PİRHA – Varto-Der İskenderun Şube Başkanı Alişan Turan, 24 Nisan’da Varto’da gerçekleştirilecek ekoloji mitingi öncesi açıklamalarda bulundu. JES projelerinin doğa üzerindeki yıkıcı etkilerine dikkat çeken Turan, tüm duyarlı kesimleri “katliama hayır” demeye davet etti.
Vartolular Kültür ve Dayanışma Derneği (Varto-Der) İskenderun Şube Başkanı Alişan Turan, Varto’da planlanan JES projesine dair konuştu.
Alişan Turan, JES projesinin bölgeyi insansızlaştıracağını belirterek, “İkinci bir 66 depremi yaşatılmasın. Doğamızı, suyumuzu katledenlerin ellerini çekmesini istiyoruz” dedi.
“BU BİR DOĞA KATLİAMIDIR”
Varto’nun temel geçim kaynağının tarım ve hayvancılık olduğunu hatırlatan Turan, doğanın tahrip edilmesinin zorunlu göçü tetikleyeceğini vurguladı. Türkiye’nin farklı bölgelerindeki ekolojik yıkımları örnek gösteren Turan, şunları kaydetti:
“Bugün Çanakkale’ye, Bergama’ya, Aydın’a bakalım. Her tarafı talan ettiler. Bitki, ağaç, yeşillik, kuş, su kalmadı. Bu resmen bir katliamdır. Varto’da 1966’da bir deprem yaşandı, halkımıza ikinci bir 66 depremi yaşatılmasın.”
“ŞİRKETLER ELİNİ DOĞAMIZDAN ÇEKSİN”
JES projesinin arkasındaki yabancı firmalara tepki gösteren Turan, yerel halkın ve tüm insanların ortak mücadele etmesi gerektiğini belirtti:
“Türkiye’yi talan eden bu şirketlerin kirli ellerini doğamızdan, suyumuzdan ve arazimizden çekmesini istiyoruz. Sadece Vartoluları değil; Dersimlisi, Maraşlısı, Akdenizlisi ve Karadenizlisiyle bütün canları 24’ünde Varto’daki mitinge bekliyoruz.”
PİRHA-Yönetmen Hüseyin Kete’nin yeni belgeseli “Kalanlar da giderse”, Dersim’den göç edenlerden çok geride kalanların duygularına odaklanıyor. Kete, “Şehir bir yaşlılar kentine dönüştü, köklerinden kopan bir gençlik var” diyor.
Uzun yıllardır göçün eksik olmadığı Dersim, son yıllarda genç nüfusun hızla azaldığı bir dönemi yaşıyor. Resmî olmayan verilere göre, sadece son iki yılda yaklaşık 7 bin genç kenti terk etti. İşsizlik, gelecek kaygısı ve politik baskılar göçün başlıca nedenleri arasında.
Bu tabloyu görünür kılmak isteyen Dersimli Yönetmen Hüseyin Kete, “Kalanlar da giderse” isimli yeni belgeselinde, gidenlerden çok kalanların hikâyesini anlatıyor. 1979 doğumlu Kete, kendi göç deneyiminden yola çıkarak Dersim’in Pülümür, Ovacık ve Pertek köylerinde çekim yaptı. Belgesel, son beş yılda yaşanan genç göçünün kente bıraktığı sessizliği belgeliyor.
“BU ŞEHİR ARTIK YAŞLILARIN KENTİNE DÖNÜŞTÜ”
Belgeselin yönetmeni Kete, göçün kentte yarattığı dönüşümü şu sözlerle anlatıyor:
“Son beş yılda korkunç bir genç nüfus göçü oldu. Şehirde genç kalmadı, bir yaşlılar şehrine dönüştü. Köylerde yirmi gençten iki genç kalmış durumda. Bu iki genç de ‘Ben neden gitmedim?’ diyerek kendini suçluyor. Şehirde büyük bir umutsuzluk hâkim.”
Kete’ye göre, göç sadece ekonomik bir mesele değil, aynı zamanda toplumsal bir travma.
“Köylerde düğünlerde yaşlılar halay çekiyor, cenazelerde tabutu yaşlılar taşıyor. Bu sadece gidenlerle ilgili değil; geride kalanların da büyük bir travması oluyor.”
“ARTIK GERİ DÖNÜŞSÜZ BİR KOPUŞ YAŞANIYOR”
Kete, bugünkü göçün geçmişten farklı olduğuna dikkat çekiyor:
“60’larda, 70’lerdeki göçler geçiciydi; insanlar çalışıp dönüyordu. Şimdi ise kopuş hali var. Yirmili yaşlarda bir genç gidiyor ve bir daha dönmüyor. Artık köklerinden kopan bir göç yaşıyoruz.”
Belgesel, yalnızca bir ağıt değil; aynı zamanda bir çağrı. Kete, “Sanatın gücüyle bir fark yaratabilir miyiz?” sorusunu soruyor ve umutlu bir notla bitiriyor:
“Bizim insanımız, dilini unutsa da o dilin hissettirdiği duyguyu yaşatıyor. Göç edenlerin bir gün yeniden dönmesini sağlayacak olan şey de bu duygu olacak. ‘Kalanlar ve gidenler nerede buluşacak?’ sorusunu artık sormamız gerekiyor.”
PİRHA-Barış sürecinin başarıya ulaşması halinde tersine göçün yaşanabileceğini ifade eden Yazar Metin Yeğin, “Bir sürü insanın başka topraklarda yaşayacağına, kendi topraklarında yaşamayı tercih edebileceği bir geri dönüş yaşanabilir” dedi.
Abdullah Öcalan tarafından 27 Şubat’ta yapılan Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı ardından taraflar arasındaki görüşmeler devam ediyor.
PKK’nin 12 Mayıs’ta silahlı mücadeleyi sonlandırma kararını açıklaması ardından, demokratikleşme yolunda kamuoyunda bir beklenti oluşsa da hükümetten henüz bir adım gelmedi. Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu, toplumun farklı kesimlerini dinlemeye devam etse de henüz demokratikleşme adına bir adım atılmadı.
Yazar Metin Yeğin, barış sürecinin tersine göçü nasıl etkileyeceğini PİRHA’ya değerlendirdi.
“TERSİNE GÖÇÜ KOLEKTİF BİR ŞEKİLDE İNŞA ETMEK GEREKİYOR”
‘Süreç gelişirse ve barış olursa tabii ki bir tersine göç olacaktır’ diyen Metin Yeğin, “Çünkü yurt dışında yaşayanların öyle çok güllük gülistanlık bir yaşamı yok. En azından durumlarından rahatsız olanlar tersine göç yaşayabilir. Çok kişi sürgünde yaşıyor, zorunlu olarak orada yaşıyor. Pek çok kişi haklarında ceza olduğu için yurtdışında yaşıyor. Bunlardan bir tersine göç mutlaka olacaktır” dedi.
“YENİDEN BİR İNŞANIN BİR ŞANSI OLACAKTIR”
Tersine göçü kolektif bir şekilde inşa etmenin önemine dikkat çeken Yeğin, “Dolayısıyla tabii ki barış süreci gelişmelerine bağlı ama oradan olumlu bir şey çıkarsa burada demokratik ve kolektif bir çalışmanın inşası söz konusu olabilir. Bir sürü insanın başka topraklarda yaşayacağına, kendi topraklarında yaşamayı tercih edebileceği bir geri dönüş yaşanabilir. Başka türlü bir kültürü inşa etmek lazım. Tabii geri dönmek ve burada farklı bir kültürü inşa ortaya çıkartılmayınca bir süre kalınır ve tekrar yurtdışına geri dönüş olabilir. Eğer bir barış süreci olursa, yeniden bir inşanın bir şansı olacaktır ve böyle bir potansiyele de sahip” diye konuştu.
PİRHA- 4. Mehmet Çetin-Emirali Yağan Dersim Kültür ve Sanat Günleri ikinci gününde devam etti. ‘Göç ve göçün Dersim’e etkileri’ konulu panelde konuşan Yazar Metin Yeğin, “Göçmenlik dehşet verici bir şey. Göçmenlik suç değil, göçmenliği yaratanlar esas suçlu. Sonuç üzerinden değil, bunun nedeni üzerinden gitmemiz gerekiyor” dedi.
4. Mehmet Çetin-Emirali Yağan Dersim Kültür ve Sanat Günleri, ikinci gününde Hüseyin Güntaş Kütüphanesi ve Konferans Salonu’nda ‘Göç ve göçün Dersim’e etkileri’ konulu panel ile başladı.
Moderatörlüğünü Gürkan Bektaş’ın yaptığı panele konuşmacı olarak öğretim görevlisi Sibel Taş ve Yazar Metin Yeğin katıldı.
“GÖÇ SADECE MAĞDURİYET DEĞİL”
1960’lı yılların başında Dersim’den büyük şehirlere göç olduğunu belirten Sibel Taş, “İş yapabilecek olan erkekler, ailelerini geride bırakarak Zonguldak kömür madenlerinde, Çukurova’ya, İstanbul’a ve İzmit’te işçi olarak çalışıyorlardı. Dolayısıyla bizim coğrafyamızdan Almanya’ya işçi göçünün bu kadar erken başlamasının sebebi, zaten Dersimliler büyük şehirlerde işçi olarak çalışıyorlardı. O yüzden haber alma ağları da daha iyiydi. Göç sadece bir mağduriyet değil, aynı zamanda fırsatlar da yaratan bir zemindir. Yani göçmen işçileri nesneleştirmek ya da nesne odağıyla bakmak yerine her birinin özelliklerine eğilmek, onların tercihlerini anlamaya çalışmak son derece değerli” dedi.
“GÖÇMENLİK DEHŞET VERİCİ BİR ŞEY”
Göçmenliğin tamamen bir sömürgecilik olduğunu vurgulayan Metin Yeğin ise şu konuşmayı yaptı:
“Göçmenlik dehşet verici bir şey. Yerinizden kalkıyorsunuz, başka bir yere gidiyorsunuz. Bunun dehşet verici tarafı ise bu gitmeyi arzuluyorsunuz. Yani sadece sizi alıp başka bir yere de sürmüyorlar. Oraya gitmek için elinizdeki birikmişlerinizi bir insan kaçakçısına veriyorsunuz ya da formalite evlenmeler yapıyorsunuz. Göçmenlik suç değil, göçmenliği yaratanlar esas suçlu. Sonuç üzerinden değil, bunun nedeni üzerinden gitmemiz gerekiyor. Onlar sınırları ne kadar fazlalaştırıp güçleştiriyorsa biz öbür tarafa geçmeyi bu kadar arzuluyoruz” diye konuştu.
“GÖÇ EDENLERLE KALANLAR ARASINDA DUYGUSAL BİR KIRILMA VAR”
‘Tersine göç; Ekoloji ve yaşam alanı olarak Dersim’ konulsun değerlendiren Doğan Halis ise şunları dile getirdi:
“Tersine göçün önünde duran temel engeller var. Göç edenlerle kalanlar arasında duygusal bir kırılma var. ‘Niye gittiniz, niye geldiniz?’ sorgulamaları rahatsız edicidir. Kalanların, diğerlerinin geriye dönüşünde sorumlulukları var. Yani siz gittiniz, bizi terk ettiniz, tek başına gidenlerin suçu olamaz. Bu bir süreçti, yaşandı. Bizim bugün birbirimize büyük bir dayanışma sağlamamız lazım. Yani dönenlerin karşılanması, dönenlerin yanında olunması lazım. ‘Oraya ev yaptı, arabasıyla geldi, bize hava atıyor’ duygusu doğru bir yaklaşım değildir. Kalanlar da acaba yeterli öz eleştiri yapabiliyorlar mı? Dolayısıyla gidenler ve kalanlar suçlaması yerine yeniden bir yeni yaşam, yeni hayat kurulabilir mi? Bunu acaba nasıl sağlayabiliriz?
Dolayısıyla bizim yapmamız gereken en büyük şey bu psikolojik eşitlikleri aşmak için halkın içine katılabileceği üretimin zenginleştirilmesi ve bunun dayanışmanın güçlendirilmesi. Sadece tabii ki üretim arttırmakla her şey düzelmeyeceği kesin. Ama giden göç edenlerin büyük kısmının ve geri gelmek isteyenlerin de buradaki yaşamdaki geriye düşüşlerin payı vardır. Herkes doğasını seviyor. Tekrar geri gelmeyi düşünüyor ama şartların elverişli çok önemlidir. Yani biz burada o sorunu taşıyoruz. Dersim, sadece dışarıdan gelenlerin kurtaracağı bir yer değil. Dersim’i burada kalanların sorumlulukları, buradaki yerel yönetimin kıymetini bilmek ve dayanışmayı örgütlemek lazım.
4. Mehmet Çetin-Emirali Yağan Dersim Kültür ve Sanat Günleri, müzik dinletisinin ardından sona erdi.
PİRHA- Suriye’de Halep’in büyük kısmının ardından Hama’yı da ele geçiren cihatçı terör gruplarının, Şam’ın kuzeyindeki Humus’a ilerlemeye başladığı öne sürüldü. Binlerce Alevinin Humus’tan Tartus yoluna düştüğü bildiriliyor.
