Etiket: hakikat

  • “Resmi kurumlar inancımızı temsil edemez; yeni Balım Sultanlar kabulümüz değildir”

    “Resmi kurumlar inancımızı temsil edemez; yeni Balım Sultanlar kabulümüz değildir”

    PİRHA- Ülkücü olarak bilinen Ali Rıza Özdemir’in Cemevi Başkanlığı’na atanmasını değerlendiren Pir Zeynel Kete, “Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı projesi ikinci yüzyılda Alevi süreklerini kontrol ve denetim altına alma, inançtaki kültürel direniş hattını yok etme, bütün sürekleri Türk – Müslüman Aleviliği hattına dahil etmektir. Doğal olarak da bu ideolojiye uygun Yeni Baha Sait, Sükrü Kaya’ların ruhunu canlandıracak kadrolarının görev alması devlet mantığının doğası gereğidir” dedi.

    Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, geçen gece yarısı kararnamesiyle Hazine ve Maliye Bakanlığı, Kültür ve Turizm Bakanlığı, Milli Eğitim Bakanlığı, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı’na bağlı müdürlüklere çok sayıda atama yaptı. Eski İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun eski danışmanı Ali Arif Özzeybek’in başkanı olduğu Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’na ise ülkücü olarak bilinen Ali Rıza Özdemir atandı.

    MHP destekli AKP hükümeti tarafından Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlı olarak kurulan Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’na Alevi toplumu açısından tartışmalı bir isim olan ülkücü Ali Rıza Özdemir’in getirilmesi tepkileri iyice alevlendirdi.

    Aleviler ve örgütlü oldukları Alevi kurumları, maaşlı dedeler arayışına giren Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nın bir asimilasyon merkezi haline geleceğini başından beri vurguluyor.

    Şıx Çoban Ocağı evladı Pir Zeynel Kete, konuya ilişkin PİRHA‘nın sorularını yanıtladı.

    “DEVLET ALEVİ SÜREKLERİ ÜZERİNDE BELİRLEYİCİ OLMAK İSTİYOR”

    PİRHA: Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlı olarak kurulan Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı Alevi toplumu açısından tartışmalı bir noktada duruyor. Devletin bu hamlesinin tarihsel arka planı var mı?

    ZEYNEL KETE: Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı projesinin hangi gerekçeden kaynaklandığını, bilinen amacının dışında gizli müfredatının neye hizmet ettiğini bilmek için Alevilere yönelik geçmiş projelere kısaca göz atmakta fayda vardır. Cumhuriyet modernitesinin kurucu kadrolarının hemen hemen tamamı Osmanlı’nın tedrisatından geçmiş, yirminci yüzyılın ilk çeyreğinde Osmanlı’ yı kurtarma siyaseti karşılık bulamayınca cumhuriyeti kurdular. Devlet kurumları üzerinde söz sahibi olan kişilerin yüzyıldır bazı konularda fikir birliği halindedirler. Başka bir ifade ile resmi ideoloji partiler üstü olup adeta yeni sistemin modern dini haline geldi.

    Türkiye’de yaşayan farklı etnik yapılara ki bütün Müslümanları Türk – İslam anlayışının paydasında birleştirmek, Türkleştirmek, Hanefi fukuhasını esas alma konusunda bir konsensus her dönem resmi anlayış oldu. Söz konusu Reya Heq Alevi sürekleri olunca İttihat Terakki’den başlayarak, Baha Sait anlayışı günümüze kadar güncellenmiş durumdadır. İttihatçı kadrolar cumhuriyet modernitesinin kurucu kadroları olarak, yeni devletin ideolojik şekillenmesinde, yol haritasının belirlenmesinde, kurumlar üzerinde iktidar kurmada ve Alevi süreklerine yönelik de belirleyici oldular.

    Bu asimilasyon politikalarında 1938 yılında İçişleri Bakanı olan Şükrü Kaya da resmi ideolojinin dışında kalan kesimlere yönelik araştırmalar, raporlar, öneriler geliştirerek Yeni cumhuriyetin ideolojik şekillenmesinde önemli bir siyasi kadroydu. Şükrü Kaya, Dersim Katliamı’nda, özellikle katliam sonrası asimilasyon politikalarında önemli görevler almış biri olarak, Horasan kökenli Türk olan Dersim halkının Farsça’dan bozma Kırmanç denilen bir dili konuşan insanlarla yakın ilişkide bulundukları için zamanla ana dillerini ve Türk kimliklerini unuttuklarını söylemektedir. Niye böyle bir giriş yaptım. Dikkat edilirse mevcut sistemde kriz ve kaos halinin derinleştiği dönemlerde Alevi süreklerine yönelik katliamlar, asimilasyon politikaları, dergahları ele geçirme, kayyım atama, kapatma durumu söz konusudur. Benzer bir durum Hace Bektaş Veli Dergahı için de söz konusudur. Hace Bektaş Veli Dergahı’na 16. yüzyılın ilk çeyreğinde Balım Sultan kayyım olarak atanır. İç ve dış iktidar odaklarının çalışmaları sonucunda Bektaşi toplumunda ayrışmalar, birbirine düşme, parçalanma, bölünme, güçten düşme, önder kadrolarının öldürülmesi durumu söz konusudur. Bu dönemde Osmanlı yine zor durumdaydı. Kısacası benzer durumlar tekerrür ediyor.

    “ŞÜKRÜ KAYALARIN RUHUNU TEKRAR CANLANDIRMAK İSTİYORLAR”

    PİRHA: Cumhuriyetin ikinci yüzyılı da bu mantıkla mı karşılanıyor? Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nın misyonunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

    Cumhuriyetin ikinci yüzyılında devlet yeniden bir yapılanmanın içine girerken, Alevi süreklerine yönelik de yeni bir konseptle karşı karşıyayız. Üzücü olan Aleviler adına söz kuranların, dernek hattının yeteri kadar bu durumun farkında olmamasıdır. Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı projesi ikinci yüzyılda Alevi süreklerini kontrol ve denetim altına alma, inançtaki kültürel direniş hattını yok etme, bütün sürekleri Türk – Müslüman Aleviliği hattına dahil etmektir. Doğal olarak da bu ideolojiye uygun Yeni Baha Sait, Sükrü Kayaların ruhunu canlandıracak kadrolarının görev alması devlet mantığının doğası gereğidir. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın projeyi ‘cumhuriyet tarihinin en önemli adımı’ olarak tanımlaması boşuna değildir. Aslında cumhuriyetin ikinci yüzyılında Aleviliğe yönelik projeyi dile getiriyor.

    “POLİTİKALARI “KÜRTTEN ALEVİ OLMAZ” ÜZERİNEDİR”

    PİRHA: Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’na Ali Rıza Özdemir’in atanmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

    Sistem kendini yenilemeye çalışırken en güçlü muhalif damarın Alevi sürekleri olduğunun farkında. Alevi inancının toplumsal gerçekliği, hakikati, kemaleti, rıza toplumu perspektifi; tekçiliği, mezhepçiliği, ırkçılığı asla kabul etmez. Bu hakikati ‘bizler ırkçı değil kırkçıyız’ şeklinde dile getirirler. Kuruma yeni atanan Ali Rıza Özdemir’in kitaplarına, konuşmalarına baktığımızda Aleviliği Türklükle, Türk-Müslümanlığı ile özdeş tutan, Aleviliği Türk -Müslümanlığının bir kolu, kültürü olarak kabul eden, buna ek olarak da Kürt Alevi süreğini kabul etmeyen bir görüşün sahibi olduğunu biliyoruz.

    Bu zihniyet aklıma şunu getiriyor: Yeni inşa sürecinde Aleviliğin en güçlü kültürel direniş hattının aryenik damar olduğunu, bu damar kontrol altına alınırsa diğer süreklerin çok rahatlıkla etkisiz hale getirileceği gerçekliği. Çünkü bugüne kadar benzer projelerde görev alanlar, üniversitelerde tez hazırlayanlar, profesör olanlar ‘Kürtten Alevi olmaz’ üzerinedir. Düşünsenize ‘Kürtler asimile olmuş, anadilini unutmuş Türklerdir. Alevilik öz be öz Türk kültürüdür, ya da köy İslamiyetidir, Ahmet Yesevî üzerinden Orta Asya’ya bağlama’ konularıyla ilgili yüzlerce tez hazırlamış ne yazık ki profesör olmuşlardır. Bir halkı, kültürü, inancı, süreği, tarihi akademi üzerinden yok saymak, buna karşılık akademik ünvana sahip olmak, ne hazin bir durum. Özellikle sosyal bilimlerin ulus devlet formunda geldiği durum içler acısıdır.

    “BÜTÜN KATLİAMLARA, ASİMİLASYONLARA RAĞMEN HAKİKATİ YAŞAYANLAR VAR

    PİRHA: Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı özellikle ocak evlatlarına dönük bir ‘maaş’ hamlesinde bulundu. Ocaklar üzerinden yürütülen bu hamleyi nasıl okuyorsunuz?

