Etiket: Hasan Harmancı

  • Sınırlar kıskacı ve Taliban gölgesinde Afganistan Kızılbaşları-VİDEO

    Sınırlar kıskacı ve Taliban gölgesinde Afganistan Kızılbaşları-VİDEO

    PİRHA- Sosyal Antropolog Hasan Harmancı, ‘Horasan’ın devamı-bütünü’ olarak tanımladığı Afganistan’da Kızılbaşların tüm baskılara rağmen yolu sürdürmeye yönelik tarihsel hafızasının kendisini koruduğunu söyledi. Tek yaşam şansları olan ‘Kızılbaş olmama’ şartına karşı Afganistan’daki Kızılbaşların hala direndiğini kaydeden Harmancı, mevcut durumu Afganistan Kızılbaşlarının, “Bizim elimizde Kızılbaşlılara dair hiçbir şey kalmadı. Ancak büyüklerimizle bir araya gelme şansımız olmadığı ve çoğu da tutuklandığı için bir erkan yürütme konusunda da çok sınırlıyız. Gittikçe unutuyoruz” cümleleriyle aktardı.

    2017 yılından bu yana İran ve Irak’a giderek saha çalışmaları yapan, çeşitli diyaloglar geliştiren ve karşılaştırmalar yapan Sosyal Antropolog Hasan Harmancı’nın son durağı ‘Horasan’ın devamı/bütünü’ olarak ifade ettiği Afganistan oldu.

    Konuya sosyolojik pencereden bakıldığında da özellikle aynı coğrafyada yaşayan ancak aralarına resmi devlet sınırları çekilen Alevilerin inanç ritüelleri arasında şaşırtıcı derecede birbirine yakın ‘benzerlikler’ ile ‘farklılıklar’ taşıdığını gördüğünü belirten Harmancı, Afganistan Kızılbaşlarının Taliban baskılarına rağmen yolu sürdürmekte ısrar kıldığını kaydetti.

    Yine bununla birlikte Aleviler için tarihsel toplumsal ve inançsal yönden güçlü yaşam alanlarına resmi ideolojinin yeni kimlik kazandırma ve dönüştürme girişimlerinin bir gömleğini de Afganistan’daki Kızılbaşlara giydirme çabasına (Afganistan’da sadece Türkmen Kızılbaşlar olduğu ve onların da Şia kökenli olduğu tezi) da bir cevap olan Hasan Harmancı bölgede özellikle Özbek ve Kürt Kızılbaşların varlığına işaret etti.

    Afganistan’daki Kızılbaşların cemlerini yaptıklarını, adaklarını adadığı, lokmalarını paylaştığı, özel günlerinin öncesinde gittikleri ziyaretlerinin Talibam kuşatması altında olduğunu kaydeden Harmancı, Kızılbaşların buna rağmen ziyaretlerini terk etmediğini söyledi.

    Afganistan Kızılbaşlarının Çarşamba günü ibadet ettiğine işaret eden Hasan Harmancı, “Öyleyse Aleviler bugün dışında ibadet olmaz diye dayatmamalılar. Ya da bununla ilgili bir şey sunduğumuzda,” Böyle bir şey yok Alevilikte’ gibi kesin retler olmamalı. Peki biz hangisiyiz?” sorusunu yöneltti.

    Afganistan Kızılbaşları için en önemli günün Newroz olduğu bilgisini paylaşan Harmancı, bu günün ise Hızır’ı karşılama olarak anlam bulduğunu elirterek,, “Bizler nasıl ki Hızır döneminde belli bir ritüel, belli bir ilişki yürütüyor ve hepimiz Hızır günlerinde aktif oluyorsak onların da ise en aktif oldukları, neredeyse toplumun bütünüyle bir araya geldikleri dönem Newroz” ifadelerini kullandı.

    Saha araştırmalarını daha öncede, “Antropolog eğer gidip alanı görmemiş ise o alan ile ilgili susması gerekiyor. Benim de konuşabilmek, yazabilmek ve karşılaştırma yapabilmek için gitmem gerekiyordu ve gittim” sözleriyle tarif eden Sosyal Antropolog Hasan Harmancı, Afganistan’da bulunan Kızılbaşlara (Özbek ve Kürtler) dair temaslarını, izlenimlerini PİRHA’yla paylaştı, sorularımızı yanıtladı.

    “AFGANİSTAN, HORASAN’IN BİR BÜTÜNÜ GİBİ”

    Türkiye İran sınırına yakın Yaresanları, sonrasında ise Özbekistan, Türkistan ve Afganistan sınırlarında olan Horasan’da alan çalışmaları yaptınız. Afganistan saha çalışması için Horasan’ın devamı yada bütünü diyebilir miyiz?

    Evet aslında Horasan’ın bir bütünü tabi ki. İran’dan sonra Afganistan önemli bir bölümdü parçaydı. Biraz zorlansam da Afganistan kısmını da bir kısmını tamamlayabildim. Çünkü Afganistan birbirini takip eden şehirlerden çok birbirini takip eden dağlar var. O dağların arkasına geçmek, doğal koşullara üzerinden atlamak ve aynı zamanda bir de toplum çok dağınık. Bu nedenle biraz zor oldu tamamına ulaşmak ama zaten tamamına ulaşmadım.

    Özellikle bu bölgede de Horasan’da Kürt Kızılbaşlarla çalışmaları yürüttüm. Burada da izini sürdüğümde rehberlerimle ancak Özbek olan Kızılbaşlara ulaşmış oldum. Ama Kürt Kızılbaşlar da var bölgede. Gelenekleri hemen hemen birbirine de yakın. Bölgede Özbek Kızılbaşları çalıştığını söyleyebilirim bu seferde.

    “SAVAŞ SÜRECİNDE İNANÇLARINI, SOSYAL YAPILARINI DÜŞÜNECEK DURUMDA DEĞİLLER”

    45 yıllık bir işgal ve Taliban sonrası Alevilerin durumu nedir? Ülke potansiyelinin kaçına sahipler? Kendilerini nasıl tarif ediyorlar?

    Kendilerini Kızılbaş ifadesi kullanıyorlar. Kızılbaş olmaktan büyük bir onur duyuyorlar. Kendilerini saklamayı hiç istemiyorlar. Onların cumhuriyet dönemi dedikleri bir dönem var. Yani Taliban öncesi. Cumhuriyet döneminde birazcık daha özgürlüklere sahipler. Tabii 45 yıllık bir savaşın içinden geçiyorlar. Bu savaş sürecinde inançlarını, sosyal yapılarını düşünecek durumda değiller.

    Sürekli olarak dış güçlerle mücadele etmek ve aynı zamanda içeride de yine farklı kesimler, gruplarla bir çatışma ve iç savaş toplamı var. Bu nedenle Kızılbaşlar da orada kiminle yakın olacaklar, ne yapacaklar? Bu konu hep karıştı. Fakat cumhuriyet dönemini kendileri için parlak bir dönem olarak görüyorlar.

    Geri bir dönem olmakla beraber Taliban’ın yönetimi 3-4 kez işgal etmesi ve geri durması söz konusu. Bu süreçte Taliban şimdi ülkenin neredeyse bütünü ele geçirmiş ve Kızılbaşlara kesin ve net yasaklarla gitmiş durumda. Bölgede Kızılbaşlar doğal olarak şimdi çok büyük sorunlar yaşıyorlar. Çünkü Taliban geldiğinde öncelikle dergâhlarına, cemhanelerine, tekkelerine saldırdı. İbadet yerlerine saldırdığı gibi ibadet günlerinde ev toplantılarına dahil olmak üzere haber aldığı an ki takip etti, izledi. Ona bile izin vermedi.

    “CEMLERİ BASILARAK TUTUKLANIYORLAR, TEK KOŞUL CEME KATILMAMAK!”

    Ve görüştüklerimin bazıları cem sırasında gözaltına alındıklarında tutuklandıklarını ve hiçbir gerekçe olmadan bir yıl, iki yıl, üç yıl gibi cezaevlerinde kaldıklarını, sonra da bir daha ceme katılmamak koşuluyla serbest bırakıldıklarını söylediler. Ama buna rağmen Kızılbaş topluluk bütün baskılarına, farklı irade koymalara ve sindirme çabasına rağmen geleneklerini yürütmeye, inançlarını devam ettirmeye çalışıyorlar.

    Aleviler günümüz Türkiye gibi demokrasiden, laiklikten dem vuran ülkelerde baskı altında iken Irak’ta Ezidiler daha yeni yaşam haklarına yaşam hakkına kavuşmuşken, Suriye’de yaşam hakkı mücadelesi verilirken İran’da da keza durum öyle. Hala tam bir tanınma yok.

    Ve Yaresan kesimi özellikle çok büyük çatışmalar ve her an soğuk savaş pozisyonundaymış gibi yaşıyorlar. Horasan bölgesi de öyle. Şiilik adı altında kendini gösteriyor. Ama öbür türlü Alevi gelenekleriyle ibadetlerini yapmaları mümkün değil ve Türkiye’de gerçekte öyle. Türkiye devlet olarak bunu yapıyorum gibi gösterdiği yerde bu sefer biz Avrupa’daki demokrasi anlayışıyla ve Avrupa’daki Alevilerle karşılaştırmak durumunda kalırız.

    Ve bu durumda Türkiye’nin de büyük eksiklerinin olduğunu görmüş oluruz ama Afganistan ve günümüzde de Suriye ölçü kabul etmeyecek kadar baskı altında bir toplumsal yaşam sürdürüyor.

    “KIZILBAŞ İSMİNİ KULLANMAK YASAK”

    Peki nasıl karşılandınız orada?

    Burada yaşadığım yerde Afgan olan insanlar vardı. Kendi alanımdan yola çıkarak bunlarla onların sosyal sorunları, mülteci olmaktan sorunları, kimliksiz olmaktan kaynaklı sorunları üzerine aslında çalışıyordum.

    Fakat bir yandan da benim asıl çalışma alanım olan Kızılbaşlarla ilgili. Afganistan’da Kızılbaşlara ulaşır mıyım diye bir yandan tabii onlarla bu görüşmeleri yapıyorum. Biraz cesaret oldu. Onlara yani güven vermekle ilgili. Oradaki Kızılbaşları da tanıdıklarını falan söylediler. Sonradan hakikaten çok sevdiğim, değer verdiğim insanlarla tanışmamı ve bana rehberlik etmelerini sağladılar.

    Onlarla biraz yolculuk yaptık. Benden önce de onlar hazırlık yaptılar. Hakikaten baskı altındalar. Gerçek anlamda baskı altındalar. Kızılbaş ismini kullanmak mümkün değil. Kızılbaşların bir araya geldiği düşüncesi olursa işler yine karışıyor. Bu kadar baskı altında. Rehberlerim önceden görüşme yaptıkları için onlarla böyle küçük küçük bir araya gelmeleri nasıl yapacağız diye konuştuk ve onlar da cesurlar.

    Benim de Kızılbaş, Alevi olduğumu tabii bilmiş olmaları, duymuş olmaları onların ilgilerini çekti. Türkiye’den gidiyor olmak başka bir ilgilerini çekti, Çünkü Türkiye onlar için mülteci olarak geldikleri göç verdikleri bir ülke konumunda. Yani bizim Almanya’mız gibi, Almanya nasıl biz göç ediyoruz, oraya nasıl özeniyoruz ve merak ediyoruz ve gidebilir miyiz diye koşullarımızı zorluyoruz yani. Onlar da buraya Türkiye’ye böyle bakıyorlar.

    Tabii onların da çok soruları oldu. Benim de çok sorularım oldu. Karşılıklı konuşmuş olduk. Onların da öğrenmek istedikleri, sormak istedikleri Türkiye’deki Alevilerle, Kızılbaşlarla ilgili hem de kendileri ile bilgileri karşılıklı böyle bir araya getirmiş olduk. Öyle bir yapı.

    KIZILBAŞ VE ZERDÜŞTİ MEZARLAR

    Sanal medya hesabınızdan Kızılbaşlara ait olduğu söylenen bir mezarlık görüntüsü paylaştınız? Bir yanında da bir mescit tarzında bir yapı vardı. Gerçekten böyle miydi? Bu mezarlıklarda Alevilere ait olduğunu düşündüğünüz simgeler vs. bulabildiniz mi?

    Ben bir alan çalışan biriyim. Kestirmeden gidemem. Toplumların da kendilerine ait gibi gösterdiği şeyin ana kaynağına doğru yolculuk yapmam lazım. Biri bu bize ait dediğinde tamam kabul diyerek bir yere koymam mümkün değil. Bu mezarlık bizim gezi yolumuz üzerindeydi, yani bizim ana yol üzerindeydi. Tamamen tesadüf oldu. Öncesinden gideriz, görürüz ve bakar İlgileniriz diye bir durum yoktu. Alevi ya da Kızılbaş mezarlığı diye söylemedikleri için benim rehberlerim de bunu bilmiyorlardı.

    Meraktan indik. Toprak evler vesaire var. Mezarlık kısmı ilgimi çekince ve üzerinde alemler var. Yani bizim bayrak dediğimiz, filama dediğimiz şeyler. Onları görünce o tarafa doğru gittik. Sonra tesadüfen biriyle karşılaştık. Ona çeşitli sorular sorduk. O da, “Burası Kızılbaşların mezarlığı aslında. Burası da Kızılbaş yerleşimi” dedi. Eski bir Alevi yerleşimi. Tabii daha fazla sormalar yapıyoruz. “Emin misiniz?” dedim. “Ben buraya 30-40 yıldır geldim. Bizden önce burada Kızılbaşlar vardı, Aleviler vardı. Benim büyüklerim de böyle söylüyorlar” cevabını verdi. Ben de evlerde simgeler arıyorum doğal olarak. “İleride bir tane cami var, yanında minaresi var” o kişi de  “Mescide mi diyorsun? Çok eski değil. Ama Kızılbaş ibadet yeri duruyor, fakat şimdi biz kullanıyoruz” cevabını verdi.

    Önce orayı ziyaret ettik. Gezip simge arıyorum bakıyorum falan. Tabii Taliban dönemi olduğu için yasağın da yasağı var. Örneğin Taliban döneminde müzik yasak, müzik aleti yasak. Bu durumda herhangi bir topluma ait bir işaret daha da yasak. Gittiler Budist tapınaklara ve Buda’nın ellerine saldırdılar biliyorsunuz.

    Bunun kapatılabileceği şeylerine bakıyorum. Hakikaten küçük böyle şeyler kalmış ama o da Alevilere ya da Kızılbaşlara doğrudan ait simgeler olarak karşılaşmadım. Sonra daha fazla konuştu da ben mezarlık sordum. Ben mezarlığı gördüğümde daha çok hani yerel bir mezarlık ve Zerdüşt bir mezarlık olarak baştan koymuştum. Çünkü tarz biraz uyuşuyor aslında.

    Zerdüştler de açıklanan bir mezarı yok ama yakın dönemlerde Zerdüştler yaklaşık 100 yıldır yerel topluluklara, İrani topluluklara uyarak mezar taşı koymaya ve mezar yapmaya başladılar. Normalde orada yakarlar, emikleri götürürler ve sırlarlar. Bu kadar. Böyle bakarlardı. Fakat modern dünyaya uyumla beraber bunu yapmışlar. Öyle düşündüm.

    MEZAR TAŞINDA ANA FATMA’NIN ELLERİ 

    Doğal olarak kullandıkları toprak yapısı da bölgeye uygun toprak yapısı olunca gidip baktığımda ve Kızılbaş mezarlığı deyince “Emin misiniz?” diye soruyorum. “Evet, evet. Bunlar Kızılbaş mezarlığı.” Ve üzerinde simgeler arıyorum. Tabii bir âlem gördüm. Âlem başlıkları gördüm. Ve yanında da Fatma Ana’nın eli olarak beşli iki tane eller görmeye başladım. Sonra mezarların üzerine kadınlar olmak üzere özellikle bileziklerini atmışlar.

    Onları görmeye başladım. Kimi bez bağlamış, onları görmeye başladım. Farklı bir benzer bir yapı var. Bu kadarla kaldım aslında. Tabii bütününe baktım. Bazı mezartaşlarını okumaya çalıştık. Farsça olanlar, Afganca olanlar var. Bunların üzerine konuştuk. Biraz birkaç şey daha soralım dedik. Daha fazla soramadık ama yerel kaynağımız bizim buranın Kızılbaş mezarlığı olarak ifade edince bu böyle de kaldı.

    Çünkü önceden bir çalışma yapmam olmadı. Sonrasında bu mezar tipini başka yerlerde de gördüm. Belh şehri Kızılbaşlıların yerleşim alanına yakın ve aynı zamanda Hızır makamının olduğu bir yer. Mevlana’nın da makamının orada da olduğu bir yer. Ali olarak yani Hazreti Ali demiyorlar.

    Mevlam Ali olarak ifade ettikleri Mezar-ı Şerif bölgesinin eski adını belki. Bu da orada olunca buna kani oldum. Kızılbaşların da böyle bir şehirde bu tarz mezarları kullanabileceğine dair. Yedi basamak sistemi Zerdüştlükte çok önemlidir öbür dünyaya gidiş için. O mezarların tarzında dörtlü, yedili diye görünce yani ortak bir kullanım. Çünkü bölge halkı hem Zerdüşt hem Kızılbaş.

    “ALEVİLİKTEKİ ORTAK SİMGELER VE UYGULAMALARI GÖRDÜM”

    Ve bu ikisini de birinden ayırıyoruz ama yerel halk açısından bunu ayıramayız. Hani Ezidilerle, Zerdüştler, Ezidilerle, Kızılbaşlar, Ezidilerle işte Müslümanlar ondan sonra Hristiyanlar nasıl bir arada yaşıyorsa orada da yaşama olasılığı olduğu için bu mezarların orada da yaygın olduğunu gördüm.

    Ve yakın döneme kadar da ziyaret edildiğini, adaklar adandığını, çocuk olması için çeşitli ip bağlamalar, bez bağlamalar olduğunu gördüm. Aynı zamanda bir araya gelip işte gülbanglar ya da onların deyimiyle dualar okumak ve mezarları sulamalar gerçekleştiğini ve aynı zamanda Alevi geleneğinde mezar ziyareti ya da ziyaretgâhın biçimiyle ortak simgeleri ve uygulamaları görünce bunun da Kızılbaşlara yakın bir uygulama olduğuna kanaat getirdim. Çünkü orada Müslümanlar bunu yapmıyorlar ve bu tür şeylerin tamamen karşısında davranış sergiliyorlar.

    Ve doğal olarak yerel etnik topluluklar, inançsal topluluklara ait mezarlar olduğu belli oluyordu.

    “TALİBAN, ELLERİNDEKİ BÜTÜN VERİLERİ YAKARAK YOK ETMİŞ”

    Alevi olduklarına veya ritüellerine dair ellerinde herhangi bir veri, kaynak var mı? Horasan’daki genel durum Afganistan’da da kendisini gösteriyor mu?

    Nasıl Türkiye’de 12 Eylül’de evlerde kitap arayıp herhangi bir broşür varsa onu alıp, kaset varsa onlara dahi el koyuluyorsa aynı durumu Taliban onu orada gerçekleştirmiş. Evlere girmiş, tek tek evleri taramış.

    Zaten bölge halkı birbirlerine karşı düşmanlaştırıldığı için Kızılbaş Alevi aşiretler olarak geçen ya da farklı etnik aşiretler geçen her yere doğrudan Taliban saldırıyor ve defalarca bunu yapıyor. Onların elindeki her şeyi ele geçirmiş yakmış, yok etmiş, paramparça etmiş, dağıtmış. Bu nedenle yaklaşık bir 10-15 yıldır ellerinde hiçbir veri yok. Bir araya gelip de erken yürütmek, cem yapmakta zorlandıkları için kendilerine ait verileri bulmakta bile zorlanıyorlar.

    KİMLİKLERİNDE KIZILBAŞ OLDUKLARI YAZIYOR

    Ancak ezberledikleri şiir, nefeslerin birkaç yerde kayıtlı olduklarını söylüyorlar. Dedelerin elinde bunların zor bela da olsa kayıtlarının olduğunu söylediklerini biliyorum. Ama istediğimde ise bunları bana veremediler. Fakat çok ilginçtir. Afganistan Cumhuriyet döneminden kaldığı halde sonrasında da devam eden bir şey var. Kimliklerde Kızılbaş yazıyor. Bu onların yeterince Kızılbaş olduklarına dair deliller.

    Ama kendilerine ait olan mekanlarda Kızılbaşlığa dair hiçbir şey bırakmamışlar. Ellerinde bir belge olmadığı için, benim Fransızcaya çevrilmiş ‘99 soruda Alevilik’ çalışmamı onlara teklifi yaptım. Farsça olacak şekilde. İsterseniz size de böyle bir çeviri yaparız dedim. Bundan çok mutlu oldular. “Bizim elimizde Kızılbaşlılara dair hiçbir şey kalmadı. Ancak büyüklerimiz de bir araya gelme şansımız olmadığı ve çoğu da tutuklandığı, gözaltına alındığı için bir erkan yürütme konusunda da çok sınırlıyız, bunu gerçekleştiremiyoruz. Gittikçe unutuyoruz. Bizim buna ihtiyacımız var” diye belirttiler. Ancak sorularla Aleviliği nasıl yaşadıklarını ya da bilgilerinin düzeyini görünce bu beni mutlu etti.

    “GENÇLERİN YOLA İLGİSİ SEVİNDİRİCİ”

    Peki gençlerin yola ilgisi ne durumda? Yolla ilgili neler biliyorlar?

    14-15 yaşındaki gençler dahil ikrar almaya, yola girmeye çaba harcıyorlar. İkrar alanlar da var ve yolu biraz olsun biliyorlar. Dedelerinden, pirlerinden; onlar pir diyorlar. Pirlerinden öğrenmişler. Bu çok ilginçti. Gençle konuştuğumda ön bilgiler, ön nüveler alabilmek için sorular sordum. Bana o genç anlatmaya başladı. “Bizde müsahiplik var ve ben müsahip de olmadım ama bekliyorum ve ben ben ikrarlıyım” dedi. Onlar erkanlarını çarşamba yapıyorlarmış bazen de perşembe.

    ‘Pirimiz bize orada yolla ilgili şeyler anlatıyor ve biz bir araya geliyoruz’ diyor. Bütün bunları anlatınca genç birisi bu şaşırtıcı ve güzel bir şey. Yani bir kişi bir kişidir çoğu zaman. Hani hiç yok duygusundansa bir kişi bile çok şey ifade edebiliyor bir toplumda. O genç yaşta olmuş olması da beni çok mutlu etti.

    Genç yaşta toplumuna ait bilgileri edinme çabasında. Hani yaşlılarla bu bilgi gitmeyecek ya da büyüklerle bilgi gitmeyecek duygusunu edinmek güzel. Çünkü gençler ilgileniyorlar. Yani bu baskı bazen ilgiyi daha da arttırıyor. Hani bizim toplumumuzda, Avrupa toplumunda gençlerin ilgisi düşük değil aslında ama ana beklediğimizden daha düşük. Fakat orada da düşük gibi görünmesine rağmen müthiş bir ilgi var ve çocuklar gizli biçimde ikrarlarını devam ettiriyorlar.

    Ve onlardan alıyorum. Hani yol sürüyor. Öyleyse yol Alevilikte sözlü gelenektir zaten. O nedenle sürüyor demek ki. Beklediğimden daha farklı bir toplumsal yapıyla karşılaştım. Önce bunu söylemeliyim.

    “EN ÖNEMLİ GÜNLERİ NEWROZ; HIZIR’I KARŞILAMA RİTÜELİ”

    Belli özel günleri var mı? Varsa nasıl karşılıyorlar?

    Horasan’da giderken Horasan’la ilgili çalışmalar yapılmıştı. Horasan’da aşiretler Kürt aşiretleriydi. Örneğin Selim Temo, Faik Bulut gibi alan araştırması yaparak güçlü veriler bize taşıyan araştırmacı arkadaşlarımız çalışma yapmışlardı. Başka çalışmalar da vardı. Ha Horasan’dan bizzat oranın yerellerinden de bilgiye ulaşmak mümkündü. Ama Afganistan’a dair bir çalışmak mümkün olmuyordu. Bu nedenle Afganistan benim için kapalı bir kutuydu. Giderken çeşitli hazırlıklar, çalışmalar yaptım. Ama gerçeğin ne olduğu konusu karışıktı.

    Afganistan’da rehberlerim Özbek’ti. Bu nedenle daha çok Özbek toplumuyla haşır neşir oldum. Oradaki Kızılbaşlarla ilgili çalışmaya haşır neşir oldum. Özbekistan’daki topluluğun en önemli günü Newroz. Newroz’a dair çalışmalar, ritüeller ve Newroz’a dair ortak hareket etme var.

    Bizler nasıl ki Hızır döneminde belli bir ritüel, belli bir ilişki yürütüyor ve hepimiz Hızır günlerinde aktif oluyorsak onların da ise en aktif oldukları, neredeyse toplumun bütünüyle bir araya geldikleri dönem Newroz.

    Ancak Newroz onlar için yeni yıl kutlamalarından daha çok Hızır’a gidiş, Hızır’la hazırlık ve ritüellerini yapmak, cemlerini, erkanlarını yapmak olarak gerçekleşiyor. Üç gün oruç tutuyorlar. Sonra Hızır’ın makamı, Mezarı Şerif bölgesine gidip ziyaret ediyorlar. Orada erkanlarını yürütüyorlar. Cemlerini kurup her pir kendi talipleri bir araya gelip erkanlar yürütülüyor.

    MEZAR-I ŞERİF’E GİDİP ERKANLARINI GERÇEKLEŞTİRİYORLAR

    Yani Hacı Bektaş Veli’ye gitmek gibi düşünelim. Ya da Munzur’a gitmek gibi düşünelim. Gidiyorlar ve erkanlarını gerçekleştiriyorlar. Bu erkanlarını gerçekleştirirken bir kısmı ikrarını oradan alıyor ya da müsahiplik erkanları yapıyorlar. Cem yürütüyorlar.

    Cemleri ve semahları ve bizim sazander yada zakir dediğimiz kişiler de orada bizzat bağlamaları, curalar elinde erkan yürütüyorlar. Ve bu hizmetleri onlar gerçekleştiriyorlar. Onlar için ritüel günü tamamen Hızır’ın makamının olduğu bölgeye gitmek. Ama Hızır makamı yakınında başka büyüklerin makamları da var. Bu da ilginç orada. Hızır dışında başka pirlerin de makamları var. Örneğin Mevlana’yı da kendi pirlerinden biri olarak görüyor. Ama orada bir karışıklık oldu. Onu söylemeliyim. Oradaki Mevlevilerle Kızılbaşlar sanki birbirlerine biraz karışmışlar. İç içe geçmişler gibi. Bu 45 yıllık sürecin 20 yılında baskıların artmasıyla beraber de bu olgunlaşmış olabilir. Böyle de bir yanları var.

    “TALİBAN BASKISI ÇOK YOĞUN; ZİYARETLERİNE PİKNİĞE GİDER GİBİ GİDİYORLAR”

    Güncelde bu ritüeller uygulanabiliyor mu bu mekanlarda?

    Maalesef. Ancak şöyle bir şey söylediler. Bu çok acı. Oraya piknik yapmak için zaten eskiden de biz giderdik günlerce kal alırdık. Doğal olarak yeme içmemizi orada gerçekleştirirdik. Ama şimdi kurban orada adakları oluyor ve kurban tığlıyorlar. Şimdi belli zamanlarda orada hafta sonları tatile gider gibi, piknik yapar gibi gidiyorlar.

    Yani ritüel gerçekleştirmeden sadece muhabbet olarak bir araya giriyor. Çünkü ellerinde silahı olan bizzat Taliban mensupları dolaşıyor. Öyle tahmin ettiği bir grubu orada bırakabileceğini, barındırabileceğini düşünmüyorum. Ama o bölge yerel halkın çok yüksek oranda gidip piknik yaptığı da bir bölge. Onlar da Hızır’a denk gelen dönemde gidiyorlar.

    Ancak Taliban’ın baskısını hissettiklerinde o gün değil de sonraki günlerde gitmek biçiminde yine de ibadetlerini, yine de ritüellerini, yine de ziyaretlerini ikrarı tamamlamak için, niyaz etmek için gidiyorlar.

    “EN ZOR BASKI ANLARINDA DAHİ YOLU SÜRDÜRÜYORLAR”

    Afganistan göründüğünden daha keskin bir inançsal forma sahip. Örneğin pirlerinin geldiğini söylüyorlar. Şu anda pirleri başka şehirden geliyor pirleri. Bunu Taliban anladığında sorun çıkarıyor. Baskı uyguluyor, yasaklıyor ve bir araya gelmelerini engelliyor. Ama geçmiş dönemlerde yani cumhuriyet döneminden bahsediyorlar. Taliban öncesi dönem.

    Yaklaşık 20-25 yıl önce kadınlarla beraber kadın erkek bir arada erken yürüttüklerini söylüyorlar. Ve çok daha eski olmamak üzere kadın pirlerinin olduğunu da söylüyorlar.  Bakın Afganistan gibi zorlu bir yerde kadın ve erkek bir arada yine erkanı yürütmek için mücadele ediyorlar. Böyle bir toplumsal yapı. Hafızamız var. Bu hafıza en zor baskı anlarında dahi sürdürülebiliyor ve sürdürülüyor. Hakikaten ben çalışmayı genişlettikçe şaşırıyorum gittikçe. Afganistan bu şaşırtmanın daha da çapraşık bir hale gitmesine neden oldu.

