PİRHA – MHP lideri Devlet Bahçeli’nin açıklamalarının yeni bir yol haritası için zemin oluşturduğunu belirten Barış Vakfı Başkanı Hakan Tahmaz, iktidarın idari adımlarla sürecin gereklerini yerine getirmesi gerektiğini vurguladı. Tahmaz, 19 aydır çatışma kaynaklı ölümlerin yaşanmamasının hayati önemde olduğunu ve bu durumun kıymetinin bilinmesi gerektiğini söyledi.
Barış ve Demokratik Toplum Süreci’ne ilişkin Barış Vakfı Başkanı Hakan Tahmaz, önemli değerlendirmelerde bulundu. Tahmaz, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin yeni statü için “Barış Süreci ve Siyasallaşma Koordinatörlüğü” önerisini değerli bulduğunu söyledi.
Devlet Bahçeli’nin çatışma çözüm uzmanlarından destek alarak hazırladığı metinin sürecin ilerleyişine ilişkin güçlü bir tartışmayı da beraberinde getirdiğini kaydeden Tahmaz, yeni bir yol haritası önerdiğini ve bu yol haritasının da kurumsal bir yapıya ihtiyacı olduğunu kaydetti.
“Üç tane başlık altında Öcalan’ın statüsü, Cumhurbaşkanı Yardımcısının başkanlığı ve üçüncüsü de Meclis Başkanlığı’nda olmak üzere üç tane mekanizma verdi” diyen Tahmaz, Bahçeli’nin ilk defa barış ve terör kelimesini bir arada kullandığını belirterek, silahların bırakıldıktan sonra demokratikleşme sürecinde siyasal ve ekonomik reformların gerçekleşmesi gerektiğini belirtti.
“HÜKÜMET BİR AN ÖNCE NE YAPILMASI GERKİYORSA ONU YAPMALI”
Hakan Tahmaz, Hükümet tarafından söylenen sürecin en önemli tartışma konularından biri olan önce teyit, tespit ve ilanından sonra yasal düzenleme konusunda hazırlanan metinin sürecin paralel gitmesi gerektiğini belirtiğini kaydetti. Tahmaz, konuşmasını şöyle sürdürdü;
“Bu da bugüne kadarki iddia edilen Kürt tarafının itiraz ettiği temel bir tartışmayı ortadan kaldırıyor. En azından MHP açısından. AK Parti’nin buna ne derece yanıt vereceği bilinmiyor. Sadece Sayın Cumhurbaşkanı, Cumhur İttifakı’yla bunu değerlendireceklerini ve sürecin de ilerlemesi için gerekli adımları atacaklarını söyledi ama ortaya çıkan tablo şu: Devlet Bahçeli’nin ifadesinden de anlaşıldığı gibi on dokuz aydır geldiği gibi bu süreç ilerleyemez. Artık top hükümetin elindedir. O metin çok bariz bir biçimde bunu ifade ediyor. Artık hükümet ne yapacaksa bir şeyler yapmalı diyor.”
Bahçeli’nin sürece ilişkin değerlendirmelerinden sonra ‘Ok yaydan çıktı” diyen Hakan Tahmaz, buradan geriye dönüşün olmayacağını ileri sürerek, demokrasiden yana olan herkese şu çağrıyı yaptı;
“Buna yön verecek olan barıştan, demokrasiden, hak ve özgürlükten yana olan bütün toplumsal kesimler, sivil toplum örgütü, siyaset, herkes kendi rolünü oynamalı. Kürt siyaseti açısından da iktidar açısından da. Bunun zorunlu olduğu kanaatindeyim.”
“Hiçbir muktedir kendi gönlünce muktedirliğinden vazgeçmez” diyen Tahmaz, birçok ülkede faşist iktidar ve otoriter rejimler tarafından çatışma süreçlerinin bitirildiğine dikkat çekerek, Kuzey İrlanda örneğini verdi.
Barış Vakfı Genel Başkanı Hakan Tahmaz, Türkiye de ilk defa 19 aydır süren görüşmeler neticesinde çatışma sürecinden kaynaklı ölümlerin yaşanmadığına da dikkat çekti. Tahmaz, bunun kıymetinin bilinmesi gerektiğini belirterek, idari yasal düzenlemelere gerek kalmadan idari tedbirlerle sürecin gereklerini yerine getirmeleri gerektiğini belirtti.
“GEÇMİŞ FORMATLA BU SÜREÇ DEVAM EDEMEZ”
Ortaya çıkan tartışma zemininin iyi değerlendirilmesi gerektiğini belirten Tahmaz, Öcalan’in statüsü konusunda bunun adının konulması gerektiğini söyledi. Devlet Bahçeli’nin ağzıyla siyasi barış ve siyasi iyileşme sürecinin koordinatörü olması önerisi sürecin tutunmasına önemli bir katkı sunduğunu belirten Tahmaz,
“Keza artık şeffaflık tartışmasını da bir parça geride bırakmış oluyoruz. Bu nedenle hem sivil toplum örgütleri kendi görevlerini daha heyecanlı, daha istekli yapmalıdırlar, hem de hükümet artık ne yapacaksa toplumun önüne koymalıdır. Böyle geçmiş formatta bu işin devam etme şansının kalmadığını düşünüyorum” diye konuştu.
PİRHA – Barış Vakfı Başkanı Hakan Tahmaz, PKK’nin ‘Türkiye’den tüm güçlerimizi çekiyoruz’ açıklamasını PİRHA’ya değerlendirdi. Tahmaz, sürecin bir yıldan fazladır sürdüğünü, ancak hâlâ “tek taraflı bir silahsızlanma süreci” olarak ilerlediğini vurguladı. “Toplumsal barışın kalıcı hale gelmesi için Türkiye’nin özgürlükler ve haklar alanında adım atması gerekiyor” dedi.
Tahmaz, açıklamanın her şeyden önce “yaklaşık bir yıldan fazla süredir süren sürecin sürdüğünü teyit eden bir açıklama” olduğunu belirtti. Ancak sürecin niteliğine dikkat çekerek, “Bu açıklama aynı zamanda sürecin tek taraflı olduğunu da teyit ediyor” dedi.
Hükümetin bugüne kadar sürece dair adım atmadığını vurgulayan Tahmaz, “Beklentilere denk düşen bir karşılık verilmedi. Hükümet, bu konuda ne bir kapsam sundu ne de yanıt üretti” ifadelerini kullandı.
Tahmaz, açıklamada silahlı mücadelenin sonlandırılmasına yönelik iradenin teyit edilmesine rağmen, bu sürecin toplumsal barışa dönüşmesi için devletin atması gereken adımların olmadığını söyledi:
“Evet, süreç tek taraflı ilerliyor. Ama bunun kalıcı hale gelmesi için, toplumsal barışa dönüşmesi için Türkiye’nin hak ve özgürlükler alanında adımlar atması, yasal düzenlemeler yapması gerekiyor. Bunlar olmadan umutların büyümesi, barışın kalıcı hale gelmesi gerçekçi olmaz.”
Sahadan edindikleri gözlemlere de değinen Tahmaz, toplumun bu süreçten umutlu olmadığını belirtti.
“Toplumda bir değişim yok. Bugün yapılan saha araştırmalarında da bu görülüyor. Türkiye’nin temel sorunları arasında barış meselesi artık çok gerilerde. Bu, silah bırakma sürecinde atılması gereken adımların atılmadığına dair umutsuzluğu derinleştiriyor.”
Tahmaz, bu koşullarda sürecin sorunsuz ilerlemesinin zor olduğunu ifade etti:
“Devam ettiğini görüyoruz ama kalıcı hale gelmesi esas mesele. Bu da mevcut haliyle çok mümkün görünmüyor.”
Tahmaz, sürecin doğrudan devlet ve Öcalan merkezli yürütülmesinin sivil toplumun katkı alanını daralttığını belirtti:
“Bu süreç çok merkezi bir düzeyde, Öcalan ve iktidar ekseninde sürdüğü için bizim gibi sivil yapıların katkı sunma alanı oldukça sınırlı kalıyor. Bilgiye erişim de kısıtlı. Dolayısıyla pozitif katkı sunmak pek mümkün olmuyor.Türkiye’de dünyada eşi ve benzeri olmayan bir süreç yürütülüyor. Devlet merkezli ve tek taraflı. Yeni sürecin devam ettiğini teyit eden bir açıklama bugün geldi Kandilden”
Son olarak Tahmaz, kalıcı barışın yalnızca silah bırakmakla değil, demokratikleşme, hak ve özgürlükler yönünde somut adımlar atmakla mümkün olabileceğini vurguladı:
“Bu süreç, tek taraflı adımlarla değil, karşılıklı güven ve demokratikleşme iradesiyle kalıcı hale gelir. Toplumda barış umudunu yeniden güçlendirecek adımların atılması gerekiyor.”
PİRHA – Barış Vakfı Yöneticisi Hakan Tahmaz, Meclis’te kurulan komisyonun kapsayıcı olmadığını belirtti. Komisyonun, Kürt sorununun ağırlığına uygun düşmediğini söyleyen Tahmaz, “Toplumda, silah bırakmayı destekleyenlerin oranı %87’lere gelmiş ama bu sürecin başarıyla yürütülebileceğine olan inanç ise %50’nin altında” diye belirtti.
Abdullah Öcalan tarafından 27 Şubat’ta yapılan ‘Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı’ ardından devletin atacağı adımlar merakla beklenmekte. PKK’nin kendisini feshetmesi ve bir grup PKK’linin silahlarını yakmasının ardından Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde (TBMM) çalışma yürütecek komisyon da şekil almaya başladı.
Komisyonda AKP 21, CHP 10, MHP ve DEM Parti 4, İYİ Parti ve Yeni Yol Partisi ise 3’er vekille temsil edilecek. Ancak mevcut tablo sebebiyle iktidarın ağırlığına vurgu yapılarak, alınacak kararların sürecin toplumsal meşruiyetini tam anlamıyla yansıtamayacağı da ifade ediliyor.
Bir diğer eleştiri de sivil toplum kuruluşları ve kanaat önderlerinin sürece dahil edilmemesi sebebiyle yapılmakta. Barış Vakfı kurucusu ve yöneticisi Hakan Tahmaz da komisyonun şeffaf ve çoğulcu bir yapıyla çalışması gerektiğinin altını çiziyor.
TAHMAZ: YOL HARİTASI OLMADAN OLUŞTURULAN BİR KOMİSYON!
Kürt sorununun çözümü ve barış konularında çalışmalar yürüten Hakan Tahmaz, iktidara yönelik bir güven sorununun olduğunu anlatarak şu değerlendirmeyi yaptı:
“Komisyonla ilgili Meclis başkanı, Çanakkale’de bir açıklama yaptı. Ağustos ayında, komisyonun çalışacağını, bu hafta içerisinde, komisyonun, birleşiminin tamamlanacağını duyurdu. Komisyonun, Kürt sonunun ruhuna, Kürt sorununun ağırlığına ve yeni dönemin özelliklerine uygun düşmeyen bir komisyon olduğu kanaatindeyim. AK Parti, komisyonu, ne yazık ki sadece PKK’nin silah bırakmasıyla sınırlı bir komisyon olarak tasarladı. Bu tasarım, bütün dünyadaki çatışma çözümleri deneyimi bize gösteriyor ki başta bir tasarımda yanlış yapılırsa, eksik başlarsa; yani bir gömleğin düğmesini yanlış iliklersen daha sonra doğru iliklemek mümkün değil.
Evet, silahların bırakması bu sürecin en önemli özelliği. Dünyada örneği görülmeyen bir tarzda yeni bir süreç yaşanıyor. Bunu kabul ediyoruz. Zaten bizim kabul edip etmememizin bir anlamı yok. Taraflar buna ‘Evet’ demiş. Ama bugün toplumun büyük bir kısmı, Kürtleri de aşan büyük bir kısmı, sorunun diğer boyutları; yani silahlı çatışmayı ortadan çıkartan nedenler; siyasal ve toplumsal zemine ilişkin ya da çatışma döneminin yarattığı sorunlar, açtığı yaraların nasıl kapatılacağına dair bir yol haritası, bir tanımlama olmadan oluşturulan bir komisyon.
Hatta şu anda bilebildiğim kadarıyla Meclis’te grubu bulunan partilerin her biri, bu komisyonun nasıl olması gerektiği, hangi konuların ele alınıp nasıl işlemesi gerektiğini ve karar alma sürecinin ne olması gerektiğine dair hepsinden görüş alındı. Başta, komisyonda yer alma iradesi gösteren partilerin, yani AK Parti dışındakilerin hiçbirinin ismi daha kapsayıcı olma konusundaki önerileri dahi ciddiye alınmadı. AK Parti, ‘Terörsüz Türkiye Komisyonu’ olduğunu ifade etti.
İki; herhangi bir tanımlama yok. Sadece Meclis başkanı ve Meclis başkanının partilerle yaptığı görüşmede buna dair bir konuşma, tartışma var ama bu tartışmalarda nereye kadar ortaklaştığına dair şu ana kadar açıklanmış hiçbir şey yok. Bir tek anlaşılan, işte PKK’nin silah bırakma süreciyle ilgili sınırlı bir çalışma yapacağı anlaşılıyor. Bu ihtiyaç var mı? Vardır. Ama bu durum, bu sürecin gelişmesine, Kürt sorununun geldiği noktadaki beklentilere, ağırlığına ve Türkiye’nin siyasi ihtiyaçlarına yanıt veren bir şey değildir.”
“EKSİK, YANLIŞ BİR TARZDA KURULDU”
Hakan Tahmaz, AKP’nin kendi konsept ve ihtiyaçlarına göre bir komisyon kurduğunu söyleyerek şöyle devam etti:
“Yanlış yapıldığı kanaatindeyim. Abdullah Öcalan’ın son görüşmesinden “komisyonun kapsayıcı, katılımcı bir tarzda oluşması” diye bir cümle var. Ancak ikisi de yok.
Sivil toplum örgütlerini, hak örgütlerini, akademisyenleri, kanaat önderlerini kapsamayan bir şey. Yani Meclis’teki komisyonların ne kadar anlamı varsa bu komisyonun da o kadar anlamı olacak. AK Parti, istemediği zaman nasıl ki 2013’teki çözüm sürecinde oluşturulan o Meclis’teki komisyonu felç ettiyse bugün de aynı durumla karşı karşıya. Bu güvensizlik bunu aşamıyor. Onun için bence yanlış. Bir biçimde kuruluyor olması iyidir ama eksik, yanlış bir tarzda kuruldu.”
“MAHMUR’A GİDEN 15 BİN İNSAN NE OLACAK?”
Bu durumun, barışın toplumsallaşması önünde bir engel olduğunu ifade eden Tahmaz, sözlerini şu cümlelerle sürdürdü:
“Meclis’te ve barış sürecine dahil olanları, destekleyenleri dahil etmediğinizde; bu süreci karakterize eden hiç kimse, ne olacağını, nasıl bir yol yürüyeceğini bilinmiyor. Oslo süreci de gizli yürütüldü. Bu süreçte de belli noktalarda gizli yürütülebilir ama Meclis toplumsal meşruiyetin kazanacağı zeminse yasa, komisyon buna hizmet etmeli. Kürt sorununun açtığı yaraları iyileştirme süreçlerinde komisyonun, Türkiye’nin başka bir dizi idari, yapısal, hukuksal, anayasal sorunlarının çözümüne de hizmet eder olması gerekir.
