Etiket: gönül sonbahar

  • Salördek, sonbaharda bir başka güzel-VİDEO

    Salördek, sonbaharda bir başka güzel-VİDEO

    PİRHA-Dersim’in Pülümür ilçesine bağlı Salördek köyü, Türkiye’de sonbahar manzaralarının en iyi yaşandığı yerlerden biri. Meşe, kavak, çınar ağaçlarının yaprakları, sonbaharın etkileyici renklerine bürünmesiyle güzel görüntüler ortaya çıkıyor.

    Dersim’de her mevsim ayrı bir güzellik ortaya çıkarıyor. Sonbahar mevsiminin gelmesiyle birlikte Munzur ve Pülümür vadilerinin ormanlık alanlarındaki ağaç ve yeşil bitki örtüsü, kartpostallık doğal görüntüler ortaya çıkardı.

    Sonbaharla birlikte sarı, yeşil ve kızıl rengin harmanlandığı Dersim’in Pülümür ilçesine bağlı Salördek köyünün ormanları, il dışından gelen doğaseverlerin de ilgisini çekiyor. Meşe, kavak, çınar ağaçlarının yaprakları, sonbaharın etkileyici renklerine bürünmesiyle Türkiye’de sonbahar manzaralarının en iyi yaşandığı yerlerden biri olarak biliniyor. Renk cümbüşüne bürünen Salördek ormanları ve şelalesiyle kent merkezi ve ilçelerin yanı sıra il dışından gelen ziyaretçilere ev sahipliği yapıyor.

    “SALÖRDEK DOĞA HARİKASI BİR YER”

    Çok güzel bir doğa yürüyüşü yaptıklarını ifade eden Gönül Sonbahar, “İlk defa Salördek’te şelaleye geldim ve hayran kaldım. Dersim’in doğası bir bütün olarak gerçekten çok güzel ama çevremizi temiz tutalım” dedi.

    Songül Yazar ise, “Salördek sürekli doğanın güzelliğiyle gündemdeydi ben de burayı görmek istiyordum. Geldiğim için çok mutluyum” diye belirtti.

    Salördek’in doğa harikası bir yer olduğunu söyleyen Naciye Turan ise, şunları dile getirdi:

    “Buranın huzurunu, güzelliğini içimize çektik. İnsanlar fırsat buldukça doğaya çıkmalılar kendilerini daha iyi hissedecekler.”

    PİRHA/DERSİM

  • İHD’den Dersim ve Mersin’de İçişleri Bakanlığı’na mektup: Kayyım uygulamasından vazgeçin!-VİDEO

    İHD’den Dersim ve Mersin’de İçişleri Bakanlığı’na mektup: Kayyım uygulamasından vazgeçin!-VİDEO

    PİRHA-İHD Dersim ve Mersin Şubeleri, kayyım uygulamalarından vazgeçilmesi için PTT şubeleri önünde açıklama yapıp, İçişleri Bakanlığı’na mektup gönderdi. Yapılan açıklamalarda, “İstanbul Esenyurt, Mardin, Batman ve Halfeti Belediye Başkanlarının görevden alınarak yerlerine kayyum atanması işleminin tarafınızca bir kez daha gözden geçirilmesi demokratik işleyiş açısından son derece önemli olacaktır” denildi.

    İçişleri Bakanlığı, İstanbul’da CHP’li Esenyurt Belediyesi’ne kayyım atadıktan sonra Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) yönetimindeki Mardin Büyükşehir Belediyesi, Batman Belediyesi ve Halfeti Belediyesi’ne kayyım atadı.

    İnsan Hakları Derneği (İHD) Dersim ve Mersin Şubeleri, kayyım uygulamalarından vazgeçilmesi için PTT şubeleri önünde açıklama yapıp İçişleri Bakanlığı’na mektup gönderdi.

    DERSİM

    İHD Dersim Şubesi, kayyım uygulamalarından vazgeçilmesi için PTT şubesi önünde açıklama yapıp İçişleri Bakanlığı’na mektup gönderdi. Açıklamayı İHD Dersim Şube Eş Başkanı Gönül Sonbahar okudu. Açıklamaya DEM Parti ve ESP yöneticileri de destek verdi.

    “KAYYIM ANTİ-DEMOKRATİK BİR UYGULAMADIR”

    Kesinleşmiş bir yargı kararı olmamasına rağmen halk tarafından seçilen belediye başkanlarının görevden alınarak yerine kayyım atanmasının anti- demokratik bir uygulama olduğunu belirten Gönül Sonbahar, “Türkiye Cumhuriyet Devleti’nin gerek Anayasası ve iç hukuk düzenlemeleri gerekse altına imza attığı uluslararası sözleşmelerle bütünüyle çelişen bu uygulama, kabul edilebilir bir yanı olmadığı gibi toplumsal ilişkilerin gerginleşmesine de neden olan bir uygulama olarak karşımıza çıkmaktadır. İnsan Hakları Derneği olarak İstanbul Esenyurt, Mardin, Batman ve Halfeti Belediye Başkanlarının görevden alınarak yerlerine kayyum atanması işleminin tarafınızca bir kez daha gözden geçirilmesi demokratik işleyiş açısından son derece önemli olacaktır. Sizi, kararınızı bir kez daha sorgulayarak, verdiğiniz karardan geri dönmeye davet ediyoruz” diye konuştu.

    MERSİN

    “SEÇMENİN İRADESİ GASP EDİLDİ”

    İHD Mersin Şubesi de kayyım uygulamalarına karşı İçişleri Bakanlığı’na mektup gönderdi.

    İHD Mersin Şube Eş Başkanı Zümeyra Oğuz, PTT önünde yaptığı konuşmada İHD olarak kayyımı hırsız olarak gördüklerini ifade ederek, “Hakkari ve Esenyurt’un ardından Mardin, Halfeti ve Batman’a kayyım atanarak seçmenin iradesi gasp edildi. Bu kentlerdeki yurttaşlar, kayyımı protesto ettikleri eylemlerde kolluk kuvvetleri tarafından şiddet uygulanarak gözaltına alındılar. Genel merkezimizden arkadaşlar şu anda bu kentlerde buna dair çalışmalar yürüterek, yaşananları raporlamaya çalışıyorlar. Biz de İHD Mersin Şubesi olarak tepkimizi dile getirmek amaçlı İçişleri Bakanlığı’na açık mektup göndereceğiz” dedi.

    PİRHA/DERSİM-MERSİN

     

     

  • Cumartesi Anneleri’nin 1000. hafta eylemine Dersim’den destek: Vazgeçmiyoruz!-VİDEO

    Cumartesi Anneleri’nin 1000. hafta eylemine Dersim’den destek: Vazgeçmiyoruz!-VİDEO

    PİRHA – Cumartesi Anneleri’nin “Kayıplar bulunsun, failler yargılansın” talebiyle 1000 haftadır Galatasaray Meydanı’nda yürüttüğü eyleme Dersim’den de destek verildi. Yapılan açıklamada 1”000. haftamızda bir kez daha ilan ediyoruz: Sevdiklerimizi bulana kadar onları aramaktan vazgeçmiyoruz” vurgusu yapıldı.

    Cumartesi Anneleri’nin 1000 haftadır İstanbul Galatasaray Meydanı’nda sürdürdüğü eyleme Dersim’den de destek verildi. İnsan Hakları Derneği Dersim Şube tarafından yapılan eyleme Dersim Belediye Eş Başkanları Cevdet Konak ile Birsen Orhan ve Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Eş Başkanı Serra Bucak da katıldı.

    1000. Hafta eylemi için hazırlanan basın metnini Gönül Sonbahar okudu. “Aynı Derin Acı ve Aynı Israrla 1000 Hafta!” diyen Sonbahar, şu açıklamayı yaptı:

    “Bugün burada, 1000. kez aynı derin acı ve aynı ısrarla bir araya geliyoruz. 1000 hafta… Yani 7000 gün, 229 ay… Yani arayışla geçen bir ömür…

    Biz Cumartesi Anneleri/ İnsanlarıyız. Anneyiz, babayız, eşiz, kardeşiz, evladız, yeğeniz, torunuz. Yani sizler gibiyiz. Ama aslında bir farkımız var sizden. Bizim kalbimizde aynı derin yara sızlıyor; sevdiklerimizin mezarlarına bile sahip olamamanın tarifsiz acısı.

    Devletin güvenlik güçleri tarafından gözaltına alınan sevdiklerimizden bir daha haber alamadık. Ya aylar, uzun yıllar sonra ‘kimliği meçhul kişi’ olarak gizlice gömüldükleri kimsesizler mezarlığında ağır işkence izleri taşıyan bedenlerine ulaştık ya da hiçbir iz bulamadık. Onlardan geriye sadece isimleri ve kucaklarımızdaki fotoğrafları kaldı.

    Kucağımızda fotoğraflarını taşıdığımız sevdiklerimize bir bakın. Onlar da sizin gibiydiler. İşçilerdi, esnaflardı, taksicilerdi, çiftçilerdi, doktorlardı, eczacılardı, hemşirelerdi, gardiyanlardı, avukatlardı, gazetecilerdi, öğretmenlerdi, mühendislerdi, iş insanlarıydı, ilköğretim, lise ve üniversite öğrencileriydi, siyasetçilerdi, sendikacılardı. Onlar bizim en sevdiğimizdi…

    1000 haftadır, hiç dinmeyen bir ağrıyla ve aynı zamanda hiç bitmeyen bir umutla Galatasaray Meydanı’nda bir araya geliyoruz: Devletin alıp götürdüğü sevdiklerimizi istiyoruz! Akıbetlerini bilmek istiyoruz!