Suriye’de El Kaide kolu Heyet Tahrir Şam’ın (HTŞ) şemsiyesi altındaki cihatçı terör gruplarının, Türkiye sınırındaki İdlib’den başlattıkları saldırıda önce ülkenin ikinci büyük kenti Halep’in büyük kısmını, dün de Suriye ordusunun çekildiği stratejik Hama kentini ele geçirmesi sonrasında, daha güneydeki Humus’a doğru ilerlediği belirtildi.
Humus’ta yaşayan binlerce Alevi, cihatçı çetelerin katliam yapacağı endişesiyle Akdeniz kıyısına doğru kaçmaya başladı.
İddialara göre HTŞ, Suriye’nin üçüncü büyük kenti olan Humus’un kuzeyindeki dış mahallelerin 3 kilometre yakınına kadar yaklaştı. HTŞ’nin, ‘Humus’un kapısı’ konumundaki Rastan ve Telbise ilçelerini ele geçirdiği ileri sürüldü. Söz konusu iki ilçe, Halep-Hama-Humus’u birbirine bağlayarak Şam’a uzanan M5 karayolu üzerinde bulunuyor. Hama ile Humus, birbirlerine yaklaşık 40 kilometre mesafede.
EL NUSRA 2014’TE ALEVİ MAHALLERİNDE SALDIRI DÜZENLEMİŞTİ
Bugün HTŞ’nin lideri Ebu Muhammed Colani’nin geçmişte yönettiği El Nusra tarafından Nisan 2014’te Humus’ta Alevi mahallelerinde saldırılar yapılmıştı.
PİRHA-Son yıllarda özellikle yurtdışına göç edenlerin yoğun olduğu Dersim’in son 100-150 yıllık göç hikâyesi kitaplaştırılıyor. Akademisyenler Hüseyin Ağuiçenoğlu, İmran Gürtaş, Sibel Taş ve Araştırmacı Yazar Mesut Özcan ortak bir çalışmaya imza atacaklar.
Her geçen gün nüfusu düşen, son yıllarda özellikle yurtdışına olan göçlerden dolayı kendisinden söz ettiren Dersim’in son 100-150 yıllık göç hikâyesi kitaplaştırılıyor.
Akademisyenler Hüseyin Ağuiçenoğlu, İmran Gürtaş, Sibel Taş ve Araştırmacı Yazar Mesut Özcan’ın ortaklaşa yapacakları çalışmada, 20. Yüzyılda Dersim’de göç konusu ele alınacak. Konu ile ilgili olarak katkı ve öneri için dersimgoc@gmail.com adresinden bu çalışmanın editörleri ile iletişim kurulabilir.
“GÖÇ SÜREÇLERİNİ KAPSAMLI BİR ŞEKİLDE ELE ALMAYI HEDEFLİYORUZ”
Yazarların 20. Yüzyılda Dersim Göçleri Üzerine Derleme Kitap Çalışması için yaptıkları çağrı ise şöyle:
“Dersim bölgesinde 20. yüzyıl boyunca çeşitli aralıklarla devam eden göç süreçlerini kapsamlı bir şekilde ele almayı amaçlayan bir derleme hazırlamaktayız. Bu çalışmamız, son yüzyılda bölgede gerçekleşen göç hareketlerinin nedenlerine ışık tutarak bu hareketliliklerin tarihsel, toplumsal, siyasal ve kültürel sonuçlarını akademik bir çerçevede irdelemeyi hedeflemektedir. Özgün koşulları ve farklı dinamikleri itibariyle Dersim’deki göç olgusunu beş dönem ve eksen üzerinden incelemeyi uygun buluyoruz.
-Osmanlı İmparatorluğu‘nun son dönemlerinde göçler ve göçertme politikaları
-1937-1938 Dersim Tertelesi sürecinde uygulanan iskân pratiği,
-Kentleşme süreci ve 1960’lı yıllardan itibaren ekonomik nedenlerle gerçekleşen iç ve dış (Avrupa) göç hareketleri,
-1990’lı yıllarda yaşanan köy boşaltılmaları, köy yakmaları ve zorunlu yer değiştirme politikası sonucunda yaşanan göç süreci,
-Güncel göç hareketleri: Özellikle Kanada ve Avrupa ülkelerini hedefleyen göçler.
İnanç, dil, kültürel ve politik kimlik, mekan ve mimari, sanat, estetik, diaspora, geri dönüş göçleri vs. gibi geniş bir tematik yelpazede yapılacak katkılar, projemiz için son derece değerlidir. Ayrıca göç süreçlerinin en dezavantajlı grupları olan kadınlar ve çocuklar üzerindeki etkilerine yönelik analizler, çalışmamızın önemli bir parçasını oluşturacaktır.
Kadınların yalnızca mağdur olarak değil, aynı zamanda özne olarak kendi anlatılarını oluşturma süreçlerini incelemek ve özneden gelen sesi içerebilmek bizim için oldukça önemlidir.
Bu içerikteki 15-20 sayfa aralığındaki makalelerden oluşacak derlememizi Ekim 2025 tarihinde okurla buluşturmayı hedefliyoruz. Yayın takviminin aksamadan uygulanması için makalelerin son teslim tarihi 31.03.2025 olarak belirlendi. Bu projeye katkı sunabilecek yazar önerilerinizi değerlendirmeye açık olduğumuzu belirtir ve ilginiz için teşekkür ederiz. Sorularınız veya çalışma ile ilgili daha ayrıntılı bilgi talebiniz için bizimle iletişime geçmenizden mutluluk duyarız.
PİRHA-PSAKD Kadıköy Şubesi ve İçerenköy Cemevi tarafından düzenelenen Halk Seminerleri devam ediyor. ‘Kentte Alevi kimliğinin yeniden inşası’ konusu üzerine konuşma yapan Doç. Dr. Cemal Salman, “Aleviler, şehirlere göç edene kadar ötekisiyle veya devletle hiç ilişki kurmadan yüzyıllarca yaşayabildi. Aleviler yüzyıllarca yaşadıkları köyleriyle, tekkeleriyle, ziyaretleriyle beraber mekan olarak örgütleyebildiği için inançlarını bugüne kadar yaşatabildiler” dedi.
PSAKD Kadıköy Şubesi ve İçerenköy Cemevi tarafından düzenelenen Halk Seminerleri devam ediyor.
Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Kadıköy Şubesi/İçerenköy Cemevi tarafından düzenlenen Halk Seminerleri devam ediyor. Bugün yapılan panelde Doç. Dr. Cemal Salman, ‘Kentte Alevi kimliğinin yeniden inşası’ konusu üzerine konuşma yaptı.
“ALEVİLER, ŞEHİRLERE GÖÇ EDİP KENDİ HALİNDE YAŞARKEN BİLE GÖZE BATTI”
Alevilerin şehirlere göç edene kadar ötekisiyle veya devletle hiç ilişki kurmadan yüzyıllarca yaşayabildiğini söyleyen Doç. Dr.Cemal Salman, “Şehirlere göç etmeden önce Aleviler açısında sorun yok çünkü herkes aynı dilden konuşuyor ve herkes aynı Aleviliği anlatıyor ama şehirlere göç ettikten sonra Sünni, Hristiyan veya hiç bilmediğin inançtan insanlarla komşusun, arkadaşsın. Diğer inançtan olanları bir kenara bırakalım kendisi gibi olmayan Alevilerle de karşılaşıyorsun. Kendin gibi saydıklarınla da aslında kimliğinin sınırları değişmeye başladı. 1970’li yıllardan sonra politik ortamında kaşıdığı bir ortamda tıpkı bir kent mültecisi muamelesi görüp toplu katliam girişimleri Alevi mahallerine dönük oluyor. Şehirlere göç edip kendi halinde yaşarken bile göze batıyorsun. 1980 yılı sonrası Alevilerin devletle, sola bakışı, sağa bakışı ve ötekilere bakışı yeniden harmanlanacak. Özellikle 1993 yılında Madımak Katliamı ile birlikte Aleviler hızla kendi derneklerini, kurumlarını, cemevlerini inşa edecekler. Çünkü hiçbir şey mekânsız olmaz bu anlaşılacak. Bütün toplumsal gruplar kendi kimliğini bir mekânla beraber inşa eder. Aleviler yüzyıllarca yaşadıkları köyleriyle, tekkeleriyle, ziyaretleriyle beraber mekan olarak örgütleyebildiği için inançlarını bugüne kadar yaşatabildiler. Cemevleri Aleviler için sadece cem yapılan bir yer değil aynı zamanda çocuklarına inancını, kültürünü öğretip bir araya geliyor. Bütün bunlar aynı zamanda sosyal ihtiyaçlar. Şehirleşme ile birlikte cemevleri ve ötekilerle kurdukları tanımlar, tartışmalar Alevilerin yaşamına dahil olmuş oldu” dedi.
PİRHA- Son zamanlarda Dersim’in değişmeyen gündemlerinden biri genç nüfusun göç etmesi. Artan göç, giderek kentin günlük yaşamında da kendini gösteriyor. Esnaf Eylem Bozkurt, “Güvendiğimiz çalışkan çocukların hepsi gitti” derken, İlyas Kıl, “Gençlerin Dersim’de durması için üretim lazım” diye belirtti. Cafer Çiçek ise, “Belki 20-30 sene sonra topraklarımız elimizden gidecek” dedi.
Son zamanlarda Dersim’in değişmeyen gündemlerinden biri kentten genç nüfusun göç etmesi. Artan göç, kentin günlük yaşamında da kendini gösteriyor. Örneğin kalifiye nüfusun olmayışı, hizmetleri aksatıyor. Kentte kalanların da önemli bir kısmı işsizlik, geçim sorunu ve gelecek kaygısı gibi nedenlerle kenti terk etmek istiyor.
Göçün kentte yarattığı durumu, Dersimlilere sorduk.
“GÜVENDİĞİMİZ ÇALIŞKAN ÇOCUKLARIN HEPSİ GİTTİ”
Varlıklı tanıdıkları olduğunu, ülkede gelecek göremedikleri ve çocuklarının geleceklerini kurtarmak için, bir kesimin de işsizlikten dolayı yurtdışına göç ettiğini belirten Eylem Bozkurt, “Burada çalışsalar bile bugün o parayla geçinemediklerinin onlar da farkında. Avrupa diye tutturdular. Orada zor şartlarda olanlar da var ama ailelerini götürmek için hala direniyorlar. Bununla ilgili bir sürü de parçalanan aile oldu. Gittiler yıllar sürdü, eşlerini götüremediler, ayrılmak zorunda kaldılar. Bu gidişler çok üzücü” dedi.
Esnaf olduğunu, personel aradığını, 3-4 kişiye telefon ettiğini ama hepsinin ‘biz 2-3 aya kadar gitmeyi düşünüyoruz’ dediğini ifade eden Bozkurt, “Çok üzücü. O güvendiğimiz çalışkan çocukların hepsi gitti. Doktoru da gidiyor. Benim kızım da mühendis, çalışıyor ama gitmek istiyor. Bence bu ülkenin yönetimi bir değişse, yönetenler bir değişse bir 10 yıl da bunun için mücadele ederiz. Zaten çekiyoruz. Bir 10 yıl daha toparlanacak bir şey varsa biz elimizden geleni yaparız, elimizi taşın altına koyarız” diye konuştu.
“SOKAKTA GENÇLER YOK”
Dersim’de ilk defa seçim sonuçlarını merak ettiğini çünkü gençlerin hepsinin gittiğini, sadece kahvehanelerdeki yaşlıların kaldığını belirten Bozkurt, “Bir çıkın sokağa genç yok. Sokaklar boş. Şu an en çok gidenlerin eksikliğini görüyorum. Bu her şeyimizi etkiliyor. Gittikleri zaman bizim ticaretimizi de etkiliyor. Şehir boşaldı. Dersim olarak baktığımda zaten biz küçük bir yerdeyiz. Çok aşırı bir ticaret alanımız yok. Mesela Elazığ daha kalkınıyor çünkü düzlük bir arazide, Biz dağlık arazideyiz” dedi.
Dersim’i sevdiğini, burada yaşamayı, buralı olmayı sevdiğini, burada yaşamaya devam etmek istediğini, çocuklarının da gitmesini istemediğini vurgulayan esnaf EylemBozkurt, “Birçoğu başka yerde yaşıyor. Benim kültürüm, dilim zaten kayboldu, insanlar gittikleri zaman da tamamen yok olacağım. Yani bu çok hassas bir nokta. Üzülüyorum” dedi.
