Etiket: hasan hayri ateş

  • Hasan Hayri Ateş’ten ‘kılıç artığı’ söylemi eleştirisi: Siz bizden değilsiniz!- VİDEO

    Hasan Hayri Ateş’ten ‘kılıç artığı’ söylemi eleştirisi: Siz bizden değilsiniz!- VİDEO

    PİRHA- Gazeteci Mine Kırıkkanat’ın “kripto kılıç artığı” ifadeleri sonrası başlayan tartışmalar sürerken, araştırmacı-yazar Hasan Hayri Ateş söz konusu söylemin yalnızca bireysel bir polemik değil, Türkiye’nin tarihsel hafızasında yer alan dışlayıcı kodların güncel bir yansıması olduğunu belirtti. Ateş, ifadelerin Alevilerden Dersim’e, Ermeni Soykırımı’ndan Şark Islahat Planı’na uzanan geniş bir tarihsel bağlamı yeniden gündeme taşıdığını ifade etti.

    Cumhuriyet yazarı Mine Kırıkkanat, CHP’nin eski Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun “Andımız”ın kaldırılmasını istediği iddia edilen bir gönderiyi paylaşarak, “kripto kılıç artığı” ifadelerini kullanmıştı.

    Başta Aleviler olmak üzere gelen tepkiler sonucunda ,“Alevi dostlardan içtenlikle özür dilerim. Kılıç artığı sözünün tarihçesini bilmiyordum. Bu sözü, Kılıçdaroğlu’nun soyadına atfen söyledim. Cehaletimi bağışlayın” paylaşımı yapmıştı.

    Cumhuriyet gazetesindeki yazılara ara verdiğini açıklayan Kırıkkanat, “Kazandınız kötüler! Biz yenilmeyi de biliriz. Yenildim, çekiliyorum. At sizin, meydan sizin, rahat rahat oynayın” ifadelerini kullanmaktan da geri durmadı.

    Mine Kırıkkanat’ın bu ifadeleri, başta Ermeni Soykırımı ve Dersim Tertelesi olmak üzere, bu coğrafyada “kılıç artığı” söylemiyle şekillenen tarihsel hafızayı ve dışlayıcı zihniyetin sürekliliğini yeniden gündeme getirdi.

    Araştırmacı-yazar Hasan Hayri Ateş, “kılıç artığı” ve özellikle “kripto kılıç artığı” ifadelerine ilişkin PİRHA’ya  değerlendirmelerde bulundu. Ateş, söz konusu ifadelerin yalnızca bireysel bir hakaret değil, tarihsel ve ideolojik bir arka plan taşıdığını vurguladı.

    “ASLINDA BİR ÖZÜRDEN BAHSEDİLEMEZ”

    Ateş, Kırıkkanat’ın gelen tepkiler üzerine geri adım attığını ancak bunun gerçek bir özür olarak değerlendirilemeyeceğini belirtti.

    Alevilere yönelik dile getirilen ifadelerin de sorunlu olduğunu belirten Ateş, bunun “Alevileri kendi zihin dünyasında konumlandırdığı yer üzerinden kurulan bir söylem” olduğunu ifade ederek şunları söyledi:

    “ Bu yaklaşımda Aleviler, Türkiye’de Türkleşmeye katkı sunan, İslam’ı Arap kültüründen uzaklaştıran ve ‘öz be öz Türk’ kimliğinin taşıyıcısı olarak tanımlanıyor. Bu ise Aleviliği tarihsel bağlamından koparan, çoklu kimlik ve kültürel köklerini inkar eden indirgemeci bir anlayışı yansıtıyor. Öte yandan asıl dikkat çekici olan, yalnızca ‘kılıç artığı’ ifadesi değil, ‘kripto kılıç artığı’ nitelemesinin kullanılmasıdır. Nitekim sosyal medyada paylaşılan ifadelerde, Kemal Kılıçdaroğlu’nun Andımızın kaldırılması sürecinde iktidara destek verdiği iddiası bu kavramla ilişkilendiriliyor. Bu nedenle tartışmanın düğüm noktası, doğrudan ‘kripto’ nitelemesinde düğümlenmektedir.”