Cumhur İttifakı, DEM ve CHP’nin birlikte ortaklaştığı noktalarda bir yürüyüş demek çok büyük bir toplumsal destek demek. Şimdi aksi bir riskle karşı karşıyayız. Ağustos ayında AK Parti, MHP, CHP sahaya çıkıyor. DEM Parti zaten sahadaydı. Herkes kendi hikayesini anlatıyor. Şimdi bu, kutuplaşmanın derinleşmesi anlamına gelir. Halbuki Türkiye’nin şuna ihtiyacı var; ortak hikayelerimizi anlatmak… Çözüm sürecinin sağlıklı ilerlemesinin yolu budur. Bu nedenle barışın toplumsallaşmasını zora sokan bir şeydir. Silah bırakmayı ise riske atan bir şeydir. Yani siz keyfe keder geçmişteki gibi Meclis yürütmesini, yasamasını tarafları kapsamayan bir tarzda yürütmeye çalışırsanız bu çeşitli riskler doğurur. Zaten şu anda uluslararası, mayınlı bir tarlada yürüyoruz. Bölgedeki dinamikler, küresel güçler açısından baktığımızda oldukça zorlu, çok aktörlü bir süreç yaşıyoruz. Onun için silah bırakma işini ya da fesihin gereklerini yerine getirme sürecini de riske atan bir şeydir.
Silahlı çatışmanın yarattığı sorunlar çok boyutlu ve hiç konuşulmuyor. Bir soru sorayım; tamam bu süreç ilerliyor, köyleri yakıldığı için, faili meçhul cinayetler ile karşı karşıya olunduğu için Mahmur’a giden 15 bin insan ne olacak? Buna kim cevap verecek? Silah bırakanların ne olacağına cevap arayacaklar, peki bunu kapsamayan bir şey barışın toplumsallaşmasına hizmet eder mi? Türkiye’nin demokratikleşmesine kapı aralandığına dair bir hissiyatın oluşması gerekir.
Bakın, önce ‘Abdullah Öcalan bu çağrıyı yapmaz’ dendi. Yapıldı. ‘PKK buna yanıt vermez’ dendi. Verildi. Umutlar yükseldi. Silah yakıldı. PKK’nin en tepesindeki insanlar öncülüğünde yapıldı bu.
Toplumda, silah bırakmayı destekleyenlerin oranı %87’lere gelmiş ama bu sürecin başarıyla yürütülebileceğine olan inanç ise %50’nin altında. İhtiyaç duyduğumuz temel sorun şu; silahlar gömülebilir, çatışma durulabilir, çatışma sorununu çözebilmek için bu muktedirlerin ya da tarafların karar vereceği bir iş değil. Savaşa karar verebilirler ama toplumsal barışı inşa etmek toplumun katılımıyla olabilecek. Şimdi burada sorun yaşıyoruz.
CHP, kendi tarihi açısından en pozitif bir noktada duruyor. Fakat bir heyecan yaratabilmiş değiliz bugün. 2013-2015’deki gibi bir heyecan yaratabilmiş değiliz. Evet, kimse işin kötüye gittiğine dair güçlü bir kanaate sahip değil ama iyiye gidiyor diye de içi rahat bir biçimde bunu ifade edemiyoruz. Bunu sadece bir parti görüyorsa buradan toplumsal barış inşa edilemez.”
“İKTİDAR, KENDİ AYAĞINA KURŞUN SIKAR POZİSYONDA”
Hakan Tahmaz, gelinen süreçte en fazla tedirgin olan kesimlerin başında Alevilerin geldiğini de sözlerine ekledi. Tahmaz, söz konusu tedirginliğin nedenini ise şu sözlerle açıkladı:
“Türkiye’nin Suriye politikaları Alevileri daha fazla tedirgin ediyor. Özellikle de Cumhurbaşkanının işte Türk, Kürt, Arap ittifakından söz edip sonra geri çekmesi ve bu HTŞ yönetimiyle kurduğu ilişki, Dürzilere, Alevilere karşı Suriye’deki katliamlara karşı Türkiye’nin takındığı tutum ve daha çok mezhepçilik yaptığına dair toplumsal kanaatinin yaygın olması doğal olarak Alevileri rahatsız ve tedirgin eden bir tablo oluşturuyor.
Türkiye’de özellikle iktidar medyasında bu konudaki dil, hem Kürtleri, hem barış isteyenleri, hem Alevileri; toplumun ötekilerini tedirgin eden, sürece güveni zayıflatan bir durum. Kendi ayaklarına kurşun sıkar bir pozisyondalar.”
PİRHA – Ölüye Saygı ve Adalet İnisiyatifi, 26 Temmuz’da ‘Barış İnşasında Ölüye Saygı ve Adalet Talebi’ başlıklı panel düzenleyecek.
Ölüye Saygı ve Adalet İnisiyatifi, Türkiye’de barış arayışlarının sürdüğü yeni süreçte önemli bir panelin hazırlığını yapıyor.
‘Barış İnşasında Ölüye Saygı ve Adalet Talebi’ başlıklı panelde, yas hakkının sistematik olarak inkâr edildiğine ve ötekinin ölüsü’ olma kavramları üzerinde durulacak.
İnisiyatif olarak, 26 Temmuz saat 10:00’da Kadıköy Moda Sahnesi’nde yapılacak panelde, tarihsel ve güncel ihlallere karşı bir kez daha adalet çağrısında bulunulacak.
Panelin açılış konuşması İHD Eş Genel Başkanı Eren Keskin tarafından yapılacak.
İki oturum şeklinde yapılacak panelde Murad Mıhçı, Erdoğan Alayumat, Aydın Deniz, Besna Tosun, Zozan Vargün, Elif Bulut, Şebnem Korur Fincancı, Burcu Çelik ve Hakan Tahmaz gibi isimler, sunum yapacak.
Panelde ‘Yaşanan çatışmalarda ölülere ne oldu?’. ‘Çatışma zeminlerinde farklı kesimlerin ölüleri neden ve nasıl hedef haline geldi?’ ‘Kayıplar ve bitmeyen yas.’ ‘Barış inşasında yas hakkı.’ ‘Ölüye saygı ve adalet nedir ve nasıl mümkün olabilir?’ ‘Ölüye saygı ve barışın toplumsallaşması neden ortaklaşmalı?’ başlıkları değerlendirilecek.
PİRHA- Barış Vakfı’nın İzmir’de düzenlediği panelde sürdürülebilir pozitif barışın inşasına ihtiyaç olduğuna vurgu yapılarak, eşit yurttaşlık temelinde bir toplum yaratmanın ‘beka sorunu’ ile eşitlenmesi yaklaşımından uzaklaşılması gerektiği kaydedildi.
Barış Vakfı, İzmir Barosu’nda “Barışa Ses Ver” konulu panel düzenledi.
Moderatörlüğünü Akın Birdal’ın yaptığı panele Asrın Hukuk Bürosu üyesi Avukat Raziye Öztürk, Sanatçı Kerem Fırtına, Medeniyet Üniversitesi Öğretim Üyesi Zeynep Ardıç, Yazar-Şair Ümit Aktaş ve Medipol Üniversitesi Öğretim Üyesi Levent Korkut konuşmacı olarak katıldı.
Panelin açılış konuşmasını yapan Barış Vakfı Başkanı Hakan Tahmaz, yaşanan gelişmeleri adı konulmamış bir süreç olarak tanımlayarak Barış Vakfı’nın amacının bu süreci ilerletmek olduğunu aktardı.
Tahmaz, Kürt sorunun barışçıl şekilde çözümü için yol haritasının çıkarılarak toplumsal katılıma ihtiyaç olduğunu ifade ederek, “Burada zor ve uzun soluklu süreç bizi bekliyor. Türkiye’de Kürt sorununu ve barış dediğimizde kodlanmış bir ‘beka’ algısı var. Bu konseptin değişmesi gerekir. Eşit yurttaşlık temelinde bir toplum yaratmanın ‘beka sorunu’ ile eşitleme gibi bir yaklaşımdan uzaklaşmak lazım. Bugünkü siyasal ortamın ortadan kalkması lazım. Ana muhalefet partisine her gün gözaltı yapılıyor. Eğer barış olacaksa ana muhalefet partisine yapılan siyasal operasyonlarla olmaz. Muhalefet güçlerinin siyaset yapmanın ortadan kalktığı bir ortamda biz ilerleyemeyiz. ‘Kürtlere demokrasi, batıya otoriter yönetim mi?’ diye yanlış bir tartışma var. Batıda yapılan operasyonlara sessiz kalmamız doğru olmaz. İktidar Kürt sorunu nasıl çözmek istiyorsa bunu parlamentoda anlatmalı. Bu tarihi fırsatı için herkesin elini taşın altına koymalı” dedi.
“ÜÇÜNCÜ GÖZ ÇOK ÖNEMLİ”
İHD Onursal Başkanı Akın Birdal ise, “Son günlerde barış isteyenlere karşı haberler çıkıyor. İki evladını yitiren anne barış istiyor. Biz bu barışı nasıl sağlayabiliriz? İkincisi ne oldu da bu el uzatıldı? Silahların bırakılması nasıl olacak? Bu noktada üçüncü göz çok önemli. 27 Şubattaki çağrı çok önemli. Çağrıda not edilen demokratik zemin çok önemli. Kalıcı ve onurlu barışın olması için geçmiş ile yüzleşilmesi lazım. Bugün Cumartesi Annelerinin 30’uncu yılı. 1 Ekim’de gelişmeler başladı. Beyoğlu Kaymakamı bir telefon etsin ve Galatasaray Meydanındaki bariyerleri kaldırsın. İyi niyet göstergesi olarak bu yapılmalı. Öcalan için umut hakkı sağlanmalı. Adı konulmamış bir süreç var. Yaşanan bu gelişmelerde dil önemli. Bu dille barış olmaz. Basına barış dili konuşulması yününde talimat verilmeli. İktidar da bu noktada aynısını yapmalı” diye kaydetti.
KORKUT: ÇÖZÜM İÇİN İRADE LAZIM AMA GÖREMİYORUZ”
Medipol Üniversitesi Öğretim Üyesi Levent Korkut, hukuk, yaşam şartları, kişilerin haklardan eşit şekilde yararlanması gibi temel konuların olması gerektiğine vurgu yaparak “Silahların bırakılması ilerisi için fazla bir değişim sağlar mı?” diye soran Korkut, “Bu şekilde çatışmalar tekrarlanabilir. Örneklere baktığımız zaman daha vahim olayların olduğunu gördük. Türkiye’deki durum diğer tüm olan örneklerden önemli bir farkı, Uluslararası boyut. Böyle bir boyutlu süreç Dünya’da yok. Kürt meselesi pür ulusal bir sorun değil. Kürtler birçok ülkede yaşıyor. 4 ülkede de Kürt nüfusu var. Paylaşım meseleleri var. Küresel güçler de bölgede aktör. Belki de ‘neden bu süreç başladı?’nın cevabı bölgede yaşanan gelişmelerde. Dünya’da barış süreçlerini aktörler temsil ettikleri ihtiyaçlardan dolayı başlattılar. Sürece giren devletler konusunda bir ihtiyaç vardı ki olumlu tutum aldılar. Türkiye’de de durum bu. Bir ihtiyaçtan dolayı böyle bir tutum alındı. Daha kalıcı bir barışa gidecek gelişmeleri ve fırsatları yaratabilir miyiz? bu noktada sivil toplumun rolü çok önemli. Böyle bir dönemde barış motivasyonu nasıl sağlanabilir? ‘Demokratikleşmeden uzaklaşan bir ülkede çözüm olur mu?’ gibi bir düşünde var. Çatışmanın sonlanması mümkün ancak bunun için bir demokratikleşmeyi de düşünmek lazım. Çözüm süreci içerisinde demokrasiyi de düşünmek lazım. Bunun için de irade lazım ancak şu an bunu görmüyoruz” diye belirtti.
ÖZTÜRK: 1993 YILINDAN BU YANA ÇÖZÜM ARANDI
Asrın Hukuk Bürosu avukatlarından Raziye Öztürk de 1993 yılında başlayan ve bugüne gelen çözüm süreçlerine dair bilgi vererek, “Yaptığı çalışmalara yanıt bulamadı. Yanıt bulduğu zaman da bazı kişilerin girişimi ile süreçler ters yüz edildi. Ancak Sayın Öcalan hep çalışmalarını ileri taşıdı. Suriye’den çıkarıldığı zaman Avrupa’ya gitmek istedi. Çünkü sorunu uluslararası müzakerelerle çözmek istedi. Sayın Öcalan her defasında savaşın ortaya çıkardığı tahribata karşı bir çözüm içerisindeydi. Sayın Öcalan’ın silahsızlandırmaya yönelik adımları bir politika değişikliği oldu. İlk görüşmede de bu iradeyi ortaya koydu. Bu süreci geçmiştekilerden ayıran nokta; toplumsal ve siyasal desteğin olması. Öcalan tek taraflı bir inisiyatif aldı. Süreç bundan sonra karşılıklı adımlarla ilerler. 50 yıllık pratiğini ve reel sosyalizm eleştirisinde silahın neden devre dışı kalması gerektiğini anlatıyor. Bu sürece dar düşüncelerle yaklaşmamak lazım” diye konuşu.
Bir diğer konuşmacı Mühendis ve Yazar Ümit Aktaş da gündemdeki Lozan Antlaşması’na değinerek 1924 Anayasası ve Lozan antlaşmasında birçok temel hakkın dikkate alınmadığını söyledi. 1924 anayasası ile demokrasinin tesis edilmediğini söyleyen Aktaş, “Silahlara dayanan mantığı aşmalıyız. Silahların her iki toplum için yük olduğunu düşünüyorum. Dolayasıyla bir süreç başladı. Silahların dili yerine barışın dilini yaygınlaştırmak lazım. Toplumsal özerkliklerin sağlanması lazım. 1924’te atılmamış demokratik adımlar atılabilir. Özellikle yerel yönetimlerin güçlendirilmesini konuşabiliriz. Mevcut sınırlar içerisinde Türkler ve Kürtler arasında başlayan barış görüşmelerini tüm bölgeye yayabiliriz” dedi.
ARDIÇ: SÜRDÜRÜLEBİLİR POZİTİF BARIŞI İNŞA ETMEK LAZIM
Medeniyet Üniversite Öğretim Görevlisi Zeynep Ardıç da barış görüşmelerinde şeffaflığın sağlanması gerektiğine vurgu yaparak barış görüşmelerinin zorluğuna dair konuştu. Barış görüşmelerinde bir hazırlığın yapılması gerektiğine ifade eden Zeynep Ardıç, “Bizim sürdürülebilir pozitif barışı inşa etmemiz lazım. Bu olmadığı dünya örneklerine de baktığımız zaman çatışmalar tekrar başlıyor. Bu süreçlerin çok dikkatli şekilde ele alınması lazım. Bu süreçlerin uygun zemine getirilmesi lazım aksi takdirde giderek otoriterleşen bir ortam oluşuyor. Bu tartışmaların doğru zeminde yürümesi için bazı özgürlüklerin sağlanması lazım. İfade ve düşünce özgürlüğü sağlanmalı. Eleştirilerini dillendirmek isteyen yurttaşlara bu olanak sağlanmalı. Hukuk üstünlüğü sağlanmalı”
FIRTINA: DEMOKRASİ BİR PAKET OLARAK BİZE VERİLMEZ
Panelde son olarak konuşan Sanatçı Kerem Fırtına da gelişmelerin başlamasında Ortadoğu’da yaşanan gelişmelere dikkat çekti. Fırtına, “Devlet Bahçeli devleti seslendiriyor. Dolayısıyla buradan demokrasi bekleyerek kendimizi soğutmayalım, demokrasiyi biz getireceğiz. Bölgedeki gelişimleri takip eden sıradan bir insan bile Türkiye’nin düşeceği durumun farkında. Dolayısıyla demokrasi barış ile birlikte bir paket olarak bize verilmeyecek” diye konuştu.
