıkıp on milyon kişinin katıldığı halk eylemine katılanlara hakaretlerde bulunuyor. Cumhurbaşkanı hakkında daha önce de suç duyurusunda bulunmuştum. Bunun üzerine beni gözaltına altılar. Gözaltına alınma sürecim normal bir süreç değildi.
İstanbul Emniyet Yardımcısı olduğu söylenen bir şahıs geldi. Bana ağza alınmayacak küfürler etti ve sen kimsin koskoca Cumhurbaşkanı’na suç duyurusunda bulunuyorsun dedi. İç hukuku tükettik, ülkede adalet yok, adalet sadece adliyelerin girişinde yazan bir şey. Olayı AİHM’ne taşıdım. Adalet yerini bulsun istiyorum.”
PİRHA-Gezi eylemeleri sırasında başına gaz kapsülünün isabet etmesiyle öldürülen Berkin Elvan, ölümünün dördüncü yılında Feriköy’de bulunan mezarı başında anılacak.
İstanbul’da Gezi eylemleri sırasında başına polisin attığı gaz fişeğinin isabet etmesiyle birlikte hayatını kaybeden Berkin Elvan, mezarı başında anılacak.
269 gün komada direnen Berkin, 11 Mart 2014’de 14 yaşında, 16 kilo hayata gözlerini kapamıştı. Ölümünün dördüncü yılında Elvan ailesinin çağrısıyla Berkin Feriköy’de bulunan mezarı başında saat 14.00’da anılacak.
Sosyal medya hesabından açıklama yapan Elvan ailesi anmaya katılım çağrısı yaptı.
Yargıtay, Gezi direnişi sırasında Ethem Sarısülük’ü öldüren polis Ahmet Şahbaz’a verilen cezayı az buldu. Şahbaz’a bir yıl dört ay ceza verilmişti.
Yargıtay 1. Ceza Dairesi, Gezi direnişi sırasında polis kurşunuyla hayatını kaybeden Ethem Sarısülük’ü öldüren polis Ahmet Şahbaz’a verilen 1 yıl 4 ay hapis cezasını az bularak, yerel mahkemenin kararını bozdu. Daire, sanığa alt sınırdan ceza verilmesinin doğru olmadığını, cezanın arttırılması gerektiğini belirtti.
Gezi eylemlerine destek amacıyla 2013’te Ankara’da yapılan gösteride polis memuru Ahmet Şahbaz silahıyla Ethem Sarısülük’ü öldürdü. Sanık polis Şahbaz önce Ankara 6. Ağır Ceza Mahkemesi’nde ‘olası kastla adam öldürmek’ suçundan 7 yıl 9 ay 10 gün hapis cezasına çarptırıldı.
PARA CEZASINA ÇEVRİLMİŞTİ
Yargıtay 1. Ceza Dairesi’nin verilen kararı usulden bozması üzerine dosya, ‘nöbetçi mahkeme’ heyeti tarafından güvenlik gerekçesiyle Aksaray 1. Ağır Ceza Mahkemesi’ne gönderildi. Aksaray 1. Ağır Ceza Mahkemesi de 19 Aralık 2016’da Şahbaz’a ‘taksirle ölüme neden olmak’ suçundan 1 yıl 4 ay 20 gün hapis cezası verdi. Mahkeme verdiği hapis cezasını daha sonra 10.100 TL lira adli para cezasına çevirdi. Sarısülük ailesinin avukatlarından Murat Yılmaz’ın temyiz başvurusu üzerine dava dosyası Yargıtay 1. Ceza Dairesi’nin gündemine geldi.
Daire, yerel mahkemenin verdiği kararın temyiz incelemesini 5 Aralık’ta tamamladı ve sanık avukatlarının ‘meşru savunmada sınırın aşılması mazur görülebilecek bir heyecan, korku veya telaştan ileri gelmiş ise faile ceza verilmez’ talebini reddetti. Kararda, sanığın olay günü Kızılay Güvenpark bölgesinde görevlendirildiği, kendisi ve yanındaki birkaç polisin geri çekilmek üzere parkı terk eden bazı göstericilerin saldırısına uğradıkları iddia edildi.