    Ateş, bunun bilinçli bir tercih olduğunun altını çizerek, “Kripto diyerek şunu söylüyor: ‘Sen ne yaparsan yap aslında kendini gizlemiş bir cumhuriyet düşmanısın.’ Bu son derece bilinçli bir kavram seçimi” dedi.

    Ateş, bu söylemin yalnızca Kılıçdaroğlu’nu değil, benzer kimliklere sahip geniş bir kesimi hedef aldığını belirterek, “Kemal Kılıçdaroğlu her ne kadar bugüne kadar bu kimliği sahiplenmemiş olsa da her ne kadar çıkıp biz öz ve öz Türk’üz demiş olsa da, cumhuriyetin kurucu kodlarını oluşturan İttihatçı anlayışın artığı Kırıkkanat ve onun dünyasındakiler günü geldiğinde bunu bir şekilde ifşa ediyor. “Hayır. Siz bizden değilsiniz. Ne yaparsanız yapın, sizin gizli ajandanız var” diyorlar.“ ifadelerini kullandı.

    “BU SÖYLEM BİR DIŞLAMA VE İFŞA DİLİDİR”

    Ateş, söz konusu yaklaşımın toplumsal bir ayrımcılık dili ürettiğini şu sözlerle dile getirdi:

    “Siz ne yaparsanız yapın bizim nezdimizde gizli ajandası olan cumhuriyet düşmanlarısınız. Asla bizden olamazsınız.”

    “DERSİM, ERMENİ VE DİĞER SOYKIRIM SÜREÇLERİYLE BİRLİKTE ELE ALINMALI”

    Ateş, tartışmayı tarihsel bağlama taşıyarak, Dersim başta olmak üzere geçmişte yaşanan katliamların sürekliliğine işaret etti:

    „Dersim’de yaşananların 89. yılına girilirken, bu sürecin tarihsel arka planı da yeniden tartışmaya açılıyor. Bu bağlamda yalnızca Dersim değil, öncesine uzanan daha geniş bir tarihsel hat söz konusu. Başta Ermeni Soykırımı, ardından Süryani katliamları ve Türkiye-Yunanistan Nüfus Mübadelesi ile Rumların tasfiyesi.

    Bu sürecin ardından hedefin Kürtlere yöneldiği görülüyor. Bunun temelinde ise İttihat ve Terakki Cemiyeti ile başlayan Anadolu’nun Türkleştirilmesi politikası yer alıyor. Dönemin ideolojik ve akademik çalışmalarında, özellikle Baha Sait’in raporlarında, Alevilerin Türklük dairesi içine alınması gerektiği yönünde tezler geliştirilir

    Devam eden süreçte, Hristiyan toplulukların tasfiyesinin ardından Kürt coğrafyasına yönelen politikalar dikkat çeker. Koçgiri İsyanı ve sonrasında yaşananlar, Zilan Katliamı, Ağrı İsyanları ve Sason’da gerçekleşen operasyonlarla devam eder.

    Bu politikanın kurumsallaşmasında, 1925 sonrasında yürürlüğe konulan Şark Islahat Planı belirleyici bir rol oynar. Söz konusu plan, sonraki dönem uygulamaları açısından kurucu bir metin niteliği taşır.

