Etiket: halil karaçalı

  • Halil Karaçalı’dan deprem bölgesi uyarısı: Aleviler şimdi de mekanlarından olmak üzere

    Halil Karaçalı’dan deprem bölgesi uyarısı: Aleviler şimdi de mekanlarından olmak üzere

    PİRHA-Maraş merkezli depremlere ilişkin bir yazı kaleme alan Halil Karaçalı, bölgede yaşayanların göç etmesinin yaratacağı sorunlara dikkat çekerken, “Aleviler zamanlarından olunca Aleviliğinden pek eser bırakmadılar ve şimdi mekanlarından olmak üzereler. Bu da Aleviler ile Alevilik arasında derin uçurumların meydana gelmesi ile sonuçlanır” dedi.

    Halil Karaçalı, 6 Şubat günü gerçekleşen ve merkez üssü Maraş olan depremlerden sonra bölgenin insansızlaşma tehlikesi ile karşı karşıya olduğunu belirtti. Bu durumun yaratacağı etkilere değinen Karaçalı bir yazı kaleme aldı.

    Karaçalı‘nın yazısı şöyle:

    “Aleviler zamanlarından olunca Aleviliğinden pek eser bırakmadılar ve şimdi mekanlarından olmak üzereler. Bu da Aleviler ile Alevilik arasında derin uçurumların meydana gelmesi ile sonuçlanır. 6 Şubat 2023 saat 04:17’de Sofalıcı-Şehitkamil-Antep, 04:28’de Pazarcık-Maraş’ta ve 13:24’te Ekinözü Maraş’ta meydana gelen depremlerin ardından, dün akşam saat 20:30 itibarıyla bölgede toplam 19 bin 483 adet deprem çözümü yapılmıştır.

    20 bine yaklaşan artçı sarsıntıların meydana gelmesini bir tarafa bırakıp paldır küldür ev yapmaya kalkışmak, yerleşim yeri inşa etmeye girişmek hangi ‘aklın’ eseridir pek bilinmez fakat sonuçlarının pek de hayra alamet olmayacağı kesin. Mesele öyle bir boyuta getiriliyor ki planlamayı, kent ve yerleşim yeri inşa etmeyi birkaç jeolojik ve zemin etütleriyle bitirilebileceği sanılıyor.

    Toprak yapısı, iklim, meteorolojik özellikler, üretim alanları, geçim kaynakları, eğim, sulak alanlar, doğal kaynaklar, demografik yapı, kültürel yapı, bellek, altyapı vb. bütün kategoriler devre dışı bırakılıyor. Bunun açık anlamı insandan, doğadan ve çevreden tamamen azada edilmiş, bir biçimiyle de insandan bağımsız yerleşim yerleri inşa etmektir. Artık mekân mı insanı atar ya da tersinden insan mı mekânı atar belli değil ama bu yöntemin orta ve uzun vadede çalışmayacağı kesin.

    “CANLI, CANSIZ HER NE VARSA BİRLİKTE DÜŞÜNÜLMELİ”

    Doğanın yaşam veren ve bazen de verdiklerini toptan alan, (deprem, sel, tufan) özelliği geçmişte toplumların belleklerinde derin izler bırakmıştır. Fakat alelacele inşa edilecek olan yerleşim yerleri ve yapıların bir afetin yaralarını sarmadan öte orta ve uzun vadede yapay bir felaket inşa edileceği aşikardır. Eğer mesele barınma sorununu çözmekse bilim alanı ve ilgili mesleklerin birikimi kesinlikle göz ardı edilemez.

    En basit haliyle ve anlaşılır şekilde örnek verecek olursak deprem bölgesindeki kırsal kesim ve alanlarda yaşayan halkın yaş oranları dikkate alındığında yaşlı nüfusun oranı ve dünyalarına özgü yaşam biçimi kesinlikle göz ardı edilmemesi gereken bir husustur. Belli yaşın üzerinde olan insanları kentlerde baş döndürücü hayatın devam ettiği mekanlarda yaşamaya zorlamak onları ölüme terk etmekten başka bir gerçeklik değildir.

    Dolayısıyla mesele yalnızca jeolojik ve zemin etüdünden ibaret değildir. Yer kabuğu üzerinde canlı ve cansız her ne varsa birlikte düşünülmek zorunda. Levhalar ve yer kabuğu doğa kanunlarına göre kendi mecrasında devam etmektedir.

    “ALEVİLER İÇİN FİLMİN KOPUŞU BURADAN BAŞLIYOR”

    Mekânın coğrafi konumu ve aktörlerinin onu yorumlaması, tanımlaması ve temsil etmesi bir bütünlüğü teşkil edeler. Bir adım ötesi mekânın hissedilmesi, algılanması ve tahayyül edilmesi onu var eden ön koşullardır. Bellek ve aidiyet duygusu da tam da burada başlar ve kendisini yeniden üretir. Mekân olgusunu fiziksel gerçekliğinden öte, bireylerin ona yükledikleri anlam ve değerlerle ele alırken değinilmesi gereken önemli bir diğer noktada mekânın kaybıdır.

    Bu yönüyle topluluklar tarafından anlam ve değerler yükledikleri mekândan kopması, kişisel ve kolektif aidiyetin ve hafıza açısından tahrip edici sonuçlara sahiptir. Deprem ile birlikte düşünüldüğünde bölgede Alevi toplumu açısından filmin kopuşu buradan başlıyor. Çünkü Aleviler için bölgedeki/ kült merkezleri ile halk arasında kopukluğun geri dönüşü olamayacak bir biçimde fiziki mesafenin konulacağıdır. Oysa bölge/yöre yüzyıllardan beri farklı toplulukların bir arada yaşadığı, farklı ayin ve dini biçimlerin kendini yeniden var ettiği özgün bir bünyeye sahiptir.

    Bölgede dağ, tepe, taş, kaya; göl, akarsu, dere, küçük su gözeleri; ağaç, koruluk, küçük orman alanları; dağların tepelerinde, dere boylarında, geçit yerlerinde bulunan baba, dede, sultan, er evliya türbeleri vb. mekanlar inanç ve itikadı bakımdan insanlar tarafından derin anlamlar yüklenerek dinsel bağlamda belli bir aidiyet bağı ile yorumlanmışlardır.

    “YERİNDEN OLMA BÜYÜK SORUNLARA YOL AÇACAKTIR”

    Yerinden olma/yerinden edilme, yersizleşmenin bu şekilde devam etmesi halinde bu yeni ve baş edilmesi güç daha büyük sorunlara yol açacaktır. Sorunların yerinde çözülmesi özellikle Alevi topluluklar için hayati önemdedir. Yer değiştirme ile ilgili ortaya çıkacak önemli sorunlardan birisi yerinden olmuş nüfusun yerine farklı nüfus transferi ya da teşviki olacak; bu da ağır bir kültürel dönüşüm ve esasen yıkım anlamını taşıyacaktır ki yersiz yurtsuzlaşan kesimler ciddi bir bellek yitimine uğrayacak, bölge halkı köklerinden koparak farklı şehir ve metropollerde çok ağır bir kimlik erozyonuna uğrayacaktır.

    Bu, yalnızca ilgili toplulukların ve grupların değil, depremden etkilensin ya da etkilenmesin, öncelikle örneğin tüm Alevi toplulukların kültürel-dinsel miras kaybını, devamında ise bu ülkenin geri döndürülemez kültürel çölleşmesini beraberinde getirecektir. Dolayısıyla kritik eşik bölge halkı için kalıcı olacak şekilde barınma imkanlarının belirli yöntem ve politikalara göre talan ve tahrip etmeden çözüm üretmektir.”

    Devrim FINDIK/İSTANBUL

     

  • Karaçalı: Yolumuzun şeriat kapısında yığılıp, kavga, gürültü çıkarmanın lüzumu yok

    Karaçalı: Yolumuzun şeriat kapısında yığılıp, kavga, gürültü çıkarmanın lüzumu yok

    PİRHA- Halil Karaçalı, Alevilerin dört kapıdan biri olan Şeriat kapısında kalıp, kavga çıkarmasının lüzumsuz olduğunu belirterek, “Bu hali ile erenler, evliyalar, Fatıma, Ali de gelse şeriatın rezalet dolu ‘şenliği’nden bizi kurtarmaz” dedi. Karaçalı ayrıca, “Devlet erkanı temel haklarımıza ilişkin bütün eşikleri bize kapatmış olabilir ama erkanımız bize hiçbir eşiği kapatmıyor yani Yolumuz hiçbir zaman dört kapının dördünü birden ve aynı anda kapatmıyor” ifadelerini kullandı. 