PİRHA- Barış Vakfı’nın düzenlediği “Toplumsal Barışın Olanakları ve Sorunları” konulu panelde,barışın toplumsallaştırılması ve sürdürebilir olması vurgulandı.
Barış Vakfı, toplumsal barışın güncel koşulları ve önündeki engelleri konuşmak için Mersin Yenişehir Belediyesi Akademi Salonu’nda “Toplumsal Barışın Olanakları ve Sorunları” konulu panel düzenledi.
Moderatörlüğünü eğitimci Sinan Muşlu’nun yaptığı panelde Medeniyet Üniversitesi’nden Dr. Zeynep Ardıç, Barış Vakfı Başkanı ve yazar Hakan Tahmaz ile Barış Vakfı yöneticisi ve yazar Ümit Aktaş konuşmacı olarak yer aldı.
Panel, hayatını yakın zamanda kaybeden Sırrı Süreyya Önder için hazırlanan slayt gösterimi ile başladı.
“ÇATIŞMA ORTAMI TOPLUMUN SIRTINDA BÜYÜK BİR YÜK”
Panelde ilk olarak konuşan Ümit Aktaş, Türkiye’nin demokratikleşme mücadelesinin uzun yıllardır sürdüğünü belirtti. Son dönemlerde barışa dair yaşanan önemli gelişmelere değinen Aktaş, “Biz barış mücadelesi vermekten şikayet değiliz ama bizi bu noktaya kadar getiren dayatmalar, baskılar, ötekileştirmeler hukuki ve insani noktalara olan uzaklıklar barışı hep geriye götürdü. Bunları aşmak zorundayız. Bunun için özellikle Öcalan’ın yaptığı çağrıyla birlikte hem cumhuriyetin hem de PKK’nın alması gereken ciddi dersler var. Bunun en önemlisi silahlı mücadelenin toplumun her iki kesiminin sırtında ciddi bir yük olduğu. Toplum bunu aşmalı, aşmış durumda da aslında. Ancak bunun belli bir biliş seviyesine getirilmesi gerekiyor. Barışın pratikleştirilmesi gerekiyor” dedi.
Barışın tesis edilmesi için herkesin ortak çaba göstermesi gerektiğinin altını çizen Aktaş, savaşın yarattığı travmalar sebebiyle toplumun rehabilite edilmesi ve bir daha benzer olayların yaşatılmaması gerektiğini savundu.
“SÜRDÜRÜLEBİLİR BARIŞI İNŞA ETMEK GEREK”
Dr. Zeynep Ardıç, barışın kalıcı olmasının önemine vurgu yaparak şu anda Türkiye’de negatif barış sürecinin yaşandığını, bunu pozitif barışa dönüştürmenin herkesin sorumluluğunda olduğunu söyledi. Ardıç, “Barışı sağlamak o kadar kolay değil. Çok fazla dinamik var ve çok zorlu bir süreç. 40 yıldan fazladır süren bir çatışma var ve buna son vermek çok kolay değil. Negatif barış çatışmanın olmaması, pozitif barış ise kök nedenleri ortadan kaldırmak ve onurlu bir yaşamı mümkün kılacak bir barışı yaratmayı karşılıyor. Şu an negatif bir barış sürecindeyiz. Barışa ulaşıldı gibi bakmamak lazım. Barışı sürdürülür kılmak çok önemli, topluma da bunu anlatmak gerekiyor” diye konuştu.
“BARIŞIN TOPLUMSALLAŞMASI LAZIM”
Bu süreçte çok fazla aktör ve çok mağdurun olduğunu, bu nedenle kapsayıcı bir yöntem izlenmesi gerektiğini kaydeden Ardıç, şu ifadeleri kullandı:
“Bu meseleye çok dikkatli yaklaşmak gerekiyor. Kapsayıcı ve katılımcı olmayan süreçlerde insanların taleplerini bilmeniz ve ona göre bir model ortaya koymanız mümkün değil. Bu çatışmalı ortamdan etkilenen her bir bireyin sürece katılması gerekiyor. Barışa sahip çıkmak gerekiyor. Barışın ve bu süreçlerin her bir unsurunun toplumsallaştırılması gerekiyor. Özellikle silah bırakma ve bu kişilerin topluma entegre olması için motive edici adımlar atılması gerekiyor. Toplumdan bazı kesimleri tepki gösterebilir, bu kesimlere de gerçek bir barışı benimsetecek kanalların açılması gerekiyor.”
“CHP BARIŞ SÜRECİNDE BÜYÜK ROL ÜSTLENMELİ”
Son olarak konuşan Hakan Tahmaz, barışın gelmesi için sadece silahların susmasının yeterli olmayacağını söyledi. Başta Meclis olarak, siyasi partilerin ve toplumsal mücadele yürüten kurumların sürece dahil olması gerektiğini belirten Tahmaz, bu konuda özellikle ana muhalefet partisi CHP’ye büyük görev düştüğünü dile getirdi.
Tahmaz, “Toplumun demokratik, çoğulcu dinamiklerinin daha etkili yer almalarıyla bu süreç olumlu yönde aşama kaydeder. Bu iş çok fazla enerjimizi ve zamanımızı alacak. Bu çatışmaların durmasını istemeyen çok fazla dinamiklerin olduğunu da unutmayalım. Meclis’in artık devreye girmesi gerekir. Özellikle CHP’nin barış sürecinde oyun kurucu bir rol üstlenmesi gerekiyor” sözlerini kullandı.
PİRHA- Barış Vakfı’nın düzenlediği “Toplumsal Barışın Olanakları ve Sorunları” konulu panel, 10 Mayıs Cumartesi günü Yenişehir Belediyesi Akademi Salonu’nda yapılacak.
Barış Vakfı, toplumsal barışın güncel koşulları ve önündeki engelleri konuşmak amacıyla 10 Mayıs Cumartesi günü Mersin’de panel düzenleyecek.“Toplumsal Barışın Olanakları ve Sorunları” konululu panel, Yenişehir Belediyesi Akademi Salonu’nda saat 13.00’te başlayacak.
Moderatörlüğünü eğitimci Sinan Muşlu‘nun yapacağı panelde Medeniyet Üniversitesi’nden Dr. Zeynep Ardıç, Barış Vakfı Başkanı ve yazar Hakan Tahmaz ile Barış Vakfı yöneticisi ve yazar Ümit Aktaş, toplumsal barışa dair güncel meseleleri değerlendirecek.
Barış Vakfı’ndan yapılan açıklamada etkinliğin amacınınbarışın inşasında karşılaşılan zorlukları ve çözüm yollarını kamusal bir zeminde tartışmaya açmak olduğu vurgulandı. Panele tüm Mersinliler davet edildi.
PİRHA- Barış Vakfı Başkanı Hakan Tahmaz, tarihi fırsat olarak değerlendiği sürecin, somut adımlarla ilerlemesi gerektiğinin altını çizerek, “Muhalefet hareketinin bunu daha içselleştirerek güç vermelidir. Alevi kurumları, emek, meslek örgütleri, barış ve insan hak temelli çalışanlara büyük görev düşüyor. Biz bir eşiği aşmalıyız. Bu eşiği bir kaç ay içerisinde aşarsak yürüyeceğimiz yol daha netleşir, daha berraklaşır” dedi.
PKK Lideri Abdullah Öcalan 27 Şubat’ta paylaşılan ‘Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı’nın yankıları sürüyor. Çağrı ülkenin tüm farklı kesimleri ve uluslararası kamuoyunda yankı bulurken, aradan bir ay geçmesine rağmen devlet ve iktidar halen somut bir adım atmış değil.
Tüm bu gelişmeler yaşanırken 6 Mart’ta Suriye’de Alevilere yönelik soykırım saldırıları devam ederken, yakın zamanda ise CHP’li İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkanı Ekrem İmamoğlu, Şişli ve Beylikdüzü belediye başkanlarının da aralarında olduğu 48 kişi tutuklandı. CHP’li Şişli Belediyesi’ne ise kayyım atandı.
Barış Vakfı Başkanı Hakan Tahmaz, Suriye ve Türkiye’deki gelişmelere dair PİRHA’ya değerlendirmelerde bulundu.
“TÜRKİYE İÇİN TARİHSEL BİR FIRSAT”
27 Şubat tarihinde açıklanan çağrının Kürt siyasi hareketi için tarihsel bir dönüşüm ve Türkiye içinde tarihsel bir fırsat olduğunu söyleyen Hakan Tahmaz, “Özellikle de bizim gibi Kürt sorunu merkezli çatışma çözümlü çalışan insanlar, kurumlar için de tarihsel bir önemi var. Öcalan o metinde hem silahlı mücadele süreci, hem bölgesel gelişmeleri hem Türkiye’de gelinen noktayı, silahlı mücadelenin anlamı üzerine yeni tespitler yapıyor. Silahlı mücadeleyi, silahlı çatışmayı sonlandırmaya karar vermiş durumda. Bunun çok kıymetli olduğunu düşünüyorum. Kıymeti bizim için şuradan geliyor; Türkiye’de Kürt sorunu, Kürt çatışması dediğimizde devlet, sivil toplum ve bütün Türk aklı bunu bir parantez içine alarak bölünme, terör parantezine alarak yaklaşıyordu. Bazı kulaklar sağırdı, duymak istemiyorlardı. Bu Türkiye toplumunun çok geniş kesiminde duyulmuyordu. O nedenle sadece devletle sınırlı, Türk siyaseti ile sınırlı bir şeyden bahsetmedim” dedi.
“CHP ÖNEMLİ YENİ BİR POZİSYONA GEÇTİ, KIYMETLİDİR”
Kürt sorununun demokratik ve hukuki zeminde çözümünde CHP’nin kendi realitesine uygun bir biçimde oldukça önemli bir yeni pozisyona geçtiğini belirten Hakan Tahmaz, “Kürtlerle eşit yaşamak isteyen herkes bu sorunun çözümüne, bu sorunun eşit yaşam hakkına, özgür yaşam hakkı için elinden geleni yapsın dedi. İkincisi bunu yaparken ikinci önemli nokta toprağa bağlı güç, egemenlik paylaşımı tezinden geri çekildi. Bugün bunun anlamı dikkat ediyorsanız kimliğe saygı ve memleketin demokratik geleceği ve bekası için bir şeyden söz ediyor. Bu beka kelimesini iktidar kullanıyor ama Öcalan’ın kullandığı anlamda söylersek başka dış güçlerin oynadığı role dikkat çekiyor. Bunu Türkler için bir beka, Kürtler için bir beka işareti oldu. Bunun için kıymetli buluyoruz ama üzülerek bir parantezde de belirteyim ne sivil toplum örgütü ne toplumun farklı kesimleri ne de Türk siyasi hareketi bunu tam idrak ettiği kanaatinde değilim. Bugün ortaya çıkmış toplumsal fırsatı değerlendirmek gerekir. CHP’nin bizim beklediğimiz ölçüde olmasa da kendi realitesine uygun bir biçimde oldukça önemli bir yeni pozisyona geçti. Geçti en azından “Biz bu işin karşısında durmayacağız. Bu çağrının karşılık üretmesi, PKK’nin silahı bırakması, kongreyi toplamaları için bizim üstümüze düşen ne varsa yaparız” anlamına gelen bir tutum takındı. Bunun da çok çok kıymetli olduğunu düşünüyorum” diye konuştu.
“İKTİDARIN İŞİ BUGÜN DAHA KOLAY; GEREKLİ ADIMLARIN ATILMASI LAZIM”
Sürecin nihayete ulaşmasının önündeki en büyük belirsizlik olarak görülen devlet ve iktidarın adım atmamasını değerlendiren Tahmaz, “Ben bu şu anı 2015 Dolmabahçe açıklaması süreci öncesine çok benzetiyorum. O zaman da tartışma PKK’nin kongreyi toplaması devletin yapması gereken işler ve tabi o süreçten bir farkı var. O zaman Kürt sorununun demokratikleşmesi için adımlar atılması bekleniyordu kongre için. Bugün aslında iktidarın işi daha kolay. Kongrenin başarıyla sonuçlanması için atması gereken adımlar var. Yani silahı bırakanların toplumsal yaşama katılımının yolu, yöntemi üzerine bir şey söylemesi lazım, yasal düzenleme yapması lazım. Abdullah Öcalan’ın kongrede görüşlerini, tutumunu, yaklaşımını etkin bir biçimde sunacağı zemin sunması gerekir. Bunun nasıl olacağına biz karar veremeyiz. Üçüncüsü kongrenin güvenlikli zeminde gelişebilmesi için askeri hareketliliği ve siyasi operasyonun durdurulması gerekir. Çünkü ne konuşuldu bilmiyoruz. Kamuoyuna açıklanmış bir şey yok. Ama karşılıklı kimim adım atacağı üzerine bir tartışma var” diye belirtti.
“Dünyada belirsizlik ortamında bir silah bırakmanın başarılı örneği yok” diyen Hakan Tahmaz, hak temelli demokratik siyaset alanının iktidarca darlaştırıldığına dikkat çekerek, şunları dile getirdi:
“Benim görebildiğim kadarıyla bunun altını çizerek söylüyorum. Dünyada belirsizlik ortamında bir silah bırakmanın başarılı örneği yok. Kastettiğim şu; silahı bırakma politik güvenlik, demokratik zemin oluşturularak olur. Ama bizim görevimiz bitti diyor, ben burada bir sorun olduğu kanaatindeyim. Demokratik mücadele zemininde bu kadar itirazın bastırılmaya, muhalifleri yargı yoluyla tasfiye etmeye çalışıldığı bir ortamda toplumsal destek sürece mümkün değil. Hatırlarsanız 2014 Kasım’ında Kobane ile dayanışma eylemleri sonrası ortaya çıkan bir güven sorunu vardı. Aralık ayında mecliste bir yasa tasarısı sunuldu ve o yasa tasarısı da güvenlik yasa tasarısıydı. Mecliste CHP, HDP milletvekilleri yasanın çıkmaması için çaba sarf ettiler. Çünkü demokratik alanı, hak temelli, demokratik siyaset mücadele alanını darlaştırdı. Şimdi aynı şekilde yapılıyor. Bakın Eğitim-Sen’e sendikal faaliyetleri nedeniyle yöneticilerine ev hapsi verildi. Bir sürü gazetecilere yönelik operasyonlar var.”