    Bu tarihsel hatta bakıldığında, yaklaşık bir asrı aşan süreçte devlet aklının temel kodlarında bir süreklilik olduğu görülmektedir. Bu süreklilik, yalnızca geçmişte yaşananlarla sınırlı kalmayıp günümüze kadar uzanmakta, yüzleşme konusunda ise halen katı bir tutumun sürdüğüne işaret etmektedir. Bu nedenle, tarihsel gerçeklerle yüzleşme meselesi Türkiye’nin en temel ve güncel sorun alanlarından biri olmayı sürdürmektedir.“

    “1938 SON DEĞİL, SÜREÇ DEVAM EDİYOR”

    Ateş, güncel duruma da değinerek, “1938 fiziksel soykırımın bir aşamasıdır. Sonrasında kültürel soykırım çok katmanlı şekilde devam etti. Bugün Dersim büyük oranda boşaltılmış, insansızlaştırılmış durumda.Bugün Dersim nüfusu 98 bin civarında. Ancak önemli bir kısmı orada doğmamış.Dersim artık bir diaspora toplumudur” dedi.

    Ateş , “O halde bugün yapılması gereken nedir? Tüm bu farklılıkları bir zenginlik olarak görerek bir araya gelmek tarihsel bir zorunluluk olarak ortaya çıkmaktadır. Eğer bugün Dersim için ortak bir tutum geliştirilemez, birlikte hareket edilemezse, giderek kan kaybeden bu toplumsal yapının yeniden toparlanması da zorlaşacaktır“ diye belirtti.

    Bu çerçevede geçmişten gelen toplumsal öğütlere de atıfta bulunan Ateş, büyüklerin sözlerini hatırlatarak şunları söyledi:

    “Nine ve dedelerimiz hep şunu söylerdi: Yolunuzu, inancınızı, itikadınızı kaybetmeyin. Kendi kültürel bağlarınızla, toprağınızla bağınızı koparmayın.”

    “BİRLİK SAĞLANMAZSA DAHA AĞIR SONUÇLAR DOĞAR”

    Ateş, Dersim’de demografik ve sosyal değişimlere dikkat çekerek uyarıda bulundu:

    “Eğer bu birlik bugün sağlanamazsa ve Dersim için birlikte bir şey yapılamazsa, boşaltılmış bu coğrafyada yarın çok daha farklı bir tabloyla karşı karşıya kalınacaktır. Bu oldukça nettir.”

    Bölgedeki mevcut duruma da işaret eden Ateş,“Dersim merkezde nüfus kaydırması, tarikat faaliyetleri, üniversite çalışmaları ve maden-baraj projeleri göz önünde bulundurulduğunda, yarın Dersim’e yabancılaşmış bir şekilde gitmek zorunda kalabiliriz” dedi.

    “BU BİR TARİHSEL ZORUNLULUKTUR”

    Ateş, birlik vurgusunu şu sözlerle tamamladı:

    “Eğer bunu istemiyorsak, 89. yılında yaşananları anarken, kaybettiklerimizin hatırası önünde saygıyla eğilirken bu durumu çok ciddi biçimde ele almak zorundayız.Tüm Dersimlileri, bu baş aşağı gidişi durdurmak için birlikte hareket etmeye çağırıyorum. Bu bir tarihsel zorunluluktur.”

    Elif SONZAMANCI/KÖLN

  • Hasan Hayri Ateş: Rojava’ya saldırı, Suriye’de tekçi rejim dayatmasının parçası-VİDEO

    Hasan Hayri Ateş: Rojava’ya saldırı, Suriye’de tekçi rejim dayatmasının parçası-VİDEO

    PİRHA-Araştırmacı yazar Hasan Hayri Ateş, Halep saldırısıyla birlikte Rojava özerk yönetim bölgesinin hedef alındığını belirterek, bunun yalnız Kürtlere dönük bir tutum olarak okunamayacağını söyledi. Ateş, tekçi yönetim dayatmasının iç savaşı derinleştireceği uyarısında bulunarak, “Rojava boğdurulursa Suriye’de Aleviler çok daha ağır tehlikelerle karşı karşıya kalacak” dedi.

    Demokratik Suriye Güçleri (DSG) Komutanı Mazlum Abdi, 23 Ocak’ta Hewler’de ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack ve CENTCOM yetkilileriyle görüştü; Barrack ateşkesin sürmesi konusunda uzlaşı sağlandığını açıkladı.