    “NEWROZ’DA 3, MUHARREM’DE 6 GÜN ORUÇ TUTUYORLAR”

    Belli oruçları var mıdır?

    Afganistan’da oruç günlerini sorduğumda Newroz’da 3 gün oruç tutuyorlar. Hızır bizim Türkiye’de Anadolu’da ya da genel olarak Mezopotamya’da Hızır Orucu biçiminde tuttuğumuz oruca benzer bir orucu Newroz’da tutuyorlar. 3 günlük bir oruç bu bir kere. Ve orucu Hızır makamı üzerinden tutuyorlar.

    Hızır orucu olarak tutuyorlar ve o makamın olduğu yere gidip niyaz ediyorlar. Erkanlarını, cemlerini gerçekleştiriyorlar. İkinci bir oruçta bizim Muharrem dediğimiz onların da aşure dediğimiz dedikleri bir oruç. Muharrem orucunu 6 gün tutuyorlar. Böyle gerçekleştiriyorlar. Bu Muharrem orucunun aşure kısmında ise yedi çeşit yiyecek katıyorlar. Ve buna da heşte olarak söylüyorlar. Çorbanın adını öyle veriyorlar.

    “12 İMAM ORUCU DİYE BİR ORUÇLARI YOK”

    Onların söylediği ifade yani aşurenin dahi 10 olmayacağını farklı bir yiyecek adıyla ifade ediyorlar. Aşura diyerek 10 adını kullanıyoruz ama 12’ye çevirmişiz. Yakında belki ona başka bir isim takmak zorundayız. Çünkü aşura adıyla 12 ürün uymuyor, oraya katılan katık olarak. Burada Muharrem’de 6 gün oruç tuttuklarını öğrenmek şaşırtıcıydı. Çünkü 12 imamlar adına tutulduğunu söyleyen bir toplumsal yapı ile karşılaşıyoruz, özellikle de Türkiye’de. Ama Afganistan’da 12 imam oruçları diye bir oruç adı yok.

    Orada 6 imam olarak da geçmiyor. Başka bir şey olarak da geçmiyor ve orucun adı orada 6 gün olarak geçiyor. 6 günlük bir oruç. Böyleyse Alevi toplumunun sıkı sıkı işte ‘bu 12 imamlara atfedilen bir oruçtur. Muharrem’e ait bir oruçtur’ demeleri biraz işi karıştırıyor. Bu toplumsal durumu biraz sorgulamamız gerekiyor. Her toplumumuz farklı bölgelerde birbirine başka şeyler taşıyabilir.

    SEMAHA RAKS DİYORLAR

    Alevi toplumunun kendini bu anlamda bulmasında Afgan toplumunun bu 6 günlük orucu ve 7 ürün kullanması tartışmalı ve önüne daha fazla seçenek olarak koymalı. Neden 7? Bizde neden 10, neden 12 diye bunu sorgulamalıyız. Raksa semah diyorlar bunlar mesela. Biz sadece semah diyoruz. ‘Semah dansı demeyin buna’ denir ya bizde. Bu mesela bir tartışmalı. Raksa semah diyorlar. Farsça raks, raks-ı semah.

    Ve pirlerin huzurunda ateş başında dönüyorlar. Hani ateşin etrafında semah dönmek olarak yani. Bu Newroz’da gerçekleşen dansın semah olarak gerçekleşmesi oluyor. Örneğin eskiden düğünlerinde de semah dönüyorlarmış. Fakat sonra bunu durdurmuşlar. Sanırım hani bu Taliban’ın gelmesiyle ilgili daha çok.

    Kadın erkek katılımları ayrı onlarda şimdi. Belki bu da engel olmuş olabilir. Kadın erkek sabah dönmüyorsak o zaman semah dönülmemeli diye bakıyorlar. Çünkü onlar semahnın bir bütün olduğunu düşünüyorlar.

    BİLİNEN KIZILBAŞ PİRLERİNİN İSİMLERİ

    Bilinen pirlerinin isimleri nelerdir? 

    Pirleri ise Pir Seyit Cafer Nadiri, Pir Seyit Mensur Nadiri, Pir Seyit Giylan Nadiri, Piri Piran Seyidi Keyhan.Pir Seyit Nasir, Pir Seyda Nazar, Pir Hacı Abdullah ve bu pirlerin Hepsi Seyit Keyhan’a bağlı. Bizim Hacı Bektaş kimse Seyit Keyhan da aynı kimlik. Motifler aynı, isimler ve sıfatlar değişiyor. Burada dikkatimi çeken şey şu. Başlarında yine seyit var ama biz seyit değiliz diyorlar. Hiç öyle bir şeyimiz yok.

    Kendilerini Özbek olarak görüyorlar. Ve Nadir Şah’a da çok atıfta bulunuyor. Nadir Şah onlara o bölgede yer verdiği, desteklediği, güvenli alanlara taşıdığı için Kızılbaşlığın başladığını da ifade ediyorlar. Ve örneğin Mensur yani Mansur adını kullanmaları güzel. Seyit Giylan bu Geylani’den geliyor. Geylani’nin Kızılbaşlarla ilgisi yok ama Kürtlükle ilgisi var. Fakat Özbeklerle ne ilgisi var? Bunu merak ediyorum. Ben bu isimlerin olması tartışmanın derinlerini bize gösteriyor. Piri Piran kavramını kullanmaları çok önemli. Yani bölgede farklı olması gerekiyor. Yine Seyda Nazar, Seyit Nazar pazar yani bunu kullanıyor. Seyit olarak kullanıyor. Fakat böyle şeyleri var.

    “İBADETLERİ ÇARŞAMBA GÜNÜ; PEKİ NEDEN BİZLER PERŞEMBE DAYATMASINDA BULUNUYORUZ”

    Erkanlarını Çarşamba günleri gerçekleştirdiklerini söylediniz. Çarşamba gününün özelliği nedir?

    Kadınlar dışarı çıktıkları çarşamba günleri gidip kendi ziyaret yerlerini, tekkelerinin etrafında bulunan niyaz veya makamlara ediyorlar. Çarşamba günleri gidiyorlar. Öyleyse Alevilerde perşembe gidilir. Başka bir gün gidilmez. Bizim ibadet günümüz perşembedir diye, ya da cuma akşamıdır diye. İşte bunlar hepsi tartışmalı şeyler. Bölge bölge, topluluk topluluk ya da birbirlerine sınırlar ayrıldıkça bu karışıyor. Acaba işin aslında hangi gündü? Biz Müslümanlara uyup Perşembe’yi Cuma’ya bağlayan gece mi ibadet etmeye başladık?

    Ezidiler gibi onlar da Çarşamba günü ibadet ediyor. Birbirinden binlerce kilometre uzakta ve bağlantıları dil açısından neredeyse ulaşılamaz durumda olan Ezidiler ve Afganistan’daki Özbek Kızılbaş birinin birbirlerini anlamaları düşük olasılık. Biri Özbekçe konuşuyor, birisi Kürtçe konuşuyor. İki topluluk Çarşamba günleri ibadet yapmayı tercih ediyor. Biz hangisiyiz? Aleviler bütün bunu kendi çeperinde bunu tartışmalılar. Bugün dışında ibadet olmaz diye dayatmamalılar. Ya da bununla ilgili bir şey sunduğumuzda ‘bu ibadette yok, kadimde bu yok. Bunu nasıl yapabiliriz? Böyle bir şey yok Alevilikte’ gibi kesin retler olmamalı.

    “NEWROZ ASLINDA BİR HIZIR KUTLAMASI”

    Newroz’da özel bir oruçları olduğunu ifade ettiniz? Neye atfediliyor bu oruç?

    Alevilik toplumsal yapısı buna farklı farklı boyutlar katıyor. Bu nedenle Alevilikte bu bizim için hakikaten birbirimizi, farklı toplumsal yapımızı anlamak açısından çok önemli. Bir motif farklılık ve ritüel değişimi yaratacaktır. Mesela Newroz ateşi orucunu kadimden beri tuttuklarını söylüyorlar ve 15 gün önceden başlıyorlar oruç tutmaya. 3 gün tutuluyor bu oruç. Ondan dolayı Newroz günü tutmuyorlar bunu mesela. Tutan da var ama Newroz’dan önce başlıyorlar. Ve Newroz’da toplamda 6 gün oruç tutanlar da var.

    Hani 3 öncesinde, 3 sonrasında böyle tamamlıyor. 6 gün yine tutuyor. Ve aynı zamanda Muharrem’de de 6 gün ayrı bir oruç tutuyor. Yani bu daha çok pirlerin uyguladığı bir şey. Muhtemelen böyle bir yol var ve yeni yıl başladığında bütün Alevi Kızılbaş topluluklarında olduğu gibi yine kutlama yapıyorlar ama bu Hızır kutlaması. Newroz kutlaması değil. Bu işin farklı bir boyutu.

    Ve bu kutlamada kadın erkek bir arada olmaya çok özen gösteriyorlar. Şimdi ‘biz kadınlar bir tarafa gidelim, erkekler bir tarafa gidelim. Yada kadın pir olmaz, erkek pir olmaz, o olmaz, bu olmaz ya da oluru böyleyi’ çok fazla tartışıyorlar. Ve cemde mesela onlar zakirlik yapana dumbaracı diyorlar. Dumbara diye bir alet var. O da dumbaracı oluyor. Bizim curaya yakın bağlama ile cura arası aleti çalan kişiye dumbaracı ismini vermişler.

    KIZILBAŞLARIN İBADET GİYSİLERİ

    Afganistan deyince Arap geleneğine uyan giysiler giyen bir toplumdan bahsediyoruz. Bu ama epeydir böyle. Fakat Kızılbaşların farklı bir takke tarzları var. Onu takıyorlar. Ve aynı zamanda giysileri de erkâna giderken farklı olabildiğince. Bir kızılbaş giysi kültürü var orada. Ancak onu görme şansım olmadı. İstedim de, sonraki bir zamanda bunu gerçekleştiririz diyorlar. Çünkü o elbiseleri saklı giyiyorlar. Saklıyorlar aynı zamanda. Bu onlar için bir farklı bir boyut.

    “2 EVLİLİK YAPANLAR HALA CEME ALINMIYOR”

    Örneğin bir kişiyle konuştum. Dedim ki ‘erkanları yürütüyor musun, ceme giriyor musun’ diye. İki kişi yan yana. Biri giriyor, erkan yürütüyor, cemi yürütüyor. Ve ikrarlı ikisi de aslında. Birisi, ‘cemlere girmiyorum artık’ dedi. Ben de birincisine sorularımı tamamladıktan sonra ona sordum. ‘Neden girmiyorsun?’ dedim. ‘Çünkü ben ikinci bir eş aldım kendime. O nedenle beni ceme sokmuyorlar. Ben de ceme giremiyorum’ dedi. Peki neden? Düşünün toplumsal hafıza tek eşliliği sürdürmek üzerine büyük bir direnç gösteriyor. Afganistan’da bu artık geleneksel çok kolay bir durum. Kaç eş aldığına kimse bakmıyor. Ama Alevi geleneği buna izin vermiyor. İkrar aldıktan sonra bu gerçekleşmiyor daha.

    AŞUREYE 7 ÇEŞİT MEYVE KOYUYORLAR”

    Biz ne diyoruz? Aşura. 10. günden kaynaklı. Acaba bu bize aşure dediğimiz bu çorbayı, bu ritüel yiyeceğini tartışmaya gerek getiriyor mu getirmiyor mu? Bunu sorgulamak lazım. Yani yedi ‘hefte’ meyve diyor ve meyve olarak koyuyor bunu. Yedili meyve ve bunları da hatta söylüyorlar. Bir kere badem kullanıyorlar, bölgede yaygın. Antep fıstığı koyuyorlar. Zerdali ya da kayısı dediğimiz şeyi koyuyorlar. Sincit dedikleri bir meyve çeşidi var, onu koyuyorlar. Kişmiş ya da üzüm dedikleri bir şey koyuyorlar. Bir de glas vealu. Alu bu alıç olabilir bilmiyorum. Böyle koyuyorlar ve bunlarla yapıyorlar. Bir de puder dedikleri bir şey var. Yani çok daha fazla bir arada kalamadığımız için bazı soruları daha fazla derinleştiremedim kavramları da. Ama bir sonraki süreçte olur ve bir araya gelebiliriz.

    “TEBERİK GELENEĞİ ÇOK YAYGIN”

    Örneğin onlarda teberek (ziyaretten alınan toprak, taş) geleneği çok yaygın. Niyaz ettikleri mezarlarına gidip oradan veya o mezarlık alanlarında toprak alıyorlar. Ve o toprak evlerine götürüyorlar. Çaylarına koyuyorlar. Belli dönemlerde hastalık zamanında da onu kullanıyorlar. Çocuklarına yediriyorlar. Ve çocuğu olmayan kadınlar da onun bereketi, onun gücü, niyaz gücüyle onu kullanıyorlar örneğin.

    Örneğin bazı bölgelerde, korularda bazı ağaçlardan hiçbir şekilde dal koparılmaz yada meyve. Orada da bir ağaç gördüm. Fıstık ağacıydı. Ondan hiçbir şekilde meyvesini yemiyorlar. Dalına hiçbir şekilde dokunmuyorlar. Sadece pirleri o o daldan meyve alıyor. Ve toplu o ağacın dallarına da dokunan pir. Yani bu hem bize yakın hem de sorgulanması gereken konular arasında bizim için. Bunlar hakikaten tartışmalı bölümler ve Aleviliğin de bunun üzerine kendini yeniden sorgulaması gerekiyor. Alevilik sadece bu deyip geçemeyiz.

    “ALEVİLİK SADECE BUDUR DİYEMEYİZ”

    Alevilik sadece bunun üzerine kurulur demek yerine bu toplumsal farklılıkları ‘sürek bir yol bin bir’ görüşümüzü daha geniş, daha anlaşılır biçimde bunu ortaya koymamız gerek. Örneğin Hakk’a yürüme erkanlarını damburayla yaptıklarını söylediler. Fakat bizde Hakk’a yürüme erkanını bazı insanlar tartışıyorlar. Şu anda çok değişti bu. Toplum bunu bilinç, hafıza olarak tekrarlıyor ve diyor ki niye bu doğru bir şey diyor. Ve damburayı kullanıyorlar erkanlarında ve mezarlıklarında. Örneğin Tahtacılar gider ve erkanların orada gerçekleştir cem yürütürler ya öyle. Onlar da bazı perşembeler gidip erkanlarını dambura olmak üzere, pirlerle bir araya gelip mezarlarında yapıyorlar. Çünkü onların mezarları, ataları onlar için önemli ve saygı duyulan kimlikler ve atalarla beraber o erkanları yürütüyorlar. Ataları, ruhları orada diye bakıyorlar. O canlılık, o bir toprakla bütünleşmişlik orada gerçekleşiyor onlarla. Böyle bir yanları var.

    “MUSAHİPE ‘TAAHHÜT’ DİYORLAR”

    Peki Kızılbaşlarda şehirleşme var mı? Varsa bunun genel yansımaları nedir? Kendilerini saklıyorlar mı?

    Bu Özbek topluluktan bahsediyorum. Pirler özellikle Bedehşan şehrindeler. Oradan kışın olmak üzere geliyorlar. Bunlar hep tanıdık değil mi? Kışın pirleri geliyor, evleri ya dolaşıyor ya da bazı evlerde ortak erkanlar, cemler yürütüyorlar. Bu tarzda bir araya geliyor ve yine bu dönemde oruç tuttukları da olabiliyor.

    Onlar musahipe ‘taahhüt’ diyorlar. Anlaşma diyoruz ya öyle.  Anlaştığım, anlaşma yaptığım kişi olarak ikrar aldığım anlamda müsahibe taahhüt oluyor. Onlarla bir araya geliyorlar. Ve şimdi gittikçe bu azalıyor doğal olarak.

    Çünkü Taliban dönemi onlar için zor ve Kızılbaşların önemli bir kısmı Mezar-ı Şerif ve diğer büyük şehirlere taşınmış durumdalar. Maalesef bu döneminde Kızılbaş köylere de baskı çok yüksek olduğu için Kızılbaşlar şehre taşınmayı tercih ediyorlar ve Kızılbaş görüntü vermeme çabasında davranıyorlar. Ancak bazılarının kimliğinde artık ortadalar.

    Kimliklerinde Kızılbaş yazdığı için de, buda ibadet yapmamak koşuluyla bir sorun değil. Kızılbaş ibadeti yapmayacaksın, camiye gideceksin, namaz kılacaksın. Hakikaten de bunu gerçekleştiriyor, çünkü yüksek oranda kontroller var. Birbirlerini şikayet var. Halk sanki bu doğal bir şeymiş gibi namaz kılmaya devam ediyor. Böyle bir toplumsal yapıyla karşı karşıyayız.

    Ersin ÖZGÜL/MUĞLA

  • Hasan Harmancı’nın ’99 soruda Alevilik’ kitabı bir ilk olarak Fransızcaya çevrildi

    Hasan Harmancı’nın ’99 soruda Alevilik’ kitabı bir ilk olarak Fransızcaya çevrildi

    PİRHA- Fransa Alevi Birlikleri Federasyonu’nun girişimiyle Hasan Harmancı’nın ’99 Soruda Alevilik’ adlı kitabı Fransızcaya çevrilerek yayımlandı. Kitap, Fransa’da en bilinen Les Éditions Baudelaire yayınevinin Aleviliğe dair bir kitabı Fransızcaya çevirmesi açısından da bir ilki taşıyor.

    Fransa Alevi Birlikleri Federasyonu’nun girişimiyle Sosyal Antropolog ve Yazar Hasan Harmancı’nın ’99 Soruda Alevilik’ adlı kitabı Fransa’nın önde gelen yayınevlerinden Les Éditions Baudelaire yayınevi tarafından Fransızcaya çevrilerek yayımlandı. Bir Alevi yazarın Aleviliğe dair kitabını ilk defa Fransızcaya çeviren Les Éditions Baudelaire yayınevi, ’99 soruda Alevilik’ kitabını dijital platformlarda ve kitapçılarda okuyucularıyla buluşturdu. Kitabın yakın zamanda İngilizce ve Almanca dillerinde de yayımlanması bekleniyor.

    Eser, tarihin zorluklarına rağmen kimliğini ve bilgeliğini korumayı başaran Alevi topluluğunun benzersiz özelliklerini gözler önüne sererken, aynı zamanda bu düşünce sistemini daha yakından tanımak isteyen okuyucular için değerli bir kaynak sunuyor.

    “ESER BU DÜŞÜNCENİN ZENGİNLİĞİNİ ANLAMAK İÇİN ÖNEMLİ BİR KAYNAK

    ’99 Soruda Alevilik’ kitabı okuyucuya şu ön bilgileri paylaşıyor:

    “Alevilik, sadece bir inanç değil; bilgi ve bilgelik, eşitlik, paylaşım, hoşgörü ve adalet temellerine dayanan, çok kültürlü ve manevi bir mirasa sahip bir yaşam felsefesidir. Yüzyıllardır Anadolu’nun ve ötesinin kalbinde kök salmış olan bu inanç, birçok kişi tarafından hâlâ yeterince bilinmemektedir. “99 Soruda Alevilik” adlı eser, bu hümanist düşüncenin temel ilkelerini, tarihini ve zenginliğini anlamak için önemli bir kaynaktır.

    Aleviler, her türlü şiddeti reddeder ve herkesin birbiriyle ve doğayla uyum içinde yaşadığı bir toplumu savunur. Öğretileri, kardeşlik, saygı ve sevgi gibi derin değerlere dayanır. Yüzyıllar boyunca bilgelikleri, ozanlar ve halk âşıkları gibi önemli figürler aracılığıyla sözlü olarak aktarılmıştır.

    “OKUYUCUYA BÜYÜLEYİCİ DÜNYAYA DALMA FIRSATI SUNUYOR”

    Bu kitap, Alevilik öğretisine dair temel sorulara yanıt vererek okuyuculara bu büyüleyici dünyaya dalma fırsatı sunuyor: Aleviliğin kökenleri nelerdir? Temel ilkeleri nelerdir? Bu felsefe günlük hayatta nasıl uygulanmaktadır? Açık ve anlaşılır bir dille yazılan eser, tarihin zorluklarına rağmen kimliğini ve bilgeliğini korumayı başaran bu topluluğun benzersiz özelliklerini gözler önüne seriyor.

    Dogmalardan ve ayrımlardan uzak bir şekilde, Alevilik, herkesin özgürce düşünebildiği ve var olabildiği, cinsiyet eşitliğine dayalı bir dünya görüşünü savunur. Alevi toplulukları, Türkiye’den Balkanlar’a, İran’dan Avrupa’ya kadar pek çok ülkede varlık göstermekte ve bulundukları toplumlara uyum sağlarken, öz değerlerine de bağlı kalmaktadırlar.

    PİRHA/İSTANBUL

  • Hasan Harmancı: Alevi Bektaşi Ansiklopedisi, boşluklara yazıldığı için kalıcılığı yok-VİDEO

    Hasan Harmancı: Alevi Bektaşi Ansiklopedisi, boşluklara yazıldığı için kalıcılığı yok-VİDEO

    PİRHA-Sosyal Antropolog Hasan Harmancı, Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nın ilahiyatçılara, Sünni akademisyenlere hazırlattığı Alevi Bektaşi Ansiklopedisi’nin kalıcılığının olmadığını söyleyerek “Ülkede Alevilerin hukuk sorununun hala çözülememesi; Alevilerin, ‘yapacağız, edeceğiz, herkes eşit haklara sahip’ denilerek okşanması ve Alevilere eşit yaklaşılmadığı gibi bu tür yayınlar da boşluklara yazılmış, dönemin sosyal ve siyasal beklentilerine uygun çalışmalar olacak” dedi.

    AKP-MHP hükümeti “Alevi Bektaşi Ansiklopedisi” adını verdiği çalışmasını sürdürüyor. Ansiklopediyi hazırlayan kadronun Sünnilerden/ilahiyatçılardan oluşması, Alevi inancı üzerindeki asimilasyon politikaların bir parçası olarak değerlendiriliyor.

    Sosyal Antropolog Hasan Harmancı, Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nın aralarında bir iki kendi belirledikleri Alevi olsa da ağırlıklı olarak İslamcı akademisyenlere ve ilahiyatçılara hazırlattığı Alevi Bektaşi Ansiklopedisi’ni PİRHA’ya değerlendirdi.

    “ASİKLOPEDİ HAZIRLAMAK DEVLETİN, BAKANLIĞIN İŞİ DEĞİL”

    Sosyal Antropolog Hasan Harmancı, devletin, Alevi Bektaşi Ansiklopedisini hazırlama gibi bir sorumluluğunun olmadığını ifade ederek “Devletin yapması gereken, bu tür çalışma yapan enstitülere destek sunmasıdır” dedi. Harmancı, Türkiye’de devletin kendi toplumuna, halkına güvenmediğini de belirterek “Devlet, Gadev gibi enstitülerin gelişmesi gerektiği, bu tür yapıların, kitap yayınlayanların desteklenmesi gerektiğinin farkında değil. Bütün sorumluluğu kendi üzerine alıyor bu da çarpık bir gelişme oluyor. Çünkü bu devletin, bakanlığın işi değil” dedi.

    “SİSTEMSEL BİR SORUN YAŞIYORUZ”

    Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nı ‘toplum mühendisi’ olarak adlandıran Harmancı, devamında şunları kaydetti:

    “Bunlar yapaydır. Belki alıcısı olur, okuyanı merak edeni olur ama kaynak olarak gerçek anlamda kullanması çok zor olur. Çünkü ben bir bilim insanı, yazar olarak bu kaynağın problemli olduğu yaklaşımı içinde olacağım. Doğru bir kaynak olarak kullanabilmem için hakikaten içindeki bilgilerin, bu toplumun değerleriyle örtüşüyor olması lazım. Maalesef sistemsel bir sorun yaşıyoruz. Ülkede Alevilerin hukuk sorununun hala çözülememesi, sürekli ertelenmesi ve arada bir Alevilerin, ‘yapacağız, edeceğiz, herkes eşit haklara sahip’ denilerek okşanması ve Alevilere eşit yaklaşılmadığı gibi bu tür yayınlar da boşluklara yazılmış, jargonlar, ideolojiler dönemin sosyal ve siyasal beklentilerine uygun çalışmalar olacak.

    “ALEVİ BEKTAŞİ ANSİKLOPEDİSİNİN KALICILIĞI YOK”

    Ve bu kalıcılığı olmayan bir şey kalıcı da olsa çarpık bir düzenin devamından başka bir şey değil. Aleviler ister ki bu çalışmalar gerçekten bilimsel olarak yapılsın. Ama her şey zamanla değişecektir. Devletin aklının da zamanla değişmesini bekliyoruz.”

    Devrim FINDIK-Eren GÜVEN/İSTANBUL

    İLGİLİ HABERLER:

    Engin: Cemevi Başkanlığı’nın hazırladığı ‘Alevi Ansiklopedisi’ni ciddiye almıyorum – VİDEO

    Yazar Ali Köylüce: Cemevi Başkanlığı’nın hazırladığı ansiklopedide temel amaç asimilasyon – VİDEO

    ‘Kaynak hakimiyetleri zayıf, bu ansiklopedi iyi niyetli olmayacak’ – VİDEO

  • Yazarlar, 2024 GADEV Fuarı’nı değerlendirdi: Önemli aktivite, kalıcı etkiler yaratacaktır- VİDEO

    Yazarlar, 2024 GADEV Fuarı’nı değerlendirdi: Önemli aktivite, kalıcı etkiler yaratacaktır- VİDEO

    PİRHA – 2024 GADEV Kitap Fuarı’nı değerlendiren Avrupa Alevi hareketinin kuruluşunda yönetim ve başkanlık yapmış olan Yazar Ali Köylüce, fuara yoğun bir ilgi olduğunu söyledi. Kureyşan Ocağı evlatlarından Musa Kazım Engin de değerlendirmesini, “Toplum açısından önemli bir yer. Buradaki aktivite de toplumu kitapla tanıştırmak” dedi. Sosyal Antropolog Hasan Harmancı da GADEV Fuarı’nın kalıcı etkiler yaratacağına inandığını dile getirdi. Araştırmacı yazar Hamza Aksüt ise fuara dair, “Bir cemevi için oldukça kaliteli bir faaliyet bu. Dilerim diğer cemevlerimizde bu tür kültür faaliyetlerine yönelir” şeklinde değerlendirme yaptı.

    Avrupa Alevi hareketinin kuruluşunda yönetim ve başkanlık yapmış olan Yazar Ali Köylüce, Kureyşan Ocağı evlatlarından Musa Kazım Engin, Sosyal Antropolog Hasan Harmancı ve Araştırmacı Yazar Hamza Aksüt, Garip Dede Dergahı Vakfı Cemevi’nde yapılan ve bu yıl ikincisi düzenlenen 2024 GADEV Kitap Fuarı’nı PİRHA’ya değerlendirdi.

    KÖYLÜCE: YOĞUN BİR İLGİ VAR

    İlk defa GADEV fuarına geldiğini söyleyen Avrupa Alevi hareketinin kuruluşunda yönetim ve başkanlık yapmış olan Yazar Ali Köylüce şu değerlendirmelerde bulundu:
    “Bu yıl gördüğümüz her şey hava koşulları dışında güzel. Hava koşulları olması gereken katılımı biraz engelledi ama onun dışında hasbihal ediyoruz. Birçok yayıncı var yazar var. Bütün bunları birarada görmenin bir fırsatı olarak da değerlendiriyoruz. Hem kendi çalışmalarımızı  hem de Alevilikle ilgili diğer yayınları görme fırsatımız da oldu. Sadece burada kitap da değil, kültür sanat alanındaki değişik programları da izliyoruz. Ve sempozyum bazında burada yapılan etkinlikler var onun dışında Alevilikle ilgili sanatçıların verdiği konserler var. Yoğun bir ilgi var. Tabi bu ilginin büyük bir kısmı fuardan dolayı ama aynı zamanda Garip Dede Dergahı’nın doğal bir tabanı, hakikatına inananları buraya gelip lokmalarını dağıtanlar, pay edenler ve buraya gelip bu lokmalardan faydalanan birçok ihtiyaç sahibini de görmüş oluyoruz.”

    ENGİN: BURADAKİ AKTİVİTE TOPLUMU KİTAPLA TANIŞTIRMAK

    Kureyşan Ocağı evlatlarından Musa Kazım Engin de 2024 GADEV Fuarı’na insanların ilgisinin yoğun olduğunu belirterek, “Garip Dede Dergahı İstanbul’daki iyi birkaç dergahtan biri. Karacaahmet, Şahkulu, Erikli Baba ve Garip Dede olmak üzere 4 tane önemli toplama merkezi var Alevilerin. O anlamıyla kıymetli, değerli bir yer. Toplum açısından önemli bir yer. Buradaki aktivite de toplumu kitapla tanıştırmak. Bu en hassas ve en zayıf noktamız bizim maalesef. Kitap okunması ve kitabın okunmasını teşvik edici olması açısından da önemli ve değerli buluyorum” dedi.

