Etiket: gübre

  • Pertek’te bir ekolojik tarım hikayesi: Sürdürebilir miyiz bilmiyoruz-VİDEO

    Pertek’te bir ekolojik tarım hikayesi: Sürdürebilir miyiz bilmiyoruz-VİDEO

    PİRHA- Dersim’de son yıllarda köye dönüşlerle ilgi odağı olan ekolojik tarım, yüksek maliyetler ve düşük verim nedeniyle, deneyenlerin çoğu için hüsranla sonuçlanıyor. PİRHA’ya konuşan Pertekli çiftçi, “yerli tohumlarla zararlı gübre kullanmadan üretim yapıyoruz ama destek yok, nereye kadar dayanabiliriz, bilmiyorum” diyor.

    Dersim’de son yıllarda doğal-ekolojik tarıma ilgi giderek artıyor. Memlekete geri dönenlerin de en gözde ilgi alanını oluşturuyor. Fakat gelip deneyenlerin çoğu ya yarıda bırakıyor ya da hobi temelinde küçük uğraşlarla sınırlıyor bu alanı. Çünkü ekolojik tarımın maliyetleri yüksek ve verimi düşük. Bu nedenle bireysel düzeyde başlayıp sürdürenlerin sayısı çok az. Ancak belediyelerin, kooperatiflerin ve sivil girişimlerin çabaları daha uzun soluklu olabiliyor.

    YERLİ TOHUMLAR YOK OLUYOR

    Ekolojik tarım alanındaki en ciddi sorun yerli atalık tohumların temininde yaşanıyor. Dersim’de 93-94 sürecindeki zorunlu göçlerle neredeyse biten tarımsal faaliyetlerin bir sonucu olarak yerli tohumlar yok olmaya yüz tuttu. Son yıllarda tekrar canlanan tarımsal faaliyetler ise sağdan soldan temin edilen kaynağı ve toprakla uyumu belirsiz hibrit tohumlara dayanıyor. Az sayıdaki üreticide kalan yerli tohumlar da günden güne yok oluyor çünkü verimi düşük olduğu, desteklenmediği ve fiyat rekabeti yapamadığı için üreticiler daha fazla gelir elde edebilmek için hem verimi daha yüksek olan hem de daha hızlı yetişen modern hibrit tohumları tercih ediyorlar.

    Bir örnek vermek gerekirse, Ovacık’ın yerli çalı fasulyesi tohumu yetişmek için en az 4 aya ve 11-12 kere sulanmaya ihtiyaç duyup bire 8-10 ürün verirken, Konya’dan getirtilen modern çalı fasulyesi tohumu hem 3 ayda yetişiyor hem yaklaşık 7 defa sulanıyor hem de çok daha fazla ürün veriyor. Oysa yerli çalı fasulyesi protein ve besin değerleri açısından daha zengin, yemeği daha sağlıklı ve daha lezzetli ama kooperatifler ve pazar her iki ürünü aynı fiyata satın aldığı için yerli ekolojik üretim yapan çiftçi zarara uğruyor. Ovacık’ta yerli çalı tohumu ile üretim yapan çiftçilerin çoğu, tüm bu sebeplerden dolayı pazar ile rekabet edemedikleri için Konya tohumuna geçtiler ve yerli tohum neredeyse yok oldu.

    EKOLOJİK TARIM AZ SAYIDA ÜRETİCİNİN ISRARINA DAYANIYOR

    Sadece az sayıdaki üretici ve girişim yerli tohumları çoğaltmakta ve bununla üretim yapmakta ısrar ediyor. Bunlardan biri de ekolojik tarım alanında 7 yıldır faaliyet yürüten Anka Dersim girişimi. Girişim, geleneksel üretim kültürünü modern tarıma entegre ederek özellikle yerli atalık buğday tohumlarını çoğaltıp çiftçilere dağıtarak, fenni gübre kullanılmamış tarlalarda ekolojik üretim yapılmasını teşvik ediyor. Pertek Dere nahiyesi Çem (Çay) köyünde, restore edilmiş asırlık bir de su değirmeni var girişimin.