    1000 haftadır, soruyoruz: Kayıplarımız nerede?

    1000 haftadır, soruyoruz: Sevdiklerimizi kaybedenler, bu insanlığa karşı suçun fail ve sorumluları neden cezasızlıkla korunuyor?

    1000 haftadır haykırıyoruz: Unutmuyoruz, unutmuyoruz, asla unutmayacağız.

    1000 haftadır haykırıyoruz: Vazgeçmiyoruz, vazgeçmiyoruz, asla vazgeçmeyeceğiz.

    “NASIL VAZGEÇELİM?”

    27 Mayıs 1995’ten beri, her hafta saat 12:00’de Galatasaray Meydanı’nda toplandık. Galatasaray bizim ve kayıplarımızın sesi oldu. Kimi zaman engellendik, kimi zaman yasaklandık. Şiddetle, zorla dağıtıldık kimi zaman. Gözaltına alındık, yargılandık. Ama ısrarımızdan bir an için bile olsa vazgeçmedik. Nasıl vazgeçelim; onlar bizim gözbebeğimizdi!

    Gözaltında kaybedilen sevdiklerimize dokunamıyoruz ama her cumartesi onların resimlerini gururla taşıyoruz. Mezarlarına çiçek koyamıyoruz, ama her cumartesi onlar için Galatasaray Meydanı’na bir karanfil bırakıyoruz.

    Bu gelenek kuşaktan kuşağa aktarılarak sürüp gidecek. Galatasaray Meydanı’na bakan her göz, o meydandaki her taş, devletin bu büyük utancının ve Cumartesi Anneleri’nin direncinin tanığıdır!

    1000. Haftamızda kamuoyunun karşısına tek bir taleple çıkıyoruz; kayıplarımızı istiyoruz. Karanfillerimizi Galatasaray’a değil, sevdiklerimizin gerçek mezarlarına bırakmak istiyoruz. Doğdukları, yaşadıkları topraklarda bir izleri, bir mekanları olsun istiyoruz.

    1. haftamızda bir kez daha ilan ediyoruz: Sevdiklerimizi bulana kadar onları aramaktan vazgeçmiyoruz, vazgeçmiyoruz, vazgeçmiyoruz.”

    PİRHA/DERSİM

  • İHD Dersim Şubesi: Soykırımın inkârı, soykırımın sürdürülmesidir-VİDEO

    İHD Dersim Şubesi: Soykırımın inkârı, soykırımın sürdürülmesidir-VİDEO

    PİRHA-İHD Dersim Şubesi, Ermeni Soykırımı’nın 109. yılında açıklama yaptı. Açıklamada, “Soykırımın inkârı, soykırımın sürdürülmesidir. İnkâra son verin ve bütün hukuki sonuçlarıyla birlikte suçu kabul edin. Ancak o zaman nehirlerden akan, vadilerde üst üste yığılan, uçurumlardan atılan, denizlerde boğulan mezarsız ölüler hak ettikleri gibi, haysiyetlerine uygun şekilde gömülmüş olacak” denildi.

    İnsan Hakları Derneği (İHD) Dersim Şubesi, Ermeni Soykırımı’nın 109. yılında dernek binasında açıklama yaptı. Açıklamayı İHD Dersim Şubesi Eş Başkanı Gönül Sonbahar okudu. Açıklamaya Türkiye İşçi Partisi (TİP) Dersim İl Başkanı Ali Avcı da destek verdi.

    “SOYKIRIMDA ERMENİLERİN SADECE CANLARINA KASTEDİLMEDİ”

    1915 yılındaki soykırımda Ermenilerin sadece canlarına kastedilmediğini ifade eden Gönül Sonbahar, “Ermenilerin mallarına, mülklerine, paralarına, hatıralarına ve tarihlerine de el konuldu. Bir uygarlık, binlerce yıllık anayurdundan tüm izleriyle birlikte silinip yok edildi.
    Bu süreçte Kuzey Mezopotamya’nın en eski halklarından Süryaniler, Pontus ve Küçük Asya Rumları da soykırıma uğratıldı. Daha da önemlisi Türkiye Cumhuriyeti devleti dünyanın en başarılı ve en uzun süreli soykırım inkârını gerçek kıldı, kurumsallaştırdı ve en geniş tabana yaygınlaştırdı. Türkiye Cumhuriyet devleti, soykırımı inkâr etmekle kalmıyor, aksine 1915 soykırımını tartışmak isteyenleri de hukuken cezalandırma yoluna gidiyor” diye belirtti.

    “İNKÂRA SON VERİN VE SUÇU KABUL EDİN”

    2018 yılından itibaren Ermeni Soykırımı ile ilgili yapılan açıklamalara soruşturma ve dava açıldığını belirten Sonbahar, şöyle devam etti:

    “Genel olarak söz konusu soruşturmalar takipsizlik kararıyla, açılan davalar beraat kararıyla sonuçlanmış olsa da son dönemde bu politikanın da değiştiğini görüyoruz. Geçtiğimiz ay sonuçlanan bir davada, yargılanan kişilere, anma nedeniyle, Türk Ceza Kanunu 301. Maddeden cezalar verildi. İnsan Hakları Derneği, Irkçılık ve Ayrımcılığa Karşı Komisyon üyeleri Eren Keskin ve Gülistan Yarkın aynı madde nedeniyle yargılanmaktalar. Irkçılık ve Ayrımcılığa Karşı Komisyon olarak, 2021 tarihinde yaptığımız soykırım anma açıklamamız, cezalandırılmak isteniyor. Bunun da Türkiye’nin altına imza attığı uluslararası sözleşmelere aykırı olduğunu düşünüyoruz. Soykırımın inkârı, soykırımın sürdürülmesidir. İnkâra son verin ve bütün hukuki sonuçlarıyla birlikte suçu kabul edin. Ancak o zaman nehirlerden akan, vadilerde üst üste yığılan, uçurumlardan atılan, denizlerde boğulan mezarsız ölüler hak ettikleri gibi, haysiyetlerine uygun şekilde gömülmüş olacak. Ruhları huzura erecek ve adalet yerini bulacak.”

    PİRHA/DERSİM

  • Dersim’de İHD’den Barış Nöbeti: Ayrımcılık toplumsal barışın önündeki engel -VİDEO

    Dersim’de İHD’den Barış Nöbeti: Ayrımcılık toplumsal barışın önündeki engel -VİDEO

    PİRHA- İHD Dersim Şubesi, İHD’nin tüm şube ve temsilcilikleriyle eşzamanlı olarak barış nöbeti gerçekleştirdi. Yapılan basın açıklamasında, çoğulcu toplum yapısı yok sayılarak, ayrımcılıktan beslenen resmî ideoloji temelinde tekçi bir devlet inşa edildiği ve farklı etnik ve dini grupların dışlandığı vurgulandı.

    İnsan Hakları Derneği (İHD) Dersim Şubesi, İHD’nin tüm şube ve temsilcilikleriyle her ay eşzamanlı olarak yapılan barış nöbeti gerçekleştirdi. Barış nöbetinin bu ayki konusu olan ayrımcılık uygulamalarına dikkat çekmek için bir basın açıklaması yapıldı.

    İHD Dersim Şube Başkanı Gürbüz Solmaz’ın Barış Nöbeti hakkında kısa bilgilendirmesinden sonra, İHD Dersim Şube yöneticilerinden Gönül Sonbahar basın açıklamasını okudu.

    “ÇOĞULCU YAPI YOK SAYILARAK TEKÇİ BİR DEVLET İNŞA EDİLDİ”

    Cumhuriyetin kuruluşu ile yaşadığımız coğrafyanın çoğulcu toplum yapısı yok sayılarak tek ulus, tek devlet, tek din ve tek dil anlayışına dayalı, ayrımcılıktan beslenen resmî ideoloji temelinde bir devlet inşa edildiğini belirten Sonbahar, bu inşa sürecinde Türklük, Sünni Müslümanlık ve Türk dilinin, ‘üst kültür ve asıl kimlik’ olarak bu coğrafyada yaşayan herkese dayatılarak farklı etnik ve dini grupların dışlandığını vurguladı.

    Basın açıklamasında şu konulara dikkat çekildi:

    “Bizzat devlet tarafından “Sevk ve İskan (Tehcir) Kanunu (Ermeni Tehcir Kanunu), ‘Şark Islahat Planları’ Mübadele Kanunları, Umumi Müfettişlikler gibi uygulamalarla Ermeniler, Kürtler, Rumlar, Aleviler çok boyutlu sistematik bir asimilasyonla eritilip yok edilmeye çalışılmıştır.

    “GAYRİMÜSLİMLER KİMLİKLERİNİ GİZLEMEYE ZORLANMIŞTIR”

    Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde yaşayan gayrimüslim gruplar, cumhuriyetin kurulduğu tarihten bu yana uygulanan ayrımcı politikalar sonucunda göçertilmeye veya kimliklerini gizlemeye zorlanmışlardır. Dil ve kültürel değerlerini her türlü baskıya rağmen koruyan Kürt halkı ise yüz yıldır hak ve özgürlüklerinin yasal güvence altına alınması için mücadele yürütmektedirler. Kürt Meselesi, bu yönüyle yüz yıllık Cumhuriyetin halen çözüm bulamadığı temel sorunlardan birisi olma güncelliğini korumaktadır.