    Zaman zaman Alevi inancıyla ve Alevilerle ilgili yazılar yazan Halil Karaçalı, “Kendi Yolumuzun şeriat kapısında yığılıp, kavga, gürültü çıkarmanın lüzumu yok. Bu hali ile erenler, evliyalar, Fatıma, Ali de gelse şeriatın rezalet dolu ‘şenliği’nden bizi kurtarmaz” dedi.

    “Mesele çok basit ve anlaşılır; dört kapının üçüne yönelmeyi bırakıp, tek kapıya yığınak yapmanın sonu kesinlikle hayra alamet değildir” diyen Karaçalı, şunları vurguladı:

    “Bizi sadece kavgadan gürültüye savurur. Bu eşikleri aşmamız gerekir. Yoksa ne yaptığımız Cem ibadettir ne de vardığımız Cemevi ibadethanedir. Şeriatın kapısında ayaklarımızın bağını koparabilirsek Cem’in devriye içindeki devir ibadetinin sadece bir geçiş eşiği olduğunu, Yola giderken sırtımıza almış olduğumuz yükün fazlalığını attığımız bir meydan olduğunu çok rahat göreceğiz.”

    Halil Karaçalı’nın yazısı şöyle:

    “Aleviler evvela Aleviliğin içinde kendilerine bir yaşam biçimi çıkarıp, komşu inançlardaki dostları ile birlikte barışı, umudu, insanlı, hayali, mizahı, nükteyi, gülmeyi yeniden hayata geçirme gibi bir ödev ve sorumlulukları vardır. Kendi Yolumuzun şeriat kapısında yığılıp, kavga, gürültü çıkarmanın lüzumu yok. Bu hali ile erenler, evliyalar, Fatıma, Ali de gelse şeriatın rezalet dolu ‘şenliği’nden bizi kurtarmaz.

    Mesele çok basit ve anlaşılır; dört kapının üçüne yönelmeyi bırakıp, tek kapıya yığınak yapmanın sonu kesinlikle hayra alamet değildir. Bizi sadece kavgadan gürültüye savurur. Bu eşikleri aşmamız gerekir. Yoksa ne yaptığımız Cem ibadettir ne de vardığımız Cemevi ibadethanedir. Şeriatın kapısında ayaklarımızın bağını koparabilirsek Cem’in devriye içindeki devir ibadetinin sadece bir geçiş eşiği olduğunu, Yola giderken sırtımıza almış olduğumuz yükün fazlalığını attığımız bir meydan olduğunu çok rahat göreceğiz.

     “HAKİKATİMİZDEN KAÇTIĞIMIZ ORANDA İNSANLIĞIMIZDAN UZAKLAŞIRIZ”

    Devriye içinde bu devir de varsın böyle geçsin diye etrafa hurma çekirdeği dikmenin anlamı yok; hakikatimizinden kaçtığımız oranda insanlığımızdan uzaklaşırız. Örneğin, hakikaten ve itikadi tutumundan ödün vermeyen Hacı Bektaş Veli, Mevlana’ya yedi kat yerin altında bulunan mahsende şarap küplerini çıkarttırıp, Konya’nın orta yerinde dem olarak döktürmüştür. Bizler komşu inançlardaki dostlar ile dayanışmalıyız, paylaşmalıyız, insanlık adına ortak mücadele yürütmeliyiz aksi halde atalet halimiz sadece bizim sonumuzu getirmez aynı zamanda tarih içinde ahlaki bir sorun hali ile sırtımızdaki yük olur. O zaman da sırtımızdaki yükü indirmek ne geriye bir meydan kalmış olur ne de yönelinecek bir kapı. Çünkü bütün eşikleri kendi elimizle birer birer kırıp, geçiyoruz.

    “YOLUMUZ HİÇ BİR ZAMAN DÖRT KAPININ DÖRDÜNÜ BİRDEN VE AYNI ANDA KAPATMIYOR”

    Yurttaşı olduğumuz devlet erkanı temel haklarımıza ilişkin bütün eşikleri bize kapatmış olabilir ama erkanımız bize hiçbir eşiği kapatmıyor yani Yolumuz hiçbir zaman dört kapının dördünü birden ve aynı anda kapatmıyor. Aleviliğimizden bir yaşam biçimi çıkarma ve insanlık adına cümle cihana bir katkı sunmanın yolları tam da bu mecralardan geçer..

    PİRHA/ İSTANBUL

  • Karaçalı: ‘Dedelere maaş’ söylemi başta dedelere ve dedelik kurumuna hakarettir!

    Karaçalı: ‘Dedelere maaş’ söylemi başta dedelere ve dedelik kurumuna hakarettir!

    PİRHA- Bugünlerde AKP hükümetine yakın isimlerin gündeme getirdiği “dedelere maaş” meselesi konuşulurken, Halil Karaçalı kaleme aldığı yazıda “’Dedelere maaş’ söyleminin epeydir alıp başını hududsuz bir yere doğru gittiğine dikkat çekti. “Dedelere maaş demek ve bunu dile getirmek başta dedelerin kendisine olmak üzere bütünüyle dedelik kurumuna hakarettir”diyen Karaçalı, “Talip dedeye akmazsa, dede dolu olup, talibe akmaz” dedi. 

    AKP hükümetinin cemevlerine ibadethane statüsü yerine ‘kültür merkezi’ statüsü vermeyi, dedelere maaş ödemeyi planladığı iddiaları Alevi toplumunda tartışılırken Alevilik konularında zaman zaman yazılar yazan Halil Karaçalı önemli bir yazı kaleme aldı.

    Karaçalı, devletin neden ‘dedelere maaş’ vermek isteyeceğini ve dedelerin maaş almasıyla birlikte hangi olumsuzlukların olabileceğini net bir şekilde dile getirdi.

    “DEDELERE MAAŞ SÖYLEMİ, BAŞTA DEDELERE VE DEDELİK KURUMUNA HAKARETTİR”

    Halil Karaçalı, “Talip dedeye akmazsa, dede dolu olup, talibe akmaz. Demi ile eşiğe varan derdine derman bulur, kibri ile gidenin eşgali kelp, sıfatı Mervan olur. ‘Dedelere maaş’ söylemi toprağa ekilmeden, suya yazılmadan epeydir alıp başını hududsuz bir yere doğru gidiyor. Oysa “dedelere maaş” demek ve bunu dile getirmek başta dedelerin kendisine olmak üzere bütünüyle dedelik kurumuna hakarettir” dedi.

    “DEDELER DEVLETE ŞUNU SORMALI: HAYATTA KALMA MÜCADELESİ VEREN TALİPLE HAK MUHAMMET ALİ YOLUNU NASIL SÜRDÜRECEĞİZ?”

    Facebook sayfasından yayınladığı yazısında Karaçalı, yazıyı şöyle detaylandırdı:

    “Enflasyon verilerini TÜİK ve AA %19 olarak açıklarken, ENAG verilerine göre % 49.87 ve Johns Hopkins Üniversitesi’nden ekonomist Steve Hanke’ye göre ise %58.7 olduğu bir ülkede dedelerin asıl söylem ve çıkışlarından biri, bize “maaş” deyip duruyorsunuz ama talip/ler için neden liyakat, çalışma ve üretim üzerine kurulu bir maaş düşünmüyorsunuz? Dar tanımlı işsizlik oranı TÜİK verilerine göre % 12.1 ve geniş tanımlı oran ise %22’nin üzerinde. Bugün 4 kişilik bir ailenin asgari geçim/yoksulluk sınırı geçim maliyeti 10.396 TL. Hal vaziyet böyle iken dedelerin devlete şu soruyu yöneltmeleri gerekir: Açlık, yoksulluk, işsizlik, sosyal ve toplumsal adaletsizlik, eşitsizlik, doğal afetlerden toplumsal felaketlere kadar yaşamın vücut bulduğu bütün alanlarda hayatta kalma mücadelesi veren talip ile nasıl Hak Muhammed Ali Yolunu sürdüreceğiz?”

    “Evet bu hayatta kalma mücadelesini veren Türkiye’deki bütün toplumsal kesimler olduğuna göre Aleviler de bu yaşanılan eşitsizliklerden münezzeh değildir” diyen Halil Karaçalı, “Kaldı ki 1905 ve sonrası Dünya’nın nüfus artışı, değişim ve dönüşümü, 1927 yılı nüfus sayımı verileri dikkate alındığında nüfus olarak Aleviler bu ülkenin %20’sini aşkın bir sayıya sahiptir. Ki bu nüfusun belirli bir oranı asimile edilmiştir ama bunu yapan yine devletin kendisi olmuştur. Kuşkusuz devletin uygulamış olduğu asimilasyon politikalarının yanlışlığından biz Aleviler sorumlu değiliz” ifadelerini kullandı.

