Etiket: gülşen ışık

  • Doğa aşkı ile 2000 rakımdan topladığı bitkilerle şifa dağıtıyor-VİDEO

    Doğa aşkı ile 2000 rakımdan topladığı bitkilerle şifa dağıtıyor-VİDEO

    PİRHA- Antalya Finike’de yaşayan 68 yaşındaki Gülşen Işık ilerleyen yaşına rağmen 2000 rakımlardan topladığı bitki ve otlarla şifa dağıtıyor. Şeker hastalığı, kolesterol, sancılı ağrılar, bademcik, prostat ve idrar yolu gibi birçok hastalık için yardımcı tedavi amacıyla hazırladığı bitkileri çevresindekilere sunuyor. Şifalı bitkileri üretmeden önce birçok kitap okuyan ve yüksek dağlardan topladığı otları araştıran Gülşen Işık’ın kimi tarifleri ise Akdeniz Üniversite tarafından tahlil edilmek üzere istenmiş.

    Zorlukları olsa da doğanın güzelliğinin kendisini bu işe ittiğini belirten Gülşen Işık, “Beni bu işe iten doğanın güzelliği çünkü ben dağları, yeşilliği ve insanlara faydalı olmayı  çok seviyorum” diyor.

    Yılın belli ayları ve mevsimlerinde hangi bitkinin nerede ne zaman yetiştiğini anlatan Işık, aynı zamanda bu bitkilerin kaç günde etkisini göstereceğini belirtiyor.

    “ALTIN OTU RAHİM, KANTARON OTU İSE İDRAR YOLLARINA İYİ GELİYOR”

    Ardından da başlıyor hangi otun neye iyi geldiğini anlatmaya:

    “Altın otu böbrek taşı, safra kesesi ve rahim yollarına iyi gelip ödem attırıyor. Dağlarda yazın kuruyup, kışın ise taşların arasında sadece 2 ay içerisinde çok zor bulunuyor. Sarı kantaron otunu 1500-2000 rakımlarından getiriyorum. Olduğu yerde zirai ilaç ve egzoz dumanı olmayacak. Dağlardan toplayıp getirdiğimiz 2 gün içerisinde sıkma yağa ıslıyoruz. Kırk gün kaldıktan sonra çay renginde bir renk veriyor ve akşam çayı olarak kullanılıyor. Mısır püskülü ve içinde yaban mersini bulunan otlar ise kaynatılıp içildiğinde prostata ve idrar yolları iltihabına iyi geliyor.”

    KOYUNGÖZÜ ŞEKER, AT ELMASI TANSİYON, DAĞ KEKİĞİ BOĞAZ AĞRISINA ŞİFA”

    Birçok hastalığa şifa olan ve yerel halkın dilinde koyungözü kitapta ise ölmez olarak bilinen bitkinin Ağustos-Eylül ayları arasında olduğunu ve buna benzer birkaç tarifinin Akdeniz Üniversitesi tarafından tahlil edilmek istendiğini söyleyen Işık şunları belirtiyor:

    “Dokuzdonlu dediğimiz adaçayını yine 2000 metreden getirip içiyoruz. Kendimiz kullanıp ondan sonra başkalarına hediye ediyoruz. Yine kiraz saplarını kurutup içine bir tutam baharat çay olarak içiyoruz. Sobanın üzerinde akşama kadar kaynayıp evin içerisini de güzel koku veriyor. Bu bitkiye  biz koyungözü kitapta ise ölmez diye geçiyor. Vazo içinde yaklaşıp bir sene kaldığından ölmez deniliyor. Şeker hastalığı, tansiyon, kolesterol ve vücutta pıhtılı yerlere iyi geliyor. Kendimde her sabah içiyorum. Yaklaşık üç ay dağlarda kalıyor ve ağustos-eylül ayından sonra bulunmuyor. Yüksek zirvelerden getirdiğimiz dağ kekiği üşütmeye, boğaz ağrısı ve sancılı ağrılara iyi geliyor. Dağlarda, kırlarda olan at elması şeker hastalığı, tansiyon ve kolesterole iyi geliyor. Hiçbir yan etkisi olmayan bu bitkiyi kaynatılıp içiliyor. Bu çam ağacına ise yıldırım atmış. Yıldırımı yediği yer olan dalından, gövdesinden ve kökü içiliyor. Profesörler benden isteyip Akdeniz Üniversitesi’nde tahlil edeceklerini söylediler. Topladığım yılan derisinin şifalı yönlerini bilmiyorum ama bu da tahlil edilecek. Nanurlu çayı bir ay içerisinde oluyor ve bitiyor. Yan etkisi yok ve güzel bir kokusu var. Boğaz ağrısına, bademciğe ve iltihaplı ağrılara iyi geliyor.”

