Etiket: Gürbüz Solmaz

  • ‘2025 yılı mücadelenin daha da büyüyeceği bir yıl olacak’-VİDEO

    ‘2025 yılı mücadelenin daha da büyüyeceği bir yıl olacak’-VİDEO

    PİRHA-2024 yılı, Türkiye’de her alanda hak ihlallerinin yaşandığı, baskının, şiddetin, saldırıların ve kadın cinayetlerinin artarak devam ettiği bir yıl oldu. Dersim’deki inanç, siyasi parti ve sivil toplum örgütlerinin temsilcileri 2025 yılında savaşların olmadığı ve herkesin barış içerisinde yaşadığı bir yıl olması temennisinde bulundular. 

    2024 yılı, Türkiye’de her alanda hak ihlallerinin yaşandığı, baskının, şiddetin, saldırıların ve kadın cinayetlerinin artarak devam ettiği bir yıl oldu.

    Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) Yöneticisi Emir Ali Genç, Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Dersim Şube Başkanı Ekber Kaya, Emek Partisi (EMEP) Dersim İl Başkanı Ergin Tekin, İnsan Hakları Derneği (İHD) Dersim Şube Eş Başkanı Gürbüz Solmaz, Demokratik Bölgeler Partisi (DBP) Dersim İl Eş Başkanı Selvi Güngörmüş, Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Dersim İl Yöneticisi Hümeyra Tosun Yeğin, Ezilenlerin Sosyalist Partisi (ESP) MYK Üyesi Orhan Çelebi ve Dersim Munzur Radyo çalışanı Ahmet Gülmez 2024 yılının nasıl geçtiğini ve yeni yıldan beklentilerini PİRHA’ya anlattı.

    “2025 YILININ ÖNEMLİ MESAFELER KATETTİĞİMİZ BİR MÜCADELE YILI OLMASINI TEMENNİ EDİYORUM”

    2025 yılında savaşların olmadığı ve herkesin barış içerisinde bir arada yaşadığı bir yıl olması temennisinde bulunan PSAKD Dersim Şube Başkanı Ekber Kaya, “Emperyalist barbarlığın dünyayı kan gölüne çeviren sermaye düzenimin yıkılmasını temenni ediyorum. 2025 yılının önemli mesafeler katettiğimiz bir mücadele yılı olmasını diliyorum” diye belirtti.

    İHD Dersim Şubesi Eş Başkanı Gürbüz Solmaz ise, 2025 yılına dair şunları söyledi:

    “Savaşın, sömürünün olmadığı barışın, insan haklarının ve hukukun olduğu yeni bir yıl temennisiyle 2025 yılının bütün halkımıza sağlık, mutluluk ve huzur getirmesini diliyorum.”

    “2025 YILI TÜRKİYE HALKLARINA BARIŞ VE UMUT GETİRSİN”

    2024 yılında baskılarla dolu bir yıl olduğunu söyleyen DBP Dersim İl Eş Başkanı Selvi Güngörmüş, “Uzun yıllardır baskı politikalarıyla karşı karşıyayız 2025 yılının Türkiye halklarına barış ve umut getirmesini diliyorum” dedi.

    2025 yılının barış, kardeşlik ve güzel günler getirmesini dileyen Dersim Munzur Radyo çalışanı Ahmet Gülmez, “Savaşın olmadığı ve gazetecilerin katledilmediği yeni umutlara vesile olmasını diliyorum” diye ifade etti.

    “YENİ YILDA TÜM EZİLEN HALKLAR ÖZGÜR BİR ŞEKİLDE YAŞASIN”

    DAD Yöneticisi Emir Ali Genç, ise konuşmasında şunları dile getirdi:

    “2024 yılı Aleviler için zorlu geçti ancak 2025 yılında baskıların son bulmasını bütün canların özgürce yaşayabildiği bir yıl olsun.”

    2024 yılının işçiler, emekçiler, kadınlar, gençler ve tüm ezilen halklar için büyük bir yıkım yılı olduğunu vurgulayan ESP MYK Üyesi Orhan Çelebi, “2024 yılında yoksulluk, iş cinayetleri ve kadın katliamları arttı. Yeni yıldan dileğimiz tüm ezilen halkların eşit yurttaş temelinde bir arada ve özgür bir şekilde yaşamalarını temenni ediyoruz” dedi.

    “2025 YILI TÜRKİYE’YE BARIŞ GETİRSİN”

    2024 yılının demokrasi mücadelesi açısından zorlu geçen bir yıl olduğunu ifade eden EMEP Dersim İl Başkanı Ergin Tekin, “İktidar ekonomik krizi emekçilerin üzerine yıkan bir politikayla ama aynı zamanda da sermayeye teşviklerin arttığı bir dönemden geçtik. Aynı zamanda demokratik taleplerinde baskılandığı bir yıl oldu 2024 yılı. 2025 yılının emek ve demokrasi mücadelesinin yükseleceği bir yıl olarak görüyoruz. O yüzden bütün yaşanan olumsuzluklara rağmen 2025 yılının emek ve demokrasi mücadelesinin daha da büyüyeceği bir yıl olacak” diye belirtti.

    2024 yılında baskı ve şiddetin yoğun bir şekilde yaşandığını belirten DEM Parti Dersim İl Yöneticisi Hümeyra Tosun Yeğin, “Kürtlere, Alevilere yönelik baskıların arttığı ve kadın cinayetlerinin arttığı, emekçilerin haklarını alamadığı ve çocuk işçilerim sömürüldüğü bir yıl oldu. 2025 yılını Türkiye’ye barış getirmesini temenni ediyorum” diye konuştu.

    Cihan BERK-Nuray ATMACA/DERSİM

  • Savaş rüzgarlarının estiği dünyada, Dersimliler ‘barış’ istedi -VİDEO

    Savaş rüzgarlarının estiği dünyada, Dersimliler ‘barış’ istedi -VİDEO

    PİRHA-  Dersim Emek ve Demokrasi Platformu, 1 Eylül Dünya Barış Günü vesilesiyle yaptığı açıklamada barış talebini yineledi. Ortadoğu’da yaşanan çatışmalı sürece dikkat çekilen açıklamada savaş rüzgarlarının estiği dünyada Dersim halkı barış istedi. Dersim’deki Barış Günü etkinliğine Ovacık’ta yaşanan olaylar damgasını vurdu.

    Dersim Emek ve Barış Platformu, Dersim’deki kurumlarla birlikte 1 Eylül Dünya Barış Günü etkinliği düzenledi. Etkinlik için Sanat Sokağı’nda toplanan kitle, ‘Barış, halkların vicdanı, iradesi ve umududur. Barış hemen şimdi’ pankartının arkasında toplanarak Seyit Rıza Meydanı’na yürüdü ve burada platform adına hazırlanan basın açıklaması okundu ve ardından Dersim Milletvekili Ayten Kordu bir konuşma yaptı.

    OVACIK’TA YAŞANANLAR BARIŞ GÜNÜNE DAMGASINI VURDU

    Ovacık’ta özel harekat polislerinin bir kafeyi basıp zorla gözaltı yapmaları ve gözaltına karşı koyan halka karşı saldırması, şiddet kullanarak havaya ateş açması; Dersim’deki Dünya Barış Günü etkinliğine damgasını vurdu. Sık sık ‘Ovacık halkı yalnız değildir’ sloganlarının atıldığı etkinlikte bu konu konuşmacılar tarafından da dile getirildi.

    Seyit Rıza Meydanı’nda Dersim Emek ve Barış Platformu’nun hazırladığı bildiriyi platform adına İHD Dersim Şube Başkanı Gürbüz Solmaz okudu.

    Ortak basın açıklamasından önce, Ovacık’ta yaşananların münferit bir olay olarak kayda geçirileceğini çünkü cezasızlık politikasının devrede olduğunu belirten Solmaz, bu konunun takipçisi olacaklarını vurguladı.

    Barış Hakkı İnsan Hakkıdır!

    “DÜNYANIN BİRÇOK YERİNDE SAVAŞ VE ÇATIŞMALAR DEVAM EDİYOR”

    Barış gününü kutladığımız bugün Dünyanın birçok yerinde bölgesel ve yerel savaşlar ile çatışmaların devam ettiğinin altını çizen Solmaz, “İsrail-Filistin savaşı, Rusya’nın Ukrayna işgali ile devam eden savaş, Sudan, Myanmar, Burkina Faso, Mali, Libya’da süren savaşlar/çatışmalı ortam ve Suriye iç savaşı ile Rojava’ya yönelik İşgal Saldırıları binlerce sivil ölüme neden olmuştur. Birleşmiş Milletler raporlarında ağır silah kullanımının giderek arttığı, ayrım gözetmeyen orantısız saldırılar sonucunda sivil ölümlerinin beşte birinin kadın ölümleri olduğu belirtilmektedir” dedi.

    “EN TEMEL İNSAN HAKLARI SÜREKLİ İHLAL EDİLMİŞTİR”

    Savaş ve yıkımların neden olduğu zorunlu göçlerin, yaşadığımız çoklu krizler çağında temel haklara erişim sorunlarına ve ağır yaşam hakkı ihlallerine neden olduğunu belirten Solmaz, “Türkiye, Kürt meselesini aşırı güvenlikçi politikalarla çözme ısrarını 1990’lardaki köy boşaltma ve yakmaları yerine günümüzde güvenlik politikaları adı altında sınır duvarları, güvenlik barajları, kalekol ve karakol inşaatları, ekonomik ve ekolojik talanın savaş aracı olarak kullanılması ile devam ettirmektedir. 40 yıldır devam eden çatışmalı süreçte başta yaşam hakkı olmak üzere en temel insan hakları sürekli ve sistematik olarak ihlal edilmiştir” değerlendirmesinde bulundu.

    “FARKLI ETNİK, DİNİ VE CİNSİYET GRUPLARI DIŞLANMIŞTIR”

    İHD Dersim Şube Başkanı Gürbüz Solmaz açıklamalarını şöyle sürdürdü:

    Türkiye Cumhuriyeti, kurulduğu tarihten bu yana geçen bir asırlık süre zarfında başta Kürtler olmak üzere toplumun tüm farklı etnik, dini ve cinsiyet gruplarını dışlayıcı politikalar izlemektedir. Bu politikalar sonucu ne yazık ki toplumsal barışını tesis edememiş bir ülke olmayı sürdürmektedir.

    Dersim Emek Ve Demokrasi Platformu olarak son yıllarda herkesin yaşamını doğrudan etkileyen çatışma ortamına karşı barışçıl çözümler üretmemize ve taleplerde bulunmamıza rağmen, siyasi iktidar çözümsüzlükteki tavrını devam ettirmektedir. Maalesef ki devletin sürekli öne sürdüğü çatışma, çözümsüzlük ve savaş ortamı toplum üzerindeki baskıyı da beraberinde getirmiştir. Örgütlenme özgürlüğü ve ifade özgürlüğü büyük baskı altındadır. İnsanlar sadece fikirlerini açıkladıkları için devletin yargı ve zor mekanizmalarıyla sindirilmeye çalışılmaktadır.

    “BARIŞ ANCAK HAKLAR VE ÖZGÜRLÜKLERLE SAĞLANABİLİR”

    Dersim Emek ve Demokrasi Platformu olarak benimsediğimiz temel yaklaşım, barışın, insan hakları ve özgürlüklere dayalı oluşudur. İnsanlar arasındaki her türden eşitsizlik, hakların ve özgürlüklerin tanınmayışı, savaşların ve çatışmaların temel sebebidir. Bu nedenle platform olarak her şart altında coğrafyamızda ve dünyanın neresinde olursa olsun barışın, ha(l)klara ve özgürlüklere dayalı olarak sağlanabileceğini düşünmekteyiz.

    “TOPLUMSAL İLİŞKİLERDE HİYERARŞİ VE BİAT KÜLTÜRÜ DAYATILMAKTADIR”

    Türkiye’de yerleşik otoriter rejimin ayrımcı ve ötekileştirici dili, toplumsal ilişkilerde de hiyerarşi ve biat kültürü dayatmaktadır. Nefret söylemini beslemektedir, bu durumun da toplumun giderek daha da militarize olmasına, ırkçılık ve milliyetçiliğin yükselmesine yol açtığını görmekteyiz. İktidarın kullandığı bu dil, başta kadınlar, LGBTİ+lar, sığınmacılar, çocuklar ve hayvanlar olmak üzere ötekileştirilen gruplara, canlılara şiddet olarak geri dönmektedir. Ayrımcı uygulamalar ile şiddet politikalarının ürettiği sınırsız-sayısız ihlal gerçeğinin çözümü ve tek seçeneği barışa dayalı politikalardır.

    “NEFRET DİLİ SON BULMALIDIR”

    Dersim Emek ve Demokrasi Platformu olarak 1 Eylül Dünya Barış Günü vesilesiyle bir kez daha barış isteğimizi yüksek sesle dile getiriyoruz. Topluma dayatılan tekçilik, ırkçılık, milliyetçilik, ötekileştirmenin ve nefret dilinin son bulması için iktidarı insan haklarına dayalı barışçıl politikaları uygulamaya ve Türkiye’nin toplumsal barışına engel teşkil eden tecrit politikasından vazgeçmeye çağırıyoruz. Platform olarak barışın tesis edileceği ana kadar mücadele etmeye devam edeceğimizi tüm kamuoyuna duyuruyoruz.”

    Ardından söz alan DEM Parti Dersim Milletvekili Ayten Kordu’da Ovacık’taki olayları ve Gülistan Doku’yu hatırlatarak barışın önemine vurgu yaptı.

    PİRHA/DERSİM

  • İHD Dersim Şubesi: 38 yıllık mücadelemiz artarak devam edecek-VİDEO

    İHD Dersim Şubesi: 38 yıllık mücadelemiz artarak devam edecek-VİDEO

    PİRHA-İHD Dersim Şubesi, kuruluşunun 38. yılı sebebiyle özgürlük anıtı önünde basın açıklaması yaptı. Açıklamada, “İnsan hakları savunucularının İHD çatısı altındaki 38 yıllık mücadelesi insan onuruna dayanan özgürlük, eşitlik, adalet ve barış talebi ile artarak devam edecek ve Türkiye’nin insan haklarına dayalı demokratik bir rejime kavuşması mücadelesi ısrarla sürdürülecektir” denildi.

    İnsan Hakları Derneği (İHD) Dersim Şubesi, İHD’nin kuruluşunun 38. yılı nedeniyle Dersim’de Özgürlük Anıtı önünde basın açıklaması yaptı. Açıklama metnini İHD Dersim Şubesi Eş Başkanı Avukat Gürbüz Solmaz okudu. Açıklamada, ‘İnsan hakları savunucuları susmadı, susmayacak’ pankartı açıldı.

    “İHD, ISRARLA VE İNATLA MÜCADELESİNİ SÜRDÜRÜYOR”

    Kurulduğu günden bugüne İHD’nin üye ve yöneticilerinin yargısal tacize maruz kaldığını belirten Gürbüz Solmaz, “Tüm bu baskılar İHD’yi insan hak ve özgürlüklerini savunma kararlılığından alıkoymadı. İnsan Hakları Derneği, Türkiye’nin demokrasi ve insan hakları sorunu olduğunu ifade etmekte ve bu sorunun giderilmesine katkı sunmak için mücadelesini ısrarla, inatla ve umutla sürdürmektedir. İHD’nin bu mücadelesi Türkiye’de insan hakları bilinci ve kültürünün oluşmasına önemli katkılar sunmuş ve sunmaya devam etmektedir. Bu nedenle diyoruz ki, iyi ki İHD var. Ne yazık ki, Türkiye’nin insan hakları karnesi halen ihlallerle dolu. Bu husustaki önerilerimizi ana başlıkları ile her yıl güncelleyerek tekrarlamaktayız. İnsan hakları savunucularının İHD çatısı altındaki 38 yıllık mücadelesi insan onuruna dayanan özgürlük, eşitlik, adalet ve barış talebi ile artarak devam edecek ve Türkiye’nin insan haklarına dayalı demokratik bir rejime kavuşması mücadelesi ısrarla sürdürülecektir” dedi.

    Açıklama, anıtın önüne karanfil bırakılmasıyla sona erdi.

    PİRHA/DERSİM

  • Dersim’de kayyıma karşı nöbet 6. gününde: Herkes halkın iradesine saygı duymalı-VİDEO

    Dersim’de kayyıma karşı nöbet 6. gününde: Herkes halkın iradesine saygı duymalı-VİDEO

    PİRHA-Hakkâri Belediyesi’ne kayyım atanmasına tepki göstermek için Dersim’deki nöbet eylemi 6. gününde devam etti. Haksız ve hukuksuz uygulamaların karşısında olmaya devam edeceklerini ifade eden İHD Dersim Şubesi Eş Başkanı Gürbüz Solmaz, “Herkes halkın iradesine saygı duymalı. Seçtiğimiz belediye başkanlarının yerlerine kayyım atanmasını asla kabul etmedik, bundan sonrada kabul etmeyeceğiz” dedi.

    Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Hakkâri Belediye Eş Başkanı Mehmet Sıddık Akış’ın tutuklanması ve yerine kayyım atanması gerçekleştirilen nöbet eylemleriyle protesto ediliyor.

    Hakkâri Belediyesi’ne kayyım atanmasına tepki göstermek için Dersim’deki nöbet eylemi 6. gününde devam etti. Nöbet eylemine Dersim Belediyesi Eş Başkanları Cevdet Konak ve Birsen Orhan, Dersim’deki siyasi parti ile sivil toplum örgütlerinin temsilcileri katıldı.

    “KAYYIMI KABUL ETMEDİK, BUNDAN SONRADA KABUL ETMEYECEĞİZ”

    Haksız ve hukuksuz uygulamaların karşısında olmaya devam edeceklerini ifade eden İHD Dersim Şubesi Eş Başkanı Gürbüz Solmaz, “Biz seçtiğimiz eş başkanlara her zaman sahip çıkacağız. Herkes halkın iradesine saygı duymalı. Seçtiğimiz belediye başkanlarının yerlerine kayyım atanmasını asla kabul etmedik, bundan sonrada kabul etmeyeceğiz” dedi.

    “KAYYIM İRADE GASPIDIR”

    Baskılara karşı birlikte mücadele edilmezse baskıların katmerlenerek devam edeceğini vurgulayan Dersim Araştırmaları Merkezi Yönetim Kurulu Üyesi Selman Yeşilgöz, “Saldırılar nasıl topyekûn ise bizlerde birlikte mücadele etmeliyiz. Kayyım anlayışına karşı günlerdir direnen Hakkâri halkına Dersim’den selam gönderiyorum. Kayyım irade gaspıdır, kayyıma karşı direneceğiz. Kazanan her zaman kazanan direnen halklar olacaktır” diye konuştu.