“DERSİM’DE GENÇLERİN DURMASI İÇİN ÜRETİM LAZIM”
Gençlerin gelecek görmedikleri ve Türkiye’nin geleceğinde istikrar olmadığı için göç ettiklerini ifade eden Ovacıklı İlyas Kıl ise, “İş olsa bile geçim sıkıntısı var, Türkiye’deki şartlar çok zor. Üniversite okuyanlar boşta. Köylü olan da boşta. Çiftçi olan da, herkes boşta. Türkiye’de gelecek olmadığı için yurt dışına kaçıyorlar. Dersim’e üretim lazım. Üretici yetiştirmek lazım. Üretim kanallarını aramak lazım. Ekonomiyi düzeltmek için de üretim lazım, istihdam lazım bu gençlerin burada durması için. İş sahası yok hepimiz boşuz. Üretim olmayınca düzelmez. Ne ile düzelsin?
Sadece Dersim’de değil birçok ilde aynı sorunun olduğunu vurgulayan Kıl, son olarak, “Gençler gelsin burada ne yapsınlar? Elimden gelse ben gideceğim. Çağırayım da ne vereceksin çocuğa geldiği zaman? İşin var mı? Evin var mı? Sosyal devlet zaten yok. Genç gelsin burada ne yapsın?” diye sordu.
“KÖYLERDE GÜZEL EVLER YAPMIŞLAR AMA BOMBOŞ, OTURAN YOK”
Dersim’de doğup büyüdüğünü, 40 yaşına geldiğini ama hala burada yaşadığını söyleyen Cafer Çiçek, “Bütün arkadaşlarımız hemen hemen şu an Avrupa’da, yurt dışında. Burada belirleyici olan insanların gitme nedenleridir. Gitmek zorunda kalan insanlara bir şey diyemiyorsun. Mesela siyasi bir cezası oluyor, gitmek zorunda kalıyor. Ama onun dışında tabii bir de keyfi olarak giden bir kesim var. Onlara ne oluyor diyorsun. Sonuçta nüfusumuz az, burası küçük bir memleket. Özellikle genç nüfus çok az. Köylerimiz bomboş. Bu durumda var olan insanların da gitmesi bizi üzüyor” dedi.
Çiçek, konuşmasına şöyle devam etti:
“Ama gönül ister ki burada kalıp bir şekilde ekonomik olarak da kendilerini var edebilsinler. Gönül ister ki burada insanların ekonomik olarak kaygısı olmasın, iş sahası olsun. Zaten öyle bir durum olsaydı gidenlerin birçoğu belki gitmezdi ve şu anki gibi azınlığa düşmezdik. Mesela köye gidiyorum, bomboş. Öyle güzel evler yapmışlar ki 3-5 milyonluk ama bomboş, oturan yok.”
“BELKİ 20-30 SENE SONRA TOPRAKLARIMIZ ELİMİZDEN GİDECEK”
Durumun kötüye gittiğini, dil, kültür ve inanç anlamında tarihten beri gelen bir asimilasyonun devam ettiğini ifade eden Çiçek, “Nüfusun, insanın olmadığı bir yerde ne üretim olur ne de oradaki kültürel yapı korunabilir. Hiçbir şeyi sürdüremezsin. Çok değil 20-30 sene önceki bir nüfus bile olsaydı, o zamanki atmosfer olsaydı bile insanlar kültüründe çok daha ilerlerdi, bir şekilde yaşamını da idame ederlerdi. Yok olan bir kültürümüz var, dilimiz var, kimliğimiz var, toprağımız var. Burada hep ileriye dönük su savaşlarından bahsederler ya, artık yüzyıl sonraki bir durum da değil. Belki 20-30 sene sonra, şu an burada var olan topraklarımız elimizden gidecek. Durum bundan ibaret” dedi.
Cafer Çiçek, “Avrupa’da şu an görüştüğümüz birçok arkadaşımız var. Pişman olan bir çok insan var. Belki 10 yıl sonra burada yatırım yapacağın bir para, hayatın, gençliğin gittikten sonra o para neye yarayacak. Her şey para ya da maddiyat değil.”
PİRHA-Dersim’in kalkınması için sorunlarının yeniden irdelenip çözüm yollarının aranması gerektiğini vurgulayan Orhan Çelebi, “Yurtdışında ve Dersim dışında yaşayan Dersimlilerin kendi topraklarına dönüşünün sağlanması için çalışmanın yapılması gerekiyor. Sistem tarafından abluka altına alınan ve insanlarının potansiyel suçlu olarak görüldüğü bir yerde ilimize sahip çıkmak için batıda yaşama zorunluluğu olmayan insanların kendi ikametgâhlarını buraya alarak, yerleşmeleri konusunda bir çalışmanın başlatılması gerekiyor” dedi.
Dersim kendine has birçok sorunu olan bir kent. Altyapının, lojistik desteğin ve kente yapılan yatırımların yetersizliği, iş sahalarını daraltıp büyük oranda geri dönüş taleplerine rağmen kentin sağlıklı büyümesini ve gelişme potansiyelini engelliyor. Bu durum işsizliği tetiklerken zaten yoksul olan kentin ve kent halkının ekonomik açmazlarını da çoğaltıyor.
Doğal güzellikleri, kendine özgü farklı bir kültürel iklime ve tek Alevi kenti kimliğine sahip olması nedeniyle son yıllarda artan ilgi, altyapı yetersizliği ve plansızlık yüzünden kente gelir sağlamak yerine, doğa daha fazla tahrip oluyor ve asimilasyon ilerliyor, güvenlik odaklı devlet politikaları da kentin dışarıya yansıma şekline zarar veriyor.
Dersim’deki yerel yönetimler, siyasi otoriteler, sivil toplum örgütleri, yöre dernekleri ve kanaat önderleri, bırakın çözüm üretmeyi tüm bu sorunları gündem bile yapmazken, çözümsüz ve çaresiz kalan halkın birlik ve dayanışma inancı günden güne azalıyor, motivasyonu düşüyor, gelecek kaygısı artıyor.
Tüm bu nedenlerle Dersim, son yıllarda dışarıya çok göç veriyor ama aynı oranda bir nüfus da kente yerleşiyor ve bunların çoğu Dersimli değil. Halkın elinden alınan köy meraları ve hazine arazileri, Kovancılar gibi yakın mesafelerden gelen sermayeye satılıyor. Bu durum kentte, haklı olarak demografi değişimi endişesi de uyandırıyor.
Yerine kayyım atanan Peri Belediyesi Eşbaşkanı Orhan Çelebi ile Dersim’in sorunlarını ve çözüm önerilerine dair konuştuk.
“GÖÇ SORUNUNA ÇÖZÜM BULMAMIZ GEREKİYOR”
Dersim’in kalkınması için sorunlarının yeniden irdelenip çözüm yollarının aranması gerektiğini vurgulayan Orhan Çelebi, “Temel sorunlarımız nelerdir diye baktığımızda en büyük sorunumuz göç sorunu. Dersim’de yaşayan özellikle genç insanlarımızın burada geleceklerini inşa edemedikleri, sosyal, kültürel ve siyasal olarak istedikleri gibi yaşayamadıkları için buradan göç etmek zorunda kalıyorlar. Nüfusumuzun her geçen gün azalmış olması milletvekili sayımızın ikiden bire düşmesi bunun en açık göstergesi. Nüfusunda artık yaşlı bir nüfus haline gelmesi üretim alanlarının da giderek daralmasına neden oluyor. Göç sorununa çözüm bulmamız gerekiyor, bu soruna çözüm bulmanın yolu insanların burada yaşayacağı koşulların, şartların oluşmasından geçiyor” diye belirtti.
“DEVLETİN ÜRETİM ALANINDAKİ DESTEKLERİ DENİZDE BİR DAMLA”
Dersim coğrafyasında genel olarak insanların tarım ve hayvancılık yaparak geçimlerini sürdürmeye çalıştıklarını belirten Orhan Çelebi, “Ancak tarım ve hayvancılığın da gelinen aşamada zorlukları çiftçilerimizi önemli oranda sıkıntıya sokmuş durumda. Hayvancılık anlamında da yem fiyatları, meraların ticarileştirilmiş olması nedeniyle hem hayvancılık hem de tarım ile uğraşan üreticileri büyük sıkıntılara sokuyor. Devletin üretim alanında destekleri denizde bir damla olduğunu gördüğümüzde üreticilerin ne yapılmasına dair yeni bir tartışma yaratması gerekiyor. Bölgemizin tarım ve hayvancılıkla uğraşıyor olması bu sorunların artmasına da neden oluyor. Nüfusun giderek yaşlanmasıyla birlikte tarım ve hayvancılık zor şartlarda yapılan bir meslek haline gelmiş durumda” dedi.
“DERSİM’DE SANAYİ YOK DENECEK KADAR AZ”
Dersim’de sanayinin yok denecek kadar az olduğunu ifade eden Çelebi, “Bunun geliştirilmesi için hem devlet cephesinde hem de işverenlerimiz cephesinde çok büyük bir istihdam sağlanmadığı görülüyor. Yerel yönetimlerin bu konuda atacağı adımların da sınırlı olduğunu düşündüğümüzde iş imkânları sanayi anlamında da yok denecek kadar az. Dersim’in bütünlüklü olarak kalkınabilmesi için çalışmalar yapılması gerekiyor. Dersim inanç merkezi, doğa harikası ve siyasal olarak da geçmişinden bu yana muhalif bir kent olmasından kaynaklı olarak sistem tarafından her zaman ötekileştirilen, baskı altında tutulan ve her insanına şüpheli olarak bakılan bir coğrafya. Bu nedenle de insanlar nasıl bir yaşam kuracağı yönünde büyük bir soru işareti olarak karşımıza çıkartıyor” diye vurguladı.
Dersim’in yeni süreçte güçlü bir il haline gelmesi için bütünlüklü olarak tüm Dersim toplumunun çaba sarf etmesi gerektiğini söyleyen Çelebi, “Yurtdışında ve Dersim dışında yaşayan Dersimlilerin kendi topraklarına dönüşünün sağlanması için çalışmanın yapılması gerekiyor. Bu tartışma bir dönem tartışıldı, konuşuldu ama fiili olarak pratik bir adım atılmadı. Yazın nüfusumuz çok artıyor ama bu durum turistik veya akraba ziyareti oluyor ekim ayından sonrada ilimiz yavaş yavaş boşalıyor. Aynı durum ilçeler açısından da geçerli ve yerel yönetimlerin burada çok önemli bir rolü ortaya çıkıyor. Hem insanların ilçelerde kalıcı olmasını sağlayabilmek hem de geri dönüşleri hızlandırmak açısından bazı adımlar atılabilir. Sistem tarafından abluka altına alınan ve insanlarının potansiyel suçlu olarak görüldüğü bir yerde ilimize sahip çıkmak için batıda yaşama zorunluluğu olmayan insanların kendi ikametgâhlarını buraya alarak buraya yerleşmeleri konusunda bir çalışmanın başlatılması gerekiyor. Yoksa sadece seçim dönemlerinde bir söylem olarak söylenmiş olması veya seçim döneminde ikametgâhını buraya alıp seçimden sonra yaşadığı yere ikametgâhı götürmenin Dersim’e çok büyük bir faydasının olmadığı bilinen bir gerçek. Hem Türkiye’de hem de Avrupa’da yüzlerce Dersimli işveren var zaman zaman Dersim’e katkıları olsa da Dersim’in kalıcı gelişimini sağlayacak yatırımlar konusunda çok özel çaba sarf edilmesi gerekiyor” diye konuştu.
“YENİDEN BİRLİKTELİĞİ YAKALAMAMIZ GEREKİYOR”
Dersim’in inanç merkezi olduğunu dile getiren Çelebi sözlerini şöyle sürdürdü:
“İnancımız asimile edilmeye ve Alevi kimliği yok sayılmaya çalışılıyor. Dersim’de bulunan Tunceli Cemevi’nin tamamen devlet denetimine giren ve inanç kurumu olmasına rağmen inanç dışı çalışmalar yürüten bir pozisyona gelmiş olması nedeniyle de önümüzdeki dönemde bu konuda da belli çalışmaların yapılması gerekiyor. Toplumumuz aslında dayanışmayı iyi bilen bir toplum. Dersim’in inanç, kültür, eğitim, sanat anlamında çok gelişmiş olduğunu söyleniyor ancak bu gelişmiş olduğu söylenenler bu toplumun kalkınması için yetmiyor. Bizim yeniden o birlikteliği yakalamamız lazım. Buradaki siyasi partiler, demokratik kitle örgütleri, yerel yönetimler ve derneklerin ortak bir çalışma başlatması gerekiyor.”
PİRHA- Yeşil Sol Parti Dersim Milletvekili Ayten Kordu, 1975 sayımında 164 bin olan Dersim nüfusunun, 2022 yılı sonu itibariyle 84.366’ya düştüğüne dikkat çekerek, artan göç sorununun araştırılması, göç nedenlerinin tespit edilip çözüm üretilmesi ve gerekli tedbirlerin alınması amacıyla Meclis araştırması açılması talebinde bulundu.
Dersim’de son yılların en önemli konusu göç sorunu. Özellikle genç nüfusun hızla göç etmesi toplumda da tartışmalara yol açıyor ve geleceğe dair endişe yaratıyor. En çok göçün olduğu Kanada’ya insanların fazla zorlukla karşılaşmadan rahatça gidebiliyor olması, beraberinde ‘acaba Dersimli gençler için göç özellikle kolaylaştırılıyor mu?’ sorusunu da gündemde tutuyor.