    Bu projenin bir başka amacı da Alevi süreklerindeki ocak sistemini ortadan kaldırmaktır. Ocak sistemi toplumsal hafızamızdır; inanç, itikat, direniş, yönetim, arsızdan, hırsızdan, nursuzdan uzak durma, yolun kemaletine boyama, zulme karşı ikrarlı birliğe ulaşarak toplumun birliğini koruma ocak sisteminin olmazsa olmazıdır. Ocak sistemi eskisi gibi olmayabilir, dağılabilir, bazı Alevi kurumları, kişiler, Hınzır Paşalar hakikati ters yüz edebilirler, Türk-Müslüman Aleviliğine rıza gösterebilirler, dincilik, milliyetçilik yapabilirler ama biliyoruz ki hakikat yok edilemez, hakikat nerede kaybedilmişse orada aranır. “Ara bul” kelamı bu arayışı dile getirir. Bütün katliamlara, asimilasyonlara rağmen ikrarından dönmeyen, inancından asla taviz vermeyen bir kesim hala bu hakikati yaşıyor.

    Alevi toplumsal gerçekliğinin nasıl olması gerektiği, hakikatinin nasıl olması gerektiği şu kelamla dile getirilmiştir: “Mekan rızasız, Yol pirsiz, ana ocaksız, talip ikrarsız değildir.”
    Alevi inancına ikrar verenler, ikrarına daim ve kaim olanlar kılavuzsuz, pirsiz, öncüsüz, kelamsız, inançsız, delîlsiz değillerdir. Bu inancın hangi zaman ve mekan içerisinde şelillendiği biliniyor. Bütün mesele mazlumu çaresiz inancın zaman ve mekanını yok etmek, değiştirmek üzerine kurulmuştur. Alevilikte direnen aryenik damar Mansur’un, Nesimi’nin, Bawa İshak, Bawa İlyas, Hace Bektaş Veli, Pir Sultan Abdal, Şeyh Bedrettin damarıdır. Bu damar mekansız, çaresiz, zamansız değildir. Sürekli devriye halindedir. Cihana mal olmuş öncülerimiz, mürşitlerimiz, analarımız, pirlerimiz vardır. Bunların ruhu da devriye halindedir. Bütün mesele bu devriyeyi durdurmak, baskılamak, denetim altına almaktır. Çünkü cumhuriyetin ikinci yüzyılında demokratik siyasetin öznesi olacaklar bellidir.

    “ALEVİ SÜREKLERİ ÖZ KÜLTÜRLERİNE DÖNMELİDİR”

    PİRHA: Son olarak mesajınız nedir?

    Alevi inancında toplumu temsil edenler biliniyor. Geçmişten gelen bir gelenekle her can, her talip; pirini, mürşidini, rayberini bilir. Temsiliyet ikrar ve rızalığı esas üzerinde ocak sistemi merkezlidir. Her ocağın talip topluluğu ve piri gelenekten geliyor. Resmi kurumlar inancımızı temsil edemez. Kurumlar, kurum yöneticileri devlet memuru olabilirler ama inancımızı temsil edemezler. Yol’a bağlılık sembolik ya da idari bir kurumla olmaz. Ruhsal, zihinsel ve bedensel ikrarlaşma ile olur. Kuruma yeni atanan kişi pirinden, mürşidinden, varsa talibinden, Mansurların, Nesimilerin, Hace Bektaş Velilerin, Pir Sultanların manevi huzurunda rızalık almış mıdır? Alevi inancı ocak sistemi yerine kurum temsiliyetini, atamayı, ırkçılığı, eril zihniyeti, inkarı kabul etmez. Yeni Balım Sultanlar kabulümüz degildir. Sadece Alevilik değil, tüm dinler ve inançlar kapitalist modernist sistemin saldırısı altındadır. Alevi sürekleri bütün bu yaşananlara karşı kendi öz kültürlerine dönerek, Yol’da birlenerek varlığını devam ettirebilirler.

    PİRHA/ADANA

    İLGİLİ HABERLER

    >Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’na Ali Rıza Özdemir getirildi

    > ‘Özdemir, ülkücü faşist bir gelenekten geliyor; Alevilere vereceği bir şey yok’- VİDEO

    >‘Aleviler olarak ne kadar büyük bir tehlikenin içerisindeyiz, hatırlatıyorum!’-VİDEO

  • Mezopotamya Ajansı 5 yaşında: Hakikati yazmaktan vazgeçmeyeceğiz

    Mezopotamya Ajansı 5 yaşında: Hakikati yazmaktan vazgeçmeyeceğiz

    PİRHA-Mezopotamya Ajansı’nın kuruluşun 5’inci yıl dönümünü kutluyor. 5’inci yılına dair açıklama yayınlayan Mezopotamya Ajansı, yıllarca yasaklama, bombalama, öldürülme, tutuklanma, gözaltı ve şiddetle karşı karşıya kaldıklarını ancak hakikati yazmaktan vazgeçmediklerini ifade etti.

    Mezopotamya Ajansı’nın kuruluşun 5’inci yıl dönümünü kutluyor. Kürtçe, Türkçe, İngilizce yayın yapan Mezopotamya Ajansı, 5’inci yılına dair yaptığı açıklamanın tamamı şöyle:

    “33 yıldır özgür basın, sayısı 50’yi geçen gazete, radyo, haber ajansları, dergilerle egemenlerin karşısında halkın sesi, sözü, gözü olabilme adına iğneyle kuyu kazar gibi hakikati ortaya çıkardı, çıkarıyor. Bizler de aynı isimlerle çıkan gazete, yayın yapan ajans, her gün halkla buluşan radyolarda çalışmak isterdik, ancak olmadı. İktidarda kimin olduğu fark etmedi; onlar kapattı, bombaladı, biz yenilerini yeni isimlerle kurduk, aynı ruhla hakikati yazdık. Vardık, varız ve var olacağımızı her gün el koydukları gazetelerimizin manşetlerine yazdık. İktidarlar geldi geçti, dönemine göre sertleşti, yumuşadı ama biz hakikati savunmaktan geri durmadık.

    4 Nisan 2002’de “Gerçeklerden asla taviz verilmez” sloganı ile başlayan ve 14 yılda, Türkiye’deki basın algısına radikal bir müdahalede bulunan, bir markaya dönüşen Dicle Haber Ajansı (DİHA), AKP hükümetinin Kanun Hükmündeki Kararnamesi (KHK) ile 30 Ekim 2016’da kapatıldı.

    “DİHA, GECENİN EN KARANLIK SAATİNDE KAPATILDI”

    Çok değil 14 gün sonra, 14 Kasım 2016 tarihinde Olağanüstü Hal (OHAL) ve Kanun Hükmünde Kararname (KHK) karanlığına karşı  “Gerçekler karanlıkta kalmayacak” şiarıyla dihaber yayın hayatına başladı. dihaber de tıpkı DİHA gibi yine gecenin en karanlık saatinde 25 Ağustos 2017 tarihinde yayınlanan 693 sayılı KHK ile kapatıldı. OHAL ve KHK’lerle ayakta durmaya çalışan iktidar, dihaber’in hakikati ortaya çıkarma çabasına da ancak 9 buçuk ay dayanabildi. Ancak iktidar kapatmaktan, özgür basın geleneğinden gelen gazeteciler de hakikat ve doğru haberi halka ulaştırmaktan yılmadı, yorulmadı.

    “MEZOPOTAMYA AJANSINI SİZLERLE BULUŞTURDUK”

    Halkları habersiz bırakmak istemeyen biz gazeteciler çok geçmeden bir araya geldik ve 20 Eylül 2017 günü “yine ve yeniden biz” dercesine  “Adliye çalışanlarının fişlendiği belge dosyada unutuldu” haberimizle Mezopotamya Ajansı’nı (MA) sizlerle buluşturduk. Toplumun tamamen karanlığa gömülmek istendiği bir dönemde, biz özgür basın geleneğinin takipçileri, söndürülmek istenen çıranın közüyle yeni bir çıra yaktık, karanlığa teslim olmak istemeyen halklarla birlikte bu çıranın ışığını dalga dalga yaymaya çalıştık.

    4 yılımızı tamamladık ve 5’inci yılımıza merhaba dediğimiz bugün, bizleri karanlığa teslim etmek isteyen iktidarın yayına başladığımız gün kadar güçlü ve muktedir olmadığını görüyoruz. Biz ise 5 yılımıza 33 yılın deneyimini de katarak daha da güçlüyüz. Çünkü biz ne olursa olsun ışığın karanlığa galebe çalacağını bildiği için gözünü budaktan sakınmayan gazetecilerin yoldaşlarıyız: Gurbetellilerin, Apê Musaların, Hrantların, Ferhatların, Orhanların, Safyettinlerin, Cengizlerin, Metinlerin, Nujiyan, Deniz, Agirî, Rizgar ve Mazlumların…

    Yayına başladığımız günden bu yana 34 defa internet sitemize erişim engeli getirildi. İktidarın talebi üzerine onaylı facebook sayfalarımız kapatıldı, sosyal medya mecralarındaki hesaplarımıza kısıtlamalar getirildi, muhabirlerimizin kameralarına el konuldu, fotoğraf makinaları kırıldı. Onlarca muhabirimiz gözaltına alındı, tutuklandı, tehdit edildi, hakarete uğradı ve haklarında süren davalara her gün yenileri eklendi. Ama Mezopotamya Ajansı tek bir adım dahi geri atmadı. Sadece ülke çapında değil, dünya çapında da ses getiren haberlere imza atmaya devam etti.