    HARMANCI: KALICI ETKİLER YARATACAĞINA EMİNİM

    Sosyal Antropolog Hasan Harmancı GADEV Fuarı’nı biraraya gelmek açısından fırsat olarak değerlendirdi. Amacın sadece kitapla okuyucuyu buluşturmak olmadığını da dile getiren Harmancı, fuarın amacının Alevi yazarlarını, Alevi sanatçılarını, bilim insanlarını ve farklı konuları biraraya getirmek olduğunu ifade etti.

    Harmancı, devamında şunları söyledi:
    “Her an canlılığını hesaplamak, karşılaşmak mümkün değil ama an an kendi içerisinde değişen bir dalga gibi geliyorlar. Zaten kendi içinde çok canlı bir mekan. Bu mekanın iç atmosferi bir anlamda dışarıya, sokağa da yansıyor. Bu çok güzel çok değerli. Hala insanların birbirleriyle iletişim kurabiliyor olmaları, birbirlerine yakınlık duymaları, okuyucu ile yazarlar arasında yakınlık kurulması çok değerli bir şey. GADEV olarak böylesi bir zamanda bunun yapılması da çok değerli. Çünkü okullar açıldı, herkes evlerine çekilmek üzereyken GADEV böyle bir etkinlik yapıyor. Festival havasına giden bu coşkulu günlerin kalıcı etkiler yaratacağına eminim.”

    AKSÜT: KİTAP ALIMLARINDA DÜŞÜŞ VAR

    GADEV’de düzenlenen kitap fuarının bu yıl ikincisi olduğunu belirten Araştırmacı yazar Hamza Aksüt ise geçen sene düzenlenen fuar ile karşılaştırma yaparak şu değerlendirmeyi yaptı:
    “Ben geçen seneki fuara da gelmiştim, bu fuara da geldim. Dolayısıyla elimde karşılaştırma olanağı da var. Öncelikle bunu düzenleyen kurum yöneticilerine çok teşekkür ederim. Bir cemevi için oldukça kaliteli bir faaliyet bu. Dilerim diğer cemevlerimizde bu tür kültür faaliyetlerine yönelir. Tabii ki özellikle sosyal medyanın ortaya çıkmasıyla birlikte kitaplara ilgi gitgide azalıyor. Nasıl ki bir zaman televizyon ortaya çıkınca sinema kenara atıldıysa şu an da kitaplar da o süreci yaşanıyor. Ama burası ile ilgili konuşacak olursam önceki kitap fuarı tabii ki daha canlıyı, bu da ona yakın bir canlılıkta seyrediyor. Kitap alımlarında biraz düşüş gözlemliyorum. Bunun nedeni de sanırım kitaplara gelen aşırı zamlar. Ki bu da mecburiyetten. Maaliyetler yükselmiş durumda. Dolayısıyla katılım da yağmurlu havalara rağmen iyi.”

    Devrim FINDIK-Eren GÜVEN/İSTANBUL

  • ‘Ezidiler, Aleviler ve Yaresanlar arasında bir sınır yok, ortak çatı üzerinden yol almalılar’-VİDEO

    ‘Ezidiler, Aleviler ve Yaresanlar arasında bir sınır yok, ortak çatı üzerinden yol almalılar’-VİDEO

    PİRHA- Sosyal Antropolog Hasan Harmancı, Ezidilerin en önemli kutsal mekanlarından Laleş ve Şeyh Adi Dergahı’nı ziyaret etti. Harmancı, “Laleş Şeyh Adi’nin mekanı olmakla birlikte Ezidilerin de Rıza Şehri diyebiliriz. Alevilik ile karşılaştırıldığında da Yol, erkan ve pratikte aralarında şaşırtıcı düzeyde benzerliklerin olduğunu gördüm” dedi. Harmancı ekledi: Aslında Ezidiler, Yaresanlar ve Aleviler arasında bir sınır yok. Bu toplulukların bir araya gelmelerinin ortak örgütler, ortak çatılar, ortak güzellikler ve evrensel değerler üzerinden yol almasını çok isterim.”

    2017 yılından bu yana İran’ ve Irak’a giderek saha çalışmaları yapan, çeşitli diyaloglar geliştiren ve karşılaştırmalar yapan Sosyal Antropolog Hasan Harmancı’nın son durağı Ezidi toplumunun merkezi kutsal mekanlarından olan ve Irak Duhok’a bağlı Laleş Vadisi’nde bulunan Şeyh Adi Türbesi ve Dergahı’ydı.

    Saha araştırmalarını, “Antropolog eğer gidip alanı görmemiş ise o alan ile ilgili susması gerekiyor. Benim de konuşabilmek, yazabilmek ve karşılaştırma yapabilmek için gitmem gerekiyordu ve gittim” sözleriyle anlatan Sosyal Antropolog Hasan Harmancı, Laleş’te bulunan Ezidi toplumu ve Şeyh Adi Dergahı’na dair temaslarını ve izlenimlerini PİRHA’yla paylaştı, sorularımızı yanıtladı.

    Ezidilerin, kendi yaşam alanlarında, öz değerleri olan ziyaret mekanlarında günlük yaşamlarına devam ettiğine dikkat çeken Harmancı, bu mekanların bir dergah mantığıyla halen işlevini koruduğunu söyledi.

    Alevi toplumunun cemlerini yaptıkları, adaklarını adadığı, lokmalarını paylaştığı, özel günlerinin öncesinde gittikleri ve güncel hali ile zayıflamış olan dergah, ocak kültürünün Ezidilerde çok daha güçlü olduğunu belirten Harmancı, Ezidi inancında kadının yolu yürüten, hizmet eden noktada olduğuna dair belirlemede bulundu. İbadetleri yürütmede kadınların daha belirleyici rolü olduğuna dair izlenimleri olduğunu belirten Harmancı, üzerlerindeki baskı sistemlerinin etkilediği yaşam tarzlarına bağlı olarak yazılı kültürden ziyade sözlü edebiyat, kültür ve geleneğin çok daha güçlü olduğuna işaret etti.

    Konuya sosyolojik pencereden bakıldığında da özellikle aynı coğrafyada yaşayan ancak aralarına resmi devlet sınırları çekilen Aleviler ve Ezidilerin kültürleri, felsefeleri, dergah işleyiş biçimi ve inanç ritüelleri arasında şaşırtıcı derecede birbirine yakın benzerlikler taşıdığını gördüğünü söyleyen Harmancı, Ezidi toplumunun tüm soykırım ve sürgüne rağmen hep yeniden ayağa kalktığını dile getirdi.

    “Aslında Ezidiler, Yaresanlar ve Aleviler arasında bir sınır yok” diyen Harmancı, dünyanın dördüncü toplulukları dediği sınırsız ve devletin dışında (resmi devlet dinlerinin) yaşayan Aleviler, Ezidiler ve Yaresanların bir araya gelmelerinin ortak örgütler, ortak çatılar, ortak güzellikler ve evrensel değerler üzerinden yol almasının çok değerli bir yerde olduğuna vurgu yaptı.

    İşte Hasan Harmancı’nın sorularımıza verdiği yanıtlar:

    “EZİDİLER, ALEVİLERDEN ÇOK DAHA FAZLA KATLEDİLMİŞ BİR TOPLUM”

    PİRHA- 2017 yılından bu yana çeşitli inançlar ve topluluklar üzerine saha çalışmaları yapıyorsunuz. En son durağınız ise Ezidiler oldu. Sizi yakın zamanda Ezidilere götüren ne oldu? 

    HASAN HARMANCI: Alevileri biz kendimiz yorumladığımızda başka, gözlemlediğimizde başka, dışarıdan başka biri yorumladığında bambaşka sonuçlar çıkıyor. Kendi aramızda dahi ayrı ayrı yanıtlar veriliyor. Bunu Yaresanlar üzerine çalışırken de gördüm. Ezidiler üzerinde ise bunu çok başka bir boyutta gördüm. Çünkü Ezidiler, Ortadoğu’da Alevilerden daha çok katledilmiş bir toplum. Ezidilik Ortadoğu’da İslam’ın, Hristiyanlığın her an gözüne batan bir topluluk. Yine İŞİD en çok Ezidilere, Kürtlere ve Alevilere saldırılar yaptı. Ezidi kadınları köle olarak kullandılar ve esir pazarlarında sattılar. Ezidilerin durumunu sorgulamak açısından önemli bir durumdu. Alevilikle ilgili çalışmalar yürütürken Ezidilerin varoluş tasarımı çokça ilgimi çekmişti. Çıkmak üzere olan bir çalışmamda Ezidilerin ölüm sonrası düşünceleri, felsefeleri, görüşleri ve ritüelleri üzerine çalıştım. Bu da tabi bende çok etkili oldu. Yaresanları ve Ezidileri bu nedenle çalışmak ve Alevi toplumu ile hem karşılaştırmak hem de bu toplulukların ortak noktaları, farklılıkları ve ritüel kayıplarını öğrenmek istedim.

    “HACI BEKTAŞ VELİ DERGAHI’NDA GİBİ HİSSETTİM, SANKİ TAŞLARI BİLE AYNI”

    -Beyta Laleş veya Laleşa Nurani denilen topraklarda bulunan Şeyh Adi’nin Dergahı’nı ziyaret edip niyaz oldunuz. Neyle karşılaştınız? Hacı Bektaş Veli, Düzgün Baba, Munzur gibi bir yerde midir?

    Duhok’a bağlı Laleş’te bulunan Şeyh Adi Türbesi’nin olduğu yer olağanüstü bir yer. Girdiğimde Hacı Bektaş Dergahı’ndan bir farkını görmedim. Sanki taşları bile aynıydı ve dokunduğumda onu hissettim. Simgeler de çok yakındı. Benzer bir duyguyu Yaresanlara ait bir dergahta daha hissettim. Üçü de birbirine çok benzeyen merkezler. Üçünde de su kutsal ve insanlar su neredeyse oraya niyaz ediyorlar. Simgeler de çok benzer ve üç dergahın da ortak özelliği ise niyaz edilerek girilmesi. Nasıl ki Munzur’dan veya Hacıbektaş Veli Dergahı’ndaki aslanlı çeşmeden suya niyaz edip içiyorsak, Şeyh Adi Türbesi’ndeki Kanîya Sipî de (Beyaz Çeşme) su da o anlama gelir ve içilerek niyaz edilir. Yine Yaresan piri Pir Yadigar’ın dergahında bununla karşılaştım ve oradaki suyun da Munzur gibi bir mitolojisi vardır ve kutsaldır, bir parça alınır. Laleş’te ise üstüne üstlük daha güçlü bir motif var.

    “LALEŞ, TOPLUMSAL YAPININ SÜRDÜRÜLDÜĞÜ BİR MERKEZ”

    -Şeyh Adi Dergahı’nın etrafında mekanların sonradan oluştuğunu sizin yaptığınız yayından izlemiştim. Şeyh Adi’nin bulunduğu mekanın nasıl bir özelliği var?

    Laleş bölüm bölüm kurulduğu anlaşılan bir bölge. Her inanç bir başka toplumsal yapının üzerine düşünsel ve felsefi olarak inşa edildiği gibi binalarda öyle yapılır. Laleş’in olduğu yeri ilk kez Ezidiler görmedi, ilk kez onlar yaşamadı. Oradan çokça toplumlar geçti ama şimdi Ezidi toplumunun inanç merkezi, kutsalı. Bu Hacıbektaş ya da Sultan Sahak’ın yeri için de geçerli. Laleş binalarıyla ve kurgusuyla artık toplumsal yapısının sürdürüldüğü ve yönetim organlarının olduğu bir merkez. Şeyh Adi’nin mezarı yaklaşık 40 metrelik bir mağaranın içerisinde. Bana daha çok bir Mithras Tapınağı hatırlattı. Mithras tapınakları Ortadoğu’da kurulur ve Ortadoğu’nun önemli bir figürüdür. Mitra’nın tapınak biçimine benzeyen bir yapıya sahip. Ama tabi bu yüzde yüz öyle olduğu anlamına gelmemeli.

    Aynı şey Yerasanların kurucu ikinci piri Şeyh Hoşin’de de var. Şeyh Hoşin ve yanında onun gibi düşünen mürşitler düşmanlarından kaçarken bir mağaraya sığınırlar. O mağara dipsiz ve sonsuz bir mağaradır. O mağarada sır olurlar. Düşmanları onları yakalamayınca, kurtulmalarına atfen 3 günlük bir bayram kutlalar ve bu Hızır orucuna benzer bir yerdedir. Şeyh Adi’de böyle bir durum yok ama kutsal bir mağaracılık söz konusu.

    “DERGAHA VE İÇ MEKANLARA NİYAZLAŞMALARI ALEVİLER İLE AYNI”

    -Ziyaret kültürleri nasıldı? Bu mekanlara ne atfediyorlar? Nasıl giderler, ne gibi hazırlıklar yaparlar? Bu mekanlardaki iletişimleri ne boyutta? Niyazlaşma ritüelleri Alevilere benziyor mu?

    Bunu konuşmanın bir bütünü konuşmak açısından çok yararlı ve doğru olduğunu düşünüyorum. Yaresanları ziyaret ettiğimde en dikkat çekici şey niyazlarıydı. Dergaha ve iç mekanlara girişteki niyazlaşma biçiminin Alevilikteki niyazlaşma biçimiyle zerre farkı yok. Önce yere sonrasında ise kapının her iki yanına niyaz ediyorlar. Sonra içeriye giriyorlar. Ezidi piri Şeyh Adi’nin türbesine insan boyunun yarısındaki bir kapıdan girerek niyaz ediyorsunuz. Yine Yaresanlarda da eşiğe basmadan geçilerek bir niyazlaşma var.

    Yine kendimi Hacı Bektaş’ta düşündüm. Onun sandukasının etrafında dolaşırken saat yönünün tersine yani Alevilikteki semah dönme biçiminde bir dönme var. Yine Yaresanlarda Pir Davud’un dergahında bir kadın canımızın saat yönünün tersine dönmesini de öyle gördüm. Belki de tesadüftür ama durum bu. Hacı Bektaş Dergahı’nda da böyle niyazlaşılır.

    “BU NİYAZLAŞMA BENİM İÇİN BELİRLEYİCİYDİ”

    -Yaşlı bir Ezidi piri ve ananın birbirine niyaz olma görüntüsünü paylaştınız, nasıl bir izlenimdi? 

    İki pir sanırsam o gün bir araya geliyorlardı. Niyazlaştılar ve birden dikkatimi çekti. Diğer pirin yanına geçerken bir ana ve pir niyazlaşıyordu. O an şaşkınlığım artıyordu. Alevilikte iki pir, iki mürşitin niyazlaşmasının aynısını görünce ben onlardan tekrar niyazlaşmalarını istedim. Bunları topluma sunmak çok önemli ve ikinci kez yakalayamayabilirim. Beni kırmadılar ve tekrar niyazlaştılar. Birbirlerinin omuzlarından, avuç içlerinden ya da ellerinin üstünden niyazlaşıyorlar. Bu dikkat çekici ve bu toplulukların birbirlerine yakınlıklarını gösteriyor. Bu niyazlaşma benim için belirleyiciydi.

    “ALEVİLER VE YARESANLARA GÖRE DAHA ÖNEMLİ KAST SİSTEMLERİ VAR”

    -Kast sistemi var mı kendi aralarındaki görev paylaşımı, hizmetler nasıl oluyor?

    Ezidilerde, Aleviler ve Yaresanlara göre daha önemli bir kast sistemi var ve bu işliyor. Ezidiler bu sistemi çift isimliler ve tek isimliler diye ikiye ayırmışlar. Emirler, prensler, mirler, peşiman, şemsettin şeyhleri ve pirler var. Birbirlerinin sorumluluk alanlarına girmezler ve bir zincirin halka biçimde birbirlerine bağlılar. Sonrasına hakka yürüme erkanlarından ilahiler okuyan kavallar geliyor. Sonrasında fakirler var ve bunlar çok zor bir grup. Oruç ve perhizden sorumlular. Fakirlerden sonra köçekler var ve bunlarda rüya yorumlayanlar oluyor.

    KADINLARIN PİR OLMA VASIFLARI VAR

    Fark ise sadece kadınlara ait kastlar olması. Ama bu kastta mücerret olma koşuluyla yer almış kadınlar vardır. Örneğin hiç evlenmemiş, eşi belli bir zaman sonra Hakk’a yürümüş kadınlar kendilerini dergaha adıyorlar ve burada yaşıyorlar. Kanîya Sipî ( Ak-beyaz su) için görüntü çekmemize izni duygudaşlık hissetmemizden sonra verdiler. Bu suyun aktığı yerin tamamını türbe biçiminde kapatmışlar. Gidip o sudan içebiliyorsunuz. Kanîya Sipî’deki sorumluluk ise kadın pire ait. Orada kadınların çok daha belirleyici bir özelliği olduğunu görüyoruz. Bir dönem Alevilikte kadın ana-erkil göstergeleri yüksek bir inanç görüyoruz. İşte ortak kaynakta Ezidiliği kaynak alırsak kadınların pir olma vasıflarının Alevilikte nasıl söndüğünü görmek açısından önemli bir başvuru olduğunu söyleyebilirim.

    “ALEVİLİK EZİDİLİKTEN KOPMA DEDİLER,  BU ÇOK KESKİN BİR İFADEYDİ”

    -Alevileri tanıyorlar mı? Sizin buna dair sorunuz oldu mu?

    Dergaha çıplak ayakla gitmek gerekiyor. Toplum günlük hayatta nasıl yol alıyorsa ben de öyle gezmeye başladım. Kendi içten duygularımla hareket ettim ve niyaz ederek gitmek çok önemliydi. Bu niyaz muhtemelen onların da dikkatini çekti. Yavaş yavaş sorular sormaya başladım. Yol içi sorular sormaya başladıkça bir yerde konu Alevilere geldi. ‘Türkiye’deki Alevileri, Kızılbaşları tanıyor musunuz’ diye sordum. Bu çok önemli bir başlık aslında; ‘Alevilik Ezidilikten kopma’ dediler. Tabi onlar konuşurken düşünüyordum ve bu çok keskin ifadeydi.

    ALEVİLER Mİ EZİDİ? EZİDİLER Mİ YARESAN? YARESANLAR MI ALEVİ?

    Laleş’e Ezidilere gitmeden önce şöyle bir başlık atmıştım. Bu çok eleştiri almıştı. Tabi ben tepkileri de ölçmeyi amaçlıyordum. ‘Aleviler Ezidi mi, Ezidiler Alevi mi? Yaresanlar Alevi mi, Aleviler Yaresan mı? Ezidiler Yaresan mı, Yaresanlar Ezidi mi?’ diye. Bilgi, dönüşüm, farklılıklar, bu topluluklarla iç içe geçenleri merak ettim. Gördüğüm ise Ezidiler Alevilerin kendilerinden koptuğunu söylüyorlar.

    “İLK KİM SORUSU YARGI DIŞI TARTIŞMAYI GEREKTİRİYOR”

    -Bu kopma biçimini nasıl anlatıyorlar?

    Ezidilerdeki kavaller (Alevilikte rehberleri karşılıyor) günlük yaşamda gidip Ezidiliği anlatırlar. Ezidilikle ilgili bilgi öğrenmek istersen kavallere gidersin. Bu alan onların hizmet alanı. Bu sorunun yanıtı ‘tavuk mu yumurtadan, yumurta mı tavuktan’ çıkar sorusuyla aynı. Orada da bu cevabın buna yakın bir cevap olduğunu ifade ettim. Aleviler mi Ezidi, Ezidiler mi Alevi sorusunun cevabını sanırsam çokça tartışacağız. Belki de bunu ortak bir kabul ile hareket etmek lazım. Çünkü bu topluklar sanatı, mitolojisi, felsefesi, şiir ve gelenekleri iç içe geçmiş topluluklar. Böyle olunca burada ‘ilk kim’ sorusu anlamsız değil ama yargı dışı tartışmayı gerektiriyor.

    -Ezidilerde ahiret kardeşliği dediniz? Nasıl işliyor?

    Ezidilerde ahiret kardeşliği var. Bu ahiret kardeşliği Yaresanlar ile neredeyse bire bir aynı. Alevilikte de musahipliğin tam karşılığı. Yaresanlarda ahiret kardeşleri birbirleri ile evlenemezler ve aynı yaştakiler yol kardeşliğine birlikte girerler. Bu evlenememe durumu kuşaklar boyunca devam ediyor.  Bu erkanın toplumsal örgütlenmedeki yeri de çok önemli.

    -Kirvelik yine Ezidilerde işleyen bir ritüel. Kimi Arap aşiretlerle de kirvelik geliştirme durumları var. Bu kendini bir nevi dışarıdan gelecek tehlikelere karşı korumadır da diyebilir miyiz? 

    Kirveliğin birbirine güven duyma, güven tazeleme amacı taşıdığını düşünüyoruz. Bir de toplumun birbirine yakınlaşması için güzel bir hareket. Bir yandan da farklı olanlarla evliliği engelliyor. Kirvelerde de musahiplik gibi bir süreç var ve birbirleri ile evlenmezler. Aynı zamanda erkek üzerinden kanla bir bağ kurmuş olurlar. Genel Kürt topluluklarında kirvelik çok önemlidir. Neredeyse Kürt toplulukların ortak simgesidir. Yine Tahtacılar ve Balkanlarda kirvelik simgesi bu kadar açık değildir. Kafkasya ve Azerbaycan’ın yüksek yerlerinde Türkmen topluluklarda da bu yok. İslam toplumları içinde Araplarda ritüele bağlı bir kirvelik yok. Örneğin Türkiye’deki Kürt Alevilerde kirvelik çok önemlidir ve belirleyici bir kimliktir. Birbirlerine musahipte olsalar kirveliklerini ifade etmeyi tercih ederler.

    “KENDİLERİNİ SÖZLÜ KÜLTÜR ÜZERİNE BİNA EDİYORLAR”

    -Peki Ezidilerde sözlü kültür nasıl bir yerde? 

    Alevilikte olduğu gibi Yaresanlar ve Ezidilikte de sözlü kültür çok önemli. Bu yüzyıla kadar neredeyse Ezidi taliplerin okuması da söz konusu değil. Ezidiler son 20-30 yılda eğitimin kendi oldukları topraklara gelmesi, okulların açılması, Avrupa’ya göç etmeleri biçiminde düşünürsek eğitimle karşı karşıya kalıp okuma yazma öğrenen bir toplum. Ondan önce talipler eğitime karşılardır ve eğitime izin verilmez. Burada toplum için yol ve erkanı bilmemekten bahsetmiyorum. Okuma yazmadan kastım. Ve sözlü geleneğe bağlı bir topluluk. İki önemli kitapları var ve kutsal olarak algılanır. Birisi Kürtçedir ama kendi lehçelerinde değil Hevraman dilinde, diğeri ise Arapçadır. Aslında o kitaplar gösterge ve gerçekte sözlü gelenek önemli. Ve kendilerini onun üzerine bina ederler. Anlıyoruz ki pirler, mürşitler, kavaller köylere giderek toplumunu sözlü gelenekle aydınlatıyor.

    “EZİDİLİKTE ÖLDÜRMEK, TOPLUM DIŞINDA KALMAKTIR”

    -Önemli gördükleri, asla aşılamayacak ve toplumsallığın dışında bırakacak kuralları var mıdır?

    Yine Ezidilerle üç önemli kural var. Bunlardan birisi Alevilerde de çokça belirgin olan öldürmemek. Ezidilerde de birini öldürmek toplumun dışında kalmak demektir. Düşkün olmanın da ötesinde topluma bir daha girmeme koşulu getirilir. O yüzden askere gitmek istemezler. Tahtacılarda askere giden birinin geldiğinde ne yaptığına çok iyi bakarlar. Bir ölüm, yaralama, zarar vermişse ona göre bakarlar ve Yola öyle alırlar. Osmanlı, Ezidileri asker olarak almak istediğinde en büyük sorunlarından biri öldürme sorununu nasıl çözecekler. Çünkü askere gidiyorsun, bir düşman yaratılmış ve onunla savaşmak zorundasın. Bütün sözleşmelerini, bağlantılarını bunun üzerine kurmuşlardır. İşte üç ana kuraldan biri olarak öldürmek düşkünlüğe neden olur. İkincisi ise zina. Eş dışındaki evliliğe karşı çıkıyorlar ve üçüncü kural ise yalan söylememek.

    “LALEŞ, EZİDİLERİN RIZA ŞEHRİ DİYEBİLİRİZ”

    -Laleş’i Ezidilerin Rıza Şehri olarak nitelendirdiniz. Biraz açar mısınız?

    Laleş Şeyh Adi’nin mekanı olmakla birlikte Ezidilerin de rıza şehri diyebiliriz. Oraya giren lokmanın kimden geldiğine bakılmaz, nasıl geldiğine bakılır. Oraya gelen lokma bir bölümü yaşlılara, çaresizlere, hastalara ayrılarak götürülür. Bir kısmı hizmette ve bir kısmı da toplumun ortak arenasında pay edilir. Bu Alevilik için de çok önemli bir şeydir. Rıza şehrini arıyoruz; öyleyse rıza şehrini toplumun yaşama biçiminde görebiliriz. Bizim köylerimizde de Hızır rıza şehrinin başlangıcıdır. Ekonomi, politiğin kurgusu nasıl önemli ve mitolojide anlatılıyorsa bu tür özellikleri bu topluluklarda gördükçe ortak nice özelliğin olduğunu kavrıyoruz.

    Ezidi toplumunu küçük bir topluluk olarak görüp asla küçümsemedim. Ama sanki Ortadoğu’nun dağılmış bir toplumu olarak algıladım hep. Çokça katliam yaşamış, devletler saldırmış sonrasında Saddam rejimi ve sonrasında saldırılar gelişmiş. Ama tarumar olmuyor bu toplum.  Elbette değişim var; ticaret yapıyorlar, Avrupa’da yaşıyorlar ve müthiş örgütlenmişler. Ama Laleş simgeden öte yaşam alanlarının neyin üzerine bina edileceğini biliyorlar. Sanatlarını icra edebiliyorlar, toplumsal düşüncelerini gerektiğinde yerine getirebiliyorlar.

    -Özgün bir sosyolojik dokusu olan, kendine özgü bir dizi değer ve norm içeren Ezidi toplumunun, tüm baskı ve asimilasyon politikalarına karşı kendisini öz değerleri ile savunduğunu görüyoruz. Resmi devlet dinlerinin dışında kalan, ona tabi olmadan yolunu yürüyen bu inançların birbirlerini tanımasına dair neler söyleyebilirsiniz? 

    Her ne kadar Laleş ve yaşadıkları köyler bizim köyümüzdür deseler de ben Ezidileri dördüncü dünyanın çocukları olarak algılıyorum. Bunlar topraksız topluluklar aslında ya da devletsiz/devlet dışında. Irak’tan, İran’a, İran’dan Türkiye’ye ve oradan Avrupa’ya ve 2. Dünya Savaşı’ndan sonra göçerek Kafkasya sınırları içerisinde yer almışlar. Dünyanın dördüncü toplulukları dediğimiz sınırsız ve devletsiz yaşayan topraksız topluluklar üzerine bir çalışma yapmak gerekiyor. Maalesef dünya biraz da bunu istemiyor. Çünkü bu topraksızlık ya da sınırsızlık düşüncesi Avrupa Birliği’nde bir yansıma bulmuş ama bundan daha ileri bir düzeydeler. O nedenle dünyanın dördüncü toplulukları üzerine zamanla belki bir araya gelen topluluklar olurlarsa güçlü olurlar. Aslında Ezidiler ile Yaresanlar ve Aleviler arasında bir sınır yok. Fakat bunların bir araya gelmesine engel olan düşünceler ve birbirlerini tanımaması söz konusu. Bu toplulukların bir araya gelmelerinin ortak örgütler, ortak çatılar, ortak güzellikler ve evrensel değerler üzerinden yol almasını çok isterim. Bunun için bir mücadele olduğunu düşünüyorum. Bu topluluklar dünyada huzurlu, barış içerisinde, saygın ve tanınmış olarak yaşamayı hak ediyorlar. Bu üç toplulukta bu çabayı yaratırsak daha büyük bir sinerji doğacağına inanıyorum.

    Ersin ÖZGÜL/MUĞLA

  • Harmancı: Horasan’da bir Hacı Bektaş Veli bulamadık; bir mitos oluşturma çabası var (1)-VİDEO

    Harmancı: Horasan’da bir Hacı Bektaş Veli bulamadık; bir mitos oluşturma çabası var (1)-VİDEO

    PİRHA- Sosyal Antropolog Hasan Harmancı, Hacı Bektaş Veli’nin doğduğu iddia edilen İran Horasan’daki Nişabur şehrine bağlı Fuşencan köyünde yaptığı gözlemleri, görüşmeleri PİRHA’ya anlattı. Harmancı, “Bölgede yakın dönemde bir Hacı Bektaş Veli mitosu oluşturma çabası söz konusu. Orada bir Hacı Bektaş yok maalesef. Bulamadık, bulan olursa bir gün onun da yeniden peşine düşeceğim. Bu tartışmalı bilgi ve kaynaklara karşın, Hacı Bektaş Veli üzerinden oluşturulan yol güzergahları, hac yolculukları, keramet ve kan soy ağacı bilgileri yeniden ele alınmak durumundadır” dedi.

    Türkiye’deki farklı etnik kimlikten (Kızılbaş, Tahtacı, Türkmen, Çepni, Arap) Alevilerin neredeyse tamamı Horasan’dan geldik diyorlar. Bunun gerçekliği ne idi pek araştıran olmadı. Öte yandan Horasan’dan sadece gelen olmamıştı, Horasan’a giden de olmuştu.