    DEVLET ‘DEDELERE MAAŞ’ DERKEN NE YAPMAYA ÇALIŞIYOR?”

    “Peki devlet “dedelere maaş” derken ne yapmaya çalışıyor?” diye soran Karaçalı, “Eğer dedeler böyle bir boşluğa gelirse Alevilik ile köprüleri atmış olurlar. Atılan bu köprü ise doğrudan talibin kendisidir” uyarısını yaparak şunlara dikkat çekti:

    “Bilindiği üzere adı sanı konulmamış olsa da Türkiye’de Diyanet şemsiyesi altında bir araya getirilmiş 140 bini aşkın dinsel bir grup var. Bu grubun aldığı maaşlardan Türkiye’deki bütün toplumsal kesimlerin ödemiş olduğu vergilerden kaynaklı hakkı var. Aslında bu maaşı almakla dinsel anlamda kul hakkına girerlerken, devlet yurttaşlık ilişkisinden doğrudan insanların hakkını hukuksuz bir şekilde yemektedirler. Devlet “dedelere maaş” derken dedeleri tam da buraya davet ediyor. Gelin biz burada hem kul hakkına giriyoruz, hem de insanların hakkını yiyoruz. Siz dedeler de bu haksızlığı sıklıkla dile getiriyorsunuz; iyisi gelin beraber bu hakka girelim ve ne bizim ağzımızın tadı bozulsun, ne de sizler “hakkımız haram, zehir zıkkım olsun” deyin! Ne olacaksa beraber olsun!

    “EĞER DEDELER BÖYLE BİR BOŞLUĞA GELİRSE ALEVİLİKLE KÖPRÜLERİ ATMIŞ OLURLAR”

    Eğer dedeler böyle bir boşluğa gelirse Alevilik ile köprüleri atmış olurlar. Atılan bu köprü ise doğrudan talibin kendisidir. Çünkü ister dede, ister mürşit, ister baba, ana; er, dişi her kim varsa evvela Alevilikte taliptir. Dolayısı ile dedeler bizzat kendileriyle de köprüleri atmış olur. Atılan bu köprü ile köprü, ayı, dayı üçgenindeki girdaba düşerler. Mesele tam da buradan başlıyor. Dedenin görev, ödev ve sorumluluğu bu topraklarda “köprüyü geçinceye kadar ayıya dayı” deme kuralı aşılamak değildir. Tersine dedenin asli görevi eşitsizliği, hak yemeyi teşvik eden bu köprü hikayesinin mimari projesini çizen ve inşaatını yapan müteahhitini de bulup hal çaresine bakması ve bunun yerine Meydan-ı Ali’de mizan terazisini kurmasıdır. Bu mizan terazini kurduğu anda talibin gönlünde çerağ da, hakkullah da, şeydullah da, nezir de kopar. Tabi şeydullah zakirin hakkı, nezir de mürşidindir. Sakın bir hataya düşüp Hakk’ın binasına kaçak kat atılmasın.

    ​”TALİP NEFES ALAMAZSA DEDE NEFES VEREMEZ”

    Sevgili dedeler, bir kilo un olmuş 8 TL, çuvalı eder 400 TL. Bir kulak ekmeğin kavgasında başın gittiği bir devirdeyiz. Bütün bu yaşananlar buğday mi, himmet mi zamanın bir başka evresi sayılır. Yoksulluk artık açlık ve kronik yoksulluğa doğru evrilmektedir. Bu şartlar altında talip ekmeğin kavgasında hayatta kalmanın derdinde olur. Talip nefes alamazsa dede nefes veremez. Nefes alınmadan, ölmeden evvel ölünmez; ölmeden evvel ölünmeyince öldükten sonra talip her daim ölür.

    “EKMEĞİ AŞI OLMAYANA ‘DEDE YETİMİ DENİLİRDİ; DEDENİN GÖREVİ TALİBİN ACISINI SIRTLAMAKTIR”

    Sizler bilirsiniz ki bir zamanlar ekmeği aşı olmayana dede yetimi denilirdi. Dedeler bu insanları korur sahip çıkardı ve hatta nerede bir yevmiye varsa dede yetimleri çağrılırdı, çünkü ekmek ve aşlarının olması gerekiyordu. Hal böyle iken bu zamanda savunulması ve mücadele verilmesi gereken alan yaşamın ve hayatta kalmanın kavgası olur. Dedenin görevi talibin acısını sırtlamaktır. Sırtlanan bu acı kimi talipte bir çerağa döner kiminde ise bir kadeh dolusu deme. Öyle bağış vs. değil çünkü bilirsiniz ki bağış ekonomisi kurban ister.

    “YOL YAKIN İKEN ‘DEDELERE MAAŞ’ SÖYLEMİNE ÇOK GÜÇLÜ SES ÇIKARILMALI”

    Günler aydın ve yol yakın iken “dedelere maaş” söylemine karşı çok güçlü bir sesin çıkarılması gerekir. Aksi halde dede ile talip arasındaki uçurum 18 bin alemin berzahlarından daha öte olur ve sonrasında maaşa talip olanlar bu uçurumdan birer birer dibi köşesi olmayan “cennette” düşer! “Cennette” düşmesine düşerler de ama hiçbir zaman iflah olamazlar ve sonraki neslin ayağına püsküllü bela olurlar.”

    PİRHA/ İSTANBUL

  • ‘Aleviler ve Sosyalistler, Sosyalistler ve Aleviler’ kitabı okurla buluşuyor

    ‘Aleviler ve Sosyalistler, Sosyalistler ve Aleviler’ kitabı okurla buluşuyor

    PİRHA- ‘Aleviler ve Sosyalistler, Sosyalistler ve Aleviler’ / Bir Karşılaştırmanın Kenar Notları” adlı kitap 13 Kasım’da okurla buluşuyor. Prof. Dr. Ayhan Yalçınkaya ve Halil Karaçalı’nın derlediği kitap, Dipnot Yayınları’ndan çıktı. 

    Prof. Dr. Ayhan Yalçınkaya ve Halil Karaçalı’nın derlemelerinden oluşan “‘Aleviler ve Sosyalistler, Sosyalistler ve Aleviler’ ‘Bir Karşılaştırmanın Kenar Notları’” adlı kitap 13 Kasım’da okurla buluşuyor.

    Dipnot Yayınları’ndan çıkan kitap hakkında şu bilgiler verildi:

    “Sosyalist hareket, bugün hangi noktada bulunursa bulunsun, kitap içindeki yazılardan da izlenebileceği gibi, esasen Alevi toplulukların da tarihlerinin bir parçasıdır. Ancak içinde bulunduğumuz günlerde, bu “parça” sanki bir tümörmüş gibi sökülüp atılmaya, düşmanlaştırılmaya, ondan doğan boşluğa ise milliyetçi, ırkçı, faşist ya da çeşitli görünüm biçimleriyle devlet tapıncıyla malul bir Alevilik inşasının temelleri atılmaya çalışılmaktadır. Bu kitap, okurların dikkatini, şimdiye değin bütünlüklü bir biçimde pek ele alınmayan bu ilişkiselliğe yöneltme amacını taşır.

    Elinizdeki kitap, çok boyutlu bir biçimde, geçmişten bugüne sosyalistler ile Aleviler arasında gelişen ilişkilerin, sosyalizm ile Alevilik arasında kurulmaya çalışılan bağlantıların tartışılmasını hedefliyor. Alevilerin dikkatini yine Alevilerin kendisine, bu kez sosyalist hareketle ilişkileri ve bunun tarihsel bağlamına yöneltmeye dönük bir girişim olan bu eser, kendi sorunlarıyla diğer topluluklar arasındaki sorunların ortak zeminlerinden koparılmaya çalışılan Alevilerin, en azından başka bir tarihe sahip olduklarını hatırlamak bakımından önemli bir işlevi de yerine getiriyor.

    Kitap geçmişten bugüne sosyalistler ile Aleviler arasında gelişen iç içeliklerin ve karşılaşmaların mekanda, zamanda ve çeşitli örgütsel formlardaki izlerini takip etmektedir.”

