PİRHA-15 Mart 1995 günü İstanbul Ümraniye’de yapılan katliamın yeniden görülen davasında avukatlar, kovuşturmanın genişletilmesi talebinde bulundu. Bir sonraki duruşma 19 Eylül’e ertelendi. Aileler ve avukatlar, katliamın yıl dönümü olan 15 Mart’ta İHD İstanbul Şubesi’nde açıklama yapacak.
12 Mart 1995 tarihinde İstanbul Gazi Mahallesi’nde yaşanan katliam Ümraniye 1 Mayıs Mahallesi’nde protesto edilirken, 15 Mart 1995 günü polis tarafından açılan ateş sonucunda 5 kişi ölmüş 14 kişi yaralanmıştı. Olaya ilişkin açılan dava 23 yıl aradan sonra yeniden görülüyor.
DAVA 19 EYLÜL 2022 GÜNÜNE ERTELENDİ
İstanbul Anadolu 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nde bugün görülen duruşmaya ilişkin PİRHA‘ya açıklamalarda bulunan Avukat Gülizar Tuncer, “Polisler gelmiyor zaten. Bir kısmı ölmüş. Bir kısmı İstanbul dışında. Zaten uzun süredir talimatla ifadeleri alınıyordu. Olayı takip eden avukatlar, müdahiller, aileler, yaralılar katıldı. Bu celsede tevsii tahkikat talebinde (kovuşturmanın genişletilmesi) bulunduk. Dava da 19 Eylül 2022 tarihine ertelendi” diye konuştu.
Katliamda yakınlarını kaybeden aileler, dava avukatları ile birlikte Ümraniye Katliamı’nın yıl dönümü olan 15 Mart’ta İnsan Hakları Derneği (İHD) İstanbul Şubesi’nde saat 13.00’te basın açıklaması yapacak.
PİRHA- Avukat Gülizar Tuncer hapishanelerdeki tehlikeye ve yeni yargı paketine ilişkin PİRHA’ya konuştu. Hapishanelerde siyasi mahpusların kendi kaderlerine terk edildiğini belirten Tuncer, keyfiyetle hazırlanan yeni yargı paketine itiraz edilmesi çağrısında bulundu. Tuncer, “Siyasi mahpuslar ya isyan edecekler ya da korona salgınında ölecekler” dedi.
Tüm dünyada hızla yayılan koronavirüs salgınından dolayı binlerce insan yaşamanı yitirdi. Türkiye’de de hızla yayılan ve can kayıplarına sebep olan koronavirüs hapishaneleri de tehdit ediyor.
İnsan hakları savunucaları ve hukukçular mahpusların derhal serbest bırakılmasını talep ediyor. Türkiye genelindeki 355 cezaevinde 300 bin tutuklu ve hükümlü bulunuyor. Hapishanelerde koronavirüs salgını hapishane çalışanlarıyla birlikte toplam 450 bin kişiyi tehdit ediyor.
Salgının tehdit ettiği en riskli grupların başında hasta tutuklular geliyor. İnsan Hakları Derneği’nin (İHD) 2019 raporuna göre cezaevlerinde 458’i ağır olmak üzere 1334 hasta tutuklu var. Hak İnisiyatifi’ne göre cezaevinde anneleriyle kalan çocukların sayısı ise Kasım 2019 itibarıyla 780’e ulaştı.
Avukat Gülizar Tuncer hapishanelerdeki tehlikeye ve yargı paketine ilişkin PİRHA’ya konuştu.
Tuncer, Koronavirüs salgını ve hapishanede alınması gereken tedbirlere ilişkin, “Hepimiz biliyoruz ki Türkiye’de koronavirüs hızlı bir şekilde yayılmaktadır ve toplumun geneli açısından büyük bir tehlike söz konusuyken, özellikle hapishanelerdeki tutuklu ve hükümlüler açısından büyük bir risk oluşturmaktadır” dedi.
Mevcut durumda hapishanelerde koğuş ve hücre bazında kapasitelerinin çok üzerinde tutuklu ve hükümlü bulunduğunu belirten Tuncer, “Koğuşların ve ortak kullanım alanlarının havasız ve hijyenden yoksun olduğu; sıcak su, temizlik ürünleri ile diğer dezenfektanlara erişimin çok kısıtlı olması nedeniyle salgının hızlı yayılma ihtimali yüksek olduğu bilinmektedir. Beslenme ve barınma koşulları açısından son derece olumsuz koşullar içinde bulunan mahpusların bağışıklık sistemlerinin dayanıksız olduğu, özellikle uzun yıllar içerde kalanların daha riskli grupta olduğu da bir gerçek” diye konuştu.