    Postayla gönderilen cenazeleri, mezarlıktan çıkarılıp üst üste kaldırıma gömülen kemikleri, ilkokullarda Kürt çocuklarının kendi aralarında Kürtçe konuşmalarının yasaklanmasını, Suriyeliler için kurulan çadır kentlerdeki fuhuş organizasyonlarını, AKP iktidarının gücünü arkasına alan AKP’li milletvekili İbrahim Halil Yıldız ailesinin Şenyaşar ailesine yaptıklarını, Suruç, Ankara katliamları ve Türkiyeli 2 askerin yakılmasını anlatan DAİŞ emirinin ifadelerini, Kürt oldukları için gittikleri batı illerinde saldırıya uğrayan, linç edilen, öldürülen Kürt aileleri, işçileri, polislerin kaçak diye el koydukları pahalı telefonları eşlerine hediye etmelerini, HDP’li belediyelere atanan kayyımların rüşvet çarklarını ve yolsuzluklarını, helikopterden atılan köylüleri, cezaevlerinde intihar süsü verilmiş şüpheli tutsak ölümlerini, göç yollarında kaybedilen, nehirlere atılan mültecileri, askerlerin işkenceli köy baskınlarını, Şırnak’taki orman kıyımını, zırhlı araç cinayetlerini, failin polis ya da asker olduğu davalardaki cezasızlık politikasını, DEDAŞ’ın elektrik zulmünü, emekleri sömürülen işçileri ve iş cinayetlerini, kadın katliamlarını, adliye sarayında kutu içerisinde çocuğunun kemiklerini teslim alan babayı ve daha nice gündem yaratan sayısız haberi, kamuoyu Mezopotamya Ajansı’ndan öğrendi.

    Kürtçe, Türkçe, İngilizce yayın yapan Mezopotamya Ajansı özgür basın hikayesini yazmaya devam ediyor. Bize yalnız olmadığımızı hissettirdiğiniz için siz değerli takipçilerimize teşekkür ediyoruz. ”

    (HABER MERKEZİ)

  • ‘Darp ve tehditlere karşı hakikati savunmaya devam edeceğiz’

    ‘Darp ve tehditlere karşı hakikati savunmaya devam edeceğiz’

    PİRHA-Van’da polisin silah çekerek ölümle tehdit ettiği gazeteciler, engelleme ve tehdidin gün boyu sürdüğünü belirtti. Gazeteciler, tüm engellemelere rağmen işlerinin başında olup yazmaya devam edeceklerini söyledi. 

    Halkların Demokratik Partisi’nin (HDP) önceki gün Van’da gerçekleştirdiği 1 Eylül Dünya Barış Günü mitingi sonrası yürüyüşe geçen kitleyi takip eden gazeteciler, polisler tarafından darp edildi, silah çekilerek ölümle tehdit edildi. Polisler, kitleyi takip eden gazetecilerden Mesut Bağcı’ı yere yatırarak, darp etti ve kamerasını kırdı.

    Kendisini TEM Şube’den olarak tanıtan bir sivil polis ise, Mezopotamya Ajansı (MA) muhabiri Berivan Kutlu ile JİNNEWS muhabiri Zelal Tunç’a “Seni vururum, kimse seni bulamaz” şeklinde ölüm tehdidinde bulundu. Aynı polis, JİNNEWS muhabiri Elfazi Toral’a da silah çekerek ölümle tehdit etti. Yürüyüşe müdahale sırasında çekim yapan gazetecilerin görüntü almasını engelleyen polis, kameralarına zarar vermeye çalıştı.

    Ölümle tehdit edilen Tunç ile Kutlu, yaşanan şiddetin boyutunu Mezopotamya Haber Ajansı’ndan Cengiz Özbasar’a anlattı.

    Miting sonrası yürüyüşe geçen kitleyi takip ettiklerini ifade eden Tunç, “Yürüyüşü takip ettiğimiz sırada kırmızı tişörtlü polis, sürekli biz gazetecilerin etrafında dolanıyordu. En son bu polis yanıma gelerek “Seni öldürürüm kimse akıbetini bulmaz” diyerek beni tehdit etti. Polisin darp ve tehdidine karşı gazeteci arkadaşım Elfazi Toral ve kitle tepki gösterince elini silahına atarak bize doğrultu” bilgisini paylaştı.

    “ÖLECEĞİMİZİ BİLSEK DE YAZMAYI SÜRDÜRECEĞİZ”

    Polis tehdidinin sıradan bir olay olmadığı, gittikleri her basın açıklamasında polis engellemesi ve saldırısıyla karşı karşıya kaldıklarını kaydeden Tunç, “Tabi bu saldırlar bugünle başlayan saldırlar değil. Daha önce özgür basının gazete binaları bombalandı, gazeteciler katledildi ve bugünde onlarca arkadaşımız cezaevinde. Cezaevinde tutulan gazeteci arkadaşlarımızın iddianamesine baktığımızda da haklarındaki tek suçlama haber yapmak. Aslında ortada suçta yok. Çünkü tek işleri gazetecilik faaliyetlerini sürdürmek” diye belirtti.

    İnkar edilen bir halk gerçekliğini, taleplerini yazdıklarını ifade eden Tunç, “Devletin görmek istemediği her hakikati açığa çıkaracağız. Bu verdiğimiz söz doğrultusunda her ne olursa olsun, öleceğimizi bilsek de yazmayı sürdüreceğiz” dedi. Tunç, özgür basına ve diğer gazetecilere dönük saldırılara karşı tüm kamuoyunun duyarlılık göstermesi çağrısında bulundu.

    “TÜM SALDIRILARA KARŞI GERÇEKLERİ VE HAKİKATİ YAZMAYA DEVAM EDECEĞİZ”

    Yürüyüşe geçen kitleyi takip ettiğini ve Tunç’a ölüm tehdidinde bulunan aynı polisin kendisine de öldürmekle tehdit ettiğini ifade eden Berivan Kutlu, “Yürüyüş esnasında bir anda polis gençleri gözaltına almaya ve şiddet göstermeye başladı. Kameralarımızın bunu çekiyor olması polisleri rahatsız etmeye başladı. Dolayısıyla bize engel olmaya çalıştılar. Kaç kez gelip kameralarımızı yere indirmeye çalıştılar. ‘Çekmeyin’ diyerek bizleri tartaklamaya başladılar. Tabi polisler gençleri gözaltına almaya başlayınca bizler çekmeye devam ettik ve polisler kırmızı tişörtlü polis gelip ‘seni vururum, seni kimse bulamaz’ dedi. O an haber takibindeyiz ve dolayısıyla tehdidi fazla anlayamadık. Daha sonra biz ajansa döndüğümüzde ölümle tehdit edildiğimiz anladık” diye belirtti.

    Basına yönelik şiddetin her geçen gün arttığını ancak tüm saldırılara karşı gerçekleri ve hakikati yazmaya devam edeceklerine vurgu yapan Kutlu, “Çok sayıda arkadaşımız şu an gazetecilik faaliyetleri nedeni ile cezaevlerinde tutuluyor. Çünkü bizler, devletin her hak ihlalini tüm gerçekliği ile yansıtıyoruz. Bu kadar saldırının temel nedeni bu. Bizlere yapılan şiddeti de biz gelip haberleştiriyoruz. Dolayısıyla tüm saldırılara karşı bizler işimizi yapmaya devam edeceğiz” dedi.

    (HABER MERKEZİ)

     

  • Tutuklu gazeteciler için ortak açıklama: Gazetecilik suç değildir-VİDEO

    Tutuklu gazeteciler için ortak açıklama: Gazetecilik suç değildir-VİDEO

    PİRHA-Diyarbakır, İstanbul ve Mersin’de bir araya gelen gazeteciler, tutuklu bulunan 16 gazeteci için açıklama yaparak, “Gazeteciliği suç olarak gören bu zihniyet gazetecileri hapsetmekten yılmadı, biz de asıl suçluların onları hapsedenler olduğunu söylemekten yılmadık, yılmayacağız. Gazetecilik suç değildir, suçlu arayanların adresi gazetecileri hapsedenlerdir” denildi.

    Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı’nın yürüttüğü soruşturma kapsamında 8 Haziran’da gözaltına alınan 22 kişiden 16 gazeteci tutuklandı. Nöbetçi Sulh Mahkemesi’ne sevk edilen JİNNEWS Müdürü Safiye Alagaş, DFG Eşbaşkanı Serdar Altan, MA Editörü Aziz Oruç, Xwebûn Yazıişleri Müdürü Mehmet Ali Ertaş,  Zeynel Abidin Bulut, Ömer Çelik, Mazlum Doğan Güler, İbrahim Koyuncu, Neşe Toprak, Elif Üngür, Abdurrahman Öncü, Suat Doğuhan, Remziye Temel, Ramazan Geciken, Lezgin Akdeniz ve Mehmet Şahin tutuklandı. Gazeteci Esmer Tunç, Mehmet Yalçın, Kadir Bayram, Feynaz Koçuk ve İhsan Ergülen ise adli kontrolle serbest bırakıldı.

    Tutuklanmalarının birinci ayında gazeteciler ve meslek örgütleri, 16 tutuklu meslektaşları için Diyarbakır, İstanbul ve Mersin’de bir araya geldi.