Yeşil Sol Parti Dersim Milletvekili Ayten Kordu, kentte giderek can yakıcı hale gelen bu konuyu, bir araştırma önergesi vererek meclis gündemine taşıdı.
“2022 YILINDA 7500 KİŞİ DERSİM’DEN GÖÇ ETTİ”
Cumhuriyet’in kuruluş aşamasından itibaren devletin özelde Dersim genelde ise Kürt ve Alevi nüfusunun artışına yönelik bir mühendislik planlaması içerisinde olduğunu, bunun süregelen bir ajanda çerçevesinde uygulandığını ve bu minvalde özel politikalar üretildiğine dair tartışmalar bulunduğunu dile getiren Milletvekili Ayten Kordu, “Türkiye’de siyaseten yaşanan belirsizlikler, süre gelen insansızlaştırmaya yönelik özel mühendislik kimliğe, dile inanca ve kendini ifade etme konusunda temel hak ve özgürlükler konusunda kesintisiz bir şekilde baskı politikaları devam etmektedir. Buna Türkiye’de giderek derinleşen ekonomik krizin ortaya çıkardığı sosyal sorunlar da eklenince Kürt illerinden batıya doğru göç gün geçtikçe daha da artmaktadır” dedi.
Devletin kuruluş sürecinden itibaren, Dersim’deki nüfus artışına yönelik bir mühendislik politikasının olup olmadığına dair soru işaretlerinin ortadan kaldırılması, son yıllarda Dersim’deki giderek artan göç sorunun nedenlerinin araştırılması, göç nedenlerinin tespit edilip çözüm üretilmesi ve gerekli tedbirlerin alınması amacıyla Meclis araştırması açılmasını isteyen Kordu, önergesinin gerekçesinde şunları belirtti:
“Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), 2022 yılına ilişkin “İç Göç İstatistikleri” bültenine göre sadece 2022 yılında 7 bin 578 kişinin Dersim’den göç ettiği anlaşılmaktadır. Uzun yıllardır sürekli göç veren Dersim’de özellikle son iki yıldır gençlerin göçünün yoğun bir şekilde artması Dersim’in tamamen insansızlaştırılmasına yönelik büyük bir endişeye sebep olmaktadır. Göç destinasyonunda ise Avrupa ülkeleri ön plana çıkmaktadır. Gençlerin göç nedenlerinin başında politik belirsizlik, işsizlik ve buna bağlı olarak ortaya çıkan gelecek kaygısı gelmektedir.
“GÖÇÜN ESAS NEDENİ İŞSİZLİK, BASKILAR, GÖZALTILAR VE DAVA DOSYALARI”
İnsan Hakları Derneği Dersim Şubesi yöneticilerinden Hüseyin Yaşar Sezgin, genç nüfusun gidişiyle ilçelerde ve kent merkezinde yapının değiştiğini, artan genç göçün esas nedenlerinin işsizlik, baskılar, gözaltılar ve tutuklamalar olduğunu belirterek, “Dersim coğrafyasında özellikle son yıllarda dava dosyalarından kaynaklı da zorunlu bir göç dalgası oluştu. Hukuk devletinin ilkeleri yerine getirildiği takdirde bu göç yavaşlayacak hatta durma noktasına da gelecek” dedi.
Eğitim-Sen Dersim Şubesi Başkanı Hüseyin Kasun ise lise çağındaki öğrencilerin bile hayallerini yurt dışına göre kurmasına dikkat çekerek, “Önceleri işsizlik ve siyasal ortam başat faktördü, şimdilerde ise geleceğe yönelik endişeler birinci sırada. Öyle ki artık işi, mesleği, kariyeri olan, hatta kamu çalışanı olanlar bile birçok şeyi geride bırakıp göç ediyor. Yetişmiş genç ve donanımlı insanların memleketini terk etmesinin ayrı bir olumsuz etkisi var” ifadelerini kullandı.
“DERSİM GENÇ NÜFUS ORANININ EN DÜŞÜK OLDUĞU İL”
Meclis araştırması teklifinde İHD ve Eğitim-Sen’in açıklamalarına da yer veren Kordu, gerekçelerini şöyle sürdürdü;
“Dersim’in sürekli göç veren bir il olması, sadece ekonomik ve sosyal nedenlerden kaynaklanmamaktadır. Dersim’de genç nüfus hızla azalmakta, yaşlı nüfus artmaktadır. TÜİK’in 17 Mayıs 2023 tarihinde açıkladığı verilere göre Dersim’de yüzde 12,7 ile genç nüfus oranının en düşük olduğu iller arasında yer almaktadır. Bu durumu sosyolojik olarak sadece nüfusun doğal akışkanlığı üzerinden değerlendirmek hem çözüm üretmeyi imkansız kılmakta hem de tarihsel bağlamıyla Dersim’de uygulanan insansızlaştırma politikalarının görmezden gelinmesine sebep olmaktadır. Bu nedenle Dersim’in göç verme konusunu ekonomik ve sosyal gerekçelerle birlikte özellikle devletin 1938 yılından itibaren uyguladığı insansızlaştırma politikalarını içeren bir bağlamla tartışmak yapısal bir çözüm üretmeyi ancak mümkün kılacaktır. Aksi halde Dersim’de sürekli artan göçe dair yapısal bir çözüm üretmemiz söz konusu olmayacaktır.
Göç eden insanları yüzde yüzünü geriye getirmek mümkün olmasa da gerekli tedbirler alınıp öncelikle güvenlikçi anlayışla sürdürülen politikalardan vazgeçilirse göçün psikolojik eşiği büyük oranda kırılmış olacaktır. Bununla birlikte istihdam ve yaşam koşullarını iyileştirilirse, baskı ve insansızlaştırma politikalarından vazgeçilirse göç azaltabilir zaman içerisinde göçü tamamen durdurulabilir. Bu nedenle zaman kaybetmeden her yaş grubunun beklentilerini tarif edebilecek çalışmalar yapmalı ve buna ilişkin politikalar üretilmelidir. Özellikle gençlere yönelik daha çok politika geliştirilmeli ve nitelikli istihdam alanları yaratılmalıdır.”
PİRHA-Mezopotamya Göç İzleme Derneği ve Göç Platformu Eş Sözcüsü Veysel Moray, Deprem bölgesindeki izlenimlerini PİRHA’ya anlattı. Depremin felakete dönüşmesinin büyük bir travmaya yol açtığını ifade eden Moray, toplumsal dayanışma ve inşa süreciyle birlikte acıların hafifleyebileceğini söyledi.
6 Şubat tarihinde 11 ili ve 13 milyon insanı etkileyen büyük felakete yol açan depremde on binlerce yurttaş hayatını kaybedip, yüzbinlercesi yaralanırken, milyonlarca insan yaşam alanlarını terk etmek zorunda kaldı.
Deprem felaketinin üzerinden iki aya yakın süre geçmesine karşın, yurttaşların temel ihtiyaçları giderilebilmiş değil. Su, gıda, hijyen malzemesi ve çadır sorununun devam ettiği kentlerde, enkazlar ‘hızlı’ bir şekilde kaldırılıyor. Tarım alanlarına ve Alevi köylerinin bulunduğu alanlara dökülen molozlar tehlike saçarken, deprem kontularının bu köylerde yapılması bir kez daha zorunlu göçün yaşanmasına yol açıyor.
Yurttaşlar haftalar geçmesine karşın yeterli yardımın yapılmadığını ifade ederken, AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan çözümü ‘Helalleşme’de buldu.
Deprem felaketinin yaşandığı ilk günden itibaren hem deprem bölgesinde hem de depremzedelerin göç ettiği kentlerde dayanışma ağları oluşturan kurumlar, yaraları bir nebzede olsa sarmaya çalışıyor.
Deprem bölgesinde çalışmalar yürüten Mezopotamya Göç İzleme Derneği ve Göç Platformu Eş Sözcüsü Veysel Moray, izlenimlerini PİRHA’ya aktardı.
PİRHA: Sizi tanıyabilir miyiz?
VEYSEL MORAY: Mezopotamya Göç İzleme Derneği ve Göç Platformu Eş Sözcüsüyüm. Derneğimiz Diyarbakır merkezde 2017’de KHK’larla kapatılan Göç-Der’den sonra bu bölgede özellikle ihtiyaç duyulan bir çalışmayı yürütmek adına 2019 yılında kurulumunu tamamlamış ve bölgede zorla yerinden edilmeler (90’lı yıllarda köy boşaltmaları) daha sonrasında şehirlerde var olan kitlenin göç etme zorunluluğunu araştırma, inceleme ve izleyip raporlama üzerine kurulmuş bir dernek. Bu toplumsal ihtiyacın bir bütün kamuoyuyla paylaşılması ve giderilmesi noktasında yürütmüş olduğumuz çalışmalar 2019 yılından bu yana devam ediyor. Hala içinde bulunduğumuz süreç kendini yenilemiş, toplumun mevcut var olan sorunlarını aşmış bir süreç değil. Daha sonrasında daha yıkıcı toplumsal sorunların ve yıkımların, göçlerin yaşandığı bir süreçteyiz. Bu süreçte yine göç araştırma ve izleme dernekleri olarak hem süreci izleme hem de yerinde araştırma yapıp raporluyoruz. Bu raporları şeffaf bir şekilde kamuoyuyla paylaşma ve kamuoyu oluşturma çabası içerisindeyiz.
“ŞEFFAF BİR ŞEKİLDE ARAŞTIRILMALI”
-Hangi kentlerde göç üzerine çalıştınız? Çalışma yaptığınız yerlerde durum tespitiniz nedir?
Deprem oldu, sıcağı sıcağına 1-3 hafta konuşuldu. Şimdi gündeme seçim oturdu. İnsanlar depremi unuttu. Bizim niyetimiz aslında bunu unutturmak değil. Asıl sorunlar şimdi başlıyor. İlk hafta sıcağı sıcağına herkes yardım gönderdi ama asıl sorun şimdi başlıyor. Asıl sorun gündemden çıkmış biz de mümkün mertebe bunu gündemde tutmaya çalışıyoruz.
Deprem sonrası çalışma noktasında ortaklaştığımız derneklerle bulundukları illerde koordinasyonlar kuruldu. Koordinasyonlar gerek gönüllü, gerekse bir kaç STK’nin bir araya gelip oluşturduğu koordinasyonlarda görev almakta geri kalmadılar. Depremin birinci ayından itibaren saha çalışmasına göç platformu olarak dahil olduk.
Saha çalışmasını önümüze alırken aslında ilk bir ayda edindiğimiz izlenim ve aldığımız aktarımlar neticesinde nasıl bir yıkımla karşılaşabileceğimizi zihnimizin yettiği kadarıyla tahmin edebiliyorduk. Ama sahada gördüğümüz bunun fazlasıydı. Yani gerek yaşanılan betonarme yapıların yıkımı, gerekse toplumsal yıkım bir takım beklentilerin var olmayışının kabul edilmemesi ve bu var olan beklentiyi karşılamakla sorumlu kurum ve kuruluşların varlığını, aslında bir bütün başlarındaki kişilerin varlığını yaşatma ve onların sürekliliğini esas alma üzerinden olduğunun anlaşılması bizim görüşme aldığımız aile ve kişilerde bunun anlaşılır bir hale gelmiş olmasına şahitlik ettik.
İlk olarak Malatya, ardından Maraş ve Adıyaman’da çalışmalar yürüttük, yaptığımız çalışamalarda deprem bölgesinde kalan yurttaşlara ayrımcılık yapıldığını gözlemledik. Bir dönem Alevilerin kapılarının işaretlenmesi nasılsa, bu sefer çadır kentlerde ‘bu çadır kent Türk çadırkentidir’ gibi uygulamaları gördük. Adıyaman’daki yardım ve ulaştırma noktasındaki ayrım ise Kürt Alevi köylerine yapılan bir ayrım olarak karşımıza çıktı. Üst üste birden daha fazla felaketin yaşanması oradaki toplumda büyük bir travma yarattığı gözler önündeydi.
Gittiğimiz her yerde yıkımı büyük. Biz ne kadar can kaybettik? Bunun net bir şekilde bağımsız çalışmaların yapılması ihtiyaç ve kaçınılmaz bir durum. Aylardır eşini, arkadaşını, kardeşini, annesini, babasını kaybedip kaybetmediğini bilmeyen insanlar var. Toplu mezarlar, toplu gömülmeler ve dışarıda kalanın hangi akrabasının ne kadarını kaybettiğini bilmediği bir süreç. Bu vahim durumun ciddi ve şeffaf bir şekilde araştırılması gerekiyor.
“İNSANİ BİR DOKUNUŞ, YARDIMLAŞMA YAPILMAMIŞTI”
-Gittiğiniz yerlerde bir engellemeyle karşılaştınız mı?