“MAHPUSLAR KENDİ KADERLERİNE TERKEDİLİYOR”
Avukat Gülizar Tuncer sözlerini öyle sürdürdü:
“Bütün bunların yanında zaten normal koşullarda da aile hekimliği uygulamasıyla sağlık hizmetine erişim, teşhis ve tedavi olanaklarından yoksun bulunan mahpusların, revir imkanlarının yetersiz olduğu, acil durumlarda dahi ölüme terkedildiği bir hapishane gerçekliğinde, bu salgın hastalığa karşı devletin etkili önlemler alacağını düşünmek hiç gerçekçi bir yaklaşım değildir. Dolayısıyla normal şartlarda dahi rahatsızlanan mahpusların muayene edilmesi ve gerekli teşhisin konulması oldukça uzun bir sürece yayılmaktayken, yakında dışarıdaki vatandaşlara dahi yetmeyecek durumdaki hastanelerin personel ve yatak kapasitesinin mahpuslar için kullanılabileceğini düşünmek aşırı iyimserlik olacaktır.
Zaten bugüne kadarki süreçte de devlet tüm hapishanelerde açık ve kapalı görüş yasağı getirilmesi ile tutuklu ve hükümlülerin görüş, sohbet, spor ve diğer faaliyet haklarının gasp edilmesi dışında hiçbir girişimde bulunmamıştır ki bütün bunlar kabul edilebilir ve amaca uygun bir tedbirler değildir. Bugünkü haliyle 300 bine yakın mahpusun ve 150 bin çalışanın olduğu hapishanelerde infaz koruma memurları ve sağlık çalışanları aracılığıyla da hastalığın yayılma ihtimali yüksektir ve böylesi bir durumda mahpusların kendi kaderlerine terkedileceği açıktır.”
“BÜYÜK BİR KEYFİYETLE HAZIRLANAN YENİ YARGI PAKETİNE İTİRAZ EDİLMELİ”
Tuncer, yeni yargı paketinin keyfi insiyatifler kullanılarak hazılandığını ve ayrımcılık yapıldığını vurgulayarak, “Uzunca bir süredir hazırlığı yapılmakta olan bu paketin böylesi bir dönemde dahi büyük bir ayrımcılık ve keyfiyetle hazırlanıp kamuoyuna sunuluş biçimine itiraz etmek gerekiyor öncelikle. Bütün insanlığı tehdit eden bir salgın hastalık konusunda dahi ayrımcılık yapan toplumsal koşulları dikkate almayan bu paket, bu ülkede tüm erklerin başı konumundaki Erdoğan’ın muhalefeti, hukuk ve insan hakları örgütlerini dışarda tutarak, Çankaya köşkünde İçişleri ve Adalet bakanlarının katılımıyla ve kendi parti kurmaylarıyla birlikte yaptığı hazırlık sonucu ortaya çıkıyor ki biz zamanında ve etkili biçimde karşı koymazsak bunu uygulamaya koymaktan çekinmeyecektir. Sonuçta MHP’nin önerilerini dikkate alarak hazırlanan bu tasarı, CHP’nin de desteğini alarak biran önce yasallaşacak ve cezaevleri boşaltılırken devletin kendisi için “tehlikeli” gördüğü siyasi mahpuslar içeride ölüme terkedilecektir” ifadelerini kullandı.
Tuncer, siyasi mahkumların bu salgına mahkum edilerek öldürülmek istendiğini ifade ederek, şunları kaydetti:
“Yıllardır gözaltı süreçlerinden infaz aşamasına kadar ayrımcı bir mevzuat ve uygulamayla karşı karşıya bırakılan, haksız- hukuksuz yargılamalarla son derece ağır cezalara mahkum edilen siyasi mahpusları gözden çıkarmak bu devlet açısından hiç de zor olmayacaktır. Daha önceki dönemlerde de bütün kısmi af veya infaz indirimi düzenlemelerinden yararlandırılmayan siyasi mahpuslar, bugün yine sistemin intikamcı anlayışıyla karşı karşıya. Siyasi iktidar her zaman ayrımcı mevzuat ve uygulamalarıyla insanlık dışı koşullara mahkum ettiği siyasi mahpusları bu sefer de doğrudan bu salgın hastalığa mahkum ederek hapishanelerde öldürmek istiyor.”