    PİRHA/DERSİM

  • Dersim’de İHD’den Barış Nöbeti: Ayrımcılık toplumsal barışın önündeki engel -VİDEO

    Dersim’de İHD’den Barış Nöbeti: Ayrımcılık toplumsal barışın önündeki engel -VİDEO

    PİRHA- İHD Dersim Şubesi, İHD’nin tüm şube ve temsilcilikleriyle eşzamanlı olarak barış nöbeti gerçekleştirdi. Yapılan basın açıklamasında, çoğulcu toplum yapısı yok sayılarak, ayrımcılıktan beslenen resmî ideoloji temelinde tekçi bir devlet inşa edildiği ve farklı etnik ve dini grupların dışlandığı vurgulandı.

    İnsan Hakları Derneği (İHD) Dersim Şubesi, İHD’nin tüm şube ve temsilcilikleriyle her ay eşzamanlı olarak yapılan barış nöbeti gerçekleştirdi. Barış nöbetinin bu ayki konusu olan ayrımcılık uygulamalarına dikkat çekmek için bir basın açıklaması yapıldı.

    İHD Dersim Şube Başkanı Gürbüz Solmaz’ın Barış Nöbeti hakkında kısa bilgilendirmesinden sonra, İHD Dersim Şube yöneticilerinden Gönül Sonbahar basın açıklamasını okudu.

    “ÇOĞULCU YAPI YOK SAYILARAK TEKÇİ BİR DEVLET İNŞA EDİLDİ”

    Cumhuriyetin kuruluşu ile yaşadığımız coğrafyanın çoğulcu toplum yapısı yok sayılarak tek ulus, tek devlet, tek din ve tek dil anlayışına dayalı, ayrımcılıktan beslenen resmî ideoloji temelinde bir devlet inşa edildiğini belirten Sonbahar, bu inşa sürecinde Türklük, Sünni Müslümanlık ve Türk dilinin, ‘üst kültür ve asıl kimlik’ olarak bu coğrafyada yaşayan herkese dayatılarak farklı etnik ve dini grupların dışlandığını vurguladı.

    Basın açıklamasında şu konulara dikkat çekildi:

    “Bizzat devlet tarafından “Sevk ve İskan (Tehcir) Kanunu (Ermeni Tehcir Kanunu), ‘Şark Islahat Planları’ Mübadele Kanunları, Umumi Müfettişlikler gibi uygulamalarla Ermeniler, Kürtler, Rumlar, Aleviler çok boyutlu sistematik bir asimilasyonla eritilip yok edilmeye çalışılmıştır.

    “GAYRİMÜSLİMLER KİMLİKLERİNİ GİZLEMEYE ZORLANMIŞTIR”

    Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde yaşayan gayrimüslim gruplar, cumhuriyetin kurulduğu tarihten bu yana uygulanan ayrımcı politikalar sonucunda göçertilmeye veya kimliklerini gizlemeye zorlanmışlardır. Dil ve kültürel değerlerini her türlü baskıya rağmen koruyan Kürt halkı ise yüz yıldır hak ve özgürlüklerinin yasal güvence altına alınması için mücadele yürütmektedirler. Kürt Meselesi, bu yönüyle yüz yıllık Cumhuriyetin halen çözüm bulamadığı temel sorunlardan birisi olma güncelliğini korumaktadır.

    1915 soykırımı ile yüzleşme ve yarattığı travmaların giderilmesi için çalışma yürüten Hrant Dink ve Kürt meselesinin savaş dışı yollarla çözümünü savunan Tahir Elçi, bu fikirleri nedeniyle önce hedef gösterilmiş akabinde de siyasi suikastlarla katledilmişlerdir. Yine birçok aydın, akademisyen, hak savunucusu ve gazeteci sırf resmi ideolojinin yarattığı mağduriyetleri dile getirmeleri nedeniyle siyasallaşan yargı eli ile ağır cezalara çarptırılmıştır.

    “AYRIMCI POLİTİKALARIN NEDENİ İKTİDAR VE MUHALEFETTE AYNI AKLIN VAROLMASIDIR”

    Bu ayrımcı politikaların bu denli uzun soluklu uygulanmasının nedenlerinden birisi de iktidar ve muhalefette aynı ret, inkar, asimilasyon ve tekçiliğe dayalı aynı siyasi aklın var olmasıdır. Bu politik var oluş hali, bu topraklarda yaşayan halkların ihtiyaç duyduğu toplumsal barışı, adil bir gelir dağılımını, işsizliği, kadın cinayetlerini, basın özgürlüğünü, mülteci sığınmacı haklarını, LGBTİ+ haklarını, çevre haklarını, inanç özgürlüğünü konuşma tartışma ve dönüşüm sağlamanın önündeki en büyük engeldir.

    Irkçı milliyetçilik, kadınlara yönelik erkek egemen dil, Kürtlere, Alevilere, farklı inançlara, LGBTİ+’lara yönelik nefret söylemi, anti-semitizim gibi ayrıştırıcı ve ötekileştirici söylemler muktedirler tarafından basın yayın önünde fütursuzca dile getirilmektedir. Yönetenlerin bu söylemleri kısa sürede etkiledikleri sosyal grupları harekete geçirmekte ve hedef gösterilen gruplar hem bireysel hem de toplumsal linçe maruz kalmaktadırlar. Son olarak İstanbul’da Santa Maria Kilisesi çok sayıda kişinin dini ayin için kilisede olduğu saatte silahla taranmış ve 1 yurttaş yaşamını yitirmiştir. Yine yıl dönümüne yaklaştığımız 6 Şubat depremi sonrasında sığınmacılara yönelik gerçekleşen ayrımcı dil nedeniyle birçok kentte sığınmacılara yönelik saldırılar meydana geldiği gibi deprem akabinde yapılan yardım faaliyetlerinde sığınmacıların mahrum bırakılmıştır.”

    PİRHA/DERSİM

  • İHD Dersim: 43 yıldır soruyoruz; Hüseyin Morsümbül nerede-VİDEO

    İHD Dersim: 43 yıldır soruyoruz; Hüseyin Morsümbül nerede-VİDEO

    PİRHA- Cumartesi Anneleri eyleminin 966. haftasında, İHD Dersim Şubesi Seyit Rıza Meydanı’nda basın açıklaması yaptı. Tüm şubelerce eşzamanlı yapılan açıklamada hem Yeni Yaşam Gazetesi dağıtımcısı Azime Bozkurt’un gözaltına alınması protesto edildi, hem de 43 yıl önce gözaltına alınıp kaybedilen Hüseyin Morsümbül’ün akıbeti soruldu.

    İnsan Hakları Derneği (İHD) Dersim Şubesi, Cumartesi Anneleri eyleminin 966. haftasında Seyit Rıza Meydanı’nda bir basın açıklaması yaptı. Cumartesi Anneleri, İnsan Hakları Derneği İstanbul Şubesi, Gözaltında Kayıplara Karşı Komisyon ve İHD ortak imzasıyla, tüm İHD şubelerince eşzamanlı yapılan açıklamada, bu hafta hem Yeni Yaşam Gazetesi dağıtımcısı Azime Bozkurt’un gözaltına alınması protesto edildi hem de 43 yıl önce gözaltına alınıp kaybedilen Hüseyin Morsümbül’ün akibeti soruldu.

    966. hafta basın açıklamasında ilk olarak, dün sabah saatlerinde gazete dağıtımına çıktığı esnada polis tarafından gözaltına alınan Yeni Yaşam Gazetesi’nin Dersim dağıtımcısı Azime Bozkurt’un gözaltına alınması protesto edildi.

    YENİ YAŞAM DAĞITIMCISI AZİME BOZKURT’UN GÖZALTINA ALINMASI

    Azime Bozkurt’un hukuksuz bir şekilde gözaltına alınmasının kabul edilir bir durum olmadığını belirten İHD Dersim Şubesi Eş Genel Başkanı Gürbüz Solmaz, “Biz bunları 90’larda yaşadık, bu günlerde de yaşamak istemiyoruz. Umuyoruz ve inanıyoruz ki, bundan sonra bu tür uygulamalara ilimizde, bölgemizde, ülkemizde son verilir” dedi.

    Daha sonra İHD Dersim Şubesi yöneticilerinden Nilüfer Aktağ, “43 yıldır soruyoruz: Hüseyin Morsümbül nerede” başlıklı 966. hafta basın açıklamasını okudu.

    966 haftadır uluslararası hukukta insanlığa karşı suç olarak tanımlanan gözaltında kaybetmeleri, bu suçun işlenmesine imkan yaratan cezasızlık politikalarını ve inkar edilen gerçekleri anlattıklarını belirten Aktağ, “Anlatıyoruz, çünkü devlet gözaltında kaybetmeleri nedenleri ve koşullarıyla araştırıp ortaya çıkarma, açıklama yükümlülüğünü yerine getirmiyor. Gerçeği örtbas etme, gerçeğin izini sürenlerin seslerini bastırma ve cezalandırma yönünde bir pratik sergiliyor” dedi.

    “KAYBEDİLMESİYLE İLGİLİ HİÇBİR İŞLEM YAPILMADI”

    “Tüm baskılara rağmen, adalet ve hakikat talebimizin temelini oluşturan hafızada yer alsın diye Hüseyin Morsümbül dosyasını kamuoyu ile paylaşıyoruz” diyen Aktağ dosya detaylarını şu şekilde aktardı:

    “12 Eylül askeri darbesinin ardından 18 Eylül 1980 akşamı Morsümbül ailesinin Bingöl’deki evi asker ve polisler tarafından basıldı. Bingöl Lisesi’nde öğrenci olan çocukları Hüseyin gözaltına alındı. “Oğlumu nereye götürüyorsunuz” diyen annesine, “İfadesi alınacak, kısa bir süre sonra gelir” denildi.

    Hüseyin gelmeyince ailesi Bingöl Askeri Tugay Komutanlığı’na gitti. Ancak kendilerine’ bizde yok’ cevabı verildi. Aile arayışını sürdürünce Hüseyin’in yüksek güvenlik önlemleri ile korunan taburdan kaçtığı söylendi. Hüseyin’den bir daha haber alınamadı. Fatma ve Hanefi Morsümbül askeri savcılığa giderek sorumlular hakkında şikayetçi oldu. Ama Hüseyin’in kaybedilmesiyle ilgili hiçbir işlem yapılmadı.

    Ailenin başvurusu üzerine İHD avukatları yıllar sonra girişimlerde bulundu. 2011 yılında Bingöl Cumhuriyet Başsavcılığı yeni bir soruşturma başlattı. Hüseyin Morsümbül’ün gözaltında kaybedildiği dönem görevli dokuz personelin listesi, adresleri ve irtibat bilgileri savcılığa ulaştı.

    “GÖZALTINDA DÖVÜLEREK ÖLDÜRÜLDÜ”

    Soruşturma kapsamında savcıya ifade veren dönemin Bingöl İl Merkez Jandarma Bölük Komutanı Durmuş Coşkun Kıvrak, olay tarihinde izinli olduğunu, izin dönüşü masasına isimsiz bir ihbar mektubu bırakıldığını, mektupta Hüseyin Morsümbül’ün gözaltında astsubaylarca dövülerek öldürüldükten sonra alay komutanı ve astsubaylar tarafından arabaya konularak götürüldüğünün yazılı olduğunu söyledi.

    Ancak Bingöl Cumhuriyet Başsavcılığı soruşturmayı derinleştirme görevini yerine getirmedi. Olayın üzerinden uzun zaman geçmesi nedeniyle dava açmayı gerektirecek yeterli delil elde edilemeyeceği gerekçesiyle ‘ek kovuşturmaya yer olmadığına dair karar’ verdi. 20 Ekim 2015 tarihinde bu karar için Bingöl Sulh Ceza Hakimliği’ne yapılan itiraz ise henüz sonuçlanmadı.

    966. haftamızda bir kez daha Hüseyin Morsümbül için adalet istiyoruz. Savcılık dosyasında isimleri yazılı şüphelilerin yargılanmalarını ve hakkaniyete uygun bir biçimde cezalandırılmalarını istiyoruz.

    Kaç yıl geçerse geçsin Hüseyin Morsümbül için, tüm kayıplarımız için adalet istemekten, devletin hukuk normları içinde hareket etmek zorunda olduğunu hatırlatmaktan ve kayıplarımızla buluşma mekanımız olan Galatasaray’dan vazgeçmeyeceğiz.”

    PİRHA/DERSİM

  • İHD Dersim Şube Eşbaşkanı Solmaz: Aysel Doğan’ın cenazesine yapılanlar ırkçılıktı-VİDEO

    İHD Dersim Şube Eşbaşkanı Solmaz: Aysel Doğan’ın cenazesine yapılanlar ırkçılıktı-VİDEO

    PİRHA- Barış Grubu üyesi, Kürt siyasetçi Aysel Doğan’ın mücadelesine ve cenaze törenine yapılan polis müdahalesine dair PİRHA’ya konuşan İnsan Hakları Derneği Dersim Şube Eşbaşkanı Gürbüz Solmaz, “Bir insanın düşüncesi ne olursa olsun yaşamını yitirdikten sonra kendi istediği gibi defin edilme hakkı vardır ve bu hakkın engellenmesi doğru değildir” dedi.

    Almanya’da tedavi gördüğü hastanede yaşamını yitiren 2’nci Barış Grubu üyesi ve Kürt Siyasetçi Aysel Doğan’ın cenazesine gelenlere izin verilmeyerek, polis sert müdahale etmişti.

    Diyarbakır’dan Dersim’e onlarca araçlık konvoyla getirilen Aysel Doğan’ın cenazesine kent girişinde polis müdahale etmiş, cenaze aracını almak isteyen polislere karşı çıkan halk, cenazeyi polislere vermemek için oturma eylemi yapmıştı. Tazyikli su ve biber gazıyla müdahale eden polis, milletvekillerini ve yurttaşları darp etmiş, müdahalenin ardından gözaltına alınan 4 kişiden biri tutuklanmıştı.

    İnsan Hakları Derneği (İHD) Dersim Şube Eşbaşkanı Gürbüz Solmaz, Aysel Doğan’ın mücadelesini ve cenaze törenine yapılan sert müdahaleyi PİRHA’ya değerlendirdi.

    “AYSEL DOĞAN’IN CENAZESİNDE YAŞATILAN ZALİMLİĞE HİÇ GEREK YOKTU”

    İnsanların yaşam hakkı kadar defin haklarının da olduğunu vurgulayan İHD Dersim Şube Eşbaşkanı Gürbüz Solmaz, ”Aysel Doğan insan hakları savunucusuydu ama cenazesinde yaşananlar üzücüydü. Devlet o gün Dersim’i savaş alanına çevirdi. Bir insanın düşüncesi ne olursa olsun yaşamını yitirdikten sonra kendi istediği gibi defin edilme hakkı vardır ve bu hakkın engellenmesi doğru değildir. Aysel Doğan’ın cenazesine yapılan saldırı ırkçılıktı. İnsanlara yaşatılan bu kadar zulme, zalimliğe hiç gerek yoktu. Umarım bu yaşananlar son bulur, ölüye ve inançlara saygı daha üst seviyelere çıkar” dedi.

    PİRHA/DERSİM

  • ‘Kürtlere yönelik saldırılar iktidarın kullandığı ayrımcı dil nedeniyle gerçekleşiyor’

    ‘Kürtlere yönelik saldırılar iktidarın kullandığı ayrımcı dil nedeniyle gerçekleşiyor’

    PİRHA-İHD Dersim Şube Eş Başkanı Gürbüz Solmaz devam eden orman yangınlarını ve son dönemde artan Kürt vatandaşlara yönelik saldırıları PİRHA’ya değerlendirdi. Kürt vatandaşlara yönelik saldırıların iktidarın kullanmış olduğu ırkçı, ayrımcı dil nedeniyle gerçekleştiğini belirten Solmaz, “İnsan hakları savunucuları olarak çağrımız iktidarın bu söylemlerden vazgeçmesi ve daha birleştirici bir dil kullanması gerekiyor” dedi.

    İHD Dersim Şube Eş Başkanı Gürbüz Solmaz devam eden orman yangınlarını ve son dönemde artan Kürt vatandaşlara yönelik saldırıları PİRHA’ya değerlendirdi.

    “İKTİDARIN DAHA BİRLEŞTİRİCİ BİR DİL KULLANMASI GEREKİYOR”

    Türkiye’de son dönemde Kürt vatandaşlara yönelik saldırıların devam ettiğini vurgulayan Gürbüz Solmaz, “Bu saldırılarda daha önce Afyon’da bir vatandaşımız yaşamını yitirmişti, daha sonra ise Konya’da Kürt aileye yapılan saldırı sonucu 7 kişi yaşamını yitirdi. Aslında bu saldırıların temel nedeninde iktidarın kullanmış olduğu ırkçı, ayrımcı dil var.  Yine HDP’ye yönelik ırkçı, ayrımcı söylemler İzmir’de Deniz Poyraz’ın öldürülmesi, daha sonra batı illerinde yaşayan Kürt vatandaşlara yapılan saldırılar devam ediyor. İktidarın kullandığı dil ve üslup bu saldırılarda etkilidir. İnsan hakları savunucuları olarak bu ülkede birleştirici, kardeşçe yaşamanın ve barışın hâkim olması için mücadele ettik. Kürtlerin talebi de aslında bu ülkede bölünmenin değil birlikte yaşamanın yolunu hazırlamakken buna rağmen iktidarların kendi iktidarlarını koruyabilmesi adına ırkçı söylemlerinden kaynaklı vatandaşlarımız saldırıya uğrayıp öldürülüyor. İnsan hakları savunucuları olarak çağrımız iktidarın bu söylemlerden vazgeçmeli daha birleştirici bir dil kullanması gerekiyor” dedi.

    “ORMAN YANGINLARI BİR AN ÖNCE SÖNDÜRÜLMELİ”

    Orman yangınlarının nerede olursa olsun ve kimler tarafından gerçekleştirilirse gerçekleştirilsin en kısa zamanda söndürülmesi gerektiğini söyleyen Solmaz, şunları kaydetti:

    “Bölgemizde çıkan orman yangınları helikopterlerden atılan bombalamalar sonucunda çıkmaktadır. Batıda çıkan yangınlara gösterilen duyarlılığın bölgemizde de gösterilmesi gerekiyor. Ülkenin orman yangınlarında bölgelere göre müdahale edilmesi de bir ayrımcılıktır, bir hak ihlalidir. Yaşam sadece insanın yaşam hakkıyla sınırlı değildir oradaki bütün canlıların yaşam hakkı vardır. Çıkan orman yangınlarına hemen müdahale edilmeli, özel güvenlik bölgesi gerekçesini asla kabul etmiyoruz. Batıda olduğu gibi bölgemizde de orman yangınlarının söndürülmesi gerekiyor, herkesin orman yangınının bulunduğu alana müdahale etmesi gerekir, bir dalın bile yanmasına izin verilmemelidir ama ne yazık ki bölgemizde yasaklı bölge gerekçesiyle orman yangınlarına müdahale edilmesine izin verilmiyor. Bizim çağrımız; gerekçesi ne olursa olsun ister operasyon bölgesi olsun, ister yasaklı bölge olsun bütün devlet kurumlarının, sivil toplum örgütlerinin, belediyelerin mutlaka müdahale edip orman yangınlarını bir an önce söndürmesi gerekiyor.”