“BERTARAF EDİLMEZSE DAHA KÖTÜ SONUÇLARI OLABİLİR”
Demokratik siyaset alanına böylesi müdahalenin tarihsel fırsatın gerçekleşme ihtimalini kırdığını sözlerine ekleyen Hakan Tahmaz şöyle devam etti:
“Daha da vahimi şu dağdakilerin silah bırakmasını istiyoruz sonra devlet aklı ya da devlet içinde birisi orada siyaset yapanların, siyaset yapma biçimlerini bahane ederek, Kürtlükleri, Kürt hareketinden olmaları bahane edilerek operasyon yapılıyor. Bu gerekçe yapılmış. Çok açık bir şekilde Kürtlerin batıda seçilmesini sağlamak, Kürt kelimesini kullanan bir dönemde geçiyor. Şimdi bunun sürece, bu tarihsel fırsatın gerçekleşme ihtimalini kırıyor. Artık silah toplumsal hayattan silah çatışması çıkacak. Kürt sorunun demokratik çözüm mücadelesini hukuk ve parlamenter zeminde sürdürülmesi için bir fırsat doğacak. Bir iktidar bundan neden korkar. Çünkü siyaset bagajı ile bu süreç uymuyor. Tıpkı 1919’da ki gibi. Şimdi bunun bertaraf edilmesi gerekir. Bertaraf edilmesinin nedeni daha büyük sorunlarımıza kapı aralayacak bir eşikteyiz. Öcalan’ın da metinde ifade ettiği gibi bölgesel gelişmeler, uluslararası gelişmeler, Türk siyasetinin, toplumun geldiği yer açısından daha kötü sonuçlar olabileceğini düşünüyorum.”
“SURİYE’NİN GELECEĞİ İLE TÜRKİYE’NİN İLİŞKİSİ İÇ İÇE GEÇMİŞ VAZİYETTE”
Hakan Tahmaz, Suriye’de Alevilere yönelik katliam saldırılar ve Suriye’deki gelişmelerin Türkiye’ye yansımasına dair şunları kaydetti:
“Bunun en kestirme örneği Suriye’de yaşandı. Öncelikle tabi ki böyle bir katliamın olması sonrasına Türkiye’de yaşayan insanların gözü, kulağı Suriye’de. Böyle bir katliamla karşı karşıya gelmesi silahsızlanma ve sürecinin toplumsallaşmasının destek görmesini engelleyen önemli bir unsur. Bir soykırım olmasının ötesinde.
Kuzey Doğu Suriye yönetimi ile Şam yönetimi bir barış anlaşması imzaladı. Bunun ne kadar hayata geçeceği ayrı bir tartışma ama bu barış anlaşması oldukça kıymetli. Suriye açısından da kıymetli. Sonuçta bizim açımızdan da kıymetli. Çünkü Suriye’nin geleceği ile Türkiye’nin ilişkisi iç içe geçmiş vaziyette. Hem Kürtler açısından hem Türkiye açısından. Ama Türkiye ne yazık ki anladığımız ve hissettiğimiz kadarıyla bu barış anlaşmasından pek hoşlanmadı ve o anlaşmanın kadük kalması için diplomatik girişimler yaptı. Bu da hem süreç açısından hem Suriye’nin geleceği açısından Türkiye’nin kendi ayaklarına kurşun sıkması gibi bir şey olacak. Neden? Suriye istikrara kavuşmadığı sürece Türkiye’de ne yaparsak yapalım çözülebilecek durumda olmayacak.”
“ALEVİLERİN VE KÜRTLERİN KENDİNİ GÜVENDE HİSSETMEDİĞİ KOŞULLARDA İŞ ZORLAŞIR”
Güvenlik merkeziyetçi bir yaklaşımla toplumsal sorunların çözülemeyeceğini dile getiren Tahmaz, “Çünkü bu sorun Türkiye’nin sorunu olmaktan çıktı. İstanbul’da kayyım atayacaksınız, muhalifleri susturacaksınız, gençleri susturacaksınız sonra PKK’den karşılık üretmesini reel bir karşılık üretmesini bekleyeceksiniz. Bu hayal ürünüdür. Aynı şey Suriye’de ki çatışmaların sürmesi durumunda da Kürtlerin, Alevilerin kendilerini güvende hissetmediği koşullarda bu iş zorlaşır. Kongre toplanabilir açık söyleyeyim. Silah bırakma kararını alabilir. Ama mesele ortada durduğu için, çatışma sürdüğü için PKK değil de başka birileri yeni bir çatışma alanına kendilerini güvende hissetmek için yönelir. Türkiye bunu göze almış vaziyette davranıyor. Yani burada da çok bariz bir şekilde devletin, toplumun bekasından daha çok siyasi bagajı belirleyici olur. 21. yüzyılda bu kadar büyük güçlerin, farklı aktörlerin bir arada aynı sorunla ilgilendiği bir yerde bu kadar kapalı devre ve güvenlikçi merkeziyetçi, tekçi bir yaklaşımda toplumsal sosyal hiçbir sorun çözülemez” şeklinde konuştu.
“BU KOŞULLARDA SONUÇ BEKLENEMEZ, BU EŞİĞİ AŞMALIYIZ”
Tahmaz, 27 Şubat’ta açıklanan çağrının Türkiye’nin demokratikleşmesine kapı açacak bir fırsat olduğunu kaydederek şunları ekledi:
“Benim görebildiğim kadarıyla hükümet şuanda sürece ilişkin herhangi bir açıklama içerisinde değil. Ama başka bir durum var ortada. Bir toplum bu işin niteliğinin farkında değil. İkincisi de İmamoğlu operasyonu ile ortaya çıkan bu durum iki şeyi gösteriyor. Kürtlerin demokratik alanda siyaset yapmasına ilişkin daha güçlü bir iradenin şekillenmesi. Görüldüğü gibi bütün Newroz’larda Türkiye’nin demokratikleşmesi ile Kürt sorununun çözülmesi arasında bağı güçlü bir şekilde vurgulandı. Hiç kuşkusuz ki Özgür Özel’in konuşmaları bu paraleldeydi. Bu hattı geliştirecek bir yola girilmesi gerekir. 27 Şubat’ta ki çağrıda Türkiye’nin demokratikleşmesinin kapısını açacak bir fırsat.
Muhalefet hareketinin bunu daha içselleştirerek güç vermelidir. Şu anda bir taraftan askeri operasyonlar sürüyor. Yani bu koşullarda nasıl sonuç beklenebilir. Özellikle muhalefetin çeşitli kurumları, Alevi örgütleri, emek örgütleri, meslek örgütleri, barış çözüm çalışanlara, hak temelli çalışanlarına büyük görev düşüyor. Biz bir eşiği aşmalıyız. Bu eşiği bir kaç ay içerisinde aşarsak yürüyeceğimiz yol daha netleşir, daha berraklaşır diye düşünüyorum.”
PİRHA- Barış Vakfı Genel Başkanı Hakan Tahmaz, ülkemizdeki mevcut siyasi duruma, barışın neden sağlanamadığına ve barışı kurmak için nasıl bir yol izlenmesi gerektiğine ilişkin konuştu. Tahmaz, “Son yıllarda barış ikliminden oldukça uzaklaştık. Türkiye kendi iç barışını sağlayamadığı sürece büyük bir bataklığa saplanıyor. Barış konusu Türkiye’de siyasette çok fazla araçsallaştırıldı” dedi.
İnsanlık tarihinin en kanlı savaşlarından biri olan İkinci Dünya Savaşı nedeniyle milyonlarca insan katledildi, soykırıma uğradı ve yok edildi. Bu acıların bir daha yaşanmaması için Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından 1 Eylül tarihi 1981 yılında Dünya Barış Günü olarak ilan edildi.
İlan edilişinin üzerinden yıllar geçmesine rağmen 1 Eylül Dünya Barış Günü’ne, dünyada ve yaşadığımız coğrafyada savaşlar, çatışmalar, cinayetler ve tecavüzlerin hala yaşanmaya devam ettiği bir ortamda gidiliyor.
Barış Vakfı Genel Başkanı Hakan Tahmaz, ülkemizdeki mevcut siyasi duruma, barışın neden sağlanamadığına ve barışı kurmak için nasıl bir yol izlenmesi gerektiğine ilişkin PİRHA’ya konuştu.
“TÜRKİYE’NİN BÜYÜK BİR BATAKLIĞA SAPLANDIĞINI GÖRÜYORUZ”
Barış Vakfı olarak barış denildiğinde ilk akıllarına gelenin Kürt sorunun demokratik yollarla çözülmesi olduğunu ifade eden Tahmaz, barışın sağlanabilmesi için Kürt halkının eşit yurttaşlık hakkının tanınmasının zorunlu olduğunu söyledi.
Bütün toplumsal kesimlerin eşit yurttaşlık temelinde haklarını alabilmesinin, eşit şekilde yaşayabilmesinin bugünkü ortamda mümkün olmadığını belirten Tahmaz, “Son yıllarda barış ikliminden oldukça uzaklaştık. Türkiye kendi iç barışını sağlayamadığı sürece büyük bir bataklığa saplanıyor. Son birkaç gündür yaşananlara bakın, sosyal medya ifşaatları ile gündeme gelen vakalar bu bataklığı açıkça gösteriyor. Hatırlarsınız bir Susurluk olayı yaşanmıştı. Bu vaka nedeniyle ortalığa saçılan yasa dışı, hukuk dışı olaylar vardı. Ona benziyor.
“TEK ADAM REJİMİ TÜRKİYE’Yİ YOLSUZLUKLARA, HIRSIZLIKLARA GÖMDÜ”
Son süreçte Türkiye bir yola girdi. Tek adam rejimi şu anda hakim. Bu sistemi getirirken koalisyonlarla ülkenin yönetilmesinin krizlere yol açtığı söylendi ve bir beka sorunu olduğu söylendi. Beka sorunu da Suriye, Ortadoğu ve Kürt meselesi üzerinden ele alındı. Bu durumun nelere yol açtığını Türkiye’nin yolsuzluklara, hırsızlıklara nasıl gömüldüğünü bugün yaşayarak görüyoruz. Türkiye’de demokratikleşme yönünde adım atabilmek için Kürt sorununun çözümünde geleneksel devlet yaklaşımından uzaklaşmak gerekiyor. Buradan ne denli uzaklaşırsak o derecede barışa, çözüme yaklaşacağımızı da görmemiz gerekiyor” diye konuştu.
“BARIŞ KONUSU TÜRKİYE’DE SİYASETTE ÇOK FAZLA ARAÇSALLAŞTIRILDI”
Birinci ve İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra barışın insanlığın en vazgeçilmez haklarından biri olduğunu, Birleşmiş Milletler’in ve uluslararası hukukun kabul ettiği bir hak olduğunu hatırlatan Tahmaz, sözlerine şöyle devam etti:
“Barış konusu Türkiye’de siyasette çok fazla araçsallaştırıldı. Barış hakkının araçsallaştırılmaya çalışıldığını en net çözüm sürecinde gördük. Siyasi partilerin yapıları, barış konusuna araçsal yaklaştı. Bunu saha araştırmasına göre söylüyorum. Barış Vakfı’nın en son Mayıs ayında kamuoyuyla paylaştığı ‘Toplumsal barış’ başlıklı raporu vardı. Profesör Ayşe Betül, Profesör Mehmet Güleryüz ve Evren Balta’nın hazırlamış olduğu bir rapor. Bu raporda; barış meselesine, Kürt meselesine bütün siyasi partilerin tabanlarının, seçmenlerinin ve parti yöneticilerinin karşı tarafın pozisyonuna göre yaklaştığını gördük. Bu soruna seçim endeksli yaklaşmanın oldukça sorunlu olduğunu söylemeliyim. Bu yaklaşım, sorunu kronikleştiriyor. Muhalefet HDP seçmeninden nasıl oy alırım zihniyeti ile bu meseleye yaklaşmamalı.”
“BARIŞ TEMEL BİR HAKTIR”
Muhalefetin, Kürt sorununu gerçek anlamda eşit yurttaşlık temelinde çözmek için bir irade ortaya koyması gerektiğini vurgulayan Tahmaz, “Aynı şekilde bu durum sivil toplum kuruluşları için de geçerlidir. Bizim yaptığımız araştırmalarda sivil toplum kuruluşlarının yakın oldukları siyasi partilere göre kendi konumlarını, kendi duruşlarını, kendi taleplerini dillendirdiklerini ya da şekillendiklerini görüyoruz. Halbuki barış hakkı, barış meselesi evrensel bir haktır. Bu hak Birleşmiş Milletler ve uluslararası hukukta kabul görmüştür. Bu hak hukuksal olarak da tarif edilmiştir. Sivil toplum örgütleri de kendi işlevlerini yerine getirebilmek için siyasetin arka bahçesi olarak davranmadan barış hakkını savunmalıdır” dedi.
“BUGÜN İNSANLAR HALA ÇOCUKLARININ KEMİKLERİNİ ARIYOR”
Türkiye’nin barış konusunda ilerleyebildiği noktada demokratikleşeceğini ve huzura kavuşacağını dile getiren Tahmaz, son olarak şunları aktardı:
“Barışı sağlamayı yaşanan acıları, hukuk dışılıkları görerek ve onların üzerine giderek başarabiliriz. Örnek verecek olursam, bugün hala devam etmekte olan bir Kobani Davası var. Bir komplo davası olarak nitelendiriyorum. Çözüm sürecinde görev almış siyasetçilerin yargılandığı bir dava. Yani aslında çözüm süreci yargılanıyor. Türkiye çözüm sürecinden sonra büyük bir yıkımla karşı karşıya kaldı. Kentler yıkıldı ve insanlar katledildi. Bugün insanlar çocuklarının kemiklerini arıyor. Basına yansıdı sabah, bir baba oğlunun kemiklerini 7 yılın ardından alabildi. Bu ülkede binlerce insan çocuğunun, evladının, anasının, babasının, kardeşinin kemiğini arıyor. Bu acıları kapatacak bir yola girmemiz gerekiyor. Sivil toplumun da, siyasetin de taşın altına elini koyması lazım. Barışı tesis etmek, bugünden yarına olmayacak ve eski yöntemlerle de olmayacak. Kürt sorunun çözümü, çatışmaların durması, insanların evlatlarının kemiklerini aramadığı ve ölüye saygısızlığın son bulduğu bir siyasal düzleme doğru ilerlersek barış var olacaktır.”
PİRHA- Son zamanlarda artan ırkçı saldırılara ilişkin konuşan Barış Vakfı Genel Başkanı Hakan Tahmaz, “Toplumda öteki karşıtlığı normal bir politik söylem haline geldi. Ana akım medya ve siyaset, ırkçılığı körüklüyor” dedi. Milliyetçilerin sırtının sıvazlandığını belirten Tahmaz, “Türkiye’de ırkçılık bir devlet politikası. Türkiye demokratikleşecekse eğer bu nefret söylemini, Türk milliyetçiliğini, ırkçılığı, göçmen karşıtlığını bırakmalı. Bunun için de birlikte mücadele edilmeli” dedi.
Son 2 ayda üç faklı şehirde Kürt yurttaşlara yönelik ırkçı saldırılar gerçekleşti. Yapılan saldırılar sonucunda bir kişi yaşamını yitirirken, çok sayıda kişi de ağır yaralandı.
Son zamanlarda artan ırkçı saldırılara ilişkin PİRHA’ya konuşan Barış Vakfı Genel Başkanı Hakan Tahmaz, yaşanan ırkçı saldırıların temelinde devletin izlediği milliyetçi, nefret söylemi içeren ve kutuplaştırıcı politikalar olduğunu belirtti. Tahmaz, ırkçılığın ana akım medya ve siyasetçiler tarafından körüklendiğini vurgulayarak, muhalefetin bu tür durumlarda sessiz kalmaması gerektiğini de söyledi.