    1915 soykırımı ile yüzleşme ve yarattığı travmaların giderilmesi için çalışma yürüten Hrant Dink ve Kürt meselesinin savaş dışı yollarla çözümünü savunan Tahir Elçi, bu fikirleri nedeniyle önce hedef gösterilmiş akabinde de siyasi suikastlarla katledilmişlerdir. Yine birçok aydın, akademisyen, hak savunucusu ve gazeteci sırf resmi ideolojinin yarattığı mağduriyetleri dile getirmeleri nedeniyle siyasallaşan yargı eli ile ağır cezalara çarptırılmıştır.

    “AYRIMCI POLİTİKALARIN NEDENİ İKTİDAR VE MUHALEFETTE AYNI AKLIN VAROLMASIDIR”

    Bu ayrımcı politikaların bu denli uzun soluklu uygulanmasının nedenlerinden birisi de iktidar ve muhalefette aynı ret, inkar, asimilasyon ve tekçiliğe dayalı aynı siyasi aklın var olmasıdır. Bu politik var oluş hali, bu topraklarda yaşayan halkların ihtiyaç duyduğu toplumsal barışı, adil bir gelir dağılımını, işsizliği, kadın cinayetlerini, basın özgürlüğünü, mülteci sığınmacı haklarını, LGBTİ+ haklarını, çevre haklarını, inanç özgürlüğünü konuşma tartışma ve dönüşüm sağlamanın önündeki en büyük engeldir.

    Irkçı milliyetçilik, kadınlara yönelik erkek egemen dil, Kürtlere, Alevilere, farklı inançlara, LGBTİ+’lara yönelik nefret söylemi, anti-semitizim gibi ayrıştırıcı ve ötekileştirici söylemler muktedirler tarafından basın yayın önünde fütursuzca dile getirilmektedir. Yönetenlerin bu söylemleri kısa sürede etkiledikleri sosyal grupları harekete geçirmekte ve hedef gösterilen gruplar hem bireysel hem de toplumsal linçe maruz kalmaktadırlar. Son olarak İstanbul’da Santa Maria Kilisesi çok sayıda kişinin dini ayin için kilisede olduğu saatte silahla taranmış ve 1 yurttaş yaşamını yitirmiştir. Yine yıl dönümüne yaklaştığımız 6 Şubat depremi sonrasında sığınmacılara yönelik gerçekleşen ayrımcı dil nedeniyle birçok kentte sığınmacılara yönelik saldırılar meydana geldiği gibi deprem akabinde yapılan yardım faaliyetlerinde sığınmacıların mahrum bırakılmıştır.”

    PİRHA/DERSİM

  • Cumartesi Anneleri 28 yıl önce kaybedilen Cüneyt Aydınlar’ın akıbetini sordu-VİDEO

    Cumartesi Anneleri 28 yıl önce kaybedilen Cüneyt Aydınlar’ın akıbetini sordu-VİDEO

    PİRHA-Cumartesi Anneleri’nin gözaltında kaybedilen yakınları için hakikat ve adalet talebiyle başlattıkları eylemin 883’üncü haftasında 28 yıl önce kaybedilen Cüneyt Aydınlar’ın akıbeti soruldu. 

    Gözaltında kaybedilen yakınlarının akıbetinin açıklanması, fail ve sorumluların yargılanması için 883 haftadır kamuoyu karşısında olan Cumartesi Anneleri bu hafta buluşmasında 28 yıl önce gözaltında kaybedilen Cüneyt Aydınlar için adalet istedi.

    Oğlunun akıbetini soran Menekşe Aydınlar, “28 sene önce Cüneyt gözaltında kaybedildi. 9 gün gözaltında kaldı. O günden beri haber alamıyoruz. Adalet istiyoruz. Bulunmalarını istiyoruz. Ne yaptılar ise çıkarsınlar. Galatasaray Meydanı’ndan vazgeçmeyeceğiz” dedi.

    “ÖLÜME HAZIR MISIN?” DENİLEREK GÖTÜRÜLDÜĞÜ YERDE KAYBEDİLDİ

    Cüneyt Aydınlar’ın kardeşi Emrah Aydınlar ise abisinin kaybedilme sürecine ilişkin şunları söyledi:

    “Abim Cüneyt Aydınlar 28 yıl evvel gözaltında kaybedildi. Bu süreçte ailecek yaşadıklarımızdan bahsetmek isterim. Abim 1991 yılında İstanbul Üniversitesi İktisat Bölümünü kazanıp, İstanbul’a büyük bir umut ve gururla uğurladık. Ailenin ilk çocuğuydu. Gözbebeğimiz Cüneyt’in 1994 yılının Şubat ayında Gayrettepe Siyasi Şube tarafından gözaltına alındığı haberiyle yıkılmıştık.

    28 Şubat’ta “Ölüme hazır mısın?” denilerek, yer gösterme bahanesiyle götürüldüğü Çukurcuma’da kaybedildi. Sonrasında abimi bulmak için yaptığımız tüm hukuki başvuru ve eylemler reddedildi ve engellendik. Daha sonrasında bizler Cüneyt’in geleceği umuduyla beklemeye başladık. Annem 7 sene boyunca kapının önüne koyduğu kanepede bekledi. Ama 28 yıl geçti Cüneyt yok. Cüneyt nerede? Artık annemin konuşacak mecali kalmadı.

    Düğünlerimizde ve cenazelerimizde yanımızda değildi. Yeğenleri onu tanımadan büyüdü. Bu acılar hepimizin. Cumartesi İnsanları’ndan Kiraz Şahin’i de anmak isterim. Bu temelde toplandığımız Galatasaray Meydanı’ndan haklı, hukuk arayışımızdan asla vazgeçmeyeceğimizi de belirtmek isterim.”

    “KAYIP ETTİRMENİN ZAMANAŞIMI OLMAZ”

    Adalet mücadelelerinden vazgeçmeyeceğini vurgulayan Cüneyt Aydınlar’ın amcası Recep Aydınlar da şöyle konuştu:

    “Yeğenim Cüneyt 23 yaşındayken bundan 28 yıl önce gözaltında kaybedildi. 14 arkadaşıyla beraber yakalanıp, Gayrettepe’ye götürüldü. Gözaltı süresi uzatıldı. Cüneyt’e işkence yapıldı. 2 Mart 1994 tarihinde götürüldüğü Beyoğlu’nda ev ev gezdirildi. Polis, “Elimizden kaçtı” dedi. Mahalleli ise “İnşaattan kurşun sesleri duyduk” dedi. Yorumunu duyarlı insanlara bırakıyorum. Bu olaydan beri Cüneyt’ten haber alamadık. Bu ülkede bir önceki hükümetin suçlarını örtbas etme geleneği var. Bu acı kuşaktan kuşağa yaşatılıyor. Bunu yaşatanların adalet önüne çıkarılmasını temenni ediyoruz. Kayıp ettirmenin, ölümün zamanaşımı olmaz. Adalet mücadelemizin yılmayacağını bir kez daha belirtmek istiyorum.”

    “İÇ HUKUKTA BUGÜNE KADAR HİÇBİR SONUÇ ALINMADI”

    Aydınlar ailesinin avukatı Eren Keskin ise “Cüneyt Aydınlar 20 Şubat 1994 tarihinde 15 arkadaşı ile birlikte İstanbul Bakırköy’de gözaltına alındı. Savcılıkta kaydı var. Bugüne kadar devlet yetkilileri hep Cüneyt Aydınlar’ın kaçtığını söylediler. Ancak o kadar işkence görmüş, yürüyemeyecek durumda ve onlarca polisin olduğu bir ortamda Cüneyt’in kaçması mümkün değil. Cüneyt kayıtlı gözaltına alınanlardan biri. Bugüne kadar Cüneyt’in kaybedilmesiyle ilgili iç hukukta hiçbir sonuç alınamadı” ifadelerini kullandı.

    “CÜNEYT’İ ARAMAKTAN VAZGEÇMEYECEĞİZ”

    Cumartesi Anneleri adına 883’üncü hafta basın açıklamasını İHD Dersim Şube Eş Başkanı Gönül Sonbahar okudu. Açıklamanın tamamı şu şekilde:

    “Cüneyt Aydınlar’ı aramaktan vazgeçmeyeceğiz.

    Gözaltında kaybedilen insanlarımız için sürdürdüğümüz hakikat ve adalet arayışımızın 883’üncü haftasındayız. Hukuktan arındırılmış bir yargı sisteminin yarattığı adaletsizlik ortamında hakikat ve adalet talebimizde ısrar ediyoruz. Anayasadan, yasalardan ve evrensel hukuktan bahsetmenin hiçbir karşılığının olmadığı koşullarda yılgınlığa kapılmadan hukuku savunmaktan vazgeçmiyoruz.