“SAĞLIK RAPORU ALMAK ŞARTI KABUL EDİLEMEZ”
Avukat Gülizar Tuncer, “Yargı paketinde, başlangıçtan beri insan hakları örgütlerinin ve hukuk kurumlarının öncelikle serbest bırakılmasını önerdikleri ağır hasta mahpusların, yaşı ilerlemiş olanların, risk grubunda kronik hastalıkları bulunanların, 0-6 yaş grubundaki çocuklarıyla birlikte hapishanelerde yaşamak durumunda bırakılan annelerle ilgili bir düzenleme dahi olmaması da bu anlayışın sonucudur. Bunun dışında, infaz indiriminde siyasi mahpusların kesinlikle yer almayacağının belirtilmesi, denetimli serbestlik konusunda ise, 4 yıl süreyi evde kelepçeli biçimde geçirecek olma halini bile 60 yaş üstü olmak, örgüt lideri olmamak, kendine bakamaz durumda olmak ve sağlık raporu almak gibi şartlar dahilinde getirilmiş olması kabul edilemez bir durumdur.“
“SİYASİ MAHPUSLAR YA İSYAN EDECEKLER YA DA KORONA SALGININDA ÖLECEKLER”
Tuncer, muhalafet cephesinden herkesin bir sorumluluk üstlenerek bu duruma birlikte tepki vermeleri gerektiğini ifade ederek şunları dile getirdi:
“Bugünkü haliyle baktığımızda, cezaevi koşulları ve infaz rejimi anlamında en katı uygulamaların olduğu İran’da bile adli siyasi ayrımı yapılmaksızın 85 bin mahpusun serbest bırakıldığı 10 bin mahpusa da af çıkarılacağı bir dönemde, Türkiye’nin hala siyasi mahpusları kapsam dışı bırakacak bir hazırlık içinde oluşu düşündürücüdür. Bugün koronavirüsü nedeniyle Brezilya’da, İtalya’da, Ürdün’de ve dünyanın daha pek çok ülkesinde cezaevi isyanlarının ve kanlı firarların yaşandığını biliyoruz. Bizim ülkemizde de dışarıdan yapmamız gerekenleri zamanında yapamazsak, hapishanedeki siyasi mahpuslar ya kendileri isyan edecek ya da korona salgını yüzünden öleceklerdir.”
Avukat Gülizar Tuncer, “Bizim yani muhalefet cephesinde yer alanların kesin, net ve radikal çözümlerle yola çıkarak, “terör suçu” adı altında, siyasi mahpusların kapsam dışı bırakılmasına şiddetle karşı çıkmamız gerekiyor”çağrısında bulundu.
PİRHA- Av. Gülizar Tuncer, 19 Aralık operasyonu kapsamında 6 mahpusun yaşamını yitirdiği Ümraniye Hapishanesi’ndeki saldırıya ilişkin yargılanan askerlerin “kanıt bulunmadığı” iddiasıyla beraat ettirilmesine tepki gösterdi. Tuncer, delillerin karartıldığını belirterek, İstinaf Mahkemesi’ne gideceklerini kaydetti.
Haberin videosu
Hapishanelerdeki mahpuslar F tipi hücre sistemine ve tecrite karşı 20 Ekim 2000’de açlık grevi ve ölüm orucuna başlamıştı.
19 Aralık’ta, 20’den fazla hapishaneye yönelik başlatılan bu operasyon zincirinde 2 asker ve 30 mahpus yaşamını yitirmiş, yüzlerce mahpus da yaralanmıştı.
Devlet tarafından “Hayata Dönüş Operasyonu” adı verilen ve 6 mahpusun yaşamını yitirdiği Ümraniye Hapishanesi’ndeki saldırıya ilişkin 15 yıldır süren davanın karar duruşması 3 Aralık’ta İstanbul Anadolu 6. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görüldü. Ümraniye davasında yargılanan askerler “kanıt bulunmadığı” iddiasıyla beraat ettirildi.
“TALEPLERİMİZ REDDEİLDİ”
Ümraniye Davası avukatlarından Gülizar Tuncer, davaya ilişkin PİRHA’ya değerlendirmede bulundu.
Tuncer, yargı sürecinin hemen başlamadığını, 15 yıldır süren yargı boyunca da mahkemenin davayı aydınlatma gibi bir kaygısının olmadığını, kendilerinin taleplerinin reddedildiğini belirtti.