Sahada yapmaya çalıştığımız izleme ve raporlama, özellikle çadır kentlerde engellenmek istendi. Bir sivil toplum kurumunun sahada yapabileceği gözlem ve görüşmelerdir. Ama bizim çadırkentlerde yapacağımız bu gözlem birilerini rahatsız ediyormuş gibi bir yaklaşım ile karşılaştık. GBT sorgulamaları, çadır alanından uzaklaştırmalar, izin belgesinin sorgulanması vs. gibi şeylerle de karşılaştık.
Oradaki vahametin açıklanması için matematik terimlerinin kullanılması gerekmiyor. Yerine gidip o insanlara dokunmak ve gerçekten ne yaşadıklarını hissetmek matematikten öte bir şey. İnsani ve toplumsallığı gerektiren bir şey. Bunun yapılmadığını gördük. Çadır, yemek, giyim ihtiyaçları zaten en temel insan haklarıdır. Bunun ötesinde o insanlara gönüllü ağların dışında insani bir dokunuş, yardımlaşma yapılmamıştı.
“TOPLUMSAL İNŞA TALEBİ VAR”
-Nerelere ağırlıkta göçler yasanmış ve geri dönüşleri nasıl olacak?
Deprem sonrasında aşırı bir şekilde o bölgeden çıkışa teşvik söz konusuydu. Maraş’ta, Malatya’da, Adıyaman’da aldığımız görüşmelerde deprem olduktan 1 hafta sonrasından itibaren ücretsiz uçuşlar, ücretsiz otobüslerin günde 4-5 sefer yapması o bölgeyi yıkımdan sonra istedikleri gibi işlemek için boşalttılar.
Bölge Maraş Katliamı’nı yaşamış, uzun süredir genç nüfusun Avrupa’ya gitme eğilimini gösterdiği hassas bir bölge. Aynı zamanda tarım ve hayvancılık konusunda üretim bölgesi. Orada kalanlarla beraber yaraları giderebilecekken neden oradaki insanları metropol kentlere dağıtmaya çalışıyorlar? Hatay, Maraş, Malatya, Adıyaman, gibi bölgelerde daha çok ötekileştirme, sistemli bir şekilde yok etme anlayışı hakim olmuş. Bunlar bir sonraki jenerasyonlara aktarımlar, yakın süreçte yaşanan kentsel kırımlar sayesinde biliniyor zaten.
Depremin büyük bir felaket olarak nitelendirilip işin içerisinden teknik olarak çıkacağız, yeniden inşa edeceğiz söylemleri, anıların, kaybedilmiş hayatların üzerine yeni bir betonarme yapı yapma iddiasından öte bir şey değil. Yurttaşların yıkılan bir binanın üzerine bir bina daha inşa edilsin, tarım alanlarının üzerine binaları kurun diye bir talebi yok. Aksine toplumsal inşa talebi var.
Şunu da belirtmem gerekir ki, var olan toplumun özünde yaratılmak istenen bir deprem var. Bu depremin büyüklüğü yaşanan fiziki depremin büyüklüğünden daha fazla. İnsanların talebi doğru anlaşılmadığı gibi medyada, kameralar karşısında bunu manipüle edecek söylemlerle yokmuş gibi yaklaşmaları ve bu şekilde değerlendirmeleri doğru değil. Bizim dahil olduğumuz, çadırına girdiğimiz, köyüne gittiğimiz insanların talepleri bu değil. İnsanlar ‘tarlam var ama bunu dayanışmayla sürebilecek eşim, dostum, annem, babam kalmadı’ diyor.
‘Devlet nerede?’sorusunu çok duyduk. Bir felaketin olduğu yerde devletin olmaması mümkün değildir. Ama 4-5. güne kadar yıkımın vahamiyetini gizleyip temel ihtiyaçlar olan çadır, kıyafet ve yiyeceği depremzedelere sattılar. Bu sistem satış üzerine kurulmuştur. Bir şey beklemenin de yersiz olduğunun ispatıdır. Bunların giderilmesi noktasında baştakilerin böyle bir kaygısı yok. Toplum olarak iş başa düşmüş diyoruz ve o zaman toplum olarak bunun altından kalkmamız gerekiyor. Metropollere gidenleri geri çağırabilecek üretim araçlarını mekanlarını var etmek gerekiyor. Bu da dayanışmayla olacak. Barınma sorunu çözüldükten sonra bu insanlar geri gelecekler.
“TOPLUMSAL BİRLİKTELİK VE DAYANIŞMA ÖRÜLMELİ”
-Varolan ihtiyaçların karşılanması için ne yapılmalı?
Toplumsal ihtiyaçların karşılanması noktasında toplumsal birliktelik ve dayanışmanın örülmesi gerekiyor. Ancak dayanışmayla göçlerin önüne geçilip temel ihtiyaçlar sağlanabilir. Bunlar kısa ve orta vadeli çözüm olabilir ancak bizim toplum olarak asıl sorumluluğumuz uzun vadede gerek bilimsel gerek toplumsal nasıl çözeceğimiz olmalı.
PİRHA-Depremin ardından yaşadıkları Malatya ve Hatay’dan ayrılıp Pertek’e yerleşmek zorunda kalan depremzedeler, “Çadır almak için başvurduk ama bize vermediler, biz de mecburen buraya gelmek zorunda kaldık. Bir an önce evimizin yapılmasını istiyoruz, burada sürekli kalamayız” dediler.
6 Şubat tarihinde 11 ili ve 13 milyon insanı etkileyen ve büyük felakete yol açan depremde on binlerce yurttaş hayatını kaybedip, yüz binlercesi yaralanırken, milyonlarca insan yaşam alanlarını terk etmek zorunda kaldı.
Dersim’in Pertek ilçesinde Emek ve Özgürlük İttifakı bileşeni siyasi partiler ve sivil toplum örgütleri tarafından Pertek Sivil Yardımlaşma İnisiyatifi kurularak Pertek’e gelen depremzedelere yardım ediliyor. Şu an 42 aile Pertek’te barınıyor.
Depremin ardından Deniz Öcal ve Zeynep Güzel Öcal Malatya’dan, Bülent Reyhanlı da Hatay’dan gelerek Pertek’e yerleşti.
“BİR AN ÖNCE EVİMİZİN YAPILMASINI İSTİYORUZ”
İkinci depremde evde olduklarını ve kendilerini zor kurtardıklarını söyleyen Deniz Öcal, “Çocuklarımı zor kurtardım evimiz giriş katta olduğu için camdan karın içine çorapla çıktık. Depremden sonra 3-4 gün boyunca yardım gelmedi. Depremden sonra insanlar zorluklar içerisinde mücadele ediyorlardı. Biz çadır almak için başvurduk ama bize vermediler. Daha sonra barınabilmek için bölge bölge dolaştık, en son Adana’ya ablamın yanına gittik orada bir ay kaldıktan sonra Pertek’e yerleştik. Bir an önce evimizin yapılmasını istiyoruz, burada sürekli kalamayız” diye belirtti.
“ALEVİ KÖYLERİNE GÖNDERİLEN YARDIM TIRLARINA EL KONULDU”
Doğanşehir’in Alevi köylerine gönderilen yardım tırlarına el konulduğunu ifade eden Zeynep Güzel Öcal ise, “Adıyaman’da da aynı şeyler yaşandı, 4-5 gün sonra insanlara yardıma gittiler. Benim ailem Adıyaman’da yaşıyordu ‘Bu mahallede Aleviler yaşıyor başka yere gidelim’ diyorlardı. Maalesef ülkede adalet yok ayrımcılık yapılıyor, yeter artık kaçıncı yüzyıldayız insan hayatını kurtarın bırakın artık ayrımcılık yapmayı. Ben Maraş’ta ailemi kaybettim ama 3-4 gün sonra gittiler. Devlet zamanında deprem bölgesinde olması gerekiyordu. Pertek’te bize yardımcı oldular, buradaki herkese teşekkür ediyorum. Biz acımızı unutamıyoruz ama en azından buradaki insanlar bize destek oldular acımızla bir oldular, bizi dinlediler, buradaki insanlarda birlik var. Ben bunu gördüm insan ayırımı yok burada, adalet var. Psikolojik olarak hiçbirimiz iyi değiliz, yaşadığımız travmayı halen atlatamadık, çocuklarım o korkuyu yaşıyorlar, gece uyuyamıyorlar. Hayat normale dönene kadar burada kalacağız. Depremde yaşananlar devletin ve müteahhitlerin hatası, insanların hayatlarıyla oynuyorlar. Japonya’da, Güney Kore’de depremler daha yüksek şiddette oluyor neden binalar yıkılmıyor çünkü sağlam bina yapıyorlar” dedi.
“İLERİDE NE YAPACAĞIMIZA DAİR PLAN YAPAMIYORUZ”
Deprem sonrasında soğuğu ve korkuyu yaşadıklarını belirten Bülent Reyhanlı da şunları söyledi:
“Evlerimiz hasarlı olduğu için evlerimize giremiyorduk devletten hiçbir yardım gelmezken biz deprem bölgesinde ne yapabilirdik? Hatay’dan çıktıktan sonra ben iki üç hafta sonra tekrar Hataya döndüm. Eşim ve çocuklarımla beraber orada kalacak yerim yoktu. Kaynanamın yanında kalıyordum çadırda. Bir çadırda 8-10 kişi falan kalıyorduk, onun için bir hafta orada kalmak zorundaydım. Her yerden çadır istedim ama hiç kimse bana bir çadır vermedi. Benim çocuklarım orada o soğukta hastalandı. Pertek’te insanlar bize yardım ettiler, evlerini bize açtılar ama insanlar daha ne kadar bize yardım edebilir. İleride ne yapacağımıza dair plan yapamıyoruz” diye konuştu.
PİRHA-Maraş ve Hatay merkezli depremlerin ardından on binlerce yurttaş yaşamını yitirirken, yüz binlercesi de evsiz kaldı. Derviş Göksu ve Ayşe Göksu, Adıyaman’dan depremin 5. gününde Dersim’e gelerek oğlunun evine geldi. Derviş Göksu, “Devlet adına hiçbir yardımın geldiğini görmedik, yardımları vatandaşlar yaptı” dedi.
Maraş ve Hatay merkezli depremlerin ardından on binlerce yurttaş yaşamını yitirirken, yüz binlercesi de evsiz kaldı. Deprem sonrasında büyük yıkımın yaşandığı Adıyaman’da halen barınma sorunu çözülmüş değil. İnsanlar barınma sorunu çözülemediği için farklı illerdeki yakınlarının yanlarına göç etmek zorunda kalıyor, imkânları olmayanlar ise kendi çabalarıyla hayatta kalmaya çalışıyor.
Derviş Göksu ve Ayşe Göksu, Adıyaman’dan depremin 5. gününde Dersim’e gelerek oğlunun evine sığındı.
“HER TARAF ENKAZ OLDUĞU İÇİN 2,5 SAAT ADIYAMAN’DAN ÇIKAMADIK”
Depremden sonra oğlunun evine geldiklerini söyleyen Derviş Göksu, “Oğlum bizi Adıyaman’dan Dersim’e götürmeye gelirken her yerin enkaz olmasından dolayı 2,5 saat şehirden çıkamadık. Adıyaman’da ayakta kalan bina varsa da içine girilemez. Adıyaman oradan başka bir yere yeniden yapılmalı. 5 gün Adıyaman’da kaldık ama arabaların içerisinde sabahlıyorduk. Devlet adına hiçbir yardımın geldiğini görmedik, yardımları vatandaşlar yaptı. Aslında ikinci deprem daha şiddetliydi ama az sürdü ilk depreme göre. Yaşanılan her şey ortada televizyonlar sayesinde. İnsanlar enkaz altında yardım bekliyor ama bazı televizyonlar ekranlarını karartıyor” dedi.
“DEPREMDEN SONRA SOKAKTA KALDIK”
3 sene önce çocuklarının kredi çekmesiyle evini alabildiğini ifade eden Ayşe Göksu, “Evi çok güzel yaptım dediği için müteahhitte güvendim ama deprem olduğunda evim yıkıldı. Depremden sonra sokakta kaldık arabanın içerisindeydik ama kimse yardım etmedi. 4 günden sonra yardım gelmeye başladı” diye konuştu.
PİRHA- Deprem sonrası Hatay’dan Dersim’e göç etmek zorunda kalan Tuncay Yıldız, “Antakya’da artçılar halen devam ediyor, insanlar korku ve panik içerisinde. Yaşanılan sıkıntılar kelimelerle anlatılamaz. Asıl bundan sonra zorluklar hissedilecek. Ne yapacağımızı bilmiyoruz” dedi.
Maraş Pazarcık ve Elbistan merkezli depremlerin ardından onbinlerce yurttaş yaşamını yitirirken, yüz binlercesi de evsiz kaldı.
Deprem sonrasında büyük yıkımın yaşandığı Hatay’da halen barınma sorunu çözülmüş değil. İnsanlar barınma sorunu çözülemediği için farklı illere göç etmek zorunda kalıyor.