    Biliyoruz ki insanı çaresizliğe sürüklemeyi amaçlayan bu koşulları aşmanın, barışı, demokrasiyi, hukukun üstünlüğünü yakalamanın başka da bir yolu yok. 883’üncü haftamızda Menekşe Aydınlar’ın “28 yıl oldu bilmeye hakkım var. Oğluma, gözbebeğime ne oldu?” sorusunu devleti yönetenlere ve adli makamlara birlikte soruyoruz. İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi öğrencisi olan Cüneyt Aydınlar 20 Şubat 1994 tarihinde Bakırköy’deki Ömür durağında polisler tarafından gözaltına alındı. Gayrettepe Siyasi Şube’ye götürüldü. Burada 7 gün kayıt dışı gözaltında tutulduktan sonra 27 Şubat 1994 tarihinde gözaltı kaydı yapıldı.

    Ancak aynı operasyon kapsamında gözaltına alınan 14 kişi mahkemeye sevk edildiklerinde aralarında Cüneyt yoktu. Bu kişiler 17 Mart 1994 tarihinde avukatları aracılığıyla kamuoyuna bir açıklama yaptılar. Açıklamada 2 Mart 1994 tarihine kadar Cüneyt Aydınlar ile gözaltında tutulduklarını söylediler. Tanıklar ayrıca yoğun işkence gören Cüneyt’i ağır yaralı, bir ayağı kırık yürüyemez haldeyken “Ölmeye hazır mısın? Ölmeye gidiyorsun” diyen polisler tarafından sürüklenerek bulunduğu hücreden götürüldüğünü ve onu bir daha görmediklerini anlattılar.

    “POLİSLER, ‘ELİMİZDEN KAÇTI’ DEDİ”

    İstanbul Emniyeti Cüneyt’i soran ailesine ve İnsan Hakları Derneği avukatlarına “28 Şubat 1994 tarihinde yer göstermeye götürdük. Elimizden kaçıp, kayıplara karıştı” cevabını verdi. Cüneyt’ten bir daha haber alınamadı. Bugüne kadar Cüneyt Aydınlar’ın akıbetini açığa çıkartacak, onu kaybedenleri yargılayarak ceza adaletini sağlayacak idari ve adli süreç işletilmedi. Ailenin başvurduğu tüm yetkili makamlar elleri kelepçeli, ayakkabıları bağcıksız, görgü tanıklarının beyanlarına göre desteksiz ayakta duramayan birinin 30 kadar polisin elinden nasıl kaçabileceğini sorgulamadan polisin firar senaryosunu esas aldı.

    Savcılar olayı soruşturmak yerine Cüneyt hakkında firar ettiği iddiasıyla yakalama kararı çıkardı. Hakimler Cüneyt’i kaybeden polislerin ifadelerini esas alarak haklarında beraat kararı verdi. Cüneyt Aydınlar dosyası evrensel hukuka aykırı olarak zamanaşımı gerekçe gösterilerek kapatıldı. Gözaltına alınan kişiler devletin koruması altındadır. Yetkililer bu kişileri korumak ile sorumludur. Gözaltına alındıktan sonra akıbeti belli olmayan aradan geçen 28 yıla rağmen kendisinden haber alınamayan Cüneyt Aydınlar’ın yaşamından devletin sorumlu olduğu açıktır.

    Gözaltına kaybedilişinin 28’inci yılında bir kez daha Cüneyt Aydınlar dosyasında maddi gerçeği açığa çıkartacak etkinlikte bir soruşturma, kovuşturma yapılması ve faillerin işledikleri ağır suçla orantılı olarak cezalandırılması talebimizi tekrarlıyoruz. Kaç yıl geçerse geçsin, Cüneyt Aydınlar ve tüm kayıplarımız için adalet istemekten, devletin evrensel hukuk normları içinde hareket etmek zorunda olduğunu hatırlatmaktan, 184 haftadır bize yasaklanan kayıplarımız ile buluşma mekanımız Galatasaray’dan vazgeçmeyeceğiz.”

    PİRHA / İSTANBUL

  • ‘Salgın sürecinde iktidarın ve patronların çıkarları öncelendi’

    ‘Salgın sürecinde iktidarın ve patronların çıkarları öncelendi’

    PİRHA – Koronavirüs salgını sürecine ilişkin PİRHA’ya konuşan Emek ve Özgürlük Cephesi Temsilcisi Gönül Sonbahar, “Siyasi iktidar koronavirüs mücadelesinde bilinçli olarak gecikti” dedi. Sonbahar, “İktidarın ekonomik kaygıları halkın sağlığından daha önemli bir yerde duruyor. Ezilen kesimler değil, büyük sermaye sahibi patronların ve kendi iktidarlarının çıkarları öncelendi” dedi. Sonbahar, kadına yönelik şiddetin de bu süreçte artacağına işaret etti ancak önlemler alınması gerektiğini vurguladı. 

    Emek Ve Özgürlük Cephesi Temsilcisi Gönül Sonbahar, koronavirüs sürecinde kadına yönelik şiddetin artışı, hapishaneler, kurumların süreçlere karşı mücadelesi ve daha birçok konuya dair PİRHA’ya değerlendirmelerde bulundu.

    Sonbahar, “Salgın krizi döneminde şiddetin görünür kılınmaması, caydırıcı ve önleyici tedbirlerin alınmaması, önümüze çığ gibi büyüyen bir tablo koyuyor. Bir de üstüne, biz bunu belli kesimlere uygulanan af diye okuyalım, “Yeni İnfaz Düzenlemesi” eklendi. Salıverilenler daha şimdiden tehditler savurmaya başladı. Bu durumda benim öngörüm kadına yönelik şiddetin ilerleyen süreçte ne yazık ki zirve yapacağı yönündedir” dedi.

    “TÜYLER ÜRPERTEN TABLO, KAMUOYUNDA GÖRÜNMEZ KILINDI”

    Gönül Sonbahar, kadına yönelik şiddetin artışına ilişkin şöyle konuştu:

    “Yaşamın her alanında ve her döneminde önümüzde duran en yakıcı meselelerden biridir kadına yönelik şiddet.

    Araştırma şirketlerinin ve haber sitelerinin verilerine baktığımızda yaşadığımız karantina (kapanma-kapatma) günlerinde kadına yönelik şiddet oranlarında çok ciddi artış görülmektedir. Şiddet biçimi olarak sözel, psikolojik, fiziki ve cinsel şiddet, artış göstermekte. Bu tablonun uygulayıcı dizininde eşler başta olmak üzere, kardeş ve çocuklar yer almakta.

    Salgın süreci ile birlikte ‘evde kal’ çağrılarının başladığı dönemde yanlış hatırlamıyorsam Mart ayı içinde Türkiye’de 20 günlük süreçte 21 kadın öldürüldü. Yine bu süreçte İngiltere’de üç haftalık süre zarfında en az 16 kadın aile içi şiddet sonucu yaşamını yitirdi. Fransa’da ise aile içi şiddet 5 kat artış gösterdi. Bu kadınların bazıları kendi hayatlarına dair almak istediği kararlardan dolayı, bazıları ekonomik ve bazıları ise tespit edilemeyen başka nedenlerden dolayı öldürüldüler, şiddet gördüler. Böylesi dudak uçurtan, tüyler ürperten, can yakan bir tablo koronavirüs günlerinde kamuoyunda görünmez kılındı.”

    “TAHAKKÜM KURMA, AŞAĞILAMA, SORGULAMA”

    Sonbahar, karantina sürecindeki ev içi çok yönlü şiddete dair izlenimlerini şöyle ifade etti:

    “Koronavirüs salgını sürecinde gözlemlerime ve ettiğim sohbetlere dayanarak şunu da eklemek isterim. Ortaya emekle konulan birçok şeyin erkekler tarafından beğenilmemesi… İzleyeceği programlar üzerinde tahakküm kurma… Sosyal medya ya da telefon görüşmelerini süresinden tutalım da, kiminle, ne ve nasıl konuştuğuna kadar sorgulama, aşağılama, küçümseme… Çocuk üzerinden yürütülen tartışmalar vb boyutlarıyla birlikte artış göstermekte. Yani tablo korkunç ve ürkütücü.

    “HAPİSHANELERDEKİ KADINLAR VE LGBTİ+ BİREYLER İÇİN MÜCADELE AĞI”

    Hapishanelerdeki kadın ve LGBTİ+ bireylerin durumuna dikkat çeken Sonbahar, “Kapatılma durumu her zaman kısa, orta ve uzun vadede değişik olumsuz çeşitli sonuçlara sebep olur zaten. Kapatılma deyince Türkiye’de ilk aklımıza gelen mekanlar nerelerdir,  hapishanelerdir değil mi?  Bakalım hapishanelere, ne görüyoruz? Saymakla bitiremeyeceğimiz birçok hastalık çeşidi, kamuoyunun geneline yansımayan- yansıtılmayan ya da inkar edilen fiziki ve psikolojik işkenceler… Bu fiziki ve psikolojik işkence ya da işkenceye dönüştürülen hak ihlalleri, gaspları kimler tarafından uygulanıyor, elbette devletin kolluk güçleri tarafından. Biz buna devlet şiddeti diyoruz. Sadece dışarıdaki kadınlar için değil, hapishanelerdeki kadınlar ve LGBTİ+ bireyler için de bir mücadele ağı oluşturmamız gerekiyor. Özcesi, hapishaneleri bu salgın sürecinde çok daha fazla gündeme almak gerekir” diye konuştu.