Kararda özetle şöyle denildi;
“Sanığın aldığı darbe yüzünden elindeki kalkanı düşürdüğü, kendisinin de yere düştüğü, kendisine yöneldiğini düşündüğü bir göstericiye onu uzaklaştırmak için tekme attığı, bu göstericinin arkasındaki içinde maktulün de bulunduğu bir grup göstericiyle karşı karşıya kaldığı, bu grubun kendisine yoğun taşlı saldırıyı, o andaki hal ve koşullara göre, saldırıyla orantılı biçimde havaya ateş etmek suretiyle defetmek istediği, arka arkaya gerçekleşen üç atıştan ilk ikisinin havaya, sonuncusunun ise aldığı taş isabetleri yüzünden silah üzerindeki hakimiyetini kaybetmesi sonucu maktule isabet ettiği… Taksire dayalı kusurunun ağırlığı nedeniyle taksirle ölüme neden olma suçundan, teşdiden (cezada alt sınırdan ayrılarak üst hadden ceza verme) ceza tayini gerektiği gözetilmeden, alt sınırdan ceza belirlenmesi bozmayı gerektirmiştir.”
Sarısülük Ailesi’nin avukatı Murat Yılmaz, şunları söyledi:
“Biz hem yerel mahkeme hem Yargıtay’ın kararını doğru bulmuyoruz. Biz burada kasten öldürme olduğunu görüyoruz. Ancak bütün bu hukuksuzluklara rağmen, Yargıtay 1. Ceza Dairesi dahi, ölüm gerçekleştiği için üst sınırdan ceza verilmesini belirtmiştir. Yargıtay kararına uyulması durumunda sanık polis memuru Şahbaz’ın alacağı ceza mahkeme uygulamasına göre 4 yıl 2 ay olacaktır.”
Gezi eylemleri sırasında hayatını kaybeden Mehmet Ayvalıtaş’ın babası Ali Ayvalıtaş, kızının düğününde yaptığı konuşmada, “Geziden beri bir aile gibi olduk ve kendimize Gezi Aileleri diyoruz. Mehmet’in ölümünden sonra hemen eşimin kaybı beni daha derinden etkiledi. Bizlere bu acıları yaşatanlar halen adalet önünde cezalandırılmadılar” dedi.
Gezi Parkı eylemleri sırasında hayatını kaybeden Mehmet Ayvalıtaş’ın kız kardeşi Gül Ayvalıtaş İstanbul Esenyurt’ta düzenlenen düğünle evlendi. Düğüne ‘Gezi Aileleri’ de davet edildi. Düğünde konuşan Baba Ali Ayvalıtaş, şunları dile getirdi:
“Geziden beri bir aile gibi olduk ve kendimize Gezi Aileleri diyoruz. Mehmet’in ölümünden sonra hemen eşimin kaybı beni daha derinden etkiledi. Bugün hep şu duygu ile kızımı duvağı ile seyrederken keşke Mehmet de Fadime ana da olsaydı dedim ama kızımın ve ailemin bu mutlu gününde yoklar.
Bizlere bu acıları yaşatanlar halen adalet önünde cezalandırılmadılar. Dram gibi sahne mahkemeler… Herkes üzerine düşen görevi sanki yapıyormuş gibi tiyatro oynanıyor. Biz biliyoruz bu sistem ceza vermeyecek ama inanıyorum Mehmet’in ve tüm Gezi şehitleri ve gazilerinin bir gün mutlaka hesabı sorulacaktır.
Beni bu mutlu günümde yalnız bırakmayan dostlarım ve katılmayıp mesaj yollayan Kemal Kılıçdaroğlu’na teşekkür ederim. İnanın çok mutluyum.”
“TÜM ACILARIMIZA RAĞMEN HAYATA TUTUNMAYA ÇALIŞIYORUZ”
Gezi direnişi sırasında ayağından yaralanan Aydın Aydoğan da düğüne katılan arasındaydı. “Tüm acılarımıza rağmen ayakta ve hayata tutunmaya çalışıyoruz, inanmak istiyoruz adaletin tecelli edeceği günü bekliyoruz” diyen Aydoğan, “Mehmet’in kaybı aileye büyük bir ızdırap yaşattı. Onları birazcık mutlu görmek biz gezi gazilerini de mutlu ediyor. Gelen gelemeyen tüm dostlara teşekkürler.” dedi.