    Biz de PİRHA olarak Anka Dersim üreticilerinden çiftçi Bilal Üzgün’ü buğday hasadı sonrası ziyaret ettik, yaşadığı sorunları dinledik.

    “BİÇERDÖVER BULMAKTA SIKINTI ÇEKİYORUZ”

    Daha önce İl sağlık müdürlüğünden memur olarak çalışan ve şu anda Pertek’in Beydamı (Balişer) köyünde yaşayan Üzgün, “Birkaç yıldan beri doğal, ekolojik tarımla uğraşıyorum. İmkanlarımız kısıtlı olduğu için zor şartlarda üretim yapabiliyoruz. Buğday ektiğim zaman, yıllarca kullanılmayan, kimyasal gübrenin, ilacın girmediği tarlaları kullanıyorum. Dere nahiyesinin köylerinde, rakım olarak da yüksek Kayabağ (Ağzunik) köyü var. Orada otuz kırk yıldan beri sürülmeyen tarlaları sürdük, taşını ayıkladık. Burayla ikisi arasındaki mesafe 15-16 kilometre. Mesafe uzak olunca gidiş gelişte, ekipman götürmekte zorlanıyoruz” diyor.

    Biçerdöverin gelip geçmediğini, ekili alan az olduğu zaman kendisini kurtarmıyor diye biçmeye gelmediğini ama fazla ektikleri zaman da bunun maddi yükünün altından kalkamayacaklarını ifade eden Üzgün, “Israrlarımıza rağmen biçerdöver yine de gelmeyince sonunda iki kat maliyetine biçtirebildik. Burada biçerdöver dönümünü iki yüz elli liraya biçti, orada dört yüz liraya biçti. Aradaki bu uçurumla bir şey kazanamazsın. Özellikle de biçerdöver konusunda çok sıkıntı çektik. Bu yıl mesela Pertek ve Dersim belediyesi ve İl Tarım Müdürlüğü’nden bu konuda yardımcı olmalarını istedik ama pek karşılık bulamadık. En azından onlar kurumdur. Kurum olarak yoldan geçen bir biçerdöverciyi yönlendirebilirlerdi ama yapmadılar. Geçen sene ve önceki sene tarla sürdüğüm zaman çevre köydekiler ‘haberimiz olsa biz de ekerdik’ Yani sen biçerdöver getireceksin. Biz de ondan faydalanırız. Yani makina gitmeyince insanlar da ekmiyor” dedi.

    “İNSANLAR KÖYÜNE DÖNSÜN, EKSİN, BİÇSİN”

    Kendilerinin yeterli arazileri olmadığını, başkalarının tarlalarını ektiğini ama bunlara kira ücreti ödemediğini, insanların sırf tarlalarının yerleri belli olsun diye arazilerini kendisine bedelsiz verdiğini söyleyen Üzgün, “Yarın öbür gün ‘sen çok para kazandın’ deyip tarlaları geri alabilirler. Araziler bana ait olmadığı için herhangi bir destekleme de almıyorum. Yeterli teşvik yok. Oysa üreticilerin bizzat desteklenmesi lazım. Mesela mazot desteği verebilirlerdi. Sonuçta burada da üretimin devam edebilmesi ve insanların ekmeleri için önayak olabilirlerdi. İnsanlar köyüne dönsün, eksin, biçsin. Beraber hareket etsin” dedi.

    “YERLİ ATALIK BUĞDAY TOHUMLARINI BULUP ÇOĞALTIYORUZ”

    Bu işe karar verdikleri zaman ilk önce yerli atalık tohumlar ile başladıklarını belirten Üzgün, atalık tohumlarla ilgili şu bilgileri verdi.