Depremin 3. günü Hatay’dan Dersim’e gelen Tuncay Yıldız, yaşadıklarını PİRHA’ya anlattı.
“İNSANLARIN EN BÜYÜK SORUNU BARINMA VE BESLENMEYDİ”
Yaşanan depremin büyük bir felaket olduğunu belirten Tuncay Yıldız, “Hatay’ın birçok yerinde büyük yıkımlara tanık olduk. Depremden sonra insanların yüzünde panik ve çaresizlik vardı. İnsanlar sabaha kadar açık alanlarda kaldılar ısınma sorunlarını da ateş yakarak çözdüler. Kimse ne yapacağını bilmiyordu. Herkes kendi imkânlarıyla bir şeyler yapmaya çalışıyordu. İnsanların en büyük sorunu barınma ve beslenmeydi. Antakya’da artçılar halen devam ediyor insanlar korku ile panik içerisinde ve Hatay artık hayalet bir şehre dönüştü, insanlar başka illere gitti. Elektrik ve su halen yok. Yaşanılan sıkıntılar kelimelerle anlatılamaz. Asıl bundan sonra zorluklar hissedilecek. Ne yapacağımızı bilmiyoruz. Depremin 3. gününde Dersim’e geldik ama burada her şey bizim için geçici. Bize evini açan ekmeğini bölüşen duyarlı halkımız var onlara teşekkür ederiz. Hatay’ın durumunu görünce gelecek için bir plan yapamıyoruz” dedi.
PİRHA- Deprem sonrası Adıyaman’dan Dersim’e ailesiyle beraber akrabasının yanına göç etmek zorunda kalan Ayşegül Zengin, “Adıyaman’da depremden sonra çadırın içerisindeydik. Ne su, ne elektrik vardı. Çok zor durumdaydık, depremin 5. gününde Dersim’e geldik. Devlet ne zaman bize yardım edecek bilmiyorum. Eskişehir’e taşınmayı düşünüyoruz ama nasıl gideceğiz, nasıl yapacağız, elimizde hiçbir şeyimiz yok” dedi.
Maraş Pazarcık ve Elbistan merkezli depremlerin ardından binlerce kişi yaşamını yitirirken, yüz binlercesi de evsiz kaldı.
Deprem sonrasında büyük yıkımın yaşandığı Adıyaman’da halen barınma sorunu çözülmüş değil. İnsanlar barınma sorunu çözülemediği için farklı illerdeki yakınlarının yanlarına göç etmek zorunda kalıyor.
Adıyaman’da Siteler Mahallesi’nde oturan Ayşegül Zengin, 2 çocuğu ve eşiyle birlikte Dersim’e akrabasının yanına geldi.
“ÇADIR ÇOK SOĞUKTU, İÇERİSİNDE YATAMIYORDUK”
“Adıyaman’da depremden sonra çadırın içerisindeydik. Ne su vardı, ne elektrik vardı” diyerek deprem sonrasında yaşadığı zorlukları anlatan Ayşegül Zengin, “İlk gün hiç yardım yoktu, ikinci gün yardım gelmeye başladı. Yemek yoktu çocuklara ilk günlerde sadece bisküvi veriyorduk. Çadır çok soğuktu, içerisinde hiçbir şey yoktu, gece yatamıyorduk. Çadırda yaşanılmaz ancak yaşayan bilir. Sürekli sarsıntılar oluyordu hiç uyku gözümüze girmedi” dedi.
“PSİKOLOJİMİZ TAMAMEN BOZULMUŞ DURUMDA”
Çok zor durumda oldukları için görümcesinin kendilerini yanına çağırdığını belirten Ayşegül Zengin, “Biz depremin 5. gününde Dersim’e geldik. Adıyaman’dakiler halen yardım bekliyor. Devlet ne zaman bize yardım edecek bilmiyorum. Eskişehir’e taşınmayı düşünüyoruz ama nasıl gideceğiz, nasıl yapacağız bilmiyoruz, elimizde hiçbir şeyimiz yok. Eskişehir’e gideceğimiz zaman da orada iş olanağı istiyorum, eşya istiyorum, kiralık ev tutacağız ama nasıl yapacağız bilmiyorum. Psikolojimiz tamamen bozulmuş durumda. Geri döner miyiz bilmiyorum ama hiçbir yer insanın kendi memleketi gibi olmuyor” diye konuştu.
PİRHA-Yaşamı Yeniden ve Yerinde İnşa Hareketi, göçün nedenleri ve yarattığı sonuçlar üzerine İstanbul Bahçelievler’de bulunan Sev-Der Derneği Genel Merkezi’nde toplantı düzenledi. 1960 ile 2000 yılları arasında Maraş ve Malatya bölgesinde Türkiye’nin ve Dünya’nın birçok bölgesine çok önemli bir göç yaşandığı vurgulanan toplantıda ekonomik sorunları hafifletecek çok ortaklı üretime dayalı bir kooperatifin kurulması toplantıya katılanların da desteğiyle kararlaştırıldı.
Yaşamı Yeniden ve Yerinde İnşa Hareketi, göçün nedenleri ve yarattığı sonuçlar üzerine İstanbul Bahçelievler’de bulunan Sev-Der Derneği Genel Merkezi’nde toplantı düzenledi.
“SORUNLAR KOLEKTİFTİR, ÇÖZÜMLERDE KOLEKTİF OLMAK ZORUNDADIR”
1960 ile 2000 yılları arasında Maraş ve Malatya bölgesinde Türkiye’nin ve Dünya’nın birçok bölgesine çok önemli bir göç yaşandığı vurgulanan toplantıda, “Yaşanan göçün en önemli sebeplerden birisi ekonomidir ancak göç ile birlikte ekonomik sorunlar çözülememiş ve birçok insan göç ettiği yerlerde umduğunu bulamamıştır. Bu da gelinen aşamada tersine göçü gündeme getirmiş ve insanlar tekrar doğup büyüdüğü topraklara yönünü çevirmiştir. Fakat bölgede üretime dayalı yeni bir ekonomik düzenleme yapılmaması durumunda benzer sorunların yaşanılması kaçınılmazdır. Yapılan toplantıda özellikle bölgemizde ekonomik sorunları azda olsa hafifletecek çok ortaklı üretime dayalı bir kooperatifin kurulması gündeme gelmiş ve katılımcılar tarafından destek görmüştür. Sorunlar kolektiftir, dolayısıyla çözümler de kolektif olmak zorundadır” denildi.
BÖLGEDE MAL VE HİZMET ÜRETECEK KİŞİLERE DESTEK SUNULACAK
Kurulacak kooperatiftin amaçları ise şu şekilde sıralandı:
-Başta kooperatifin tüzüğünü ve yasal süreci tamamlayacak bir komisyonun kurulması.
-Hazırlanan kooperatifin tüzük ve amaçlarının bölge insanına tanıtılması ve bölge insanlarının katılımının sağlanması için toplantıların yapılması.
-Kooperatife, üretim yapan üyelerin kaydı ve sermaye birikimine yönelik çalışmaların yapılması.
-Bölgede mal ve hizmet üretecek kişilere imkânlar ölçüsünde (tohum, gübre) ve teknik konularda destek sunulması.
-Katma değeri yüksek ve ekosisteme uygun ürünlerin üretimine yönelik çalışmaların desteklenmesi.
-Bilimsel ve organik tarım ile ilgili sempozyum ve seminerlerin düzenlenmesi.
-Bölgede üretilecek organik ürünlerin birinci elden tüketiciye ulaşması için tüketici kooperatifleri aracılığıyla ilgili gerekli çalışmaların yapılması.
-Bölge ile özdeşleşmiş marka değeri yüksek (kaysı, armut) gibi ürünlere patent alınıp tanıtımının sağlanması.
-Organik tarımın üretimi ve geliştirilmesi için sunulan yurt içi ve yurt dışı kredilerden (Koop-des ve Kosgeb gibi) faydalanılması.
-Yeni iş alanlarının geliştirilmesi ve çeşitliliğine yönelik (Güneş enerjisi, içme suyu, inşaat) gibi alanlarda yapılacak çalışmalara destek sunulması.
-Söz konusu yapılacak tüm çalışmaların bölge kurumlarıyla işbirliği ve koordineli olarak yürütülmesi için ilgili kurumlarla görüşmelerin yapılmasına karar verilmiştir.
PİRHA-Dersim’de binlerce genç, yeni bir yaşam olanağı yaratmak için yurt dışına göç etti. Türkiye’de yaşanan ekonomik krizden dolayı gençlerin yurt dışına gittiğini söyleyen Dersililer, “Sadece Dersim’de değil Türkiye’nin birçok yerinde yurt dışına göç var. Ülkede bir şeyler yolunda gitmediği için insanlar artık burada yaşamak istemiyor”şeklinde konuştular.
Türkiye İstatistik Kurumu verilerine göre Dersim, genç nüfus oranı en düşük ikinci il. Dersim’de resmi olmayan rakamlara göre binlerce genç yeni bir yaşam olanağı yaratmak için yurtdışına göç etti.
1980’li ve 1990’lı yıllarda yine başta siyasal ve ekonomik ortam nedeniyle sürekli göç veren Dersim’de gençlerin yoğun bir şekilde farklı ülkelere göç ettiği görülüyor. Dersimliler, özellikle son yıllarda yaşanan siyasi ve ekonomik nedenlerden ötürü, hayatını başka ülkelerde sürdürmek istiyor.
Dersimli yurttaşlara, gençlerin neden ülkeyi terk edip yurtdışına gittiklerini sorduk.
“İNSANLAR KENDİNİ GÜVENDE HİSSETMİYOR”
En önemli sorunun işsizlik olduğunu belirten Nurgül Korkmaz, “İnsanlar kendilerini güvende hissetmedikleri ve düşüncelerini rahat ifade edemedikleri yerlerde yaşamak istemezler. Sadece Dersim’de değil Türkiye’nin birçok yerinde yurtdışına bir göç var. Ülkede bir şeylerin yolunda gitmediği için insanlar artık burada yaşamak istemiyor” dedi.
Ülkede iş imkânları olmadığı için insanların yurtdışına gittiğini söyleyen bir yurttaş ise, “Genç olsam ben de giderdim, ama yaşlıyım o yüzden bir yere gidemiyorum” diye belirtti.
Gençlerin bunalımda olduğu için gittiğini dile getiren Medine Türkmen, “Benim imkânım olsa ben de yurtdışına giderim. Oğlum mühendis ama geçim sıkıntısı yaşıyor, kendisine gelecek kuramıyor o yüzden de yurtdışına gitmek istiyor” diye konuştu.
“DERSİM’DE 7 BİN GENÇ YURTDIŞINA GİTTİ”
Dersim’de 7 bin gencin yurtdışına gittiğini ifade eden Ali Cemal Sezer, “İnsanları kimliklerinden, etnik kökenlerinden ve sahip oldukları ideolojiden dolayı küstürdüler ve ülkede var olamadıkları için yurtdışına gittiler. Ben gençlerin yurtdışına gitmesini tavsiye etmiyorum burada kalıp bir şeylerin mücadelesini vermek gerekiyor, bu karanlığın bir şekilde dağıtılması gerekiyor” diye ifade etti.
Gençlerin yerinde olsam ben de giderim diyen bir başka yurttaş ise, “Bu ülkede bir dakika bile durmam, insan nerede geçinirse oraya gider ama ülkemizde iş olanakları yok” dedi.
Türkiye’de yaşanan ekonomik krizden dolayı yurtdışına gidildiğini vurgulayan Asmen Uş da, “Ülkede her şey çok pahalı benim elimde olsa ben de giderim. Çünkü Türkiye’de gelecek planı yapamıyoruz. Birkaç arkadaşım yurtdışına gitti, orada hayatlarından daha memnunlar” diye konuştu.
PİRHA- Maraş Katliamı’nın devamında 1980 askeri darbesiyle zorunlu göçe tabi tutulanların, ‘Köylerimizi mezarlığa değil yaşam alanlarına çevirelim’ şiarıyla başlattığı Yaşamı Yeniden ve Yerinde İnşa Hareketi bölgede 200 bine yakın ağaç ekti. Katliamın farklı şekillerde devam ettiğini söyleyen hareketin öncülerinden Ahmet Güden, “Maraş Katliamı’nı boşa çıkarmanın yolu yaşamı yeniden inşa etmektir” dedi.
Maraş Katliamı sonrası bölgede yaşayan çok sayıda insan, çeşitli kentlere ve Avrupa’ya göç etmek zorunda kalmıştı. Katliam sonrası demografik yapısı değişen coğrafya insansızlaştırıldı.
Yaşamı Yeniden ve Yerinde İnşa Hareketi, 5 Ekim 2019’da Maraş’ın Elbistan ilçesinin Yalıntaş (Axtil) Köyü Kocapınar mezrasında kadınların öncülüğünde 5000 badem ağacı dikerek çalışmalarına başladı ve bu sayı 200 bine ulaştı.