Tuncer sözlerini şöyle sürdürdü:
“Operasyon gerçekleştirildikten sonra bir olay tutanağı hazırlanmış, altında savcı ve başsavcının ismi var, fakat imzadan imtina etmişler. Biz savcı ve başsavcının getirilip dinlemesini istedik taleplerimiz reddedildi. Kamera kayıtlarının, pek çok balistik incelemenin tamamlanmış olduğunu öğrendik, telsiz kayıtlarını istedik, olayların yaşandığı bölümlerde keşif yapılmasını, mahkeme heyetiyle birlikte incelemek istedik fakat bütün taleplerimiz reddedildi.”
“DELİLLER KARARTILMAYA ÇALIŞILDI”
Tuncer, “Bilirkişi raporları var, olayları inceleyen adli tıp uzmanları, aynı Bayrampaşa ve diğer hapishane dosyalarında olduğu gibi koğuşlardan dışarıya tek bir atış yapılmadığını, bütün atışların dışarıdan içeriye doğru yapıldığını söyledi. Kapalı mekanda kullanılması yasak o kadar çok gaz bombası kullanılmış ki bunların yarattığı etkiler tek tek tespit edildi. Hapishaneye operasyon düzenleyenler tarafından delillerin karartılmaya çalışıldığı orataya konuldu” diye konuştu.
“NURETTİN KURT İSİMLİ ASKERİ MAHPUSLARIN ÖLDÜRDÜĞÜ İDDİA EDİLMİŞTİ”
Kurt’un ölümüyle ilgili 5. Ağır Ceza Mahkemesi’nde müvekkillerinin yargılandığını söyleyen Tuncer, “Hapishanede mahpuslara ait beş adet silahın bulunduğu iddia ediliyordu. Bunlarla ilgili yapılan balistik incelemelerde ölümlerle bağlantısının olmadığı tespit edildi. Nurettin Kurt’un yüksek kinetik enerjiye sahip olduğu anlaşılan G3 mermisiyle öldürüldüğü tespit edildi” dedi ve sözlerine şöyle devam etti:
“Otopsi ve balistik incelemeler dışında Ümraniye Hapishanesi Koruma Bölüğü Komutanı Uğur Pamukçu’nun, A ve E Blokları arasında mahpuslara ateş açılıyor, mahpuslar çapraz ateşe tabi tutuluyor ve A blokta bulunan askerlerin ateşi sonucu ölüyor.”
Tuncer, mevcut delillerin kendisi bile sanıkların mahkum edilmesi için yeterli nitelikte olmasına rağmen mahkemenin, askerleri müdaafa edecek hiçbir gerekçeye bile sığınmadan doğrudan beraat kararı verdiğini söyledi.
“MAHKEME TARAFLI DAVRANDI”
Devlet görevilerinin yargılandığı tüm davalarda olduğu gibi bu davada da olayın aydınlatılması için bir çabanın olmadığını belirten Tuncer, “Mahkeme hiçbir şekilde olayın aydınlatılmasına yönelik bir çaba içinde olmadı. Mahkemenin kararı başlangıçtan itibaren belliydi. İşkence, yargısız infaz, zorla kaçırma, kaybettirme dosyaları dahil olmak üzere, devlet görevlilerinin yargılandığı tüm davalarda olduğu gibi mahkeme taraflı davranarak onları koruyucu kollayıcı bir yaklaşımla hareket etti ve beraat kararıverdi” dedi.
“İSTİNAF MAHKEMESİ’NE GİDECEĞİZ”
Sanıklara beraat kararı verilmesinin ardından İstinaf Mahkemesi’ne gideceklerini ifade eden Tuncer, “Devletin sorumlu olduğunu ortaya koyan yargı kararları var. İdari Mahkeme’ye, ölen mahpusların yakınları ve yaralı mahpuslar dava açmıştı, olaylarda devletin kusurlu olduğuna karar verip tazminat ödenmesine karar verilmişti” diye konuştu. Tuncer, İdari Mahkeme’nin verdiği karar dışında AİHM’in de ( Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi) kendi yasalarının ihlal edildiğine karar vererek Türkiye’yi mahkum ettiğini hatırlattı.