“TÜRKLÜĞÜ AYRICALIKLI GÖSTEREN POLİTİKALAR İZLENİYOR”
Irkçı saldırıların Türkiye’nin kuruluşundan bugüne gelen bir problem olduğunu ifade eden Tahmaz, “Devletin kuruluş felsefesinden kaynaklanıyor. Özellikle de ‘tek millet’ görüşünün altını kazıdığımızda ortaya çıkar. Türklüğü ihya etme, Türklüğü inşa etme, Türk ulusu yaratma çabaları ırkçılığın altında yatan nedenlerdir. Bir ulusun, bir ırkın diğerlerinden üstün olduğunu savunuyorlar. Türklüğü öven, diğerlerinden farklı gösteren, ayrıcalıklı gösteren bir politika söz konusu. Bu hangi dinden, hangi ulustan, hangi ırktan olursa olsun, kim kime böyle bir politika uyguluyorsa bu ırkçılıktır” dedi.
“ÖTEKİ KARŞITLIĞI NORMAL BİR POLİTİK SÖYLEM HALİNE GELDİ”
Irkçı saldırıların gündemden düşmeyen bir konu olduğunu belirten Tahmaz sözlerine şu şekilde devam etti:
“Ama özellikle son 4-5 yıldır fazlasıyla arttı. Tabi bunun da öncesi var. Özellikle silahlı çatışmaların başlaması, artması ve Kürtlerin Batıya iş gücü olarak, işçi olarak gelmeleri, tarım işçileri olarak gelmeleri ile başlayan bir süreç var. O süreci böyle tarif etmek mümkün. Bu ekonomik gelişmelerle Kürt karşıtlığı da beraberinde gelişti ama sonuçta bu ırkçılığa varan, ırkçılığı besleyen bir tutuma dönüştü son zamanlarda. ‘Yerli ve milli’ kavramlarıyla ‘beka’ meselesiyle Türklük yeniden inşa edildi aynı zamanda. Irkçılık da toplumsal olarak siyaseten gittikçe güçlendi. Toplumda nefret söylemi, Kürt karşıtlığı, öteki karşıtlığı normal bir politik söylem haline geldi ve ayrımcılık nefret söylemi günlük hayatın bir parçası haline de geldi. Birçoğumuz fark etmeden de kullandığımız kelimelerle ırkçılık yapıyoruz, argümanlara ortak oluyoruz. Esas olarak ‘devletin bekası, yerli ve milli’ söylemi bir tür ırkçılığı besleyen, öteki yaratan ve Türklüğü yeniden ihya etmeye çalışan bir yaklaşımdır.”
“ANA AKIM MEDYA VE SİYASET IRKÇILIĞI KÖRÜKLÜYOR”
Irkçı saldırıların artmasında devletin rolü olduğunu vurgulayan Tahmaz şunları dile getirdi:
“Kurulduğundan bugüne kadar başka ırkı, başka ulusu, başka bir toplumu, başka bir farklı olan kesimi -bu Kürt, Ermeni, Alevi, Gürcü, Hristiyan… Etnik ya da dini fark etmez- aşağılayan, ötekileştiren bir sistem var. Herhangi bir ırkçı saldırıda ceza alma, etkin yargılama olmuyor. Türkiye’de bu Türk milliyetçiliği olağan bir şey olarak kabul görmüş. Çözüm sürecinden ve Suriye’deki gelişmelerden sonra Türkiye’nin tek geçerli akçesi Türk milliyetçiliği, nefret söylemi, ötekileştirici söylemler oldu. ‘Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur’ tezinin kendisi ırkçılıktır başlı başına. ‘Türk, öğün, çalış, güven’ gibi söylemler ırkçılığı içerir. Bu kadar dile dolanmış bir söylemin toplumda karşılık üretmesi normaldir. Özellikle de burada hem siyaset hem medya eliyle yapılıyor bu. Ben sadece iktidarın bir meselesi olduğunu düşünmüyorum. İktidarı da aşan bir devlet politikasıdır. Ana akım medyada, siyasette körükleniyor ırkçılık. Çok net bir biçimde derinleşen bir sorun haline geldi. Toplumu çürütüyor bu.”
Bolu Belediye Başkanı’nın yaptığı açıklamanın ırkçılığa bir örnek olduğunu belirten Tahmaz, “Suriyelilere karşı bir açıklama yaptı ve bunu medyanın önünde sırıtarak yaptı. ‘Bana faşist diyecekler ama umurumda değil’ dedi birde. Bu ‘umurumda değil’ lafını seçim döneminde, oy istediğinde söylese daha sahici olur. Yapabilir mi? Ama bunun karşılığında da siyasetin bir sessizliği var” diye konuştu.
Hakan Tahmaz şöyle devam etti:
“İkinci olarak da son dönemde Kürtlere karşı saldırılar linç girişimleri yaşandı ve bir insanın ölümüyle sonuçlandı bu olaylar. Bazıları da yaralandı ve ağır yaralananlar oldu. Bunun karşılığında Barolar bir duyarlılık çağrısı yaptı. Toplumsal anlamda bir duyarlılık çağrısı. Yeni Şafak gazetesi ise bunu manşetine taşıdı ve baroları hedef gösterdi. ‘Kandil’in Baronları’ diye manşet attı. İşte bu tam da milliyetçi, ırkçı, nefret söylemini topluma empoze eden bir davranış. Toplum en temel hakların kullanılması noktasında bile tahammülsüz hale geldi. Bugün ‘Kürt’ dediğimizde toplumun bir kesiminde, önemli bir kesiminde potansiyel suçlu, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni arkasından hançerleyen, hain olarak algılanıyor. Niye böyle algılanıyor? Çünkü siyaset böyle yapıyor, ana akım medya böyle yapıyor. Siyaset ve medya bunu bu şekilde sunuyor. Bunu yapan sadece iktidar değil, buna sessiz kalınması da ortak olunması demektir.”
“MİLLİYETÇİLERİN SIRTI SIVAZLANIYOR”
Dünyada özelliklede Avrupa’da ırkçılığın, milliyetçiliğin arttığını ama Türkiye’de ki ırkçılığın Batıdan faklı olduğunu kaydeden Tahmaz, “Dünyada özelliklede Avrupa’da ırkçılık, sağcılık, milliyetçilik yükseliyor evet ama Türkiye ile aynı değil durum. Toplumu çürüten bir şeydir ırkçılık. Yani 21. yüzyılda dünya globalleşen bir dünya olmuşken kavramlar eski anlamını yitirmiş durumda. Bütün dünyada çoğulculuk temel bir değer olarak kabul görüyor aslında. Etnik, inançsal, dilsel çoğulculuk gibi hepsini kapsıyor. Bu kabul görmüşken Türkiye’de hala kuruluş felsefesinin argümanları ile hareket ediliyor. ‘Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur’, ‘Ne mutlu Türküm diyene’, ‘Türk, öğün, çalış, güven’ gibi söylemlerle eğitim sistemi şekillendiriliyor, toplum şekillendiriliyor. Her türlü eleştiri, her türlü muhalefet devlete karşı ihanetle ya da başkaldırma olarak algılanıyor. ‘Yerli ve milli’ olmamakla suçluyorlar, nitelendiriyorlar. Bu ‘yerli ve milli’ olma meselesi de dönem dönem değişiyor tabi.
Dünyada milliyetçiliğin, ırkçılığın, sağ görüşün hakimiyetinin arttığı gözlemleniyor ancak bu ülkelerde ana akım siyasetler buna tutunamıyor. Bizde ırkçılık bir devlet politikası haline gelmiş durumda. Afrin’e Türkiye müdahale etti. Bu müdahalenin nedeni ayrıca bir konu ama Afrin’e gittiğinde ne yaptı? Orada bulunan okullardaki Kürtçe tabelaları söktü, yerine Türkçe ve Arapça tabelalar astı. İstanbul gibi bir kentte Belediye 20 dilde İstanbul’u tanıtım broşürü hazırladı. Bu 20 dil içerisinde Kürtçe yoktu. İzmir Belediyesi Arapça, Farsça, İngilizce, Almanca gibi birçok dilde kurslar açıyor ama Kürtçe kursu açmıyor. Neden? Çünkü Türk kimliğinin yeniden ihya edilmesi için yapılıyor. Bu belediyenin yaptığı bir şey değil. Bu bir devlet politikası olduğu için yapılıyor. Belediye orada devlet ile karşı karşıya gelmemek için ya da milliyetçi oyları almak için bu tür politikalar izliyor. Batıda ise bu tür politikalar izlenmiyor. Milliyetçilerin arkası sıvazlanmıyor. Merkez siyaset ya da sol siyaset orada milliyetçiliğe karşı mücadele ediyor. Bizde ise sırt sıvazlama var. Bugün Türkiye’de Cumhur İttifakı’na karşı birlik yapalım diyenler, muhalefet partisinin bir belediyesi ırkçılık yapınca sesini çıkarmıyor. Milliyetçi oyları almak için bu belediye başkanına karşı alması gereken tavrı almıyor.
Buradaki sorun Batıdan farklı olarak iktidarıyla, muhalefetiyle Türk milliyetçilerinin sırtını sıvazlayarak iktidar olma ve Türkiye’yi yönetme konusundaki tutumlardadır. Büyük bir sorundur. Ülke siyasetinin dili Devlet Bahçeli’nin diline benzedi” diye konuştu.
“MUHALEFET DE SESSİZ KALIYOR”
Irkçı saldırıların son dönmede yaygınlaştığını ve makul görüldüğünü söyleyen Tahmaz son olarak şunları aktardı:
“En fazla kullanılan söz ‘Kürtler bizim kardeşimiz’. Peki Kürtler, kardeşleriniz öldürüldü. Ne yapıyorsunuz? Bunlar bir arazi yüzünden ya da hayvan yüzünden ya da başka bir şey yüzünden öldü diye gösteriliyor ama öyle değil. Ve bu tarz olaylar karşısında muhalefet de sessiz kalıyor. Bu yaşananlar istisna olaylar da değil. 25 yıldır aynı şeyleri yaşıyoruz. Her yaz, her tarım döneminde mevsimlik işçiler çalışmaya başladığında ya Karadeniz’de ya Çanakkale’de ya Trakya’da ya Egede Kürtler linç girişimi ile karşı karşıya kalıyor. Türk hükümeti yetkilileri ya da partileri buna ne tepki gösteriyor? Diyorlar ki ‘Siz Diyarbakır’ı Mardin’i bırakıp Çanakkale’ye niye geliyorsunuz?’ Bu ayrımcılık, bu yasadışılık ülkede ırkçılığı besliyor. Milliyetçilik kisvesi altında ırkçılık yapılıyor. Temel sorun bu. 2016’dan sonra daha görünür hale geldi ama sadece bu dönem değil Türkiye’nin kuruluşundan bu yana bunlar yaşanıyor. Bu politikalar izleniyor. Son dönemde yaygınlaştı ve makul görülüyor. HDP’nin binalarına son 2 ayda 3 kere saldırı yapıldı. Bunları yapanlar psikolojik sorunları olan birkaç kişi değil. 2015’te Ankara’nın göbeğinde HDP binası yakıldı. Yargılanan var mı, dava var mı? Yok. Türkiye’nin üçüncü büyük partisi bu. Çünkü Kürtlerin demokratik siyasetteki temsilcisi olduğu için yapılıyor bu saldırılar. Bunun başka bir izahı yok. O zaman bir MHP Milletvekili bizzat o ırkçı grupla birlikte yürümüştü HDP binasına.
“TÜRKİYE DEMOKRATİKLEŞECEKSE NEFRET SÖYLEMİNİ, TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİNİ BIRAKMALI”
Barış Vakfı Genel Başkanı Hakan Tahmaz, “Esas olarak Türkiye demokratikleşecekse eğer 21. Yüzyıl Türkiye’si olacaksa bu nefret söylemini, Türk milliyetçiliğini, ırkçılığı, göçmen karşıtlığını bırakmalı. Bunun için de birlikte mücadele edilmesi kanaatindeyim. Sürekli bir öteki yaratarak ayakta durmaya çalışıyorlar. Herkes ötekileştirilirse öteki kalmaz. Bugünkü siyasi krizi aşmanın yolu birlikte hareket etmekten geçer. Aksi halde evrensel değerler ile barışık bir ülke olmamız mümkün değil” şeklinde konuştu.
PİRHA- Barış Vakfı Genel Başkanı Hakan Tahmaz, Alevilere yönelik nefret saldırılarını PİRHA’ya değerlendirdi. Tahmaz, nefret söylemine karşı Türkiye’de de, dünyada da hukuksal mekanizmanın olmadığına dikkat çekerek, “Mevcut eğitim sisteminin değişimini vadeden ve uluslararası normlara uygun bir yasal, hukuksal, hak temelli bir anayasal düzenleme yapmadan nefret söylemi azalmaz” dedi.
Nefret suçu; bir kişiye veya gruba karşı ırk, dil, din, cinsiyet ve cinsel yönelim gibi ön yargı doğurabilecek nedenlerden dolayı işlenen, genellikle şiddet içeren suçlardır.
Nefret suçu, insanlığa karşı işlenmiş olarak görülüyor ve uluslararası hukukta karşılığı var. Ancak günlük yaşamda özellikle inancı, kültürü, yaşam biçimi, dili vb. farklı olan toplum ve topluluklar nefret diline, baskısına ve saldırısına maruz kalıyor.
Türkiye’de geçmişten günümüze nefret saldırılarına maruz kalan toplumlardan biri de Aleviler. Alevilere yönelik nefret saldırıları artarak sürüyor. Devlet tarafından inancı ve ibadethanesi kabul edilmeyen Aleviler, okulda, sokakta, işyerinde, hastane, mahallede, yaşadığı apartmanda aşağılanıyor, hor görülüyor, hakarete uğruyor.
Türkiye’de nefret suçları ile ilgili kapsamlı bir yasal düzenlemenin eksikliği sistematik bir biçimde bu saldırıların devam etmesine de zemin hazırlıyor.
Peki nefret suçu kaynağını nereden ve nelerden alıyor? Yargı Alevilere dönük nefret suçuna karşı ne yapıyor? Demokrasiyi ve eşitliği savunan kurum ve kuruluşlar Alevilere dönük nefret suçlarına karşı ne yapıyor? Tüm bu soruları ve daha fazlasını akademisyen, yazar, tarihçi, hukukçu, insan hakları savunucularına sorduk.
Barış Vakfı Başkanı Hakan Tahmaz, sorularımızı yanıtladı.
PİRHA: Türkiye’de ve dünyada nefret söylemi ve buna bağlı olarak da nefret söyleminin ortaya çıkardığı şiddet artıyor. Bunu neye bağlıyorsunuz?
HAKAN TAHMAZ: Bir nefret söylemi bir de nefret suçu var. Bu ikisini ayırmak lazım. Batı dünyası nefret söyleminin yasaklanması için bir mutabakat sağlamış durumda. Nefret suçu meselesi ülkemizde de, Avrupa’da da tartışıyor. Amerika’da bir suç tanımı yapılmıyor. Nefret söyleminin son dönemde artmasının nedeni küreselleşmenin yarattığı sorunlardan kaynaklı. Ülkelerde bir içe kapanma, otoriterleşme, ulusal duyguları çoğaltma gibi eğilimleri güçlendirdi ve sosyal paylaşımda da kendisini öncelemeye başladı. Amerika’dan Avrupa’ya bu durum giderek çatışmaya ve yaşamın darlaştırmasına yol açtı.