Ahmet Güden, 1978 Maraş Katliamı ve 1980 askeri darbesinin kanlı ortamında siyasi ve ekonomik nedenlerden dolayı 1985 yılında ailesiyle birlikte göç etmek zorunda kalıp, İstanbul’a yerleşti. 36 yıl sonra ‘evimiz’ diyerek tarif ettiği köyünde tarım ve hayvancılıkla uğraşan Ahmet Güden, Maraş Katliamı’nın devamındaki yıkım, asimilasyon ve göçertme politikalarına karşı bir grup arkadaşı ve bölge halkıyla birlikte, ‘Yaşamı Yeniden ve Yerinden İnşa Etme Hareketi’ni başlattı.
Yaşamı Yeniden ve Yerinde İnşa Hareketi’nin çağrısıyla Axtil köyünün Serçekuyusu ve Kocapınar mezraları, Karakuyu, Yenisöğüt, Toprakhisar, Yazısöğüt, Sevdilli ve Körücek gibi köylerinde 250 bine yakın ağaç diken köylüler bölgeye yeniden hayat verdi.
DEMOGRAFİK DEĞİŞİM VE TEROLAR KÖYÜNE KAMP
Maraş Katliamı’ndan sonra bölgenin demografik yapısının değiştirilmesi planının belli başarıya ulaştığını söyleyen Güden, 2016 yılında mültecilerin Alevi yurttaşların yaşadığı Maraş’ın Terolar köyündeki kampa yerleştirilmesinden örnek vererek, “1978 Maraş Katliamı ve 1980 darbesi sonrasında her aile gibi bizim ailemiz de gözaltına alındı, işkencelerden geçti. Abim Bayram Güden yıllarca kayıplardaydı. 1985 yılında buraları terk ederek İstanbul’a gitmek zorunda kaldık. Bölgede siyasi baskının yanında ekonomik baskı da vardı. Bölgenin ekonomik ve siyasal olarak baskı altına alınması bir süreçti. Bölgenin demografik yapısının değiştirilmesi hedeflenmişti. Gelinen noktada büyük bir bölümünün başarıldığını söyleyebiliriz. Aşağı Terolar köyüne 27 bin mültecinin getirilerek yerleştirilmesi, bölgenin demografik yapısının da değiştirilmesinin ifadesiydi” diye konuştu.
MEZARLIĞA DÖNEN KÖYLER!
Katliamla birlikte göç yollarına düşenlerin, ‘evleri’ olarak gördükleri köylerinin viraneye dönmüş olduğunu ifade eden Güden, “12 yıl önce yurtdışında olan abimle bu projeyi kararlaştırdık. Gelemediği için proje gecikti. 2017 yılında kendi köyümüzde bir çeşme ve bahçe inşa ettik. Şunu hep söylüyorduk, ‘Biz geri döneceğiz.’ İstanbul’da çalışanlar geri dönüşte köye gideceğini değil eve gideceğini söylerdi. Çünkü İstanbul’u kendisine ev kabul etmiyordu. Asla oraları kabul etmiyorduk. 2019 yılında karar alarak bölgemizde yaşamı yeniden inşa edeceğiz dedik. Köylerimiz adeta viraneye dönmüştü. Herkes cenazelerini toprağa bırakıp gidiyordu. Köylerimizi mezarlığa çevirmeyeceğiz dedik” dedi.
GERİ DÖNÜŞTE İLK AĞACI KADINLAR DİKTİ
Güden, 2019 yılında gerçekleşen geri dönüşte ilk ağaçları kadınların diktiğini belirterek, şöyle devam etti:
“2019 yılında çağrımıza kulak veren birçok kişiyle bir otobüs tutarak İstanbul’dan Elbistan’a doğru yola çıktık. Burada bir basın açıklaması ile ağaç ekmeye başladık. Köklerimiz bu toprakların derinliklerindedir. Kaybettiğimiz şey ancak kaybettiğimiz yerde aranacaktı. Bir ağaç gibi kendi topraklarımız üzerinde yeşereceğiz. İlk fidanı bir kadının, annemizin toprakla buluşturmasını istedik. Kadın toprak gibidir yaşamı şekillendirendir. Toprak kışın bir hamilelik halindedir, ilkbaharla doğum süreci başlar ve doğa yeşerir. Bu fikriyatla Hanım Bakır fidanları toprakla buluşturmuştu.”
EKİLEN AĞAÇ SAYISI 250 BİNİ BULACAK
Yıl sonuna kadar bölgede ekilecek ağaç sayısının 250 bini bulacağını kaydeden AhmetGüden, “İlk olarak Axtil köyünden bu işe başladık. Bu köy Alxas aşiretine bağlı 12 köyün sorunlarının konuşulup çözüme kavuşturulduğu bir çözüm merkezidir ve ayrıca Yazar Halil Öztoprak’ın yetiştiği köydür. Bu anlamda önemli bir yere sahiptir. Pilot bölge olarak burayı seçtik. Yine Axtil köyünün Serçekuyusu ve Kocapınar mezraları, Karakuyu, Yenisöğüt, Toprakhisar, Yazısöğüt, Sevdilli ve Körücek gibi 12 Alxas aşiretinin köylerindeki arkadaşlarımız bu çalışmaya katıldı. Bu sene Axtil ve Beştepe köylerindeki ciddi bir ağaçlandırma yapılacak” ifadelerini kullandı.
45 YIL SONRA İLK CEM
Bölgedeki inançsal ve kültürel kıyıma karşı da başlattıkları çalışmaları anlatan Güden, bölgedeki ekonomik alt yapının da eteğe kemiğe büründüğüne vurgu yaparak şunları kaydetti:
“Sadece coğrafyamızı ağaçlandırmakla kalmayacağız, yaşamın tüm boyutlarını ele alacağız. İnsanlarımızın boşalan köylere geri dönmesini sağlayabilecek ekonomik alt yapının oluşturulmasını hedefledik. Burada tarımı ve hayvancılığı geliştirdik. Maraş coğrafyasında ekonomik alt yapının hazırlandığını, ete kemiğe büründüğünü söyleyebilirim. Bu coğrafyada kültürel ve inançsal çalışmalar yürütmeyi önümüze koymuştuk. Alevi felsefenin yeniden kendi köklerinde ve yaşam alanlarında yaşama geçirilmesi için çaba sarf ettik. İlk cemimizi Hoffolar köyünde gerçekleştirdik. Yine 45 yıl aradan sonra ilk defa Sinemilli Ocağı’nın merkezi Kantarma köyünde bir cem gerçekleştirdik. Yine merkezi köylerden Sevdilli’de çevre köylerin hepsine hizmet verecek bir cemevi inşa ediliyor. Önümüzdeki süreçte İkizpınar köyünde Ali Haki Edna’yı anacağımız proje hazırladık ve en kısa zamanda hayata geçireceğiz.”
İHTİYACI OLANLAR, TRAKTÖRÜ KULLANIYOR
Komünal yaşamı esas alarak traktörlerin tüm çevre köylerdeki çalışmalar için kullanıldığının altını çizen Ahmet Güden, topraklarının kendilerini besleyecek verimde olduğunu dile getirerek, “Bir traktör satın aldık ve bahçeleri sürdürdük. Yine bu traktörü diğer köylere göndererek bahçelerin sürülmesi için kullanılmasını sağladık. Bunu bir komünallik olarak inşa ettik. İhtiyacı olan herkes bu traktörü kullanabilir. Geri dönüp yeni bir yaşam inşa edeceğiz derken paylaşmayı esas aldık. Bu topraklar değerlidir. Savaşlar üzerinde yaşadığınız toprakların elinizden alınması için yapılır. Toprağı işletip üretimi güçlendirdiğimizde tekelleşmenin de önüne geçeceğiz. Birçok kişi bostanlarını ekerek yıllık sebze ihtiyaçlarını karşılıyor. Metropollerin bodrum katlarında çalışmaktan ise buralarda kendi topraklarında çalışmak en değerli olandır. Topraklarımız bizi besleyecek kudrete sahiptir” diye belirtti.
“YAŞAM İNŞA EDİLİRSE KATLİAM BOŞA ÇIKAR”
Yaşamı Yeniden ve Yerinde İnşa Hareketi öncülerinden Ahmet Güden, son olarak katliamın farklı boyutlarda devam ettiğini sözlerine ekleyerek, “Bu coğrafyada dil, kültür katliamı devam diyor. Maraş Katliamı’nı boşa çıkarmanın yolu ne metropollerde ne de Avrupa’da basın açıklamaları ile değil bir taş üzerine taş koymakla mümkündür. Yaşamı yeniden inşa edersek bu katliamı boşa çıkarmış olacağız. Sistemin istediği bu toprakları terk etmemizdir. Biz de gitmiyoruz, burada yaşayacağız. Katliamlarınız bizleri köklerimizden koparamayacaktır. Avrupa ve metropollerde imkanı olan tüm canlarımızı doğup büyüdükleri topraklara sahip çıkmaya davet ediyoruz” çağrısında bulundu.
PİRHA-Emek Partisi’ni (EMEP) ziyaret eden Suriyeli Mülteciler Dernekler Platformu bileşenleri, Suriye savaşı ve göçünün 11’nci yılında göçe dair sorun ve taleplerini dile getirdi. Buluşmada konuşan EMEP Genel Başkanı Ercüment Akdeniz, “Yaşadığımız sorunların sebebi mülteciler ya da göçmenler değil emperyalistler ve işbirlikçi egemen sınıfların çıkarcı göç politikalarıdır. Toplumda nefreti ve ırkçılığı büyüten yaklaşımları kınıyoruz, reddediyoruz” dedi.
Suriyeli Mülteciler Dernekler Platformu bileşenleri, Suriye savaşı ve göçünün 11’nci yılında Emek Partisi’ne (EMEP) bir ziyaret gerçekleştirirken, göçe dair sorun ve taleplerini dile getirdi. EMEP Genel Başkanı Ercüment Akdeniz‘in de yer aldığı ziyarette katılımcılar söz alarak konuya ilişkin açıklamalarda bulundu. Ziyarete Sığınmacı Hakları Platformu’ndan Taha Elgazi, gazeteci ve Suriye Sol Demokrat Partisi üyesi Zeki Drobi, feminist aktivist Nejat Mürşid, Suriyeli Kadınlar Derneği üyesi Sofi Arif, Suriye-Türk Dostluk Derneği üyesi Hüseyin Elali ile Afrin eski belediye başkanı Zuheyr Hayder katıldı.
Söz alan katılımcılar göç etmelerine neden olan sorunları ve süreci kısaca anlatırken, mülteci ve yabancı düşmanlığının artmasından duydukları endişeleri kaydettiler. Sorunun mültecilerden değil, insanların mülteci olmasına yol açan politikalardan kaynaklandığını belirten katılımcılar bir arada yaşamın önemine değindi. “Suriye savaşı ve beraberinde yaşanan zorunlu göçün üzerinden 11 yıl geçti. Bu 11 yıllık süreçte izlenen egemen göç politikaları ve AKP iktidarı sayesinde hem Suriyeli mülteciler büyük mağduriyet yaşadı hem de yoksul emekçi halklar” diyerek sözlerine başlayan EMEP Genel Başkanı Ercüment Akdeniz ise ülkelerin göç politikalarını eleştirdi.
“SORUNLARIN SEBEBİ MÜLTECİLER DEĞİL EMPERYALİSTLERİN GÖÇ POLİTİKALARIDIR”
Akdeniz şöyle konuştu:
“Tam da bu yüzden diyoruz ki; yaşadığımız sorunların sebebi mülteciler ya da göçmenler değil emperyalistler ve işbirlikçi egemen sınıfların çıkarcı göç politikalarıdır. Düzen muhalefetinin söyleyemediği şey tam da budur. Göçmenlerin hedefe konmasına son verilmelidir.
Göç çok katmanlı bir sorundur ve çözümü çok anahtarlıdır. Her kim ki sihirli bir anahtarla bu sorunun çözüleceğini söylerse halkı aldatır. Nitekim son günlerde gündeme getirilen “geri gönderme” vaatleri de gerçekçi değildir çözümden uzaktır. Göç ve göçmenlerin yaşadıkları sorunlar ekonomik, siyasi, psikolojik, sosyolojik alt yapı sağlanmadan bir anda çözüme kavuşamaz. Alt yapı oluşmadan yapılacak zorlamalar hem toplumsal beklenti ve karşılıklı nefreti büyütür hem de zorla geri göndermek temel insan haklarına aykırıdır, kabul edilemez.
Bugüne kadar ne zaman göç konuşulsa, ne zaman mültecilere ya da göçmenlere dair bir tartışma yapılsa ne yazık ki konunun öznesi olan sığınmacılar ya da mülteciler hep mikrofonlardan uzak tutuldu. Bugün burada, Emek Partisi olarak açtığımız kürsü tam da bu yaman çelişkiyi ortadan kaldırmak içindir. Çünkü EMEP yerli ve göçmen emekçilerin birliğini, ortak hak mücadelesini savunan enternasyonalist bir işçi partidir. Göçmenler, mülteciler bizim kardeşimizdir. Bizim derdimiz mültecilerle değil patronlar sınıfıyla, sermaye düzeniyle ve hepimizi birlikte sömüren kapitalist düzenledir.”