Ümraniye dava dosyasında üstünde durulması gereken Yıldız Ercan isimli bir tanığın ifadesi olduğunu söyleyen Tuncer şunları söyledi:
“Yıldız Ercan isimli infaz koruma memuru bu katliamın gerçekleştiği günlerde Ümraniye Hapishanesi’ndeydi ve operasyon sonrasında bazı açıklamalarda bulundu. Olay günü hapishaneye çok sayIda asker ve polisin yığılı olduğunu ve daha önce görmediği ağır silahların dışarıdan içeriye getirildiğini gördüğünü açıklamıştı. Bu sadece Yıldız Ercan’ın anlatımı değil, Bayrampaşa Hapishanesi’ndeki operasyonu yürüten komutanlardan Zeki Bingöl’ün de benzer açıklamaları vardı. Askeriyenin envanterinde bulunmayan armut tipi bombalar var demişti. 19 Aralık operasyonlarında hiç bilmediğimiz el bombaları kimyasal silahlar kullanıldı, hem Zeki Bingöl’ün hem de Yıldız Ercan’ın anlatımları bunu doğruluyor.”
Operasyonlarda kimyasal silah kullanıldığına dikkat çeken Tuncer, “Yıldız Ercan, çatılarda mutfak tüpüne benzeyen ama mutfak tüpü olmayan parlak saydam bir silahtan söz ediyordu. Bunun kendisinde kimyasal silah olduğu izlenimi uyandırdığını söylüyordu. İnfaz koruma memuru olan Ercan, operasyon sonrasında kadınların sağlık muayeneleri sırasında da hazır bulunuyor ve görüntüler korkunç diyordu. Onlarla birlikte orada günler geçiriyor, kullanılan kimyasalların ya da ne olduğunu bilemediğimiz maddelerin sonuçlarını da doğrudan görmüş oluyordu.
“BU OPERASYON İNSANLARDA PSİKOLOJİK OLARAK DA OLUMSUZ ETKİ BIRAKTI”
Tuncer, “Bu operasyon insanlarda sadece fiziksel anlamda arazlara yol açmadı. Ruhen ve psikolojik olarak da insanlarda olumsuz etki bıraktı. Yıldız Ercan sonrasında dayanamayıp istifa ediyor, bu suça ortak olmayacağını, gördüğü bu korkunç manzaralar karışında daha fazla devlet görevlisi olarak kalamayacağını söyleyip görevinden ayılmıştı” ifadelerini kullandı.
PİRHA- Metris R Tipi Cezaevi’nde kalan ağır hasta mahpusların yaşadıkları hak ihlallerine ilişkin açıklama yapan İnsan Hakları Derneği (İHD) İstanbul Şubesi, rehabilitasyon amaçlı kurulan R tipi cezaevlerinin ağır hasta mahpuslar için işkence merkezine dönüştüğünü vurguladı.
Haberin Videosu
İnsan Hakları Derneği (İHD) İstanbul Şubesi Hapishane Komisyonu, Metris R Tipi Cezaevi’nde kalan ağır hasta mahpusların yaşadıkları hak ihlallerine ilişkin Taksim’de bulunan şube binalarında basın toplantısı düzenledi. Basın toplantısında bir an önce R Tipi Hapishanelerde yaşanan insanlık dışı uygulamalara ve işkenceye son verilmesi gerektiği vurgulandı.
“HASTA MAHPUSLAR İÇİN İŞKENCE MERKEZİNE DÖNÜŞMÜŞ”
Basın metnini okuyan Avukat Fırat Vural, Metris R Tipi Cezaeinde yaşanan insanlık dışı uygulamaları anlatmak için bir araya geldiklerini söyleyerek, “Bilindiği gibi Türkiye’de ağır hastalığı olan, fiziksel ve ruhsal engelli hükümlü ve tutuklu konumdaki mahpusların tedavilerinin sağlanması amacıyla, Elazığ, Samsun, Manisa, Adana, Metris ve Menemen’de rehabilitasyon merkezleri kurulmuştur. Ancak fiziki ve psikolojik açıdan ağır hasta konumdaki mahpusların tedavi edilmesi amacıyla açıldığı söylenen bu merkezler, bırakalım rehabilitasyon amaçlı tedavi yöntemlerinin gerçekleştirilmesini, hasta mahpuslar için eziyet ve işkence mekanlarına dönüşmüş durumdalar” dedi.