Şunun altını özellikle çizmek isterim. Nefret suçu ve söylemi yaşam hakkına müdahaledir. Bunun beslendiği ideolojik zemin milliyetçiliktir. Almanya’da Türkler, milliyetçi Alman grupların nefret söylemine maruz kalırken, Türkler de kendi gettolarında nefret söylemini farklı inanç topluluklarına karşı üretebiliyor.
Aleviler, Türkiye’de nefret söylemine en çok maruz kalan toplumsal kesimlerden biri. Alevi toplumuna dönük bu dil sizce kaynağını nereden alıyor?
Nefret söylemine sadece Aleviler maruz kalmıyor. Ancak Alevilerin özgün bir durumu var. Türkiye Cumhuriyeti 1930’lu yıllardan bu yana kuruluş kodlarından kaynaklı Aleviler, Kürtler, Sünni Müslüman olmayanlar gibi farklı inanç ve etnik topluluklara karşı nefret söylemini şırınga etmiştir. Alevilere dönük kaynağını da mezhepçi siyasetinden kaynaklanıyor. Bu durum bugün daha fazla mezhepçi siyaset iktidarın aracı haline getirdiği için Aleviler daha fazla muhatap oluyor. İkincisi çarpık laiklik anlayışından kaynaklanıyor. Çünkü devlet laizmi hem milliyetçiliği hem de nefret söylemini besleyen güçlü bir damar var. İlk ve ortaokul çağlarındaki çocuklara dil ve din konusunda verilen eğitim örnek olarak verilebilir. Bugün artmasının birinci nedeni; mezhepçiliğin önemli bir faktör haline gelmesidir. İkincisi ise; Alevilerin kalabalık olması ve günlük yaşamda görünür olmalarıdır. Üçüncüsü ise iktidar Alevileri politik olarak yakın tehlike olarak görüyorlar. Çünkü Aleviler, sorgulayan, araştıran, itiraz eden bir yapıya sahip oldukları için hem nefret söylemine hem de nefret suçuyla karşı karşıya kaldılar. Türk toplumunun çimentosunda, eğitiminde, sosyal yaşamında, nefret söylemi her gün yeniden üretiliyor. Aleviler ve Kürtler buna karşı duruyor, ancak bu nefret söylemine karşı susan, ses çıkarmayan azınlıklar var.
“NEFRET SÖYLEMİNE KARŞI HUKUK YOK”
Hukuksal anlamda nefret söylemine ve eylemine dönük yeterli bir mekanizmanın devrede olduğunu düşünüyor musunuz?
Ne yazık ki Türkiye’de de, dünyada da böyle bir mekanizma yok. Avrupa Birliği, Avrupa Konseyi nefret söylemini yasaklamış olsa da, pozitif hukukta yeri yok. Aynı zamanda bunun barış hakkıyla doğrudan bağlantılı olduğunu düşünüyorum. Mesela Avrupa İnsan Hakları’nda da, BM’de de ‘barış hakkı’ temel haklardan biridir. Ancak barışı tehdit edenlere karşı herhangi bir yaptırımı var mı? Yok. Nefret söylemine ilişkinde çeşitli tanımlar yapılıyor ancak bir yaptırımı yok.
Türkiye’de de Türk milliyetçiliğini ve Kemalizmi korumak için, çeşitli yasaları kalkan alarak yapıyor. Yani azınlıklara, ötekilere bu yasaları kullanabilme açısından sıkıntılıdır. Alevileri, Kürtleri, Ermenileri aşağılamadan tek bir suçlu yoktur.
Avrupa hukukunda nefret söylemi suç kabul edilirken, Türkiye’de bu yok. Aşağılayan, ötekileştiren, yaşam hakkını ortadan kaldırmaya yönelik nefret söylemine yönelik bir video ya da haber suç kapsamına girerken, Türkiye’de böyle bir durum söz konusu. Bu ciddi bir sorun. Türkiye’nin bununla baş etmesi için bir arınmaya ihtiyacı var.
“NEFRET SÖYLEMİNE MARUZ KALANLAR DA NEFRET SÖYLEMİ ÜRETEBİLİYOR”
Nefret söylemine karşı demokratik kurumlar yeterli refleksi ortaya koyuyor mu?
Açıkça konuşmak gerekirse nefret söylemine maruz kalanların da nefret söylemi ürettiğini düşünüyorum. Sivil toplum örgütlerinden siyasetçisine nefret söylemine dair bir muhasebeye ihtiyacı var. Aynayı kendimize tutmamız gerekir. Kendi içimizde bir muhasebe yapamazsak dünyayı değiştiremeyiz. Farklı olanın karşı tehditlerde ses çıkartabilmek ve itiraz etmek bizi nefret söyleminden uzaklaştırır. Bu dilden arınmak için hepimizin kendimizi sorgulamamız gerekiyor.
Ben Sünni bir Müslüman isem benim bir başkasına ya da Türk’sem, benim Kürt’e karşı hoşgörüsüzlüğüm, Aleviye karşı hoşgörüsüzlüğüm, onu yaşamıyla tehdit etmem ne kadar nefret suçuysa, ne kadar nefret söylemiyse aynı şekilde hangi gerekçeyle olursa olsun, hangi nedenle olursa olsun öfkeye kapılarak, tepkiye kapılarak, ezilmişlik duygularıyla aynı dili kullanmakta nefret suçudur. Şimdi böyle baktığımız zaman bunların arkasında ne vardır, yine Türk yönetim felsefesi vardır. Yani biz Türk’üz, Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur ideolojisiyle eğitim alan bir toplumuz. Onun için Sivil Toplum Örgütlerinden siyasetçisine ve hepimizin bir muhasebeye ihtiyacı var. En azından böyle söyleyeyim. Aynayı kendimize tutmamız gerekir diye düşünüyorum. Bu muhasebenin bir ayağı da şudur; Ben kendi kimliğimden, sosyalist kimliğimden, barış savunucusu kimliğimden örnek verecek olursam, ‘hala mı sen bu işlerle uğraşıyorsun kardeşim, sende mi teröristlerin peşine takıldın kardeşim, şimdi bunun zamanı değil, dur sende hep Kürtçülük yapıyorsun’ gibi söylemlerle karşı karşıya kalıyorum. İşte bu söylemlerin de tamamı nefret söylemidir. Politik görüş ifade etmek, görüş açıklamak değildir diye düşünüyorum. Bu yandan baktığımızda biz de yan herkesin kendi mahallesine öncelik tehditler, saldırılar karşısındaki duyarlılığı değiştirmeden bu dünyayı değiştiremeyiz. Ötekinin, diğerinin, benim gibi olmayanın, sizin gibi olmayanın, birey olarak, inanç olarak vs. tehditlerde hep birlikte ses çıkarabilmek, itiraz edebilmek, nefret söyleminden bizi uzaklaştırır. Bu kim olursa olsun, mesela yaşlılara karşı ‘moruk’ bizim günlük dilimizin parçasıdır. Bunu söylemek nefret söylemidir. Örneğin ‘ihtiyar’ başkasını inciten bir şeydir. O nedenle hepimizin arınmak için hepimizin kendini sorgulaması gerekir.
“TÜRKİYE’DE KENDİSİ GİBİ OLMAYANI ÖTEKİLEŞTİRMEYEN BİR MEDYA ORGANI VAR MI?”
Nefret dilinin topluma yayılmasında başat rol oynayan güçlerden biri de medya. Medya bu dili neden kullanıyor?
Birincisi sivil toplum yöneticisinin ya da siyasetçinin aynı kumaştakilerin, ikincisi belki şunu sorgulamamız gerek , medya dediğimiz şey ne? ‘Bir beşinci kol olarak çalışan’, zaten bu tanımı benimsemiş olmak, yönetenlerin temel siyasetinin aparatı haline gelmektir. Bence medya tamda böyle bir, yani yanlış temellerde kurulmuş bir Cumhuriyet devleti var, başka ülkelere benzemeyen ve bunun bir medyasından bahsediyoruz. Ne gazeteciliğin etiği açısından, ne evrensel kuramlar açısından yani Türkiye’de bir medyadan, gazetecilikten bahsedebilmek mümkün değil. Mesela örnek verecek olursak Türkiye Gazeteciler Cemiyeti ‘Gazeteciliğin temel ilkeleri’ diye temel bir çalışma yapmıştır. Avrupa’nın daha bağımsız gazetecilik kuralları vardır, bunların herhangi birine Türkiye’de uyuluyor mu ? Mesela Türkiye’de barış gazeteciliği diye bir şey var mı? Evrensel kurallara göre savaşı, çatışmayı yasaklar.
Türkiye’de kendisi gibi olmayanı ötekileştirmeyen bir medya organı var mı? Yok. Çünkü Türkiye Cumhuriyeti devleti kendini iç veya dış düşman olarak ayakta tutmuş. Öyle kurmuş, öyle sürdürüyor. Bunu değiştirmek gerekiyor. Bu açıdan baktığımızda geçmişiyle yüzleşemiyor. Ama bir devlet yönetimi, toplum yönetimi, siyaset olduğu gibi bir medyamız var. Bence Türkiye’de gazetecilik, evrensel gazetecilik açısından hiçbir biçimde, uluslararası normlara uygun bir gazetecilik yapılabildiğini söylemek mümkün değil. Bunun istisnası var mı pek bilemiyorum.
“TOPLUMSAL DUYARLILIĞA İHTİYAÇ VAR”
Yeni bir siyaset yapma tarzı oluşturmak, geliştirmek, yaratmak gerekiyor; hatta yeni öznelerin sahaya inmesi, oluşturulması, bu sürece müdahale etmesi gerekiyor. Nefret söyleminin ortadan kalkması için ya da en azından azaltılabilmesi için neler yapılmalı?
Şimdi kabul etmek gerekir ki mevcut Türk İslam sentezini, biliyorsunuz ki Türk İslam sentezi ideolojisi 12 Eylül rejiminin, Kenan Evren icadıdır. Bugün ki hükümet, bugün ki iktidar aslında bu ideolojik hattı benimsemiş bir yönetimdir. Ki bunu sadece bir hükümet olarak ele almıyoruz. Devletin resmi ideolojisi haline geldiği bir ortamda bunun değişmeden, nefret söylemini besleyen Türk milliyetçiliğinin azalmasını beklemek pek mümkün değil. O zaman yapılabilecek iş, mevcut iktidarın ideolojik yönelimini değiştirecek bir siyasal iradenin şekillenmesi gerekir. Bu şekil siyasal irade ancak ve ancak bu ideolojiyi temel bir problem olarak görürse, yani eğitiminden başlayarak, yasal düzenlemelere kadar, uluslararası evrensel normları, kazanımları benimseyerek hareket etmesi gerekir. Bunun altını çizelim. Kişiyi, toplumları, bireyleri, yaşamını kendi kimliğiyle, kendisi kendini nasıl tanımlıyorsa öyle kabullenmeyi siyasal ilke edinmemiş bir siyasal irade nefret söylemini azaltmaz. O açıdan eğitim devlet nezdinde arasına mesafe koymalı. Mevcut eğitim sisteminin değişimini vadeden ve uluslararası normlara uygun bir yasal, hukuksal, hak temelli bir anayasal düzenleme yapmadan nefret söylemi azalmaz.
“BARIŞ DİLİNİN İNŞASI İÇİN YOĞUN BİR ENERJİ SARFINA İHTİYAÇ VAR”
Medyanın bizim gibi kurumların, barış kurumlarının, mesela biz Barış Vakfıyız, bir barış dilinin inşası için çok müthiş yoğun bir enerji sarf etmemiz gerekir. Bunu göze almadan ucuzundan, kolayından hemen halletmek, manipüle etmek. Böyle bir hayat yok. Dünyada bütün değerler, nefret söylemi, başka bütün insanlığın değerleri büyük bedeller ödenerek kazanılmıştır. Bu haklar gökten zembille inmemiştir. Her birinin arkasında güçlü bir çıkış, büyük bir bedel, büyük bir mücadele vardır. Nefret söylemi Avrupa’sında ve Türkiye’sinde gelinen noktada bugün bir tür egemen milliyetçilikle ve milliyetçiliğin bütün yanıyla hesaplaşacak bir sivil topluma ihtiyaç var. Toplumsal duyarlılığa ihtiyaç var. Günlük hayatımızda eşimizle, çocuğumuzla kurduğumuz ilişkiden, annemizle, babamızla, iş arkadaşlarımızla kurduğumuz ilişkilerden başlayarak nefret söylemine karşı duyarlılık geliştirmekle olabilecek bir iştir diye düşünüyorum.
PİRHA – Barış Vakfı, “Barış Açısını Savunmak ve Sivil Toplum Kurumları’nın (STK) Güçlendirme” projesi dahilinde Ankara’da toplantı düzenledi. Açılış konuşmasını Barış Vakfı Başkanı Hakan Tahmaz yaptı. Tahmaz, Türkiye’nin son 10 gündür içinde bulunduğu toplumsal ve siyasal durum açısından böyle bir günde bir arada olmanın çok kıymetli olduğunu belirterek, Barış Vakfı’nın çözüm sürecinin içerisinde kuruluş çalışmasını başlattığını hatırlattı.
Haberin Videosu
Barış Vakfı, “Barış Açısını Savunmak ve Sivil Toplum Kurumları’nın (STK) Güçlendirme” projesi dahilinde Ankara’da toplantı düzenledi. Açılış konuşmasını yapan Barış Vakfı Başkanı Hakan Tahmaz, Proje kapsamında 3. Toplantının yapıldığını belirtti.
“Toplumu barışa hazırlamamız lazım” diyerek barış isteyip müzakere talep etmenin fiilen suç olduğu bir sürecin yaşandığını altını çizen Tahmaz, konuşmasına şöyle devam etti:
“Bugün savaşa ‘savaş’ demenin suç olduğu bir süreç yaşıyoruz. Bu süreçte bir taraftan da barış fikrini büyütmeye çalışıyoruz. ‘Kürt sorunun diyalog masasının kurulması nasıl olur?’ tartışmasından çok bu ortamda çatışma çözümü çalışan STK’ların barış fikrini güçlendirmek için ne yapabilir? sorusuna cevap arıyoruz. Biz şuna inanıyoruz: Toplumda büyük bir öteki kılma ve ‘vatan elden gidiyor’ duygusunun hakim olduğu bütün siyasetin ağırlıklı kısmının böyle dizildiği bir süreç yaşıyoruz. Devletin Suriye’de izlediği politikaya içerden siyaseten çok büyük bir desteğin olduğu ya da ses çıkılamaz bir durumda olduğunu görüyoruz. Savaşa savaş döneminde ‘hayır’ denilemediği zaman barış sürecinde etkili olamazsınız. Bizim bu yaptığımız işin bir kıymeti vardır. Eninde sonunda biz masaya geleceğiz. Oraya toplumu hazırlamamız gerekir. İnsanların masaya olan ihtiyacını dillendirmemiz gerekir”
Türkiye dışında bütün dünyanın artık Kürt meselesini konuştuğunu vurgulayan Tahmaz, çözümü konuşması gerekenin siyasi irade olduğuna dikkat çekti. “Oslo sürecinde tereddütlü davranılması, çözüm sürecinde ben mi örgüt mü kârlı çıkacak? tartışmalarını sonraki süreçte de gördük. Bugün kabul etmek gerekir ki düşünce özgürlüğü denen olgunun bile tartışıldığı bir sürece geldik” diyen Hakan Tahmaz şöyle devam etti;
“Savaş halinden çıkılmadığı sürece Türkiye’de yaşanan krizin devam edeceğini söyledi. Hakan, “Güvenli bölge dediğimiz şey Suriye’nin egemenlik alanındaki topraklarda kalıcı bir müdahale. Üniversite kurmaktan, kent mahalle kurmaya ve demokratik yapısını değiştirmeye yönelik politikaların tartışıldığını biliyoruz. Bunun yolu ABD ve Rusya’da çözüm aramak değil. Birlikte konuşmaktan başka bir yol olmadığını biliyoruz. Siyasetin de dönüşmesine hizmet eden bir çalışmanın olması gerektiği Suriye müdahalesinde de ortaya çıktı.”