“BEYİNLERE DE MAYIN DÖŞEMEYİ AKLINA KOYMUŞLAR İLE KARŞI KARŞIYAYIZ”
Zafer Partisi Genel Başkanı Ümit Özdağ‘ın “Suriye sınırına mayın yerleştireceğiz” söylemine de değinen Akdeniz, “Umarız bu ziyaret vesilesiyle Suriyeli mülteci kardeşlerimizin mesajları topluma dolaysız bir şekilde ulaşma şansı bulur. Çünkü sadece sınırlara değil beyinlere mayın döşemeyi aklına koymuş şoven söylemlerle karşı karşıyayız. Elbette toplumda nefreti ve ırkçılığı büyüten bu yaklaşımları kınıyor, reddediyoruz. Suriyeli Dernekler Federasyonu bileşenlerine bir kez daha hoş geldiniz diyor, teşekkürlerimizi sunuyoruz. Bu mesajların sadece EMEP kürsüsünden değil tüm demokratik, ilerici, sosyalist parti ve örgütlerin kürsülerinden de dile getirilmesi için dost kurumlara çağrıda bulunuyoruz. Özel olarak da emek ve meslek örgütlerine, sendikalara mültecilerle birlikte ortak çözüm ve ortak hak mücadelesi için kürsüler açılması çağrısını dile getiriyoruz” ifadelerini kullandı.
“MÜLTECİLER HAKLARI OLMAYAN VE AKP’NİN TEBAASI OLAN BİR TOPLUM DEĞİLDİR”
Akdeniz konuşmasını partisinin göç alanına ilişkin acil çözüm ve önerilerini sıralayarak noktalarken; şunları kaydetti:
“1- Suriye savaşında dahli bulunan bütün emperyalistler ve Türkiye dahil dış güçler bölgeden çekilmelidir. Barış ve demokratik yaşam koşulu sağlanarak mülteciler için güvenli geçiş yolu açılmalıdır.
2- AB ile imzalanan Geri Kabul Anlaşması derhal iptal edilmelidir. İsteyen mülteciler üçüncü bir ülkeye geçme hakkını kullanabilmelidir. Mülteciler hakları olmayan ve AKP’nin tebaası olan bir toplum değildir. Bu nedenle BMMYK Göç ve İltica ofisleri yeniden Türkiye’de açılmalı ve uluslararası devletler göçmen alımını paylaşmalıdır. BM üzerinde baskı sağlanmalıdır.
3- Türkiye’de kalmayı düşünen, özellikle Türkiye’de doğan sığınmacı ya da mülteciler için karşılıklı entegrasyon ve bir arada yaşam koşulları sağlanmalıdır. Eşit yurttaşlık koşulları hazırlanmalıdır.
4- Mülteci ve göçmen işçileri ucuz ve güvencesiz, kölece çalıştıran uygulamalara son verilmelidir. Yerli işçilerle göçmen işçileri rekabete sokan anlayışa karşı ortak mücadele örgütlenmelidir. Çalışma izin başvurusu patronların inisiyatifinden alınıp doğrudan mülteci işçilere verilmelidir. Göçmen işçilere sendikalaşma hakkı tanınmalıdır.
5- Kadın mülteciler üzerindeki her türden emek sömürüsü ve istismar son bulmalı, mülteci kadınların da güvencesi olan İstanbul Sözleşmesi yeniden tanınmalıdır.
6- Eğitimde anadilde eğitimi de güvence altına alacak düzenleme yapılmalıdır.
7- Göç ve mülteciler üzerine yapılan harcamalar, uygulanan fonlar hükümet tarafından şeffaf biçimde kamuoyuyla paylaşılmalıdır.
8- Sınırda görev alan kamu görevlileri ve aileleri için, rüşvet mekanizmasına son vermek üzere, hem göreve başlarken hem de görev bitiminde mal bildirimi zorunluluğu getirilmelidir. İnsan tacirlerine şemsiye olan cezasızlık politikasına son verilmelidir. Göçmenler için güvenli geçiş yolları sağlanmalı, ölümcül rotaları kışkırtan politikalara son verilmelidir.
9- Sağlığa, eğitime, hukuka erişimde mülteci toplulukların dezavantajlı durumu ortadan kaldırılmalıdır.
10- Geri gönderme merkezleri kaldırılmalı yerine iltica ve kabul ofisleri açılmalıdır. Suça karışmış kişiler BM kanalıyla uluslararası yargıya teslim edilmelidir. Geri gönderme bir ceza politikası olarak uygulanamaz.
Son olarak dün Amerika’da bir tır içinde sıcaktan ve nefessiz kalarak can veren mültecileri saygıyla anıyor, emperyalist göç politikalarını bir kez daha kınıyoruz. Ayrıca Fas-İspanya hattında yaşanan toplu mülteci katliamını da lanetliyoruz. Bu vahşi kıyımlar yayılarak laboratuvar olarak kullanılmamalı ve suça karışanlar derhal yargı önüne çıkarılmalıdır.”
PİRHA-Oxford Üniversitesi Uluslararası Kalkınma Bölümü, Mülteci Çalışmaları Merkezi’nde araştırma görevlisi olan Dr. Derya Özkul, mültecilere yönelik gerçekleştirilen şiddet olaylarının temelinde nefret söylemlerinin yattığını söyledi. Nefretin siyasi ortamda körüklendiğini kaydeden Özkul, “AB göçmenlerin Türkiye’de kalmasını kendisine bir kazanç olarak görüyor. Türkiye’de ise göçmenlerin çoğunluğu ekonomiyi ayakta tutacak ucuz emek gücü olarak kullanılıyor” dedi.
Tarihin her döneminde çeşitli nedenlerden ötürü yaşanan göç hareketleri özellikle kapitalizmin canlılar, doğa ve emek üzerindeki yıkım ve talanı ile birlikte hızlanarak arttı. Oluşturulan ulus-devlet sınırlarını aşmak isteyen göçmenlere yönelik devletlerin ve popülist liderlerin yanıtı ise sınırlara örülen duvarlar, deniz ortasında batırılan botlar, işkence edilerek dikenli tellerden uzaklaştırılan insan manzaraları oldu. Ekonomik, siyasal ve toplumsal krizlerin yükseldiği dönemlerde ise göçmenlere, mültecilere, sığınmacılara dönük nefret söylemleri, tehditler ve ırkçı saldırılarda da yükseliş gözlemlendi.
ALTINDAĞ’DA YAŞANANLAR DEVAM EDİYOR
2021 yılının Ağustos ayında Ankara’nın Altındağ ilçesinde Suriyeli mültecilerin işyerleri, evleri ve araçlarına günlerce süren saldırı ve yağma olayları yaşandı. İzmir’in Güzelbahçe ilçesinde 16 Kasım 2021 günü Suriyeli inşaat işçileri 23 yaşındaki Mamoun al-Nabhan, 21 yaşındaki Ahmed Al-Ali ile 17 yaşındaki Muhammed el-Bish‘i gece kaldıkları yerde Kemal Korukmaz tarafından yakılarak, öldürüldü. 10 Ocak 2022 gecesi ise İstanbul Bayrampaşa’da maskeli bir grup tarafından evi basılan 19 yaşındaki Naif Elnaif bıçaklanarak, katledildi.
SALDIRI TEHDİDİNDE BULUNAN IRKÇI BİR GRUP: ATAMAN KARDEŞLİĞİ
Yakın zamanda ayrıca “Ataman Kardeşliği” adıyla kendisini duyuran ırkçı bir grup, sıralamaya koydukları farklı etnik gruplara yönelik saldırı çağrısında bulundu. Ataman Kardeşliği, Afganistanlı bir gence sokak ortasında yaptıkları saldırıyı ise bir video ile internette paylaştı.
Mültecilere dönük hedef gösterici açıklamalar yalnızca Ataman Kardeşliği gibi ırkçı gruplara ait değil. Birçok siyasi parti ve yöneticileri de dönem dönem yaptıkları açıklamalar ile mültecileri hedef alıyor. Bu konuda özellikle Zafer Partisi Genel Başkanı ve İstanbul Milletvekili Ümit Özdağ’ın söylemleri dikkat çekiyor. Dükkanını ziyaret ettiği Suriyeli bir esnafın kimlik kontrolünü yapan ve o anlara ilişkin videoyu paylaşan Özdağ, geçtiğimiz günlerde yaptığı bir açıklamada ise “8 milyon sığınmacı giderse enflasyon yüzde 13 düşecek” ifadesini kullandı.
Oxford Üniversitesi Uluslararası Kalkınma Bölümü, Mülteci Çalışmaları Merkezi’nde araştırma görevlisi olan Dr. Derya Özkul ile göçmenlere, mültecilere ve sığınmacılara yapılan saldırılara ilişkin konuştuk.
Göçmenlere karşı son zamanlarda gerçekleştirilen çeşitli şiddet olaylarına değinen Özkul, “Bunlar bazen sayıca küçük çaplı kavgalarda, bazen de Altındağ’da yaşanan olaylarda olduğu gibi ilçe boyutunda yaşandı, hala da sık sık yaşanıyor. Bu şiddet olaylarının temelinde nefret söylemlerinin yattığını görüyoruz. Nefret söylemleri toplumun farklı kesimleri tarafından farklı nedenlerle ve amaçlarla üretiliyor. Örneğin, Suriyelilerle günlük hayatında birebir hiçbir ilgisi olmayan yüksek gelirli bir vatandaş, kafasında oluşturduğu Suriyeli imajını düşünerek ırkçı söylemlerde bulunuyor” dedi.
Özkul, Suriyeli işçilerin sigortasız ve düşük ücretler ile çalıştırılmasının ise sorun olarak görülmediğini söyledi. Özkul, “Irkçı söylemlerde bulunanlar aynı zamanda işyerinde sigortasız olarak Suriyeli işçi çalıştırmakta, bundan dolayı kârını arttırmakta zarar görmüyor. Diğer taraftan, işverenin ücretleri daha da çok düşürdüğü, işe alımları daha da esnek hale getirdiği, sigortasız çalıştıracağı için Suriyeli işçi çalıştırmayı tercih ettiği bir ortamda, düşük gelirli bir vatandaş, suçu işverende değil, Suriyelilerde arayabiliyor. Asıl sorunun sermaye ilişkileri olduğu göz ardı ediliyor” ifadelerini kullandı.
“NEFRET, SİYASİ ORTAMDA KÖRÜKLENİYOR”
“Nefret diğer taraftan da siyasi ortamda körükleniyor” diyen Özkul, muhalefet liderlerinin seçimlerde oy alabilmek için popülist söylemlere başvurabildiklerini kaydetti. Özkul, şöyle konuştu:
“Örneğin muhalefet partileri Suriyeliler hakkında bilinen temel yanlışları (“bizden çok yardım alıyorlar”, “hepsi vatandaş oldu, oy veriyor” gibi yanlışları) kendileri de kullanabiliyor. Seçimlerde oy alabilmek adına popülist söylemlere başvurabiliyor. Diğer taraftan, iktidar partisi bu tür yanlış bilinen bilgileri düzeltmek için çok büyük bir çaba sarf etmiyor. Örneğin hala ‘istisnai olarak Türk vatandaşlığının kazanılması’ sürecinin detaylarını açıklamıyor. Hangi göçmen hangi şartlar altında istisnai vatandaşlık elde ediyor bilinmiyor. Bu tür bilinmezlikler toplumdaki belirsizlik ve buna bağlı olarak nefret ortamını körüklüyor.”
Özkul, yaşanan siyasi sorunların Türkiye’ye has olmadığını belirtirken, Avrupa Birliği’nin göçmenlere karşı tavrının da sorunlu olduğunu vurguladı. “Bugün Avrupa Birliği’nin göçmenlerin sınırlarından geçmemesi için sınır güvenliğini her gün giderek daha da arttırdığını biliyoruz” diyen Özkul, şunları söyledi:
“Son dönemlerde sınırlarda birçok yeni teknolojiler de kullanılmaya başlandı. Örneğin Ege Denizi üzerinde Avrupa’ya ulaşmak isteyen göçmenler sürekli olarak takip ediliyor. Sınır yoluyla geçmek isteyenler, birçok farklı sensor teknolojileri ile bulunuyor ve yakalanıyor. Bu durumda, AB göçmenlerin Türkiye’de kalmasını kendisine bir kazanç olarak görüyor. Türkiye’de ise göçmenlerin çoğunluğu ekonomiyi ayakta tutacak ucuz emek gücü olarak kullanılıyor. Çoğu göçmenin sigortasız çalıştırılmasından başlayarak, çocuk işçiliğinin varlığı, vatandaşlardan daha düşük ücretle çalıştırılmasına kadar birçok sorunun uzun vadede tüm toplumu etkileyeceği unutulmamalı. Sorunu göçmenlerde değil, asıl sermaye-emek ilişkisinin nasıl değiştiğinde aramak lazım.”