    Cihan BERK/DERSİM

  • İHD Dersim: Deniz Yıldırım derhal serbest bırakılsın

    İHD Dersim: Deniz Yıldırım derhal serbest bırakılsın

    PİRHA – İHD Dersim Şubesi, koronavirüs testi pozitif çıkan Elazığ 1 No’lu Yüksek Güvenlikli Cezaevi’ndeki tutuklu Deniz Yıldırım’ın derhal serbest bırakılmasını talep etti.

    İnsan Hakları Derneği (İHD) Dersim Şubesi, Elazığ 1 No’lu Yüksek Güvenlikli Cezaevi’ndeki tutuklu Deniz Yıldırım’ın korona testinin pozitif çıkmasına ilişkin basın açıklaması yaptı.

    Dernek binasında yapılan açıklamaya Yıldırım’ın eşi Birsen Yıldırım ile siyasi parti ve kurum temsilcileri katıldı.

    Açıklamayı yapan İHD Dersim Şube Başkanı Gürbüz Solmaz, koronavirüs salgının cezaevlerinde tedbirler almama sorunlarının devam ettiğini söyledi.

    “KORONAVİRÜSE KARŞI VÜCUT DİRENCİ YÜKSEK OLMALI”

    Cezaevlerinde 500’den fazla ağır hasta tutuklu olduğunu hatırlatan Solmaz, hasta tutukluların bu süreç içerisinde tahliye edilmeleri konusunda taleplerinin olduğunu belirtti.

    Ağır hasta tutuklu olan Yıldırım’ın kolon kanseri olduğunu söyleyen Solmaz, “Şimdi ise Deniz Yıldırım’a koronavirüs teşhisi konuldu. Biz Deniz Yıldırım şahsında bütün hasta tutukluların ve bu ülkede barış, kardeşlik içinde yaşamı savunan bütün tutukluların serbest bırakılmasını talep ediyoruz. Kemoterapi gören bir insanın vücut direncinin sıfır noktasındadır. Bu salgına karşı da vücut direncinin yüksek olması gerekiyor. Bu bakımdan Deniz Yıldırım’ın derhal serbest bırakılarak evinde ailesiyle birlikte tedavisinin yapılmasını talep ediyoruz” diye konuştu.

    PİRHA/DERSİM

  • ‘Her acının üzerine bir politika inşa edilirse nasıl ortaklaşacağız’-VİDEO

    ‘Her acının üzerine bir politika inşa edilirse nasıl ortaklaşacağız’-VİDEO

    PİRHA – Elazığ’da yaşanan deprem sonrası devlet yetkililerinin yaklaşımlarına ilişkin açıklamalarda bulunan Yazar Mesut Özcan ve İHD Dersim Şube Başkanı Gürbüz Solmaz, “Her acının üzerine bir politika inşa edilirse biz kardeşliği nasıl sağlayacağız, nasıl ortaklaşacacağız” ifadelerini kullandılar.

    Haberin videosu

    CAN TV’de yayınlanan Can’da Gündem programında deprem ve sonrasında yaşananlar ele alındı.

    Veli Haydar Güleç’in sunumuyla yapılan programda konuklar Araştırmacı-Yazar Mesut Özcan ve İnsan Hakları Derneği Dersim Şube Başkanı Gürbüz Solmaz, Elazığ’da yaşanan deprem sonrası yetkili kurumların yaklaşımlarına ilişkin, “Her acının üzerine bir politika inşa edilirse biz kardeşliği nasıl sağlayacağız, nasıl ortaklaşacacağız” ifadelerini kullandılar.

    Araştırmacı-Yazar Mesut Özcan, “Yönetimsel olarak bir şeylerin değişeceğini sanmıyorum. Ülkemiz deprem ülkesi, deprem öldürmüyor tedbirsizlik öldürüyor. Ama ülkemizde tedbir yok” dedi.

    “ACILARIN ÜZERİNE POLİTİKA İNŞA EDİLİYOR”

    Özcan, Kızılay tarafından gönderilen mesaj ve gelişmelere ilişkin şunları aktardı:

    “99 depreminden sonra deprem vergisi alınmaya başlandı. Bu paranın nereye harcandığı belli değil. Bakanlara soruluyor, bilmiyorum İçişleri’ne sorun diyor. İlginç bir durumdur bu. Yaşamak mucize bizim ülkemizde. Depremden bir süre sonra Kızılay tarafından mesaj geliyor. Birlik beraberlik zamanı diye bir mesaj. Kızılay’dan İdlib için de mesaj gelmiş. 10 lira bağışta bulunun mesajı.

    Diğer taraftan yasal olarak kurulan bir siyasi partinin gönderdiği yardımları kabul etmiyorsunuz. HDP’nin gönderdiği yardımları kabul etmiyorsunuz, geri çeviriyorsunuz. Her acının üzerine bir politika inşa ederseniz kardeşliği nasıl sağlayacağız, birlikteliği nasıl sağlayacağız. Acılarımızla, duygularımızla nasıl ortaklaşacağız.”

    “KADERCİ TOPLUM YARATILMAYA ÇALIŞILIYOR”

    İnsan Hakları Derneği Dersim Şube Başkanı Gürbüz Solmaz ise, “Bir baskılama var. Yanlış gidişatı eleştirmek isteyenlere bir baskı söz konusu” diyerek şunları kaydetti:

    “Bir kereye mahsus olmak üzere çıkarılan vergiler, hiç bitmedi. Bu vergiler hayatımızda süreklilik halini aldı. Bugüne kadar toplanan paraların nereye gittiğini insanların sorması kadar doğal bir şey yoktur. Bu paralar daha önceki depremlerde hasar olan yerlere harcanmış olsaydı şimdi bu kadar bina yıkımı ve can kaybı olmayacaktı.

    AKP’nin 20 yıllık iktidarı döneminde hep kaderci bir toplum yaratılmaya çalışılıyor. Biz bunları her yerde görüyoruz, biliyoruz.”

    PİRHA/DERSİM

     

  • Dersim’de tehdit edilen öğrencilerden açıklama-VİDEO

    Dersim’de tehdit edilen öğrencilerden açıklama-VİDEO

    PİRHA – Dersim’de polisler ve kimliği belirlenmeyen şahıslar tarafından darp ve tehdit edilen öğrenciler, İnsan Hakları Derneği’nde basın açıklaması yaptı. 

    Haberin videosu

    Dersim’de polis ve kimliği belirsiz şahıslarca darp ve tehdit edilen Munzur Üniversitesi öğrencileri, İnsan Hakları Derneği’nde açıklama yaptı.

    Munzur Üniversitesi öğrencileri günlerdir kayıp olan arkadaşları Gülistan Doku’nun bulunması üniversitede yaptıkları eylem nedeniyle tehdit edilerek, kaçırılmaya çalışıldıklarını belirterek, İHD’ye başvuruda bulundu.

    “TEHDİT EDENLERİN ARAÇ PLAKALARI ELİMİZDE”

    Sürekli kentte taciz, tecavüz vakalarının gündemde olduğunu söyleyen İHD Şube Başkanı Gürbüz Solmaz, en son üniversite öğrencisi Gülistan Doku’nun kayıp durumunun ortaya çıktığını belirtti. Bu olumsuzluklara halk, öğrenci, esnaf ve bir bütün olarak sivil toplum örgütleriyle birlikte ortak bir tepki geliştirildiğini dile getiren Gürbüz, şöyle devam etti:

    “Bu olayların aydınlatılmasına yönelik bir duyarlılık oluştu. Demokratik bir talebin susturulabilmesi için valiliklerce alınan yasak kararlarının doğru olmadığını söylemek istiyoruz. Sokakta insanların sesini kısa bilirler ama vicdanları susturamazlar. Bu anlamda eylem, etkinliklere katılan üniversite öğrencilerine yönelik polis olduklarını iddia eden kişilerce sokakta önleri kesilerek tehditlerde bulunuyorlar. Bu olayların çok fazla dillendirilmemesini istediklerini ve bu olayların üstüne gidilmemesi şeklinde ifadelerde bulunuyorlar. Bu arkadaşları tehdit ederken de sıkıntılar yaşattıklarını, yarın aynı şekilde kendilerinin de bu olayları yaşayabileceklerini ve daha sonra tekrar kendileriyle görüşecekleri söyleniyor. Bu tehditleri biz kabul etmiyoruz. Bütün sorumluluk emniyetin, kolluk kuvvetlerinin ve jandarmanındır. Arkadaşlardan birinin resmi polisler tarafından tehdit edildiğini biliyoruz. Tehdit edenlerin araç plakaları da elimizde.”

    “KORKUTARAK BİZİ GERİ ÇEKEMEYECEKLER”

    Munzur Üniversitesi Öğrencisi Lider Polat, 13 Ocak’ta kayıp olan arkadaşları Gülistan Doku’nun bulunması için üniversitede yaptıkları eylemde, kadın öğrencileri taciz ettiği idda edilen Munzur Üniversitesi Bilgi İşlem Daire Başkanı Cem Tekinoğlu hakkında sarf ettiği sözler nedeniyle tehdit edilerek kaçırılmak istendiğini söyledi. Polat, “Son süreçte benzeri olaylar gençlere yönelik çok yaşanıyor. Korkutarak bizi geri çekmeye çalışıyorlar. Yerel halkla birlikte böylesi durumların üzerine giderek daha çok teşhir edeceğiz” şeklinde konuştu.

    “POLİS BOĞAZIMDAN TUTUP TEHDİT ETTİ”

    Polat gibi kendisini de 13 Ocak’ta Gülistan Doku için yapılan eyleme katıldığını belirten Munzur Üniversite öğrencisi Mehmet Sağlam ise erkek yurdunda yapılan eylem sonrası Bayraktepe polis noktasında durdurulduğunu dile getirdi. Sağlam, “Beni kulübenin içine koydular. Bir polis boğazımdan tutarak tehdit etti. Elimle onun elini çekerek sadece arkadaşımızın bulunması için eylemlere katıldığımı söyledim. Polisler bana küfür ederek bu şehri terk etmem gerektiğini söylediler. Öğrenci olduğumu ve tekrar başka bir arkadaşımızın başına gelmemesi için eyleme katıldığımı söyledim. ‘Senle görüşeceğiz, başına geleceklerinden biz sorumlu değiliz’ deyince ben de ‘başıma ne gelirse siz sorumlusunuz’ dedim” diye konuştu.

    “DEMOKRATİK HAKLAR ÇERÇEVESİNDE ARKADAŞIMIZIN BULUNMASINI İSTİYORUZ”

    Munzur Üniversitesi son sınıf öğrencisi olan Dilar Aras da, “Gülistan Doku için yaptığımız bütün eylemler yasaldır. Ovacık yolunda yürürken bir araç önümde durarak kimliğini çıkarıp polis olduğunu söyledi. GBT yapacaklarını söyleyip kimliğimi istediler. Oradan geçen insanların dikkatini çekince polisler ‘seninle görüşeceğiz’ deyip arabasına binip gitti. Demokratik haklar çerçevesinde arkadaşımızın bulunmasını istiyoruz. Arkadaşımızın bulunması için her zaman baskılar altındaydık” sözlerine yer verdi.
    Daha önce savcılığa suç duyurusunda bulunan öğrenciler, açıklamanın ardından İHD’ye başvuruda bulundu.

    PİRHA/DERSİM

  • İHD Dersim: Demokrasi mücadelesi verilmesini savunmaya devam ediyoruz-VİDEO

    İHD Dersim: Demokrasi mücadelesi verilmesini savunmaya devam ediyoruz-VİDEO

    PİRHA – İHD Dersim Şubesi, 10 Aralık İnsan Hakları Günü’ne ilişkin basın açıklaması yaptı. Açıklamada, “insan eliyle gerçekleştiği için önlenebilir olan Türkiye ve dünyadaki bu kötücül sürecin son bulması ve barışçıl, demokratik, insan haklarına dayalı bir ortak yaşam idealini geliştirmek için çok daha fazla çaba göstereceğimiz aşikârdır” denildi. 

    İnsan Hakları Derneği Dersim Şubesi, 10-17 Aralık İnsan Hakları Haftası’na ilişkin basın açıklaması gerçekleştirdi.

    Kent merkezinde bulunan İnsan Hakları Anıtı’nın önünde yapılan açıklamaya siyasi parti ve kurum temsilcileri ile çok sayıda yurttaş katıldı.

    Açıklamayı okuyan İHD Dersim Şube Başkanı Gürbüz Solmaz, ülkenin genelinde ve bölgede yaşanan insan hakkı ihlallerine değinerek, bu ihlallerin son bulması için çaba göstereceklerini ifade etti.

    Türkiye’nin içinde bulunduğu ekonomik kriz hali, OHAL uygulamaları, güvenlik güçleri tarafından yapılan ölümler, askeri harekatlar, çatışmalı süreç, kayyım politikaları, gözaltı ve tutuklamalardan Aleviler ve Kürtlerin sorunlarına gündemdeki birçok ihlale dikkat çeken Solmaz, “İnsan eliyle gerçekleştiği için önlenebilir olan Türkiye ve dünyadaki bu kötücül sürecin son bulması ve barışçıl, demokratik, insan haklarına dayalı bir ortak yaşam idealini geliştirmek için çok daha fazla çaba göstereceğimiz aşikârdır” dedi.

    Açıklamada şunlar kaydedildi:

    KALICILAŞAN OHAL

    “OHAL uygulaması 19 Temmuz 2018 itibariyle sona ermiş ise de Cumhurbaşkanı tarafından 31 Temmuz 2018 günü onaylanarak yürürlüğe giren 7145 sayılı “Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun” ile OHAL, tüm sonuçlarıyla birlikte kalıcı hale getirilmiş oldu. Bu düzenlemelerin başlıcaları gözaltı sürelerinin yaygın olarak 12 gün boyunca uygulanması, valilerin neredeyse istisnasız olarak basın açıklamaları ile toplantı ve gösterileri yasaklaması, kamu kurumlarının kamu görevlilerini ihraç işlemlerini sürdürmesidir. OHAL’in ağır sonuç ve etkileri her geçen gün giderek artan biçimde toplumsal yaşam üzerinde hissedilmektedir. Yaklaşık yüz kırk bine yakın insanı etkileyen OHAL karar ve işlemlerini incelemek üzere kurulan komisyonun ağır işleyişi ve aldığı yetersiz kararlar ile OHAL sonuçlarının kalıcı etkisi daha da artmaktadır. OHAL İşlemleri İnceleme Komisyonu’nun 25 Ekim 2019 tarihinde yaptığı duyuru ile OHAL kapsamında yayımlanan KHK’lar ile 125.678’i kamu görevinden çıkarma olmak üzere toplam 131.922 işlem gerçekleştirildiğini belirtmektedir. Bu işlemlerden 2.761’i kurum/kuruluş kapatma işlemidir. Komisyona yapılan başvuru sayısı 126.200’dür. Komisyon 8.100’ü kabul, 83.900’ü ret olmak toplam 92.000 başvuru hakkında karara varmıştır.

    Öte yandan OHAL döneminde çıkarılan 668 sayılı KHK’nın 3. maddesinin (d) bendi ile tutukluların avukatları ile görüşmelerine Cumhuriyet Savcısı’nın kararıyla kısıtlama getirilebileceği düzenlemesi yapılmıştı. OHAL kalktıktan sonra da bu tür kısıtlayıcı uygulamalara devam edildi. Ancak Anayasa Mahkemesi’nin 29 Kasım 2019 tarihli Resmi Gazete’de yayınlanan 24.07.2019 tarihli 2018/73 E, 2019/65 K sayılı kararı ile bu tür düzenlemelerden olan 5275 sayılı İnfaz Kanunu’nun 59. maddesinin (5) ve (10) numaralı fıkralarında düzenlenen, “Görüşmelerin teknik cihazla sesli veya görüntülü olarak kaydedilmesi, tutuklu ile avukatın yaptığı görüşmeleri izlemek amacıyla görevli bulundurulması, tutuklunun avukatına veya avukatın tutukluya verdiği belge veya belge örnekleri, dosyalar ve aralarındaki konuşmalara ilişkin tuttukları kayıtlara el konulması” hükümleri iptal edilmiştir.

    YAŞAM HAKKI

    Siyasal iktidarın ülke içinde ve dışında şiddeti esas alan politikaları yine 2019 yılında yaşanan yaşam hakkı ihlallerinin başlıca sebebini oluşturmaktadır. Öte yandan yaşam hakkı ihlalleri, sadece devletin güvenlik güçleri tarafında gerçekleştirilen ihlaller ile sınırlı değildir. Üçüncü kişiler tarafından gerçekleştirilen fakat devletin, “önleme ve koruma” yükümlülüğünü yerine getirmeyerek neden olduğu ihlalleri de kapsamaktadır.

    İHD ve TİHV Dokümantasyon Merkezi’nin verilerine göre 2019 yılının ilk 11 ayında;

    • Kolluk güçlerinin yargısız infazı, dur ihtarına uyulmadığı gerekçesiyle veya rastgele ateş açması sonucu 10 kişi yaşamını yitirmiş, 4 kişi de yaralanmıştır.
    • Silahlı çatışmalar nedeniyle en az 97 güvenlik görevlisi (88 asker, 7 polis, 2 korucu), 362 militan, 30 sivil olmak üzere toplam 489 yaşamını yitirmiştir. Bu dönemde en az 154 asker, 13 polis ve 7 korucu, 38 sivil olmak üzere toplam 212 kişi ise yaralanmıştır.
    • Güvenlik güçlerine ait zırhlı araçların çarpması sonucu en az 2 kişi yaşamını yitirmiş, 2 kişi de yaralanmıştır.
    • Mayın ve sahipsiz bomba vb. patlaması sonucu 3 kişi yaşamını yitirmiş, 3 kişi de yaralanmıştır.
    • Cezaevlerinde hastalık, intihar, şiddet vb. çeşitli gerekçelerle en az 38 kişi yaşamını yitirmiş, 5 kişi de yaralanmıştır.
    • Zorunlu ya da muvazzaf olarak askerlik görevini yaparken en az 17 kişi şüpheli bir şekilde yaşamını yitirmiş, 6 kişi de yaralanmıştır.
    • İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi’nin verilerine göre iş kazaları/cinayetleri sonucu Türkiye’de 2019 yılının ilk 11 ayında en az 1606 işçi yaşamını yitirmiştir.
    • 2019 yılının ilk 11 ayında ise en az 305 kadın erkek şiddeti sonucu öldürülmüştür.

    Yine TİHV Dokümantasyon Merkezi’nin verilerine göre 2019 yılında, Türkiye’nin Suriye’nin kuzey doğusuna yönelik başlattığı askeri harekat sırasında, sınır hattında bulunan ilçelere havan mermisi vb. patlayıcıların isabet etmesi sonucu en az 19 sivil yaşamını yitirmiş, 132 sivil de yaralanmıştır. Bu süreçte en az 17 asker yaşamını yitirmiş, 33 asker de yaralanmıştır. Askeri harekat nedeniyle Suriye’de kaç silahlı militanın ve Türkiye’nin desteklediği paramiliter gruplardan kaç kişinin yaşamını yitirdiği konusunda sağlıklı veriler bulunmamaktadır.