“STK’LAR BARIŞ SÜREÇLERİNDE NORMATİF OLARAK KATILMALI”
Toplantıda Bilkent Üniversitesi’nden Dr. Esra Dilek, “Çatışma Çözümünde STK’ların Çalışma Alanları” konusunda sunum yaptı.
STK’ların barış sürecine katılımının olumlu olduğunu ve demokratik toplum oluşturmanın barışın sağlanması ile mümkün olabileceğinin altını çizen Dilek, “STK’lar barış süreçlerinde normatif olarak katılmalılar. Ancak bunun bir de pratik açıdan önemi var. En önemli görebildiğimiz sonuçlar öncelikle çatışan tarafların toplumsal beklentilerin konuşulması için STK’lar katılmalı. Bizim çatışma çözümü alanında ‘bozucular’ dediğimiz kişilerin etkilerinin azalması açısından önemli. Bu gruplar arasında sürece katılmayıp süreci bozmak isteyenlerden bahsediyoruz. Diğer bir özellik hesap verilebilirliğin güçlendirilmesi. STK’ların katılması kimin yanlış bir karar verdiğinde ne ile hesap verdiğini bilmesi gerekiyor. Temel aktörler dışındaki insanlar açısından hesap verilebilirliği güçlendirme açısından önemli” dedi.
“SAVAŞ DENDİĞİNDE 301. MADDEDEN DAVA AÇILIYOR”
Toplantının devamında “Barış Hakkının Ulusal ve Uluslararası Hukukta Yeri” konusuyla avukat Orhan Kemal Cengiz sunum yaptı. Anayasada “Türklüğe hakaret ve devleti aşağılamak” suçu olan 301’inci maddeden sıklıkla işlem yapıldığını aktaran Cengiz şunları söyledi:
“Rahmetli Hrant Dink öldürüldükten sonra bu madde AİHM’e gitmişti. Türkiye mâhkum olmuştu. Ardından biraz yumuşatarak bazı şeyler ekledi arkasından Taner Akçam meselesi oldu. ‘Ermeni soykırımı vardır’ dediği için Türklüğe hakaretten bir soruşturma açıldı. AİHM kabul etti ve çok önemli tespitlerde bulundu. AİHM dedi ki: İfade hürriyetine müdahalede bulunmak için ortada bir yasa olması lazım. Öngörülebilir olması lazım. AİHM, ‘Devleti eleştiren ifadeleri siz bu maddelerin altında eleştiremezsiniz. Bunu yaparsanız öngörülebilirliği ortadan kaldırırsın” dedi. Ben bir hukukçu olarak tekrar 301’e dönmemize üzülüyorum üzerine kan sıçramış bir madde. Muazzam bir geriye gidiş söz konusu. 10 gündür hepimizin dili şişti. Korkunç militarist bir hava var. Konuşulması bile mümkün değil. TV muhabirleri haberleri verme biçimleri ile ordu muhabirine dönüşmüşler. Barışı konuşmak lüks bir şey oldu. Savaş dediğinizde 301’inci madden soruşturma açılıyor hakkınızda.”
Savaş sürecinde Cenevre sözleşmelerinin geçerli olduğunu aktaran Orhan Kemal, “Savaş değil diyorsan yakalana her kişi soruşturma hakkı var. Yerelde orada hastanelerde tutulanlarla savaş suçu işlendiği tespiti var Uluslararası Af Örgütün. Bir tür söylem tekeli oluşturuluyor. Bunun dışında çıktığın zaman yargılanıyorsunuz. Savaş demekle suçluyorsunuz ama barışa ilişkin bir mevzuat getirmekte uluslararası hukuk Türkiye’deki hukukun üstünde yer alıyor” diye konuştu.
“KÜRT SORUNUNDA BARIŞ DENDİ Mİ DEVLET BASKILAMAK İSTİYOR”
“Barış Dili ve Yeni Çalışma Yöntemleri” konusu ile de son sunumu Necmiye Alpay yaptı. Her dilde barış kelimesinin ilk ve öteki anlamlarının farklılışabileceğini söyledi. Barış kelimesinin Türkçe’de ‘varmak’ filinden geldiğini söyleyen Necmiye, “Toplulukların birbirine varması. Birinci anlamı dar anlamı çatışmasızlık anlamındaki sükunet. Çok temelde hak ve hürriyetlerimiz toplumu sağlamlaştıran ana zihniyet meselesi. Onlara dayanmadığınız zaman kalıcı olmuyor. Bizim toplumumuz çok uzun bir süredir uzak. Avrupa toplumları için gelişkin 2. Dünya savaşından sonra insanlıktan çıkıldıktan sonra akılları başlarına geldi ve demokrasi anlayışını geliştirdiler. Barış kelimesi sanki bir mikrop ve kötülük gibi uğraşmakla meşgulüz. Kürt sorununda barış dendi mi devlet baskılamak isteniyor. Yıllardır barış dili terimini çok kullandık. 90’lı yıllardan beri barış dili özlemi içindeyiz. Pek de net kavram değildir neyi kastediyoruz. Barış dili derken barış söylemini kastediyoruz. Bunun olmadığı yerde bir savaş söylemi veya nefret söylemi var demek oluyor. Nefret söylemi terimini toplum yeni yarattı ve böyle bir bilinç oluşturdu” diye konuştu.
Alpay ayrıca “Savaş stratejilerine karşı barış stratejileri kavramının kullanabileceğini düşünüyorum.” diyerek “Strateji kavramı savaş söz konusu olunca sizin nihai hedefinizi anlatan bir kavram. Savaştaysanız zafer kavranmak isin için stratejik hedef. Başka her türlü yoğunluk taşıyan etkinlik de strateji ve taktikler söz konusu oluyor. Barış stratejileri her tür toplumsal etkinlik için nihai hedef olarak barış toplumunu hedeflemek ve gözetmeyi kapsıyor. Siyasi baskılardan dolayı barış söyleminin çok içi açılamıyor. Gündelik hayatımızda daha başka kavramlar üretirsek o bıktırıcı etkiden kurtarmış oluruz.”dedi.
PİRHA-Hepimiz Göçmeniz Irkçılığa Hayır Kampanyası, bugün Taksim Hill Otel’de düzenlediği basın açıklamasıyla mültecilerin zorla geri gönderilmesinin durdurulmasını talep etti.
Geçtiğimiz günlerde başta Suriyeliler olmak üzere İstanbul ve çeşitli şehirlerde bulunan mültecilerin sınır dışı edilmesi başlatılmıştı. İstanbul Valiliği geçici koruma statüsünde olan Suriyelilere 20 Ağustos’a kadar ‘kayıtlı oldukları şehre’ dönmeleri için süre vermişti.
Kamuoyunda çeşitli tepkilere yol açan zorla sınır dışı etme uygulaması çeşitli kentlerde de protesto edildi.
Bugün Hepimiz Göçmeniz, Irkçılığa Hayır Kampanyası tarafından Taksim Hill Otel’de sınır dışı etmelerle ilgili basın toplantısı düzenlendi. Basın toplantısına siyasi parti temsilcileri, sivil toplum kuruluşları katıldı.
“SIĞINMACI OLMAK BASİT BİR ŞEY DEĞİL”
Toplantıda ilk olarak söz alan avukat Gülden Sönmez, şunları belirtti.
“Mart 2011’de başlayan Suriye savaşı içerisinde yaşayanlar olarak hepimizi insanlık suçları çerçevesinde derinden etkiledi. Özelde Suriyelilere yönelik başlayan ırkçılık ve nefret söylemi içeren kampanya tehlikeli boyutları barındırıyor. Savaştan, ölümden ve zulümden nefes almak, yaşayabilmek için ülkelerinden kaçtılar. Bir insanın evini, yurdunu, komşularını geride bırakarak başka bir ülkede yaşamak zorunda bırakılması yani sığınmacı olması çok basit bir şey değil. Tecavüzden, işkenceden, yargısız infazdan, bombardımandan, kimyasal silahlardan kaçarak geldiler buraya ve diğer ülkelere. Bir taraftan da görüyoruz ki aslında bu kaçış ve sığınmayla beraber sığındıkları ülkelerde göçmenler ciddi bir baskıyla karşı karşıyalar. Biz bir taraftan göçmenlere kucak açan bir ülke olarak gösterilirken son zamanlarda ırkçılığın her gün arttığına şahit oluyoruz. Bu basın toplantısının bir amacı da buna dikkat çekmek. Yeryüzünün hepimize yetecek kadar büyük olduğunu biliyoruz. İstanbul’un da bu potansiyeli kaldıracak kadar geniş olduğunu biliyoruz. Bu problem şimdi yaşanan bir problem değil Avrupa’da Amerika ülkelerinde karşılık bulan ve birbirini etkileyen genel bir politika. Bu da bizi daha fazla endişelendiriyor. Irkçılık insanlık suçudur. Yaşam hakkı söz konusuysa sınırlar konuşulmamalıdır. Ülkemize sığınanlar hangi dilden, dinden ırktan olursa olsun hepsine canı gönülden ‘hoş geldiniz’ demek istiyorum. Beraberiz, hepimiz kardeşiz. Kendilerini güvende hissetmelerini istiyoruz. Sorumluluk sahibi olan başta hükümet olmak üzere tüm siyasi parti temsilcilerine, sivil toplum kuruluşlarına çağrıda bulunmak istiyorum. Çok tehlikeli bir oyun oynanıyor. Bu oyun bugün son bulsun.”
“SURİYE HALA BARIŞ ORTAMINDAN UZAK”
Ardından ortak basın metnini Hepimiz Göçmeniz Irkçılığa Hayır Kampanyası’ndan Yıldız Önen okudu. Suriye’nin henüz barış ortamından uzak olduğuna vurgu yapan Önen, “İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’ne göre sığınma bir insanlık hakkıdır. Herkesin savaştan, yoksulluktan, iklim değişikliğinden ve hayatı yaşanmaz kılan diğer göç etme ve daha iyi bir hayatı arama hakkı vardır. Türkiye’ye sığınan göçmenler, lütuf göstermemiz gereken zavallı varlıklar değil, uluslararası hukuktan gelen haklarını tanımamız ve eşit, kardeşçe bir yaşamı kurmak için çaba sarf etmemiz gereken insanlardır” dedi.
DAYANIŞMA ÇAĞRISI
Sınırların ve ulusların yarattığı yapay ayrımlara karşı tüm insanların eşit ve özgür olduğu bir dünya istediklerini dile getiren Önen, nefreti, düşmanlığı, ırkçılığı körükleyenlere karşı dayanışmayı büyütme çağrısı yaptı. Suriyeliler başta olmak üzere tüm göçmenlerin haklarının tanınması için mücadele ettiklerini ifade eden Önen, Suriyelileri bir gün evine dönecek ‘misafirler’ olarak gören anlayışın terk edilmesini, toplumdaki sorunların kaynağı olarak Suriyelilerin gösterilmesine son verilmesini, birlikte yaşamı kolaylaştıracak politikalar üretilmesini, göçmenlerin barınma, beslenme, sağlık, eğitim gibi insanca bir yaşam için ihtiyaç duydukları hizmetlere erişimlerinin sağlanmasını istediklerini kaydetti.
“ENTEGRASYON SORUNU VAR”
İnsani yardım alanında çalışan Aktivist Doktor Fatma Örgen de 2011 yılında başlayan Suriye savaşının üzerinden 8 yıl geçtiğini hatırlatarak “Bir toplum yardıma muhtaç konumda tutulamaz. Sığınmacıların kendilerini ayakta tutabilecek bir politikanın yürütülmesi gerekiyordu. Eşit iş, eşit maaş gibi şeyler sağlanarak iki toplum arasında eşitlik sağlanmalı. Ciddi bir entegrasyon sorunu var. Toplumun uyumu sağlanmalı” dedi.
Hepimiz Göçmeniz Kampanyası’ndan Şenol Karakaş ise son günlerde ırkçılığın tırmandırıldığına vurgu yaparak şunları kaydetti:
“Neyse ki ırkçılar karşısında ‘ırkçılığa hayır’ diyenlerin olduğunu da gördük. AKP’nin seçimlerdeki yenilgisinin hesabını Suriyelilerden sormaya çalışıyorlar. Suriyeli arkadaşlarımız 10 gündür evlerinden çıkamıyorlar kimlik kontrolü yapılır diye. Evlerinden çıkamayan insanlar işlerine de gidemiyor. Bu yüzden evlerine ekmek, su alamıyorlar. İstanbul Valiliği’nin, İçişleri Bakanı’nın başka işi mi yok Suriyelilerin sınır dışı edilmesiyle uğraşıyor. Suriyelilerle temas kuracaksa devlet yetkilileri talepleri yerine getirmelidir, sınırlar açılmalıdır. Göçmenler sınırda kötü koşullarda kalmamalıdır. Mültecilik hakkı tanınmalıdır. Eşit işe eşit ücret verilmelidir. Partonların Suriyeli işçileri sömürmesine son verilmelidir. Nefret söylemleri yasaklanmalıdır. Irkçılık insanlık suçudur ve cezalandırılmalıdır. Zorunlu sürgün ve sınır dışı etmelere son verilmelidir.
CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu ve insanlara büyük bir umut veren Ekrem İmamoğlu ‘geri gönderilmelidirler’ dedi. Suriyelilerin geri gönderilmesini savunmak onları ölüme göndermek anlamına geliyor. Sanki işsizliğin sorumlusu göçmenlermiş gibi davranılıyor. Dayanışmanın açığa çıkması ve sokaklarda örgütlenmesi gerekiyor. Suriyelileri Türkiye işçi sınıfının bir parçası olarak görüyoruz. Biz Suriyelilerde kendimizi görüyoruz.”
“HALA BUNLARI KONUŞUYOR OLMAMIZ BİR UTANÇTIR”
Yurttaşlar Derneği’nden Melek Ulagay ise Yurttaşlar Derneği’nin 1990 yılında yurttaşlık haklarını korumak için kurulan bir dernek olduğunu söyleyerek “20. Yüzyılda hala bunları konuşuyor olmamız insanlık adına bir utançtır. Devletler kurumlar uluslararası kurumlar tüm yapılarıyla bu korkunç insanlık suçlarından öte insanların denizlerde botlarda boğulmasını seyretmemeli” dedi.