    “KADINA YÖNELİK ŞİDDET, İLERLEYEN SÜREÇTE NE YAZIK Kİ ZİRVE YAPACAK”

    Sonbahar, sözlerini şöyle sürdürdü:

    “Bana göre yine bu süreçte özel olarak hapishanelerde ve dışarıda incelenmesi, araştırılması gereken LGBTİ+ bireyler üzerinde bu sürecin olumsuz etkileri nelerdir? Buna ciddi ciddi bakmak gerekir. Erkek, aile ve devlet şiddetiyle karşı karşıya kalan LGBTİ+ bireylerin durumunu görmezden gelmek ya da duyarsız kalmak şiddeti onaylamaktır esasen, ben böyle düşünüyorum.

    Özetle diyebilirim ki; salgın krizi döneminde şiddetin görünür kılınmaması, caydırıcı ve önleyici tedbirlerin alınmaması, önümüze çığ gibi büyüyen bir tablo koyuyor. Bir de üstüne, biz bunu belli kesimlere uygulanan af diye okuyalım, “Yeni İnfaz Düzenlemesi” eklendi. Salıverilenler daha şimdiden tehditler savurmaya başladı. Bu durumda benim öngörüm kadına yönelik şiddetin ilerleyen süreçte ne yazık ki zirve yapacağı yönündedir.”

    “KAPALI KALMA DURUMU, ARTAN BİR SEYİRDE ŞİDDET ÜRETMEYE BAŞLAR”

    Henüz yaşlı bakım mekanlarında, çocuk yurtlarında, mülteci kamplarında bu süreçte şiddetin boyutları ve artışının ne durumda olduğunun bilinmediğini belirten Sonbahar, “Yine dışarıda olanlara dönecek olursak; kapalı kalma hali sosyal aktiviteleri ve ilişkileri sınırlar. Bu süre zarfında er ya da geç üstü örtülmüş, geçiştirilmiş, ertelenmiş birçok konu ve sorun su yüzüne çıkmaya başlar. Bu durumda da, yani kapalı kalma durumu artık artan bir seyirde şiddet üretmeye başlar. İfade etmek lazım, sadece evde kadınlar değil, çocuklar, kadın – erkek yaşlılar da şiddete maruz kalıyor” dedi.

    “ŞİDDETİ GEREKÇELENDİRME YAKLAŞIMI KABUL EDİLEMEZ”

    Şiddeti gerekçelendirme yaklaşımının kabul edilemez olduğunun altını çizen Sonbahar, “Esasta şiddeti gerekçelendirme yaklaşımı kabul edilebilir bir şey değildir, olmamalı diyerek şunları kaydetti:

    “Düne kadar sosyo-ekonomik açıdan gelişkin kesimlerde kadına yönelik şiddetin daha az görüldüğü yönünde bir algı, algı diyorum, “işi, mesleği, parası, eğitim düzeyi yüksek olan kişiler mutsuz olmaz bu yüzden pek şiddet uygulamaz”, toplum insanına böyle empoze ediliyordu. Oysa son yıllarda boşanma sebepleri, yapılan araştırma sonuçları bize bunun böyle olmadığını gösterdi. Yani sosyo ekonomik durumun gelişmiş seviyede olmasının şiddetle ilişkisi her zaman ters orantılı olmaz ya da tersinden bakarsak gelişmemiş olması aynı paralel doğrultuda ilerlediğini göstermez.”

    “KADINA YÖNELİK ŞİDDET EVDE, İŞ YERİNDE, HER YERDE”

    “Göç, geçiş kültürü, kalabalık aile ve eğitim seviyesi gibi sosyo-kültürel durumlara ekonomik sıkıntılar, yoksulluk da eklenince herhangi bir konuda yaşanan çatışma durumu şiddeti de beraberinde getiriyor genellikle” diye belirten Sonbahar, kadına şiddeti arttıran” noktalara şöyle değindi:

    “Yine ev içinde ekonomiyi kontrol etme, kadının ekonomik özgürlüğüne sahip olmaması ya da daha az gelir getiren olması, toplumsal cinsiyet rol dayatması vb birçok durum kadına şiddeti doğurabiliyor.

    Şunu da ayrıca belirtmek istiyorum; cinsel yaşamda ki beklenti ve tarzda şiddet nedeni olabiliyor. Bunun da sosyokültürel ve ekonomik durumla ilişkisi bulunduğunu düşünüyorum. Bu konu başlı başına ele alınması gereken bir konu. Bunda çevrenin, dini perspektif ile bakışın, partnerlerin ya da eşlerin ailelerinin kimi zaman dolaylı kim zaman direkt etkileyen bir ilişkisi var.

    Kadın şiddete sadece ev içinde uğramıyor… İş yerinde de sistemin kültürel yapısından ve ona göre şekillenen politikalarından dolayı patron, müdür, idari amirleri tarafından mobbinge daha sık ve daha kolay maruz kalıyor.

    “TV ŞİDDETİ, SENARYOLAR, DİNİ FETVALAR”

    Televizyonlarda pompalanan şiddet, ayrımcı, nefret, ırkçı söylem ve içerikli diziler, dini programlar, yine kadının cinsel obje olarak kullanıldığı reklamların hepsi bir şiddet döngüsü aslında. Bu şiddet topluma izlettirerek adeta bir psikolojik işkence uygulanıyor. Ne yazık ki ekonomik durumu iyi olmayan, eğitim- öğrenim seviyesi düşük olan kadınlar başka uğraşlara yönelemediğinde birçoğu farkında olmadan TV şiddetine daha çok maruz kalıyor… Bir kısmı kendine uygulanan şiddeti bu senaryolar, dini fetvalar ve saikler üzerinden meşru ve haklı görebiliyor ya da bunun şiddet olduğunun farkında dahi olmuyor. Böyle olunca da şiddete itirazı olmuyor ne yazık ki.

    İşte hem sosyoekonomik hem kültürel hem de politik açıdan, bütün bunların toplamı sonucunda kadın sevgilisinden, kardeşlerinden, eşinden, çocuğundan, babasından, patronundan, bir bütün eril sistem anlayışından beslenen kesimler tarafından şiddetin birçok çeşidiyle karşılaşıyor.

    “ŞİDDET, EVE KAPATMA-KAPANMA SÜRECİNDEN BESLENİYOR”

    Özel olarak koronavirüs salgın süreci açısından, insan hareketsiz kaldığında, bir meşgalesi ve üretimi olmadığında kendini dinlemeye başlar, mutsuz, keyifsiz olur. Eve kapatma- kapanma sürecinde artan şiddet biraz da buradan beslenir. Aşama aşama, zincirin halkası gibi birbirine bağlı birçok sebep şiddeti körükler… Şiddet döngüsü bu şekilde işler.

    Esas olarak; ekonomik sıkıntılara, açmazlara iktidarın krizi kendi lehine devşirme yönünde ki politikaları da eklenince toplum depresyona girer, şiddet kaçınılmaz olur.

    “TTB, SENDİKALAR PANDEMİ KURULU’NA BİLİNÇLİ OLARAK DAHİL EDİLMEDİ”

    Devletin kadına yönelik şiddet konusunda da salgın krizini fırsata çevirme, siyaseten lehlerine devşirme niyeti ve çabası içinde olduklarının altını çizen Sonbahar, şunları söyledi:

    “Çok somut örneklerle ifade edeyim; muhalif belediyelerin tüm plan ve çabalarını engelleme, boşa düşürme vs… Bunun yanı sıra Pandemi Bilim Kurulu’na TTB, sendikalar, insan hakları örgütlerinden temsilcilerin bilinçli olarak dahil edilmemesi.

    Yine açıklanan ekonomik paketi gördük ki çalışan, işsiz, küçük ve orta esnaf, gündelik ve mevsimlik işçi, emekli, hiçbir geliri olmayan sınıf ve kesimlerini değil, büyük ve orta ölçekli sermaye sahiplerini gözeterek hazırlanmış. İş yaşamında ki düzenlemeler de yetersiz ve sıkıntılı bir yerde duruyor.

    “İKTİDARIN EKONOMİK KAYGILARI, HALKIN SAĞLIĞINDAN ÖNEMLİ BİR YERDE TUTULDU”

    Mevcut siyasi iktidar koronavirüs pandemi mücadelesinde bilinçli olarak gecikti. Çünkü ekonomik kaygıları her zaman olduğu gibi halkın sağlığından ve çıkarından daha önemli bir yerde duruyordu. Ezilen kesimler değil, büyük sermaye sahibi patronların ve kendi iktidarlarının çıkarları öncelendi. Ülkede ekonomik sistemin çökme ihtimali korkusunu yoğun yaşadılar bence… Bu endişe ve kaygı üzerinden planlama yaptılar. Buna karşı bizler, insan merkezli düşünmelerini her şeye rağmen isteyebilir, ısrar edebiliriz.. Ama kesin bir şey söyleyeyim, oturduğumuz yerden bunu onlardan beklemeyelim, yapmazlar. Çünkü bu sistemin doğasına aykırı. Israrın metodolojisi, araçları doğru oluşturulmazsa ezilenlerin cephesinde pek değişen bir şey olmaz, onlar ise bu süreçten daha güçlenerek çıkma şansına sahip olurlar. Burada en büyük görev sendikalara, meslek odalarına, insan hakları ve kadın örgütlerine düşüyor.

    Bilincinde olalım, biz de bu krizi fırsata çevirebiliriz. Bu sürecin toplumun büyük bir kesiminde fazlasıyla bir sorgulamaya yol açtığını ve bunun olumlu bir şey olduğunun da altını çizmek gerekir. Kadına yönelik şiddeti bu genel tablodan koparamayacağımız için bu süreci topyekün bir mücadele perspektifiyle örmeliyiz.