    Suriye tarafında ise Suriye İnsan Hakları Gözlemevi (SOHR), İnsan Hakları İzleme Örgütü (HRW), Uluslararası Af Örgütü (AI) gibi örgütlerin tespitine göre aralarında Suriye Gelecek Partisi Genel Sekreteri Hevrin Khalaf ile 2 gazetecinin de bulunduğu onlarca sivil öldürülmüş ve çok sayıda kişi de yaralanmıştır. Özellikle paramiliter grupların sivil yerleşim yerlerine yönelik saldırıları devam etmekte olup en son Tel Rifat bölgesinde bulunan bir yerleşim yerine yapılan havanlı saldırıda 8’i çocuk 10 sivil yaşamını yitirmiş, 20’nin üzerinde kişi de yaralanmıştır.

    Cenevre merkezli BM İnsan Hakları Yüksek Komiserliği (OHCHR) Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyinde başlattığı harekata dair yaptığı açıklamada, Türkiye’nin destek verdiği silahlı gruplar tarafından gerçekleştirilen sivillere yönelik infazlardan Türkiye’nin sorumlu tutulabileceğine dikkat çekti ve önleme yükümlülüğünü hatırlattı.

    İŞKENCE ve diğer KÖTÜ MUAMELE

    Son yıllarda, kişileri cezalandırmaya ve/veya yıldırmaya ve/veya otorite kurmaya yönelik ve/veya ceza soruşturmasının (itiraf almak veya bilgi edinmek/“delil toplamak” amaçlı) bir aracı olarak işkence ve diğer kötü muamele uygulamalarının büyük artış gösterdiğine işaret eden ciddi ve geniş alana yansıyan tespitler ve iddialar bulunmaktadır. Resmi gözaltı merkezlerinde, resmi olmayan gözaltı yerlerinde, sokakta, cezaevlerinde hemen her yerde işkence uygulamaları, yanı sıra toplantı ve gösterilerde güvenlik güçlerinin “işkence” düzeyine ulaşan “aşırı ve orantısız güç kullanarak müdahalesi” yaygınlaşmıştır. Ayrıca, toplumun farklı kesimlerinde iktidarın kontrolünü ve baskısını arttırmak, dehşet ve korku yaymak amacı ile işkencenin ve diğer kötü muamele biçimlerinin uygulandığına tanık olunmaktadır.

    • Türkiye İnsan Hakları Vakfı’na (TİHV) 2019 yılının ilk 11 ayında işkence ve diğer kötü muameleye maruz kaldığı iddiasıyla toplam 840 kişi başvurmuştur. Başvuranların 422‘si aynı yıl içinde işkence ve kötü muamele gördüklerini belirtmişlerdir.
    • İnsan Hakları Derneği’nin (İHD) verilerine göre ise 2019 yılının ilk 11 ayında gözaltında ve gözaltı dışındaki yerlerde işkence ve diğer kötü muameleye uğradığını iddia eden kişi sayısı 830’dur.
    • Ülke genelindeki barışçıl toplantı ve gösteriler sırasında güvenlik güçleri tarafından toplantı ve gösteride bulunma hakkını kullanan kişilere yönelik “aşırı ve orantısız güç” kullanımının işkence ve diğer kötü muamele düzeyine ulaştığına dair çok sayıda kanıt bulunmaktadır. Özel olarak Ankara’daki Yüksel Caddesinde bulunan İnsan Hakları Heykelinin önünde her gün en az iki kere yapılan barışçıl gösterilere yapılan polis müdahaleleri ülke genelinde bu tür “aşırı ve orantısız güç” kullanımının örneklerinden sadece bir tanesidir. Yine İHD verilerine göre 2019 yılında 962 toplantı ve gösteriye müdahale edilmiştir. 2886 kişi bu müdahalelerde kaba dayak ve kötü muameleye maruz kaldıklarını iddia etmişlerdir.

     

    • 2019 yılında 7 zorla kaçırma vakası tespit edilmiş ve bunlardan 6’sının ailesi İHD’ye başvuru almıştır. Bu başvurulardan 5’i Birleşmiş Milletler Zorla veya İrade Dışı Kaybetmeler Çalışma Grubu’na yapılan başvuruları takiben bulunmuşlardır. Diğer kişinin akıbeti ise halen bilinmemektedir. Bulunan kişilerin işkence ve kötü muameleye maruz kaldıkları anlaşılmıştır.

    İşkencenin önlenmesinde önemli rolü olan ancak yıllardır uygulamada büyük ölçüde ihmal edilen usul güvenceleri, OHAL sürecinde KHK’lar ile yapılan yasal düzenlemeler sonucu önemli ölçüde tahrip olmuştur. Bu yasal düzenlemelere de dayalı olarak, kişiye gözaltı hakkında bilgilendirme, üçüncü taraflara bilgi verme, avukata erişim, hekime erişim, uygun ortamlarda uygun muayenelerin gerçekleştirilmesi ve usulüne uygun raporların düzenlenmesi, hukukilik denetimi için süratle yargısal makama başvurulabilme, gözaltı kayıtlarının düzgün tutulması, bağımsız izlemelerin mümkün olması başlıklarında toplanabilecek usul güvencelerinin son dönemde büyük ölçüde ortadan kaldırıldığını ve bu konuda bütünüyle keyfi bir ortam yaratıldığını ifade etmek mümkündür.

    İşkencenin önlenmesinde etkili ve önemli bir araç olan ‘Ulusal Önleme Mekanizması’nın işlevlerini yerine getirmek üzere yetkilendirilmiş olan Türkiye İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumu’na (TİHEK) yönelik eleştirilerimize zeminin oluşturan sorunlarda 2019 yılı itibarıyla da hiçbir değişiklik olmamıştır. TİHEK’i Paris Prensipleri ve OPCAT ilkelerine uyumlu hale getirecek hiç bir adım atılmamıştır. Bu ilkelerin en başında gelen işlevsel ve mali bağımsızlık sorunları çözülmemiştir. Kurumun yayımladığı ziyaret raporlarında ise ilke ve yöntem hataları bulunmaktadır. 2019 yılında yayımlanan bu raporlardan alıkoyma yerlerine yapılan önleyici ziyaretlerin, asgari standartlara sahip olmadığı, ziyaretlerin yalnızca şekli olarak yerine getirildiğine yönelik izlenimimiz devam etmiştir.

    Cezasızlık hâlâ işkence ile mücadelede en önemli engeldir. Faillere hiç soruşturma açılmaması, açılan soruşturmaların kovuşturmaya dönüşmemesi, dava açılan vakalarda işkence yerine daha az cezayı gerektiren suçlardan iddianame düzenlenmesi, sanıklara hiç ceza verilmemesi ya da işkence ve bireysel suçlar kapsamında kamu görevi dışında eziyet suçu kapsamına alınarak cezalar verilmesi ve cezaların ertelenmesi gibi nedenlerle cezasızlık olgusu işkence yapılmasını mümkün kılan en temel unsurlardan birisi olarak hala karşımızda durmaktadır. Adalet Bakanlığı, Adli Sicil ve İstatistik Genel Müdürlüğü tarafından 2019 yılında yayınlanan ‘2018 Adli İstatistik’ verilerine göre söz konusu yıl içinde TCK’nın 94. ve 96. maddelerdeki işkence ve eziyet suçlarından 2196 kişi hakkında soruşturma açılmış, 1035 kişi hakkında kovuşturmaya yer olmadığına karar verilmiş, 766 kişiye dava açılmış ve 395 kişi hakkında ise başkaca kararlar verilmiştir. Görüldüğü gibi resmi istatistiklerde bile işkence ve eziyet suçundaki soruşturma ve dava sayılarında ciddi artış söz konusudur.

    Öte yandan, ‘kamu görevlisine direnme’ suçunu oluşturan TCK’nın 265. maddesinin de bulunduğu ‘kamu idaresinin güvenirliğine ve işleyişine karşı suçlar’dan dolayı 2018 yılında 163.032 kişi hakkında soruşturma açılmış, bunlardan 48.064’ü hakkında dava açılmıştır. OHAL ortamında ve kolluk şiddetinin zirveye ulaştığı koşullarda işkence ile direnme suçundan açılan davalar arasında bu denli yüksek bir farkın olması cezasızlığın boyutlarını ve sistematik bir politika olarak sürdürüldüğünü açıkça göstermektedir.

    Öte yandan, Avrupa İşkencenin ve İnsanlık Dışı veya Onur Kırıcı Ceza veya Muamelenin Önlenmesi Komitesi’nin (CPT) 29 Ağustos-6 Eylül 2016 tarihlerinde Türkiye’ye gerçekleştirdiği “özel amaçlı/ad-hoc” ziyareti sırasında yaptığı gözlem ve tespitler hakkında tamamlanmış raporun yayınlanmasına hükümet tarafından hâlâ izin verilmemesi Türkiye’deki işkence sorunu ile ilgili bir başka göstergedir. Ayrıca CPT’nin Mayıs 2019’daki Türkiye ziyareti ile ilgili rapor da henüz açıklanmamıştır.

    İHD’ye yapılan başvurulara ve basındaki haberlere göre, son dönemlerde başta İstanbul, Ankara, Diyarbakır ve İzmir olmak üzere pek çok ilde üniversite öğrencileri, gazeteciler ve aktivistler başta olmak üzere çok sayıda kişi kayıt dışı ifadeye zorlandı, baskı ve tehdit yöntemleriyle ajanlaştırılmaya çalışıldı, bunu kabul etmeyenlerden bazıları örgüt üyeliği” iddiasıyla tutuklandı ya da kaçırılarak bir süre sonra çeşitli işkence ve kötü muamelelere maruz kaldıktan sonra bırakıldı. Ajanlaştırma iddiasıyla İHD Genel Merkezi ve şubelerine 2019 yılı içinde toplam 71 başvuru yapılmıştır. Basına yansıyan haberlerde ise 79 vaka tespit edilmiştir.

    CEZAEVLERİ

    Adalet Bakanlığı verilerine göre 31 Aralık 2002 tarihinde yani AKP iktidara geldiğinde Türkiye cezaevlerinde 59.429 mahpus bulunmakta idi.

    Adalet Bakanlığı Ceza ve Tevkif Evleri Genel Müdürü’nün TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu’na açıkladığı verilere göre 15 Kasım 2019 tarihi itibarıyla 355 ceza infaz kurumunda toplam 286 bin 500 tutuklu ve hükümlü bulunmaktadır. 11 bin civarında tutuklu ve hükümlünün kadın olduğu ifade edilmiş, kesin tutuklu ve hükümlü sayıları verilmemiştir. Cezaevlerinde 3 bin 100 çocuk hükümlü ve tutuklu bulunurken, 780 çocuk ise anneleri ile birlikte cezaevlerinde kalmaktadır.

    Bunun dışında denetimli serbestlik tedbirine tabi kişi sayısı Ekim 2019 itibarı ile 238 bin 365 kişidir. Ayrıca tutuklama kararı verilmeyip adli kontrol kararı ile serbest bırakılan kişi sayısı Ekim 2019 itibarı ile 478 bin 867’dir.

    Uzunca bir zamandır hükmen tutuklu dediğimiz, yani cezası onanmamış kişilerin sayısı ise verilmemektedir. Ne yazık ki TÜİK verileri de bir yıl geriden gelmektedir. Bu veriler bile durumun ciddiyetini yansıtacak niteliktedir. TÜİK tarafından 5 Aralık 2019 tarihinde yapılan son açıklamaya göre 31 Aralık 2018 tarihi itibarıyla ceza infaz kurumlarında bulunan kişi sayısı, bir önceki yıla oranla %14 artarak 264 bin 842 olmuştur. Bir başka önemli veri de yıl içinde hapishanelere giren ve tahliye edilen kişilerin sayılarıdır.  TÜİK verilerine göre 2018 yılı içinde ceza infaz kurumlarına 266 bin 889 kişinin giriş kaydı yapılırken aynı dönemde 215 bin 170 kişinin de çıkış kaydı yapılmıştır. Bu yüksek sayıdaki sirkülasyon hapishanelerde bulunan hükümlü ve tutuklu sayısının görünenden çok daha yüksek olduğuna işaret etmektedir.

    Adalet Bakanlığı mevcut 355 ceza ve infaz kurumunun toplam kapasitesini 220 bin 230 kişi olarak belirtmektedir. Bu durumda cezaevlerinde kapasite fazlası yaklaşık 66 bin tutuklunun ve hükümlünün bulunduğu anlaşılmaktadır. Bu da cezaevlerinin fiziksel koşullarının daha da kötüleşmesine ve hak mahrumiyetlerinde ciddi bir artışa yol açmaktadır.

    Diğer taraftan OHAL ilanıyla birlikte cezaevlerindeki işkence ve diğer kötü muamele uygulamalarında büyük bir artış görülmektedir:

    Cezaevlerinde çeşitli gerekçelerle (çıplak arama, kelepçeli muayene, ayakta tekmil vererek sayım uygulamalarına itiraz gibi) girişte ve sonrasında devam eden kaba dayak, siyasi suçlardan tutuklananların “terörist” olarak yaftalanması ve bu gerekçeyle şiddete maruz kalmaları, her türden keyfi muamele ve keyfi disiplin cezaları, hücre cezaları, sürgün ve sevk uygulamaları yakın tarihte görülmedik boyutlara ulaşmıştır.

    2000 yılından bu yana uygulanmakta olan ve tutuklu ve hükümlülerin fiziksel ve psikolojik bütünlüklerinin ciddi şekilde zarar görmesine neden olan tek kişi ya da küçük grup izolasyon/tecrit uygulamaları ağırlaşarak yaygınlaşan bir sorundur. Bir kez daha Avrupa İşkencenin ve İnsanlık Dışı veya Onur Kırıcı Ceza veya Muamelenin Önlenmesi Komitesi’nin (CPT) “Tutukevlerindeki mahkumların günün makul bir kısmını (sekiz saat veya daha fazla) hücreleri dışında, belirli amacı olan ve değişen faaliyetler yaparak geçirmeleri hedeflenmelidir. Doğal olarak, hüküm giymiş mahkumların bulunduğu kurumlardaki programlar daha da uygun olmalıdır” şeklinde ifade edilen standart ilkesine yer vermekte yarar olacaktır. Buna karşın Adalet Bakanlığı‘nın 10 tutuklu ve hükümlünün haftada 10 saat bir araya gelerek sosyalleşmesini öngören 22 Ocak 2007 tarihli genelgesi (45/1) bile yürürlükte olmakla birlikte uygulanmamaktadır.

    Sağlık hizmetine erişimin kısıtlanması, cezaevi reviri ziyaret hakkının reddedilmesi, Adli Tıp Kurumu’na, adliyeye ve hastaneye götürülürken, muayene ve hastane yatışı sırasında kelepçe takılması dâhil kötü muamele uygulamaları, mahpusların sağlık sorunlarının zamanında ve etkili bir şekilde çözülmemesi, uzun bir süredir devam eden bir başka sorun alanıdır. Özellikle son dönemde tedavilerini zorlukla sürdüren mahpusların büyük bir çoğunluğunun başka cezaevlerine sürgün edilmesi sağlık hizmetine erişim hakkına önemli ölçüde zarar vermiştir.

    Cezaevleri ile ilgili bir diğer önemli konu da hasta mahpuslardır. İHD’nin Nisan 2019’da yayınlanan raporundaki verilerine göre hapishanelerde 457’si ağır olmak üzere 1334 hasta mahpus bulunmaktadır. Bu sayının artmasından endişe etmekteyiz. Bu kişilerin sağlık hizmetine erişiminde önemli sorunları olmasının yanı sıra bağımsız ve nitelikli değerlendirmelere dayalı tıbbi değerlendirme raporu almaları önünde de Adli Tıp Kurumu’nun bağımsız olmaması dâhil, ciddi sorunlar bulunmaktadır.

    Halkların Demokratik Partisi (HDP) Hakkari milletvekili ve Demokratik Tolum Kongresi (DTK) Eş Başkanı Leyla Güven’in 7 Kasım 2018 tarihinde Diyarbakır E Tipi Cezaevi’nde, Abdullah Öcalan üzerindeki tecridin kaldırılması talebiyle başladığı süresiz dönüşümsüz açlık grevine cezaevlerinden 3 bin 200 kişi katıldı. 30 Nisan 2019 tarihinde 15 mahpus, 10 Mayıs 2019 tarihinde ise 15 mahpus açlık grevini ölüm orucuna çevirdi. Abdullah Öcalan üzerindeki tecridin kaldırılması talebiyle Tekirdağ Cezaevi’nde Zülküf Gezen, Gebze Kadın Cezaevi’nde Ayten Beçet, Oltu T Tipi Kapalı Cezaevi’nde Zehra Sağlam, Mardin E Tipi Kapalı Cezaevi’nde Medya Çınar, Elazığ Cezaevi’nde Mahsum Pamay, İzmir Şakran Kapalı Cezaevi’nde bulunan Yonca Akici ve Osmaniye Cezaevi’nde Siraç Yüksek isimli mahpuslar cezaevinde hayatlarına son verdiler. Açlık grevleri 26 Mayıs 2019 tarihinde son bulmuştur. İmralı Hapishanesi’nde tutulan Abdullah Öcalan ve diğer 3 mahpus, avukatları ve aile bireyleri ile en son 7 Ağustos 2019 tarihinde görüşmüş ve o tarihten beri görüşmeler durdurularak tecrit yeniden devreye konulmuştur.

    KÜRT SORUNU

    Kürt meselesinin barışçıl ve demokratik çözümüne yönelik esas olarak iktidar tarafından içtenlikli, bütünlüklü adımların atılmaması, yanı sıra Ortadoğu’daki gelişmelerin de etkisi ile 7 Haziran 2015 Genel Seçimleri’nin hemen ardından başlayan silahlı çatışma ortamı halen sürmekte ve başta yaşam hakkı olmak üzere ağır ve ciddi insan hakları ihlallerine yol açmaktadır. Bizler, Kürt sorununun her zaman demokratik ve barışçıl çözümünü savunduk. Bunda ısrarlıyız. O nedenle, çatışmaların hemen şimdi durmasını istiyoruz. Çatışmasızlık ortamının tesisi ile birlikte çatışmasızlık halinin yaşanan olumsuzluklardan da hareketle tahkim edilmiş bir hale getirilerek güçlendirilmesi, izlenmesi ve toplumsal barışın sağlanabilmesi için tüm tarafların içtenlikli, etkin programlar geliştirmesi gerekmektedir.