“GÖÇMENLERİN SORUN OLDUĞU İZLENİMİ OLUŞTURULUYOR”
Uluslararası Mülteci Hakları Derneği Avukat İbrahim Ergin de “2014 yılında IŞİD ve benzeri selefi gruplarla birlikte göç yönetiminde güvenlik eksenli bir bakış geliştirildi. Genelde göçmenlerin sorun olduğu izlenimi oluşturuldu ve halka da hissettirildi. Göçün yönetimi konusunda devlet gerekli önlemleri alamamıştı. Geçici koruma altında olan Suriyelilerin çalışma hakkı AB’nin dayatmasıyla ortaya kondu. Öncesinde yasal olarak çalışma hakları yoktu. Cezalandırma eğilimi söz konusu. Muhatap olan resmi kurumlar da böyle yaklaşıyor” diye konuştu.
“HER ŞEY SİYASET ARACI OLARAK GÖRÜLÜYOR”
Barış Vakfı Başkanı Hakan Tahmaz ise “Birçok soruna olduğu gibi buna da kendimizce Türk usulü çözüm bulmaya devam ettiğimiz sürece büyük sorunlarla karşı karşıya kalmaya devam edeceğiz. Evrensel hukuk açısından Türkiye Cumhuriyeti’nin hukukunda bir karşılığı var mı yok. Bu bir ayrımcılık. Türk usulü her şeyi siyasetin aracı haline getirmek belirleyici. Bu da ilk günden itibaren Suriye sorununun bir insanlık sorunu savaş sorunu olarak ele almadan önlemler alınmadığı için şu an nefret söylemi, milliyetçilik sürüyor.” şeklinde ifade etti.
“İKTİDAR SURİYELİLERİ PAZARLIK KONUSU OLARAK KULLANIYOR”
Hafıza Merkezinden Murat Çelikkan da şunları belirtti:
“Yaşamlarını sürdürebilme adına ülkelerini terk etmek zorunda kalanlara Türkiye kapılarını açmıştı. Bu takdir edilmesi gereken bir davranıştı. Ancak bu insani ve hukuki zorunluluğu, insani nedenlerle yaşamlarını sürdürebilmek için göç etmek zorunda kalmış insanları iktidar pazarlık konusu olarak kullandı. Bugün de iktidar Suriye politikasında güvenli bölgenin oluşturulması için pazarlık unsuru olarak kullanıyor. Ana muhalefet sırf iktidara muhalefet edebilmek için ırkçı bir politika gütmekten kaçınmıyor. Yasalar gereği bireysel ve toplu geri gönderme suçtur ve hukuka aykırıdır. Tüm siyasi partiler ırkçılık, ayrımcılık ve yabancı düşmanlığını körükleyen politikalara son vermek zorundadır.”
PİRHA-Silivri Cezaevi’nde tutuklu bulunan 78’liler Girişimi sözcüsü Celalettin Can’ın serbest bırakılması için, İstanbul Taksim’de bulunan Hill Hotel’de bir basın toplantısı düzenlendi. Toplantıda Celalettin Can’ın 26, 27 ve 28 Haziran tarihlerinde Silivri’de görülecek olan duruşmasına katılım çağrısı yapıldı.
Beş aydır Silivri Cezaevi’nde tutuklu bulunan 78’liler Girişimi Sözcüsü ve HDP PM Üyesi Celalettin Can’ın ilk duruşması 26-27-28 Haziran tarihinde saat 09:00’da Silivri Cezaevi Adliyesi’nde görülecek. Can’ın serbest bırakılması için İstanbul Taksim’de bulunan Hill Otel’de basın açıklaması yapıldı. Açıklamaya, HDP milletvekili Hüda Kaya, İnsan Hakları Derneği (İHD) Genel Başkanı Öztürk Türkdoğan, insan hakları savunucuları ve aydınlar destek verdi. Salona “Celalettin Can’a özgürlük” yazılı pankartlar asıldı.
“UMUTLARIMIZ BÜYÜK”
İlk sözü alan İnsan Hakları Derneği (İHD) Eş Genel Başkanı Öztürk Türkdoğan, Can’ın haksız tutuklanmasından dolayı üzgün olduğunu belirtti. Can’ın barış insanı aktivist bir kişi olduğunu belirten Türkdoğan, Türkiye’nin bunu unuttuğunu ülkeyi bu karabasanda tutmaya çalıştığını söyledi. Türkdoğan, dayanışma içerisinde bu özgürlüğe kavuşacağını umutlarının büyük olduğunu ve mücadeleye devam edeceklerinin altını çizdi.
“YAŞAMA HAKKI ELİNDEN ALINDI”
Arkasından söz alan Can’ın eşi Nimet Tanrıkulu, OHAL yüzünden birçok kişinin gözaltına alındığını ve Can’ın, cezaevinde bulunmasına neden olacak herhangi bir şeyin bulunmadığına dikkat çekti. Tanrıkulu, içerisinde Can’ın cezaevinden gönderdiği mektubun da bulunduğu bir yazı okudu. Yazıda Can’ın düşüncelerinden dolayı tutuklandığı bu düşüncelerini yetkililerin de önünde söylediği belirtildi. Can’ın görüşlerinin değişmediği ve yaşama hakkının elinden alındığının vurgulandığı yazıda iki yıldır süren OHAL’in artık kalkması gerektiği ve tutuklu bulunan tüm siyasetçilerin serbest bırakılması gerektiği ifade edildi.
“İNSANLIK DIŞI BİR DURUM”
Anayasa Profesörü İbrahim Kaboğlu da devletin yapmış olduğu bu tutuklamayı hukuk dışı bulduğunu söyledi. OHAL koşullarında insanların haklarının ellerinden alınmasının insanlık dışı bir durum olduğunu kaydeden Kaboğlu, Can’ın anayasanın 19’uncu maddesine aykırı hiçbir eyleme katılmadığını da söyledi. Kaboğlu, yürütme organın yargıya göre sorumluluğunun daha büyük olduğunu ve tutukluların da bu yüzden içeride olduğunu belirtti.
CEZAEVİ KOŞULLARI
Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) Başkanı Şebnem Korur Fincancı ise siyaset ve yargının iç içe olmaması gerektiğini, yargının bağımsız olması gerektiğini çünkü muhalif olan herkese düşman gözüyle bakıldığını söyledi. Can’ın tutuklu olduğu cezaevinin yaşam koşullarından da bahseden Fincancı, zaten cezaevlerinde yer olmadığını ve suçsuz yere tutuklanan kişilerle cezaevlerinin nüfusunun maksimum seviyeyi de geçtiğini açıkladı. Oradaki koşulların kaygı verebileceğini, sağlıklı insanların bile içeriden hasta çıkabileceğini de belirten Fincancı, cezaevlerindeki doktorların da ruhsal ve fiziksel açıdan yetersiz olduğunu, uzman doktorlar yerine aydan aya değişmeli görev alan aile hekimlerinin çalıştırıldığını söyledi. Cezaevlerinden hastanelere sevk edilme konusuna da değinen Fincancı, sevk sürelerinin uzadığını, sevk edilen Can’ın kafes araçlarda sıkışık ve kelepçeli bir biçimde götürüldüğünü ve muayene sırasında jandarmaların kelepçeyi çıkarmadıklarını ve mahremiyete aykırı davrandıklarını belirtti. Ayrıca Fincancı, 80 cuntasından daha ağır şeyler gördüğünü ama 24 Haziran seçimlerinden sonra bütün siyasi tutukluları alacaklarını belirtti.
“EN KISA ZAMANDA ÇIKARACAĞIZ”
Araştırmacı, Yazar Erdoğan Aydın da Can’ın durumunun ne kadar kötü ve üzücü olduğunu ama 12 Eylül’ün en ağır koşullarında bile baskıyı nasıl geri püskürttüğünü bildiğini söyledi. “O yüzden gönlümüz biraz rahat” diyen Aydın, en kısa zamanda Can’ı ve tüm tutuklu siyasitçileri çıkaracaklarına inandığını söyledi.
DURUŞMAYA KATILIM ÇAĞRISI
Aydın’ın arkasından söz alan gazeteci Mehveş Evin, Can’ın tecrübelerinden ve birikimlerinden etkilendiğini duygulanmadan konuşma yapmasının çok zor olduğunu söyleyerek sözlerine başladı. Medyaya karşı kızgın olduğunu belirten Evin, Can’ın ne zaman tutuklandığını, yazdığı mektupların ve içeride neler olup bittiğine dair hiçbir şeyin medyada yer almadığını vurguladı. “Medyanın bu hale gelmesini engellemek için uğraşmalıyız” diyen Evin, Can’ın duruşmasına katılım çağrısı yaptı.
“26 HAZİRAN’DA ALACAĞIZ”
HDP Milletvekili Hüda Kaya da mecliste her fırsatta siyasi tutuklular konusunu dile getirdiklerini ancak olumlu bir cevap alamadıklarını belirtti. Kaya, Can’ın her zaman sorunlarını demokratik yollardan çözen bir insan olduğunu eli silahlı bir insan olmadığını söyleyerek 26 Haziran’da Can’ı alacaklarını çünkü bunu kalbinde hissettiğini vurguladı.
“SESİMİZİ YÜKSELTMELİYİZ”
Barış Akademisyeni Tahsin Yeşildere ise Can ile çok zaman geçirdiklerini Can’ın yaptığı işleri hep bilimsel yapmaya çalıştığını, akademisyenlerle çalışmayı çok istediğini ve Türkiye’nin barış sürecinde de birlikte görev yaptıklarını, barış için önemli adımlar attıklarını söyledi. “Demokrasiyi kalıcı olarak işlemek istiyoruz” diyen Yeşildere, Can’ın düşüncelerini özgürce ifade edebilen birisi olduğunu ve bu yüzden de içeride olmasının kendisini çok üzdüğünü belirtti. Yeşildere, “Sesimizi yükseltmeliyiz ve dayanışma içinde olmalıyız” ifadelerini kullandı.
“İNSANIN VAR OLMA MÜCADELESİ”
Barış Vakfından Hakan Tahmaz da Can’ın barıştan, özgürlükten yana olduğunu hukuk ve adalet için birçok şey yaptığını dile getirdi. Can’ın her yerde yaptığı konuşmalarda düşüncelerini özgürce ifade ettiği için tutuklu olduğunu kaydetti. Tahmaz, bu barış ve hukuk mücadelesinin, insanın var olma mücadelesi olduğunu söyledi. (HABER MERKEZİ)
PİRHA – KHK ile kapatılan Tv10’un yeniden açılması için kanal emekçilerinin başlattığı eylem 51 haftasında da devam etti. OHAL kapsamında yayınlanan Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile TV10 çalışanları, her hafta yaptıkları eylemin 51’incisini, Cumartesi insanlarından Güzel Ana’ya atfettiler. TV10 Programcısı ve Yöneticisi Rohat Emekçi, “Biz bugün burada Hüseyin’in Kerbela’daki duruşunu sürdüreceğiz. Ezilmeden, boynumuzu eğmeden dimdik alnımız ak bakmaya çalışacağız” dedi.
HABERİN VİDEOSU
Galasataray Meydanı’nda “Alevilerin sesi TV10 susturulamaz” şiarıyla düzenlenen eylemde, Güzel Ana’nın fotoğrafları taşındı. TV10 eylemine 51. haftasında Barış Meclisi Üyesi Hakan Tahmaz, Barış Blokun’dan İbrahim Sinemillioğlu, Oyuncu Nur Sürer, Sanatçı Ali Baran, Cumartesi İnsanları, Munzur Çevre Derneği, Demokratik Alevi Derneği (DAD) ve TV10 izleyicileri destek verdi.
“ALEVİLER 12 GÜN BOYUNCA SESSİZ SEDASIZ ORUÇ TUTACAK”
Bu haftaki açılış konuşmasını TV10 yöneticisi ve programcısı Rohat Emekçi yaptı. Emekçi, “12 İmamlar Oruç ayındayız. Aleviler 12 gün boyunca sesiz sedasız oruç tutacak. Tüm cemevlerinde semah dönecek ve dua edecek. 12 İmamlar aynı zamanda yediden yetmişe direniş ayıdır. Bizler de bugün bu direniş geleneğini sürdürmeye devam edeceğiz. Biz bugün burada Hüseyin’in Kerbela’daki duruşunu sürdüreceğiz. Ezilmeden, boynumuzu eğmeden, dimdik alnımız ak bakmaya çalışacağız. Çünkü biz de biliyoruz ki boynumuz yere düşerse, onurlu bir şekilde başımız dik gezmezsek yarın tarih bunun hesabını soracaktır” dedi.
“BU HAFTAKİ EYLEMİ GÜZEL ANA’YA ATFEDİYORUZ”
Bu haftaki eylemi Hakk’a yürüyen Güzel Ana’ya atfettiklerini belirten Emekçi, “Güzel Ana F tipi hücre sistemine, tecrit uygulamasına direnmek için 19 Aralık 2000 tarihinde gerçekleşen kanlı operasyonun mahkum yakını mağdurlarından biriydi. Başta Cumartesi Anneleri olmak üzere gücü, imkanı, yettiğince her türlü hak mücadelesinin yanında yer aldı” şeklinde konuştu.
“TV10’A HER ZAMANKİNDEN DAHA ÇOK İHTİYAÇ VAR”
Barış Meclisi Üyesi Hakan Takmaz ise 51 haftadır hukuksuz bir şekilde yasaklanan ve el konulan TV10’un açılması, el konulan mallarının sahiplerine geri verilmesi ve barışın sesinin susturulamayacağını göstermek için bu eylemlerin sürdüğünü belirtti. Barışın sesinin duyulması için TV10’a her zamankinden daha çok ihtiyaç duyulduğunu dile getiren Takmaz, “TV10 gibi barışın sesini yükselten medya kuruluşlarına çok daha fazla ihtiyacımız olduğunu belirterek, bu sesi susturamayacaklar diyoruz. Her hafta 14.00’te buradayız. Bizi bundan tek bir şey alıkoyabilir. Televizyonumuzun iade edilmesi ve el konulan mallarımızın geri verilmesi. Bu yoldan geri dönmeyeceğiz” dedi.
“TV1O HİÇ KİMSENİN YANDAŞI DEĞİLDİ”
Barış Bloku’ndan İsmail Sinemillioğlu, MGK’nin barışı bombalamak için toplandığını hatırlattı. Sinemillioğlu, “TV10 Türkiye’de sesi çıkmayanların, Alevilerin Kürtlerin, emekçilerin sesi olarak yayın yapıyordu. Bundan korkuyorlardı” diye konuştu.
Sinemillioğlu, “TV10 tıpkı Alevi inancında olduğu gibi 72 millete aynı nazarda bakan bir kanaldı. Hiç kimsenin yandaşı değildi. Tüm insanlara barışı, dostluğu öneren bir kanaldı. Ancak iktidarın medya anlayışı ise kendilerine yandaş ve hizmet eden kanalları sahiplenip diğer kanalları kapattılar” şeklinde konuştu.
Yakın bir dönemde barış ve demokrasiye kavuşulacağını dile getiren Sinemillioğlu, “Barış ve demokrasiye kavuştuğumuz gün el konulan mallarımızı mahkeme ve adil yargılama yoluyla geri alacağız. Çünkü çıkarılan bu KHK’lar hukuksuzdur ve barış için kalkan her eli kutsal sayıyoruz” dedi.
TV10 eyleminin 51. haftası Ali Baran’ın okuduğun deyiş ile son buldu.