    “KOLEKTİF BİR AKILLA ORTAK BİR AĞ KURULMALI”

    Sonbahar, ‘Kadınların salgın sürecinde nasıl bir mücadele tarzı geliştirmesi gerekir?’ sorusuna işe şöyle yanıt verdi:

    “Bu süreçte tüm kadın platformları ortak bir ağ kurarak dayanışma ve destek çalışmalarını hızla hayata geçirmeli. Platformlar arası ve içi siyasi çıkarları bir yana bırakarak ortak ve kolektif bir akılla, duyguyla hareket etmemiz gerekir. Şiddetin tespitine ve bilgisine ulaşmak, şiddetin önüne geçmek için farklı araç ve yöntemler kullanılabilir. Sunacağım öneriler sosyal, psikolojik, ekonomik, kültürel birçok başlığa tekabül eden öneriler olacak.

    TELEFON HATLARI VE ONLİNE SİSTEM

    Her ilde ki kadın platformları şikayet ve başvurular için kolay erişimi sağlayacak –bu sabit ve cep telefon hatları ve online sistem olabilir-  şekilde bir organizasyon planlamalı. Bu çalışma yerel yönetimlerin desteği ve işbirliği ile de yapılmalı.

    Şayet şiddet gören kişi telefon, internet gibi olanaklara sahip değilse 3’ncü kişilerin şikayetleri, başvurusunu da esas alarak bir inceleme yürütülmeli.

    MAHALLE KADIN MECLİSLERİ, MOBİLİZE TESPİTLER

    Şiddet gören kadınlar pencere ya da balkonlarına siyah bir bez parçası, kumaş asarak şiddet gördüğünün işareti olarak yardım, destek istemeli. Bunun için geçici de olsa mahalle kadın meclisleri oluşturularak, zaman zaman mobilize olarak tespitlerde bulunulmalı.

    Tespit edilen her şiddet olayı için ilgili ilin barosu ile irtibat kurulmalı, hukuki destek alınmalı.

    PSİKOLOJİK DESTEK ÜNİTELERİ

    Psikolojik destek üniteleri, merkezi ve yerel yönetimlerin işbirliği oluşturulmalı.

    Ev içi işlerin artacağı ve yoruculuğundan dolayı kadınlara hoby tarzında yetenekleri doğrultusunda öneri ve destek sunulmalı. Ailenin diğer bireylerinin tamamının dahil olacağı, eğlenebilecekleri bir içerik de planlama yapılmalı.

    TAKAS FORMATINDA DAYANIŞMA

    Sahip oldukları ihtiyaç fazlası şeyler mahalle ölçekli bir takas formatında bir planlanarak bir dayanışma geliştirilmeli.

    Erkeklerin ikna (zorunlu kılacak bir kanun olmadığından dolayı) edilerek kadına ve çocuğa yönelik şiddet konusunda eğitime katılmaları sağlanmalı.

    “KÜLTÜR-SANAT ETKİNLİKLERİ DÜZENLENMELİ”

    Özellikle bu salgın sürecinde ev içinde kaliteli zaman geçirmeleri için her bireyin dahil olabileceği mahalleler bazında şiir, öykü, resim, el sanatları vb alanlarda üretim yapmaya teşvik ederek küçük yarışmalar düzenlenmeli. Sonrasında bu üretimler bir sergiye dönüştürülmeli, yerel bir yayın çıkartılarak edebiyat, karikatür, resim gibi üretimler burada yayınlanmalı.

    Hava ısısı artacağından mahallelerde akşamları balkon ve pencerelerden izlenecek şekilde kadın platformu ve yerel yönetim bünyesinde ki kültür-sanatla ilgili birim masal anlatıları, müzik dinletileri vb etkinlikler düzenlemeli.

    “TEDBİR VE CEZALAR OLMADIĞI SÜRECE ŞİDDET ÇEŞİTLİLİK GÖSTEREREK ARTACAKTIR”

    Sonbahar, “Kadın ne kimseye emanet ne de kimsenin emanetidir, yetkili kurumların eril zihinlerinde bir anlam, karşılık bulur mu bilmem ama önce bunu ifade edeyim. Eril sistem bilinçli olarak uyguladığı kadın politikalarını dini saiklerle, telkinlerle, fetvalarla de besleyerek şiddeti meşrulaştırıp, toplumu buna alıştırıyor. Öncelikle bu yaklaşım, anlayış ve uygulamaları hızla terk etmesi, bundan vazgeçmesi gerekir. Çünkü kadına yönelik şiddet aynı zamanda psikolojik travmalar açısından kadın, çocuk, erkek, genç, yaşlı 7’den 70’e tüm toplumun sağlığını yakından ilgilendiren ve etkileyen dolayısıyla bir toplum sağlığı konusudur” diye konuştu.

    Gönül Sonbahar şu çağrıyı yaptı:

    “Yetkili kurumların bir an evvel;

    • 6284 sayılı ailenin korunması ve kadına karşı şiddetin önlenmesine dair kanunu etkin bir şekilde uygulamak,
    • İlgili Bakanlığın yerel yönetimlerle işbirliği yaparak, kadına yönelik şiddete karşı mücadele için belediyelere özel bir bütçe sunmak,
    • Her ilde Toplumsal Cinsiyet Eşitliği konusunda çalışmalar sürdüren, STK Dernek ve Kadın Platformlarından uzman kişilerinde içinde yer aldığı bir Kurul oluşturmak,
    • Psikolojik ve fiziki şiddet gören kadınların ilgili yerlere hızlı ulaşabilmesi için her evde en yakın karakol, belediye, il kurulu ile irtibata geçebileceği bulundurma zorunluluğu olan ve denetlenebilir bir teknik sistem düzeneği kurmak,
    • Erkeklerin katılma zorunluluğu olan eğitim çalışmaları düzenlenmeli, evli çiftlerin belli periyotlarda uzman psikologlarla görüşmeler yapacağı etkin çalışmaları hayata geçirmek
    • Sığınma evleri yerine kadın akademilerini yaygın bir şekilde hızla faaliyete geçirmek,
    • Hapishanelerdeki koronavirüs salgınının önüne geçecek tedbirler, önleyici mekanizmalar geliştirmek, koşulsuz tüm kadın, LGBTİ+ bireyleri, gazeteci, avukat, öğrenci ve siyasetçileri serbest bırakarak toplum vicdanında bir nebzede olsa rahat bir nefes alma olanağı yaratmak için adım atması gerekir.

    Ayrıca kadınlar herhangi bir kamu görevlisi veya resmi sıfatla hareket eden kişiler tarafından da işkence ve şiddet görebilmektedir. Bu yüzden İstanbul Protokolü’nün de uygulanması elzemdir.

    Önleyici tedbirler ve caydırıcı cezalar uygulanmadığı müddetçe bu süreçte kadına yönelik cinayetler ve şiddet çeşitlilik göstererek artan boyutta devam eder.”

    “DERSİM’DE YAŞANANLARA KARŞI ETKİN BİR MÜCADELE HATTI BELİRLEMEK ZORUNDAYIZ”

    Yereldeki duruma dikkat çeken Emek ve Özgürlük Cephesi Temsilcisi Gönül Sonbahar, şunları kaydetti:

    “Genel ifadeyle, bu sistem ve sistemi savunan iktidar, kadını erkeğe bağlı kılacak, ailenin güçlendirilmesi, karı-kocanın uzlaştırılması gibi politikalar ürettikleri için kadına şiddet ve kadın cinayetleri hızla artıyor. O yüzden biz kadın cinayetleri politiktir diyoruz. Ama Dersim’de yaşanan cinsel istismar, taciz ve kadın cinayetleri biraz daha özel bir yerde duruyor. Çünkü tüm bu kötülüğü yapanların, suçu işleyenlerin çoğunluğu görüldüğü kadarıyla devletin kolluk güçlerinden oluşuyor. Özellikle bu vahşete burada üniversite okumaya gelen ve çoğunluğu yoksul olan genç kadınlar maruz kalıyor. Biz bu hakikati, tespiti ıskalamadan daha özel ve etkin bir mücadele hattı belirlemek zorundayız.

    Prof. Dr.  Nilgün Toker bir konferansta şöyle demiş; ‘ hakikati görme kapasitesi korkuyla ortadan kalkar’.

    Düşünme ve muhakeme yetisinin düşük seviyelerde seyir etmesiyle, eş zamanlı olarak kötülük dediğimiz durum da sıradanlaşmaya başlıyor. Vicdan denilen şey salt bir duygu hali değildir, vicdan iyi ve kötü olanı ayırt etme kapasitemizdir. Bundan dolayı diyebiliriz ki herkes isteyerek, bilerek kötü olur.  Kötü olmayı tetikleyen belki de en etkin şeylerden biri korkudur. Bu iki tehlikeli K bir araya gelince insan da ahlaki kirliliğe sebep olur. Unutmayalım kötülüğe- kötüye sessiz kalan, onay veren herkes onun bir parçası, bileşenidir. Ve bu kötüye bir gün biz de maruz kalabiliriz. O yüzden İnsanların acısına sırt çevirmemeliyiz.