    2015 – 2016 yıllarında yoğun biçimde uygulanan, uygulandığı il ve ilçelerde yaşadığı bilinen en az 1,8 milyondan fazla kişinin en temel yaşam ve sağlık haklarının ihlâl edilmesine yol açan, Avrupa Hukuk Yoluyla Demokrasi Komisyonu (Venedik Komisyonu) ve Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri’nin raporlarında gerek iç gerekse uluslararası hukuk açısından yasal dayanağının bulunmadığı açıkça belirtilen ‘aralıksız/günboyu süren sokağa çıkma yasakları’ daha kısa süreli ve küçük ölçekli de olsa tüm olumsuzlukları ile birlikte 2019 yılında da sürmüştür. TİHV Dokümantasyon Merkezi tarafından 16 Ağustos 2015’ten 1 Temmuz 2019 tarihine kadar geçen süre içerisinde toplam 11 il ve en az 51 ilçede tespit edilebilen en az 369 resmi sokağa çıkma yasağı ilanı gerçekleşmiştir. 2019’da 18 kez sokağa çıkma yasağı ilan edilmiştir. Aylarca süren “sürekli sokağa çıkma yasakları” sonucunda yaklaşık olarak 1 milyon 809 bin kişinin kasıtlı olarak “keyfi bir biçimde özgürlüğünden mahrum bırakıldığı” belirtilmelidir. Devletin tamamen kontrolü altında bulunan bölgelerde ikamet eden kişiler temel haklarından ve özgürlüklerinden mahrum bırakılmışlardır ve bu kişilerin su, yiyecek ve sağlık hizmetleri gibi temel ihtiyaçlara erişimleri uzun süreli olarak yasaklanmıştır. Bu “sürekli sokağa çıkma yasağı” uygulaması kişilerin bireysel ya da toplu olarak şiddetli acı ve duygusal ıstırap dâhil olmak üzere zarar görmesi itibariyle, halihazırda ciddi boyutlara ulaşmış olan işkencenin ve diğer kötü muamelelerin yasaklanması kapsamında değerlendirilmelidir. 31 Temmuz 2018 tarihinde yürürlüğe giren 7145 sayılı kanun ile 5442 sayılı kanunun 11. maddesine eklemeler yapılarak valilere 15 gün boyunca sokağa çıkma yasağı ilan etme gibi kişilerin kentlere giriş ve çıkışlarını engelleyici yetkiler verilmiştir.

    31 Mart 2019 yerel seçim sonuçları özellikle Türkiye’nin batısında ayrım gözetmeksizin yurttaşların büyük çoğunluğunun nefret söyleminin etkisine girmediğini, ayrımcı ve ötekileştirici dili reddettiğini ortaya koymuştur. Cumhur İttifakı’nı oluşturan AKP ve MHP’nin Kürt sorununda izledikleri savaş politikaları onay bulmamış ve büyük kentlerde yerel seçimleri kaybetmişlerdir. Türkiye seçmeni sandıkta birleşerek barış ve demokrasi mesajı vermiştir. Siyasi iktidarın yerel seçim sonuçlarını doğru okuması ve biran önce yeni bir barış sürecinin inşa edilmesi noktasında adım atması beklenirken, seçim öncesinde ima edilen müdahalelerin hayata geçirilmesi ile karşı karşıya kalınmıştır. Seçimlerin hemen ardından seçilmiş belediye başkanı, belediye eş başkanı, il genel meclisi üyesi ve belediye meclisi üyelerinden 61 kişiye KHK’lı oldukları gerekçesiyle mazbataları verilmemiş, HDP’li 5 belediye meclisi üyesi ile 2 il genel meclisi üyesi de bu süreçte tutuklanmıştır. 19 Ağustos 2019 tarihinde sabahın erken saatlerinde ise İçişleri Bakanlığı kararı ile HDP’li Diyarbakır, Mardin ve Van büyükşehir belediye başkanlarının görevden alındığını ve onların yerine aynı illerin valilerinin görevlendirildiğine dair açıklama yapılmıştır. HDP’nin 20 Kasım 2019 tarihinde açıkladığı Kayyım Raporu’na göre 19 Ağustos ile 16 Kasım 2019 arasında toplam 24 HDP’li belediyeye kayyım atanmış ve 13 belediye eş başkanı da tutuklanmıştır. Bugün itibarıyla kayyım atanan belediye sayısı 28 olmuştur. Kayyımların göreve geldikten sonra ilk iş olarak belediye meclislerini fiilen feshetmeleri sonucu seçmen iradesi yok sayılmış, yerel demokrasi imkanları da tümüyle ilga edilmiştir. Başta HDP’nin eski Eş Genel Başkanları Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ olmak üzere çok sayıda seçilmiş Kürt siyasetçinin tutuklu bulunması veya hapis cezaları ve uzak cezaevlerine sürgünler ile cezalandırılmaları adil yargılanma, seçme seçilme, örgütlenme, düşünce ve ifade özgürlüğü gibi pek çok temel hak ve özgürlüğün ihlaline yol açmaktadır.

    Türkiye’nin Kuzey ve Doğu Suriye’ye yönelik operasyonuna dair Uluslararası Af Örgütü tarafından hazırlanan 1 Kasım 2019 tarihli raporda da askeri harekat kapsamında yaşanan baskının boyutunun, yetkililerin askeri operasyonları muhalif düşünceyi daha fazla ezmek ve korku salmak için bir bahane olarak kullanmaya vardırdıkları belirtilmiştir. Bu raporda yer verilen örnekler, terörle mücadele yasalarının, askeri harekatla ilgili her türlü eleştirel tartışmayı susturmak ve daha genel anlamda Kürtlerin hakları ve ilgili politikalara ilişkin muhalif fikirlere alan bırakmamak için istismar edildiğine; bu şekilde, barışçıl toplanma özgürlüğü, ifade özgürlüğü ve adil yargılanma haklarının ihlal edilmesiyle ülkede halihazırda hüküm süren korku ikliminin daha da derinleştiğine işaret ediyor.

    Siyasi iktidarın Kürt sorununa yönelik şiddet politikalarını aynı zamanda kendi iktidarını sürdürmek için kullandığı da anlaşılmaktadır. Bu nedenle de bu sorunun çözümünün Türkiye demokrasisinin gelişebilmesi için elzem olduğunu düşünmekteyiz.

    İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ

    Özellikle OHAL ilanıyla birlikte siyasal iktidarın basın üzerindeki kaygı verici boyutta artan baskı ve kontrolü 2019 yılında da sürmüştür. Düşünce ve ifade özgürlüğü alanında çok ciddi ihlaller yaşanmıştır. Bu yıl içinde de gazeteci, yazar, insan hakları savunucusu vb. çok sayıda kişiye davalar açılmış, tutuklamalar olmuş, dergi ve kitaplar toplatılmıştır.

    • TİHV Dokümantasyon Merkezi’nin verilerine göre 2019 yılında Kasım ayı itibarıyla cezaevlerinde 139 gazeteci ve medya çalışanı bulunmaktadır. 2019 yılının ilk 11 ayında 65 gazeteci gözaltına alındı, 19 gazeteci ise tutuklandı. 32 gazeteci hakkında soruşturma, 19 gazeteci hakkında dava açıldı. 61 gazeteci toplam 196 yıl 10 ay hapis cezasıyla, 5 gazeteci 42 bin Türk Lirası para cezasıyla cezalandırıldı. 11 gazeteci saldırıya maruz kaldı ve yabancı uyruklu 2 gazeteci sınır dışı edildi. Türkiye, Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü’nün (RSF) her yıl yayımladığı Dünya Basın Özgürlüğü Endeksi’nde 180 ülke arasında 157. sırada yer aldı. 2002 yılında ise bu endeksin 99. sırasında yer almaktaydı.

    Gazetecilik faaliyetleri nedeniyle yüz binlerce lira para cezası ve onlarca yıl hapis cezası tehdidi altında bulunan İHD Eş Genel Başkanı Eren Keskin başta olmak üzere birçok kişi her an hapse girme tehdidi altındadır.

    11 Ocak 2016 tarihinde kamuoyuna duyurulan “Bu Suça Ortak Olmayacağız” bildirisini imzaladıkları için 784 akademisyene dava açıldı. Yargılamaların başladığı 5 Aralık 2017 tarihinden 17 Temmuz 2019 tarihine kadar, bu davaların 204’ü sonuçlanmış, tümünde akademisyenlerin ‘örgüt propagandası yapmak’ ya da ‘örgüte yardım etmek’ suçundan hapis cezaları ile cezalandırılmalarına karar verilmişti. Sonuçlanan 204 davanın 36’sında ise hükmün açıklanması geri bırakılmadı. “Bu Suça Ortak Olmayacağız” bildirisinin imzacılarından Prof. Dr. Füsun Üstel İstanbul 32. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından 4 Nisan 2018 tarihinde 1 yıl 3 ay hapis cezası ile cezalandırıldı ve bu karar 25 Şubat 2019 tarihinde İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 3. Ceza Dairesi tarafından onandı. 8 Mayıs 2019 tarihinde cezaevine giren Prof. Dr. Füsun Üstel 22 Temmuz 2019 tarihinde tahliye edildi. Anayasa Mahkemesi Genel Kurulu, aralarında Prof. Dr. Füsun Üstel’in de olduğu bildiriye imza atan bir grup akademisyenin başvurusunu 26 Temmuz 2019 tarihinde karara bağladı ve akademisyenlerin ‘örgüt propagandası yapma’ suçundan cezalandırılmalarının ifade özgürlüğünün ihlali olduğuna, ihlalin ortadan kaldırılması ve yeniden yargılama yapılması için karar örneğinin yerel mahkemelere gönderilmesine, başvuruculara 9 bin lira tazminat ödenmesine de hükmetti. AYM’nin bu kararının ardından 8 Aralık 2019 tarihi itibarıyla, 52’si yeniden yargılama yoluyla olmak üzere, 540 akademisyen hakkında açılan davalarda beraat kararı verildi.

    İçişleri Bakanlığı 4 Şubat 2019 tarihinde yaptığı bir açıklama ile 2019 yılının Ocak ayı içinde 4 bin 718 sosyal medya hesabı ile ilgili çalışma yapıldığını ve 2 bin 111 kişi hakkında yasal işlem başlatıldığını duyurmuştu. Bu tarihten, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Kuzey ve Doğu Suriye’ye yönelik operasyonunun başladığı 9 Ekim 2019 tarihine kadar İçişleri Bakanlığı sosyal medya hesaplarına ilişkin inceleme ve işlem bilgilerini kamuoyuna duyurmadı.

    TİHV dokümantasyon Merkezinin verilerine göre, 2019 yılının ilk 10 ayında sosyal medya paylaşımları gerekçesiyle en az 1784 kişi gözaltına alındı, 336 kişi tutuklandı.

    Kuzey ve Doğu Suriye’ye yönelik askeri harekatın başladığı 9 Ekim 2019 tarihinden 11 Ekim 2019 tarihine kadar geçen 2 günlük sürede, sosyal medyadaki paylaşımları nedeniyle 500’e yakın kişi hakkında İçişleri Bakanlığı tarafından işlem başlatılmıştır. Bu kişilerden 121’i ise gözaltına alınmıştır. Bu operasyonlar yaygınlaşarak ilerleyen günlerde de devam etmiştir. İHD’nin tespitlerine göre operasyonun başladığı tarihten 24 Ekim 2019 tarihine kadar geçen sürede 296 kişi gözaltına alınmış ve bu kişilerden 57’si tutuklanmıştır. Hakkında işlem yapılan kişilerden pek çoğu, öğrenci, siyasetçi veya insan hakları savunucusudur.

    2019 yılının ilk 11 ayında çeşitli gerekçelerle 2 dergi, 3 gazete ve 2 kitap hakkında toplatma kararı verildi. Ayrıca, 31 Mart yerel seçimleri öncesinde HDP tarafından hazırlanan çok sayıda pankart ve afiş; HDP Hakkari milletvekili ve DTK Eş Başkanı Leyla Güven’in cezaevinde sürdürdüğü açlık grevine ilişkin afiş, pankart ve çıkartmalar; 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü kapsamında hazırlanmış broşürler de mahkeme kararlarıyla yasaklandı. HDP tarafından hazırlanan “Kayyım Raporu”  hakkında Siirt Sulh Ceza Hakimliği tarafından 14 Mart 2019 tarihinde toplatma kararı verildi.

    Adalet Bakanlığı’nın verilerine göre, Terörle Mücadele Yasası’nın 6. ve 7/2. maddesi uyarınca 2013 yılında 10 bin 745 kişiye dava açılmış, bu rakam her yıl sürekli artış göstererek 2017 yılında 24 bin 585’e ulaşmıştır. 2018 istatistiklerine göre ise 46 bin 220 kişiye soruşturma açılmış, bu kişilerden 17 bin 077 kişiye dava açılmış.

    Ayrıca, Adalet Bakanlığı’nın verilerine göre, Türk Ceza Kanunu’nun 314/2. maddesi –bu tür davalarda sıklıkla kullanılan bir maddedir- kapsamında kendilerine dava açılan kişi sayısı dramatik bir artış göstererek 2013 yılında 8 bin 110’dan 2017 yılında 136 bin 795’e yükselmiştir. 2018 yılında ise ayrıştırılmış veri yayınlanmamıştır. Bunun yerine 309-316. maddeleri kapsayan “Anayasal düzene ve bu düzenin işleyişine karşı suçlar” toplu olarak veri paylaşılmıştır. Buna göre 456 bin 275 kişiye soruşturma açılmış, bu kişilerden 90 bin 197’sine kamu davası açılmış, 149 bin 680’ine kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verilmiştir. Görüldüğü gibi terör örgütü üyeliği kapsamında suçlanan insan sayısında ciddi bir artış meydana gelmiştir.

    Alevilerin eşit yurttaşlık hakkı talepleri 2019 yılında da karşılığını bulamamıştır. AİHM’nin zorunlu din derslerinin kaldırılması ve cemevlerinin ibadethane olarak kabul edilmesi ile ilgili kararlarının gereği yerine getirilmemiştir. Ancak 2018 yılında Yargıtay Aleviler lehine karar vermeye başlamıştır. Alevi, Hıristiyan ve Yahudiler radikal sünni ve ırkçı grupların tehdit ve nefret söylemlerine maruz kalmışlardır.

    Ayrıca ifade özgürlüğü bakımından doğrudan doğruya yasaklayıcı ve cezalandırıcı hükümler içeren Cumhurbaşkanı’na hakareti düzenleyen TCK’nin 299. maddesi ile Türklüğe hakareti düzenleyen TCK’nin 301. maddesi uyarınca toplam 36 bin 664 kişiye soruşturma açılmış, bu soruşturmalar sonucunda izin verilenlerden 6 bin 131’ine kamu davası açılmış, 11 bin 337’sinde kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verilmiştir.

    Vicdani ret hakkının hâlâ tanınmaması önemli bir insan hakkı ihlali olarak varlığını korumaktadır.

    Adalet Bakanlığı’nın Mayıs 2019’da açıkladığı Yargı Reformu Strateji belgesi uyarınca hazırlanan ve 24 Ekim 2019 tarihinde çıkarılan 1. Yargı Paketi’nde ifade özgürlüğünü cezalandıran kanun maddeleri ile ilgili verilecek hapis cezalarına sadece Yargıtay temyiz yolu açılmış, bu maddeler suç olarak devam ettirilmiştir.

    ÖRGÜTLENME ÖZGÜRLÜĞÜ ve İNSAN HAKLARI ÖRGÜTLERİ VE SAVUNUCULAR ÜZERİNDEKİ BASKILAR

    2019 yılı da başta kurumlarımızın yönetici, üye ve çalışanları olmak üzere çok sayıda insan hakları savunucusunun BM İnsan Hakları Savunucularının Korunması Bildirgesi’nde yer alan ilkeler çiğnenerek gözaltına alındığı, tutuklandığı ve saldırıya uğradığı bir yıl olmuştur:

    1 Haziran 2019 tarihi itibarıyla İHD yöneticilerine açılmış olan dava sayısı 500’den fazladır. Sadece İHD Eş Genel Başkanı Eren Keskin’e toplam 143 dava açılmıştır. Eren Keskin hakkında açılan davalardan birinde 29 Mart 2018 tarihinde, Türk Ceza Kanunu’nun 299. ve 301. maddeleri uyarınca 7,5 yıl hapis cezası ile cezalandırıldı.

    İHD Malatya Şube Başkanı Gönül Öztürkoğlu 27 Kasım 2018’de gözaltına alınıp tutuklandı ve 22 Mart 2019’da tahliye edildi, İHD Bitlis eski temsilcisi Hasan Ceylan ve İHD Dersim Şube yöneticisi Özgür Ateş hükmen tutukludur. İHD Kars Şube Başkanı Güldane Kılıç 30 Temmuz 2019 tarihinde günü tutuklandı. 29 Eylül 2019 tarihinde İHD Dersim Şube Başkanı Gürbüz Solmaz gözaltına alındı. İHD MYK üyesi, Gençağa Karafazlı 17 Eylül 2019 tarihinde uğradığı silahlı saldırı sonucu yaralandı. 27 Kasım 2019 tarihinde sabahın erken saatlerinde gözaltına alınan İHD Ankara Şube Başkanı Fatin Kanat, 29 Kasım 2019 tarihinde adli kontrol ile serbest bırakıldı.

    TİHV’nin kurucuları, Başkanı, yönetim kurulu üyeleri ve gönüllülerine yönelik de en az 30 soruşturma ve dava süreci sürmektedir.

    Bunun yanı sıra, TİHV ve İHD gibi insan hakları kuruluşlarının tüzel kişiliklerine yönelik hem idari hem de adli soruşturmalar söz konusudur. Türkiye’nin güneydoğusunda yer alan sokağa çıkma yasağı uygulanan yerleşim birimlerindeki ağır/ciddi insan hakları ihlallerinin belgelenmesi kapsamında TİHV, İHD, Gündem Çocuk Derneği, SES ve Diyarbakır Barosu ile birlikte Cizre ziyaretinden sonra hazırlanan rapor ile ilgili olarak başlatılan soruşturma süreçleri sürmektedir. Ayrıca, İHD’ye karşı devam etmekte olan iki ayrı soruşturma bulunmaktadır.

    5 Temmuz 2017’de 8 insan hakları savunucusu ve 2 danışmanın Uluslararası Af Örgütü Türkiye birimi tarafından düzenlenen insan hakları savunucularının refahı ve güvenliği konulu atölye çalışmasına katıldıkları sırada İstanbul Büyükada’da gözaltına alınması ile başlayan dava süreci sürmektedir.

    Çağdaş Hukukçular Derneği Genel Başkanı Selçuk Kozağaçlı ile birlikte dernek yöneticisi ve üyesi çok sayıda avukat halen hükmen tutukludur.

    Türk Tabipler Birliği’nin (TTB) Merkez Konseyi üyeleri ile Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu (KESK) MYK üyeleri hakkında yaptıkları açıklamalar nedeniyle açılan davalar hala sürmektedir.

    Pek çok sivil toplum örgütünde kurucu üye, yönetim kurulu üyesi veya danışma kurulu üyesi olan Osman Kavala ise, 19 Ekim 2017 tarihinde gözaltına alınmış, 14 günlük gözaltı süresinin sonunda İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nca ifadesi alınmaksızın tutuklamaya sevk edilmiş, 1 Kasım 2017 tarihinde İstanbul 1. Sulh Ceza Hakimliği tarafından TCK’nın 309. maddesinde düzenlenen ‘Anayasal düzeni ortadan kaldırmak’ ve 312. maddesinde düzenlenen ‘hükümeti ortadan kaldırmak’ suçlarından tutuklanmıştır. Yanı sıra 16 Kasım 2018 tarihinde gözaltına alınan 13 akademisyen ve hak savunucusunun 12’si serbest bırakılırken Yiğit Aksakoğlu tutuklanmıştır. Gezi davası adıyla bilinen davada Osman Kavala ve Yiğit Aksakoğlu ile birlikte toplam 16 kişinin yargılanmasına 24 Haziran 2019 tarihinde başlanmıştır. Yiğit Aksakoğlu 26 Haziran 2019 tarihinde tahliye edilirken, Osman Kavala halen tutuklu olarak yargılanmaktadır. AİHM ise Osman Kavala’nın başvurusuna ilişkin kararını 10 Aralık 2019 tarihinde açıklayacaktır.