    Yine başka bir klişe de Horasan’dan gelenlerin Orta Asyalı Türk olduğuydu. Oysa yapılan alan çalışmaları ve tarihsel kaynaklar bunun hiç böyle olmadığını gösteriyor. Horasan’dan Anadolu’ya, örneğin Dersim ve çevresine yerleşen Alevilerin hemen tamamının Kürt/Zaza (Kurmanc-Kırmanc/Kırmançki) oldukları, dahası gelenlerin sadece Alevi olmadıkları, Sünni ve Şafii Kürtlerin de bu göç yollarına düşürüldüğü/düştüğü görülüyor.

    Aleviliği, Sünnileştirme/Şialaştırma, Aleviliğin tüm bileşenleri olan farklı etnik kimlikleri Türkleştirme, tarihsel alt yapısının olmadığı, bir çarpıtma ve asimilasyon ile egemen tarih anlayışı oluşturmak istendiği biliniyor.

    Bununla birlikte Aleviler için tarihsel-toplumsal ve inançsal yönden güçlü karakterler ve yol önderlerine resmi ideolojinin yeni kimlik kazandırma girişimleri, baskın inanç içerisinde dönüştürme yani Türk-İslam anlayışına uygun profil çıkartma faaliyetleri sürüyor.

    2017 yılından bu yana İran’ giderek saha çalışmaları yapan, çeşitli diyaloglar geliştiren ve karşılaştırmalar yapan Sosyal Antropolog Hasan Harmancı‘nın da içerinde bulunduğu grubun en son durağı Horasan oldu.

    Hacı Bektaş Veli’nin doğduğu köy olarak anlatılan Nişabur şehrinin Fuşencan köyünde saha çalışması, çeşitli diyaloglar, karşılaştırmalar yapan Sosyal Antropolog Hasan Harmancı, resmi tarihin işaret ettiği bu yerde bir Hacı Bektaş Veli ile karşılaşamadığını kaydetti.

    Harmancı, tartışmalı bilgi, kaynaklara karşın Hacı Bektaş Veli üzerinden oluşturulan yol güzergahları, hac yolculukları, keramet ve kan soy ağacı bilgilerinin yeniden ele alınmak durumunda olduğuna bir kez daha işaret etti.

    HACI BEKTAŞ VELİ’NİN DOĞDUĞU SÖYLENEN KÖYE YOLCULUK

    PİRHA- Horasan bölgesindeki Aleviler ve bunun Hacı Bektaş ile ilişkisini yerinde incelediniz. Hacı Bektaş Veli ve Horasan anlatımı tüm Alevi sürekleri arasında biliniyor. Gittiğiniz köyün karakteri nasıldı? Nasıl bir gözlem yaptınız?

    HARMANCI: Hacı Bektaş’ı görmek, onun doğduğu topraklara yüz sürmek hepimizin elbette isteğidir. Ben her ne kadar sosyal antropolog olsam da bizim için erenlerimiz, bilgelerimiz saygı duyduğumuz, niyaz etmek istediğimiz kimliklerdir. Yolculuğumuzu Hacı Bektaş Veli’nin doğduğu yer olarak ifade edilen Nişabur Fuşencan’a çevirdik. Türkiye’de olduğu gibi orada da bizi Hacı Bektaş’a yönlendiren tabelalar var. Fuşencan, yarı şehirleşmeye başlamış Türkiye’deki bir taşra kasabası olarak hesap alınacak bir yer. Köyün içerisinde Hacı Bektaş’ın doğduğu eve gitmeyi belirten bir tabela yok. İnsanlara sorduğumuzda ise çok sıradan bir şekilde ‘bu taraf, şu taraf’ gibisinden öylesine yön gösterdiler. Halbuki İran toplumu öyle değildir; çaya veya yemeğe davet eder, dinlenmek için sizi ağırlar ve böyle yapar. 2 araç ile gittik ve hepimiz köyün sınırları içerisinde farklı yerlerde tarif edilen yeri arıyoruz. Bir süre sonra yeri bulduk.

    -Nasıl bir yapı ile karşılaştınız? 

    Önüne kadar vardığımızda İngilizce, Türkçe ve Farsça tabelayı merak ettim. Hacı Bektaş Dergahı gibi bir ifade kullandıklarını söylüyorlar ama böyle bir şey söz konusu değil, neden dergah desinler ki? Sonrasında alan ile ilgilemeye başladık. Alanda, benim çalışmalarımla da ilişkili olan yüzey araştırması yaptık. Toprakta ne çıktı, hangi malzemeleri kullanmışlar, temel yapısı nasıldır, bina neyin üzerine kurulmuş bunlara bakıyoruz. Tamamen temel kalmış, içerisinde toprak yapılı devşirme taşlar kullanılmış. Hacı Bektaş dediğinizde sonuçta dönemin hükümdarının oğlu ve zengin bir ailede doğmasını bekliyorsunuz veya binası kalıcı olan bir şehir evinden bahsediyoruz.

    “HACI BEKTAŞ VELİ’YE AİT HERHANGİ BİR KALINTI VE VERİ İLE KARŞILAŞMADIK”

    -Nişabur şehrinin bir dönem başkent olduğu gerçekliği var. Dönemin bir hükümdarının oğlu olarak doğduğu evin böyle birkaç odadan oluşması nasıl açıklanabilir? 

    Evet. Hacı Bektaş bir hükümdarın oğlu olarak doğmuş. Doğal olarak ben toprağın bütününe baktığım gibi oradaki diğer yapılarla karşılaştırma yapmak istiyorum. Bir orası çıkarılmış ve başka bir yapı yok. Diğer yapılar daha da aşağıda mı kalmış, çıkarılmamış mı diye düşündüm am bölgede tarım yapılmaya başlanmış. Bölge eski Nişabur şehri yani başkent olarak geçiyor ve orada arkeolojik kalıntı olmak zorunda. En azından SİT bölgesi ilan edilir. Bu uluslararası bir durum ve UNESCO çerçevesinde SİT bölgesi olması gerekiyor. Ancak böyle bir şey de yoktur. Hacı Bektaş Veli’ye ait herhangi bir kalıntı veya arkeolojik veriyi güçlendirecek bir veriyle karşılaşmadık.

    “KÖYLÜLER HACI BEKTAŞ’I 5-6 YIL ÖNCE ÖĞRENMİŞLER!”

    -Peki köylüler Hacı Bektaş Veli’yi biliyorlar mı? Onlar için de toplumsal bir kişilik olarak yaşamlarında yer alıyor mu?

    Böyle olunca beraber gittiğimiz canlarla köye giderek daha fazla veriyle karşılaştık, onları değerlendirerek genel bir fotoğraf çektik. Köye gittiğimizde birkaç kişiye Hacı Bektaş’ı sorduk; köylüler bilmediklerini söyleyince çok şaşırdık. Hemen diplerinde Hacı Bektaş’ın doğduğu söylenen ev var ama Hacı Bektaş’tan bihaberler. Biz yaşlarda birine yönlendirdiler. Heyecanla ‘Hacı Bektaş sizin için kimdir, burada ne kadar yaşamış’ biçiminde sorular sormaya başladık. Sorularımıza bizim kitabi bilgilerden bildiğimiz, internetten taradığınızda çıkacak cevaplar vermeleri beni şaşırttı. Bizden farklı bilgiye sahip olmamaları nasıl olabilir? Böyle olunca Hacı Bektaş Veli’yi ne kadar süredir tanıyorsunuz sorusuna ise ‘son 5-6 yıldır tanıyoruz’ cevabı verdiler. Hacı Bektaş Veli’yi oraya gelip gidenlerden öğrendiklerini söylediler. İran’da Nişabur bölgesi, Meşed, İmam Rıza Türbesi ve Hacı Bektaş’ı, doğduğu yer turizm güzergahlarının içerisine konulmuş ve böyle açıklamalar var. Anlıyoruz ki işin içerisinde bir kurgu var. ‘Burayı nasıl keşfettiler’ diye sorduğumuzda ‘Türkiye’den bir otobüsle gelen bir grup ellerindeki haritalardan bu yerin Hacı Bektaş Veli’nin doğduğu ev olduklarını söylediler’ diye aktardılar. Onlar da bu duruma şaşırmışlar. Hacı Bektaş ile ilgili bilgileri o köylülerin de sonradan öğrendiğini, onu tanımadıklarını sonradan öğrendik. Bizim birinci şokumuz bu oldu.

    HACI BEKTAŞ DİYE BİR CAMİ İMAMININ EVİ GÖSTERİLİYOR

    -Hacı Bektaş Veli’nin doğduğu ve burada çokça keramet gösterdiği söylendiği bölgede bilinmemesi yani bir kimlik kazanmaması sizce normal midir?

    Sonrasında detaylı konuştuğumuzda bölge halkının Hacı Bektaş Veli ile ilgili hiçbir bilgilerinin olmadığı ortaya çıkıyor. Bahsedilen bu yer de Hacı Bektaş’a ait çıkmıyor. Yerel belediye bunun böyle olmadığını düşünerek Hacı Bektaş tabelasını o yüzden kaldırmış. 7-8 ayrı duvarı olan, 90 metrekare devşirme bir binanın temelleri var. Orada görüştüğümüz kişi ,’hoca’nın evi olarak gösterilen ev burası değil aslında başka bir yer’ dedi. Bahsettiği yer ise köy içerisinde kalan bir yer. O kişi, ‘hoca’ diye adlandırılan birinden bahsediyor, Hacı Bektaş ise bambaşka bir şey. Hacı, Hace, Hoca karışabilir ama onun kafasındaki hoca bizzat imamlık yapmış olan kişi. Hacı Bektaş Veli, Alevi camiasında bir cami hocası olarak bilinmiyor. Yoksa cami imamı olsa Anadolu’ya geldiğinde ünlenir, devletlerin modelleri içerisinde böyle bir kimlik edinirdi.

    “DOĞDUĞU YERİN KERAMETİNDE GÜÇLÜ OLMASI GEREKİYOR”

    -Bölgede yani Nişanur’da çeşitli tarihlerde yaşamış birçok sanatçıya, bilim insanına, şaire bir kimlik kazandıran, değer biçen İranlı topluluklar, neden Hacı Bektaş Veli’ye bir kimlik kazandırmamış? Hacı Bektaş Veli’nin Horasan’da kaldığı iddia edilen dönemde ayrıca birçok kerametinden bahsediliyor. Oysaki bu kerametler toplum hafızasında yer edinecek ve değerli kılınacak bir yerde dururken?

    Hacı Bektaş Veli’nin  bölgede bilinmemesine dair şaşkınlığımın temel nedenlerinden biride şu: Elimizdeki Makalat’ta (Hacı Bektaş’ın yazdığı söylenen kitap) bize aktarıldığı kadarıyla Nişabur’da yaşadığı sürede çok önemli kerametleri var. Bu kerametleri sahiplenip sahiplenmemek ayrı bir şey. Ama doğduğu yerin, kerametinde güçlü olduğu yer olması gerekiyor. Örneğin Dersim’e Düzgün Baba ile ilgili bir kerametle giderseniz herkesin ona niyaz ettiğini ve bunu geliştirdiğini görürüz. Yine Denizli’de Sarı İsmail Türbesi’ne gidin aynısını görürsünüz. Önünde bir ağaç vardır ve kimse dalını koparmaz. Bunu kerametlere bağlarlar ve bu yüzden büyümüştür. Toplum onu sahiplenmiş bir pozisyondadır.

    “KERAMETLERİ BİLİNMİYOR, HİBÇİR KAYNAKTAN BAHSEDİLMİYOR”

    Hacı Bektaş Veli’nin piri Lokman Perende kendisini Kur’an okuduğunda gördüğünde ‘Bektaş sen bunu tek başına nasıl okuyorsun’ dediğinde ise Hacı Bektaş, ‘Bir yanımda Ali bir yanımda Muhammed onlar bana öğretiyor’ diyor. Lokman Perende ile konulan bir keramet. Böylesi bir ifade içerisinde Hacı Bektaş Veli’nin bu topraklarda bilinmemesi bana mümkün gelmiyor. Lokman Perende o dönem öğrencilere ders verdiği yerde Hacı Bektaş’tan gidip su getirmesini istiyor. Hacı Bektaş ise ‘neden buradan su çıkarmıyoruz da uzaktan getiriyoruz’ dediğinde Lokman Perende, ‘bunu ancak sen yapabilirsin’ deyince o dönem anlatımlarına göre Hacı Bektaş gülbenk/dua okuyup tapşırdığında (istemek, dilemek, yetiştirmek) koca bir pınar çıkıyor. Bu pınar şimdi unutulabilir mi? Bu aynen Munzur Gözeleri’ni unutmak gibi olur. Nişabur gibi başkentin yanı başındaki çölün ortasındaki susuz bir şehirde bu suyun kimin çıkardığının unutulması düşünülebilir mi? Bu, kerametin sadece bize ait olduğu gösteriyor. Böyle bir şey yaşanmadığı gibi, keramete bağlı herhangi bir kaynaktan da bahsedilmiyor.

    “HACI BEKTAŞ VELİ, GERÇEKTE HORASAN’DA BULUNMADI!”

    Feridüttün Attar gibi hala okunulması gereken bir yazara, Ömer Hayyam gibi bu iki kimliğe İranlı topluluklar çok önem veriyor. Bu iki kimlik ve daha çokça sanatçı Nişabur’da ortaya çıkmış. Ömer Hayyam aynı zamanda bir bilim insanı, matematikçi ve gökyüzü çalışmaları yapmış. Aynı zamanda rubaileri değerli. Mezarı uzun zaman kayıp kalmış ve önem verilmemiş. Ama sonradan bunlar değerli olarak görülmüş. Hacı Bektaş Veli bu kimlikleri ve değerleri olmasına rağmen orada bununla ilgili hiçbir şey yapılmamış. Üstüne üstlük yeni keşfedilmiş gibi; anlıyoruz ki yeni dönemin belgelerine göre yaratılmış bu. Anlıyoruz ki gerçekte Hacı Bektaş Veli orada bulunmamış. Bulunmuş ise toplum buna neden önem, değer vermesin? Neden kendisine ait bir bilgeyi, onların deyimiyle keramet ehli olmuş bir hocaya değer vermesin?

    “FUŞENCAN KÜRT KÖYÜ”

    -Resmi tarihin Türkleştirme politikasının buradaki etkisi veya müdahalesi sizce nedir?

    Üstelik Hacı Bektaş bizde Türk kimlikli biri olarak geçer. Fuşencan bir Kürt köyü. Türkleştirme politikası çok yaygın bir biçimde oluşturuluyor. Hacı Bektaş Veli ile ilgili çalışma yapan Türkiye’deki bir dernek İran’daki Türk konsolosluğu ile birlikte ‘bu mekanı ayağı’ kaldıracağız, önemli bir mekana çevireceğiz’ diyorlar. Ama süreç içerisinde İran yönetimi buna karşı çıkıyor. İşin içerisinde toplum mühendisliği söz konusu.

    “HORASAN’DA BİR HACI BEKTAŞ BULAMADIK”

    Bu nedenle tutmuyor. Nişabur toprakları bir kere İrani ve Kürdi topluluklar. Yakınlarında neredeyse Türk yok. Köylüler 40 kilometre ötesinde Moğol ve Türkistanlılara ait iki köy olduğunu söylüyor. Onların da Nişabur ile ilişkileri yok. Yani Hacı Bektaş’ı Hacı Bektaş yapacak etnik ifadeler de söz konusu değil. Orada bir Hacı Bektaş yok maalesef. Bulamadık, bulan olursa bir gün onun da yeniden peşine düşeceğim. Ya da bizim gibi insanlar peşine düşmek zorundalar.

    Ersin ÖZGÜL/PİRHA

     

  • ‘Alamut’u işgal edilemez kılan şey merkezi devletlere karşı kurulan paylaşımcı sistemdir’ (3)-VİDEO

    ‘Alamut’u işgal edilemez kılan şey merkezi devletlere karşı kurulan paylaşımcı sistemdir’ (3)-VİDEO

    PİRHA- Alamut kalesini işgal edilemez kılan şeyin büyük bir alanda kurulan askeri garnizonlar yanında merkezi devlet sistemlerinin toplumu yönetmesinin önüne geçen paylaşımcı bir geleneğin olduğuna dikkat çeken Sosyal Antropolog Hasan Harmancı, “Hasan Sabbah’ın gücü askeri suikastlar yapan, haşhaş içirerek sahte cennetler icat eden şeyler asla değil. Koca bir bölgede paylaşımcı, bölüşümcü bir sistem inşasıdır” dedi.

    Sosyal Antropolog Hasan Harmancı İran’da bulunan Yaresan toplumuna (Alevilere) dair temaslarını PİRHA’yla paylaştığı dosya haberin üçüncü bölümünde Alamut kalesi izlenimlerini aktardı.

    Harmancı, resmi tarih anlayışının karalama, itibarsızlaştırma ve çirkinleştirme propagandası ile hakikatinden koparılmak istenen Alamut kalesinin aslında yüzlerce kilometrelik alana kurulan ve eşitlikçi düşü olan bir sistem olduğuna işaret etti.

    Yaklaşık bir kilometrelik alan üzerine kurulan Alamut kalesinin, işgal edilememesinin asıl sebebinin Elbruz dağlarında halkalar biçiminde kurulan gözetleme kuleleri, askeri garnizonlar ve paylaşımcı yaşam alanları olduğunu ifade Harmancı, 90 kilometrelik gibi bir alanda merkezi devlet sistemlerinin toplumu yönetmesinin önüne geçebilecek paylaşımcı, bölüşümcü bir sistemin inşa edildiğini belirtti.

    Harmancı, Hasan Sabbah’ın sahte cennet vaat ettiği söylemlerine karşı, tüm dijital dünyaların birleştirilmesiyle oluşturulan ve arsa, şirket alınabilen sanal dünyaya kimselerin ses çıkaramadığını belirtti.

    “BÜTÜN SİSTEMİN 1 KİLOMETRELİK ALANDA GİTTİĞİNİ SANIYORUZ”

    Harmancı, Alamut kalesinin bahsedilen efsanelerin aksine bir kilometrelik alanda kurulu olduğunu belirtti. Alamut ile bahsedilen devasa bir sistemin bu 1 kilometrelik alanda yaşandığına inanmanın yanılsama olacağını dile getiren Harmancı, “Alamut, İran’da çokça bilinen bir yapı. Ancak İran, inanç yerlerini, özellikle de Alamut gibi yerleri insanların dikkatinden uzak tutmaya çalışıyor. Kültür Bakanlığına benzer bir bakanlığın orada bir tabelası var. Çeşitli dönemler ziyaret edildiğini görüyoruz. Alamut kalesi, 80-90 kilometre boyunca dağlar arasından gidilerek ulaşılan bir yerde. Ben, en yüksek tepelerden birisi olarak biliyordum. Halbuki en yüksek tepelerden birisi değil de gözetlemesi en yüksek konumlardan biri. Alamut’u çevresindeki köyler, dağlar bir bütün oluşturuyor. Alamut kalesi yaklaşık bir dönüm bile olmayan bir yer olarak önümüze çıkıyor. Bütün sistemin de orada yürüdüğünü, gittiğini sanıyoruz. Bu bizim ufkumuzu daraltıyor” dedi.

    “90 KİLOMETRELİK ALANDA GÖZETLEME KULELERİ VE ASKERİ GARNİZONLAR KURULU”

    Alamut’un 90 kilometrelik alana yayılan gözetleme kuleleri, askeri garnizonlar ve inşa edilen yaşam alanlarıyla var olduğunu ifade eden Harmancı, cennet hikayesi ile anlatılan bölgenin aslında vahalar, dereler, tarıma elverişli alanlar, her çeşit meyve ağaçları ile bir cennet hissi verdiğini kaydederek şöyle konuştu:

    “O kadar küçük bir yerde koca Ortadoğu’yu sarsabiliyor? Etrafında halkalar biçiminde gözetleme kuleleri, askeri garnizonlar ve yaşam alanları kurulduğunu görüyoruz. Hemen yanı başlarında o yaşamı sürdüren köyler, kasabalar Hasan Sabbah’ın egemenliğinde olan bir silsile. Güçlü bir yönetim aygıtı olmasıyla birlikte her şey Alamut kalesi ile bağlantılı değil. 90 kilometrelik alanda kurduğu sistem burada asıl etken. Her şeyi bir kilometrelik alandaki kalede olan bitenle kurmaya çalışıyoruz. Ben, kütüphanenin hep orada olduğunu sanıyordum. Ama öyle değildi. Kocaman bir bölge ve bu bölgenin herhangi bir yeri, kütüphanesi, garnizonu, tarım alanları da olabilir. Alamut kalesinde tarım yapamazsınız, hayvan besleyemezsiniz. Peki nerede yapacaksınız? Cennet hikayesi diye anlatılır. Ve anlıyorum ki aslında bölgenin kendisi bir cennet. 90 kilometrelik alanda köy vahaları, güzel dereler, tarıma elverişli alanlar var. Buralar yaşamın iyi sürdürülebildiği yerler.”

    “DAĞ SİLSİLELERİ VE GÖZETLEME KULELERİ STRATEJİK ÖZELLİKLER”

    200-250 merdivenle çıkılan Alamut’un işgal edilememesinin gerekçelerinden birinin etrafındaki dağ silsileleri olduğuna işaret eden Harmancı, “Alamut kalesine yaklaşık 200-250 merdiven yürüyerek çıkıyorsunuz. İşgal edilememesinin gerekçesi olarak bizzat oranın konumundan daha fazla  etrafındaki dağ silsileleri. Alamut kalesine gelmeden gözetleme kuleleri ile yüzlerce kilometre öteden görünüyorsunuz. Çapraz kuleler ile Alamut kendi içerisinde haberleştiği için Alamut’a ulaşmanız mümkün olmuyor. Önemli bir özellik olarak bunu gördüm. Stratejik olarak Elbruz dağlarının göbeğinde kurulan bir bölge. Elbruz’u bütün olarak ele almak lazım. Sadece bir noktayı yani Alamut’u ele aldığınızda bu kale burada nasıl kurulmuş diyebilirsiniz. O alanda insanlar yaşıyor. Alamut’un kendisi 300 kişiyi alır veya almaz” diye konuştu.

    “HASAN SABBAH’IN KURDUĞU AT YETİŞTİRİCİLİĞİ ASKERİ STRAJİ İÇİN BÜYÜK GÜÇ”

    Harmancı, Alamut’a ulaşmayı engelleyen önemli sebeplerden birinin de bu 90 kilometrelik alanda kurulmuş gözetleme kuleleri ve askeri garnizonlar ile kurulmuş ağın olduğuna vurguda bulundu. Harmancı, ayrıca Hasan Sabbah’ın gücünü askeri stratejiyi hakim kılan at yetiştiriciliği ile kurduğuna değinerek şunları belirtti:

    “Sizin ulaşmanızı engelleyen ise onlarla kilometrelik çeperde kurulan askeri garnizon ve içeriye girmenizi engelleyen bir ağın kurulmasıdır. Alamut’un özelliği bence bu. Asasian (Haşhaşiler) denilen şeyi bizler hep Haşhaşiler olarak okuyoruz. Assasi kelimesi aynı zamanda eski dillerde at yetiştiriciliği ile ilişkili bir kelime. Hasan Sabbah’ın gücünün at yetiştiriciliğinden geldiğini düşünüyorum. Seyis terimi de oradan geliyor aslında. Bununla ilgili çeşitli delillerim ve göstergelerim de var ama üzerine çok gitmedim. Bunu kırmak artık kolay değil. Bu terminolojiden de görüyoruz ki; aslında Hasan Sabbah’ın kurduğu ordu at yetiştiriciliği ve büyük bir ekonomiye sahip olması ile de ilişkili. Bir ordunun silaha ihtiyacı varsa ve silahı senden temin edebiliyorsa o ordu güçlü olur. Askeri stratejiyi sürdürebileceğin güç at ve sen ve o atları temin edemezsen güçlü olamazsın.”

    “MEDYA SİMSARLIĞI O DÖNEMDE GEZGİNLER ÜZERİNDEN YAPILIYOR”

    Hasan Sabbah’ın kurduğu bu güçlü sistemin, o dönemin gezgincilerinin medya simsarlığı ile çarpıtılmak istendiğini dile getiren Harmancı, “Hasan Sabbah’ın gücü sadece askeri suikastlar yapan, haşhaş içirerek sahte cennetler icat eden şeyler asla değil. Bu da tarihin bizde bıraktığı yanılgılar. Elbruz dağlarının olduğu bölgede güçlü bir iktisadi yapı kurulmuş. Güçlü bir askeri yapılanma oluşturulmuş ve yabancıların girmesi tamamen engellenmiş. Dönem sadece atlar veya develer ile Alamut’a girilebilecek bir dönem. Girebilmek için de ticaret yapman gerekiyor ve ilk gözetleme kulesinde atlarını teslim etmen gerekiyor. Zaten Alamut’un çevresinde bir sürü dere, tarım yapılan araziler, meyvelerin bol olduğu yediveren denebilecek bir bölge gördük. Bunlara birebir şahit oldum. Medya simsarlığının o dönemde gezginciler üzerinden yapıldığını görüyorum” şeklinde konuştu.

    “HASAN SABBAH’IN DÜŞÜ PAYLAŞIMCI, BÖLÜŞÜMCÜ BİR SİSTEM”

    Harmancı son olarak Hasan Sabbah’ın merkezi devlet sistemlerinin toplumu yönetmesinin önüne geçebilecek paylaşımcı ve ihtiyaç temelli bir istem kurduğunun altını çizerek, “Bir de şöyle bir metafor eklemek istiyorum. İkinci bir yaşam alanı kurmak için metavers yani sanal dünya denen bir şey var. Aslında Hasan Sabbah buna inandırmanın öncüsü.  Metavars üzerinden bizlere sanal olarak araziler, binalar, şirketler satmıyorlar mı? Satıyorlar. Şimdi buna ses çıkarmıyoruz ama Hasan Sabbah böyle bir dünya olduğuna dair insanları inandırdığı için ‘sahte cennet’ diyoruz. Sahte cennet hala sürüyor. Bütün dinler sahte cennet satıyorlar. Hristiyanlık bizzat cennet anahtarı sattı. Müslümanlar ise cennette birbirlerine yer ayırıyorlar. Bu, bizzat o sistemin devamı olarak sürüyor. O dönemde de bunu Hasan Sabbah’a yakıştırmak o kadar kolay ki. Hasan Sabbah’ın, sanal dünya denen şeyi orada kurduğunu düşünmüyorum. Ama bir düşü vardı. O düşte de, merkezi devlet sistemlerinin toplumu yönetmesinin önüne geçebilecek bir sistem kurduğunu görüyoruz. Paylaşımcı, bölüşümcü ve vergi almak yerine ihtiyaç temelli bir sistem. Hangi köyün neye ihtiyacı var ise ana sistem içerisinde besleniyor. Ama Hasan Sabbah’ın sistemini bilmem hangi devletlere suikast yapan bir kimlik olarak görüyoruz. Oysa Hasan Sabbah’ın düşü insanlık düşü olarak devam ediyor. Yaresanlar da o düşü devam ettiren topluluklardan birisi” ifadelerini kullandı.

    Ersin ÖZGÜL/MUĞLA

    İLGİLİ HABERLER:

    > ‘Yaresanlarda dergah sistemi çok güçlü ve canlı; öz değerleri ile kendilerini koruyorlar’ (1)-VİDEO
    > ‘Yaresanlar Şia simgeleri kabul etmiyor; Alevilerle ritüelleri müthiş benzerlik gösteriyor’ (2)-VİDEO

     

  • ‘Yaresanlar Şia simgeleri kabul etmiyor; Alevilerle ritüelleri müthiş benzerlik gösteriyor’ (2)-VİDEO

    ‘Yaresanlar Şia simgeleri kabul etmiyor; Alevilerle ritüelleri müthiş benzerlik gösteriyor’ (2)-VİDEO

    PİRHA- Sosyal Antropolog Hasan Harmancı, Muharrem Orucu, 12 İmam, Ehlibeyt gibi sembollere Yaresanlarda rastlamadığını dile getirdi. Harmancı, “Dergahta, günlük sohbetlerde konuştuğumuzda Muharrem’e dair hiç bir şey göremedim. Ehlibeyt, 12 İmam gibi kavramlar da yoktu ve bu bana inanılmaz şaşırtıcı geldi. Bunları Şia simgeler olarak kabul ediyorlar ve kendilerinde olmadığını söylüyorlar” diye belirtti.

    Sosyal Antropolog Hasan Harmancı‘nın İran’da bulunan Yaresan toplumuna dair temaslarını ve izlenimleri PİRHA’yla paylaştığı dosya haberin ikinci bölümünde Yaresan inancında kadının yeri,  kadın ziyaretleri, Yaresanlık-Alevilik inancının ritüelleri arasındaki benzerlikler-farklılıklar, Şia yoğunluklu sembollerin Yaresanlığa yansımalarının ne boyutta olduğu izlenimlerini aktardı.

    Yaresanların anadili olan Goranice’nin (Kürtçenin lehçesi) yol dili olarak çok belirleyici bir yerde olduğuna işaret eden Harmancı, kitapların, nefeslerin ve yol gösterici şiirlerin Goranice olarak icra edildiğini dile getirdi.