    “Bizim burada ekilen aşure dediğimiz bir buğday türü vardı. Diğer buğday türlerine göre az ürün veriyor ama kalite olarak çok güzel. Bir de ‘bare’ dediğimiz baharda ekilen yazlık yerli tohumlar vardı. Bu tohumları 30-40 yıl ambarında saklayan insanlar vardı. Bunları buldum, aldım, selektöre verdim. Birinci yıl ektim, sırf tohum tazelensin diye. Biçme zamanı gittiğimde biçerdöverci ‘Abi bunu niye biçiyorsun, zaten bunda bir şey yok’ dedi. Ben sadece tohumu yenilensin, tazelensin diye biçiyorum. Yoksa verdiğim emeği, yaptığım masrafı karşıladığından değil. Bu şekilde tohumları bulup, çoğaltıp üretim yapıyoruz ama pazarını bulamayınca bunu sürdürebilme şansımız yok.

    Bu yıl iki yüz dönüm civarında aşure ve bare buğdayı ektim. 85 dönümden 5 ton ürün çıktı. Dönümüne 25 kilo atmıştım. Gübre ya da herhangi bir ilaç kullanmadık. Ne ektikse ve tanrı bize ne verdiyse onu kabul ediyoruz”

    “BU İŞİ BUNDAN SONRA YÜRÜTEBİLİR MİYİM BİLMİYORUM”

    Eskiden buğdayın yanısıra nohut da ektiklerini ama yüksek rakımlı yerlerde domuzdan dolayı şu an nohut ekmediklerini, çünkü tarlayı domuzdan koruyamayacaklarını ifade eden Üzgün, “Biçimi biraz geciktiği zaman domuzlar zarar veriyor. Tarlanın içine giriyor, yatırıyor, yiyor, kırıyor, dağıtıyor. Birkaç tarlayı bu şekilde tahrip ettiler. Onlarla da ayrı bir mücadele etmek gerekiyor, onu da yapamayız. Mesafe uzun olduğu için her gün gidip gelmekte zorlanırız” diyor.

    Yaptıkları ekolojik üretimi sürdürme konusunda ise Üzgün, şunları not düştü.

    “Bu işi bundan sonra yürütebilir miyim bilemiyorum. Bu yıl ki ürünümü satarsam seneye tekrar ekmeyi düşünürüm, yoksa yapamam. Pazarlarken zorlanıyoruz. Maliyetler yüksek olduğu için ucuza satamıyoruz ama insanların da alım gücü yok. Bu tür zorluklarımız var.

    Bu işler uzaktan bakıldığı kadar kolay bir şey değil. Bunları üretirken etraftakiler her türlü şeyi de söylediler. Senin kafan çalışmıyor. Sen aptalsın. Niye gübre atmıyorsun. Niye ilaç atmıyorsun. Gübre atarsan şu kadar kazanırsın, gibi. Biz ise inatla sürdürmeye çalışıyoruz ama bilmiyorum ne kadarını başarabiliriz. Sizlerden beklediğimiz de pazarlama konusunda yardımcı olmanız”

    “DEVLET HİÇ YARDIMCI OLMUYOR”

    Buğdayları ekip biçmek için oğlunun çok çaba harcadığını, organik üretim yaptığını ve kendilerinin de ilerlemiş yaşlarına rağmen yardımcı olmaya çalıştıklarını belirten Bilal Üzgün’ün 83 yaşındaki annesi Kumru Üzgün, “Yaşımıza göre çabamızı gösteriyoruz. Torbaları dolduruyoruz yağmura kalmasın diye. Tozunu elekten geçiriyorum temiz olsun, satışa temiz çıksın diye. Oğlum buğdaya gübre atmıyor. Yörede gübresiz tarla olmuyor ama o yine de gübre atmıyor. Organik satarım diye, devlet de hiç yardımcı olmuyor. Köylüler de ta buradan gidip Elâzığ’da saman alıyorlar. Burada, kapının önünde doldurup almıyorlar. Ben de oğlana üzülüyorum. Çok emek veriyor” dedi.