HASTA TUTUKLULARA İLGİLENİLMİYOR
Vural, Metris R Tipi Cezaevi’nde durumu ağır olan mahpusların aynı hücreye konularak birbirlerine bakmaya mecbur kılındığı, cezaevi personelinin her biri ayrı ve özel bir bakım gerektiren hasta mahpuslarla ilgilenmediğini, beslenmenin yetersiz, hijyen koşullarının olumsuz olduğunu söyledi. Vural, “Adli tıp sürecinde, başkaca hastanelere sevklerde sıkıntılar yaşandığı, acil durumlarda yaşamsal sorunlar yaşandığı bilinmektedir. Oysaki genel anlamda evrensel insan hakları ilkeleri, özel olarak da mahpus hakları ve hasta haklarıyla ilgili uluslararası sözleşmeler, mahpusların yaşam haklarına yönelik bu insanlık dışı uygulamaları, mahpusların kişiliğine ve temel haklarına yönelik saldırıları yasaklamıştır” diye konuştu.
“İNSAN HAKLARI ASKIYA ALINMIŞ DURUMDA”
Vural son olarak şunları söyledi:
“Boyundan aşağısı felçli olan Abdullah Turan, belden aşağısı felçli Serdal Yıldırım ve elleri bilekten ve dirsekten kesik konumda olup tüberküloz hastalığı nedeniyle aylardır kan kusan Ergin Aktaş’ın aynı hücrede birbirlerine bakmaya mahkum edildikleri koşullarda yaşadıkları işkenceler artık dayanılmaz boyutlara ulaşmıştır. Ayrıca belirtmek isteriz ki derneğimize yapılan başvurularla, aileler ve avukatları aracılığıyla durumlarından haberdar olduğumuz siyasi mahpuslar dışında elde edilen bilgilere göre bu merkezlerde kalan adli mahpuslar açısından da insan hakları askıya alınmış durumdadır. Hasta mahpusların tutulma koşullarında yapılan girişimlere rağmen bir iyileşme yaşanmadığı gibi, bu insani olmayan cezalandırma biçimi artık eziyete, işkenceye dönüşmüştür. Bu konuda gerekli duyarlılık ve girişimler gerçekleştirilmediği, bir önlem alınmadığı sürece de bu işkence uygulaması devam edecektir. Yetkilileri bu insanlık dışı uygulamalara son vermeye, kamuoyunu duyarlılığa davet ediyoruz. R Tipi Hapishanelerde yaşanan işkenceye son verilsin.”
“R TİPİ CEZAEVLERİNDE İNSANLIK SUÇU İŞLENİYOR”
Açıklamanın ardından söz alan avukat Gülizar Tuncer, Türkiye’de cezaevlerinin yaşanmaz konumda olduğunu belirterek hasta mahpuslar için durumun daha ağır olduğunu vurguladı. Tuncer, ağır hasta mahpusların tek başlarına hayatlarını idame ettiremedikleri için Rehabilitasyon (R) Tipi Cezaevlerine gönderildiğini hatırlatarak, “Devlet R Tipi Cezaevi’lerinde yaşananlara göz yumduğu için suç işliyor” dedi.
PİRHA- Yeniden yargılamalarla ilgili yapılan basın toplantısında kamuoyunda duyarlılık oluşturmak için bir kampanya başlatılacağı ve mahpuslara avukat desteği sağlanacağı belirtildi.
İnsan Hakları Derneği (İHD) İstanbul Şubesi, Devlet Güvenlik Mahkemeleri (DGM) ve Özel Yetkili Mahkemeler’de (ÖYM) yargılan ve ceza alanların infazının durdurulması taleplerine ilişkin yaşanan çifte standartlarla basın toplantısı gerçekleştirdi. Toplantının yapıldığı salona “Yeniden yargılanmalarda eşitlik istiyoruz” pankartı asıldı.
İlk sözü alan avukat Ercan Kanar, Türkiye’de yargının hiçbir zaman bağımsız, eşit ve tarafsız olmadığına dikkat çekerek 12 Eylül’de sol görüşçü insanların idam edilirken, sağ görüşlülerin 2-4 yıl gibi cezalar aldığını ve 1990’lar sürecinde de böyle olduğunu vurguladı. Şimdi de bir şeyin değişmediğini ifade eden Kanar, “Yargılamasında usulsüzlük olduğu için Abdullah Altun’un yeniden yargılamasına karar verilerek infazı durduruldu, serbest bırakıldı. Bunu emsal göstererek birçok radikal İslamcı örgütlere üye, Hizbullahçı insanlar serbest bırakıldı” dedi.