    Harmancı, Yaresan inancında kadının yolu yürüten, hizmet eden noktada olduğuna dair belirlemede bulundu. İbadetleri daha çok kadınların yürüttüğüne dair izlenimleri olduğunu belirten Harmancı, “Hem hizmet ediyorlar, hem de ibadetleri yürütüyorlar; ama bunu sessizce yapıyorlar” ifadelerini kullandı.

    Harmancı, Muharrem Orucu, 12 İmam, Ehlibeyt gibi sembollerin Yaresanlarda da olduğunu sandığını ancak aksine Yaresanlarda bu sembollere hiç bir şekilde rastlamamasını şaşkınlıkla karşıladığını dile getirdi. Harmancı, bu sembollerin neden olmadığını sorduğu Yaresanlardan, “Bunların bizimle bir ilgisi yok. Bizim pirlerimiz, mürşitlerimiz belli’ cevabını aldığını aktardı.

    Yaresanlarda pirlik makamının ocaklara bağlanan bir zorunluluğunun olmadığını kaydeden Harmancı, dergahta veya ziyarette hizmet eden kişinin yolda yetkinleşmesi bu makama  erişebildiğini ve toplumun kendi pirini yarattığını aktardı.

    Harmancı ayrıca dışarıdan yabancıların Ehl-i Hakk yani Yaresan olabilmesinin mümkün olup olmayacağına dair sohbet ettiklerini ve isteyenin aile veya aşiret olarak belli ritüeller eşliğinde Yaresanlığa geçebilmesinin mümkün olduğunu belirttiklerini vurguladı.

    Hasan Harmancı’nın Yaresanlara dair temaslarını ve izlenimlerini aktardığı röportajın 2. bölümü şöyle:

    “GORANİCE YOL DİLLERİ, ÇOK RENKLİ VE GÜÇLÜ”

    PİRHA- Yaresanlar, Şiaların yanı başında olmalarına rağmen kendilerini korumayı başarabilmişler. Goranice’nin (Kürtçenin lehçesi) yol dili olmasının bunda etkisi nedir? Siz nasıl gördünüz?

    HASAN HARMANCI: Kırmanşah ( Yaresanlar Kırmanşan diye belirtiyor) bir eyalet ve kendisine yetebilecek bir geliri var. Ayrıca büyük bir bölümü Ehli Hak (Yaresan) topluluğundan oluşuyor. Bölgede kendilerini korumak açısından önemli bir özellikleri var. İbadet dilleri Kürtçe’nin Gorani lehçesinde ve bu da çok belirleyici. Ben Goranice’nin bu kadar renkli ve güçlü bir olduğunu bilmiyordum. Goranice’yi anlamak için birkaç dilin terminolojiyi karşılaştırmak gerekiyor. Bu da, o dilin gücünü gösteriyor.

    15-16. yüzyıldan kalan Goranice yazılan kitaplarını gösterdiler. Tabi kitapları yasaklı olduğu için bunu fotokopi biçiminde çoğaltıyorlar. Dili bilirsen ancak ibadeti ve cemi çözüyorsun. Goranice yolun dili olmuş durumda. Bu Türkiye’de de yaşanıyor ve yol dilimiz Türkçe’dir, deniyor. Hayır, yolun dili tek bir değildir. Yolun dili Türkçe ise Hacı Bektaş’ın eserlerini neden Arapça’dan, Farsça’dan çeviriyorsun? Neden Nesimi’yi, Yunus Emre’yi anlamak için ikinci dili kullanıyorsunuz? Yolun dilinde Türkçe, Kürtçe, Farsa ve Arapça terminolojisi var.

    “KİTAPLARI, NEFESLERİ VE ŞİİRLERİ GORANİCE “

    Yine Yaresanlarda Goranice belirleyici bir dil. Mesela; terimler ile ilgili sorun yaşadığımızda Goranice’den Farsça’ya, Farsçadan Türkçe’ye çevirmek gibi bir süreci izlemek zorunda kaldık. Ana kitapları, ana nefesleri ve yol gösterici şiirleri Goranice. Bizler, ana sürekleyici dilin Türkçe olduğunu sanıyoruz ama değil; asıl sürükleyici dilin Goranice olduğunu görüyorum. Türkçe’de ne yazık ki çok daha az kavramlaştırması söz konusu. Bunu geçtiğimiz yıllarda araştırma yapan arkadaşlarımızla tartışırken niteliği anlamak açısından Alevi toplumu içerisinde Kürt toplulukların (Yarsan, Kakai, Şabak) genel nüfusunun çok fazla olduğunu gördük. Burada Türkçe bilmek yetmiyor ama orada Goranice bilirseniz inancınızı yürütürsünüz. Yine dergahın etrafında ve kendi içerisinde Goranice anadil olarak önümüze çıkıyor.

    “KADIN YAŞAMIN VE İNANCIN BİR PARÇASI DURUMUNDA”

    -Kadın, inancın neresinde? Yaşamın her alanında olan kadın inançta da varlığını hissettiriyor mu? Cem erkanlarına nasıl yansıyor?

    Erkanlarını kadın-erkek dışında bağımsız yaptıkları da oluyor. Hakk’a yürüme erkanlarının birkaçını izlediğimde erkekler önde kadınlar geride ya da kadın-erkek birlikte ayrımsız bir biçimde yürütüyorlar. Muhabbet cemi dedikleri cem ise bizlerin cemlerindeki unsurların hemen hemen hepsine sahip. Kadınlar geride gibi görünüyor ama hiçte öyle olmadığını gördüm. Günlük yaşamda kadın erkek bir aradalardı ve bu hayatın bir parçası olmuş durumda.

    Ayrılmak için bir dergahta yanlarına gittiğimde niyazlaştık. Cem yaptıkları odaya gittiğimde kadın-erkek dizilmişlerdi. Belki de ibadetin tam ortasındaydı ve bizler için kısa bir ara verdiler. Yani ibadetlerini ayrı yaptıkları, kadınları almadıklarına dair bir ayrım görmedim. Hep bir aradalardı.

    “YARESANLARDA YOLU YÜRÜTEN KADINLAR, AKTİFLER”

    -Alevilerdeki Ana Fatma, Kadıncık Ana gibi kadınlara özgü bir ziyaretleri var mı?

    Alevi toplumunda kadın nasıl ki bir kat daha öncü ise Yaresanlar’da da gördüm ki yolu yürütenler kadınlardır. Dergahlarda günlük işleyiş, gece nöbetleri ve sürekli kalarak hizmet etmeyi aileler biçiminde yapıyorlar. Ama ben ibadetleri daha çok kadınların yaptığını gördüm. Hem hizmet ediyorlar, hem de ibadetleri yürütüyorlar; ama bunu sessizce yapıyorlar. Türkiye’de de 90’lı yıllara kadar köylere gittiğinizde bir yabancıyı nasıl ki erkekler karşılar, var olan aktivite kadınları geri planda görürseniz burada da muhtemelen böyledir. Ama Yaresan kadınlar bu konuda aktifler.

    Kadınlara ait bir açıktan bir ziyaret görmedim. Ama kadınlara ait makamlar var. Yaresanlar’da çok önemli 7 pirden birisi kadındır. Bunun üzerine de kadınların yoldaki yerini konuştuk. Onu da bu anlamda önemsiyor. Yoldaki bütün hizmetler kadın üzerinden gidiyor ama kadın simgeleri, dervişleri çok az.

    “MUHARREM, 12 İMAM, EHLİBEYT SİMGELERİNİ KULLANMIYORLAR”

    -Alevilerdeki Muharrem Oruçları’nın Yaresanlarda yansıması ne durumda? 12 İmam ve Ehlibeyt gibi simgeler, kavramlar Yaresanların riteüllerinde kendini hissettiriyor mu?

    Muharrem Orucu’nun Yaresanlar’da da yansıması olduğunu düşünüyordum. Dergahta, günlük sohbetlerde ise konuştuğumuzda Muharrem’e dair hiç bir şey göremedim. Ehlibeyt, 12 İmam gibi kavramlar da yoktu ve buna bana inanılmaz şaşırtıcı geldi. Ali ve Hüseyin makamına ise Şah Sahak’tan (Sultan Sahak) önceki kimlikler olarak bakıyorlar. Yaresanlar dünyayı ilkçağ, Yaresan önceki çağ ve Yaresan çağı olarak yorumluyorlar. Yaresan çağı Sultan Sahak ile birlikte sistemleşiyor ve asıl çağına dönüyor. Pir Bünyamin’i en üstteki pirleri olarak görüyorlar. Ama pirleri bu anlamda eşit görüyorlar. Bizdeki gibi Muharrem, Ehlibeyt, 12 İmamlar ve Hüseyin’in kendisi dahi simge olarak kullanılmıyor. Bunları Şii simgeler olarak kabul ediyorlar. Genel tahammüllerini, ‘Bunların bizimle bir ilgisi yok. Bizim pirlerimiz, mürşitlerimiz belli’ diyerek bunun üzerine kuruyorlar.

    “7 ULU PİRLERİ VAR VE ALİ ASIL 7 PİRİN DIŞINDA KALIYOR”

    -7 ulu pirlerinden bahsetmiştiniz, açabilir misiniz?

    Tanrı arayışları çok önemli ve benim de üzerinde çokça durduğum bir konu. Onlar devirlere inanıyorlar. Bu devirlerde pirler gelirler, Tanrının zatı olarak insanlık için mücadele ederler ve yine bir mürşidin donunda tanrı yeniden gelir. Yüce zatlar bu kimlikler üzerinedir ve bunlar 7 kişidir. Bunların yansıması olan ‘Heftewanan’ diye bir yapı var. Ali, asıl 7 pirin arasında değil. 7 pirler var ve yedilerin altı veya devamı olan pirler var. Ali, bu yedilerin devamı olan pirlerden birisi. O kadar büyük bir rolü yok. Ben, ‘Ali’yi Hakk biliyoruz’ dediğimde, ‘O donemin zatlarından biridir, gelmiş ve gitmiştir’ diyerek ifade ettiler. Elbette çok ilginç. Bu, Alevi toplumunun asimilasyona ne kadar kucak açtığını, ne kadar Şiilik ile üst üste kendini örtüştüğünü gösteriyor.

    “12 İMAMLAR İLE İLGİLİ KAST YOK”

    Muharrem ve Hüseyin ile ilgili büyük bir antropolojik çalışma yaptım. İyi bir karşılaştırmaydı. Yaresan toplumunun ritüellerini görmemiştim. Başka kitaplarımda Yaresan toplumunun bize yakın veya karşıt ritüellerine yer vermekle beraber Muharrem kısmında onlarla ilgili bir belge bulamamıştım. Sanki ulaşamıyor gibi düşündüm. Meğerse toplumda Muharrem ile ilgili herhangi bir oruç ve uygulama yok. 12 İmamlar ile ilgili kast yok. Bizden farkları Muharrem, Ehlibeyt ve 12 İmamla ilgili hiçbir göstergelerinin olmaması. Bundan bağımsız bir pirlik, mürşitlik makamı var ve bu silsile işliyor.

    “ÖLÜM SONRASI CAN KAVRAMI ÜZERİNDE DURUYORLAR”

    -Ölüm sonrasına nasıl yaklaşıyorlar, Yaresanlar için ne ifade ediyor?

    Aleviler gibi Yaresanlar’da da ölüm sonrası olayı çok belirgin. Bizler ölünce nasıl ki can ölmez diyor isek Yaresanlar da reenkarnasyona yaklaşmış durumdalar. Ruh göçünün yeniden bedenlenmesi değil de can kavramı üzerinde duruyorlar. Öyle de ifade ediyorlar. Ölüm Yaresanlar için cennet veya cehenneme gitmek gibi bir şey değil. Yine Müslümanlığın yaratılış tasarımının Yaresanları da etkilediğini düşünmüştüm. Ama hiçte öyle olmadığını gördüm.

    Kullandıkları kavram, ‘Padişah bir inci tanesiydi’ oldu. Bu Alevilikte de öyleydi. Bir inci tanesi vardır ve bu inci tanesi ikiye bölünerek bir yanı ay diğer yanı gün oldu. Biz buna bir yanı Ali diğer yanı Muhammed oldu diyoruz. Yaresanlar bunu hiç kullanmıyorlar. Yaresanlar’daki padişah yani Hakk bir inci tanesiydi ve bu güzelliğini görmek istedi. Güzelliğini görünce de evreni yarattı. Bunu böyle kullanıyorlar.

    “ALEVİLER İLE ORTAK UYGULAMALARI FAZLACA VAR”

    -Şeriat, tarikat, marifet, hakikat kapısı dediğimiz aşamalar Yaresanlarda da var mı?

    Yaresanlar için dört şey olmazsa olmazdır. Bunlar iç temizliği (hem ruhsal hem bedensel temizlik), dürüstlük (yalan söylememek, bencil olmamak, üstte görmemek), alçak gönüllü olmak ve bir de iyi iş yapmak. Bu dört kavram üzerinden yola giriyorsun ve bunun üzerine bina ediyorsun. Biz Alevilerin şeriat, tarikat, marifet, hakikat kapısı dediğimiz aşamayı Yaresanlar böyle görüyorlar. 4 kapı 40 makam gibi açık bir sistemleri yok. Ama buna benzer yolda yürüme, yükselme gitme-gelme, hak zatı kamil insan olabilme gibi kurguları var. Alevi toplumu ile ortak uygulamalar diyebiliriz.

    “DIŞARIDAN BİRİSİNİN YARESAN YOLUNA GİRMESİ MÜMKÜN”

    -Yola girme nasıl oluyor? Dışarıdan birinin Yaresan yoluna girebilmesi mümkün müdür?

    Yaresanlar yine bizim toplumumuzdan farklı olarak çok küçük yaşlarda bir amca veya rehber üzerinden çocuklarını yola sokabiliyorlar. Çocuklar yolun içerisinde büyümüş oluyor.  Yabancıların Ehl-i Hakk yani Yaresan olması mümkün müdür diye konuştuk. Evet mümkün. Bizdeki, ‘Alevilik doğuştan olur, sonradan olunmaz’ ifadesinde bir yanlışlık olduğunu anlıyoruz. Alevilikte Kürt, Türk, Arap, Roman, Ermeni vs. topluluklardan insanlar var. Böyle ise demek ki farklı topluluklardan gelmemize rağmen Alevi olabiliyoruz. Yaresanlar’da daha sonradan aşiret, aile veya birey olarak katılıyor. Tek farkı uygulanan ritüel. İçerden veya dışardan katılan birine farklı ritüeller uygulanabiliyor. Alevi toplumu ile uygulamaları inanılmaz benzer ve birbirine yakın.

    “HADEN (HİZMETLİ) BİRÇOK HİZMETİ GÖREBİLİYOR”

    -12 hizmet gibi hizmetleri var mı? Var ise hangi kavramlar ile yürütüyorlar?

    Yine 12 hizmet üzerine konuştuk. Yaresanlar’da hadenler (hizmetli) birden fazla kişi olabiliyor ve 7-8 hizmeti yürütebiliyorlar. En büyük hizmet ise gözcülük diyebilirim. Onun dışındaki herkes kurban da tığlayabiliyor, çerağ uyandırabiliyor, peyik oluyor. Bütün bu roller haden aldı altında toplanıyor. Hemen hemen herkes zakir olabiliyor. Yolun öne çıkan nefeslerini özel biçimde söyleyen zakirler de söz konusu. Temburu alan herkes yolun nefesini okuyabiliyor ve bu kadın-erkek ayrımsız oluyor. Kadınlar hizmette ediyor, eline temburu alıp nefes de okuyabiliyor. Bunu Alevi toplumu ile karşılaştırdığımızda sistemlerin farklılığına rağmen bir ortaklık söz konusu.

    “TOPLUM KENDİ PİRİNİ YARATIYOR”

    -Pirlik, Yaresanlar’da nasıl işliyor? Bir ocak sahibi olması gibi zorunluluk var mı?

    Yaresanlar’da pirler özel bir statüye sahip olmakla beraber baskın bir pir ailesi diye bir şey yok. Kendini ocaklara, bağlayan bir zorunluluk yok. Pirler, birbirlerine geçişken olabiliyor. Dergahta ve ziyarette hizmet yürüterek ya da yolu bilerek bu pirlik makamına taşınabiliyor. Yine bunu Musa-i Kazım’ a bağlayan ve böyle düşünlerde var, tabi çok azınlıkta. Toplum kendi pirini yaratıyor. Bizim toplumumuzun 12 İmamcı düsturu, Ehlibeyt bağlılığı ve ocakların zorunlu olarak İmam Musa Kazım’a bağlanması gibi bir şey söz konusu değil. Bu da kendi özgünlüğünü koruduğunu gösteriyor. Eğer bunları söyler iseler zaten Şialarla aynı kapıyı açmış oluyorlar. Ama Türkiye’de Şialık bu kadar baskın olmadığı halde bizler azınlık durumundaki Şiilere yakın olmakta beis görmemişiz.

    “ŞAH HATAYİ, YARESANLARDA KARİZMATİK BİR KİMLİK DEĞİL”

    Yaresan toplumunda böyle bir etki yok. Bu kendimizi kandırmaktır. Yaresanların nefesleri, divanları içerisinde ne 12 İmamı, ne Hüseyin’i ne de Ehlibeyti görüyorsunuz. Ama bizlerin içine sızdığı için de sanıyoruz ki bir süreden sonra inançsal bir değişim oldu. Hayır, böyle bir şey yok. Yine Şah Hatayi onlarda büyük bir simge, kimlik değil. Halbuki çok yakınlar ve 300 kilometrelik alan içerisindeler. ‘Evet Şah Hatayi’nin nefeslerinin bazılarına yer veriyoruz, ama onun nefesleri bizlere yol gösterici değil’  diyorlar. Onlara yol gösterici olan nefesler sistematiği daha farklı. Alevilere Şah Hatayi dendiğinde buradan kalkarak yollarına düştüğümüz bir toplumsal ve karizmatik kimlik olarak önümüze konuluyor. Hacı Bektaş’ı, Nesimi’yi biliyorlar, saygı gösteriyorlar. İran coğrafyasından çıkan ve bizim çok değer verdiğimiz kimlikler Yaresanlar’da değerli olamayabiliyor. Kerbela yine Yaresanlara çok yakın. Ama Kerbela’ya gitmiyorlar. Hac merkezleri kendi pirlerinin makamları oluyor.

    “MEZAR TAŞLARINDA KENDİ PİRLERİNİN İSMİ VAR”

    Sadece erkanları değil, mezar taşlarında da kendi pirlerinin isimleri oluyor. Birkaç mezar taşını okuduğumda doğrudan pirlerinin ismi olduğu anlaşılacaktır:

    Huvaye Ya Ali
    Merhum Almaz Hüseyin (Ya da Hüseyin Almaz)
    Rıza’nın kızı, Kırmanşan Goranlı
    1981 (Hakk’a yürüdüğü tarih)….

    …..

    Ne kadar cefa çekmişsem de bu dünyada
    Tüm dünya benim olsa da bir gün göç edeceğim
    Rehberim hazreti (pir)  Davut, pirim Bünyamin
    Delilim cemim, padişahım baştacım
    Serverim Pir Muhsin
    Evvel ahir yar…

    Görülüyor ki mezar taşlarında pirlerinin ismi var. Yine diğer bir mezar taşında yazanlar ise şöyle:

    Ya Hu!
    Evvel yar, ahir yar
    Delilim Davut, Pirim Yadigar..

    “AMACIM, ‘BİZ KİMİZ, ONLAR KİM’ SORUSUNA CEVAPTI”

    Buradan görüyoruz ki Alevi toplumu kendi unsurlarını unutmuş. Mezar taşlarında belli simgelerin, ifadelerin olması gerektiğini söylüyoruz. Mezar taşlarına fatiha yazılmadan kendilerini var edemiyorlar. Dersimlilerin atalarının mezar taşlarındaki simgeler ve üzerlerindeki yazılar orada duruyor. Yan tarafa yapılan mermer mezarlara veya eski mezar taşlarının önüne fatiha konduruluyor. Yaresanlar’da böyle bir şey yok. İran’a giderek Yaresanlara dair çalışma yapmamda asıl sebeplerden birisi karşılaştırma yaparak, ‘Biz kimiz, onlar kim’ öğrenmekti. Bunu öğrenmek kadar geçmişte nasıl olduğumuzu görmek, seçmek için bir olanak oldu. Bundan çokta yararlandım. Gelecek dönemlerde bununla ilgili daha fazla çalışma yapmakla kendi açımdan hem bakış açımız hem de şaşkınlıklarımız artacak.

    Ersin ÖZGÜL / MUĞLA

    İLGİLİ HABERLER:

    ‘Yaresanlarda dergah sistemi çok güçlü ve canlı; öz değerleri ile kendilerini koruyorlar’ (1)-VİDEO

     

     

  • ‘Yaresanlarda dergah sistemi çok güçlü ve canlı; öz değerleri ile kendilerini koruyorlar’ (1)-VİDEO

    ‘Yaresanlarda dergah sistemi çok güçlü ve canlı; öz değerleri ile kendilerini koruyorlar’ (1)-VİDEO

    PİRHA- Yakın zamanda temaslarda bulunduğu Yaresanlara dair izlenimlerini aktaran Sosyal Antropolog Hasan Harmancı, özgün bir sosyolojik dokusu olan, kendine özgü bir dizi değer ve norm içeren Yaresan toplumunun, tüm baskı ve asimilasyon politikalarına karşı kendisini öz değerleri ile savunduğunu kaydetti. Harmancı, “Devlet destekli Şialar büyük baskılar uygulama çabasında. Ama müthiş bir güç olarak Yaresanlar da kendilerini koruyorlar” dedi. 

    İran’a gidişini, “Antropolog eğer gidip alanı görmemiş ise o alan ile ilgili susması gerekiyor. Benim de konuşabilmek, yazabilmek ve karşılaştırma yapabilmek için gitmem gerekiyordu ve gittim” sözleriyle anlatan Sosyal Antropolog Hasan Harmancı, İran’da bulunan Yaresan toplumuna dair temaslarını ve izlenimleri PİRHA’yla paylaştı.

    Yaresanların, kendi yaşam alanlarında, öz değerleri olan ziyaret mekanlarında günlük yaşamlarına devam ettiğine dikkat çeken Harmancı, bu mekanların mürşit ve pir makamları olduğunu kaydetti.

    Harmancı, Aleviler gibi Yaresanların olduğu bölgelerde özel mezarlıklar ve mezar taşları olduğunu kaydederek, Hakk anlayışının bu mezar taşları üzerindeki figür ve yazılarda kendini hayli güçlü olarak hissettirdiğini vurguladı.

    Alevi toplumunun cemlerini yaptıklarını, adaklarını adadığı, lokmalarını paylaştığı, özel günlerinin öncesinde gittikleri  ve güncel hali ile zayıflamış olan ziyaret kültürünün Yaresanlarda aksi yönde çok daha güçlü olduğunu belirten Harmancı, bu ziyaretlerin Yaresanlar için yaşam alanı olduğunu ifade etti.

    Yaresanların doğal yaşam alanları olan dergahlarında günlük ritürellerini gerçekleştirdiklerini ve dışarıdan dergahlarına yönelik hiçbir müdahalenin gerçekleşemediğinin altını çizen Harmancı, Türkiye’deki Alevi dergahların işgal edilerek müze niteliğinde işletildiği gerçekliğine dikkat çekti.

    3 bölüm olarak yayınlanacak Hasan Harmancı röportajının ilk bölümü şöyle:

    “KONUŞABİLMEK VE KARŞILAŞTIRMA YAPABİLMEK İÇİN GİTMEM GEREKİYORDU”

    PİRHA- Sosyal antropolog olarak dönem dönem coğrafyanın farklı bölgelerini dolaşarak tarihsel ve güncel olarak toplumları inceliyorsunuz ve kayıt altına alıyorsunuz. Sizi İran’a götüren arayış neydi?

    HASAN HARMANCI: Türkiye’de özellikle Alevi toplumunda ölüm sonrası kavramlarını çalışmaya başladım. Bununla ilgili epey bir çalışma yaptık. Türkiye ve Avrupa’da Hakk’a yürüme erkanları üzerine çalışmalar yürüttük. Hacı Bektaş Veli Dergahı’nda bir kitapçık çıktı. Daha sonrasında Almanya’da bulunan ‘Pişmeden Pişirilmez’ adlı bir grup ve Alevi Eğitim Enstitüsü bir çalışma yaptı. Bunların hepsinde yer aldım. Sonrasında, ‘Sadece Türkiye’deki Aleviler mi bu konuda sorun yaşıyor’ diye sordum. Aynı zamanda Alevilerde tanrı nedir, can nedir, ölüm sonrası algıları nedir gibi soruları karşılaştırmak istedim. Yollara düştüm ve İran’a gidişimin bir gerekçesi de bu idi. Ehli Hak yani Yaresan toplumunu tanımıyorum. Okudukça tanıyoruz ve çok az nefeslerini biliyoruz. Antropolog eğer gidip alanı görmemiş ise o alan ile ilgili susması gerekiyor. Benim de konuşabilmek, yazabilmek ve karşılaştırma yapabilmek için gitmem gerekiyordu ve gittim. Bu gitmelerim devam da edecek.

    “HALK DEMOKRASİ VE İNANÇ ÖZGÜRLÜĞÜ İÇİN DİRENİYOR”

    -İran’da genel hava nasıldı? İnançlar ve kültürlerin bu yönlü bir baskı ve zora maruz kaldığı biliniyor. Sizin izlenimleriniz nasıldı?

    İran’da inançlar büyük baskı altında. Biz bunu buradan görüyoruz. Dikkatimi çeken şey ise; İran’da herkesin çarşafın içinde olduğu düşüncesi. Elbette Türkiye’de de belli bölgeleri esas aldığımızda bu izlenimler vardır. Ama Türkiye’den daha özgür ve gerçekçi bir toplumla karşılaştım. Kadınların sokakta yürürken, giysileriyle, tutumlarıyla direnen tarafını görebiliyoruz ve kapalı bir toplumdan bahsedemeyiz. Hep bir yanılgı içerisindeyiz. Medyanın bize gösterdiği ile bizler toplum budur diyebiliyoruz. Halbuki aramızdaki ayrımı, uçurumu arttırmak veya örnekleme yaparak, ‘Bakın bu olursunuz’ biçiminde bir noktaya taşınıyor. Halk orada da demokrasi, insan hakları, inanç özgürlüğü için direniyor ve direnmeye devam ediyor.

    “REFERANS VE YOL DİLİNİ KULLANINCA İLETİŞİM GELİŞİYOR”

    -Yaresanlar ile nasıl iletişime geçtiniz? İletişimi nasıl sağlayabildiniz? Dışarıdan biri olarak nasıl karşılandınız?

    HASAN HARMANCI: Antropoloji çalışan biri için topluma ulaşmak meşakkatli olabilir ama onun mutlaka bir referans kanalı vardır. Onlara yakın ve onlardan olan insanlarla bir yolla diyalog kuruluyor. Tabi toplumda tanınmış olmak, belli kitapları olmak da bir etken. Karşılıklı referanslarımızı kullanıyoruz. Kolayca iletişim sağlayabiliyoruz.
    Her yabancı tabi tanımadığı birini dışında tutmaya çalışır. Misafirpervelikte asla taviz vermezler ve Alevi toplumunun konukseverliğine çok yakın bir konukseverlik var. O konukseverlik içerisinde kendini ve arayışını ifade etmeye başlayınca, bir de referanslarının yanında yol dilini kullanınca iletişim doğalında gelişiyor.

    “YARESANLARDA İNANÇ MERKEZLERİ ZİYARET BİÇİMİNDE”

    -Ziyaret kültürleri nasıldı? Bu mekanlara ne atfediyorlar? Özellikle Düzgün Baba, Hacı Bektaş gibi kutsallık atfettikleri makamları var mı?

    HASAN HARMANCI: Yaresan toplumunun bizden farkı bütün inanç merkezleri ziyaretler biçiminde oluşmuş. Onlardaki pirler ve mürşitlerin makamları ziyaret yerleri biçiminde. Dergahları ve ritüel bölgeleri tamamen belli bölgelere ve pirlere-mürşitlerin makamlarına adanmış biçimde yer almakta. Bu inanç merkezlerini kullanmaları bizden çok ileri bir düzeyde ve geleneklerini sürdürüyorlar. Bundan daha 20 yıl önce Alevi toplumu cemlerini, adaklarını, nikahlarını yapacaklarsa önce ziyaretlerine giderlerdi. Yaresanlar ise bu geleneklerini hala sürdürüyorlar.

    “KADIN-ERKEK AYRIMSIZ BİRBİRLERİNE NİYAZ İLE YAKLAŞIYORLAR”

    -Nasıl giderler, ne gibi hazırlıklar yaparlar? Bu mekanlardaki iletişimleri ne boyutta? Niyazlaşma ritüelleri Alevilere benziyor mu?

    HASAN HARMANCI: İran’da niyaz kültürü çok yüksek. Kadın-erkek ayrımsız birbirlerine niyaz ile yaklaşıyorlar. Erkekler arasında süren kültürel, inançsal bir yaklaşım gibi görülüyor ama öyle değil. İnanç merkezine girerken biz Aleviler gibi niyazlaşarak giriyorlar. Eşiğe niyaz etme, eşiğe girmeden önce Yaresanlarda da var. Benim gördüğüm örnekler ya da karşılaştığım kişiler, geleneğe daha bağlı olan atalarımız eşik dışından başlayarak sürünerek içeriye girmeyi niyazlaşma olarak yürütürlerdi. Yaresanlarda böyle birkaç niyazlaşma ile karşılaştım. Bu bir çeşitlilik içeriyor, tek bir tiplemesi yok.