    Tarımla uğraşmanın iyi bir şey olduğunu ama herkesin bunu yapamayacağını ifade eden anne Üzgün, “Oğlumun yaptıklarını da tarımcılar hiçe sayıyor. Mesela biçerciler geldi mi ilçe tarımın da ilgilenmesi lazım. Birinin ilgilemesi lazım ki yörede temiz biçsinler. Halk bu kadar emeği boşa vermesin. Çünkü bu işe çok emek veriliyor, çok masraf yapılıyor. Biliyorsunuz zam almış başını gidiyor” dedi.

    “GÜCÜMÜZÜN YETTİĞİ KADAR”

    Baba Turabi Üzgün ise şunları söyledi.

    “Burası bizim köyümüz, bahçemiz, ağaçlarımız. Evimiz burada, karınca gibi kımıldayıp duruyoruz. Gölgeleri kovalıyoruz. Hafif iş olunca yapıyoruz. Bu buğday hiç gübre yememiş. 30-40 senedir ekilmeyen tarlaları ekiyoruz organik olarak. Vatandaşa, isteyene veriyoruz. Bunun ismi aşuredir. Ekmeklik buğday. Kırda bayırda yetişen buğdaydır. Buğday geldi buraya döküldü. Yağmur yağacak diye korkumuzdan hanımla beraber bu torbaları doldurmaya başladık gücümüzün yettiği kadar. Hepsini bir günde bitirecek halimiz yok. Yavaş yavaş çalışıyoruz. Çocuklara yardımcı oluyoruz”

    Eyüp HANOĞLU-Cihan BERK/DERSİM

  • Sarıbal: Bugün Dünya Çiftçiler Günü, çiftçi mutlu değilse kimse mutlu olamaz!

    Sarıbal: Bugün Dünya Çiftçiler Günü, çiftçi mutlu değilse kimse mutlu olamaz!

    PİRHA – Milletvekili Orhan Sarıbal 14 Mayıs Dünya Çiftçiler Günü sebebiyle açıklama yaparak Her yıl tarımdan kopan çiftçi sayısı arttığına işaret etti.

     

    CHP Bursa Milletvekili ve PM Üyesi Orhan Sarıbal, 14 Mayıs Dünya Çiftçiler Günü dolayısıyla açıklama yaparak “Çiftçimiz mutsuz, umutsuz. İnsan yaşamı için vazgeçilmez bir hak olan gıda hakkının temelinde çiftçinin emeği yer alıyor. Eğer çiftçi mutsuz ise toplum da mutsuz olur” dedi.

    “TARIMDAN KOPAN ÇİFTÇİ SAYISI ARTIYOR”

    CHP Tarım, Orman ve Köy İşleri Komisyonu Üyesi Orhan Sarıbal, yaptığı açıklamada tarımsal üretimin ‘sanayileşme hamlesi’ne kurban edildiğini belirterek şu açıklamayı yaptı:

    “Devlet desteğini çekti. Özellikle 1980 Darbesi sonrası yürürlüğe konulan 24 Şubat Kararları sonrası iyice kaderine terk edildi. Tarımda Devlet desteğini sağlayan kurumların büyük bölümü ya satıldı, ya işlevsizleştirildi. Son 20 yıllık AKP ve Saray Rejimi ile de kalan bütün kurumlar bitirildi. Devletin tarıma olan desteği tamamen bitti ve ülke tarımı kaderine terk edildi.

    Yaşadığımız pandemi ve Rusya-Ukrayna savaşı bize tarımın stratejik bir alan olduğunu ve tarımın sahipsiz bırakılmasının ne kadar yanlış bir politika olduğunu kez daha gösterdi. Pandemi sürecinde gelişmiş ülkeler başta olmak üzere bütün dünya ülkeleri çiftçisinin daha fazla üretim yapması için yeni kaynaklar aktarırken, Rusya-Ukrayna savaşı sonrası dünyada kıtlık riskinin oluştuğu konuşulmaya başlandı.