    “KORKU DUVARINI YIKIP MÜCADELEYİ BİR ÇIĞ GİBİ BÜYÜTMELİYİZ”

    Özelde Dersim genelde tüm dünyada cinsel istismar, saldırı, taciz, şiddetin her türlüsü yani bu yaşanılan, yaşatılan tüm saldırılar bizim, tüm kadınların ve ötesinde insanlığın hikayesidir. Yaşadığımız koşullar bizim bilincimizi belirliyor, biçimlendiriyor. Biz var gücümüzle bu kötü koşulları değiştirip, iyi olana evriltmek, değiştirmek için kadın-erkek- LGBTİ+ ayırmadan yan yana durarak korku duvarını yıkıp bir çığ gibi büyütmeliyiz mücadeleyi.

    Ulrike Meinhof ‘un sözüyle bitireyim. “Mücadeleye giriş, kazanmaya cesaret et.”

    Hüseyin Yaşar SEZGİN/DERSİM

  • Cumartesi Anneleri: Sabahattin Ali’nin akıbetinin takipçileriyiz-VİDEO

    Cumartesi Anneleri: Sabahattin Ali’nin akıbetinin takipçileriyiz-VİDEO

    PİRHA-Cumartesi Anneleri eyleminin 679. haftasında “Sevdikleri Sabahattin Ali’nin akıbetine uğrayan kayıp aileleri, Sabahattin Ali’nin okurları, onun özgür, eşit ve adil bir Türkiye idealinin takipçileri olarak hakikat ve adalet mücadelemizden vazgeçmeyeceğiz” denildi. 

    Cumartesi Anneleri 679. haftasında eylemine 70 yıl önce gözaltında kaybedilen yazar Sabahattin Ali’nin dizeleriyle başladı. Sabahattin Ali’nin akıbetinin karanlıkta bırakıldığı vurgulayan Cumartesi Anneleri, “Failler belli kayıplar nerede?” yazılı pankart açarak kayıpların fotoğraflarını ve kırmızı karanfiller taşıdı.

    Eylemde Özgürlükçü Demokrasi gazetesine kayyum atanmasına gazete ve matbaa çalışanlarının gözaltına alınmasına tepki gösterilerek basın üzerindeki baskıların son bulması ve gözaltındaki gazetecilerin serbest bırakılması da istendi.

    “DÜNYANIN EN SAYGIDEĞER EYLEMİ”

    İlk olarak konuşan CHP Ankara Milletvekili Tekin Bingöl, İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu’nun başkan yardımcılığına getirildiğini ve ilk ziyaret yerinin de Cumartesi Anneleri’nin eylemi olduğunu vurguladı. Bingöl, Cumartesi Anneleri eyleminin Arjantin’den sonra dünyanın en uzun soluklu eylemi olduğunu hatırlattı. “Hiçbir şekilde şiddete başvurmayan sadece oturarak eylem yapan analarımız, bacılarımız dünyanın en saygıdeğer eylemini gerçekleştiriyorlar. Ucu açık bir eylem. Ne zaman sonlanacağını hiçbirimiz kestiremiyoruz” diyen Bingöl, konuşmalarında “Cennet anaların ayaklarının altındadır” diyenlerin önce Cumartesi Annleri’nin eylemine bakmaları sonra cennete gönderme yapmaları gerektiğini belirtti. Türkiye’de yoğun hak ihlallerinin yaşandığına da değinen Bingöl, hak ihlallerini duyurmaya çalışan medya organlarına baskılar yapıldığını ve bu kapsamda Özgürlükçü Demokrasi gazetesine kayyum atandığını kaydetti.

    “SESLERİMİZ BİR ŞEKİLDE TOPLUMA ULAŞACAK”

    1980 kayıplarından Hayrettin Eren’in kardeşi ve Disk Basın-İş Başkanı Faruk Eren de konuşmasında Sabahattin Ali’nin toplumun aydınlarından biri olduğuna değinerek sosyalist olmanın bedelini canıyla ödediğini ifade etti. Sabahattin Ali, Aziz Nesin ve Rıfat Ilgaz’ın birlikte Marko Paşa dergisini çıkardıklarını ancak baskı ve kapatmalara rağmen yılmayarak Marko Paşa’nın devamı niteliğinde birçok mizah dergisi çıkardığını hatırlatan Eren, Özgürlükçü Demokrasi  gazetesine el konulmasını eleştirdi. Eren, “Bizi kapatabilirler ama seslerimiz bir şekilde topluma ulaşacak” dedi.

    “SUSMAKTAN HİÇ UTANMADINIZ MI?”

    Sabahattin Ali kaybedildiğinde henüz 11 yaşında olan kızı Filiz Ali’nin Cumartesi Anneleri’nin 679. hafta eylemine gönderdiği mektubu okundu. Sabahattin Ali’nin 1948 yılının karlı bir Şubat sabahı kızı ve eşinin birkaç poz fotoğrafını çektikten sonra Ankara’dan İstanbul’a doğru yola çıktığının ve bir daha da geri dönmediğinin belirtildiği mektupta şu ifadeler yer aldı:

    “Ölüm haberini neredeyse bir yıl sonra 1949 yılı Ocak ayında gazetecilerden aldık. Başta her şey usulüne göre halledilmişti. Sabahattin Ali’yi ‘milli hisleri galeyana geldiğinden’ öldürdüğünü iddia eden bir katil vardı ortada, babama ait olduğu söylenen fakat tanınmaz halde olan bir ceset de bulunmuştu. Ne var ki cesedi teşhis etmeye o zaman hayatta olan annesi ve eşi çağrılmadı. Böylece ceset esrarengiz bir şekilde kayboldu. Sabahattin Ali’ye ait bir defin belgesi bile yok. Yani nereye gömüldüğü bilinmiyor. Olayın iç yüzü bugüne kadar gelmiş geçmiş bütün iktidarlar tarafından ısrarla aydınlatılmadı. Sabahattin Ali 70 yıldır kayıptır… Sabahattin Ali gibi tanınmış, sevilen bir yazarın hunharca öldürülmesinin yarattığı dehşet ve korku, toplumu suskunluğa sevk ederken öte yandan her türlü muhalefeti sindirmeyi vazife bilen karanlık güçlere de cesaret verdi… Öldürülen gazeteciler, yazarlar, sanatçılar, bilim insanlarının ardından toplumda gitgide derinleşen ve hiç bir biçimde tedavi edilemeyecek yaralar açıldı… Ne var ki güneşin her sabah doğması kadar doğal ve değişmez bir gerçek var evrende. Hafıza. İnsan hafızası kaybolan, kaybedilen, yok edilen, yakılan, parçalanan değerlerimizi unutmaz. Onlar, bu kayıp değerler hiç umulmadık bir yerde, umulmadık şekilde toplumun karşısına çıkar ve ‘susmaktan hiç utanmadınız mı?’ diye sorar.”

    “AKIBETİ BUGÜNE KADAR KARANLIKTA BIRAKILDI”

    Basın metnini okuyan cumartesi insanlarından Gönül Sonbahar, “Sabahattin Ali 70 yıl önce bugün, 31 Mart 1948 sabahı yurt dışına çıkmak üzere İstanbul’dan ayrıldı. Ailesi ve arkadaşları kendisinden bir daha haber alamadı. Sabahattin Ali’nin akıbeti bugüne kadar karanlıkta bırakıldı” şeklinde konuştu. Devletin resmi açıklamasının “Sabahattin Ali Bulgaristan’a kaçarken, milli hisleri galeyana gelen kaçakçı tarafından öldürüldü” olmasına rağmen yakın çevresinin  Sabahattin Ali’nin Kırklareli emniyetinde işkence ile sorgulanırken öldürüldüğüne ve bedeninin kaybedildiğine inandığını belirten Sonbahar sözlerine şöyle sürdürdü:

    “BİLİNMEZLİĞE TERK EDİLDİ”

    “Sosyalist olan Sabahattin Ali, baskıcı hükümet politikalarına muhalefet ettiği için polis tarafından sürekli izleniyor, anti-komünist histerinin propagandacısı sağ basın tarafından da hedef gösteriliyordu. İktidarın hoşuna gitmeyen eleştirel düşüncelerini açıklayan kişilerin ‘düşman’, ‘vatan haini’ ilan edildiği ortamda ‘Hep birlikte, özgür ve eşit biçimde ‘insan gibi’ yaşamak mümkündür’ diyen yazıları, yoksulluğu ve yolsuzlukları gündeme getirmesi nedeniyle “yıkıcı propaganda” yapmakla suçlanıyor, hakkında soruşturmalar açılıyor, mahkumiyetler veriliyordu. Çalışamaz, üretemez duruma getirilmişti. Yurt dışına çıkmak istiyor ama pasaport alamıyordu. Sonunda bir kaçakçıyla anlaşarak yurt dışına çıkmaya karar verdi. Ancak anlaştığı kaçakçı Ali Ertekin’in dönemin haber alma teşkilatı olan MAH için çalışan bir ajan olduğundan habersizdi. Ertekin, onu sınırı geçeceğiz diye Kırklareli’ne götürdü. Sonrası ise bilinmezliğe terk edildi.”