    “SULTAN SAHAK’A ADANMIŞ 3 GÜNLÜK ORUÇLARI VAR”

    -Belli bayram, oruç, kutlama vs. denk geldiniz mi? İzlenimleriniz var mı?

    HASAN HARMANCI: Benden bir 10 gün kadar önce oruçları vardı ve ona yetişemedim. Alevi toplumunun Hızır, Newroz ve bir de Muharrem orucu var. Onların ise (Yaresan) Şah Sahak’a (Sultan Sahak) bağlanmış, onun başından geçen bir olaya istinaden tutulan 3 günlük bir oruçları var. Onun dışında herhangi bir oruçları söz konusu değil.

    Bizim gibi Newroz onlar için de çok önemli. 5 gün boyunca tatil ilan edilir ve Yaresan halkı da bundan yararlanır. Newroz önemli bir kutlama dönemidir ama orucu yoktur. Muharrem, İran’da çok belirleyici özelliğe sahip olmasına rağmen Yaresan toplumu Muharrem’i bilmiyorlar. Muharreme dair bir oruçları ve ritüelleri yok, hatta bunu konuştuğumda garipsediler.

    “MEZARLARINDA GEÇMİŞE BAĞLI KALMIŞ DURUMDALAR”

    -Taşlar, mezar taşları da dahil olmak üzere bu topraklarda yaşayan toplumların ve bölgelerin tarihi hafızasıdır. Geçmişe dair okumalar ve bilgiler hakkında bu taşlar ön açıcı olmakta. Alevilerin yaşam alanlarındaki mezar taşları üzerine işlenmiş kimi figürlerin, sembollerin ve öğütlerin olduğu biliniyor. Yaresanlarda da bu mezar taşı kültürü var mı? Var ise sembollerde ne ile karşılaştınız, okumalar yapabildiniz mi?

    HASAN HARMANCI: Son yıllarda Alevi toplumunun hafızasında yanılsama veya hızlı bir biçimde asimilasyon görüyorum. Kimileri buna entegrasyon diyorlar ama entegrasyondan da ağır bir asimilasyon ile karşı karşıyayız. Hele ki şehirleşme bizleri bir bataklığa çekmiş durumda. Bu nedenle Alevi toplumunun kimliğinin ve inancının önemli bir simgesi olan Hakk’a yürüme erkanları üzerine çalışmalar yürütüyorum. Hem Bektaşi mezar taşları hem de Alevi köylerindeki geçmiş döneme ait mezar taşlarındaki simgelerin, işlenme biçimlerini ve kullanılan taşa kadar hepsinin üzerinde durmaya çalışıyorum. İran’da bunu tabi ki önemsedim.

    Yaresanların olduğu bölgelerde özel mezarlıkları var. Orada hem dili , hem simgeleri okuyorsunuz, hem de felsefeyi görüyorsunuz. Bu üçlü yapıyı orada görmek mümkün oluyor. Yaresanlar geçmişe bağlı kalarak son dönemdeki simgelerini yenilemiş durumdalar. Bunu daha çok yazıda görüyorsunuz. Bazı mezarlarda keskin olmayan simgelerin kullanıldığını gördüm. Mezarların bizden bir farkı da mezar taşlarını yatay kullanıyorlar. Mezar alanları ziyaret alanları ile bir bütün ve ziyaret yerlerindeki mezar taşları üzerinde yürüyebiliyorsunuz. Bedenini toprağa sırladığımız can ile bir işimiz kalmıyor. Bizler ise mezarların arasında gezerken onların olduğu toprağa basmayı kendimize yediremiyoruz. Yaresanlar ise bunu yok sayıyor. ‘Onların bedenleri toprak oldu ve toprağa basılır’ diye düşünüyorlar. Biz Aleviler, Müslümanlar ile mezarlarımız yan ana olduğu için bu sorunu yaşıyoruz. Ehli Haklar Yaresanlar ise kendi ziyaret yerlerini veya dergahlarını mezarlık olarak ilan etmiş durumdalar.

    Böyle olunca, herkes yakın gördüğü pirinin, mürşidinin dergahının bulunduğu bölge aynı zamanda mezarlıkları olarak geçiyor. Böylece İran toplulukları ile mezarlıkları da karışmamış oluyor. İran’da Müslümanların veya Şiaların mezarlarının taşları dik iken Yaresanlarda mezar taşları yatay ve toprakla bir. Bir mermer; üzerinde yazı ve simgeler var.

    “TAŞLARDA GORANİCE NEFES VE BEYİTLER İLE KARŞILAŞIYORSUNUZ”

    -Mezar taşlarında İslam terminolojisi ile karşılaştınız mı?

    HASAN HARMANCI: Doğrusu bu konuda bir ön yargım vardı. İnanılmaz bir biçimde kendileri kültürel ve inançsal olarak koruma içerisine girmişler. Devletin baskı aygıtlarını yoğunlaştırdığı pir ve mürşit ziyaret yerlerinde bunun kendisini seçebiliyorsunuz. Devletin yazdığı yazı, astığı tabela ve Yaresanların yazıları ile astığı tabelalar çok farklı. Mezarlıklarda bu baskıyı çok görmedim. Bizzat mezarlarını kendileri organize ediyorlar, dışardan birinin müdahalesi olmuyor.
    Mezar taşlarının üstünde de kendi dillerinde (Kürtçe’nin Gorani lehçesi) nefesler olabiliyor veya gülbeng ile karşılaşıyorsunuz. Onların yol gösterici, yol açıcı olduğunu görüyorum.

    “ÇOK KİŞİ DE İKRAR ALARAK MUSAHİP OLUYOR”

    -Kendi içlerinde musahiplik, kirvelik gibi kurumlar var mı?

    HASAN HARMANCI: Kirvelik Ortadoğu’nun genel bir uygulaması ve bu Yaresanlarda da var. Biz musahipler diyoruz ama onlar yol kardeşliği, yol yoldaşlığı biçiminde bir kavram kullanıyorlar. Bizde musahiplikte evli dört can bir araya gelir ve bunun üzerine bir ritüel bina edilir. İkrardan sonraki aşama olarak kabul ediliyoruz. Yaresanlarda ise çok sayıda kişi birlikte ikrar aldıklarında bu ritüele musahiplik diyorlar. Her yıl da görgüden geçiyorlar. Bizler gibi çok açık ‘cemimiz, yolumuz var’ biçiminde konuşmayı tercih etmiyorlar. Bunu günlük yaşama katıldıkça ve onlarla konuştukça öğreniyorsunuz. Bu, dışardan kim olursa olsun ona karşı kendini gizleme, ifade etmeme ile ilişkili bir durum.

    “GÜÇLÜ BİR TOPLUM, CANLI BİR DERGAH HAYATI VAR”

    -Kendi dışındaki toplumlarla ile ilişkilenme durumları ne boyutta?

    HASAN HARMANCI: Maalesef çok açık değiller. Çokça biliniyorlar ve kendilerini saklamıyorlar. Ancak başka toplumlarla bir araya gelmiyorlar. Kırmanşah’a gittiğimizde bölgenin Yaresanlar açısından çok güçlü bir toplum olduğunu gördük. Ziyaretlere gittiğimizde kendileri bizzat derviş, hizmetli olarak yer alabiliyorlar. Günlük hayatlarının bir parçası gibi gelerek konaklıyorlar, ritüellerini gerçekleştirebiliyorlar. Canlı bir dergah hayatı sürüyor. Yabancılar ile ara ara çatışmalarını ifade ettiler. Benim gittiğim yerlerde çoğunlukla kendileri dışında kimse yaşamıyor. Yaresan köylerine ne Şiiler ne de Sünniler pek yaklaşmıyorlar. Birbirleri ile dayanışma duygusu içerisinde hareket ediyorlar. Devlet destekli Şialar da büyük baskılar uygulama çabasında. Ama müthiş bir güç olarak Yaresanlar da kendilerini koruyorlar. Evet yasaklar var ama Yaresanlar kendini korumaya devam ediyor.

    “YARESAN DERGAHLARI HALA İŞLİYOR, ALEVİLERİN İSE İŞGAL ALTINDA”

    -Dergah sistemlerinin işleyiş biçimi nasıl? Hala canlılığını koruyor mu?

    HASAN HARMANCI: Bölgede yine Duşima ziyaretine gittik. Duşima, anlam olarak iki dut ağacını karşılıyor ama iki şah, şahın merkezi diye de kullanıyor. Burası bir merkez ve o köyün günü birlik canlılığını görünce bana çok ilginç geldi. Dergaha ancak referanslar ile girebiliyorsunuz. Güvenliği ve kendi alanında korumaları var. Dergaha girince 15-16. yüzyıl binası ile karşılaşıyorsunuz. Kesme taşlarla yapılmış, özel dizayn edilmiş ve restore edilen bölümleri olan bir yapı vardı. İçeri girdiğinizde hizmet edilen, iş bölümü yapılan toplumsal bir aygıt var. Türkiye’de ise bizim dergahımız elimizden alınarak işgal edilmiş durumda. Devlet orayı bir güzel müze olarak işletiyor ve bizlerde ücret ödeyerek içeri giriyoruz. Bizler birkaç girişim yaptık ve içeride ancak cem tutabildik. Ama Yaresanların dergahının ve postnişinin (Yaresanlar ağa efendi olarak tanımlıyor) olduğu yer hala canlılığını koruyor. Toplum hafızası olarak orada işliyor. Çevre köyler oraya bağlılıklarını bizzat devam ettiriyorlar.

    “KENDİLERİNİ İFADE ETMEDE ÇOK İYİ GÖRDÜM”

    -Böyle olunca kendi aralarındaki ilişki ağı da güçlü oluyor öyle değil mi?

    HASAN HARMANCI: Bizleri misafir ettiklerinde nereleri gezebileceğimize, nasıl diyalog kurabileceğimize dair bizi yönlendirdiler. Bu hem sağlıklı yürüyebilmek hem de nereye gidebileceğimizi görmek için çok önemliydi. Hatta Yaresan rehberler eşliğinde birkaç yeri gezdik. Toplum olarak kendilerini anlatma ve ifade edebilmede kendilerini çok iyi gördüm. Bu çok yaratıcı bir şey. Hem örgütlülüğün sürmesi hem de toplumsal güç açısından bunları çok iyi okumak lazım. Türkiye’de bir dergaha girip çıktıktan sonra bütün ilişkilerin bitiyor.
    Kendileri ile ilgili bir çalışma yaptığımı söyleyince rehberleri ile nerelere gidebileceğimi, hangi ağları kurmamım doğru olabileceğini söylemeleri çok iyiydi. Bu Türkiye’de en çok tartıştığımız alanlardan birisi. Biri geldi mi biz kendimiz ile ilgili neler sunacağız? Bizzat mürşidin kendisi ile konuşma şansım oldu. İki gece boyunca bunları uzun uzun tartıştık.

    “ALEVİLERİ ÇOK İYİ TANIMIYORLAR, BİZLER İÇİN DE EKSİKLİK”

    -Alevileri biliyorlar mı, tanıyorlar mı?

    HASAN HARMANCI: Türkiye’deki Alevi toplumunu çok iyi tanımıyorlar. Tanımamaları bizler için de onlar için de büyük bir eksiklik. Bizler de onları tanımıyormuşuz. 20 yıldan fazladır alanda çalışan biri olarak gittiğimde bu tartışmaların içerisine girinceye kadar eksik olduğumu düşünmemiştim. Muhabbetlerin içeriğinden yiyeceklerine, dergahtaki odaların tasarımına kadar her şeyin geleneksel biçimde sürmüş olması çok önemliydi. Kadınların katılması, dergaha hizmet edenlerin günlük giysileri, bıyıklarının belirleyici olması ayrıca bu özgün duruma bir örnekti. Bizlere neden bıyıklarımız olmadığını sordular. Bende Aleviyim, aynı toplumsal kesimden geliyorum dememe rağmen bıyıklarım olmadığı için bir yabancılık hissettiklerini sezinledim. Bıyık, Yaresanlıkta belirleyici oluyor.

    “YARESAN ZİYARETLERİ ÇOK CANLI BİÇİMDE YAŞIYOR”

    Yine Yaresan ziyaretlerinin birçoğu çok canlı bir biçimde yaşıyor. Gün içerisinde rastgele bir yerden geçerken o ziyaretlerin bu canlılığını görmek bizleri müthiş etkiledi. Baba Hoşin’in (Yaresanlarda kutsallık atfedilen bir yol yürütücüsü) sır olduğu bir mağaraya gittiğimizde insanlar peş peşe gelerek çerağlarını uyandırıyorlar, orada oturuyorlardı. Hepsi bir arada canlı bir yaşam sürerek günlerini tamamlıyorlar. Bir toplumun hafızasını ve inancı nasıl yürüttüğünü görmek benim için çok yararlıydı.

    Ersin ÖZGÜL/MUĞLA

  • Hakk’a yürüyen canların ardından neden devr-i asan ve devr-i daim denir?

    Hakk’a yürüyen canların ardından neden devr-i asan ve devr-i daim denir?

    PİRHA- Yazar Hasan Harmancı, Alevi inancında Hakk’a yürüyen canların toprağa sırlanma ekranında “Ölen canların ardından neden devr-i asan ve devr-i daim derler?” sorusuna cevap aradı. Harmancı, “Alevilikte ölme durumunda beden/ceset ile can/ruh birbirinden ayrılır. Beden toprağa sırlanır ve bundan sonraki tüm ritüeller Can’a yöneliktir” diyerek, ritüellerin uygulanmasında Alevi süreklerinde farklılıklar olduğunu belirtti.

    Antropolog-Yazar Hasan Harmancı, Alevi inancında Hakk’a yürüyen canların toprağa sırlanma ve sonrası ritüellere dair bir yazı kaleme aldı.

    “Ölen canların ardından neden devr-i asan ve devr-i daim derler?” diye sorarak başladığı değerlendirmesinde, ‘Devr/devir’ (Arapça) teriminin dönme, dolaşma, bir şeyin kendi ekseninde hareket etmesi, bir kaptan başka bir kaba ya da yere aktarılması anlamlarına geldiğini belirterek, “Aleviler gibi toplumlar bu kavramdan yola çıkarak yaşamlarına bakışlarını ve ölüm ile ilgili anlamlandırmalarını ifade etmişlerdir” dedi.

    “DEVR-İ ASAN OLA VE DEVR-İ DAİM OLA” FARKI

    Harmancı, Alevilikte Hakk varlığından/öz’ünden varolan ve onunla bir ve aynı olan Nur’un, canlı-cansız ayrımında olmadan varlığın değişimi ve gelişimi olduğuna, bu inorganikten organiğe; madenden bitkiye; bitkiden hayvana; hayvandan insana doğru bir yolculuğun varlığına işaret ederek şunları ifade etti:

    “Alevi öğretisine göre canlılar arasında bilince çıkan insan, Dört Kapı Kırk Makam üzerinden Kâmil insan’a ve de kâmil toplum/Rıza şehri bütünlüğüne ulaşarak, aslı olan Hakk’a, Nur’a dönüşür.
    Hakk’a yürüme, ölme durumunda bu devrini tamamlayamamış olma durumundaki insanlar için “devr-i asan ola”, tamamlama yetkinliğini içinde olan insana ise “devr-i daim ola” olarak adlandırılır . Alevilikte ölme durumunda beden/ceset ile can/ruh birbirinden ayrılır. Beden toprağa sırlanır ve bundan sonraki tüm ritüeller Can’a yöneliktir. Her ne kadar ritüel öncesinde ya da sonrasında mezar/kabir ziyaret edilse de, bunun amacı daha çok Can’ın mekan üzerinden hatırlanmasıdır.”

    “DAR’DAN İNDİRME AYRICALIĞINA SAHİP OLMAK İÇİN İKRARLI VE MÜSAHİPLİ OLMAK GEREKİR”

    Bazı süreklerde Can’ın yolculuğu farklılık taşıdığı için ritüellerin zamanlarının da değiştiğini vurgulayan Harmancı, şunları aktardı:

    “Her ne kadar tüm ritüeller uygulanmaya çalışılsa da, Can’ın yolculuğu kimi süreklerde üç gün kimi süreklerde de yedi gün sürebilmektedir. Yolculuğun birinci rızalığı ise ilk gün, son rızalığı ise kırkıncı gün alınarak Can rahat bırakılır. Her sürekte uygulama farklılıkları bir karmaşa içinde ya da kültürlenmeler içermesi nedeniyle kırkıncı gün daha çok bir anmaya dönüşmüş ve bu anma bazı süreklerde ya da yeni modern kentli takvim uygulamalarında yıl anmalarına taşınmıştır. Devr-i asan durumunda olanlar için kırkıncı gün sonrası ritüeller bulunmamakla birlikte, devr-i daim durumu için önemli bir ritüel daha gerçekleştirilir ve bu ritüele “Geri getirme” erkanı ya da “Dar’dan indirme” erkanı denilmektedir. Dar’dan indirilme hakkına ya da ayrıcalığına sahip olabilmek için ise Hakk’a yürümeden önce ikrarlı ve müsahipli olmak koşulu gerekmektedir.”

    (HABER MERKEZİ)

  • Yamanlar Cemevi, ‘Alevilikte Aşk ve İkrar’ paneli – VİDEO

    Yamanlar Cemevi, ‘Alevilikte Aşk ve İkrar’ paneli – VİDEO

    PİRHA- İzmir Alevi Kültür Derneği Yamanlar Cemevi, ‘Alevilikte Aşk ve İkrar’ paneli düzenledi. Yamanlar Cemevi konferans salonunda gerçekleşen ve Gazeteci-Yazar Hatice Çevik’in moderatörlüğünü yaptığı panele Sosyal Antropolog Hasan Harmancı, Kureyşan Ocağı Piri Hamza Takmaz ve Sanatçı Gani Pekşen panelist olarak katıldı.

    Panele, Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı (HBVAKV), Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) temsilcilerinin yanı sıra çok sayıda yurttaş katıldı. Açılış konuşmasını yapan İzmir Alevi Kültür Derneği Yamanlar Cemevi Başkanı Mehmet Bozkurt, Alevi inancının iktidarlar tarafından yok sayıldığının altını çizerek, Alevi kurumlarının örgütlü güç haline gelmeden başarıya ulaşamayacağını vurguladı. Bozkurt’tan sonra Sinemilli Ocağı Piri Süleyman Deprem vererek çerağ uyandırdı.

    “BİRLİKTE DİRİ OLURSAK BAŞARIRIZ, ÖZÜ BULURUZ”

    Panelistlerden ilk olarak söz alan ve aynı zamanın panelin moderatörlüğünü yapan Gazeteci-Yazar Hatice Çevik, Alevi toplumunun birlikte ortak akıl ile hareket ederek ve özünü yakalaya bilerek  yolunu sürdülebileceğini vurguladı. Çevik, sistemin tüm saldırılara ve asimilasyon politikalarına rağmen en tehlikeli asimilasyonun içeriden olduğunun altını çizerek, “Herkesin özümüze dönmesi gerektiğini, birlikte diri olup bunu çözebileceğimizi ve yolumuzu sürdürebileceğimizi çağrısında bulunduk. Bugün geldiğimiz noktada görüyoruz ki ne kadar haklı olduğumuz ortaya çıktı. Bizim bütün ritüellerimiz sır içinde  sır iken hakka yürüme erkanımız meydan ile ayan oluyor. Şimdiye kadar yapılan takiyeler takiye olmaktan çıkmış, yolumuzun bir parçasıymış gibi algılanıyor. Pirlerimiz bununla ilgili mücadele verdi ve hala vermekteler. Yolu sürdüren canlarımız tarafından kabul görmeye başladı. Asimilasyon öyle akşamdan sabaha olmadı. Yıllardır sistemin, Alevileri yok sayanların eliyle ve bin bir yöntemle ciddi anlamda bir asimilasyon politikaları izlendi. Bunların yanında kendi içimizden de asimilasyon başlamış oldu. Buda dışarıdan gelenden daha tehlikeli. Bilgilendirmek, bilince çıkarmak elbette ki önemli. Yolu yürürken ben Aleviyim yetmiyor. Bu yürümede belli kurallar dizisinde, belli anlayış ve felsefe doğrultusunda oluyor. Alevi anne, babadan doğmakla Alevi olunmuyor. Yol yürütülmüş, bedel ödenmiş. Bizler bu bedelin sayesinde hala var olabiliyoruz” diye konuştu.

    “HAKKA YÜRÜME ERKANLARI ÖZE GÖRE YÜRÜTÜLMELİ”

    Yolun büyük zorluklara günümüze ulaştığını söyleyen Sanatçı Gani Pekşen,bu dönem içinde sanatın ve müziğin çok iyi kullanıldığı ifade etti. Cemevlerinin Alevilerin toplumsal özüne, yaşam biçimine eğitim vermesi ve hakka yürüme erkanı yürütmesi gerektiğine dikkat çeken Pekşen şunları dile getirdi:

    “Yol bize ulaştı. Yolu bize ulaştıran belkide adını bilmediğimiz nice pirler, aşıklar var ama hizmetleri bizim için çok büyük.  Yol bize gelirken bin bir zorlukla geldi. Gelirken sanatı, müziği çok iyi ve üst derecede kullandılar. Biz bunu herhangi bir etkinlikte, konserde çalınan ezgi olarak görmedik. İnsanlar arındıktan sonra ruhsal terapi olarak ta hak aşıklarının hak kelamlarıyla taçlandırmaya çalıştı. Hak aşıklarının bu kelamlarını dinlerken müzikal anlamda beğenme değil de, o sözlerdeki anlamları yakalamaya çalışırsak yola biraz daha yaklaşmış oluruz. Bizlerin bu cemevlerinde bir araya gelmesi zorunlu. Ancak yapılması gereken tek şey var; yaşayan ölüleri diriltmek. Biz kendimizi o korkudan, baskıdan sakladık ve inancımızı gizli yaptık. Kendimize öz olan bir şey vardı ve onun açığa çıkmasını istemiyorduk. Gizli iken hepsinin içerisinde bir aşk vardı. Toplumsal olarak kendi kimliğimiz ile ilgili kavgalar verilirken bu insanları yalnız bırakamayız. Bu kurumlardan da şunu bekliyoruz; yolumuz, inancımız neyse onun sürmesidir. Eğer burada başka inançların erkanları yapılıyorsa burayı kurmanıza gerek yok. Sizin yaşam biçiminize uygun uygun olan eğitim, öğretim ve hakka yürüme erkanlarını burada uygulamamız lazım.”

    “AŞK ALEVİLİKTE MEYDANA GİRMEK, İKRAR VEREBİLMEKTİR”

    “Aşk, Alevilikte meydana girebilmektir, o cesareti göstermektir” diye belirten Sosyal Antropolog Hasan Harmancı, Alevilik de aşkın ikrar vererek toplumsal ilişkiler, yasalar ve doğaya karşı sorumluluk kazanması olduğunu vurguladı. Bireysel kararlılık yanında aynı zamanda da toplumsal kararlılığın geliştiğine dikkat çeken Harmancı şimdi ki modern insanın ise kendine farklı düzenler bularak toplumsal varlıktan koptuğunun altını çizdi. Harmancı sözlerine şöyle devam etti:

    “Alevi geleneğinde bir meydana taşınacak iseniz eşikten geçersiniz. Siz adımınızı atar o eşik ile niyazlaşırsanız meydana doğru yolculuk yaparsınız.Kapı dediğimiz şey de Alevilikte boyun kırmayı gerektirir. Yani o dikliğinizi, her şeyinizi bedeniniz üzerinde bina ettikleriniz için birazcık eğilip kırılmanız gerekiyor. İşte o eşikten geçip de aşk meydanına doğru yolculuk ettiğinizde karşınıza çıkacak olan şey ikrardır. Aşk, Alevilikte meydana girebilmektir, o cesareti göstermektir. Cesaret körü körüne değildir. Cesaret için bir bilgiye ve bilgilendirene ihtiyaç var. Ona da rehber diyoruz. Nefesler bize büyük rehberdir. İkrar da işte bu kararlılığı gösterebilmektir. Aşk ise bu duyguya sahip olmaktır. Doğa dışında yasalar da olduğunu biliyoruz. Örneğin bir Müslüman be Hristiyan cennete gitmek için mücadele eder. Ama bunlara inanmayan biri bu dünyada daha uzun yaşamak için mücadele eder. Doğa yasasında belli minarelleri eksik alırsan ve bunun tamamlarsan sağlığınız uzar. ”

    “Marifet dediğimiz şey ise çoğunlukla günümüz insanının fark etmeden ulaştığı süreçtir. Marifet, şimdi ki modern insanın eğitim sürecini iyi tamamlamasından, sosyal kimliği, adalet duygunun gelişmesi ve diğer topluluklara empati yapabilmesinden belli bir insan seviyesine gelmiş insan pozisyonudur. Yol bilgisini kurallaştırmadığı için, onu açıktan ikrarlaştırmadığı için doğal olarak dengesi bozulabiliyor.  Alevilikte adalet duygusunu insana açıktan öğretmezler. Bunun için sizin yola inanmanız, aşk etmeniz lazım. Önemli olan kapıdan girdikten sonra sizin kendi gönül gözünüzün açıklığıyla ikrar alacak boyuta gelmenizdir. Buda, ‘gelenin canı, dönenin canı’ olarak ifade edilir. Günlük hayatınızda nasıl ki kararlı, düzenli bazı şeylerden sapmamanız gerekirse, yol bunun iki katını ister. Bireysel kararlılığın yanında bir de toplumsal kararlılık var. Eskiden köylerde olsa bazı şeyleri yapamazdınız. Ama şimdi toplumsal varlık açısından siz istediğiniz yere katılıp kendinize düzen bulabiliyorsunuz.”

    “Eskiden insanlar hem gezerlerdi hem de okurlardı. Bu gezme ve okumaya bir olarak bakarlardı. Hallacı Mansur’u biliriz. Aşkın ilk şehidi yada kurbanıdır. Onun başından geçenlerin kolay olmadığını düşünüyoruz. Onun başından geçenleri sahiplenmek, onun düşün-düşün dünyasını amaçlamak, sahiplenmek ve toplumsal sınırı yakalayabilmek biraz olsun kendinizi yeni bir insana taşımak oluyor. ”

    “EVİMİZ VE AŞIMIZDA AŞK KALMADI”

    “İkrar, insanın belli bir yaşama gelerek kendini bulmaya başlaması, düşünmesi, güç kazanması ve sonrasında kendisinin toplumsal kararlar almasıdır” diyen Kureyşan Ocağı Piri Hamza Takmaz ise, toplumsal ilişkilerin zamanla zayıfladığını hatırlattı. Bu ilişkilerin zayıflaması ile yola ikrarın da zayıfladığını hatırlatan Takmaz şunları vurguladı:

    “Doğum ile ölüm arasında ta ki köylerimize kadar halk mahkemeleri vardı. O aşklar bitti. İkrar verilen kararlar demektir. İnsanın belli bir yaşama gelerek kendini bulmaya başlaması, düşünmesi, güç kazanması ve sonrasında kendisinin toplumsal kararlar almasıdır. Bizde ise yola verilen söz anlamına gelir. Evlerimizde aşk kalmadı. Yemeği pişirir iken kaç tane anamız şarkı, türkü veya deyiş okuyor. Yada kapıyı açarken birbirine ‘hoş geldin can’ deme lüksü kaç kişide kaldı. Doğum ve ölüm arası cemlidir. Bizler hep başkaları için yaşamaya başladık. Biz kendimiz olamadık.  Alevilik, musahiplik ve kirvelik ikrarları dahi yürütülümez hale geliyor. Köylere pir geleceği zaman bir heyecan vardı. Küsler barışır, hazırlık yapılır ve bir eve mihman olunurdu. Herkes bir aşk tarifi yapar. Eğer yol aşkı olacaksa birbirinize kenetlenin, kavga etmeyin buda yeter. Cemler yapıyoruz ama aramızda küskünler var ve lokmalarımızı paylaşmıyoruz. Çocuklarını cemevine getirin. Özellikle dağı,taşı ziyaret olan Dersim’de devlet eliyle asimilasyon devam ediyor. Çocuklar namaza götürülüyor. Bu bir tehlikedir, görmek lazım. Kendi erkanlarımızı kendi özümüze göre yürütmemiz gerekiyor. Cemevlerinizi harekete geçirin. Dedeleri de sorgulayın. Biz ikrarlı bir toplumuz. Talibin olmadığı yerde pirin olması bir şey ifade etmez. Piri ve mürşidi de belli yere taşıyan talibidir.”

    Ersin ÖZGÜL / İZMİR

  • ‘Alevi mekanlarında erkek erenlere yer verilirken kadın erenler neden yok’-VİDEO

    ‘Alevi mekanlarında erkek erenlere yer verilirken kadın erenler neden yok’-VİDEO

    PİRHA – Yazar- Antropolog Hasan Harmancı, Alevi felsefesinde kadın erkek eşitliği sorununun olmadığını ancak Alevi erkeğinin kadının posta oturması konusunda ya da kadın anaların ve dedelerin posta oturmasında çokta nazik davranmadığına, öncelik tanımadığına dikkat çekti. 

    Alevi toplumsallığında öne çıkan sorunlardan birinin kadın-erkek arasında nasıl bir denge kurulacağına dair olduğunu belirten Yazar – Antropolog Hasan Harmancı, kadın erkek gibi bir ayrımı temelde Aleviliğin felsefe olarak yok saydığını kaydetti.