    Kitabın hazırlanmasında katkıda bulunanların isimleri ise şöyle:

    Şükrü Aslan, Seçil Aslan Çoşkuner, Murat Coşkuner, Dilek Kızıldağ Soileau, Mehmet Ertan, İbrahim Bahadır, Hüseyin Aygün, Cemal Salman, Ali Duran Topuz, Kelime Ata, Yelda Yürekli, Fikriye Yücesoy, Ayhan Yalçınkaya, Menekşe Aykan, Erdoğan Aydın, Demir Küçükaydın, Sefa Feza Arslan, İsmail Beşikçi.

    (HABER MERKEZİ)

  • ‘Alevilik tanımlanamaz ve şayet tanımlanırsa Alevilik olmaktan çıkar’

    ‘Alevilik tanımlanamaz ve şayet tanımlanırsa Alevilik olmaktan çıkar’

    PİRHA- Halil Karaçalı, Prof. Dr. İlyas Üzüm tarafından yazılan, ‘Tarihsel ve Kültürel Boyutlarıyla Alevilik’ kitabında geçen bazı ifadelere yönelik eleştirel bir yazı kaleme aldı. Karaçalı, Alevilik tanımlanamaz ve şayet tanımlanırsa Alevilik olmaktan çıkar. Bu çıkış haliyle de öylesine “tarihsel ve kültürel boyutlarıyla” bir “anlayışa” dönüşür. Takdir edersiniz ki bu Aleviliği ve Alevileri “tarihsel ve kültürel boyutlarıyla” tahakküm altına almak demektir” dedi. 

    Alevi olsun ya da olmasın pek çok akademisyen Aleviliği kaleme alan yazılar, kitaplar yazmaktalar. Kimi Alevi inancını doğru yansıtmaya çalışırken, kimi de bilerek veya bilmeyerek çarpıtmayı huy edinmiş durumdalar.

    Prof. Dr. İlyas Üzüm tarafından yazılan, ‘Tarihsel ve Kültürel Boyutlarıyla Alevilik‘ kitabında geçen bazı ifadelere yönelik Halil Karaçalı bir eleştiri yazısı kaleme aldı.

    Karaçalı, Belirtmek isteriz ki Alevilik tanımlanamaz ve şayet tanımlanırsa Alevilik olmaktan çıkar. Bu çıkış haliyle de öylesine “tarihsel ve kültürel boyutlarıyla” bir “anlayışa” dönüşür. Takdir edersiniz ki bu Aleviliği ve Alevileri “tarihsel ve kültürel boyutlarıyla” tahakküm altına almak demektir” dedi.

    Karaçalı, tahakküm ve tahrifatla yazı kaleme alınmasını ise şu ifadelerle eleştirdi:

    “Tahakküm ve tahrifatla bir inancın temel destur ve düsturlarını, teolojisini, zaman ve mekân algısını, menakıplarını, inanma biçimlerini, inançlarına dair bilgi edinme yöntemlerini sanki bir marifetmiş gibi kaleme almak bırakınız ölüsünü yuyup pak eylemeyi, kalemiyle kendisinin vicdanını mahkûm etmekten öteye geçmez.”

    İşte Halil Karaçalı‘nın kaleme aldığı yazının tamamı:

    “Prof. Dr. İlyas ÜZÜM tarafından kaleme alınan TARİHSEL ve KÜLTÜREL BOYUTLARIYLA ALEVİLİK adlı kitabında;
    “Tarihte, bulunduğu bölgelere ve dönemlere göre birçok farklı isimle anılmış olmakla birlikte, günümüzde daha çok Alevilik diye anılan sosyokültürel yapı, on asırlık uzun bir tarihi geçmişe sahiptir. (…) Ayrıca Alevilik “teolojik sebeplere” dayalı olarak ortaya çıkan bir fırka olmadığı için arkasında zengin bir literatür bırakmamıştır. Bugüne intikal eden sınırlı sayıdaki eserde de konular sistematik bir biçimde ele alınmamış ve işlenmemiştir. (…) 1. Hak/Allah: Yüzeysel Bir Vahdet-i Vücut (…) Sayısı fazla olmayan bu kayıtlardan birinde, söz gelimi Hz. Muhammed’in miraca çıktığında Tanrı’yı bakire kız görünümünde gördüğü; Hz. Muhammed’in bir hadisinde, kıyamet günü de Tanrı’nın kullarına aynı şekilde görüneceğini belirtir. (…) Semah ederken Hz. Muhammed’in imamesi (sarığı) başından yere düşer. Kırk parça olur. Kırkların her biri bir parçasını alır ve etek yapıp bağlar” vb. ifadelere yer vermiştir.

    Prof. Dr. Sayın İlyas ÜZÜM “tarihsel ve kültürel boyutlarıyla” Aleviliği tanımlamaya giriştiğine göre bize ol batının yedinci babında anlatmak düşer. Hak kudretini aşikar kılmak diledi. Kemal-i kereminde ve lütfu inayetinde bir yeşil derya yarattı. Deryaya nazar buyurdu. Derya dalgalandı, cuşa geldi ve gevheri saçtı. (…) Yer su iken, gök duman iken, bu alem yokken, sidretül müntehada, yeşil kandilde, kubbe-i rahmanda nur-u azimet Fatimet’ü Zehra, nur-u nübüvvet Muhammed Mustafa, nur-u velayet Şah-ı Merdan Ali. İsim üçtür, üçü bir nurdur. Vahdet:Fatma Ana, vücut: Şah-ı Merdan Ali, başta tac: Muhammed Mustafa; kullaklar şepper-i şüpper yani Hasan, Hüseyin; kollardaki parmaklar: on iki imam. Şimdi burada ebedi ve ezeli olan bir Yol’u, Sayın Üzüm “on asırlık” bir tarihsel geçmişin hangi zaman dilimi ile sınırlayacak veya mademki tarihsel bir zaman içinde yer vermeye çalışmış o halde ebedi ve ezeli olan zamanı an-ı daimde cem eden Aleviler için nasıl bir tarih lütuf eder ki içinde “kültürel boyutları” da olsun. Hazır “kültürel boyut” demişken; Antropolog Kroeber ve Kluckhohn kültür kavramının 164 farklı tanımını saptamıştır. Kitabı kaleme alan yazar Aleviliği saptanmış olan 164 farklı tanım içerisinde hangisiyle eşleştirir ya da bağlantısal olarak hangi kültürün tanımı Aleviliğe denk düşer!
    Belirtmek isteriz ki Alevilik tanımlanamaz ve şayet tanımlanırsa Alevilik olmaktan çıkar. Bu çıkış haliyle de öylesine “tarihsel ve kültürel boyutlarıyla” bir “anlayışa” dönüşür. Takdir edersiniz ki bu Aleviliği ve Alevileri “tarihsel ve kültürel boyutlarıyla” tahakküm altına almak demektir.

    ALEVİLİK TAKTİM ETMEK

    Bir kavilde teslim-i rıza ile yola ikrar verenler evvela terk-mal, terk-i can, terk-i dünya, terk-i bed fiil eylerler. Bunu eyleyen Aleviler sayın yazarın kitabın başlığında belirtiği “Tarihsel ve Boyutlarıyla Alevilik” kabına sığmazlar. Fakat yapılmaya çalışılan başı sonu belli, sistematize ve şematize edilmiş, şekle ve şemale büründürülmüş, standartlaştırılmış, günü ve saati belirlenmiş, nelerin veya hangi bilgilerin “kültürel boyutlarıyla” kayda alınmış ama bu hiçbir zaman inanç olarak görülmemiş vb. bir Alevilik takdim etmektir. Kime? Kendi deyimleri ile “yazılı kaynakları” çok bulunmayan Aleviler’e! O zaman ilk elden ne yapılması gerekiyor? “Yazılı kaynakları çok az” ve az olması ile birlikte “sınırlı sayıda kaynak” bugüne ulaşmış! O zaman Aleviler için tez elden kitap yazalım ve kendilerini dinleri hakkında “aydınlatalım!” Zaten dinlerinin “teolojisi” de yok! Oldu mu Alevilik “bir kültür” ya da “anlayış” biçimi? Oldu ve Aleviler de buna inandı!

    “NE GÖLDEN NE DE DALGADAN NASİP ALINMIŞ!”