    İSTANBUL

    İstanbul’daki gazeteciler, 16 meslektaşının tutuklanmalarının birinci ayında Kadıköy Süreyya Operası önünde bir araya geldi. Açıklamayı DİSK Basın İş Genel Başkanı Faruk Eren okurken, açıklamaya CHP İstanbul Milletvekili Sezgin Tanrıkulu ile HDP İstanbul Milletvekili Musa Piroğlu destek verdi.

    “GAZETECİLİK SUÇ DEĞİLDİR”

    Diyarbakır’da 16 Kürt gazetecinin gerçekleri haberleştirdikleri  için 1 aydır tutuklu olduğuna dikkat çeken Faruk Eren, “Gözaltılar, soruşturmalar, tutuklamalar, işsizlik, erişim engelleriyle fiili sansürler gazeteciliğin hali pür melali. İktidara yetmemiş olacak ki sansür yasası yalan haberlerin mucitleri tarafından temcit pilavı gibi önümüze getiriliyor. Dünyaca tanınan iki medya kuruluşu Deutsche Welle ve Voice Of America’nın internet sitelerine erişim engellendi. Meslektaşlarımızla birlikte mesleğimiz de haber alma hakkı da tutsak” dedi.

    AKP ve MHP iktidarının sistematik baskı politikası seçim atmosferinde daha da katmerleneceğine işaret eden Faruk Eren,  “16 Haziran’da 16 gazeteci arkadaşımızın tutuklanması bunun işaretlerinden biriydi. Meslektaşlarımıza sorgularında “bu haberi niye yaptın” diye soruldu. Fotoğraf makinaları, bilgisayarları ya suç deliliymiş gibi el konuldu ya da polis tarafından kullanılmaz hale getirilecek şekilde tahrip edildi. Gazetecilerden hırsını alamayan iktidar gazetecilik ekipmanlarına bile tahammül gösteremedi. Gazeteciliği suç olarak gören bu zihniyet gazetecileri hapsetmekten yılmadı, biz de asıl suçluların onları hapsedenler olduğunu söylemekten yılmadık, yılmayacağız. Gazetecilik suç değildir, suçlu arayanların adresi gazetecileri hapsedenlerdir” diye konuştu.

    MERSİN

    Mersin’de gazeteciler İnsan Hakları Derneği (İHD) Mersin Şubesi’nde bir araya geldi. Demokratik kitle örgütü temsilcilerinin de destek verdiği açıklamada tutuklu bulunan gazetecilerin mesajları paylaşıldı.

    “HABER ALMA HAKKINIZA SAHİP ÇIKIN”

    Açıklamayı okuyan Mahmut Sönmez, adliyelerin basın mensupları için bir öğütme makinası haline geldiğini, polisin de sokağı gazeteciler için gittikçe daralttığını, adeta bir mafya üyesiymiş gibi tehditler savurduğunu, darp edip, işkence uyguladığını vurgulayarak, “Gazeteci hapsetmekte mahir olan iktidarın herhangi bir üyesi, ağzını ne zaman açsa cezaevinde gazetecilerin bulunmadığını söylüyor. Hapiste tek bir gazeteci kalmayıncaya dek bu diyarlara özgürlük ve demokrasi gelmeyeceğini biliyoruz ve herkesi başta Kürt basını olmak üzere gazetecilere ve gazeteciliğe yönelik baskılara karşı oluşan sessizlik duvarını yıkmak için ses çıkarmaya davet ediyoruz. Haber alma hakkınıza sahip çıkın istiyoruz” ifadelerine yer verdi.

    “GAZETECİLİĞİ VE GAZETECİLERİ SAVUNMAYA DEVAM EDECEĞİZ”

    “Biz artık hapsedilen meslektaşlarımızın tutuklu kaldığı gün sayısını tutan bir sayaç olmak istemiyoruz” diyen Sönmez, “Gazetecilerin görevi haber olmak değil, yönetenlerin baskısına karşı yönetilenlerin yanında olmaktır. Gazetecilerin yeri hapishaneler değil sokaklardır. Meslektaşlarımızın bir an önce serbest bırakılmasını istiyoruz. Onlar suçlu değil, onları hapsedenler suçludur. Bizler gazeteciliği ve gazetecileri savunmaya devam edeceğiz” diye belirtti.

    Tutuklu bulunan gazetecilerden Mehmet Al Ertaş, Aziz Oruç ve Serdar Altan’ın mesajları okundu.

    Serdar Altan, gönderdiği mesajda hukuki hiçbir açıklaması, gerekçesi olmayan bir operasyonla alıkonulduklarını belirterek, “Özgürlüğümüzden, işimizden mahrum bırakıldık. Suçumuz ne? Elbette, sadece gazetecilik yapmak. Biz yazıp çizenler, çekip görüntüleyenler, anlatıp söyleyenler sadece kendi sesinin çıkmasını, sadece kendi sesinin duyulmasını isteyenleri rahatsız ettik. Bunun sonucunda da tutuklandık. Bunun bizi susturacağını düşünenler yanılıyor. Bizler gazetecilik yapmaya, sadece kendi sesini duymak isteyenleri rahatsız etmeye devam edeceğiz. Gazeteciliğe inanan, bizlerle dayanışma içinde olan başta meslektaşlarımız olmak üzere herkese teşekkür ederiz. Dayanışmayı büyütmek umuduyla” diye aktardı.

    Aziz Oruç da, “Biz gazeteciler, hukuksuz bir şekilde tutuklandık. Bir ay içinde iki cezaevi değiştirdik. En son, yüksek güvenlikli cezaevinde olmamıza karar verildi… Biz gazeteciyiz. Bunu onlar da biliyor. Nerede olursak olalım, gazeteciliğe devam edeceğiz. Bunu da biliyorlar. Dışarıdaki dayanışma bize güç veriyor. Bu dayanışmayı dışarıdan içeriye; içeriden dışarıya büyütmeli, sürekli kılmalıyız. Özgür günlerde buluşmak dileğiyle” mesajını paylaşırken, Mehmet Ali Ertaş ise gönderdiği mesajda, “Biz özgür gazeteciler işimizi yaptığımız için, doğru haberler naklettiğimiz için tutuklandık. Kamuoyu gazeteci olduğumuzu da, tam da bu yüzden tutuklandığımızı da biliyor. İktidar sahipleri ise “sadece bir mikrofon var; bunu sadece benden olanlar, sadece benden olanlara yöneltebilir” diyor. Hayır, böyle olmayacak. O mikrofondan çıkan sesi duymak da o mikrofona konuşmak da bütün vatandaşların hakkı. Bizler bunun bilinciyle gazetecilik yapmaya, vatandaşların bilgiye ulaşmasını sağlamaya devam edeceğiz. Dayanışma gösteren herkese teşekkürler” diye ifade etti.

    İHD Çukurova Temsilcisi avukat Bedri Kuran da, gazetecilerin tutuklanmasının hak ihlali olduğunu ve gazetecilerin serbest bırakılması çağrısında bulunarak, davanın takipçisi olacaklarını söyledi.

    İSTANBUL-MERSİN/PİRHA

     

  • Kulu: Devlet, Aysel Doğan’ın cenazesine bile tahammül edemedi-VİDEO

    Kulu: Devlet, Aysel Doğan’ın cenazesine bile tahammül edemedi-VİDEO

    PİRHA- Barış Grubu üyesi, Kürt siyasetçi Aysel Doğan’ın mücadelesine ve cenaze törenine yapılan sert müdahaleye dair PİRHA’ya açıklamarda bulunan DAD Eş Genel Başkanı Musa Kulu, Aysel Doğan’ın ömrünü hakikat arayışına adadığını ve ömrünün direniş içinde geçtiğini belirtti. Kulu, “Devlet Aysel Doğan’ı iyi tanıyordu. Cenazesine bile saldırmasının nedeni buydu” dedi.

    Almanya’da tedavi gördüğü hastanede yaşamını yitiren 2’nci Barış Grubu üyesi ve Kürt Siyasetçi Aysel Doğan’ın cenazesine gelenlere izin verilmeyerek sert müdahale edilmişti.

    Diyarbakır’dan Dersim’e onlarca araçlık konvoyla götürülen Aysel Doğan’ın cenazesine kent girişinde polis sert müdahale etmiş, cenaze aracını almak isteyen polislere karşı çıkan halk, cenazeyi polislere vermemek için oturma eylemi yapmıştı. Buna karşı tazyikli su ve biber gazıyla halka müdahale gerçekleştiren polis, milletvekillerini ve yurttaşları darp etmiş, müdahalenin ardından gözaltına alınan 4 yurttaştan biri tutuklanmıştı.

    Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) Eş Genel Başkanı Musa Kulu, Aysel Doğan’ın mücadelesini ve cenaze törenine yapılan sert müdahaleyi PİRHA’ya değerlendirdi.

    “AYSEL DOĞAN HAKİKAT ÖNCÜSÜYDÜ”

    Musa Kulu, devletin Aysel Doğan’ı çok iyi tanıdığının altını çizerek, “Aysel Doğan gençliğinden beri kendi hak ve hakikatini yaşayan, yaşatan, bunun için söz kuran, söz kırmanın ötesinde bütün yaşamını adayan bir candır. Bir hakikat arayışçısı. Aynı zamanda kendi inancını, kimliğini dilini, kültürünü yaşamak, yaşatmak ve bunun dünyaca kabulünü kendisine dert etmiş ve buna kendisine adamış bir öncü ve bunun bedelini cezaevinde 17 yıl yatarak, sürgünde kalarak, aynı zamanda bütün bu zulme rağmen de asla geri adım atmayan kendi hakikatini, kendi dilini, kültürünü, coğrafyasını, toplumunu, kimliğini, kültürünü savunmak için kendini ortaya koyan bir kadındır” dedi.