“ŞİMDİKİ DÖNEM ÖYM VE DGM’LERDEN KÖTÜ”
Yargının solcular ve Kürt muhalifler için engizisyon görevi gördüğünü dile getiren Kanar, “DGM yargılamaları 12 Eylül’den daha geriydi, ardından gelen ÖYM’ler DGM’lerden daha da kötüydü. Şimdiki dönem hepsinden kötü… Sorgular tamamlanmadan cezalar verildiği bir dönem yaşıyoruz. Avrupa’daki hukuk örgütleri AİHM tarafından yargı kararları için Türkiye’nin uyarılması gerektiğine dair rapor hazırladı. Yargı siyasi bir perspektifle çalışıyor. Bizler sağcı, solcu, dinci diye ayrım yapmayız ama yapılan uygulama Hizbullah’ı ve kökten dincileri kapsıyor. Bu eşitlik ilkesini çiğneyen haksız uygulama son bulmalı” diye konuştu.
“HİZBULLAH ÜYELERİ BASİT DİLEKÇELERLE SERBEST BIRAKILDI”
Avukat Gülizar Tuncer, yargının daima siyasi ve ayrımcı olduğunu kaydederek “Hiçbir dönemde bu kadar çürümüş değildi yargı. Sadece Diyarbakır’da 100’ün üzerinde Türkiye’de 500’ün üzerinde Hizbullahçı serbest bırakıldı. Sadece İbdace değil, IŞİD ve El Kaide mensupları da serbest bırakıldı. Büyük bir ayrımcılık var, 1990’lı yıllarda yüzlerce insanın yaşamını yitirmesine neden olan insanlar bırakılıyor. Onların dava dosyalarında işkence kasetleri, öldürdükleri insanların videoları, çok sayıda patlayıcı gibi malzemelerle yakalandıkları var. Memleketin dört bir yanında Hizbullah üyeleri basit dilekçelerle serbest bırakıldı. Siyasi boyutu da hukuki boyutu kadar önemli, yeni bir gerici savaşa mı hazırlanıyor devlet” diye ifade etti.
Muhaliflerden göstermelik olarak 7-8 kişinin serbest bırakıldığına dikkat çeken Tuncer, “AYM ve AİHM kararları olmasına rağmen serbest bırakılmayan birçok muhalif var. Bu insanlar 1990’larda yasak, sorgu yöntemleriyle, hukuka aykırı yöntemlerle imzaladıkları kağıt parçaları ile mahkum edildiler. Bizim dava dosyalarımızda yeniden yargılama taleplerimiz kabul edilmiyor, bu hukuksuzluk son bulsun!” dedi.
“ADALET İSTİYORUZ, ADALET YOK”
22 yıldır tutuklu bulunan Suat İncedere’nin babası Tevrat İncedere, çocuğunun aldığı cezayı hak etmediğini belirterek şunları söyledi: “Adalet istiyoruz, adalet yok. Sağcılar serbest bırakılıyor, solcular içeride. İlgililere sesleniyorum; ‘adalet istiyoruz, insanca hep birlikte yaşamak istiyoruz! Çocuklarımızı serbest bıraksınlar, acı çekiyoruz. Çocuklarımıza yazık değil mi?’”
“KANUN VARSA BİZE DE UYGULANSIN”
23 yıldır tutuklu olan Erol Dündar’ın yengesi Nazife Çınar ise şunları söyledi:
“1996’dan beri gitmediğim cezaevi kalmadı. Kaynım bu cezayı alacak hiçbir şey yapmadı. En büyük suçları işleyenler dışarıda, bizimkilerin de dışarı çıkmasını istiyoruz. Herkese davranıldığı gibi davranılsın bize de. Biz de insanız.”
Yine tutuklu bulunan Yüksel Yiğitdoğan’ın ablası Yeşim Raynegen, “1999’dan beri kardeşim içeride. Ben eşitlik istiyorum, insanca yaşamak istiyorum. Hak varsa kardeşimin de yararlanmasını istiyorum, başka bir şey istemiyoruz. Suçsuz yere yatan insanları bırakın!” dedi.
20 yıldır cezaevinde olan Mahmut Yaman’ın yengesi Nezihe Yaman ise “Anneler ağlamasın, çocuklar ölmesin. Biz bunları hak etmiyoruz. Özgürlük istiyoruz, dilimizi konuşmak istiyoruz” diye konuştu.