    HTŞ’ye bağlı grupların Kuzey ve Doğu Suriye’ye dönük saldırıları ateşkese rağmen sürüyor. Türkiye, Federal Kürdistan Bölgesi ve Avrupa’da onbinlerce yurttaş sokağa çıkarak, saldırıları protesto etti.

    Araştırmacı-yazar Hasan Hayri Ateş konuyla ilgili PİRHA’ya konuştu. Ateş, Suriye’de kalıcı barışın nasıl sağlanacağı ve ülkenin yeniden nasıl inşa edileceği tartışılırken, Halep saldırısı sonrası sahada yeni bir tablonun ortaya çıktığını söyledi. Ateş, mevcut tablonun esas olarak Rojava özerk yönetim bölgesini hedeflediğini ifade etti.

    Ateş, sürece ilişkin değerlendirmesinde, “Mevcut tablo esas olarak Rojava özerk yönetim bölgesini hedeflemiş görünüyor” diyerek, özerk yönetimin ortadan kaldırılmasının amaçlandığını savundu. Ateş, Kürtlerin ise “kayıtsız, koşulsuz” biçimde Şara’nın başında bulunduğu yeni rejime teslim olmasının beklendiğini kaydetti.

    Sürecin yalnızca Kürtlere dönük bir tutum olarak okunamayacağını vurgulayan Ateş, “Bu durumu salt Kürtlerle sınırlı görmek gerçekçi olmaz. Sorun salt Kürtler değil” dedi.

    “TEKÇİ YÖNETİM SİSTEMİ DAYATILIYOR”

    Ateş, Suriye’de yaşananın esasen “yönetme ve yönetilme biçimlerinin çatışması ve savaşı” olduğunu dile getirerek, temel sorunun rejimin hangi yönetim sistemiyle yeniden kurumsallaşacağı olduğunu söyledi.

    Şara’yı destekleyen güçlerin başta Türkiye ve ABD olmak üzere Suriye’de geçmişte Baas rejiminde olduğu gibi tekçi bir yönetim sistemi dayattığını söyledi.

    Ateş, Kürtlerin, Alevilerin, Dürzilerin, Asur-Süryanilerin, Ermenilerin ve diğer halkların kendi kendilerini yönetebileceği demokratik bir Suriye’nin inşasına izin verilmeyeceğinin görüldüğünü belirtti.

    “İÇ SAVAŞ STRATEJİSİ DEVREDE”

    Ateş, dayatılan biat ve tekçilik yaklaşımının barış getirmeyeceğini savunarak, “Kayıtsız, koşulsuz biat isteme… kaçınılmaz olarak ülkeyi barışa götürmeyecek. Önümüzdeki günlerde daha derinleşmiş bir iç savaş gerçeğiyle yüz yüze bırakacak” değerlendirmesinde bulundu.

    Ateş, bu süreç karşısında sessiz kalan Avrupa ülkelerinin de gelişmelerin yansımalarıyla karşılaşacağını ifade etti. Ateş, ilk yansımanın Türkiye’de görüleceğini, orta ve uzun vadede ise Avrupa’da etkilerinin ortaya çıkacağını söyledi.

    Ateş, çok kültürlü toplumların bir arada tutulmasının yolunun demokratik yönetim olduğunu vurgulayarak, “Avrupa artık çok kültürlü bir toplumsal gerçeklikle karşı karşıya… Bu toplumları bir arada tutmanın yegâne yolu demokratik bir yönetim sistemidir” dedi. Ateş, bunun Rojava’da uygulanmaya çalışıldığını kaydetti.