    Tac tamam olduktan sonra, kemer lazım geldi. Hak Cebrail’e emreyledi. Bir ak cevher çıkardı ve bu cevhere nazar eyledi. Yedi kulaç oldu ve Muhammed Mustafa’nın beline kuşattı. Bu kemerbesttir. Yazarın belirttiği “etek” vs. değildir. Kendisi bu “etek yapıp, bağlama” meselesini Buyruk’a dayandırıyor. Buyruk’ta ifade ediliş biçimi ‘tennure’ veya ‘tennura’ şeklindedir. Sayın yazar zihinsel tahakkümünden kurtulmamış olmalı ki yine Buyruk’a dayandırarak “Hz. Muhammed’in miraca çıktığında Tanrı’yı bakire kız görünümünde gördüğü” şeklinde yorumlayabilmektedir. Ne diyelim tahakküm ve zorbalığın bilgi üretim ve anlama biçimi diyelim? Ya da Kul Himmet nefesiyle: Muhabbet edenler nasibin alır/Muhabbet ederse derd ehlin bulur/Serçeşme Muhammed Ali’den gelir/Dalgası tükenmez göldür muhabbet. Anlaşılan ne gölden ne de dalgadan nasip alınmış.

    TAHAKKÜM VE TAHRİFATLA ALEVİLİK TANIMI

    Pirimiz Hünkâr Hacı Bektaş Veli der ki; “Ruhu insani ölmez ölür cesed/Nice ölür ruh ki öldürür nuru ahed/Derviş oldur yerde yüzün hak ede/Ölücek kenduyu yuyup pak ede.” Tahakküm ve tahrifatla bir inancın temel destur ve düsturlarını, teolojisini, zaman ve mekân algısını, menakıplarını, inanma biçimlerini, inançlarına dair bilgi edinme yöntemlerini sanki bir marifetmiş gibi kaleme almak bırakınız ölüsünü yuyup pak eylemeyi kalemiyle kendisinin vicdanını mahkûm etmekten öteye geçmez.”

    (HABER MERKEZİ) 

     

  • TÜBİTAK desteği ile Aleviler için ‘yeni icatlar!’

    TÜBİTAK desteği ile Aleviler için ‘yeni icatlar!’

    PİRHA- Doç. Dr. Mehmet Ersal’ın Alevilikle ilgili yazdığı akademik makalelerine ilişkin Halil Karaçalı eleştiri ve düzeltme niteliğinde bir yazı kaleme aldı. Ersal’ın, TÜBİTAK’ın finans desteği ile Aleviler için yeni icatlar çıkardığını vurgulayan Karaçalı, “Alevilerin kurmuş olduğu ikrar, birlik, musahiplik, görgü, dar/dardan indirme vb. cemlerde okunan gülbenglerin hiçbirinde yazarın işaret ettiği ve makale sonunda ek olarak belirttiği ifadeler geçmez. ‘İmam-ı Cafer Sadık Buyruğu ve Bektaşiliğin İçyüzü’ gibi temel eserlere dahi bakılmamış” dedi. 

    Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Veli Araştırma Dergisi/2013/65 Sayısı’nda yer alan ve Doç Dr. Mehmet Ersal ve Serpil Ersöz tarafından yazılan “Alevi Gülbenglerinin Temel Yapısı Üzerine Bir Değerlendirme” başlıklı makaleye ilişkin Halil Karaçalı bir eleştiri ve düzeltme yazısı kaleme aldı.

    Gazete DuvaR’da yayınlanan yazıda Karaçalı, Alevilerin kurmuş olduğu ikrar, birlik, musahiplik, görgü, dar/dardan indirme vb. cemlerde okunan gülbenglerin hiçbirinde yazarın işaret ettiği ve makale sonunda ek olarak belirttiği ifadeler geçmez. İmam-ı Cafer Sadık Buyruğu ve Bektaşiliğin İçyüzü gibi temel eserlere dahi bakılmamış! Ama buna rağmen yazar TÜBİTAK’ın finans desteği ile Aleviler için yeni icatlar çıkarmış” dedi.

    Halil Karaçalı’nın yazısının tamamı şöyle:

    “Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Veli Araştırma Dergisi/2013/65 Sayısı’nda yer alan ve Arş. Gör., Mehmet Ersal ve Serpil Ersöz tarafından kaleme alınan “Alevi Gülbenglerinin Temel Yapısı Üzerine Bir Değerlendirme” başlıklı makalenin “EK: Hizmet Sırasına Göre Dizilmiş Gülbengler” bölümünde: ‘Namaz-Dar’, ‘Namaz-Secde’, ‘Namaz-Tecella’, ‘Seccade’, ‘Seccade-Seccade’nin Duası’, ‘Seccade- Namaz-Sorgu’, ‘Seccade-Seccade Üzerinde Kalkış’, ‘Seccade-Seccade Silkeleme’, ‘Kasap’  vb. başlıklara yer verilmiştir.

    “‘ARAŞTIRMACI, POSTA SECCADE DİYOR; POST DEMEYE NE DİLİ VARIYOR NE DE KALEMİ YAZIYOR”

    Türkoloji Çalışmaları Dergisi 6/1 Kış-2011, Arş. Gör., tarafından yazılan “Alevi İnanç Sistemindeki Ritüelik Özel Terimler: Musahiplik” başlıklı makalede;

    (…) Maalesef Alevi-Bektaşi inanç zümresinin ritüelleri ve bu riteüller için oluşmuş özel terminolojinin büyük bir kısmı henüz kayıt altına alınamamıştır. Bu sebeple inanç sistemine dair yazmalarda veya şiirlerde geçen terminolojik adlandırmalar anlaşılmamakta veya yanlış anlamlandırılmaktadır. (…) Seccade Serme: Dedenin huzuruna serilen battaniye, örtü vb. verilen addır. Hizmeti yapan kişiye de “seccadeci” denir. (…). Erkekler seccade üstünde birbirine sarılarak yatarlar. Üstlerine beyaz örtü örtülür. Eşleri de ayakuçlarında dara dururlar. Bu inanç pratiğini uygulayan ocakların taliplerine göre ayakta duran eşleri, onların “kabir taşları”dır. Burada ölüme bir gönderme vardır. Bu ölüp yeniden dirilmektir.”

    Merak edip, Seccade nedir diye TDK Sözlüğü’ne baktık ve “Bir kişinin üzerinde namaz kılabileceği büyüklükte, halı, kilim, post veya kumaştan yaygı, namazlık” diye tanımlamaktadır. Peki, makaleyi kaleme alan ‘araştırmacı’nın lisansı Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü olmasına rağmen neden üzerinde bir kişinin namaz kılabileceği seccade üzerine birden fazla kişiyi çıkarıyor? En basit haliyle burada en az iki çarpıtma, tahrifat ve kurgu mevcuttur. Birincisi seccadeyi anlam dünyasından çıkararak namaz kılan kişilere ve ikincisi Cem meydanında seccade üzerinden birden fazla kişinin olabileceğini varsayarak. Hatta bununla yetinmeyip, yazara göre kişiler birbirine sarılıp seccade üzerinde yatabilirmiş de de! Belli ki yazar burada ‘seccade’ derken meydana serilen postu ifade etmeye çalışmakta ama bir türlü ne dili varıyor ne de kalemi yazıyor. Doğru ya dilden ve gönülden gelmeyince kalem ne yazabilir ki? Oysaki sayın yazar “araştırma” yürüttüğü alanı Erdebil süreğine bağlıyor; ki bu bilgi yanlış ama madem öyle İmam-ı Cafer Sadık Buyruğu ve Bektaşiliğin İçyüzü adlı temel eserlerde yer alan gülbeng ve tercümanlara baksın ve neresinde seccade ve namaz geçiyor? Bize gösterilsin ve biz de ‘aydınlanmış’ oluruz. (Bkz. Buyruk için sayfa: 129-130, Bektaşiliğin İçyüzü için sayfa: 216-220). Erdebil Süreğini süren talipler İmam-ı Cafer Sadık Buyruğu inkâr mı ediyorlar yani? Ki bu imkânsız çünkü en çok referans aldıkları temel eserdir. Her nedense araştırmacı Alevi gülbengleri üzerine değerlendirme yapıyor ama İmam-ı Cafer Sadık Buyruğu adlı temel esere bakmıyor!