    Ancak bu iki olumsuz gelişme bile mevcut siyasal iktidarın gereken adımları atmasını, çiftçinin yaşadığı sorunları hafifletmesini sağlamadı.

    Her yıl tarımdan kopan çiftçi sayısı artıyor. AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılında Çiftçi Kayıt Sistemine kayıtlı 2 milyon 567 bin çiftçimiz vardı. Bugün bu sayı 2 milyon 100 seviyesine geriledi. Aynı dönemde 35 milyon dönüm tarım arazisi üretimden çıktı. Üretimde kalan çiftçi ise her yıl biraz daha fakirleşti. Tarımsal girdi maliyetleri altında ezildi. Aldığı borcu ödeyemediği için icralık oldu. Bugün ülkemiz çiftçisi belki de dünyanın en borçlu çiftçisi. 2 milyon 100 bin civarındaki çiftçimizin sadece bankalara olan borcu 185 milyar lirayı geçmiş durumda.

    Mazot, gübre, ilaç, tohum, su, elektrik, yem gibi tarım girdilerinde sadece bu yıl 3-4 kat artış oldu. Çiftçi tarlasına gübre, ilaç atamadı. Kaliteli tohum kullanamadı. Yeterli miktarda sulayamadı. Beslediği hayvanına yem almadı. Alan da her gün zarar etti. Girdiler bu kadar artarken çiftçinin ürünü para etmedi. Oysa çiftçimiz bugün 84 milyon insanımız ile birlikte 5 milyonu aşkın sığınmacı, mülteci ve yabancı ile 35-40 milyon turisti besliyor.

    Bugüne kadar ‘Paramız var ki ithalat yapıyoruz’ anlayışı ile yol alan AKP, artık hem parası yok hem de parası olsa bile dışarıdan ithalat yapamayacak duruma düştü.

    Eğer çiftçinin sorunlarını çözemezsek bugün artan enflasyon ile birlikte baş gösteren gıda krizi daha da derinleşir. Çiftçiyi küstürür ve üretimden uzaklaştırmaya devam edersek, Hindistan’dan bile buğday alamaz hale geliriz.

    Çiftçimizi üretimde tutamazsak gıda egemenliğimizi ve gıda güvenliğimizi kaybederiz. Çiftçimiz tarlasını terk ederse ucuz gıdaya ulaşmamız hayal olur. Ucuz gıdaya ulaşamazsak toplum yeterli ve dengeli beslenemez.

    Özetle, çiftçimizi mutlu edemezsek toplum olarak mutlu olamayız.

    Bütün olumsuz koşullara rağmen gecesini gündüzüne katarak çalışan, üretimde kalmaya devam eden bütün çiftçilerimizi saygıyla selamlıyor, 14 Mayıs Dünya Çiftçiler Günü’nü kutluyorum!”

    PİRHA/ANKARA

  • ‘Fabrikadan çok cami var; bıraksınlar artık din tüccarlığını, Diyanetle milleti sömürüyorlar’-VİDEO

    ‘Fabrikadan çok cami var; bıraksınlar artık din tüccarlığını, Diyanetle milleti sömürüyorlar’-VİDEO

    PİRHA – Seyyar satıcılık yapan 71 yaşındaki Zehra Canan, mevcut ekonomik krize dair “Dışa bağımlılıktan kurtulup içte üretim sağlanmalı” vurgusu yaptı. Mevcut hükümetin “din siyaseti” yaptığını söyleyen Canan, “Cemevlerine ticarethane diyorlar. Asıl ticarethane günümüz camileri. Sorarım, o Diyanet, halkı sömürmekten başka ne işe yarar?” sözleriyle tepkisini dile getirdi.