    “DEVLET AKLI AYSEL DOĞAN’IN CENAZESİNE TAHAMMÜL EDEMEDİ”

    Aysel Doğan’ın cenazesinin de devlete dert olduğunu belirten Musa Kulu, “Ama gerçek şu ki ne yaparlarsa yapsınlar, hakikat karşınızda dimdik durur. Bu kadar yürekli bir insana karşı tahammülsüzlüğün bir ifadesidir. Bunu başka bir şekilde izah etmek mümkün değil. Aysel Doğan, böyle bir kişilik olduğu için devletin buna tahammülü yoktu. Aysel’in cenazesine olan saldırı sadece Dersim’de bulunan devlet kurumlarının yahut da Valilik’in, emniyetin işi değildir. Tamamen devlet aklıyla yapılan, hatta talimatla yapıldığına inandığım bir yaklaşımdır. Onlar ne yaparlarsa yapsınlar Aysel gibi binlerce Aysel var. Bu hakikati söylemekten vazgeçmeyen, bunun için bedel ödemeye hazır olan Alevi kadını, Kürt kadını var. Bu ülkede Türk’üyle Kürt’üyle, Laz’ıyla, Çerkez’iyle ama bütün farklı inançlarla eşit, özgür bir ülkede yaşama arzusunu hiç kimse durduramaz” diye konuştu.

    “DERSİM’İN AĞACI DA, SUYU DA, ZİYARETGAHI DA, KUŞU DA KURDU DA AYSEL DOĞAN’I BİLİR”

    Musa Kulu, sözlerini şöyle sürdürdü:

    “Aysel Doğan, büyük anayla buluştu, toprak anayla buluştu. Ama Dersim’in ağacı da, suyu da, ziyaretgahı da, kuşu da kurdu da Aysel Doğan’ı bilir. Çünkü Aysel onun için de ağlayandır. Onu korumaya çalışırken de bedelini ortaya koyandır. Ana Fatma’yı korurken de, Düzgün Baba’yı korurken de. Munzur’un kirlenmesini korurken de Ama kendi dilinin yok olmaması için ağı yakan da Aysel Doğan’dır. Aysel Doğan ölüme karşı çıkıyordu, zulme karşı çıkıyordu. Aysel Doğan, türkü tadında yaşamını sürdüren ve en sonda türküsünü, toprağıyla buluşurken Ezidi kadın elbisesini, 37-38’de kefensiz o toprağa düşen öncülerinin o halini özümsediği, ona saygı duyduğu için giydi.

    Ülkede barış ve kardeşlik, eşit yurttaşlık temelinde hem Kürt’ün, hem Alevi’nin, hem Türk’ün, hem Laz’ın bir bütün inançların ve farklılıkların özgür, eşit yaşadığı rıza anayasasıyla da pekiştirilen o ülke demokrasisini kuruncaya kadar Aysel’in ve Aysel’in ardılları olarak biz bu mücadeleden asla vazgeçmeyiz. Onun anısına saygıyla daha da güçlenerek, daha da inanarak, daha da çok emek vererek onun mücadelesini yaşatmaya çalışacağız.”

    PİRHA/MERSİN

  • ‘Hakikat’ filmi 8 Ekim’de vizyona girecek: Sinemada yeni bir yol yaratmamız gerekiyordu-VİDEO

    ‘Hakikat’ filmi 8 Ekim’de vizyona girecek: Sinemada yeni bir yol yaratmamız gerekiyordu-VİDEO

    PİRHA-8 Ekim’de Türkiye’de vizyona girecek olan ‘Hakikat’ filminin oyuncusu Bülent Emrah Parlak ile yapımcısı Özer Çalık PİRHA’ya konuştu. “Sinemada yeni bir yol yaratmamız gerektiğini düşünüyorduk” diyen Çalık, filmin kooperatif anlayışla yapıldığını ifade etti. 

    Şeyh Bedreddin ve onun öğretilerinden etkilenen Börklüce Mustafa ile Torlak Kemal’in eşitlikçi isyanını konu alan ‘Hakikat’ filmi, 7 Ekim’de Avrupa’da, 8 Ekim’de de Türkiye’de vizyona girecek.

    Film’de Börklüce Mustafa’yı canlandıran oyuncu Bülent Emrah Parlak ile yapımcı Özer Çalık, PİRHA‘ya açıklamalarda bulundu.

    “BÖRKLÜCE MUSTAFA’YI CANLANDIRMAK BAMBAŞKA BİR HİS”

    Filmde, bir dönem ve o döneme ait sorunların anlatıldığını belirten Parlak; “Güncel bir film diyebiliriz. Her dönemde aynı sorunlar ve çözümleri var. Ama tabi ki bir dönemi ve o dönemin sorunlarını anlatıyoruz. Bu dönemde de karşılıklarını bulabilecektir seyirci” dedi.

    Parlak, filmde canlandırdığı Börklüce Mustafa ile ilgili olarak da, “Duygusal olarak bambaşka bir his. Çünkü tarihsel olarak hem tanıdığım, bildiğim ve  yakınlık duyduğum bir karakterdi. Oynamaktan çok büyük keyif ve mutluluk aldım” ifadelerini kullandı.

    Filme destek veren birçok kurum ve kişinin olduğunu kaydeden Parlak, “Destek verenler aynı zamanda filmin ortakları. Bu anlamda çok örnek teşkil edecek bir film. Aslında çok başarılamayan bir durum bu. Herkesin bir ucundan tutup bir şeyi ayağa kaldırması dönemimizde çok zor” diye konuştu.

    “SİNEMADA YENİ BİR YOL YARATMAMIZ GEREKİYORDU”

    “Sinemada yeni bir yol yaratmamız gerektiğini düşünüyorduk” diyen yapımcı Çalık, “Dünyada ve Türkiye’de genelde zengin bir yapımcının vermiş olduğu parayla film çekilir ya da büyük yapımcı şirketleri çeker. Ya da Kültür Bakanlığı’na başvurursun. Hepsinde bir otokontrol vardır. Sisteme dokunmama, oyuncuları seçerken, “O oyuncuyu seçmeyelim” denilerek, siyasi olarak baskı uygulanır. “Hikayemiz daha yumuşak olsun” gibi bin tane sorun vardı.

    Biz bunları nasıl aşacağımızı bir yıla kadar tartıştık. Yeni bir yol yaratmamız gerektiğini düşündük. Kooperatif anlayışıyla yaptık. Şirketin ismini de o yüzden ‘İmece’ koyduk. Aşure yaparmış gibi herkes bir şey getirecek, katacak dedik. Sonrasında da hep beraber paylaşacağız; o aşureyi hep beraber yiyeceğiz. Bu şekilde yola çıktık. Bizden sonra da insanlar doğru yaptığımız yanları örnek alsınlar” şeklinde konuştu.

    “BİR TEKSTİL İŞÇİSİNİN 5 METRE KUMAŞ GETİRMESİYLE BAŞLADI BU HİKAYE”

    Çalık, yapım sürecinin en büyük sıkıntısının inanç olduğunu söylerken; “Biz bu filmi kapı kapı dolaşarak yaptık. İnsanlar yapacağımıza değil de yapamayacağımıza çok inandılar. Biz yapamazsak; bizden sonra da bir umutsuzluk oluşacaktı. Biz bunu başaracağız, diyerek yola çıktık. Olmasaydı eğer geriye çok büyük bir umutsuzluk bırakacaktık. Belki de 10-20 yıl kimse böyle bir işe kalkışmayacaktı. İnancı tekrardan hareketlendirmemiz gerekiyordu.

    Sanat, ekonomik krizin çok büyük olduğu ve pandemi gibi sorunun olduğu bir dönemde geriye bırakıldı. Sanatın gücü unutuldu. Biz bunu tekrardan ayaklandırmak istedik. Asıl sorunu orada yaşadık. Osmanlı ordusu 20-25 binken Börklüce’nin ordusu 10 binlerdeydi. 10 bin olduğu için kaybetmedi. Diğer 10 bin gelmediği için kaybetti. Diğer 10 bin gelmiş olsaydı bambaşka bir tarih yazılacaktı. Şu an başka şeyler konuşuyor olacaktık. Bir tekstil işçisinin 5 metre kumaş getirmesiyle başladı bu hikaye. Bunu büyük bir gurur olarak gördük” ifadelerini kullandı.

    Barış KOP-Berfin YILDIZ/İSTANBUL

  • Şeyh Bedreddin’in hakikat savaşçıları beyaz perdeye taşınıyor-VİDEO

    Şeyh Bedreddin’in hakikat savaşçıları beyaz perdeye taşınıyor-VİDEO

    PİRHA-Şeyh Bedreddin’in fikirlerinden beslenerek Anadolu’da başlayan ilk eşitlikçi isyanları konu alan “Hakikat” filmi, beyaz perdede izleyici ile buluşacak. Filmde Şeyh Bedreddin’i sanatçı Suavi, Börklüceli Mustafa’yı Bülent Emrah Parlak, Torlak Kemal’i ise Saygın Soysal canlandırıyor.