    Özellikle bir siyasi partiye yönelik (HDP) yargı yolu ile ülke sathında yaygın ve tekrarlayan gözaltı ve tutuklamalar demokratik siyasete doğrudan müdahaledir. HDP yönetici ve üyelerine yönelik kesintisiz gözaltı ve tutuklamalar dünya rekorlarına girecek boyuta ulaşmış olup bu konuda özel rapor çalışması gerekmektedir. Özellikle de 24 Haziran 2018 ve 31 Mart 2019 seçim süreçlerinde HDP üye ve yöneticilerine yönelik gözaltı ve tutuklama uygulaması daha da artmıştır.

    TOPLANTI ve GÖSTERİ ÖZGÜRLÜĞÜ

    2019 yılı kural olarak barışçıl toplantı ve gösteri özgürlüğünün ortadan kaldırıldığı, ancak keyfi bir şekilde izin verildiği ölçüde istisnai olarak toplantı ve gösteri yapılabileceğinin olağan hale getirilmeye çalışıldığı bir yıl olarak yaşanmıştır. Bir başka deyiş ile 2019 yılı bir önceki yıl gibi toplantı ve gösteri özgürlüğü açısından da ihlallerin ve kısıtlamaların kural haline getirildiği bir yıl olmuştur.

    • OHAL döneminde OHAL Kanunu’ndaki anti-demokratik düzenlemelerin verdiği yetki ile birçok ilin valilikleri çeşitli toplantı, gösteri ve etkinlikler için tek seferlik ve belli bir güne/eyleme yönelik veya ardışık olarak tüm eylemleri kapsayacak şekilde yasaklama kararları almakta idiler. Her ne kadar OHAL uygulaması 19 Temmuz 2018 itibariyle sona ermiş ise de olağanüstü haldeki benzeri uygulamalar halen sürmektedir. Bu yasaklamalar jeotermal santrallerin olumsuz etkileri ile ilgili bir toplantıdan lise ve üniversite şenliklerine, kültür sanat ve doğa festivallerinden LGBTİ+ etkinliklerine kadar büyük bir çeşitlilik göstermektedir.
    • TİHV Dokümantasyon Merkezi’nin verilerine göre 2019 yılın ilk 11 ayında belli bir güne/eyleme yönelik 61 etkinlik yasaklanmıştır. Yine aynı süre içerisinde valilikler ve az sayıda olmak üzere kaymakamlıklar tarafından tüm eylem ve etkinlikler 2 gün ile 1 ay arasında değişen sürelerde en az 96 kez yasaklanmıştır. 30 Kasım 2019 itibarıyla kesintisiz eylem yasağı Van’da 1111 güne, Hakkari’de ise 255 güne ulaşmıştır.
    • 2019 yılının ilk 11 ayında kolluk güçleri toplantı ve gösterilere yönelik 1274 kez müdahalede bulunmuştur. Bu saldırılar sırasında en az 69 kişi yaralanmış, 3741 kişi gözaltına alınmıştır. 35 kişi tutuklanırken 15 kişi hakkında ev hapsi, 120 kişi hakkında ise adli kontrol kararı verilmiştir.

    Cezasızlıkla mücadele ve adalet arama ekseninde özellikle Cumartesi Anneleri ile Barış Anneleri’nin, kayıp yakınlarının ve insan hakları savunucularının İHD çatısı altında “Kayıplar Bulunsun Failler Yargılansın” haftalık oturma eylemleri her türlü baskı ve yasaklamaya karşı ısrarlı bir şekilde sürdürülmektedir. İnsan hakları savunucularının adalet arayışı bu şekilde kesintisiz olarak sürecektir.

    Bu yasaklamalardan bazıları siyasal iktidarın zihniyet dünyasını açığa çıkaran sembolik öneme sahiptir. LBGTİ+’ların yıllardır gerçekleştirdikleri Trans ve Onur Yürüyüşleri bu yıl da birçok ilde yasaklandı. Tüm bu yasaklara ve müdahalelere karşın çeşitli illerde insanlar bir araya gelmiştir.

    Adalet Bakanlığı’nın resmi verilerine göre ise 2018 yılında 2911 Sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’na muhalefet ettikleri iddiasıyla 8 bin 728 kişi hakkında soruşturma açılmış, bunlardan 4 bin 837 kişiye kamu davası açılmıştır. 2018 yılının yarısının OHAL altında geçmesine ve diğer yarısının 7145 sayılı kanunla valilere tanınan OHAL yetkilerinin kullanılmasıyla yaygın olarak yasaklamalarla geçmesine rağmen bu kadar çok kişiye dava açılması baskı ortamının ne kadar kuvvetlice uygulandığını göstermektedir.

    SEÇME VE SEÇİLME HAKKI İHLALERİ

    Türkiye’de seçimlerin demokratik, adil ve dürüst seçim ilkesine göre yürütülmediğine dair öteden beri yoğun eleştiriler ve gözlem raporları bulunmaktadır. Nitekim AGİT, Avrupa Konseyi Parlamenterler Asamblesi gibi resmi olarak uluslararası bağımsız seçim gözlemciliği yapan kuruluşlar ile İHD ve Eşit Haklar İçin İzleme Derneği (ESHİD) gibi ulusal düzeyde bağımsız izleme yapmak isteyen ama izin verilmeyen kuruluşların yayınladıkları raporlar bu eleştirileri haklı çıkarır niteliktedir.

    31 Mart 2019 günü gerçekleştirilen yerel seçimlerle ilgili olarak İHD’nin hazırladığı seçim süreci ile ilgili raporda çeşitli tespit ve öneriler yer almıştır. Buna göre, AGİT kriterlerine göre antidemokratik bir seçim süreci yaşanmış, 31 Mart seçim sonuçları siyasi iktidar lehine değiştirilmek istenmiş, bu kapsamda İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimleri yenilenmiş HDP’nin kazandığı 5 ilçe belediyesine KHK ile ihraç edilen kişilerin seçildiği bahane edilerek bu kişilerin mazbataları iptal edilip adeta belediyeye el konulmuş, seçimi ikinci sırada tamamlayan AKP’li adaylara mazbata verilerek seçim hediye edilmiş, KHK ile ihraç edilmiş belediye meclis ve il genel meclis üyelerinin mazbatalarına el konularak sonra gelen kişilerin seçildiği belirtilmiştir. Bir nevi OHAL dönemindeki kayyım uygulaması YSK eli ile sürdürülmüştür. Bütün bu anti-demokratik uygulamalara karşı muhalefet partilerinin yaptığı itirazlar kabul edilmemiş, ancak iktidar partilerinin itirazları kabul edilmiştir.

    KADINA YÖNELİK ŞİDDET SORUNU

    Kadınların hakları söz konusu olduğunda 2019 yine birçok hak bakımından ihlalin yaşandığı bir yıl oldu. Kadınların yaşam hakları başta olmak üzere birçok hak ve özgürlükleri engellendi.

    2019 yılının ilk 11 ayında en az 305 kadın erkek şiddeti nedeniyle hayatını kaybetti. En az 46 kadın tecavüze, 204 kadın tacize, 556 kadın şiddete maruz kaldı. Resmi rakamlar ise şiddete uğrayan kadın sayısının 10 binlerle ifade edildiğini, şiddet sonucu yaşamını yitiren kadın sayısının ise daha yüksek olduğunu göstermektedir.

    8 Mart Dünya Kadınlar Günü için eylem yapmak isteyen kadınlar birçok ilde yasaklama, engelleme ve müdahaleyle karşılaştılar. İstanbul’da, 2003’ten bu yana kesintisiz bir şekilde gerçekleştirilen 8 Mart Feminist Gece Yürüyüşü bu sene engellendi. 17. Feminist Gece Yürüyüşü için kadınlar İstanbul Beyoğlu’nda Fransız Kültür Merkezi önünde buluştu. Her yıl olduğu gibi İstiklal Caddesi boyunca yürümek isteyen kadınlar, polisin barikatıyla karşılaştılar. Barikat kurarak kadınları engelleyemeyen polis, gaz sıkarak İstiklal Caddesi’ndeki eylemcilere saldırdı. Kadınlar Taksim’in ara sokaklarında eylemi sürdürdü.

    8 Mart 2019 tarihinde İzmir’de Ege Üniversitesi kampüsünde 8 Mart etkinliği yapmak isteyen kişilere polis ve özel güvenlik görevlileri müdahale etti ve 9 kişiyi gözaltına aldı.

    25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele ve Dayanışma Günü dolayısıyla İstanbul’un Beyoğlu ilçesinde Tünel Meydanı’nda yapılacak yürüyüş Beyoğlu Kaymakamlığı tarafından yasaklandı. Batman Belediyesi’ne ait “Şiddete karşı yaşamı savunuyoruz”, “Biz kadınlar birlikte güçlüyüz” ve “Kadına yönelik şiddete hayır” sloganları yazılı olan mor renkli 4 toplu taşıma aracı 21 Kasım 2019 tarihinde polis tarafından durdurularak ‘siyasi propaganda yapıldığı’ gerekçesiyle trafiğe çıkması engellendi.

    İstanbul Sözleşmesi Türkiye tarafından 11 Mayıs 2011 tarihinde imzalanmış ve 14 Mart 2012 tarihinde onaylanmıştır. Sözleşme’nin amacı, kadınları her türlü şiddete karşı korumak ve kadına yönelik şiddet ve ev içi şiddeti önlemek, kovuşturmak ve ortadan kaldırmak; kadına yönelik her türlü ayrımcılığın ortadan kaldırılmasına katkıda bulunmak ve kadınları güçlendirme yolu da dâhil olmak üzere kadınlarla erkekler arasında maddi (fiili) eşitliği sağlamak; ev içi şiddetin tüm mağdurlarının ve kadına yönelik şiddet mağdurlarının korunması ve bunlara yardım edilmesi için kapsamlı çerçeve, politika ve önlemler geliştirmek; kadına yönelik şiddeti ve ev içi şiddeti ortadan kaldırma amacıyla uluslararası işbirliğini yaygınlaştırmak; kadına yönelik şiddet ve ev içi şiddetin ortadan kaldırılması için bütüncül bir yaklaşımın benimsenmesi maksadıyla kuruluşların ve kolluk kuvvetleri birimlerinin birbiriyle etkili bir biçimde işbirliği yapmalarına destek ve yardım sağlamaktır. Ancak yaşananlar bu sözleşme maddelerinin nasıl uygulanmadığını, maddelerine riayet edilmediği, kurumsallaştırılmadığını ortaya koymaktadır.

    MÜLTECİLER/SIĞINMACILAR/GÖÇMENLER

    Türkiye’de 1951 Cenevre Sözleşmesi’ne koyduğu coğrafi sınırlama nedeniyle hukuki anlamda mülteci statüsü alabilmiş yalnızca 28 kişi bulunuyor. Ancak gerçek anlamıyla ele alındığında İçişleri Bakanlığı’nın son açıklamasına göre Türkiye’de toplam mülteci sayısı 4,9 milyondur. Bunun 3 milyon 634 bini geçici koruma kapsamında, 337 bini uluslararası koruma kapsamında bulunmaktadır.

    Mülteciler konusunda Türkiye’nin tutumu 2019 yılında da değişmemiştir. Mültecilerin sorunlarına kalıcı çözümler üretilememektedir; izlenen politikalar kısa vadeli ve birlikte yaşamı kolaylaştırmaktan uzaktır. Suriye’de devam eden savaş nedeniyle 2011 yılından bu yana Türkiye’ye göç etmek zorunda kalan kişilerin sayısı Türkiye’deki kayıtlı Suriyeli sayısı 21 Kasım 2019 tarihi itibarıyla toplam 3 milyon 687 bin 244 kişi oldu. Kayıtlı olmayanlar da dâhil edildiğinde tahminlere göre toplam sayı 4 milyonun üzerindedir. Bu kişiler Türkiye’de sekizinci yıllarını tamamlamış olmalarına rağmen hukuken “geçici koruma statüsü”ndedirler ve iltica hakkına erişememektedirler. Diğer hak ve hizmetler ise büyük oranda Suriye’den gelenlere odaklanmakta; sayıları yaklaşık 500 bini bulan Afganistan, İran ve Afrika ülkelerinden gelen mülteciler göz ardı edilmektedir. Türkiye’de tüm mültecilerin içinde bulunduğu güvencesizlik hali, zorunlu olarak ülkelerinden ayrılan bu kişilerin, daha güvenli başka ülkeler aramasına neden olmaktadır.

    Türkiye, Avrupa Birliği ile 16 Aralık 2013 tarihinde imzalanan “Geri Kabul Antlaşması” ile Türkiye üzerinden AB’ye düzensiz yollardan geçiş yapan ya da Türkiye üzerinden AB’ye ulaştıktan sonra bilahare düzensiz duruma düşen göçmenleri “geri kabul etmekle” yükümlü oldu. Anlaşma, Türkiye’nin güvenli üçüncü ülke olduğu varsayımına dayanmaktaydı. Bu antlaşma çerçevesindeki uygulamalara muhatap olacak göçmen ve mültecilerin uluslararası hukuk, AB standartları ve Türkiye’nin ulusal mevzuatlarından kaynaklanan haklarının korunması noktasında ciddi endişeler taşıdığımızı açıklamıştık. Bugün gelinen noktada endişelerimizin ne kadar yerinde olduğunu görmenin üzüntüsünü yaşıyoruz.

    “Geri Kabul Anlaşması” da dâhil olmak üzere AB ve dünyanın diğer ülkeleri mültecileri ülkelerine kabul etmeyerek bu insanlık trajedisi doğrudan ortak olmaktadırlar. Güvenli olmayan deniz ya da kara yolcuklarında hayatlar risk altına giriyor ve insan ticareti yapan simsarların ellerinde yaşamlar yok oluyor. Kamplarda yokluk, işkence, hakaret altında yaşamlarını devam ettiriyorlar. Kentlerde ırkçılığın yeni odakları haline getiriliyorlar.

    Mültecileri güvencesiz ve belirsizlik içinde bırakan yasal düzenlemeler ile hükümetin siyasi tutumundaki belirsizlikler neticesinde Türkiye’nin mültecilere yönelik izlediği politikalar, toplumsal uzlaşmaya dayalı kalıcı çözümler geliştirmekten uzak ve kısa vadeli olmuştur. Bu politikaların bir sonucu olarak son birkaç haftadır özellikle Suriyeli mülteciler üzerindeki baskıların arttığına, yaşam alanlarına kısıtlamalar getirildiğine tanıklık ediyoruz. Ayrıca birçok Suriyeli mültecinin sınır dışı edildiği, bazılarına gönüllü geri dönüş belgelerinin rızaları dışında imzalatıldığına dair haber ve bilgiler mevcut.

    İstanbul Valiliği’nin İstanbul ilinde kaydı olmayan (diğer illere kayıtlı) Suriyeli mültecileri, kayıtlı bulundukları illere geri dönmeleri için verdiği süre ve belirtilen süre sonunda geri dönmediği tespit edilenlerin, İçişleri Bakanlığı’nın talimatı doğrultusunda kayıtlı oldukları illere sevk edileceğini duyurduğu 22 Temmuz 2019 tarihli “Düzensiz Göçle Mücadele” açıklaması bu haberleri doğrular niteliktedir. İçişleri Bakanı Süleyman Soylu da konuyla ilgili yaptığı konuşmada “Türkiye bu işi kararlılıkla yürütmezse Avrupa’daki hiçbir hükümet altı ay dayanamaz. İsterlerse deneyelim” demiştir. Devletin mültecileri iç ve dış politika için araçsallaştıran bu yaklaşımı mültecilerin yaşam ve barınma haklarının ihlal edilmesine zemin sunmaktadır. Ayrıca bu açıklamalar mültecilerin güvencesizliğini pekiştirmekte, temel hak ve özgürlüklerinin göz ardı edildiğini göstermektedir. Ayrıca İçişleri Bakanı’nın “Afrika’dan gelmiş 10 liraya saat satıyor, müsaade etmeyeceğiz” söylemiyle sanki ekonomik sorunlardan mülteciler sorumluymuş gibi bir algı yaratılması kabul edilemez. İnsanların yaşamlarını sürdürebilmeleri için çalışma hakkı ellerinden alınamaz. Gereken tedbir, mültecilerin çalışma hakkının tanınması, güvenli ve emeklerinin karşılığını alabilecekleri ortamın yaratılmasıdır.

    Bulundukları illerin dışına çıkmaları yasak olan, birçok kısıtlılık içinde yaşamak zorunda kalan mültecilerin sorunları ortada durmaktadır. Çalışma izninin alınmasına yönelik bürokratik zorluklar ve izne sadece işveren tarafından başvuru yapılabiliyor olması, mültecilerin yıllardır kayıtsız ucuz işgücü olarak çalışmasını beraberinde getirmektedir. Pratikte bu haktan faydalanamayan mülteciler, kendilerine çalışma alanları açmaya çalışmaktadırlar. İnşaatlarda, merdiven altı imalathanelerde, tarım sektöründe, küçük ölçekli sanayide kayıt dışı ve güvencesiz olarak çalışmaktadırlar. Eğitim hakkına çok sınırlı erişebilmekte, sağlıklı barınma imkanlarından yoksundurlar; tedavi olanakları insan onuruna yakışır düzeyde değildir ve çoğu bu kısıtlı imkanlara dahi nasıl ulaşacağını bilmemektedir. Birçok alanda ırkçı ve ayrımcı uygulamalara maruz kalmaları da sosyalleşme olanaklarını sınırlamaktadır. Kız çocukları erken yaşta evliliklere zorlanmakta ve istismara karşı savunmasız hale getirilmektedir. Çocuk işçilik de mülteci ve sığınmacıların karşılaştığı en önemli sorunlardan bir diğeridir.

    Unutulmamalı ki İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin 14. maddesine göre “herkesin zulüm altında başka ülkelere sığınma ve sığınma olanaklarından yararlanma” hakkı bulunmaktadır. İnsan yaşamı ve doğuştan gelen hakları Türkiye’nin de taraf olduğu sözleşmelerle garanti altına alınmıştır. Mülteciler ve sığınmacılar açısından en temel koruma, Türkiye’nin 1961’de taraf olduğu Birleşmiş Milletler Mültecilerin Hukuki Statüsüne İlişkin Cenevre Sözleşmesi’dir. Sözleşmenin 33. maddesi ile düzenlenen “Geri Göndermeme” ilkesi hayati öneme sahiptir ve Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu’nda da yer almaktadır. Bu ilke doğrultusunda ülkesindeki tehlikenin ortadan kalktığı ispatlanmadan, mültecilerin geri gönderilmemesi gerekmektedir.