    “YAZAR ‘KAÇAK KAT ATMA’ GİRİŞİMİNDE BULUNUYOR”

    Makale ile ilgili ikinci bir hususa gelince Alevi gülbenleri üzerine doğru ya da yanlış bir değerlendirme yapılıyor ama asıl soru şu: Kaynakça ve Kaynak Kişi Dizini’nden sonra neden “EK: Hizmet Sırasına Göre Dizilmiş Gülbengler” denilip, sonra “Aşağıda en çok kullanılan gülbeng yapıları verilmiştir” ve devamında: ‘Namaz-Dar’, ‘Namaz-Secde’, ‘Namaz-Tecella’, ‘Seccade’, ‘Seccade-Seccade’nin Duası’, ‘Seccade- Namaz-Sorgu’, ‘Seccade-Seccade Üzerinde Kalkış’, ‘Seccade-Seccade Silkeleme’, ‘Kasap’  vb. başlıklara yer açılmıştır?

    Alevilerin kurmuş olduğu ikrar, musahiplik, görgü, dar/dardan indirme vb. cemlerde okunan gülbeng ve tercümanların hiçbirinde yazarın işaret ettiği ve makale sonunda ek olarak belirttiği ifadelerin hiçbiri geçmez. Yani cem kurulur, dem sürülür ve bunun açık anlamı hakkın ve hakikatin binasını kurmaktır. Başka bir ifade ile zaman ve mekân feshedilir, geçersiz kılınır ve bir aşkınlık hali olarak başlangıçtaki saf, bozulmamış ve kusursuz ana vasıl olunur. Bu an kusursuzdur, hiçbir şey bozulmamıştır ve bu anda hiçbir şey olmaz, eskimez, yıpranmaz ve ölmez. Pirden doğmanın anlamı da budur. Ama her ne hikmet ise yazar bu anda pek memnun kalmıyor ve meydana ekleme ve çıkarma yapabilmekte ve bununla da yetinmeyip, her dem ve anda yeniden kurulan hakkın binasına “kaçak kat atma” girişiminde bulunmaktadır. Hayır, yani kat yükseltisi veya kot farkından dolayı imar planından tadilata ya da değişikliğe mi gidiyoruz?

    “YAZAR, ALEVİLİĞİN TÜMÜ İÇİN ÇALIŞILMIŞ GİBİ BAŞLIKLAR ATIYOR”

    Gelelim yazarımızın Türkoloji Çalışmaları Dergisi’nde yayınlanan makalesine; aralarında tarih farkı olsa da aslında araştırmacının izlediği yöntem birbirinden pek de farklı görülmüyor. Makaleler için Alevi Bektaşi toplumunun tümü üzerinde çalışma veya araştırma yapmış gibi başlıklar atılmaktadır. Örneğin, “Alevi İnanç Sisteminde Dem Kültü ve Dem Geldi Semahları”, “Alevi Gülbenglerinin Temel Yapısı Üzerine Bir Değerlendirme”, “Alevi İnanç Sistemindeki Ritüelik Özel Terimler: Musahiplik” vb. Bu başlıklara bakıldığında sanki Alevilik ve Aleviler üzerine bütün külliyat çalışılmış ve araştırılmış gibi! TÜBİTAK 109K072 Numaralı proje kapsamında, yazarın ifadesi ile: “Bunun için geleneğin devam ettiği beş ildeki 42 yerleşim biriminde icra edilen 46 cem ritülenin deşifresi sonucu (…).” Ki bu ifadede dahi kesin yargı ve sorun var çünkü “geleneğin devam ettiği beş ildeki” denilmektedir! Ama bütün başlıklar Aleviliğin bütünü ve Alevilerin tümü için atılmaktadır. Buradan da anlaşılacağı üzere sosyal bilimlerde yöntemsel yaklaşımlar, araştırma yöntem ve teknikleri büyük oranda göz ardı edilip, kurgu ve tahrifatta sınır tanınmamıştır. TÜBİTAK yani Türkiye Bilimsel ve Teknolojik Araştırma Kurumu’nun bu hususta ayırmış olduğu kaynak israftan öte gitmemiş olup, Alevilik ve Aleviler için de böylesine dâhiyane icatların çıkarılmasına vesile olmuştur!

    “KADINLARI KABİR TAŞLARI OLARAK GÖRMEK MÜDERRİSLİK FAALİYETLERİNE GİRER”

    Peki, ne tür dâhiyane icatlar? Örneğin, “Erkekler seccade üstünde birbirine sarılarak yatarlar. Üstlerine beyaz örtü örtülür. Eşleri de ayakuçlarında dara dururlar. Bu inanç pratiğini uygulayan ocakların taliplerine göre ayakta duran eşleri, onların “kabir taşları”dır” ifadesi bu icat biçimlerinin en uç örneğidir. Cemin kurulduğu meydan bir bütündür ve bu bütünlüğün kendisi hakikati temsil eder. Meydanın bir tarafı mezarlık bir tarafı kabir taşlarından oluşmaz. Meydan-ı Ali’de postun üstünde kavli bağlanan musahip kardeşler eşleri ile birlikte mevcut olma halindedirler. Bu an vahdet-i vücut olma halidir yani vardan var olanların bir olup, vahdet-i vücuta geçiş anını temsil eder. Ölmeden evvel ölme anıdır. Öyle kabir, taş, mezar ile açıklanacak veya yorumlanacak anlar değildir. En basit haliyle kadınların o meydanda kabir taşları olarak görülmesi Aleviliğe bir bütün olarak aykırıdır ve yeri de yoktur. “Yetmiş iki fırkayı bir nazar ile görmeyen halka müderris olsa hakikatte asidir” düsturu üzerine kurulu olan bir yolun cem ayinindeki an-ı daimi bir kenara bırakıp, kadınları kabir taşları olarak yorumlamak veya görmek müderrislik faaliyetlerine girer. Ki bu durum kurulan cemi süren erenleri ayırmaktır.

    Sayın yazar cem ayininde okunan gülbengleri bir başka formata büründürme çalışması ile yetinmeyip: “Maalesef Alevi-Bektaşi inanç zümresinin ritüelleri ve bu riteüller için oluşmuş özel terminolojinin büyük bir kısmı henüz kayıt altına alınamamıştır. Bu sebeple inanç sistemine dair yazmalarda veya şiirlerde geçen terminolojik adlandırmalar anlaşılmamakta veya yanlış anlamlandırılmaktadır” demektedir. Burada vurgulamaya çalıştığı yazılı kaynaklardır. Alevi-Bektaşilerin esas aldığı temel kaynakları yetersiz bulmuş olmalı ki ve hatta bu yetersiz görmenin ötesinde “şiirlerde geçen terminolojik adlandırmalar anlaşılmamakta veya yanlış anlamlandırılmaktadır” diyerek deyiş, devriye, nefes, duaz, deme ve mersiyeler için de bir şeyler icat etmeyi düşünmektedir.

    “KAFASI KARIŞIK BİR ALEVİ Mİ VAR? DONDURULMUŞ PAKET PROGRAM HAZIR”

    Nedir bu icat? Kamerayı alalım elimize, Meydan-ı Ali’de cemin kurulduğu mekânın tam ortasına yerleştirelim, ne var ne yok hepsini tümden kayıt altına alıp donduralım! Deyiş, nefes ve devriyeler ‘dem bu dem’ ya da ‘an-ı daim’ denilen olguyu işler. Dem Farsça’da soluk, nefes, içki, an, zaman, vakit, saat anlamlarını taşır. Döngüselliği ve çok katmanlılığı ifade eder. Dem aynı zamanda insan, hayat, varlık ve aşk da demektir. Buna örnek verecek olursak güzel yaşayan insanların ardında “Demi devranı güzel sürdü” denilir. Bir nevi anı daiminin anlarını yakalayarak yaşadı anlamına gelir. Böylelikle anı daim içinde tarihsel zaman bütünüyle devre dışı bırakılır. Bu döngüsellik ve dem bu dem hali çoğu zaman veliler aracılığı ile insanlara yeni ve başka olarak görünür. Tam da bu noktada ezeli yani öncesiz ve ebedidir yani sonrasızdır. Ve böylelikle aşık ile maşuk aynı anda ve aynı demde hemhal olur. Bu hemhal olmada arif ve kâmil olan neşe ve gülümseme ile bakar. Artık görünen cemaldir, vasıl olunan sırdır ve bir olunan Hak’tır. Yol ulularımızdan gördüğümüz, duyduğumuz ve bizlere aktarılan böyledir.  Hak ile bir olunan anı kamera ile kayıt altına alıp, dondurmanın anlamı sır olan her ne ise görünür kılalım, zaten “Alevilerin de kafası karışık” ve tam da bu karışıklığı gidermek için dondurulmuş an/lardan hediye edelim! Bu meydan-ı Ali’de kurulan cemi baştan sona didikleme ve aşırı görünür kılmanın şiddetidir. (Bkz. “Şiddetin Topolojisi”, Byung-Chul Han). Bu aşırı görünür kılma çabası cemi bir bütün olarak düzleştirir ve insanları da makinaya dönüştürür. Başka bir deyiş ile cem meydanın eşiği aşılırsa sır olan faş edilir ve her şey aynılıkta düzleştirilir. O zaman da Alevilik ve Aleviler kendi tanımlama ve vurguları ile X, Y, Z vb. “kültürünün önemli bir zenginliği” olarak ortada kalkmış olur. Ki amaç da budur, tek tipleştirme, standartlaştırma ve en nihayetinde kayıt altına alınmış bir paket programa dönüştürme. “Kafası karışık bir Alevi mi var? Dondurulmuş paket program hazır!