    Harmancı, Hacı Bektaş Veli’nin kadın ve erkek arasındaki ilişkiyi arpalı buğdaylı yani yan yana oturan insanlar olarak gösterdiğini hatırlatarak, günümüz toplumlarının feodalizmden getirdiği kalıntıların ve şehirleşmenin getirdiği, kapitalist ilişkiler ve üretim-tüketim ilişkisinden kazanılan paranın getirdiği yargıların, değerlerin doğal olarak kadın-erkek arasında iş bölümünden kaynaklı sorunlar yarattığını söyledi.

    Şehirleşmeyle beraber kadının çalışma alanının daraldığını kaydeden Harmancı, kadının şehirleşme sırasında o modernitenin getirdiği bütün konumlardan yararlanırken, giyim, televizyon, eğitim gibi alanlardan yararlanamadığını ve bunu kısır bir biçimde yürütürken aynı zamanda kadın ve erkek arasındaki o uçurumun, şehirleşmenin boyutlarını aşacak duruma geldiğini ifade etti.

    “ALEVİ ERKEĞİ KADIN ANALARIN POSTA OTURMASI KONUSUNDA NAZİK DAVRANMIYOR”

    Kadın erkek arasındaki ilişkinin bütün toplumların yaralı kurumu gibi Alevi kadını da etkileme çabasında olduğunu dile getiren Harmancı, şöyle devam etti:

    “Alevi kadını Alevi kurumlarında örgütlendikçe de bu sorun daha derinden hissedebilmekte. Çünkü Alevi denince kadın erkek ayrımı olmadan bir bütün olarak candır. Can ilişkisi cemlerde gittikçe daha da hukuksuz bir biçime dönüşüyor. Bunun bir nedeni de kadın erkelerin kuralları ya da yapacaklarını yaparken nasıl bir yol izleyecekleri konusu tartışmaya neden olur. Özelikle hizmetler konusunda kadınların geride kalması, mutfak ya da temizlik gibi hizmetleri yapmaları yolda bir tartışma. Bu yetmiyormuş gibi Alevi erkeğinin kadının posta oturması konusunda ya da kadın anaların ve dedelerin posta oturması konusunda çokta nazik davrandığı, öncelik tanıdığı konusu çok zor oluyor.”

    “ALEVİ GELENEKLERİNDE ERKEK VAR KADIN YOKTUR”

    Alevi geleneklerinin tartışması gereken yeni bir sorunun da cemevlerinde erkek erenlerin fotoğraflarına yer verildiği ancak kadın erenlerinin fotoğraflarının bulunmadığını kaydeden Hasan Harmancı, şöyle devam etti:

    “Alevi öğretisinin kurucu kimlikleri, erenleri, evliyası her zaman neredeyse fotoğrafla karşımızda yer alır. Hacı Bektaş, Hz. Ali, Hüseyin ve Hasan hatta kimi zaman Pir Sultan da simgesel olarak yer alır. Daha nicesinin aynı durumda erkekli olarak modelleri yer alır ancak kadın ataların Fatma Ana, Kadıncık Ana  gibi isimler burada yer almaz. Bir bakarsın cemevinde herkesin fotoğrafı var. Şimdi modern dünyanın insanı olarak bu kadınlara neden değer verilmedi? Geleneğin içinde kadının neden yer almadığı önemli bir sorun. Bu sorun nasıl aşılacak bilmiyoruz tabi ama Alevi geleneklerinde erkek var kadın yok.

    “UMARIM CEMLERDE KADIN ERENLERE YER VERİLİR”

    Alevilik dediğimiz yapılanmanın içinde, büyük fotoğrafın içinde kadın erkek eşit, hizmetlerin hepsini yürütürken beraber. Ancak kadınlar kendilerine ait komisyonlar kuruyor. Bunun içinde örgütlenmek yine kadınlar kendilerine ait örgütlere de yer vererek Alevi örgütlenmesi içinde bir kadın örgütlenmesini getiriyor. Temelde bu büyük bir sorun. Çünkü Aleviliğin kurucu gücü insan ve  bu insan derken şuan can dediğimiz model. Burada kadın ve erkek ayrımı olmadığına göre kadın örgütleri neden ayrılıyor bunu anlamakta zorlanıyoruz. Bunun en önemli nedeni yolun getirdiği kurallar dizisi değil, Aleviliğin bir yandan feodaliteden beridir erkek erenlerin fotoğraflarına yer vermesine rağmen kadın erenlerin herhangi bir çizimine resmine yer vermemesi. Anlıyoruz ki Fatıma, Zöhre dediğimiz, nur dediğimiz şeyin kendisine aslında erkek egemen sistem hiçbir zaman yer vermemiştir. Hacı Bektaşi Veli’nin kadının erkeği de aslan dişisi de aslan söylemine ve hepimiz bir canız dediğimiz söyleme kadınlar olarak değer vermişiz ama erkekler olarak buna yer vermiyoruz. Gün gelir umarım ki Alevi cemlerinde, mekanlarında erkekleşmiş dünyasında erkek erenlerine yer verildiği gibi kadın erenlerine ve öncülerine de yer olacaktır.”

    PİRHA / İSTANBUL

     

     

     

     

  • Yazar-Antropolog Harmancı: Diyanet, Alevi örgütlülüğünü kırmak çabasında

    Yazar-Antropolog Harmancı: Diyanet, Alevi örgütlülüğünü kırmak çabasında

    Yazar-Antropolog Hasan Harmancı, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Alevi örgütlülüğünü kırma çabasında olduğuna dikkat çekti. 

    Yazar-Antropolog Hasan Harmancı, Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş’ın Tunceli Cemevi’ni ziyareti sonrasındaki açıklamaları üzerine sosyal medya hesabından bir mesaj yazarak tespitlerde bulundu.

    Harmancı, “Alevi örgütlerinin yapısal sorunlarından dolayı, devletin, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın seküler hiyerarşimizi atlayarak en zayıf noktamız olan yerel ağlarımızdan bize saldırmak, örgütlülüğümüzü kırmak çabasındadır” dedi.

    GÜÇSÜZ KONUMDA GÖRDÜĞÜ ÖRGÜTLERDEN BİZİ ŞEKİLLENDİRMEYE ÇALIŞIYOR”

    Tunceli Cemevi’ne Diyanet İşleri Başkanı’nın ziyaret etmesi örneğini veren Harmancı, “Devletin güçlü örgütlülüğümüzü yıkmak ancak güçsüz konumda gördüğü örgütlerimizden bizi şekillendirmeye çalışmasıdır” vurgusunu yaptı.

    “ABF’NİN TALEPLERİNDE DİRENMESİ OYUNU BOŞA ÇIKARACAKTIR”

    “Gelişmekte olan yeni örgütlerin muhatap alınarak, büyük kurumsal yapılarımızın yok sayılma çabası kabul edilemez” diyen Hasan Harmancı, Tunceli Cemevi’nin hiyerarşik olmayan bu muhataplığını reddederek, Alevi Bektaşi Federasyonu’nun ise oyunu bozarak, taleplerinde direnmesi, oyunu boşa çıkaracaktır” tespitinde bulundu.

    “ALEVİLERİN İSLAM ŞERİATA ZORLANMASI ANLAMINA GELİR”

    Yazar Antropolog Hasan Harmancı, Alevilerin Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından muhatap alınmasının içinden çıkılmaz sorunların devam etmesi, Alevilerin İslami şeriata zorlanması anlamına geleceğini belirterek, “Hiçbir Alevi kurumu, bireyi böylesi bir icraata malzeme olmayacaktır, fırsat vermeyecektir” dedi. 

    PİRHA / İSTANBUL

  • Alevi Muhabbet Buluşması’nda, Alevi toplumunun aydınlanma ve sanatta oynadığı rol konuşuldu

    Alevi Muhabbet Buluşması’nda, Alevi toplumunun aydınlanma ve sanatta oynadığı rol konuşuldu

    PİRHA- Kuşadası’nda devam eden Alevi Muhabbet Buluşması 2. gün 2. oturumu ‘Alevi toplumunun aydınlanma, sanatta oynadığı rol ve geleceğe yönelik perspektifler’ konu başlığıyla devam ediyor.

    Aydın Kuşadası’nda devam eden Alevi Canlar Muhabbet Buluşması 2. gün 2. oturumu sürüyor.

    Oturumda, ‘Alevi toplumunun aydınlanma, sanatta oynadığı rol ve geleceğe yönelik perspektifler’ konu başlığı tartışılıyor.

    Sendikacı-Yazar Yaşar Seyman’ın yürüttüğü 2. oturumda Sosyal Antropolog Hasan Harmancı, Engin Seyitalidedeoğlu, DSP 21. Dönem Milletvekili Ayşe Gürocak, Şair Hıdır Çam ve gazeteci Recai Aksu konuştu.

    BU BÜYÜKLÜĞE SAHİP OLMAMIZA RAĞMEN HALLAC-I MANSUR’U BİR İNGİLİZ YAZDI”

    “Açılış konuşmasını yapan Sendikacı- Yazar Yaşar Seyman, Yaşar Kemal’i andığı konuşmasında şunları söyledi:

    “Bir Alevi anne babanın biçimlendirdiği bir kadın olarak emek mücadelesi verdim. Çatışmacı bir dil kullanmam ama ödün vermem. Sanat, bizim çok geride bıraktığımız, bireysel başarılara mal ettiğimiz bir alan. Yaşar Kemal bana Binboğalar kitabını Alevi dedelerinin yazdırdığını söyledi. Alevi inancı kadar kadına eşitlikçi bakan, değer veren bir inanç görmedim. Kırklar ceminde 17 kadının olması örnektir. Yaşar Kemal’in sözü benim kutup yıldızım oldu. Dedelerle sözlü tarih çalışması yapılması önerisi yaptım. Aleviler olarak kendimizi sanatla anlatmalıyız. Kadının türküsünde biz Alevi kadınını dünya kadınları ile anlattık. Biz Kadıncık Ana’ların devamını günümüzde yaşatmak zorundayız. Kadınlar değişim ve dönüşümün en dinamik rengi. Siyasette sanatın etkisi sıfır. Ama iktidar bu değerleri alıp fabrika ayarlarında kullanıyor. Bizim ozanlarımız müzikte çok büyük. Bu büyüklüğe sahip olmamıza rağmen Hallac-ı Mansur’u bir İngiliz yazıyor. Hala Maraş ve Sivas’ın filmi var mı? En kalıcı olan sanattır. Alevi örgütleri sanata sarılmalı. Kendi değerlerimize değer vermiyoruz. Kadınlar birbirine el verir, gönül verir okyanusa akarlar. Alevi örgütleri bu sanatçıları, ressamları bir türlü bir araya getiremiyorlar. Dedelerimizle birlikte sözlü tarihe bir an önce hız vermeliyiz. Bu inanç büyük baskı, zulüm altında birçok deyiş ve duaz-ı imamı buraya getirdi. Benlik duvarımızı sanat ile yıkabiliriz.”

    “SÖZLÜ ÜRETİMİ YAPANLAR İNANÇ ORTAMINDAN ÇIKTI”

    “Sözlü üretimi yapanlar bu inanç, muhabbet ortamından çıktı” diye konuşan Engin Seyitalidedeoğlu Aleviliğin artık üretemez hala geldiğini dile getirerek,  “Aleviliğin içinde sanatın ne kadar önemli olduğunu biliyoruz. Yaşadığımız toprakları ve evrildiğimiz topraklara benzedik. Artık üretemeyip hazırdan yemeye başladık. Üretimde sıfırın altında bir durumdayız. Aleviliği yaşamsal olmaktan çıkarıp konuşulur hale getirdiğimiz zaman bitirmeye başladık. Sözlü üretimi yapanlar bu inanç, muhabbet ortamından çıktı. Muhabbet olmayınca yani muhabbet atölyemiz olmayınca üretkenliğimizi kaybediyoruz. Biz süreği ya doğru taşımalı ya da aldığımız yere bırakmalıyız” dedi.

    “SANATIN, CUMARTESİ ANNELERİ İLE SEMBOLİZE EDİLDİĞİNİ DÜŞÜNÜYORUM”

    DSP 21. Dönem Miletvekili Ayşe Gürocak ise Alevilerin sanatı içselleştirmiş bir toplum olduğunun altını çizerek şunları belirtti:

    “Ben Aleviliğin yaşam biçiminin tamamen bir sanat olduğunu düşünüyorum. Hisleri, buluşması ile büyük bir sanat. En büyük sanat eserini cemlerde, semahlarda görüyoruz. Aleviler sanatı içselleştirmiş bir toplum. İnancı ile bunu taşıyor. Sanat denince kadını bütünleştiriyorum. Bunun Cumartesi Anneleri ile sembolize edildiğini düşünüyorum. Fadime Ana ve bütün kadınlar düşüncelerine siper oldular.”

    “KÜLTÜR-SANAT KOMİSYONLARI KURULMALI”

    Gazeteci Recai Aksu, Alevi kurumlarında kültür-sanat komisyonlarının kurulması gerekliliğine değinerek,  Alevi sanatçılar olmadan TRT gibi kurumun olamayacağını belirtti.

    Son olarak söz alan Sosyal Antropolog Hasan Harmancı ise şunları vurguladı:

    “Alevi örgütlerinde bulunan canlarımızın ocaklarından ikrar alarak hizmet etmesi lazım. Gezi bizim için zaman dönüşümünün kendisidir. En büyük kaybı beyin göçü anlamında Alevi gençler yaşıyor. Medya ayağımız çok güçsüz. Örgütlerimiz bu anlamda hiç bir şey yapmıyor. Alevi toplumundaki biçimsel kırılma yaşanıyor. Alevi örgütlerinin güçlendiği bir dönemde tekrar ocak sistemi oluşturulmadı. Alevi kurumları bu handikaptan kurtulmalı.”

    PİRHA/KUŞADASI 

     

  • Alevi Pirleri ve aydınlarından Hacıbektaş’ta ‘Alevi yol ve erkan’ bildirisi – Video

    Alevi Pirleri ve aydınlarından Hacıbektaş’ta ‘Alevi yol ve erkan’ bildirisi – Video

     PİRHA -Her yıl olduğu gibi bu yıl da Aleviler Sivas ve Çorum anmalarından sonra Hacıbektaş’a gitti. Burada bulunan Garip Dede Cemevinde gerçekleşen toplantıda altında birçok dede ve aydının imzasının bulunduğu Alevi yolu ve Erkanı üzerine hazırlanan geniş kapsamlı bir bildiri okundu. Alevilik yaşayan bir inançtır, Alevilik semavi dinlerden farklıdır, Alevilik tek bir millete ait değildir, Alevi-Kızılbaş-Bektaşi inancı ekolojik yaşamı önemser ve savunur, Barış talebimiz inancımız gereğidir gibi başlıkların olduğu bildiri metnini Araştırmacı/Yazar Abbas Tan okudu.

    Haberin Videosu

    Toplantı Mehmet Tural Dede’nin verdiği gulbang ile başladı.

    Açıklama öncesi divan başkanı Hatice Çevik kısa bir konuşma yaptı. Alevi yolu ve Erkanı üzerine bir çalışma yürüttüklerini ve 6 çalıştay sonrası burada sonucu paylaştıklarını belirten Çevik “Bu sunum cümle cana yazılmış. Tüm canlara ışık olsun” dedi.

    Açıklamaya İnanç Kurulu Başkanları ve üyeleri, ABF Genel Başkanı Muhittin Yıldız, AKD Genel Başkanı Doğan Demir, Britanya Alevi Federasyonu Başkanı İsrafil Erbil, Avrupa Alevi Federasyonu Başkanı Hüseyin Mat, Avusturya Alevi Federasyonu Başkanı Erdal Kılıçkaya, HDP MYK üyesi Çilem Küçükkeleş ve çok sayıda kurum temsilcisi katıldı.

    Abbas Tan, Ali Köylüce, Ali İnan, Aysel Kılavuz, Bekir Özgür, Bese Aslan, Cemal Şahin, Efe Engin, Erdoğan Sevim, Esat Korkmaz, Gani Pekşen, Hamza Takmaz, Hasan Kılavuz, Hasan Harmancı, Hatice Çevik, Haydar Arkovan, Haydar Selçuk, Hıdır Çam, Hüseyin Gazi Metin, Hüseyin Serdar Tanal, Mehmet Turan, Mehmet Tural, Nurettin Aksoy, Piri Er, Seval Şahin, Sevim Savunmaz, Süleyman Zaman, Süleyman Deprem, Tacım Taşdan, Yaşar Yılmaz, Yüksel Özdemir ve Zihni Çabuk’un altında imzasının bulunduğu bildiyi Araştırmacı/Yazar Abbas Tan okudu.

    Metnin tamamını olduğu gibi yayınlıyoruz.

    Değerli Canlar,

    Davetimizi kabul edip gelen tüm canlara aşkı niyaz olsun. Çağrımıza karşılık ses verenlere aşkı niyaz olsun..

    Alevilere yıllardır yapılan baskı ve yok etme politikaları karşısında suskun kalmanın, suç ortağı sayılacağı düşüncesi ile duyarlılık gösterme ihtiyacımız doğmuştur. Bu nedenle Alevilerin günümüzde yaşadığı ve gittikçe derinleşen sıkıntılara kayıtsız kalmayı reddeden pirler(ana-dede), araştırmacı, yazar, sanatçı ve aydınlar olarak bir araya geldik. Statü ve unvanlarımızdan bağımsız Alevi-Kızılbaş-Bektaşiler olarak ‘gönül kalsın yol kalmasın şiarıyla bir çalışma yürüttük. Birçok nedene bağlı olan asimilasyonun kaygı verici bir noktaya gelmesine ve sonucunda Alevilerin hızla özlerinden uzaklaşıyor olmasına dikkat çekmek ve özüne bağlanmaları için çözüm önerileri üzerine tartışmaların yapıldığı ve 3 yıla yakın bir zaman alan çalıştaylar gerçekleştirdik.

    Yüzyıllardır asimile edilmeye çalışılan, kadim ve özgün bir inanç olan Alevilik (“inanç, yol ve erkân”ı), son dönemlerde sadece dışarıdan değil, içeriden de başlatılan asimilasyon politikaları ile var olduğundan bu yana en tehlikeli süreci yaşamaktadır.

    Alevilik inancının; önce içini boşaltmaya, sonra başka bir inancın içinde eritip yok etmeye yönelik bu sinsi planın her gün biraz daha acımasızca hayata geçirildiğini ve bunun sonucu olarak da Alevilere her türlü baskı-zülüm -ayırımcılık yapıldığını görüp sessiz kalmak, suça ortak olmaktır.

    Bu nedenle dünden bugüne, gelmiş geçmiş tüm Analarımızın, Pirlerimizin, Ulu ozanlarımızın, Doğudan batıya tüm ocaklarımızın manevi ikliminde yaptığımız çalıştaylar sonucunda, mevcut büyük tehlike karşısında, susmak-seyretmek-kabullenmek yerine; haykırmak-direnmek-mücadele etmek yolunu seçiyoruz.

    Takiye yapmanın değil, gerçeği haykırmanın zamanı gelmiştir.

    Üç yılı aşkın bir sürede yürüttüğümüz tartışmalar sonucunda vardığımız sonuçları ve acil uygulanması gereken çözüm önerilerimizi tüm canlara sunuyoruz.

    ALEVİLİK YAŞAYAN BİR İNANÇTIR!

    Alevilik bir din değil inançtır, yaşam biçimidir.

    Bu yaşama biçimi Zahirde sır Batında ayandır. Ulu ozanlarımızdan geçmişten bugüne aktarılan nefes ve deyişlere bakıldığında  birlemenin nasıl olduğu açıkça görülmektedir.

    Alevilik Hakk ve hakikat yoludur.

    Aleviliğin inançsal, toplumsal ve kültürel boyutu vardır.

    Doğanın dilini çözen ve insan yaşamını bu bütünün içinde ele alan felsefeye sahip bir inançtır.

    Alevilik: Hak-Evren-İnsan birliğini, varlığın birliği temelinde bir bütün olarak gören, toplumsal yaşamı insan hakkı, eşitlik ve etno-kültürel çeşitlilik içinde birlik temelinde düzenleyen; tarihini, kültürel ve inançsal varlığını insanlık tarihi ve kadim uygarlıklardan alan, ekolojik sistemin sürdürülmesini öncelikli gören bir ekonomik ve felsefi düşüncesi ırklar üstü  nitelikli evrensel bir yaşama biçimidir.

    Bu nedenle Alevilik binlerce yıldır var olarak bugüne gelmiştir. Alevilik ve Aleviler geçmişten günümüze kadar semavi (ibrahimi) dinlerle etkileşim içerisinde olmuştur. Birçok din ve inançla yolu kesişmesine rağmen özünü korumuştur. Özellikle incelendiğinde birçok dine de katkı sağlamıştır.

    ALEVİLİK, SEMAVİ ( İBRAHİMİ ) DİNLERDEN FARKLIDIR!

    Semavi (İbrahimi) dinler olarak bilinen; Musevilik, Hıristiyanlık ve İslamiyet ile Aleviliğin temel kabulleri tamamen farklıdır.

    Semavi (İbrahimi) dinlerin 4 temel kitabına baktığımızda vahiye dayalıdır peygamberler aracılığı ile toplum üzerinde kendini buna göre tamamlar. Semavi (İbrahimi) dinlerin şartları ve cezaları vardır.

    Alevi-Kızılbaş-Bektaşi yaşam felsefesine, öğretilerine baktığımızda insana, akla ve doğaya dayalı olduğunu görüyoruz. Kamil insanı kendi içinde çıkaran bir inançtır. Okunulacak kitap olarak insanı görmüştür. Bu saz ve deyişlerle gelecek kuşaklara sözlü olarak aktarılmıştır. Alevi inancında insanı fiziki ve manevi anlamda yok edici, aşağılayıcı ve korkuya dayalı cezalar yoktur. Düşkünlük olduğunda toplumdan uzaklaştırılır ancak can’ın tekrar topluma geri kazanılması esastır.

    Tanrı, Evren ve İnsan tasarımı diğer inançlardan tamamen farklıdır. Bir varoluş felsefesi ile olayları değerlendirir.

    İSLAM ALEVİLİĞİN İÇİNE GİRMİŞTİR!

    Özellikle tarihsel süreçte Aleviliğin İslamiyet’le ilişkisi yoğun olarak gözlenmiştir. Aleviliğin İslam’la karşılaşması ile Alevi inancı ve Aleviler İslamlaştırılmaya çalışılmıştır. İslam’ın cihad, korku ile dayatmacı, yayılmacı politikası Aleviler için geçmişte de bugün de tehdit niteliğindedir. İslami unsurlar bugün Aleviliğin içine girmiş ve özünden uzaklaşmasına neden olmuştur. Bu değişim ve dönüşüm geçmişte korku vb. nedenlerle takiye olsa da bugün artık Alevliği kendi özünden uzaklaştırarak yok etme noktasına getirmiştir. İslami asimilasyon politikalarının bir ürünüdür. Bu İslami yayma süreciyle başlamış kimi zaman zorlama ve katliamlarla devam etmiştir. Aleviliğin tasavvuf üzerinden İslamiyet’e bağlanması bir zorlamadır. Bu zorlama bugün artarak devam etmektedir.

    Alevi inancını yok etmek için birçok söylence ve mit yaratılmıştır. Bu asimilasyon sadece devlet eliyle değil kimi Alevi dedeleri tarafından da yapılmaktadır. Alevilik İslam içinde gösterilerek dinsel bir unsur yaratılmaya çalışılmaktadır.

    ALEVİ-KIZILBAŞ-BEKTAŞİ İNANCI

    Alevilik Hak ve Hakikat Yoludur.

    Bütün yönleri ile Aleviliğin (Yol ve Erkân’ı, felsefesi, kültürü, geleneği / yaşama biçimi, ile) kendine özgü temel ilkeleri ve kuralları vardır.

    Aleviliğin Tanrı tasarımı, Evren Tasarımı, İnsan tasarımı tamamen kendine özgüdür ve semavi dinlerden tamamen farklıdır.

    Evrendeki her şeyin (inançlar dahil) kemale ermesi için; değişimini, ilerleyişini, döngüsünü kabul eder. Aklidir, doğmayı ret eder.

    Alevilikte Devriye inancı vardır. Yani Ahiret (Cennet-Cehennem) olgusunu kabul etmez. Ölüm yoktur don değiştirme, devr-i daim vardır.

    Alevi-Kızılbaş-Bektaşi İnancının temelinde; Cem, Semah, Bağlama, İkrar, Sorgu-Görgü, Musahiplik, Talip-Rehber(Rayber)-Pir-Mürşit ilişkisini belirleyen Erkân’lar vardır. Bağlama, semah ve deyişlerle erkanlar yapılır.

    4 kapı 40 makamdan geçip Kamil insan olmayı ve Rıza Şehrini kurmayı hedefler.

    Alevilikteki inanç ritüelleri, oruç günleri ve sayıları, toplantı mekânları ve adları, Kutsal kabul edilen mekân ve yerleri (ziyaret, türbe, dergâh, ocak vs) kendine hastır.

    Alevilikte kadın ve erkek eşittir, her insan bir CANdır.

    Cem, Semah, Bağlama, Musahiplik, Talip-Rehber(Rayber)-Pir-Mürşid ilişkileri, Hızır Kültü, 4 Kapı 40 Makam, Rıza Şehri, Kamil İnsan anlayışı gibi değerlere sahiptir.

    ‘’Dört Kapı Kırk Makamı’’n anlaşılır, öğretilebilinir ve yaşama taşınabilir olması konusunda Dergah ve Ocaklarımızda çalışma yapılarak, öncelikle Şeriat kapısındaki anlayışın yaşama taşınabilir bir şekilde anlatılması ve uygulanması sağlanmalıdır.

    Kadimden gelen ve kadim uygarlıklardan beslenerek yolculuğuna devam eden Aleviliği kendisinin dışında herhangi bir inancın ya da dinin şemsiyesi altına koyma çabaları, Aleviliğin asimilasyonuna ve yok edilme çabalarına hizmet eder. Bu kabul edilemez. Alevilik diğer din ve inançlarla çatışmadan yol öğretisi ile bugüne kadar var olmuştur, sonsuza kadar da var olacaktır.

    İnancımızın adı; Alevilik-Kızılbaşlık-Bektaşiliktir. Yaşadığımız topraklarda adımız; Alevi, Kızılbaş, Işık insanı, Ehli Hak, Şabak, Kakai, Yaresan, Aliilahi, Arap Alevisi, Torlak, Kalenderi, Haydari, Abdal, Tahtacı, Çepni, Bektaşi, Çelebi olarak anılmaktadır. İbadet yerimiz; Cemevidir. İbadetimiz şeklimiz; Cem ve Semahtır. Yaşam felsefemiz; cümle cana muhabbet, saygı ve sevgidir.

    ALEVİLİK TEK BİR MİLLETE AİT DEĞİLDİR!

    Alevi-Kızılbaş-Bektaşi inancı Anadolu ve Mezopotamya kaynaklı olup Balkanlardan, Hindistan’a, Ortadoğu’da ve Alevilerin göç-göçertme sonucu gittiği dünyanın her yerinde hala yaşamaktadır. Hak Yolu olan Aleviliğin yürütülmesinde tarihi ve coğrafyanın özelliklerinden kaynaklı ritüeller farklılık gösterebilmektedir. Alevilikte yol bir, sürek bin birdir, bu nedenle Alevilik yüzyıllardır vardır. Alevilik 72 millete aynı nazarda bakmaktadır. Alevilik her türlü milliyetçiliği reddeder.  Hiç bir inancın ulus kimliği yoktur. Kadim inanç tek millete özgü değildir, Milli bir dili yoktur. Her halk Erkanlarını kendi anadilinde yapmaktadır ve yapmalıdır. Ortak dilimiz Alevi dilidir. Alevilik Osmanlı’da ittihat ve terakki ile başlayan ve cumhuriyet dönemi ile devam eden milliyetçi bir kimlikle anılmaya çalışılmıştır. Halklar ve inançlar arasında bir çatışma yaratılmak istenmiştir.

    Alevilik; Halkların birlikte yaşamasını esas alır, hiç birinin inancını, dinini ve dilini reddetmez. Diğer halklara ve inançlara baskı, dayatma uygulamaz. Bulunduğu coğrafyada halkların var olma ve yaşama hakkını tanır, birbirlerine üstün olarak görmez eşitliğini savunur.

    Uluslar arası düşünce ve etki kuruluşları ile iktidardaki hükümetlerin çok yönlü çalışmaları sonucunda Aleviler aleyhine oyunlar oynanmakta, bizler için karanlık projeler üretilerek yaşama geçirilmeye çalışılmaktadır. Aleviler tüm bu etki ve belirleyiciliğin yarattığı oyunların farkındadır.

    Alevilerin örgütlü kurum ve kuruluşlarının yanı sıra ülkenin tüm sisteme karşı muhalifleri bu karanlık oyunlar karşısında direniş ve dayanışma içerisinde olmalıdırlar.