    “DAĞLARI, YEŞİLLİĞİ VE İNSANLARA FAYDALI OLMAYI ÇOK SEVİYORUM”

    Kursa gittiği dönemlerde bir arkadaşının kendisine verdiği kitaplarla şifalı bitkilerini öğrendiğini ve yüksek dağlarda bu bitkileri topladığını dile getiren Işık sözlerini şöyle sonlandırıyor:

    “Bitkilerin şifalı yönlerini kitaptan öğrendim. Bir arkadaşımla beraber üç ay kursa gittim.  Mayıs’tan Ağustos’a kadar dağlarda gezdik. İki üç tane kitap verdi okudum ve mevsimlik otları topladık. Beraber sabun, nemlendirici krem yaptık. Giderken kitaplarını bana bıraktı ve bu işe öyle başladım. Zorlanıyorum ama mis gibi koktuğu için zevk ile topluyorum. O kadın hangi rakımda ve mevsimde hangi otun olduğunu gösterdi. Bir eski arabamız ve eşim ile birlikte üçümüz gidiyoruz. Orada akşama kadar pikniğimizi yapıp, güzel kokulu otları topluyoruz. Getirip burada şifa niyetine sevdiklerimize sunuyoruz. Beni bu işe iten doğanın güzelliği çünkü ben dağları, yeşilliği ve insanlara faydalı olmayı  çok seviyorum.”

    Gülşen Işık İletişim: 0536 850 99 60

    Ersin ÖZGÜL / ANTALYA-FİNİKE

  • Tahtacı geleneği el emeği bez bebekler, teknolojik oyuncaklara direniyor-VİDEO

    Tahtacı geleneği el emeği bez bebekler, teknolojik oyuncaklara direniyor-VİDEO

    PİRHA- Antaya’nın Finike ilçesi Gökbük’te yaşayan Gülşen Işık eski elbiseler, çorap ve süngerlerle eski bir Tahtacı geleneği olan bez bebekler üretiyor. Teknolojik oyuncaklara karşı emek ve el ile dikilen geleneksel bebeklerin direndiğine vurgu yapan Işık, “Bu zamanda bebek de araba da alınır ama ben bunları tercih ediyorum, çünkü bunları seviyorum” dedi.

    Haberin videosu
    [fvplayer src=”https://www.youtube.com/watch?v=5aIgtOwS60A”]

    Bir Tahtacı geleneği olarak küçüklüğünde oynamak için babaannesinin bu bebekleri eski elbiselerle diktiğini ve dedesinin de kendilerine tahtadan beşik yaptığını anlatan Gülşen Işık, şimdi ise el emeği ile yaptığı bu bebekleri torunlarına ve dostlarına hediye ettiği söyledi.

    “BABAANNEM BEZ BEBEK, DEDEM DE TAHTA BEŞİK YAPARDI”

    Eskiden naylon bebekler ve oyuncak yoktu” diye konuşan Işık, babaannesinin eski elbiseler ile bu bebekleri ürettiği ve bir nevi onun bu kültürüne sahip çıkmaya çalıştığını vurgulayarak şöyle konuştu:

    “Bu erkek ve kız bebekleri kendim yapıyorum. Köyümüze kurs açıldı ve bende kursiyer oldum. Dikiş nakış kursunu beğendim. Eskilerden yeni şeyler yapalım istedik. Anneannemin yaptığına ve töremize uygun. Dedim ki çoluk çocuğa hediye edeyim, arabalara asılsın. Eski elbiseler, bluzlar ve çoraplar bozdum. Mesela bu bebekleri süngerlerden yaptım. 5 senelik kursiyerlikten bu yana da yapıyorum. Özelde bunu Tahtacılar yapar. Ben bunları babaannemden gördüm. Eskiden naylon bebekler ve oyuncak yoktu. Babaannemden eski elbiselerden, çoraplardan bize bebek yapardı. Dedem de ona uygun tahtadan beşik yapardı. İçine bebekleri yatırıp uyuturduk. Alacak bir yer olmadığı için bunlarla oynadık.”

    “BU ZAMANDA OYUNCAK DA ARABA DA ALINIR AMA BEN TERCİH ETMEM”

    Bu zamanda bebek de araba da alınır ama ben bunları tercih ediyorum” diyen Işık, bu bebeklerin teknolojik oyuncaklar gibi içlerinde kimyasal katkılar olmadığını belirterek şöyle konuştu:

    “Bizlere ne yapıldı ise onlarla oynadık. Onlardan gördük ve şimdi sıra torunlarımıza geldi. Bu zamanda bebek de araba da alınır ama ben bunları tercih ediyorum. Çünkü bunları seviyorum. Çünkü doğal ve içinde hiçbir katkı maddesi yok. Çocukları hasta etmez bunlar. Arkadaşlarıma, torunlarıma ve dostlarıma hediye ediyorum. Kendi yaptığım işten zevk aldığım için buraya asıyorum. Bu bebeklere çok ilgi duyuluyor ama ben hiç satmadım, hediye ettim. Satmak için yapmayı hiç düşünmedim. Yaptığım bu işi de insanlarla paylaştım.”