    Sivas’ın Kangal ilçesine bağlı Bahçeliyurt Köyünde dünyaya gelen Zehra Canan, ilkokul 3. sınıfa kadar eğitimini tamamlayabilmiş. Babasının Hakk’a yürümesinin ardından aile, 1969 yılında Ankara’ya gelmiş. Elli seneden beri de Ankara’da yaşadıklarını anlatan Zehra Canan, PİRHA’ya konuştu.

    20 yıla yakın süredir seyyar satıcılık yapan 71 yaşındaki Canan’ın ilk sözleri mevcut ekonomik krizin halk nezdinde derin hissedildiği yönünde oldu. Canan, şu an geçimini yaptığı örgüleri Ankara Kızılay Metrosunda satarak sağlıyor. Geçmişte esnaflık yaptığını belirten Zehra Canan, iş hayatını şöyle özetliyor:

    “Daha evvelden esnaflık yapıyordum. 1990 yılından 2003 yılına kadar bakkal işlettim. İşlerim iyi gitmedi. Büyük marketler çıktı ve ondan sonra kapatmak zorunda kaldım. Ardından orada burada çalışmaya başladık. Ama tabi sonrasında yüklü vergi cezaları geldi, 20 milyar kadar aldılar. Ardından ben de işportaya çıktım. O borcumu da kredi çekerek kapattım.
    Mamak’ta yaşıyorum ve her gün otobüsle Kızılay’a gelip tezgah açıyorum. Mesela bir günde yaptığım bir el işi lif ya da patiği 20-25 liraya satıyorum ama artık bu dahi insanlara pahalı geliyor. Haricinde yazma ve çorap da satıyorum ama bunlar bile zor satılıyor. Önceden aldığımız malzemeler ucuzdu. Şimdi ipler 15-20 liraya çıktı ama alıcıya bunu anlatamıyorum. Geçen yıl 3,5 liraya ip alıyorduk Bu sene 20 liraya fırladı ve bir de bunun emeği var. Piyasa 10 kat arttı. Oturduğum ev dahi kredi ile alınmış durumda ve halen borçlarını ödüyoruz. Bu yaşıma geldim halen borç ödüyorum. Emekliliğim dahi yok.”

    “70’Lİ YILLARDA ET VE SÜT ALABİLİYORDUK ÇÜNKÜ SERBEST PİYASA YOKTU” 

    Zehra Canan, ekonomik gidişata dair de yorumlarını paylaştı. Tarımsal üretimin önemine vurgu yapan Canan şunları söyledi:

    “Geçen gün gazetede okudum; 150 ülkeden mal alıyormuşuz. Şimdi bu ülke nasıl kalkınsın? Bütün ürünler dolar üzerinden geliyor. Neden? Çünkü bu Turgut Özal, Tansu Çiller dönemindeki özelleştirmeler sebebiyle oldu. Yani dışa bağımlılık sebebiyle oldu. Amerika’nın koyduğu bu ekonomi anlayışı nedeniyle böyle oldu. Gidişat böyle olursa da hiçbir şey düzelmez. Kendi ülkenin tarımını, hayvancılığı yok edersen olacağı budur. Neden dış pazara bağımlısın? Düze çıkmak için iç pazara dönmek lazım. Mazotu, tohumları ucuz verip, köylüye destek sunup tarımı geliştirmek lazım. Bir de şu gümrük vergilerine çok kızıyorum. Vergileri sıfıra çekiyor ki malı oradan kolay soksun. Neden bu durumu sıfıra çekiyorsun? Benden vergi almayı biliyorsun peki onlardan neden almıyorsun? Patatesten, soğandan, ekmekten dahi benden vergi alıyorsun peki gümrükten neden vergi almıyorsun?
    Türkiye’de ekonominin iyi olduğu bir döneme hiç rastlamadım. Ancak 1970’li yılların başında hayat ucuzdu. Et ve süt alabiliyorduk. Neden biliyor musunuz? Çünkü serbest piyasa yoktu. Marketler bugünkü gibi yoktu, sadece kasaplar vardı ama ucuzdu. Ecevit geldi ve ondan sonra 1980’lere doğru bunlar Amerika’ya bağlandı. Habire zam ve ardından özelleştirmeler başladı. 1980 yılına kadar özelleştirme yoktu. Kenan Evren’e darbe yaptırıp, -tabii o da Amerika’nın adamı- ülke ekonomisini ele geçirmeyi amaçladı. Muradına da erdi ve ülkenin pazarını ele geçirdiler.”