    Anadolu tarihinin eşitlikçi isyanını başlatan Şeyh Bedreddin ile onun fikirlerini benimseyen Börklüceli Mustafa ve Torlak Kemal’in hayatlarından kesitler sunan “Hakikat” filmi beyaz perdede izleyici ile buluşacak.

    Osmanlı İmparatorluğu’nda, devletin en üst makamlarından biri olan Kazaskerlik görevini yapan Şeyh Bedreddin’in fikirlerine istinaden çıkan ayaklanmalar sırasında yaşananları anlatan filmin yapımcılığını İmece Yapım üstleniyor. Filmde Şeyh Bedreddin’i sanatçı Suavi,  Börklüce Mustafa’yı Bülent Emrah Parlak, Torlak Kemal’i ise Saygın Soysal canlandırıyor.

    Çok uzun zaman önce yaşayan ama düşünceleriyle bir toplumun hafızasında yer eden “Hakikat” filminde, güçlü dram ögeleri de yerini alıyor. Anadolu’daki eşitlikçi isyanını başlatan ilk kişi olarak tarihe geçen Şeyh Bedreddin’in hayatını, Ali Şahin ve Hakan Alak birlikte kaleme aldı.

    “Hakikat” için Edirne’de,5 bin metrekarelik alana plato kuruldu. 1400’lü yıllarda Börklüce Mustafa’nın yaşadığı köy, döneme uygun olarak yeniden inşa edildi, tarihi kostümler dikildi.

    “DÜNYA GENELİNDE BİR FİLM, İLK DEFA ‘İMECE’ USULÜYLE İZLEYİCİYE ULAŞTIRILIYOR”

    Yapımcılığı üstlenen İmece Yapım, “Birlikte iş yapma” güdüsüyle bir araya gelmiş bireylerin oluşturduğu bir nevi kooperatif.

    Bağımsız, özgür sinema yapmak için hayal ettiği dünyaya dair sözünü söylemek isteyen insanların yan yana durduğu, dayanışma ve işbirliğinin önemine inanan, iş bölümünü etkin bir biçimde gerçekleştirip kararları da yüksek demokratik standartlarda alarak yol yürüyen İmece Yapım, kooperatifçilik anlayışını sinema ve sanat dünyasına sağlıklı bir biçimde taşımayı hedefliyor.

    Filmin vizyon tarihi de önümüzdeki günlerde belli olacak.

    (HABER MERKEZİ)

  • Sancar: Hak, hakikat ve adalet mücadelesini kararlılıkla sürdüreceğiz-VİDEO

    Sancar: Hak, hakikat ve adalet mücadelesini kararlılıkla sürdüreceğiz-VİDEO

    PİRHA- HDP Eş Genel Başkanı Mithat Sancar, içinden geçilen dönemin tekçi, baskıcı, inkarcı ve kıyıcı zihniyet ile eşitlik, adalet ve özgürlük isteyen zihniyet arasındaki mücadelenin final yılı olacağının altını çizdi. Sancar, 2 Temmuz Sivas Katliamı’nda katledilenleri de anarak, “Orada o canlarımızı bizden alan o vahşet ateşi değil, o canların temsil ettiği ışık aydınlatıyor bu ülkenin geleceğinin yolunu. Bu ülkede halkların ortak mücadelesinin yolunu orada katledilen canlarımızın bize bıraktığı onurlu miras aydınlatıyor” dedi.

    Halkların Demokratik Partisi (HDP) Eş Genel Başkanı Mithat Sancar, Meclis grup toplantısında gündeme dair değerlendirmelerde bulundu. Konuşmasına, Şeyh Said, Seyid Rıza ve Orhan Doğan’ı anarak başlayan Sancar, Dersim’de eşit yurttaşlık ve halklar buluşması gerçekleştirdiklerini belirterek, “Yaşadığımız tarihsel deneyim ve mücadeleler ışığında o yalanlarla baş etmeyi öğrendiğimizi, doğruluğun ve dürüstlüğün kültürünü ve siyasetini inşa ettiğimizi, bu yolda mücadeleden vazgeçemeyeceğimizi bir kez daha haykırdık” dedi.

    Sancar, Alevi canlarla, inanç kesimleriyle ve kanaat önderleri ile yapmış oldukları toplantıda, inanç özgürlüğünden eşitlik talebine, eğitim hakkından yüzleşmeye varıncaya kadar bütün sorunların, ülke gündemine dair değerlendirmelerini ve dağ gibi büyüyen ülke sorunlarına ilişkin çözüm önerilerini dinlediklerini aktararak, “Birlikte tartıştık, birlikte konuştuk, birlikte cevaplar aradık. Yol ve erkanın temel düsturu olan hakikat ve adalet yürüyüşünde Hacı Bektaş-ı Veli’nin sözleriyle ‘bir olalım, iri olalım, diri olalım’ dedik. Hünkarın 800 yıllık birlikte ve eşit yaşam manifestosu olan 72 millete bir nazarda bakmayan kırk yıl müderris olsa hakikate asidir. sözlerini hep birlikte dillendirdik. Davetimize icabet edip gelen, görüş, öneri ve eleştirileriyle bizleri irşat etme zahmetinde bulunan tüm canlara aşk olsun diyorum” diye konuştu.

    “FİNALE DOĞRU GİDİYORUZ”

    İçinden geçtiğimiz bu dönemin tekçi, baskıcı, inkarcı ve kıyıcı zihniyet ile eşitlik, adalet ve özgürlük isteyen zihniyet arasındaki mücadelenin final yılı olacağının altını çizen Sancar, “Finale doğru gidiyoruz. İşte bu final yılında başta Alevi canlarımız ve Kürt halkı olmak üzere bu ülkedeki tüm ezilenlerin mücadele ortaklığını pekiştirmek istiyoruz. Bu çağrımızı da her vesile ile yineliyoruz. Bunu neden bu kadar sıklıkla vurguladığımızı da açıklıyoruz. Bugün de biraz daha açacağız. Bundan sonra da bunun sebeplerini anlatmaya çalışacağız. Ama bugün burada konuşma yaparken bundan üç gün sonrasına bir saygı göndermemek, anmamak olmaz” diye belirtti.

    “HAK, HAKİKAT VE ADALET MÜCADELESİNİ KARARLILIKLA SÜRDÜRECEĞİZ”

    2 Temmuz Sivas Katliamı’nda katledilenleri de anarak sözlerinde devam eden Sancar, “Şimdiden onların anısı önünde de saygıyla eğiliyorum. Orada o canlarımızı bizden alan o vahşet ateşi değil, o canların temsil ettiği ışık aydınlatıyor bu ülkenin geleceğinin yolunu. Bu ülkede halkların ortak mücadelesinin yolunu orada katledilen canlarımızın bize bıraktığı onurlu miras aydınlatıyor. Bu mirasa da sonuna kadar bağlı kalacağımızın sözünü bir kez daha veriyoruz. Ayrıca canlarımızın hesabını sorma mücadelesinden bir an bile vazgeçmeyeceğiz. Hak, hakikat ve adalet mücadelesini kararlılıkla sürdüreceğiz” şeklinde konuştu.

    “BOYUN EĞMEYEN HDP BU İKTİDARIN KİMYASINI BOZMUŞTUR” 

    Sancar, sözlerini şöyle sürdürdü:

    “Bu iktidar düzenine ve beslendiği kirli sisteme gerçek kurtuluşunun adresi bu fikriyattır, bu program, inanç ve kararlılıktır.  HDP saldırıya devam edecekler çünkü sebebi biz de biliyoruz onlar da biliyor bu iktidarın korkusu büyüktür. Boyun eğmeyen HDP bu iktidarın kimyasını bozmuştur.

    Biz bekleyerek burada oturarak iktidarın sonu geldi diyerek bu sonu beklemeyeceğiz. Sonun gelmesi için her gün her alanda demokrasi özgürlük eve eşitlik mücadelesini en geniş birlikteliklerle sürdürmeliyiz. Halkların, ezilenlerin, dışlananların geleceği gasp edilen gençlerin hayatları talan edilen kadınların kararlı mücadelesini her gün yeniden büyüterek ancak bu sonu getirebiliriz. Demokrasi ittifakı çağrımızın amacı da budur. Biz çağrımızı sadece seçimlere endeksli bir çağrı olarak görmediğimiz defalarca söyledik. Evet, seçimler önemsiz değil hatta hiç değil hatta çok önemli ama her şeyi seçimde halledeceğini düşünerek, bugünün mücadele gereklerini yerine getirmeksizin oturup seyretmek ve boş sözler söylemekle bu düzen değişmez.”

    25 Haziran’da gerçekleşen Demokrasi Konferansı’na işaret eden Sancar, “200’ü aşan kuruluş bir araya gelerek bu konferans gerçekleştirdi. Bu ülkede herkesin partilere bakmadan ve bağlanmadan her şeyi partilere havale etmeden toplumsal mücadeleyi nasıl örebileceklerinin güzel bir örneğini verdiler” diye ifade etti.