    Ersin ÖZGÜL / ANTALYA

     

     

  • 150 senelik tarihi Tahtacı bıçkısını ve malzemelerini duvarında sergiliyor-VİDEO

    150 senelik tarihi Tahtacı bıçkısını ve malzemelerini duvarında sergiliyor-VİDEO

    PİRHA- Antalya Finike’nin Gökbük köyünde yaşayan 66 yaşındaki Gülşen Işık, Tahtacılara ait olan ve büyük dedesinden kalan yaklaşık 150 senelik malzemeleri evinin duvarında sergiliyor. Işık, “Bu malzemelerde dedem yaşıyor, teknolojimiz yaşıyor” diyor. 

    Haberin Videosu

    Tahta kesme, harman savurma, hayvan yükü taşıma ve saman saklama için büyük emekler ve zahmetle yapılan bıçkı, yaba, hamit, kıl çuvalı ve girenisin gibi malzemelerin yapılışını gören ve kendisi de uzun yıllar kullanan Gülşen Işık bu kültürün yaşaması için 150 senelik malzemeleri duvarında sergiliyor.

    “BU MALZEMELERDE DEDEM YAŞIYOR, TEKNOLOJİMİZ YAŞIYOR”

    “Onlar bu malzemeleri atınca ben de kültürümdür dedim ve dedemin hatırasıdır diye buraya astım” diyen Gülşen Işık, bu işin çok zor olduğunu ve yapan kimsenin kalmadığını belirterek şöyle konuştu:

    “Bu bıçkı, dedemin hızarı. Evlerin tabanı, tavanı ve saçakların yapımında kullanıyordu. Üst tarafından erkek, alt tarafından kadınlar tutularak kesilirdi. Büyük dedemden kaldı ve yaklaşık 150 senelik. Onlar atınca ben de kültürümdür ve dedemin hatırasıdır diye buraya astım. Babam ile annem bu bıçkıyı yaparken gördüm ama ben hiç yapmadım. 2 veya 3 santimetre enlerinde, 3 metre boylarında dört köşe ağaçlar çizilip kesilerek taban döşemeleri ve saçaklar yapılıyordu. Bu bizim 300 sene önceki teknolojimiz. Bunu şimdi yapacak hiç kimse yok. Bu malzemelerde dedem yaşıyor, teknolojimiz yaşıyor. Aklımız ile çalıştırdığımız fikrimiz yaşıyor. Bunu hızar ile bıçkı yapılırken tez kuruldu deniyordu. Önce yapılan bağlantının üzerine ağaç konularak altta iki kadın ve üstte bir erkek güç ve mantıkla bu iş yapılıyordu. Tahtanın doğru gitmesi gerekiyor, yan giderse kırılır. Bu da Tahtacılara ait. Yapabilecek bir insan olsa ben bunun düzenini kurabilirim. Tezini kurabilirim.”

     “BU MALZEMELERİ BEN DE ÇOK KULLANDIM”

    Yapılan çoğu malzemeyi kendisi de kullanan ve az da olsa bunları üretenin kaldığını belirten Gülşen Işık şunları belirtiyor:

    “Bıçkı devletten aldığımız damgalı ağaçları tabanından kesmeye yarıyor. Bu ağaçlar metre ile boy boy kesiliyor. Bu malzemenin kestiği hızar biçiyor. Bu malzeme her zaman her yerde oluyor ve bu da yaklaşık 70 senelik. Bu malzemenin adı yaba. Samanların sapını kaldırmak için, harmanı yığmak için kullanıyordu. Ben de kullandım. Halen el ile bunu üretenler var. Dirgen ise çalı, çırpı ve ot toplamak için kullanıyordu” diye konuştu.

    “ARTIK HAYVAN BESLENMEDİĞİ İÇİN KIL ÇUVALI ÜRETİLMİYOR”

    Yüksek yaylara giderken bu malzemelerin büyük işe yaradığını belirten ve kıl çuvalının artık hayvancılık yapılmadığı için üretilmediğini söyleyen Işık şunları dile getirdi:

    “Hayvanlara asılan ve yürütmek için kullanılan malzemeye hamit diyoruz. Yük çekmek için hayvanın boynuna atılıyor. Bunları ben yaptım. İki tane katırım vardı ve onlarda kullandık. Ayrıca kıl çuvalı da yapıyorduk. İçlerine arpa, saman koyarak hayvanlarımıza veriyorduk. Kıl çuvalının büyüğüne ise girenis deniyor. Yaylalara, dağlara giderken içlerine arpa, saman koyuluyordu. Bunlar da babaannemden kaldı. Artık hayvan beslenmediği için kıl yok ve üretilmiyor.”

    Ersin ÖZGÜL / ANTALYA- FİNİKE