    “GAZ ÇIKARDIKLARINI SÖYLÜYORLARDI, YALAN!”

    Zehra Canan, iktidar yanlılarının “ülkede ekonomik kriz yok” söylemlerini de sert eleştirdi. Emperyalist güçlerle olan bağın koparılması gerektiğini söyleyen Canan şöyle devam etti:

    “Ülke içerisindeki bu oligarklar, iş insanları, sermayedarlar, kendi partililerini işe aldılar ya onlar, nemalananlar, ülkede ekonomik krizin olmadığını söylüyor. Bir şey de bilmiyorlar, cahiller. Pastadan pay alıp paylaşıyorlar. Bankaları boşalttılar. Soruyorum nereye gitti bu paralar? Bir de diyorlar ki ‘2023’te Lozan Antlaşması bitecek ve tarım, ekonomi, petrol, doğalgaz, madenler çıkacak’. Hadi canım sende. Madenleri sana Amerika verecek mi sanıyorsun? ‘Gaz çıkardık’ diyorlardı yalan. Yerinde yeller esiyor. Neymiş bu Amerika, böylesine taptılar anlayamıyorum. Düze çıkmak için bu emperyalist güçlerle işbirliğini kesmek lazım. Biz bağımsız Türkiye’yiz ne işimiz var onlarla?”

    “BİZLERİ ZATEN BU DURUMA GETİREN O SAĞ PARTİLER DEĞİL Mİ?”

    Altı siyasi partinin kurmuş olduğu Millet İttifakını da eleştiren Zehra Canan, mevcut birleşmenin halkta karşılık bulmayacağını ifade etti. Önceliğin doğru ekonomi politikası olması gerektiğini vurgulayan Canan, sözlerini şöyle sürdürdü:

    “‘Parlamenter sisteme geçelim’ diyorlar başka da bir şeyden bahsetmiyorlar. Ekonomiden falan da bahsettikleri yok. Ama şöyle de bir şey var; bunların bir kısmı sağ kesimden gelme ve benim onlardan hiçbir ümidim yok. Sağdan gelen hangi parti ülkeye bir umut olmuş? Bizleri zaten bu duruma getiren o sağ partiler değil mi?
    Ekonomi anlayışıma uyan hiçbir siyasi parti göremiyorum. Sosyal devlet anlayışı olan bir partinin yönetime gelmesi lazım. Mevcut sosyalist partiler birleşirlerse bir kazanım olacaktır. Umut Sosyalizmde. Öncelikle ekonomiyi düzeltmek için bu özelleştirmeleri kaldırmak lazım. Bugün Türkiye’deki bütün illerin elektrik dağıtımını özel şirketler yapıyor. Bunları devletin yapması gerekiyor, şahıslara verirsen olacağı budur.”