    “KENDİSİ GİBİ MEZARI DA KAYBEDİLDİ”

    Sabahattin Ali’nin aylar önce gömülen cansız bedeninin 16 Haziran 1948 tarihinde bir çoban tarafından Sazara Köyü ormanlık alanında bulunduğunu belirten Sonbahar, olayın adli makamlara intikal etmesine rağmen Sabahattin Ali’nin cenazesinin ailesine teslim edilmediğini, yeniden defnedildiği yerin açıklanmayarak ve kendisi gibi mezarının da kaybedildiğini ifade etti. Olayın ancak 9 buçuk ay sonra kamuoyuna yansıdığına dikkat çeken Sonhabar, şu ifadelere yer verdi: “12 Ocak 1949 tarihinde gazetelerde ‘Komünist yazar Sabahattin Ali yurtdışına kaçarken Bulgar sınırında öldürüldü.’ haberi yer aldı. Haberde Sabahattin Ali’nin kaçakçı Ali Ertekin tarafından öldürüldüğü yazıyordu. Devletin resmi açıklaması bu olsa da yakın çevresi Sabahattin Ali’nin Kırklareli’nde işkence ile sorgulanırken öldürüldüğüne ve olayı örtbas etmek için Ali Ertekin’in paravan olarak kullandığına inandı.”

    “HERKESİN BİLDİĞİ BİR SIR”

    Sonbahar konuşmasını şöyle sürdürdü: “Demokrat Parti iktidarının Başbakan Yardımcısı olan Samed Ağaoğlu’nun ölümünden on yıl sonra, 1992 tarihinde yayınlanan günlüğünün 14 Ocak 1949 tarihli notunda: “Dün Menderes Sabahattin Ali’nin hükümet tarafından öldürtüldüğünü söyledi” diye yazdı. Albay Talat Turhan, bir üst düzey emniyet görevlisinin “Sabahattin Ali sınırdan Kırklareli’ne getirildiğinde sorguya çekildi. Fakat konuşmadığı için sıkıştırıldı ve bu sıkıştırma sırasında öldü. Hem de inleyerek kollarımda can verdi” dediğine tanık olduğunu söyledi. Sabahattin Ali’nin başına gelenler 70 yıldır tüm açıklığı ile bilinmese de onun bir devlet komplosu sonucunda öldürüldüğü ve bedeninin kaybedildiği herkesin bildiği bir sır olmaya devam etti.”

    Sonbahar bitirirken 70 yıldır süren inkar ve adaletsizliğin son bulması, Sabahattin Ali’nin mezar yerinin açıklanması ve kaybedilme sürecinin tüm çıplaklığıyla gözler önüne serilmesi gerektiğini belirtirken “Sabahattin Ali’nin ‘Aldırma Gönül’ şiirini yazdığı tarihi Sinop Cezaevi, ‘Sabahattin Ali Müzesi’ olmalı, kendisi ile ilgili devlet arşivlerindeki tüm ‘sırlar’ gün yüzüne çıkarılıp, burada sergilenmelidir” dedi. (HABER MERKEZİ)

  • Kayıp annesi Mahbut Sarıtaş: Oğlum taburda öldürüldü ve kemikleri hala orada-VİDEO

    Kayıp annesi Mahbut Sarıtaş: Oğlum taburda öldürüldü ve kemikleri hala orada-VİDEO

    PİRHA – Gözaltında kaybedilen Mikdat Özeken, Abdülkerim Yurtseven ve Münür Sarıtaş’ın akıbetinin açıklanması için Galatasaray Meydnaı’nda buluşan Cumartesi Anneleri Türkiye’nin sözde değil gerçekte adalet ülkesi olduğunu söylemek istediklerini vurguladılar. 

    Haberin Videosu

    656. kez Galatasaray Meydanı’nda buluşan Cumartesi Anneleri 27 Ekim 1995 tarihinde gözaltında kaybedilen Mikdat Özeken, Abdülkerim Yurtseven ve Münür Sarıtaş’ın akıbetini sordu.

    “22 YILDIR ÇOCUĞUMU BEKLİYORUM”

    Eylemde geçtiğimiz gün gözaltına alınan Etkin Haber Ajansı (ETHA) muhabirleri İsminaz Temel ve Hacca Cuştan’ın serbest bırakılması istendi. Eylemde ilk olarak Münür Sarıtaş’ın annesi Mahbut Sarıtaş’ın gönderdiği ses kaydı dinletildi. Ses kaydında 22 yıldır çocuğunu beklediğini söyleyen Mahbut Sarıtaş, oğlunun başka bir köye odun toplamaya gittiğini bir daha da geri dönmediğini ve oğlunun tabura götürüldüğünü bildiğini kaydetti. Mahbut Sarıtaş, “Bana göre oğlumun kemikleri hala taburunun bulunduğu alanda gömülü. Oğlum masumdu” dedi.

    “DEDEMİZİ ARAMAYA DEVAM EDECEĞİZ”

    Mahbut Sarıtaş’ın ses kaydının dinletilmesinin ardından Yurtseven Ailesi adına Abdülkerim Yurtseven’in torunu Berivan Yurtseven konuştu. Dedesinin davasında Türkiye’nin AİHM’de oy birliğiyle mahkum edildiğini belirten Berivan Yurtseven, 90’lı yıllarda olduğu gibi şimdi de bölgede insanların katledildiğini söyledi. Dedelerinin akıbetinin açıklanmasını istediklerini ve Yüksekova’da baskılardan dolayı kayıplarını anamadıklarını ifade eden Berivan Yurtseven, OHAL’in baskıları karşısında susmayacaklarını, dedelerini aramaya devam edeceklerini vurguladı.

    Haftanın basın metnini cumartesi insanlarından Gönül Sonbahar okudu. Sonbahar, 1995’te Yüksekova’nın Ağaçlı Köyü’nde yapılan baskın sonrası gözaltında kaybedilen Abdulkerim ( Şemsettin) Yurtseven, Mikdat Özeken ve Münür Sarıtaş’ın davasında yaşanan hukuksuzluğu dile getirmek istediklerini belirterek şunları ifade etti:

    “GÖZ ALTINA ALINDIKLARINI İNKAR ETTİ”

    “27 Ekim 1995 günü Binbaşı Mehmet Emin Yurdakul komutasındaki Yüksekova Komando Taburuna bağlı askerler Yüksekova’nın Ağaçlı Köyü’ne baskın yaptı. Baskın sırasında köylülere ağır şiddet uygulandı. Askerler köyden ayrılırken işkenceden ayakta duramayan 73 yaşındaki Abdulkerim Yurtseven ile köye odun toplamak için gelen 18 yaşındaki Mikdat Özeken ve 13 yaşındaki Münür Sarıtaş’ı da gözaltına alarak askeri araçla Yüksekova İlçe Jandarma Taburuna götürdü. Yüksekova Komando Taburuna başvuran aileler yakınlarının durumu hakkında bilgi istedi. Binbaşı Yurdakul yakınlarının gözaltına alındığını inkar etti.”

    Ailelerin ‘Onları siz aldınız’ diyerek itiraz etmeleri sonucu Binbaşı Yurdakul tarafından tehdit edildiklerini söyleyen Sonbahar, gözaltı işlemini gerçekleştirenler arasında bulunan itirafçı Kahraman Bilgiç’in anılarını yazdığı kitapta ve savcıya verdiği ifadede anlattıklarını şöyle ifade etti:

    “BİNBAŞININ TALİMATIYLA KURŞUNA DİZİLDİLER”

    “Binbaşı Mehmet Emin Yurdakul talimatıyla, askerler üç köylüyü döverek arabalardan birine bindirdi. Dayak o kadar şiddetliydi ki. Yüksekova’daki tabura ulaşmadan yolda köylülerden yaşlı olanı ölmüştü. Tabura gelince Uzman Çavuş’un biri telaşla koşarak yanımıza geldi. Binbaşıya ‘Komutanım köylülerden biri öldü’ dedi. Binbaşı Uzman Çavuş’a, ‘Peki diğer iki köylü onun geberdiğini gördü mü?’ dedi. Uzman Çavuş gördüğünü söyleyince, Binbaşı tereddütsüz bir yüz ifadesiyle, ‘Diğer ikisini de gebertin’ dedi. Askerler Binbaşının talimatıyla diğer iki köylüyü Yüksekova Tabur Komutanlığı atış poligonunun olduğu bir yere götürüp, ellerine kazma kürek vererek kendileri için mezar kazdırdı. Binbaşının talimatıyla kurşuna dizilen köylüler kendi kazdıkları mezara gömüldü.”

    “TÜRKİYE AİHM’DE OY BİRLİĞİYLE MAHKUM EDİLDİ”

    Yüksekova Komanda Taburunda görevli bir askerin de terhis olduktan sonra, Abdülkerim Yurtseven’in dövülerek, Mikdat Özeken ve Münir Sarıtaş’ın ise Binbaşı Yurdakul’un talimatıyla itirafçı Kahraman Bilgiç ve Yüzbaşı Nihat Yiğiter tarafından kurşuna dizilerek öldürüldüğünü açıkladığını söyleyen Sonbahar, 12 Kasım 1999 tarihinde açılan davanın delil yetersizliği nedeniyle beraat ile sonuçlandığını kaydetti. AİHM’e taşınan davada Türkiye’nin oy birliğiyle mahkum edildiğini ve tazminat ödemeyi kabul ettiğini belirten Sonbahar, “Abdülkerim Yurtseven, Mikdat Özeken ve Münür Sarıtaş’ın akıbeti açıklanmadan, failleri ve sorumluları yeniden yargılanarak cezalandırılmadan bu dava bizim için kapanmayacak.” dedi. (HABER MERKEZİ)