    Mültecilerin siyasetçiler tarafından iç politika malzemesi yapılması, uluslararası arenada tehdit unsuru olarak kullanılması kabul edilemez. Suriyeli mültecilerin yanı sıra Afganistan, Irak, İran ve Afrika’nın farklı ülkelerinden gelen mültecilerin de sınır dışı edilmeleri hak ihlallerinin yaşanmasına, yaşam kayıplarına neden olacağından sınır dışı işlemlerine ve baskılara derhal son verilmelidir. Mültecilerin yaşam alanları ve doğuştan gelen hakları koruma altına alınmalı, bir arada yaşama yönünde hak temelli politikalar geliştirilmelidir. Toplumu manipüle eden ayrımcı söylem ve uygulamalardan biran önce vazgeçilmeli ve mültecilerin kendi rızaları dışındaki tüm uygulamalara acilen son verilmelidir.

    Mültecilerin sorun yaşadığı önemli konulardan biri de Geri Gönderme Merkezleri’dir (GGM). Başta avukata erişimin önemli bir sorun olduğu GGM’lerde uzun kalış süreleri ve yetersiz bilgilendirme, burada kalan kişileri ciddi bir belirsizliğe sürüklemektedir. Bu durum, mültecileri istemedikleri halde ülkelerine  “gönüllü geri dönüşe” itmektedir. Bu dönemde ulusal medya ve sosyal medyada mültecilere yönelik ayrımcılığın ve nefret söyleminin önemli ölçüde arttığı görülmektedir. Takip eden dönemde de muhalefet partilerinin, iktidara yönelik eleştirilerinde mültecilerin Türkiye’deki varlığının önemli bir yer tuttuğu görülmektedir.

    EKONOMİK VE SOSYAL HAKLAR

    OHAL KHK’ları ile kamudan (135 bin) ve özel sektörden ihraç edilip işsiz bırakılan 200 bin civarında emekçinin aileleri ile birlikte yaklaşık bir milyon insan açlığa mahkûm edilmiştir. Sivil ölüm diye tabir edebileceğimiz ihraçlar çok ağır bir ekonomik ve sosyal hak ihlali oluşturmaktadır. OHAL Komisyonu’nun bu hali ile çözüm üretmesi mümkün değildir. Bütün ihraçların tek bir KHK ile geri alınıp kurumların kendi içinde disiplin soruşturma süreçlerinin işletilerek darbe teşebbüsü ile ilişkili olanların tespiti yapılabilir. İhraçlarda “iltisak” kavramının kullanılmasının tamamen hukuka aykırıdır. Bu nedenle OHAL gerekçesine bağlı olarak sadece darbe teşebbüsü hususu araştırılarak karar verilebilir.

    OHAL koşullarında kısıtlı olan işçi hakları daha da geriye gitmiştir. Yapılabilecek bazı grevler ertelenerek Türkiye’de fiili grev yasakları dayatılmıştır. Emekçilerin hak arama eylemleri kriminalize edilerek işçiler üzerinde yargı baskısı kurulması siyasi iktidarın ekonomik ve sosyal haklardan ne kadar çok uzaklaştığını göstermektedir.

    İşçi katliamlarının sayısının giderek artması ise oldukça vahimdir. İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclis’inin verilerine göre iş kazaları/cinayetleri sonucu Türkiye’de 2019 yılının ilk 11 ayında en az 1606 işçi iş cinayetlerinde yaşamını yitirdi. Ölen işçilerin sadece birinin sendikalı olduğunu da belirtmek isteriz. Son yıllarda iş kazası adı altında yaşamını yetiren işçi sayısında sürekli yükseliş vardır. Geçim sıkıntısı ile intihar vakalarında da ciddi bir artış eğilimi gözlemlenmektedir. Türkiye’de intiharların önemli nedenlerinden birisi geçim sıkıntısıdır. TÜİK’in ilgili istatistiklerinde “intihar nedeni” olarak “geçim zorluğu” ölçütü incelendiğinde AKP’nin iktidarda olduğu 2002 ile 2018 yılları arasında 4 bin 481 kişinin intihar ettiği ortaya çıkmaktadır.

    Kamu veya özel sektörde ilk defa işe girecekler bakımından ise dayatılan güvenlik soruşturmaları sonucu on binlerce kişi işe başlatılmamıştır. Yalnız sağlık alanında yaklaşık yüzlerce yeni mezun hekim işe başlatılmamıştır. OHAL döneminde 29 Ekim 2016 tarihinde çıkarılan 676 sayılı KHK ile getirilen atamalarda “güvenlik soruşturması ve arşiv araştırması yapılması şartı”, Anayasa Mahkemesi’nce Anayasa’ya aykırı bulunarak iptal edildi. Kararın gerekçesinde, güvenlik soruşturması ve arşiv araştırması kapsamında özel bilgilerin alınması, kaydedilmesi ve saklanması, özel hayata saygı hakkına sınırlama olarak değerlendirildi. Kararda ayrıca, düzenlemenin kamu makamlarının tedbir uygulama ve özel hayatın gizliliğine müdahale sınırlarını açıkça göstermediği ifade edildi. Bu yetkinin kötüye kullanılabileceği de vurgulandı. Anayasa Mahkemesi’nin kararının ivedilikle uygulanmasını ve mağduriyetlerin giderilmesini talep ediyoruz.

    Ekonomik krizin etkisi ile işsizlik giderek artmakta ve buna bağlı olarak yoksulluk yaygınlaşmaktadır. İnsan haklarının amacı insanlığı korkudan ve yoksulluktan kurtarmaktır. Bu nedenle önümüzdeki dönem ekonomik ve sosyal hak alanında daha fazla mücadele edilmesi gerekmektedir. 

    Son söz yerine; insan eliyle gerçekleştiği için önlenebilir olan Türkiye ve dünyadaki bu kötücül sürecin son bulması ve barışçıl, demokratik, insan haklarına dayalı bir ortak yaşam idealini geliştirmek için çok daha fazla çaba göstereceğimiz aşikârdır.”

    Açıklama, İnsan Hakları Anıtı’nın karanfiller bırakılmasıyla sona erdi.

    PİRHA/DERSİM

  • İHD Dersim Şube Başkanı Solmaz gözaltına alındı

    İHD Dersim Şube Başkanı Solmaz gözaltına alındı

    PİRHA – Dersim’de dün sabah saatlerinde başlayan gözaltılar devam ediyor. Dersim’e gelmek üzere seyir halinde olan iHD Dersim Şube Başkanı Gürbüz Solmaz gözaltına alındı.

    Dersim’de dün sabah saatlerinde HDP’ye dönük gözaltı operasyonunda aralarında HDP İl Eş Başkanlarının da bulunduğu 9 kişi gözaltına alınmıştı.

    Bu sabah saatlerinde ise Dersim’e gelmek üzere seyir halinde olan İnsan Hakları Derneği Dersim Şube Başkanı Gürbüz Solmaz da gözaltına alındı.

    Gözaltına alınanların Tunceli Emniyet Müdürlüğü’nde ifade işlemlerinin devam ettiği, gözaltına alınma gerekçelerinin açlık grevlerine ilişkin ve kayyım atamalarına karşı oturma eylemleri, örgüt propagandası ve seçim sürecinin olduğu bildirildi.

    PİRHA/DERSİM

     

  • Dersim’de Munzur İstihbarat Teşkilatı adına bir aile tehdit edildi-VİDEO

    Dersim’de Munzur İstihbarat Teşkilatı adına bir aile tehdit edildi-VİDEO

    PİRHA- İHD Dersim Şubesi, Dersim’de yaşayan bir ailenin tehdit edilmesine ilişkin basın açıklaması gerçekleştirdi. Açıklamada, sorumluların derhal bulunması ve yargılanması talep edildi. 

    İnsan Hakları Derneği Dersim Şubesi, Dersim’de yaşayan Aran ailesinin tehdit edilmesine ilişkin basın açıklaması gerçekleştirdi. Açıklamaya tehdit edilen ailenin yanı sıra Halkların Demokratik Partisi, Demokratik Alevi Derneği temsilcileri katıldı.

    Açıklama yapan İnsan Hakları Derneği İHD Dersim Şube Başkanı Gürbüz Solmaz, konuya ilişkin savcılığa suç duyurusunda bulunduklarını belirterek yetkilileri göreve çağırdı. Sosyal medyadan üzerinden yapılan tehditleri yapanların derhal bulunması ve yargılanması gerektiğini belirten Solmaz, ailenin tedirginliği devam ediyor, yaşanacak herhangi bir sorunda kurumların sorumlu olacağını düşünüyoruz.

    “MUNZUR İSTİHBARAT TEŞKİLATI İDDİASI”

    Tehdit edilen Semra Aran, şunları kaydetti:

    “Cihan Aran eşim olur. Eşim şuan burada değil polisler defalarca eve gelip eşimi sordular onlara burada olmadığını söylememize rağmen hala eve gelip sormaya devam ediyorlar. Eşime sosyal medya üzerinden hakaret içerikli mesajlar atılmaktadır. Ağza alınmayacak singaflı küfürlerle tarafımı tehdit etmekte aile efdadımıza her türlü hakaret edilmektedir. Bununla yetinmeyip gittiğim park, düğün vs. her yerde takip edilmekteyim. Bu yüzden çok korkuyorum tek başıma evden dışarıya çıkamıyorum. Fiziki ve psikolojik anlamda taciz mobbing hareketlerle karşı karşıya kalmaktayım. Söz konusu şahıs bunu mit adına ve devletin kolluk gücü imasıyla yapmaktadır. Başıma bir iş gelirse sorumlusu bunlardır. Zaten bu konuyla ilgili savcılığa suç duyurusunda bulundum. Gereğinin yapılmasını istiyorum.”

    Anne Güzcan Aran ise savcılığa suç duyurusunda bulunduklarını belirterek başlarına bir iş gelmeleri halinde sorumluların güvenlik güçleri olacağını ifade etti.

    PİRHA/DERSİM

  • ‘Toplumsal barış için herkesi insani, ahlaki ve vicdani sorumluluğa davet ediyoruz’-VİDEO

    ‘Toplumsal barış için herkesi insani, ahlaki ve vicdani sorumluluğa davet ediyoruz’-VİDEO

    PİRHA- Dersim Emek ve Demokrasi Güçleri, açlık grevlerine ve tecride ilişkin basın açıklaması gerçekleştirdi. Açıklamada, “Toplumsal barış ve yaşam hakkı için çok geç olmadan siyasal iktidarı, evrensel hukuk değerleri içerisinde kendi yasalarını uygulamaya ve sorunu çözmeye çağırıyoruz” denildi.

    Dersim’de bulunan sivil toplum kuruluşları, siyasi partiler, açlık grevleri ve tecride ilişkin merkez Sanat Sokağı’nda basın açıklaması yaptı.

    İmzacı kurumların Halkların Demokratik Partisi, Demokratik Bölgeler Partisi, Ezilenlerin Sosyalist Partisi, Sosyalist kadın Meclisleri, Emeğin Partisi, Sosyalist Meclisler Federasyonu, Cumhuriyet Halk Partisi, Pir Sultan Abdal Kültür Derneği, Demokratik Alevi Dernekleri, Partizan, Tunceli Barosu, İnsan Hakları Derneği, Dersim Ekoloji Derneği, Munzur Çevre Derneği, DİSK Genel İş Şubesi,  DTK’nin olduğu açıklamayı İnsan Hakları Derneği Dersim Şube Başkanı Gürbüz Solmaz okudu.

    “İNSAN YAŞAMINI HER ŞEYİN MERKEZİNE KOYUYORUZ”

    Solmaz, “Ülkemizde şu an itibarıyla çok ciddi siyasal bir krizle karşı karşıyayız. Tüm toplumsal kesimler ciddi bir baskı ile susturulmak istenmektedir. En temel hakların kullanımı bile hukuksuz bir şekilde engellenmektedir. Gitgide hukuk devleti normlarından uzaklaşma ve hak ihlalleri bizleri ciddi bir şekilde kaygılandırmaktadır. Hali hazırda ağır aksak ilerleyen demokrasi ve hukuk son iki yıldır tamamen özünden uzaklaşmıştır. Ülkemizde demokrasi ve hukukun savunulduğu iddia edilse bile pratikte yaşananlar iktidarların antidemokratik uygulamaları ve hukuksuzluklarıdır. Bu uğurda binlerce insanımız emekçimiz, insan hakları savunucusu, geçmişten beri özgürlüğünü ve yaşamını feda etmiştir. Sivil toplum kuruluşları, siyasi partiler, siyasal faaliyet yürüten kurumlar olarak ilkelerimiz ve mücadelemiz evrensel hukukun tesisi, demokrasinin inşası ve toplumsal barışın sağlanması içindir. Sivil toplum örgütleri varoluşundan bu yana insan yaşamını, sağlığın korunması ve geliştirilmesi noktasını varlık sebebi olarak görmüştür. Bizler insan yaşamını her türlü kavram ve kaygının ötesinde ele alır, her şeyin merkezine insanın yaşamını ve sağlığını koyarak şekillendiririz” ifadelerini kullandı.

    “İKTİDARI, KENDİ YASALARINI UYGULAMAYA ÇAĞIRIYORUZ”

    “Leyla Güven’in başlatmış olduğu açlık grevi bugün itibari ile ülke içinde ve dışında binleri aşan katılımlarla devam etmektedir. Siyasal iktidarın talepleri karşılamaması sonucunda tutsaklar ölüm orucu eylemine başlamıştır. An itibari ile açlık grevindekilerin ve ölüm orucuna girenlerin durumu kritik aşamayı geçmiştir.   Özellikle siyasal iktidarın sorunu görmezden gelmesi kaygılarımızı daha da artırmaktadır. Sürecin bu şekilde devam etmesi sonucunda daha fazla can kaybının yaşanması kaçınılmazdır. Bu durumun toplumsal barışın demokrasinin ve insan haklarında tamir edilemeyecek yaralar açacağı aşikârdır” diyen Solmaz, şöyle çağrı yaptı:

    “Cezaevlerine başta hekimler olmak üzere bağımsız heyetlerin ziyaretine izin verilmediği için eylemcilerin sağlık durumları ile ilgili sağlıklı bilgiler alınamamaktadır. Avukatlar ve ziyarete giden tutuklu yakınlarından edinilebilen kısıtlı bilgiler eylemcilerde ciddi kilo kayıplarının yaşandığı, sağlık sorunların ortaya çıktığı ve kritik eşiğin aşıldığını işaret etmektedir. Kimi cezaevlerinde yaşamsal önemde olan başta B1 vitamini olmak üzere sıvı, tuz ve şeker verilmemektedir. Demokrasi, emek ve meslek örgütleri olarak toplumsal barış için herkesi insani, ahlaki ve vicdani sorumluluğa davet ediyoruz.

    Bu bağlamda toplumsal barış ve yaşam hakkı için çok geç olmadan siyasal iktidarı, evrensel hukuk değerleri içerisinde kendi yasalarını uygulamaya ve sorunu çözmeye çağırıyoruz.”

    PİRHA/DERSİM

  • Dersim’de tecride karşı oturma eylemi-VİDEO

    Dersim’de tecride karşı oturma eylemi-VİDEO

    PİRHA – HDP Dersim İl Örgütü, ‘Yaşama ses ver tecrit kaldırılsın’ şiarıyla oturma eylemi gerçekleştirildi. Yapılan açıklamada, “Biz daha fazla ölüm yaşanmadan açlık grevinin barışçıl çözüm yollarıyla çözülmesini talep ediyoruz” denildi.

    Halkların Demokratik Partisi Dersim İl Örgütü, tecride karşı oturma eylemi gerçekleştirdi. Seyit Rıza Meydanı’nda gerçekleşen eyleme siyasi parti ve kurum temsilcileri, insan hakları aktivistleri, HDP Milletvekili Muazzez Orhan ve çok sayıda yurttaş katıldı.

    Açıklamada konuşan İHD Dersim Şube Başkanı Gürbüz Solmaz, “Her zaman yaşam hakkını savunduk. Yaşam hakkından yana tavır koyduk. Bugün de cezaevlerinde yaşam hakkı ihlalleri oluyor. Biz daha fazla ölüm yaşanmadan açlık grevinin barışçıl çözüm yollarıyla çözülmesini talep ediyoruz” ifadelerini kullandı.

    “180 GÜNDÜR ÇIĞLIK VAR; GÖRMEZDEN GELİNİYOR”

    HDP Van Milletvekili Muazzez Orhan, “Maalesef ki medya açlık grevlerine duyarsız. Leyla Güven ile beraber birçok cezaevinde binlerce siyasi tutuklunun bir çığlığı görmezden geliniyor. Bizler bugün Dersim’den bu sesi duyurmaya çalışıyoruz. 180 gündür bir çığlık var. Karanlık geleceğin, kaosun kaldırılmasına dair bir talep var. Bedenlerini ölüme yatıranların taleplerine kulak verilerek onurlu bir yaşamın, halkların birlikteliğinin önünün açılmasını talep ediyoruz” diye konuştu.

    Konuşmalar sonrası sessiz oturma eylemi gerçekleşti. HDP Dersim İl Başkanı Hıdır Çiçek, sonuç alınıncaya kadar her akşam Seyit Rıza Meydanı’nda oturma eylemine devam edeceklerini belirtti.

    PİRHA/DERSİM

  • İHD Dersim Şubesi’nden ‘Yaşama ses ver’ nöbeti-VİDEO

    İHD Dersim Şubesi’nden ‘Yaşama ses ver’ nöbeti-VİDEO

    PİRHA – İnsan Hakları Derneği Dersim Şubesi, hapishanelerde süren açlık grevlerinde ölümlerin olmaması için ‘Yaşama ses ver’ nöbeti tutuyor. Nöbette yapılan basın açıklamasında, bağımsız heyetlerin ve bağımsız hekimlerin cezaevlerine girmesine izin verilmesi istendi.    

    Tecridin kaldırılması amacı ile 8 Kasım 2018 günü HDP Hakkari Milletvekili Leyla Güven tarafından başlatılan süresiz ve dönüşümsüz açlık grevleri halen Türkiye’de 100’ün üzerinde hapishanede binlerce kişi tarafından sürdürülüyor. Açlık grevinde yaşamına son verenlerin sayısı ise 8’i buldu.

    İHD Dersim Şubesi, cezaevlerinde süren açlık grevlerinde ölümlerin yaşanmaması için ‘Yaşama ses ver’ nöbeti kapsamında basın açıklaması gerçekleştirdi.

    Dernek binasında gerçekleşen açıklamaya HDP Antalya Milletvekili Kemal Bülbül, HDP Dersim İl Örgütü ve kurum temsilcileri katılım gösterdi.