    “ASIL TİCARETHANE CAMİLER”  

    Zehra Canan, elektrik kullanımındaki fahiş oranda artışların ardından cemevlerine gönderilen faturalara da değindi. Cemevlerine ‘ticarethane’ statüsü verilmesini eleştiren Canan, “Asıl ticarethane günümüz camileri” dedi. Canan sözlerini şöyle sürdürdü:

    “Niye her cuma ‘camiye yardım’ diye para topluyorlar? Türkiye’de bugün fabrikadan çok cami var. Toplanan bu paralar peki nereye gidiyor? Bu nedenle asıl ticarethane camiler. Özellikle cemaatlerde muazzam paralar var peki bu paraları nereden topluyorlar? Ayrıca bu Diyanet ne işe yarıyor? Hiçbir işe yaramıyor, ne bir üretimi var ne de bir eğitim sağlıyor. Oraya verdikleri paraları hastanelere aktarsınlar. Diyanetle milleti resmen sömürüyorlar. Yani Diyanet onların merkezi. Ben, Diyanet’i hiçbir şeyden saymıyorum; tamamen sömürücü. Onlar din tüccarları.
    Sosyalizm gelecek ve Diyanet’e bu kadar aktarılan paranın önü kesilecek. Ardından ülke iyi bir düzeye çıkacak. Bu cemaatler, tarikatlar hepsi kapatılsın. Artık bunlar Türkiye’yi yedi bitirdi. Bunlar ülkeyi ayrıca birbirine düşürüyor. Alevi’yi, Sünni’yi ayırarak ülkede adeta ırkçılık yapıyorlar. Dünyadaki en büyük sömürü düzeni dindir. Bizler zaten eziliyoruz, her gün şiddet görüyoruz. Sokakta yürümeye dahi korkuyoruz. Özgürlük istiyoruz. Öyle bir düzene geldik ki şimdi insanların adımlarını dahi kameralarla takip ediyorlar. Şimdi bu durumdan kurtulmak için mevcut siyasi partilere bakıyorum. Örneğin Millet İttifakındaki Davutoğlu, Babacan, Akşener, bunlar ülkücü. Açıkçası bu nedenle ümidim yok. Temel Karamollaoğlu da dinci. Şimdi bunlardan ne hayır gelir? Bunlara oy verip vermeme konusunda çok düşünüyorum ama TKP’nin fikirlerini beğeniyorum. Mevcut düzen partileri sermayeye çalışıyorlar. CHP de solcu ise ‘solcuyum’ desin. Neden gidip o sağ partilerle ittifak kuruyorsun? Erkan Baş var, Kemal okuyan var, Mehmet Maçoğlu var. Örneğin Maçoğlu Cumhurbaşkanı seçilebilir. Tam Sosyalist adam. Sosyalizmden insana zarar gelmez. Sağ partiler insanın gözünü yiyorlar.”

    “BUNLARLA ÜLKE DÜZELMEZ”

    Zehra Canan, son olarak toplumun artık sağlıklı beslenemez hale geldiğine işaret ederek, “Mevcut devlet anlayışı her pisliğe bulaştı. Bunların içerisinde mafya var, uyuşturucu var. Ayıp. Bankaları boşalttınız, her yeri kapatıp özelleştirmeyi hayata geçirdiğiniz. Ve halen diyorlar ki ‘ekonomi güzel’. Utan utan, tüm dünyadan mal alıyorsun. Bir kilo domatesin kilosu 40 lira olmuş. İnanın Kurban Bayramı’ndan beri evimize et alamıyoruz. Menderes bile özelleştirme yapmamıştı. O Özal var ya Turgut Özal, Çiller ile birlikte getirip liberal ekonomiyi ülkeye soktu. Özal 24 Ocak kararlarında şunu söylemişti: ‘Tarım dediğiniz ne ki gelsinler şehirde çalışsınlar, istihdam yaratsınlar’ ve köylüye hizmeti rafa kaldırdı. Bunlarla ülke düzelmez. Tabi bir de başka sorunlar var. Benim gözümde Kürt, Türk, Alevi, Sünni aynı. Ayırt etmem. Hepsine aynı gözle bakmak lazım. Artık Kürtlerin haklarını da ver. Keşke ben de Kürtçe bilsem, ne var bunda. Ama maalesef Türkçe’den başka bir şey bilmiyorum.”

    Eren GÜVEN/ANKARA