26 yıldır cezaevinde olan Dağıstan Öztürk’ün yeğeni Özgür Öztürk, de “Af beklentileri falan yok. Sadece kanun uygulanıyorsa bize de uygulansın istiyorlar. Orada gerçekten hiçbir suçu olmayan insanlar yatıyor” diye ifade etti.
26 yıldır tutuklu olan Nizamettin Bertan’ın ağabeyi Nihat Bertan, kardeşinin darbe anayasasıyla yargılanıp ceza aldığını belirterek, “90’larda hapishaneye girmeyen insan kalmadı Kürtlerden. Bizim amacımız hukukun işlediği bir ülke” dedi.
“İÇERİDE YAŞAMI ÇOĞALTMAYI ÖĞRENDİK”
Türkiye’nin en uzun süreli kadın mahpusu Güneş Arduç Eliuygun, müebbetle yargılanmış. Cezaevinde ‘dışarıyı’ hep tırnak içinde söylediklerini ifade eden Eliuygun, “Şimdi müebbet arkadaşların içeriden çıkabileceği heyecanıylayım. Bu içeride hep yaşanır umarım bu sefer gerçekleşir. İnsanca yaşama bağlamında 30 yıl çok acımasız. Devrimci tutsaklar için de siyasi tutsaklar için de içerisi dört duvar olmamıştır. Biz içeride yaşamı çoğaltmayı öğrendik ama buna rağmen mahpusluk hiç insani değil. Ağırlaştırılmış müebbetle geliyor genç arkadaşlar. İnsanlara bu cezaları çok kolay veriyorlar. Ne zaman adil yargılandık ki. İnsanca bir dünya için mücadele etmeyi unutmamalıyız.” diye konuştu.
TUTUKLULAR İÇİN KAMPANYA BAŞLATILACAK
Yeniden yargılamalar için toplumsal duyarlılığın önemine vurgu yapan Eliuygun, cezaevlerinde bulunan çoğu mahpusun avukatının olmadığını ve dilekçelerini kendilerinin yazmak zorunda kaldıklarını ifade etti. Eliuygun, toplumda duyarlılık oluşturmak için kurumlara çağrı yapacaklarını ve mahpuslara avukat desteği sağlayacaklarını da ekledi.
PİRHA- İHD İstanbul Şubesi, “Tecrit ve Mahpus Hakları” başlıklı panel düzenledi. Panelde konuşan avukat Gülizar Tuncer, AİHM’nin kararlarında hapishanelerdeki tecride göz yumulduğunu vurguladı.
İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin 70’inci yıl dönümü dolayısıyla İnsan Hakları Derneği (İHD) İstanbul Şubesinde “Tecrit ve Mahpus Hakları” başlıklı panel düzenlendi. Panelde insan hakları konusunda çalışan Avukat Gülizar Tuncer konuşmacı olarak yer aldı.
Panelin açılış konuşmasını yapan İHD İstanbul Şubesi Hapishane Komisyonu’ndan Hatice Onaran, F Tipi hapishanelerdeki olumsuz koşullara ilişkin genel bir değerlendirme yaparak sözü Tuncer’e verdi.
“HAPİSHANELER DE YASALARLA DEĞİL KEYFİ YÖNETMELİKLERLE YÖNETİLİYOR”
“Hak ve hukuk kavramları hukuken kullanımlarına olanak sağlanıyorsa bir anlam ifade eder” diyerek sözlerine başlayan Tuncer, hapishanede hak kullanımının ancak “teslimiyet ve ıslah” koşullarında sağlandığını vurguladı.
Tuncer, devletin politik mahpusları hasta olarak gördüğünü ve ıslah etmeye çalıştığını belirtti ve bu tutumun kabul edilemez olduğunu söyledi.
Hapishane yönetimlerinin politik mahpuslara yönelik keyfi uygulamaları olduğuna değinen Tuncer, hapishanelerin yasalarla değil keyfi yönetmeliklerle yönetildiğini belirtti.
“AİHM TECRİDE GÖZ YUMUYOR”
Tuncer, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararlarının da devletleri koruyan bir yerde durduğunu belirtti; söz konusu kararlarda tecrit durumuna ilişkin “gerekli haller”, “kamu güvenliğini tehdit” gibi muğlak ifadelerle hak ihlallerine göz yumulduğunu söyledi. Adli ve politik mahpusların farklı infaz koşullarında mahpus edildiğini ifade eden Tuncer, AİHM kararlarında bununla ilgili de bir değerlendirme olmadığını sözlerine ekledi.