    Açıklamayı okuyan İHD Dersim Şubesi Gürbüz Solmaz, “İHD ve TİHV olarak yaşamına son verme eylemlerinin yapılmaması için 25 Mart 2019 tarihinde basın toplantısı yaparak bu konuda açık bir çağrı yapmış, mahpuslar üzerinde etkili olan çevreleri de uyarmıştık. Ancak buna rağmen yaşamına son verme eylemlerinin devam etmesi, sorunun ne kadar ciddi olduğunu göstermektedir. Bizler hak savunucuları olarak 11 Nisan 2019 Perşembe günü İHD Dersim Şubesini akşam 21.00’e kadar açık tutarak, “Yaşama Ses Ver” nöbetleri tutarak bir kez daha tecridin sonlandırılması ve açlık grevlerinin bitirilmesi, özellikle de yaşamına son verme eylemlerine başvurulmaması konusundaki duyarlılığımızı kamuoyu ile paylaşacağız” ifadelerini kullandı.

    “HAPİSHANELERDEKİ TECRİDİ KALDIRMAYA DAVET EDİYORUZ”

    “Bir kez daha hatırlatmak isteriz ki yaşam kutsaldır. İnsan hakları savunucuları olarak her koşulda yaşama hakkını savunuruz. Hepimizin karşı çıktığı tecrit ve izolasyon uygulamalarının son bulması için devam eden açlık grevlerinde dile getirilen talepler insan hakları hareketi tarafından anlaşılmış ve insan hakları hukukuna uygun olarak tecridin kaldırılması için gereken her türlü çalışma ve girişim yapılmaktadır. Mahpusların sesi duyulmuştur. Demokratik kamuoyunun daha fazla duyarlı olması için gereken çalışmalar da yapılmaktadır. Dolayısıyla mahpusların tecridin sona erdirilmesi ile ilgili taleplerinin karşılık bulacağı bir noktaya elbette gelineceğini belirtmek isteriz” diye konuşan Solmaz, sözlerini şöyle sürdürdü:

    “Yeniden sesleniyoruz, hapishanede veya herhangi bir yerde hiç kimse yaşamına son vermemelidir. Bu tarz eylemleri kesinlikle onaylamadığımızı ve karşı olduğumuzu ifade ediyoruz. Mahpusların içerisinde bulunduğu siyasal ve psikolojik ortamın farkındayız. Ancak tecridin kaldırılması noktasında kişilerin yaşamlarına son vermesi kabul edilemez ve bu tarz eylemlere başvurulmamalıdır.

    Tecrit gibi başta BM Mandela Kuralları olmak üzere Türkiye yasalarına bile aykırı uygulamaların son bulmasını, siyasi iktidarı bir an önce sorumlu davranarak hapishanelerdeki tecridi kaldırmaya davet ediyoruz.”

    “SİYASİ İKTİDAR SORUMLULUĞUNU GÖRMELİ, TALEPLERİ KARŞILAMALIDIR”

    Halen yüzün üzerindeki hapishanede binlerce kişi tarafından devam ettirilen süresiz ve dönüşümsüz açlık grevlerinde gelinen aşamanın oldukça ciddi olduğunu dile getiren Solmaz, şunları kaydetti:

    “Gerek açlık grevcilerinin sağlık durumlarının izlenmesi, gerekse de taleplerin demokratik kamuoyu tarafından duyulduğunun ortaya konabilmesi için bağımsız heyetlerin ve bağımsız hekimlerinin cezaevlerine girmesine izin verilmelidir. Siyasi iktidar bu husustaki sorumluluğunu görmeli ve bir an önce bu talepleri karşılamalıdır.

    İnsan hakları örgütleri olarak devam eden açlık grevleri nedeni ile cezaevlerini yakından izlediğimizi, avukatlar vasıtası ile ziyaretler gerçekleştirdiğimizi, siyasi iktidara talepleri ilettiğimizi, demokratik kamuoyunun daha fazla duyarlı olması için girişimlerde bulunduğumuzu, uluslararası toplumun ve uluslararası kuruluşların sorumluluklarını yerine getirmeleri konusunda girişimlerde bulunmaya devam ettiğimizi, kısacası açlık grevinde bulunanların zarar görmemesi ve tecridin kaldırılması konusunda elimizden gelen tüm çabayı gösterdiğimizi bir kez daha kamuoyu ile paylaşmak isteriz. Umuyoruz ki bu çağrımıza uyulur ve bir daha hiç kimse yaşamına son vermez, tecrit kaldırılır ve açlık grevleri sona erdirilir.”

    Açıklamada konuşan HDP Milletvekili Kemal Bülbül, “Hapishanelerde süren eylem etkinlikler de açlık grevlerinden öte yaşama ses vermedir. Biz ölüleri değil dirileri saymak istiyoruz ölülerimizi saymaktan yorulduk. Tecridin başta olmak üzere tüm toplumsal ablukanın ortadan kaldırılmasına dair haklı bir eylem ortaya çıkmıştır. Leyla Güven başta olmak üzere açlık grevleri ve eylemler görünen görünmeyen tüm ablukanın kırılması amaçlıdır” dedi.

    Bülbül, hükümete çağrı yaparak “Tecridi kaldırın yasaları uygulayın” diye konuştu.

     

    PİRHA/DERSİM

  • Dersim İHD’den tutuklanan yöneticileri için açıklama: Bu haksızlık ve hukuksuzca-VİDEO

    Dersim İHD’den tutuklanan yöneticileri için açıklama: Bu haksızlık ve hukuksuzca-VİDEO

    PİRHA – İnsan Hakları Derneği Dersim Şubesi, kurucu üye Rıza Dalkılıç’ın tutuklanmasına ve yönetim kurulu üyesi Özgür Ateş’e 6 yıl 3 Ay hapis cezası verilmesine ilişkin basın açıklaması yaptı. Açıklamada, “Haksız ve hukuksuz bir şekilde tutuklanan üye ve  yöneticilerimiz derhal serbest bırakılmalıdır” ifadeleri yer aldı. 

    İHD Dersim Şubesi, yönetim kurulu üyesi Özgür Ateş’in ceza almasına ve kurucu üye Rıza Dalkılıç’ın tutuklanmasına ilişkin basın açıklaması yaptı.

    Açıklamaya İHD üyeleri ve HDP Dersim İl Eş Başkanı Özlem Toprak katıldı.

    Açıklamayı okuyan İHD Dersim Şube Başkanı Gürbüz Solmaz, “Derneğimizin Yönetim kurulu üyesi Özgür Ateş, 05 Temmuz 2017 tarihinde gözaltına alınarak 13 Temmuz 2017 günü çıkarıldığı mahkemece örgüte üye olmak suçlamasıyla tutuklanmıştır. İnsan hakları savunucusu, İHD Dersim Şube Yöneticimiz Özgür Ateş, 13 Kasım’da görülen davasında örgüt üyeliğinden 6 yıl 3 Ay hapis cezası verilmiştir. Yine derneğimiz üyesi ve Dersim İHD Şube kurucu yönetim kurulu üyesi  Rıza Dalkılıç 14 Kasım’da çıkarıldığı mahkemece tutuklanmıştır. Özgür Ateş ve Rıza Dalkılıç her zaman ve her koşulda temel hak ve özgürlüklerin korunması ve insan haklarına saygının büyütülmesi için  uğraş vermiştirler” ifadelerini kullandı.

    “İNSAN HAKLARI SAVUNUCULARI, HER GEÇEN GÜN DAHA FAZLA BASKI ALTINA ALINMAKTADIR”

    “İlimizde yaşanan hak ihlallerinde derneğimize yapılan başvurularda üye ve yöneticilerimiz gerekli girişimlerde bulunarak hak ihlallerinin giderilmesi için çalışmalar yürütmüşlerdir. Ancak derneğimiz  insan hakları savunucuları her geçen gün daha fazla  baskı altına alınmaktadır.Son olarak yöneticimiz Özgür Ateş ve şube kurucu üyemiz Rıza Dalkılıç’ın tutuklanmaları hak savunucularının faaliyetlerini yürütemez hale geldiklerinin göstergesidir” diye konuşan Solmaz, şöyle devam etti:

    “Demokratik bir toplumda ifade özgürlüğü toplumsal varoluşun temelidir. Çünkü ifade özgürlüğü kişinin kanaatini diğerlerine bildirme, düşüncesini dışa vurma, kendisi dışındakilerle iletişime girebilme potansiyelinin gerçekleştirilmesidir. Özgür bir biçimde düşüncenin oluşumuna, yaşanmasına, açıklanmasına izin verilmeyen bir toplumda ise yurttaşlardan değil, ancak tek tip ve iktidarların istediği gibi programlanmış biat eden bireylerden söz edilebilecektir. Bu da hem demokrasinin hem de toplum olma halinin yok edilmesinden başka bir şey değildir.”

    “HAKSIZ, HUKUKSUZCA TUTUKLANAN ÜYE VE YÖNETİCİLERİMİZ SERBEST BIRAKILSIN”

    “Hükümete ve soruşturma makamlarına seslenen Solmaz, şunları kaydetti:

    “Birleşmiş Milletler tarafından 9 Aralık 1998 tarihinde kabul ve ilan edilen, kısa adıyla “İnsan Hakları Savunucularının Korunması Bildirisi”, insan hakları savunucularının haklarını, ödevlerini ve aynı zamanda devletlerin sorumluluklarını düzenler.

    Bildiri, insan haklarını savunma hakkının kendisini bir insan hakkı olarak vurgular. Herkesin insan haklarını savunma hakkı vardır. İnsan hakları savunucuları da, bireysel olarak ya da başkalarıyla birlikte insan haklarını korumak ve geliştirmek için çalışan kişilerdir.

    Bu konuda Avrupa Birliği de “Rehber ilkeler” oluşturmuştur.

    Hükümetler, altına imza attıkları uluslararası sözleşmeler ve çeşitli belgelerde, insan hakları savunucularını tanıyacaklarını, koruyacaklarını, faaliyetlerini kolaylaştıracaklarını taahhüt etmişlerdir. İnsan hakları savunucularının tutuklanması  hak savunucularının kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkı bakımından ne kadar güvenceden yoksun olduklarını göstermektedir. Bu temelde, Haksız ve hukuksuz bir şekilde tutuklanan üye ve  yöneticilerimiz derhal serbest bırakılmalıdır.”

    PİRHA/DERSİM

  • Dersim Emek ve Demokrasi Güçleri: 1 Eylül, bölgede barış ülkede demokrasi günü olsun-VİDEO

    Dersim Emek ve Demokrasi Güçleri: 1 Eylül, bölgede barış ülkede demokrasi günü olsun-VİDEO

    PİRHA – Dersim Emek ve Demokrasi Güçleri , 1 Eylül Dünya Barış Günü’ne ilişkin basın açıklaması gerçekleştirdi. Açıklamada, “Ülkenin  İşçileri ve emekçileri ancak bölge halklarına acıdan başka bir şey vermeyen paylaşım savaşlarına karşı barış içinde bir arada yaşama talebiyle, baskı zulüm ve zorbalığa karşı da halk demokrasisi için mücadele ederek kazanacaklardır” ifadeleri yer aldı.

    Dersim Emek ve Demokrasi Güçleri, 1 Eylül Dünya Barış Günü’ne ilişkin Seyit Rıza Meydanı’nda basın açıklaması gerçekleştirdi. Açıklamaya siyasi parti, sendika temsilcileri, HDP Dersim Milletvekili Alican Önlü katıldı.

    Açıklamayı okuyan İHD Dersim Şubesi Başkanı Gürbüz Solmaz, şunları kaydetti:

    “1 Eylül Dünya Barış Günü vesilesiyle barışın egemen olduğu bir dünyada yaşamak istediğimizi bir kez daha belirtmek istiyoruz. Barış hakkı bir insan hakkıdır. Dayanışma haklarındandır.

    1939 da Nazi Alman ordularının Polonya’ya saldırarak; dünyanın gelmiş geçmiş en kanlı, en yıkıcı savaşı başlattığı gününün yıldönümü. Milyonlarca insanın ölmesine ve sakat kalmasına neden olan bu emperyalist savaşın sonrası, faşizm Avrupa’da yenildikten sonra 1 Eylül Dünya Barış Günü olarak ilan edilmiştir.

    1945 yılında kabul ve ilan edilen Birleşmiş Milletler Şart’ın Giriş bölümü ile 1 ve 2. Maddelerinde, barış ve insan hak ve özgürlüklerine saygıyı güçlendirme amacı vurgulanır. BM İnsan Hakları Komisyonu tarafından hazırlanan ve 10 Aralık 1948 tarihinde kabul ve ilan edilen İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’nin başlangıç maddesi ile 28. maddesinde barış ve barışın temellendirileceği uluslararası ve ulusal sosyal düzenlerin, bu bildiride yer alan haklara ve özgürlüklere dayanması gerekliliği vurgulanır.   Bildiri’de barış hakkının kutsallığı ve bu hakkı korumanın ve uygulanmasını sağlamanın da devletler için bir yükümlülük olduğu vurgulanır.”,

    “BARIŞ TALEBİNİN; EKONOMİK, SOSYAL, KÜLTÜREL HAKLAR İLE DE İLİŞKİSİ BULUNMAKTADIR”

    “Barış talebinin, medeni ve siyasi haklarla (yaşam hakkı, işkence yasağı, kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkı, adil yargılanma hakkı, din ve vicdan özgürlüğü, ifade özgürlüğü, örgütlenme özgürlüğü vb.) olduğu kadar; ekonomik, sosyal ve kültürel haklar (çalışma hakkı, konut hakkı, sağlık hakkı, eğitim hakkı, dil hakları) ile de ilişkisi bulunmaktadır.   Aynı zamanda BM Medeni ve Siyasi Haklar Uluslararası Sözleşmesi ile Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Uluslararası Sözleşmesinin 1. Maddeleri, halkların kendi kaderlerini tayin hakkını bir insan hakkı olarak kabul ve ilan eder. Türkiye bu sözleşmelerin 2003 tarihinden beri tarafıdır” diye konuşan Solmaz, sözlerini şöyle sürdürdü:

    “İnsanlar arasındaki ekonomik, sosyal ve her türden eşitsizlikler, hakların ve özgürlüklerin tanınmayışı, savaşların ve çatışmaların temel sebebidir. O nedenle,  her şart altında ve dünyanın neresinde olursa olsun, barışın haklara ve özgürlüklere dayalı olarak sağlanabileceği düşüncesindeyiz. Dünyadaki bütün çatışma bölgelerinde çatışmaların temelinde genellikle hak ve özgürlük taleplerinin bulunduğu gözlenmektedir.

    Türkiye çoğulcu etnik, dilsel, dinsel ve kültürel dokuya sahiptir. İnsanı ve doğayı temel alacak bir bakış açısı, hukuksal düzenlemelerin de bu çoğulcu dokuyu hak temelli olarak yansıtmasını gerektirir.”

    “1 EYLÜL; BÖLGEDE BARIŞ, ÜLKEDE DEMOKRASİ İÇİN DAYANIŞMA GÜNÜ OLSUN”

    İHD verilerine göre kayıpları açıklayan ve Dersim’deki orman yangınlarına değinen Solmaz, şöyle konuştu:

    “Kalıcı barış için çatışma nedenleri ortadan kaldırılmalıdır. Bunun için ilk yapılması gereken çatışmaların durması, sona erdirilmesi, diyalog  yollarının açık tutulması, insan hakları ve demokrasi eksenli çözüm arayışlarına imkan sağlanmasıdır.

    Ülkenin  İşçileri ve emekçileri ancak bölge halklarına acıdan başka bir şey vermeyen paylaşım savaşlarına karşı barış içinde bir arada yaşama talebiyle, baskı zulüm ve zorbalığa karşı da halk demokrasisi için mücadele ederek kazanacaklardır.

    Ortadoğu’da emperyalist ve işbirlikçi güçlerin saldırgan politikaları ancak bölge halklarının eşit ve özgür olarak bir arada yaşayacağı bir düzen mücadelesiyle durdurulabilir.

    1 Eylül Dünya Barış günü bölgede barış ülkede demokrasi için dayanışma ve birliğimizi gösterdiğimiz gün olsun.”

    Solmaz, Kutudere bölgesinde devam eden orman yangınına değinerek, “Önce havadan müdahale edileceği söylendi ancak güvenlik bölgesi olması nedeniyle yangına müdahalenin edilemeyeceği bildirildi. Yangın yayılarak devam ediyor” dedi.

    DERSİM/PİRHA

  • Dersim İHD Başkan Solmaz: Tek tip kıyafet masumiyet karinesini zedeler-VİDEO

    Dersim İHD Başkan Solmaz: Tek tip kıyafet masumiyet karinesini zedeler-VİDEO

    PİRHA- İHD Dersim Şube Başkanı Gürbüz Solmaz, son yayımlanan KHK’de yer alan maddelere yönelik PİRHA’ya konuştu. Solmaz, tek tip kıyafet uygulamasının cezaevlerindeki mevcut hak ihlallerini daha da derinleştireceğini belirtti.

    Haberin Videosu

     

    Son çıkarılan KHK ile cezaevlerinde uygulamaya konulacak olan tek tip kıyafet uygulaması ve eylemlere müdahale edecek sivillere yargı muafiyetiyle ilgili PİRHA’ya konuşan İHD Dersim Şube Başkanı Gürbüz Solmaz, bu uygulamaların doğuracağı sonuçlara yönelik şunları söyledi:

    “TEK TİP KIYAFET CEZAEVLERİNDE VAR OLAN SORUNLARI DERİNLEŞTİRECEK”

    “Tek tip kıyafet insanların onurunu kıran, rencide eden, savunma hakkını elinden alan bir uygulamadır. Dernek olarak bu uygulamaya karşı çıkıyoruz. Zaten şu anda cezaevlerinde yapılan uygulamalar, kötü muamele, şiddet, kameralı sistem, var olan sorunlarla beraber tek tip kıyafet uygulaması birtakım sorunları yeniden doğuracak. Cezaevlerinde var olan sıkıntıları daha da derinleştirecektir. Tek tip kıyafet uygulamasının insanların masumiyet karinesini zedeleyeceğini, onurunu kıracağını bir kez daha belirtmek istiyoruz. İnsan hakları savunucuları olarak bu tür uygulamalara karşıyız.”

    “YARGININ İŞLEMESİNİ TALEP EDİYORUZ”

    Solmaz, sivillere yargı muafiyeti getirecek olan KHK maddesi ile ilgili ise şunları ifade etti:

    “Son çıkarılan KHK ile birlikte 15 Temmuz ve 16 Temmuz günü yaşananları, bu olaylara karışıp suç işleyenlere cezasızlık politikası uygulamak, yargılanma zırhı getirmek bizler yargının işlemesi, işlenen suçluların cezasız kalmamasını talep ediyoruz. Ülkede sivil bir oluşumun, milis güçlerinin oluşturulmasının bu ülkede kaosu derinleştireceğine örnek verirsek; en ufak bir basın açıklaması veya herhangi bir yürüyüşte bu silahlı güçlerin terör örgütü sempatizanıdır diyerek bu insanlara saldırılmasının ve insanların öldürülmesinin önünü açmış olacaktır. Demokratik bir ülkede böyle uygulamaların olmaması gerektiğini savunuyoruz.”

    Hüseyin Yaşar SEZGİN/DERSİM