    Halil KARAÇALI

     

     

     

  • İnancı çarpıtmaya Karaçalı’dan yanıt: Alevi teolojisi zerre kadar meydan vermez

    İnancı çarpıtmaya Karaçalı’dan yanıt: Alevi teolojisi zerre kadar meydan vermez

    PİRHA- Yrd. Doç., Mehmet Ersal tarafından kaleme alınan bir makalede, “Şah Kalender Veli, Hacı Ali Turabi, Seyyid Cibali Sultan, Hacı Muradi Veli ve Hacı Mehemmed Abdal Ocaklarının cemlerinde dem dağıtılmasını ele alırken, dem dağıtanların “Kadınlıktan düşmüş olmasına dikkat edilir”, “onu kirli olmayanlar dağıtabilir” ifadeleri dikkat çekiyor. Ersal’ın bu ifadelerine karşı bir yazı kaleme alan Halil Karaçalı, “Kadınlıktan düşmüş olmasına dikkat edilir”, “onu kirli olmayanlar dağıtabilir” vb. zihinsel bir yapıya, Alevi teolojisi zerre kadar meydan vermez” dedi. 

    Halil Karaçalı’nın kaleme aldığı yazının tümü şöyle:

    “Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Veli Araştırma Dergisi 2016/77 sayısında yer alan ve Yrd. Doç., Mehmet Ersal tarafından kaleme alınan “Alevi İnanç Sisteminde Dem Kültü ve Dem Geldi Semahları” başlıklı makalede;

    “Erdebil Süreğini süren Ankara, Çubuk, Kalecik, Gölbaşı, Çankırı Şabanözü, Eldivan, Kırıkkale Sulakyurt ve Bursa İnegöl ilçeleri ve köylerinde yaşayan Şah Kalender Veli, Hacı Ali Turabi, Seyyid Cibali Sultan, Hacı Muradi Veli ve Hacı Mehemmed Abdal Ocaklarının cemlerinde sakinin yardımcısı olarak dem dağıtma görevini önce musahipli iki kadın yapar. Bu kadınların kadınlıktan düşmüş olmasına dikkat edilir. İlk demi bunlar dağıttıktan sonra iki genç kız meydana gelir ve dem üçleninceye kadar dem dağıtırlar. Bu iki örnekte de temizliğe, saflığa bir gönderme vardır. Dem kutsal ve dualı bir sudur. Onu kirli olmayanlar dağıtabilir.” denilmektedir.

    Makaleyi kaleme alanın bütünüyle çarpıtılmış ve kurgulanmış ifadelerine Virani’ye kulak vererek yanıtlamak mümkündür: “Güruh-u Naci´den bir bacı geldi/Kırkların dolusun eline aldı/Cümlesi o bacıya hep secde kıldı/Şah dedik bacıya Şah´tan içeri.” Virani’den tecelli eden nefesin bu sözlerinden “kadınlıktan düşmüş olmasına dikkat edilir”, demi su olarak algılamak ve yorumlamak mümkün müdür? Ama yazar kurgulamış!

    Aleviliğin kurucu ilke ve esasları, destur ve düsturları, ritüelleri bir bütün olarak Kırklar Cemi’nde mevcuttur. Kırklar Cemi’nin hiçbir yerinde ve hiçbir aşamasında ‘kandınlıktan düşmüş olmasına dikkat edilir”, kirli olmayanlar” vb. ifadeler geçmez. Ve artı deyiş, nefes, deme, duaz-ı imam, mersiye, buyruk, velayetname vb hiçbir kaynağımızda bu tür beyanlara rastlanılmaz. Kurulan cemlerde, sürülen demlerde, yapılan muhabbetlerde her dem hakkın binası kurulur ki, bu meydanda eşikteki, beşikteki, döşekteki birdir. “Kadınlıktan düşmüş olmasına dikkat edilir”, “onu kirli olmayanlar dağıtabilir” vb. zihinsel bir yapıya Alevi teolojisi zerre kadar meydan vermez. Ne hakkın kelamında ne ulularımızın nefesinde böyle asılsız beyanlar tecelli eder. Deme gelince kudret kandilini nurdan ve kaynağını dem biliriz. Akıl ile gönlü birlemeyenleri aşar bu mesele. Düşmemiş bir zihinsel yapı kadınlara yönelik ‘kadınlıktan düşmüş olmasına dikkat edilir’ gibi bir ifade kurmaz.

    Anlaşılan odur ki yazar kendi kafasındaki kurgu üzerinden bu tür çıkarsamalarda bulunmuş. Bu kurguyu yapmadan önce en yalın haliyle YÖK Bilimsel Araştırma ve Yayın Etiği Yönergesine bakması gerekirdi. Ayrıca makalenin sosyal bilimlerde yöntemsel yaklaşımlar anlamında hiçbir dayanağı yoktur. Örneğin, yorumsamacı, realist, feminist, postmodern vb. Bahse konu olan makalede 30’u aşkın fotoğraf ve görsel yayınlanmıştır. Bu fotoğrafların yayınlanmasına ilişkin kişilerden herhangi bir izin alındığına dair vurgu bulunmamaktır. Araştırmaları yürüten kişi şunu bilmelidir ki: Yolumuz kameralarda değil gönülden geçer.

    Artı belirtilmesi ve düzeltilmesi gerek bir başka bilgi ilgili ifadelerde geçen ocakların Erdebil süreğine bağlı olduğunu iddia etmesidir. Bu bilgi asılsız ve yanlıştır. Yazar kuvvet ve muhtemel Hacı Bektaş Veli Dergâhı ile herhangi bir bağının olup olmadığını öğrenmek istememiştir.

    Pirimiz Hacı Bektaş Veli derki: “Erkek dişi sorulmaz, muhabbetin dilinde/Hakkın yarattığı her şey, yerli yerinde/Bizim nazarımızda, kadın erkek farkı yok/Noksanlık da eksiklik de, senin özünde.” Özü ve zihinsel yapı bir yana dursun yazarın makalesinde yöntemsel yaklaşım, araştırma teknikleri, bilimin temel kuralları ve akademik etik açısından birçok eksik, noksan, yanlış ve kusur bulunmaktadır.

    Bu düşünsel ve zihinsel yapının kurgulayarak bilgileri nasıl çarpıttığını bilmek için kâhin olmaya gerek yok fakat asıl acı olan bu tür kurgusal ve zihinsel yapıların değirmenine su taşımakla yetinmeyip, değirmenlerine buğday taşıyanların halidir. Hacı Bektaş Veli; Diyar-ı Rum’a geldiğinde Rum Erenleri’ne gıyaben selam verir. Selam, o sırada mecliste onlarla birlikte oturan Fatma Bacı’ya ayan olur; ayağa kalkıp selamı alır. Erenler kimin selamını aldığını sorarlar; o da Rum’a yeni gelen bir erenin selamını aldığı cevabını verir. Sanırım değirmene buğday taşıyanların kaçırdıkları nokta bu ayan olma durumudur. Hakikat şehrinde, mana bağında, muhabbetin neşesi ile gönülleri birleyenlerin halleri Ulu Pir’e ayandır; sır bildikleri nokta-ı beyandır.”

    Halil KARAÇALI

  • Temel hizmetlerden yoksun bir belde: Yaylakonak (Balyan)

    Temel hizmetlerden yoksun bir belde: Yaylakonak (Balyan)

    PİRHA- Adıyaman’ın Yaylakonak Beldesi pek çok temel hizmetten yoksun bir belde. Halkın oldukça yoksul olduğu, İller Bankası’ndan gelen ödenek dışında hiçbir geliri olmayan beldede artık temel insani yaşam şartlarının iyileştirilmesi isteniyor. 