    Alevi-Kızılbaş-Bektaşi inancı sadece ütopik bir dünya tezahürü ile hareket etmeyip dün olduğu gibi bugün de var olan hayatın sorunları ve çözüm yolları konusunda mücadele ederek kendini tarih sahnesinde göstermiştir. Bundan kaynaklı olarak coğrafyamızda dayatılan tek tipçi anlayışlara karşı bütün ezilenlerle ortak hareket etmeyi hedefleyerek hangi din, dil, etnik kimlik ve inanca sahip olursa olsun ayrım yapmadan, ötekileştirmeden, ezilenlerle ortak zeminde buluşarak, kendi ilkelerinden ödün vermeden dayanışma içerisinde yer alır.

    ALEVİ-KIZILBAŞ-BEKTAŞİ İNANCI EKOLOJİK YAŞAMI ÖNEMSER VE SAVUNUR!

    Aleviler; dünyamızda yaşanan sağlık, çevre ve doğa sorunları konusunda Alevi öğretisinin sunduğu yaşama biçimine hızla adapte olmalıdır. Dünyamızın yaşanabilir olması için Alevi inancının öngördüğü biçimde insana, doğaya, bütün tabiat varlıklarına sahip çıkmak, koruyup kollamak inanç ve öğretimizin gereğidir.  Aleviler bu düşünceyi savunan, eylem ve söylemlerinde sahiplenen her kesimle dayanışma ve ittifak içinde olmalıdır. Biz Aleviler bu düşünceyi ibadetimizin bir parçası olarak kabul ederiz.

    Baraj ve Hes projeleri inancımızca kutsal kabul edilen ziyaret yerlerini ve yaşam alanlarını yok etmektedir. Bu ziyaret yerlerimizin yok edilmesine ve kıyımına karşı birlikte ses çıkartmalı ve dayanışma içinde olmalıyız. İnanç alanlarımızı sahiplenmek yolumuzun devamlılığı için önemlidir.

    HIZIR

    Hızır’la ilgili Cem ve ritüeller, doğayı ve insanı birbirinden ayırmadan güçlendiren ve insanlık için bereket yaratan düşüncemizdir. Hızır; hayat takvimimizde canlılığı başlatan, yoksulların carına yetişen ve “her an her yerde hazır ve nazır” olan yoldaşımızdır. Aleviler Tanrı misyonunu Hızır’a yüklemişlerdir.

    Hızır’la ilgili erkân ve uygulamalara dikkat çekilmesi, geliştirilmesi, hatırlanması ve yabancı inanç unsurlarından ayıklanması için çaba gösterilmelidir.

    RIZALIK

    Rıza Şehri, Alevilere göre toplumsal eşitliğin, barışın, kardeşliğin ortak üretim ve bölüşümün öne çıktığı bir dünya tasarımıdır.  Rıza Şehri ütopyamızın anlaşılması ve insanlığa örnek rol model olarak sunulması için çaba harcanmalıdır.

    Rızalık düşüncemizin, gelenek, ritüel, felsefe ve ahlaki değerlerimizin başta çocuklarımız ve gençlerimiz olmak üzere tüm canların eğitimi ve yetiştirilmesi amacıyla anlatılması ve canlandırılması için projeler hazırlanmalıdır.

    ALEVİLİK HAK VE HAKİKAT YOLUDUR VE YOLUN NASIL YÜRÜTÜLECEĞİ ERKÂNLARLA BELİRLENMİŞTİR.

    Yol ve Erkân, Alevi-Kızılbaş-Bektaşi inancının belirleyicisidir.

    Alevi inancı her zaman çağdaş ve kendini yenileyen bir inançtır, devamlılığı esastır. Günümüze kadar da bu şekilde devam etmiştir.

    Erkânname bir anlamda Alevi-Kızılbaş-Bektaşiler’in anayasasıdır.

    Doğumdan Hakka yürüyene kadar bir canın içinde bulunduğu toplum düzenini sağlayan Erkânlar, yol yürütücüsü pirlerin (ana-dede) ve taliplerin rehberi niteliğindedir.

    Bugüne kadar sözlü gelenek şeklinde uygulana gelmiştir, aktarımı da bu şekilde yapılmıştır. Bu nedenle Erkânname çağın gereksinimlerine göre yeniden düzenlenmeli, güncellenmelidir. Geçmişteki bazı ritüelleri bugün artık yürütmek mümkün değildir. Bazı Pirlerin kendini güncelleyememesi ve asimile edilmeleri nedeni ile Erkân konusunda farklılıklar yaşanmaktadır. Ayrıca İslami içerikli Erkânname Alevi inancında karşılık bulamaz, bulmamalıdır. Alevilik, evreni varoluşsal yapısı ve işleyiş düzeniyle toplumsal bir yaşam biçimi olarak kavratan inanç, öğreti ve ritüeller bütünüdür.

    Bugüne kadar yapılan; H.B.V.A.K.Vakfı, Hünkar Vakfı, ABF(Türkiye), AABF(Avrupa) ve Bağımsız Erkânname çalışmalarının olduğunu biliyor, bu Erkânnameleri önemsiyor ve değerli buluyoruz.

    Yürütülen tartışmalar sonucunda Alevi toplumunun elinde bulunan ve Alevilerin inancına ve yaşama tarzlarına yön veren “Erkânname”lerin, yaşadığımız zaman diliminin ihtiyaçlarını karşılamakta ve sorunlarını çözmekte bazılarının eksik kaldığı ve ya yetersiz olduğu görülmüştür. Bu tespitin gereği olarak; Erkânname’lerin ‘derlenmesi ve güncellenmesi’ ile ilgili çalışma ve yöntemlerinin belirlenmesi uygun görülmüştür.

    Erkânnamenin; Alevi inancına, felsefesine uygun ve Alevi dili esas alınarak güncellenmesi zorunlu bir ihtiyaçtır. Musahiplik, Kirvelik, Cem, Gulbanglar, Doğum ve Ad verilmesi, Evlenme, Görgü, Hakka yürüme vb konularda çağa uygun Alevi-Kızılbaş-Bektaşi inancıyla çelişmeyecek düzenlemeler gerekmektedir. Alevi inancının insana, doğaya, dünyaya bakışı ve sevgi anlayışı belirleyici olmalıdır.

    Erkânnameler; Pirler (ana-dede) ve Alevi araştırmacıları, aydınları, kuruluşlarından oluşacak komisyon ile bir araya gelerek ortak bir şekilde yeniden hazırlanmalıdır. Bu konuda çalışma yapan ve yapmak isteyen kurum ve komisyonlar var ise bunlar ile de temas kurularak çalışmaların ortaklaştırılması kararı alınmıştır.

    ERKÂNLARIN DİLİ ALEVİ-KIZILBAŞ-BEKTAŞİ FELSEFESİNE UYGUN OLMALIDIR!

    Erkânların dili kesinlikle ALEVİCE olmalıdır. Erkânların Alevi dili, terminolojisi ve felsefesi temelinde aslına uygun olarak asimilasyonun etkilerinden arındırılarak yeniden yapılandırılması gerekliliği vardır.

    Bu çalışma toplumumuzda karşılığını bulacaktır. Gülbanglarda; Bismişah, Gerçeğe Hü, Gerçeğin Demine Hü terimlerinin başlangıç ve bitimde kullanılmasına özen gösterilmelidir.

    Alevi topluluklarının etnik farklılığı gözetilerek Hakk’a Yürüme Erkânı başta olmak üzere, Erkânların Alevi diline sadık kalarak farklı dil ve lehçelerde yazılması desteklenmelidir.

    KİRVELİK ERKÂNI

    Kirvelik, Alevilerin kutsallık yükledikleri en büyük sosyal kurumdur. Bu kurumun özü sulandırılmadan korunmalı ve yaşatılmalıdır. Toplum bireylerinin aralarındaki sevgi ve dayanışma bağı ikrar ile pekiştirilmeli, tıpkı yüzyıllardan beri geldiği özüne uygun korunmalıdır.

    Ancak sosyal bir kurum olarak sünnete bağlı bir İkrar erkânı olarak Kirveliğin özendirilmesi ve uygulanır olması sağlanmalıdır.

    NİKÂH ERKANI

    Nikâh Erkânı Alevi diline uygun bir şekilde gerçekleştirilmeli ikrar, rızalık olmalıdır.

    MUSAHİPLİK ERKÂNI

    Musahiplik, Alevi-Kızılbaş-Bektaşi edep-erkânının vazgeçilmez kurumudur. Alevilik inancı gereği canlar arasında öğretimize uygun yaşamı düzenleyen, toplumda barış, maddi ve manevi dayanışma, sevgi ve rızalık ilişkilerini denetleyerek farklı inanç ve modern yapılar karşısında özgünlüğümüzü sağlar. Bu nedenle Musahipliğin özendirilmesi, bu amaçla Cemlerde buna özen gösterilmesi, duyarlılığın arttırılması için çaba harcanması gerekmektedir.

    Musahiplik uygulamalarının günümüz gerçeği göz önüne alınarak, çiftler üzerinden yürütülmesi yanında, tek tek canların karşılıklı rızalıklarıyla Musahip olmaları yükümlülüğünün desteklenmelidir.

    Musahiplik kurumunun çağımızın toplumsal yapılanması içinde yaşatılmasını sağlayabilmek için, bu kurumun ‘yol kardeşliği’ temelinde geliştirilmesi, farklı inanç, etnik yapı ve kültürlerin bir arada yaşamasına katkı sağlaması özendirilmelidir. Alevi yaşamının önemli kurumsal geçişi olan “ikrar alma” ve “yol kardeşliği” geleneklerinin özendirilmeli, topluluğumuz bu konuda bilgilendirilmelidir.

    HAKK’A YÜRÜME ERKÂNI

    Bu konuda yapılan çalışmaların, diğer inançların etki alanından kurtarılarak Alevi-Kızılbaş-Bektaşi inancının özgünlüğüne ve diline yaraşır nitelikte birleştirilmesi, geliştirilip ortaklaştırılması için çaba harcanması ve erkân uygulamalarının hayat bulması gerekmektedir.

    Alevi-Kızılbaş-Bektaşi inancında ölüm yoktur Hakk’a Yürüme vardır. Gömmek yoktur toprakla sırlamak vardır.

    Hakk’a Yürüme Erkânında öncelikle yıkama ve ritüel işlemlerine katılanlara hijyen ve bulaşıcı hastalıklar konusunda tıbbi bilgi ve destek sağlanmalıdır.

    Alevi Hakk’a Yürüme Erkânlarında yer almayan ve toplumumuzu yaşam tarzından uzaklaştıran erkân sırasında ve mezarlıkta ifade edilen dualar ve gulbanglar Alevi inanç ve ibadetin özüne uygun olmalı, konuşulan dil herkesçe anlaşılmalıdır.

    Alevi geleneklerinin bölgesel uygulamalarına bağlı olarak Hakk’a Yürüme Erkânlarında bağlama eşliğinde duruma uygun nefes, mersiye ve duazlar okunması konusunda, ailelerin de rızası alınarak, öncü olmak konusunda uygulamaların yaygınlaştırılması sağlanmalıdır.

    Yine bölgesel uygulamalar da dikkate alınarak, Hakk’a Yürüyen can’ın tabutla taşınmasına, tabutun başının batıya gelmesine, tabutla sırlanmasına, tabutlar üzerinde yer alacak örtülerde Yol’a uygun olmayan yazı ve simgelere fırsat verilmemelidir.  Bu amaçla hazırlanacak olan örtülerin üzerine Yol ulularımızın nefes, hikmet ve duruma uygun sözlerine yer verilmelidir. Bu halde sırlanmasına ya da döşek, sevdiği giysilerle uğurlanmasına özen gösterilmesine ve sırlama sırasında bölgesel uygulamalara bağlı olarak mezarlarda baş bölümlerinin kapatılması sırasında tahta ile kapatılmasına özen gösterilmelidir.

    Kapalı alanlarda Hakk’a Yürüme Erkânı düzenlenmesi sırasında erkân gereği çerağ/delil uyandırılmasına, açık alanda erkân yapılması sırasında koşula bağlı olarak çerağ uyandırılması uygulamasına sadık kalınmasına dikkat edilmeli, koşulun uygun olmaması durumunda zorlamaya gidilmemelidir.

    Türkiye’de uygulama sorunları yaşanması nedeniyle, dileyen canlarımızın bulundukları ülkelerde cesetlerinin yakılmasını isteyebilmesinin önü açılmalıdır.

    ORGAN BAĞIŞI TEŞVİK EDİLMELİDİR !

    Hakk’a Yürüyen Can’ın yaşarken organ bağışında bulunabilmesi, vasiyette bulunamaması durumunda ailesi tarafından organ bağışının gerçekleştirilmesi önemsenmelidir. Hakka yürüdükten sonra sırlama ile toprağa, havaya, suya karışmak nedir bilimsel olarak anlatılmalıdır. Canların yaşarken edindikleri bu bilinç organ bağışının önemsenmesini sağlayacaktır.

    ALEVİ-KIZILBAŞ-BEKTAŞİ İNANCINDA MEZAR

    Alevi mezar geleneğinin geçmişte olduğu gibi Alevi kültür ve inançlarını yansıtan ortak simge ve tasarımlarla yapılmasının özendirilmelidir.

    Aleviliğin varlık alanına karşıt olan ve felsefemizle zıt bir anlam içeren mezar taşlarına Fatiha sözü yerine Alevi Ulularının beyitleri ve dörtlükleri deyişleri yazılmalıdır.

    Mezar taşlarında ayak taşı ve baş taşına ayrı ayrı uygulamaya gidilmelidir. Ayak taşına genellikle servi ağacı (Can’ın Hakk’a kavuştuğunu simgeler) kabartması yapılmasına: Gerek görülmesi durumunda, uygun düşen bir şiir dörtlüğü veya hikmet anlamlı sözlere yer verilmesi; geleneklerimizde simge konumunda olan güneş, ay, yıldız, şamdan, nilüfer, lotus çiçeği, lale, çeşitli bitki dal ve yaprakları (akantus vb), buket çiçekler, kandil, açılmış gül (özellikle kadın mezar taşlarında), aslan, sarmaşık hayat ağacı, asa, kozmik diyagram, ibrik, kaz ayağı (Tahtacı, Çepni vb.), asma, üzüm salkımı, teslim taşı, çeşitli taçlar (Bektaşi mezar taşlarında), bağlama simgelerine yer verilmesi; yapılacak lahitlerde de benzer bezeme, işleme ve kabartmalara yer verilmesi, Taşlarda Hakk’a Yürüyen can’ın, doğum-ölüm tarihlerine, mesleğine, hayat gayesine, mizacına vs. yer verilmesi, mezar taşlarının çoğunlukla nefeslerle bezenmiş bir kitabe tarzında hazırlanması,  öte yandan bu tür simgesel ya da nesnel süslemelerin çağımıza göre yenilenebilme özelliği göz önüne alınarak genişletilmesi uygun olacaktır. Koşulları uygun olan ülke ve bölgelerde ALEVİ MEZARLIĞI oluşturulması teşvik edilmelidir.

    CEM ERKÂNI

    Alevi-Kızılbaş-Bektaşi inancının temelinde Cem olmak vardır. Canların bir araya gelmesi ile yapılan cemler, erkanların uygulanması olmakla beraber eğitim öğretimin gerçekleştiği ve inancın yaşatılmasında en önemli erkandır. Cem Erkanı kullanılan dil, uygulamalarda Alevi-Kızılbaş-Bektaşi inanç ve yaşam felsefesine göre gerçekleştirilmelidir. İslami dua vb ritüeller uygulamamalıdır. Cemi yürüten Pir ve Analar uygulamalar hakkında açıklayıcı bilgiler vererek canların bilinçlenmesini sağlamalıdır. Yürütülen hizmetlerde rızalık esasına uygun davranılmalıdır. Cemde ve Cemevlerinde hizmet yürütenlere rehberlik hizmeti sağlanmalıdır.

    CEM EVLERİ NASIL OLMALIDIR ?

    Alevilerin Ocak ve Dergah, (Tekke, Zaviye, Hangah), Cemevi, modern dernek ve vakıfları kendilerini yenileyememeleri nedeniyle Alevilerin inançsal ve sosyal ihtiyacını karşılamaktan ne yazık ki uzaklaşmıştır. Bu nedenle ihtiyaç ve beklentilerimiz doğrultusunda yeniden yapılanarak  Alevice özgünlüğünden taviz vermeden günün koşullarına uygun hale getirilmelidirler. Aynı zamanda Ocak, Dergah, Dernek ve Vakıflarımızda hizmet yürüten canlarımızın kişisel beklenti, kariyer, statü kaygılarını bir kenara bırakarak Alevi-Kızılbaş-Bektaşi İnancımızın özünü İslami dil ifade ve uygulamalardan korkusuzca arındırılmış, ilkeli bir şekilde savunmalı ve yaşatmalıdır.

    Dergâh, hangâh, tekke, cemevi, ziyaretgâh, kültür merkezi, dernek ve vakıflarımızda Alevi felsefesine uygun kitap, doküman, sancak, simge, hikmet ve söylemler dışında bulunan görsel ya da yazılı herhangi bir simge ve bilgiye yer verilmemesi için çaba harcanmalıdır.

    Bağımsız Cemevlerimizin yerel geleneklerin uygulanması konusunda özgünlük ve hassasiyet içinde olmalarının özendirilmesine ve desteklenmesine ancak, örgütlü Alevi dernek ya da vakıflarına bağlanmaları konusunda çaba gösterilmelidir.

    Cemevi mimari ve tasarımları açısından gözden geçirilerek Alevi geleneklerine uygun sanatsal ve simgesel düzenlenmesine destek olunmalıdır. Cami tarzı cemevi yapılmasının önüne geçilmelidir.

    Hiçbir semavi dinin ibadet yeri ile birlikte tasarlanıp inşa edilmemelidir.

    Cemevlerinin resmi olarak tanınması için; Anayasa ve uluslararası sözleşmelerden kaynaklı elde edilen hakların ihlalinin devam ettirilmesi nedeniyle Demokratik mücadelenin daha ileri bir noktaya taşınması gerekmektedir.

    ÂŞIKLIK,  ZAKİRLİK ve SÖZLÜ GELENEK

    Alevi-Kızılbaş-Bektaşi edebiyatının yarattığı düşünce ve sanatlar üzerinde durulması, farklı dil, yöresel lehçeler ve kültürler temelinde âşıklık ve ozanlık geleneklerinin sürdürülmesi, tarihsel boyutuyla ele alınarak kayıt altına alınması sağlanmalıdır.

    Zakirlik hizmetinin cemlerimizdeki yerinin ve öneminin güçlendirilerek, ihtiyacımız olan zakir yetiştirme programlarının projelendirilmesi teşvik edilmelidir.

    Zakirlik hizmetinin icrasına yönelik çalışmalar yapılmasına, bu yönde gelişmeye açık canlarımızın dernek, vakıf ve Yol ehillerine yönlendirilmesi ve desteklenmesine özen gösterilmelidir.

    Sözlü gelenek unsurlarının somut olmayan kültürel unsurlar çerçevesinde derlenmesi amacıyla tüm dernek, vakıf ve uluslararası projelerle acil olarak desteklenmeli, bu yönlü dernek ya da vakıf çalışmalarına destek verilmelidir.

    ALEVİLİK VE GENÇLİK

    Alevi-Kızılbaş-Bektaşi inancında insan hangi yaşta ve cinsiyette olursa olsun candır. İnancımızın ve varlık mücadelemizin sürdürülebilmesi için çocuklara ve gençlere özen gösterilmelidir. İnancımızı ve yaşam felsefemizi öğrenebilmeleri için dernek ve kurumlarımızda, çocuklara ve gençlere yönelik eğitim ve öğretim programları yapılmalı, özendirici projelerle desteklenmelidir. Özellikle gençlerin dernek ve kurumlarda temsiliyetine olanak verilmeli çalışmalara aktif olarak katılmaları sağlanmalıdır.

    ALEVİLİK VE KADIN

    Alevilikte kadının konumu kentleşme ile birlikte farklı inançların baskısı, inançsal etkisi altında kalmaya başlamıştır.  Erkek egemen yaşamın bu dinsel ilişki ve yaptırımlarla birlikte Alevi yaşamına da taşınmıştır.  Alevi yaşam biçimine uymayan bu toplumsal konumundan kaynaklı sorunların aşılabilmesi, Alevice hayata katılımı konusundaki çalışmaların cinsiyet ayrımı olmaksızın ancak kadınlar açısından pozitif ayrımcılık gözetilerek çalışmalar yapılması sağlanmalıdır. Alevi kadınının Ocaklardaki ve erkân hizmetlerindeki konumunun cinsiyet ayrımcılığına son verilerek,  Ocaklardaki Pir Ana/Dede statüsünün bir ve eşit olduğu, hizmetlerde cinsiyetlere göre hizmet düzenlenmesinin yapılamayacağına önemle dikkat çekilmelidir.

    Alevi inancının yürütüldüğü Cemevleri, kurumlar ve çeşitli alanlarda erkek dili ve hakimiyetinin cinsiyetçi, erkek egemen bir dilden eşitlikçi bir sınıra çekilerek kadınlarla hayatın her alanında öğretisel ilkeler gözetilerek Aleviliğin “Can” düsturuna uyulmalıdır.

    ALEVİ ÖRGÜTLERİNİN KONUMU ve YÖNETİCİLER

    Değerlerimizin yaşayabilmesi, mücadelemizin amacına ulaşabilmesi ile gerçekleşebilir. Bu amaçla insanlığa yaraşır, evrensel değerleri kabul eden, farklılıkları zenginlik sayan, adaletli ve özgürlükçü bir Anayasa’nın hazırlanabilmesi kurumlarımızın ortak hareket etmesi ile mümkündür. Bunun gerçekleştirilebilmesi amacıyla örgütlerimizin organize olarak harekete geçirilmesi ve ortak öneriler ile güç birliğinin önünü açacak çabalarda bulunulmalıdır.

    Bu amaçla evrensel güç birliğinin daha da yükseltilebilmesi amacıyla Avrupa ve Türkiye’deki Demokratik Alevi örgütlülüğünün içindeki dağınıklığın bir an önce giderilmesi, birlikte hareket etme potansiyelinin güçlendirilmesi, ilişkilerin belli bir protokole bağlanması gerekmektedir.

    Alevi-Kızılbaş-Bektaşilerin kendi tarih, kültür ve doğa mirasına sahip çıkmaları, sosyal ve siyasal değerlerin korunabilmesi ve kimlik mücadelesinden vazgeçilmemesi için örgütsel sorunlarımızın öncelikle Alevi kurumları arasında tartışılması, ortak bir akıl ve irade oluşturulması sağlanmalıdır. Dergahlar ve Alevi mirası restorasyon adı altında inançtan uzaklaştırılmaya çalışılıyor buna karşı mirasımıza sahip çıkmalıyız.

    Alevi kurumlarına yönelik sözlü ve şiddet içerikli saldırılar son yıllarda bilinçli olarak örgütlenerek pratiğe dökülmekte ve Ortadoğu’da yaşanan vahşi din savaşlarının kurbanı olmamız için çaba harcanmaktadır. Bu şiddeti engelleyecek ya da tasfiye edecek herhangi bir caydırıcı etki görülmemektedir ve bulunmamaktadır. Yasaların bu tür şiddet ve baskı içinde bulunanları engelleyecek güçte olmadığı zaman zaman resmi devlet yetkilileri tarafından dile getirilmiştir. Bu nedenle örgütlerimizde bu tür durumlarda neler yapılabileceğinin üzerinde acilen durulmalıdır.

    Alevi kurumsallığında, eşitlik ilkesi değerlerimize uygun olarak başta Alevilikte varolan kadın-erkek ve genel olarak bütün insanların eşitliğinin güncel hayatımızda ve kurumlarımızda etkin hale getirilmesi, örgütlerimizde kadın temsiliyetinin genişletilerek özendirilmesi gerekmektedir.

    Farklı toplumsal kesimlerin şekillenmesinde, yaşam kalitelerinin belirlenmesinde, hak ve hukuklarının verilmesi ya da gasp edilmesinde temel işleve sahip olan şey, siyaset kurumudur. Bu sebeple Alevilerin siyasi mücadele alanında söz sahibi olmaları gerekli ve zorunludur. Fakat siyasette söz sahibi olmak – yer almak; siyasi alana malzeme olmak değil, siyaseti ve kurumlarını genelde; bütün ezilmişler, ötekileştirilmişler, yoksullar ve ezilenler lehine kullanmak, özelde de Alevilerin sorunlarının çözümü konusunda iyi değerlendirebilmektir.

    Alevilerin kendileri dışında, kendi düşünce ve inançları ile örtüşen siyasi kurumlar ile Demokratik kitle örgütleri ile Emek örgütleri ile, ötekileştirilmiş farklı toplumsal kesim ve inanç kurumları ile ilkeli işbirliklerini güçlendirmesi zorunlu görülmektedir.

    Alevi kurumları, partilerin içinde mücadele eden bireylerin peşine düşmek yerine, toplumun genel gelişimi üzerine siyasetler üretip, kendilerine uygun toplumsal gelişmelere hizmet edecek bir yol izlemelidirler. Demokratik kitle örgütlerinin bu anlamda milliyetçi politikalar izleyip buna göre bölünmesi yanlıştır, Aleviler bu oyuna gelmemelidirler.

    Dernek ve kurumlarda görev alan tüm canların Alevi-Kızılbaş-Bektaşi inancına göre İkrarlı olması gerekmektedir. Bu inancın felsefe öğretisini biliyor ve uyguluyor olmasına önem verilmelidir. Ayrıca dernek ve kurum seçimleri de Aleviliğe uygun şekilde yapılmalıdır.

    DEMOKRATİK ANAYASA TALEBİMİZ

    Demokratik anayasanın en kısa sürede oluşturularak toplumun tüm kesimlerinin hak arayışlarının karşılanmasına; etnik ve dini ayrımların son bularak, ülkemizde laikliğin geliştirilmesine ve insan haklarının evrensel seviyeye taşınmasına, parlamenter rejimin yoksulluk politikaları izleyerek insanımızın yaşam koşulunun yükseltilmesi için çaba harcanması sağlanmalıdır.

    Eşit bir yurttaşlık hakkı olan nitelikli eğitime erişimin önündeki engellerin kaldırılması, devletin en temel yükümlülüklerindendir. Örgün eğitimden başlayarak, tüm eğitim kademelerinde toplumun din ve inanç özelliklerinin farklılığı yok sayılarak  İslam eğitimi esas alınmaktadır. Din dersi saatinin arttırılması ve imam hatiplerin arttırılmasına odaklanan eğitim politikalarının sorunları gidermek bir yana daha da derinleştirdiği açıktır.

    Gerek ana dilde eğitimin önündeki engeller, gerekse eğitimin dini bir yapı kazanmaya zorlanmasının bir uzantısı olarak, zorunlu din derslerinin devam ediyor olması, Alevilerin eşit ve demokratik eğitim hakkı önündeki en temel engeller arasındadır.

    Öte yandan eğitimde, hükümetin “Müslüman muhafazakar bir nesil yetiştireceğiz” söylemiyle başlattığı uygulamalar ise farklı inançlardaki yurttaşların eğitim hakkı önünde dışlayıcı biçimler kazanmaktadır. Yapılan eşitsiz yatırımların sonucunda, İmam Hatip Liseleri var olan talebin çok ötesinde bir sayıya yükselirken, bilimsel-laik eğitim veren liselerin sayısı bilinçli olarak talebin altında tutulmaktadır. Bunun sonucunda Alevi vatandaşlarımız lise eğitimi almak üzere İmam Hatip Liselerine yönlendirilmek gibi bir durumla karşı karşıya bırakılmaktadırlar. Zorunlu din derslerinin devam ediyor olması; zorunlu-seçmeli “peygamber sevgisi” ve “Kuran-ı Kerim eğitimi” gibi derslerin müfredata sokulması gibi uygulamalar ise örgün eğitim içinde diğer inanç gruplarının tanınmadıklarının ve eşit yurttaşlar olarak algılanmadıklarının açık göstergeleridir.

    Bugün uygulanması gereken en temel politika zorunlu din derslerinin kaldırılması ve laik eğitim anlayışının tam olarak uygulamaya başlanması olacaktır.

    Bu nedenle tüm Alevi dernek ve kurumları, siyasetçileri, sanatçıları,  aydınları ortak mücadele yürütmelidirler.

    BARIŞ TALEBİMİZ İNANCIMIZ GEREĞİDİR!

    Alevi-Kızılbaş-Bektaşi İnancı ve felsefesi 72 millete bir nazarda bakar, toplumsal barış ve her cana duyulan sevgi yolumuzun belirleyicisidir.

    Bu nedenle biz Aleviler; coğrafyamızda yaşanan her türlü baskı, şiddet, katliam, adaletsizlik, sömürü ve ötekileştirmeye karşı toplumsal muhalefetin içinde etkin bir şekilde örgütlenmesinde yer alarak halklar arasındaki barış ve huzurun sağlanması için gerekli çaba ve çalışma içerisinde olduk ve daima olmak zorundayız.

    Sessiz ve örgütsüz kesimlerin yığınlaştırılarak sömürülmesine, kent, ilçe, köy ve mahalleler arasında politik ve ekonomik ayrımlar yapılarak sindirilmesinin önüne geçilmesine, halkımıza yönelik provokasyon ve katliam çabalarına karşı uyanık olunmasına, çok yönlü korunma yöntemlerinin ve stratejilerin geliştirilmesine ve uygulanmasına, yaşanan en küçük bir provokasyon ya da tehdit karşısında dahi güçlü ve örgütlü irade gösterilmesine çaba sarf etmeliyiz.

    Aşk İle