    “HDP ONURUN, EŞİTLİĞİN, ÖZGÜRLÜĞÜN, BİRLİKTE YAŞAMANIN ADRESİDİR”

    “Biz HDP’yi kapattırmayacağız derken mahkemeden kapatma kararı çıkmaz demiyoruz. Biz HDP’yi fikriyat ve teşkilat olarak da yaşatacağız” diyen Sancar, şunları vurguladı:

    “İzmir il binasında yapılan saldırıyı da değinerek, “İzmir il binasında yapılan saldırıda Deniz Poyraz yoldaşımızı katlettiler. Katleden kimdi? Nefret ve Kürt düşmanlığı siyaseti ile ilişkili olan korunan kollanan bir kişiydi. Şiddet arıyorsanız bize değil bize yapılana bakacaksınız, bizim yaptığımız şey bu ülkede barışı savunmaktır. Evet, şiddet İşleri Bakanlığı’nın sözcüleri çıkıp da açıkça savundukları şeydir. Yani açıkça tekrar ediyorum, şiddetin odağı iktidarın kendisidir. Bu ülkeyi boğan, nefessiz bırakanların sırtını sıvazlarken, İzmir katliamcısına ‘abicim’ derken, kadınları nefessiz bırakmaya çalışan bu iktidar düzeni şiddetin odağı değil nedir? HDP midir şiddetin odağı. HDP onurun, eşitliğin, özgürlüğün, birlikte yaşamanın adresidir. Sizin şiddetinizi sonlandırmak için her türlü bedeli ödeyerek kararlılıkla mücadele yürüten insanlar topluluğudur HDP. Hakkari’deki sivil ölümlerini mi sayayım? Orman yangınlarını mı sayayım? Bingöl dört gündür yanıyor, yüreğimiz yanıyor. Ülkenin neresinde bir çalı, bir çiçek yanarsa en önce yüreği yanan bizleriz. O ormanları yakanların hangi rant planları için hareket ettiklerini biliyoruz. Binlerce kez de halkın önüne serildi bunlar.”

    “SİZ BU PARTİYİ Mİ KAPATABİLECEĞİNİZİ DÜŞÜNÜYORSUNUZ?”

    Sancar, “HDP işte ormanımızı, doğamızı, derelerimizi, Dersim’in gözelerini, Munzur’u, Hopayı, İkizdere’yi, Şexan’ı, Kanal İstanbul adı altında İstanbul’u talan etmek isteyen bu düzene karşı en kararlı mücadelenin adresidir” diyerek, şunları ifade etti:

    “Siz bu partiyi mi kapatabileceğinizi düşünüyorsunuz? Açıkçası kapatma davası bir korku ve korkaklık davasıdır. Korktukları için açtıkları davadır. Sonuç ne olursa olsun, sonuç mahkeme kararı ne olursa olsun, HDP fikriyatıyla ve halkların ortak mücadelesiyle her gün yeniden bu düzene karşı mücadelesini sürdürecek, eğer hesap seçimse inananın kapatsanız da seçimlerde ülkenin geleceğini belirleyecek gücünü sonu kadar ortaya koymanın yolunu yaratacaktır. O yolu kapatabileceğini düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Elinizde bir tek toplu iğne kalsa dahi o toplu iğnelerle yeni yollar açacağız.  Bu inançla kuracağız arkadaşlar.

    BİRLİKTE YAŞAMASININ YOLUNU MUTLAKA AÇACAĞIZ

    Bu büyük birliktelik, geniş demokrasi ve eşit yurttaşlık ittifakı hayata geçsin yürüyüşünü büyütsün, bütün korkular, bütün korku duvarları yerle bir olacaktır. İte gerçek kurtuluş budur. bunun yolu da bizim fikriyatımızda azmimiz, inancımız vicdanımızda ve zerre kir bulaşmamış mücadelemizdedir. Bir araya geleceğiz, iri olacağız, diri olacağız ve bu düzeni mutlaka değiştireceğiz. Bu konuda umutsuzluğa yer yok çoğunluk biziz. Haklı biziz, o nedenle kazanacak olan biziz buna en önce bizler inanmalıyız. Sesimin ulaştığı her yurttaşa söz veriyoruz. Birlikte yürürsek bu talan yalan soygun ve kan düzenine son vereceğiz hepimizin özgür eşit bir gelecekte birlikte yaşamasının yolunu mutlaka açacağız.”

    PİRHA/ANKARA

  • Demokratik Alevi Dernekleri: Mafya, devlet, siyaset ilişkisi alenileşmiştir

    Demokratik Alevi Dernekleri: Mafya, devlet, siyaset ilişkisi alenileşmiştir

    PİRHA-Demokratik Alevi Dernekleri Genel Merkezi, CHP Lideri Kemal Kılıçdaroğlu’na organize suç örgütü elemanı tarafından yöneltilen tehdit söylemlerini eleştirdi. Yapılan açıklamada iktidarın yönetememe krizi yaşadığı ifade edilerek, “Mafya, devlet, siyaset ilişkisi alenileşmiş ve darbe mekaniği sürekli canlı tutulmuştur” denildi.

    Organize suç örgütü elemanı Alaattin Çakıcı’nın, CHP Lideri Kemal Kılıçdaroğlu’na dönük tehdit ve hakaret sözleri Alevi cephesinden de tepkiyle karşılandı. Demokratik Alevi Dernekleri Genel Merkezi tarafından yapılan yazılı açıklamada “Kimileri adeta ölümün, savaşın, hoyratın dili olan korku dilinde ısrar etmekte” denildi.

    “MİLLİYETÇİLİĞİN, TEKÇİLİGİN DİLİ KANSER ÜRETİYOR”

    Dernek açıklamasında, hükümetin yönetememe krizi yaşadığına vurgu yapılarak “İnsan hakları adına söz söyleyenlerin zulme uğradığı dönemlerde meydan çiğ söz söyleyenlere kalır” denildi.

    Demokratik Alevi Dernekleri’nin açıklaması şöyle:

    “Rızasız dile meydan açmıyoruz- yol da vermiyoruz

    ‘Söz ola kese savaşı, söz ola kestire başı

    Söz ola bal ile yağ ede ağulu aşı’

    Yunus Emre

    Doğru sözü ibadet kabul eden bir gelenekten geliyoruz. Bir söze bakarız hakikati içerir mi diye, bir de söyleyene bakarız durduğu yer neresidir diye.

    Söz var yaşatır, söz var öldürür. Tam da böylesi ölüm dilinin konuşulduğu zamanları yaşıyoruz. Rıza toplumun dili edebi, kemaleti söz-ikrar üzerinde inşa edilmiş bilgelerin Pirlerin dilidir. Asla çiğ söz söylememişler, söyleyenin karşısında da dik durmayı da bilmişlerdir. Hak, hakikat arayışı dili rıza dilidir. Bunun için de rızasız dile meydan kurmuyor ve rızalık vermiyoruz.

    ‘Edep yahu’ dedirtecek bir ötekileştirme dili ilk defa kullanılmıyor. Osmanlılarda ‘mülhit, zındık, kâfir’ denilerek katlimiz vaciplenirken, Cumhuriyetle beraber ulus devletin muteber olmayan vatandaşĺar listesine alınmıştık.

    Milliyetçiliğin, tekçiliğin dili kanser üretiyor. Bu dil çürümüşlüğü ürettiği içindir ki, tüm toplumları, tüm farklılıkları her gün daha da bir birine ‘düşmanlaştırıyor’ oysaki toplum kendi farklılıklarıyla birlikte güzeldir. Bir bütün olarak bu barışın diline susamış zamanları da yaşıyoruz. Ancak kimileri sürekli bu iç barışı bozmaya, provoke etmeye çalışıyor. Devletçi siyaset anlayışı sürekli ‘ötekiler yaratarak’ varlığını devam ettirir. Bu bazen kişilere yönelik olur, bazen gruplara, topluluklara, etnik yapılara, ideolojilere, inançlara yönelik olmaktadır.

    Bu söylemlerle toplumun ruhu, direnen inanç gerçekliği, direnen halk gerçekliği teslim alınmaya çalışılır. Toplumun hizmetinde olmayan bir devlet sürekli toplumu teslim almak için, bu ötekileştirme dilini devreye koyarak kendi ‘korku’ dilini konuşturmaya ya da bu dili gündemde tutmak için de bireyleri konuşturmaktadır. 

    “ÇİĞ SÖZ SÖYLEYENLER ÇOĞALMAKTADIR”

    Yaşadığımız bu devranda çiğ söz söyleyenler çoğalmaktadır. Dilin edebi çiğ söz söyleyenlere de ‘edep-erkan’ demiş ve yolun kemaletini göstermiştir. Bir kez daha söyleyelim ki, ikrarımıza, söz söyletmeme bizim ibadetimiz arasındadır. Kimi bireyler bu hakikatten uzaklaştıkları için, kendi kadim değerlerine karşı ikrarsız duruşları bu hoyratlara meydan verir duruma getirmiştir. Neredeyse ‘mafyatik’ dil egemen dil ve zihniyet haline getirilmiştir.