    Adıyaman’ın Yaylakonak Beldesi İller Bankası’ndan gelen ödenek dışında hiçbir geliri olmayan; 2153 nüfus ve toplam 12 bin 90 hektarlık bir alana sahip. Belde sınırları içerisinde yayla yolları ve komşu köyle ile bağlantılar dahil yaklaşık 250 km ve tamamı toprak yollar. Yollar hafif yağışlarda dahi bozuluyor.

    Beldede hemen her yer çöplerle dolu. Halkın hiç bir ihtiyacı karşılanmıyor. Beldenin hane halkı gelir ortalaması aylık 2.000 TL’nin altında. Belde, İller Bankası dışında hiçbir geliri olmadığı için kalkınma projeleri ile ilgili gerekli girişimlerde bulunamıyor. Ayrıca beldede ambulans, çöp aracı, itfaiye aracı, çöp toplama aracı, greyder ve toplu taşıma aracı yok.

    “BELDENİN ACİLEN BİR AMBULANSA İHTİYACI VAR”

    Yaylakonak (Balyan) Beldesi’nin bu sıkıntılı durumuna dikkat çekmek için Hacı Bektaş Veli Dergahı’ndan Halil Karaçalı*, PİRHA‘ya açıklama gönderdi.

    Karaçalı açıklamasına, “Yaşamın zor koşulları gündüzden habersiz, geceden bihaber Balyanlı’nın kalbine yazılır. Konar-göçer, gelir-geçer, yürür nefes alır, oturur nefes verir; döşeği Dünya olur, yorganı gece, yastığı kayalar; yönü bulutlar, rüzgar, yıldızlar olur; ve Balyan çalışırken yaşar, geriye bir tek ölüm kalır, onu da unutur. Çünkü ölümü düşünecek zamanı kalmamıştır” şeklinde başlıyor.

    Karaçalı, “En basit haliyle sağlık ile ilgili acil bir ihtiyaç halinde Adıyaman merkezden gelip, Yaykonak’ın en uzak noktasında bir hastayı alması; geliş gidişi ile beraber 100 km yol demektir ve bu mesafe en iyi ihtimalle 1.5 saatte alınmaktadır. Fakat beldenin ambulansı olursa bu mesafe 45-50 km’ye düşer ve buna bağlı olarak zaman kaybı yarı yarıya azalır. Ki vatandaşın Adıyaman merkezden ambulans temin edebilmesi sorunun bir başka boyutu. Bu nedenle 2153 nüfuslu bir beldenin acilen bir ambulansa ihtiyacı bulunmaktadır” dedi.

    “ÇÖP SORUNU HALA ÇÖZÜLMEMİŞ, HAYVANLAR ÇÖPLERİ YİYOR”

    Yaylakonak’ta yaşanan sıkıntıları tek tek yazan Karaçalı şöyle devam etti:

    “Belde sınırları içerisindeki 140 km’lik yol, ki komşu köyler ile bağlantılar dahil edildiğinde 250 km toprak yolu aşıyor; coğrafya eğiminden ötürü yağışların başlaması ile zarar görmektedir. Zarar gören bu yolların yılda ortalama 5-6 defa greyder ile temizlenmesi gerekiyor. Köprü ve menfezlerin çoğu sorunlu. Belde statüsünde olduğu için İl Özel İdaresi de hizmet vermiyor. Belediyenin greyderi olmadığı için imkansızlıklar içerinde olmasına rağmen zorunlu olarak greyder kiralayıp, yolları temizletiyor.
    Beldenin çöp sorunu hala çözülmemiş. Çöpler Belde merkezinin etrafına dökülmekte; temel geçim kaynağı tarım ve hayvancılık olduğu için hayvanlar ister istemez o çöpleri yiyor ve insanlar da zorunlu olarak aynı hayvanların süt ve süt ürünlerini tüketiyor. Bu sorun bir çöp toplama aracı ve 25 konteynır ile temelli çözülebilir. Bunlardan hiçbiri yok.

    “CENAZE NAKİL ARACI DAHİ YOK”

    401 haneli beldede evlerin %85’e yakını toprak ev dediğimiz yapılardan mevcut; bir deprem doğal afet durumunda çoğu ayakta kalamaz; yangın çıkması durumunda ise Adıyaman Merkez’den itfaiye aracının gelmesi ambulans koşulları ile aynı.
    Beldenin basit bir kepçesi ve bir kamyonu bulunmaktadır. Kepçeye yakıtın ulaştırılması ise sağlık alanında fonksiyonel olmayan eski bir ambulans ile sağlanmaktadır. 21. Yüzyılın Türkiyesi! Coğrafya ve arazi koşulları dikkate alınarak bir pikap ile bu sorun temelli giderilebilir.
    Diyelim ki bir kişi dünyasını değiştirdi, Hakka yürüdü, en azından mezarlığa yakın yere kadar kolaylık sağlayacak bir cenaze nakil aracı olması gerekir. Gerisi elbette ki toplumun gelenek ve göreneklerine kalmış. Cenaze nakil aracı dahi yok.

    “HALK YOKSUL; İLLER BANKASI DIŞINDA HİÇ BİR GELİR YOK”

    Beldenin hane halkı gelir ortalamasının aylık 2.000 TL’nin altında olduğunu, tarım ve hayvancılık dışında bir gelir kaynağı olmadığını belirten Karaçalı, “Hayvansal ürünler, tarıma bağlı mahsüller ve gelir! Ama üretime dönük sağlıklı bir çalışma ile organik gıda, güneş ve rüzgar enerjisi, meyve ve sebzecilik, arıcılık vb. birçok proje geliştirilebilir. Su, toprak, hava, ay ve güneş var! Doğa ve Tanrı’dan kaynaklı değil de kuldan kaynaklı yoksul kalmış bir belde. İller Bankası dışında hiçbir geliri olmadığı için bu tür kalkınma projeleri ile ilgili gerekli girişimlerde bulunamıyor” ifadelerini kullandı.

    “YAYLAKONAK İÇİN TEMEL İNSANİ YAŞAM ŞARTLARI İYİLEŞTİRİLSİN”

    Yaylakonak Beldesi’nin CHP’de olduğunu kaydeden Halil Karaçalı, “Aynı belde Adıyaman’da CHP’nin kalesidir. İklimler değişir oy davranışı kolay kolay değişmez. Asgari düzeyde, bu temel sorunlar Bakanlıkların desteği ya da CHP’li büyükşehir belediyeleri ve bütçesi güçlü olan birkaç ilçe belediyesi tarafından birer araç hibe etmesi ile çözüme kavuşturulması mümkündür. İbn-i Haldun’un deyişi ile ‘coğrafya kader olsa’ da Yaylakonak için temel insani yaşam şartlarının iyileştirilmesi adına da olsa bu yazgının mutlak suretle değiştirilmesi gerekiyor” çağrısında bulundu.

    YAYLAKONAK’TA TARİH, COĞRAFYA, İNANÇ…

    Yaylakonak’ın tarihi, beşeri ve fiziki coğrafyası yanı sıra, bir başka önemli nokta bölgedeki/ kült merkezlerini de bünyesinde barındırıyor olması. Bölge/yöre yüzyıllardan beri farklı toplulukların bir arada yaşadığı, farklı ayin ve dini biçimlerin kendini yeniden var ettiği özgün bir bünyeye sahip. Bölgede dağ, tepe, taş, kaya; göl, akarsu, dere, küçük su gözeleri; ağaç, koruluk, küçük orman alanları; dağların tepelerinde, dere boylarında, geçit yerlerinde bulunan baba, dede, sultan, er evliya türbeleri vb. mekânlar inanç ve itikadi bakımdan insanlar tarafından derin anlamlar yüklenerek dinsel bağlamda belli bir aidiyet bağı ile yorumlamışlardır. Balyan insanı kutsallık aidiyeti ile yeşeren umutların itikadıyla bazen bir evliya, türbeye, teberiğe ve ziyarete kurban ya da adak adamış, bazen bir yatıra, ağaca, dağa ve tepeye delil uyarma niyetine çerağlar uyarılmış, bazen de bir erene, sultana, babaya, pire, mürşide gülbeng okutmuştur. Yöre halkı maddi dünyaya dair geçim ekonomisi dışında hiçbir beklentisi bulunmamaktadır fakat manevi dünyası içinde, yer ve mekân ile vücut bulmuştur. (HABER MERKEZİ) 

    *ODTÜ Sosyoloji, Felsefe1/2, Antropoloji, DPT, TÜBİTAK, Alevi Enstitüsü, TBMM, Hacı Bektaş Veli Dergahı ( ∞)