    Koçgiri’de ‘Taş üstünde taş, gövde üstünde baş’ bırakmadığını söyleyenlerin ruhu, 90’ların karanlık güçleri oldular. Biz bunları 1 Mayıs’larda, Çorum’da, Maraş’ta, Sivas’ta tanırız. Bu anlayış an itibariyle sayın Kılıçdaroğlu’nu hedef alarak bir daha yüzünü göstermiştir. Gelinen aşamada mafya, devlet, siyaset ilişkisi alenileşmiş ve darbe mekaniği sürekli canlı tutulmuştur. Demokrasi deryasından kopmuş, adalet direği kırılmış, vicdan terazisi yerle-yeksan olmuş bir sistemde ‘her şey mübahtır’ denklemi devreye girmiştir. Türkiye adeta bir fay hattına gelip dayanmış durumda. Ya demokrasi, adalet, özgürlük hattına yol alacak ya da fay hattı olan sürekli ötekileri düşman gören, inancını küçümseyen, hattın altında kalacaktır.”

    “BU HOYRATLIĞA ASLA YOL VERMEYECEĞİZ”

    “Söz söyleyen kadar, mağdur olanların bu durum karşısındaki tavrı da önemlidir. “Dürzü, şaki, mülhit, zındık, kâfir, mum söndüren, Ermeni dölü, Kürt çalar çingene oynar v.s.” söylemleri gazete, dergi ve kitaplarda bolca mevcuttur.

    Devlette görev alanlar, belirli makam ve mevkiye gelenler kendilerini muteber vatandaş olarak tanımlasalar da, yetiştikleri coğrafya, inanç ve kültürleri, tarihsel arka planları, analarının kültürü esastır. Bugün ‘Dürzü olarak aşağılanan sayın Kılıçdaroğlu’nun anne ve babası Rêya Hakk Alevî inancının kadim coğrafyasında, bir ocak evlâdı olarak, ikrarlı ve rızalı yaşadılar. Xızır’ın Dili ile konuştular. Bu gerçek yokmuş gibi davranıp süreci geçiştirmek, tekçi zihniyetin geldiği aşamayı bulanıklaştırmaktır. Kadim Dersim toprağına turap olmuş bu inancın nûrundan beslenmiş değerlerimize karşı her daim sahiplenmiş ve sahiplenmeye de devam edeceğiz. Yolumuzu ikrarlı anaların ağıtlarıyla ve yaralı dilleriyle yaşadık. Kılıçdaroğlu’nun annesi bu kadim yaralı coğrafyanın tüm acılarını yaşamış ve bu tarihsel hafızanın hem mazlumları hem tanıkları hem de mağdurlarıdır. Biz Raa Heqi talip toplumları olarak, adalete, demokrasiye olan bağlılığımız gereği, bu hoyratlığa asla yol vermeyeceğiz. Bu yol kadim direngen direnişçi olduğu kadar edep ve erkanın tüm normlarını da dosta da, nehaka da hatırlatmayı da ikrar bilmiştir.

    Devlet, mafya, siyaset birliğinin dağılması için halk iradesi esas alınmalı, yapılanlara karşı toplumla yüzleşilmeli, bunun için de demokratik siyaset tüm kurumlarıyla yaşam alanı bulmalıdır. Bunun dışında söylenen her söz, kimden gelirse gelsin çiğ sözdür.

    Midesine çiğ lokma, ağzına çiğ söz almayanlara aşk olsun.”

    PİRHA/ANKARA

  • ABF Başkanı Güzelgül: Hızır, Şeriatı değil hakikatı temsil eder

    ABF Başkanı Güzelgül: Hızır, Şeriatı değil hakikatı temsil eder

    PİRHA- Alevi Bektaşi Federasyonu Genel Başkanı Hüseyin Güzelgül, ‘Yolumuzda Hızır’ başlıklı açıklamasında Hızır’ı anlattı. Güzelgül, “Biz Aleviler, güneşin nasıl yeniden doğduğuna inanıyorsak, Boz atlı Hızır’ın da dar günümüzde cara yetişeceğine öyle inanmaktayız” dedi. 

    Alevi Bektaşi Federasyonu Genel Başkanı Hüseyin Güzelgül, Alevi Yolu’nda Hızır’ı yazdı.

    “Alevi inancı Şah-ı Merdan Ali ile Hızır’ı bütünleştirir. Ve Hızır’ı her yerde hazır ve nazır görmek ister. Bu Hızır’ın özelliğidir” diyen Güzelgül, “O gönlümüzde Boz atlı, ak sakallı, nur yüzlü ebedi pir olarak belirler.
    Bastığı her yerde güller açar. Ekinler yeşerir, elini uzattığı her kişi dertten, kederden kurtulur. Uğradığı her mekan nimet, bereket, şefkat ve rahmet dolar” dedi.

    Güzelgül Hızır’ı şöyle anlattı:

    “Hızır, Hakk’ın sırlarına vakıf olan, ledün ilmini bilen, dondan dona bürünen, gönlünü pak eden insanların imdadına yetişen, ölümsüz olan ve bizlere “Ölüm ölür, biz ölmeyiz” dedirten Hakk’ın cemalidir.
    Hızır zamana ve mekana tabi değildir.
    Biz Aleviler, güneşin nasıl yeniden doğduğuna inanıyorsak, Boz atlı Hızır’ın da dar günümüzde cara yetişeceğine öyle inanmaktayız.
    Hızır Hakk’tan umulandır.
    İnsanın gücünü ve kudretini aşan olaylar karşısında aciz ve çaresiz kaldığı anlarda Hakk’tan kesilmeyen umuttur.
    Hızır özlemin adıdır.
    Hızır Hakk’ın nişanıdır.
    Hızır Hakk’a açılan kapıdır.
    Hızır insanla tanrının buluşmasıdır.
    Hızır; karşılık beklemeden, menfaat gözetmeden mağdur insanlara uzanan bir dost elidir.
    Tükenmez umudun adı, ölümsüzlük özleminin feryadıdır Hızır.
    Şöyle ki; Hakk insana gizlenmiştir ve yine insanda görünmektedir.

    “HIZIR FIRTINADA BORAN, TUFANDA SIĞINACAK LİMANDIR”

    Hızır medet mürvet kapısıdır.
    Hızır fırtınada, boranda, felakette, tufanda sığınacak limandır.
    Hızır; insanlarla el ele hala haldaş, yola yoldaştır. Hızır güneşimiz, ayımız, dolunayımızdır. Bağımız, bağbanımız, köşkümüz, sarayımız, orucumuz, sabrımız, kurbanımızdır.
    Hakkın bin bir adından biri de Hızır’dır.
    Hızır zahiri değil Batıni;

    “HIZIR, ŞERİATI DEĞİL HAKİKATI TEMSİL EDER”

    Şeriatı değil hakikati temsil eder.
    İki denizin birleştiği yerde; yeşili bereketi, bolluğu, var olmayı simgeler.
    Evrende/ Hakk deryasında ise koşulsuz olarak varlığın cümlesinin ikrarlaşması, uyum içinde birbirine çark-ı pervaz olması ve doğum kapısına yönelmesidir. Hızır Anadolu insanına göre toplumsal yaşamda umut deryası, barışın, huzurun, sağlığın, paylaşımın, bolluğun, bereketin simgesidir.
    Her zor anımızda O’nu çağırırız, karanlıklarda çaresizlikten O’na sığınırız.

    “HIZIR KÖTÜLÜĞE KARŞI İYİLİKTİR, KARANLIĞA KARŞI IŞIKTIR”

    Kötülüğe karşı iyilik, karanlığa karşı ışık, zalime karşı Şah-ı Merdan Ali’dir.
    Yaşadığımız bu günlerde, en çok O’na ihtiyacımız vardır.
    Hızır, hem nebidir, hem velidir. Hakk’ı kendimizde gördüğümüz gibi erenleri yanı başımızda hissetmiş ve yaşantımızda kılavuz eylemişizdir. Bizler erenlerin, evliyaların, nebilerin, pirlerin temsil ettiği insani, evrensel değerlere sahip çıkarız. O insani değerlere sahip çıkmamızın verdiği haklılıkla her daim çağırırız Hızır’ı carımıza. Çünkü biz biliriz ki; biz kimse için kötülük düşünmeyiz. Pak ederiz gönlümüzü cümle hatalarımızdan. Haklı iken gücümüz yetmediğinde cümle kötülüklere; pirlere sığınırız. Kimi zaman İmam Ali’yi kimi zaman Hızır’ı çağırırız.
    Onlar’a verdiğimiz ikrarımızda sadık kalırız.

    “SAVAŞA KARŞI BARIŞ, KÖTÜLÜĞE KARŞI İYİLİK BİZİM YOLUMUZDUR”

    Zalimin karşısında, mazlumun yanında, haksızlığın karşısında, adaletin yanında, Şah-ı Merdan Ali’nin yolunu yol eyleriz.
    Savaşa karşı barış, kötülüğe karşı iyilik, çaresizliğe karşı yardımlaşma bizim yolumuzdur.
    İşte bu değerlerle gönülleri birlediğimizde, gönül abdestimizi aldığımızda Hızır her daim yanımızda, yanı başımızdadır.
    Sevgi ve umudun Boz atlısı Hızır’ın darda kalanlara yardım etmesinin bütün insanlarda vücut bulması dileğiyle…
    Ali haldaşımız, Hızır yoldaşımız olsun… Dil bizden, nefes Hünkar Pir’den olsun.”

    PİRHA/İSTANBUL