    “ROJAVA’YLA DAYANIŞMA YAŞAMSAL ÖNEMDEDİR”

    Rojava’nın Ortadoğu açısından bir model oluşturduğunu dile getiren Ateş, bu modelin ortadan kaldırılmaya çalışıldığını savundu. Ateş, “Rojava tüm Ortadoğu açısından bir model. Bu model hem Ortadoğu geniş coğrafyaların yansıması, bir model olarak hayat bulması durumunda da diğer coğrafyalarda benzer sorunların çözümü açısında da ön açıcı olacaktı. Fakat bu ortadan kaldırılmaya çalışılıyor. Tabii diğer en önemli sorun özellikle Trump rejimi ile birlikte şu anda 2. Dünya Savaşı ile birlikte oluşturulan Türk-Uluslararası kurumsal yapının yerle yeksan olmasıdır. Hatta Versailles Antlaşması ile birlikte devletler hukukunun yerle yeksan olması durumuyla karşı karşıyayız. Bu nedenle dünya çok ağır bir kaotik ortama doğru sürükleniyor. Elbette şu anda tüm rövanşın alınmaya çalışıldığı bölge Orta Doğu ama burayla sınırlı kalmayacak” dedi.

    Kürtlerin Rojava’da tanınmamasının ve statü yollarının kapatılmasının öfkeyi büyüttüğünü belirten Ateş, bunun Kürtlerde “birlik ruhunu” güçlendirdiğini ifade etti. Türkiye’de diyalog tartışmaları yürürken Kürtlerin dışlandığını ve ötekileştirildiğini söyleyen Ateş, önümüzdeki günlerin tehlikeli olduğuna dikkat çekti.

    Ateş, saldırıların yalnız Kürtleri değil, insanlığın demokratik gelecek umudunu hedef aldığını savunarak, “Bugün Kürtlerin karşı karşıya olduğu saldırı aslında insanlığın gelecek umutlarına yönelik saldırıdır” dedi.

    Dayanışma çağrısı yapan Ateş, “Bugün her bakımdan Rojava’yla dayanışmak, Rojava’yı boğdurmamak gerekiyor” ifadelerini kullandı.

    Alevilerin dayanışmada özel sorumluluğu olduğunu belirten Ateş, “Şara rejiminin ilk girişimi de Alevilere Suriye’de soykırım uygulamak oldu” diyerek, “Rojava boğdurulursa Suriye’de Aleviler çok daha ağır tehlikelerle karşı karşıya kalacak” dedi. Ateş, “Ya bugün ya da yarın çok geç olacak” sözleriyle çağrısını yineledi.

    Elif SONZAMANCI/KÖLN

  • Fransa’da Seyit Rıza ve yol arkadaşları anıldı -VİDEO

    Fransa’da Seyit Rıza ve yol arkadaşları anıldı -VİDEO

    PİRHA- Fransa’da Seyit Rıza ve yol arkadaşları anısına bir anma programı gerçekleştirildi. Programda yazar Hasan Hayri Ateş, Dersim Soykırımı ve Seyit Rıza’nın idamlarına giden sürece dair bir sunum yaptı, Sunumun ardından Hakan Aday, Dersim’den kılamlar seslendirdi.

    Dersim İnşa Kongresi, Weil am Rhein Cemevi ve St. Louis Alevi Kültür Merkezi birlikte Fransa’da Seyit Rıza ve yol arkadaşları anısına bir anma programı gerçekleştirdi.

    Program, çerağ uyandırılması ve gulbang verilmesiyle başladı. Etkinliğin açılışında, Seyit Rıza ve arkadaşlarının idam sürecine ve Dersim soykırımına dair bir sinevizyon gösterimi yapıldı.

    Anma programında yazar Hasan Hayri Ateş, Dersim Soykırımı ve Seyit Rıza’nın idamlarına giden sürece dair bir sunum yaptı, soykırımın tarihsel boyutlarını ele aldı ve günümüze olan yansımalarını detaylı bir şekilde aktardı. Sunumun ardından Hakan Aday, Dersim’le ilgili kılamlar seslendirdi.

    Yazar Hasan Hayri Ateş, katılımcılardan gelen soruları yanıtladıktan sonra etkinlik, lokmaların paylaşılmasıyla sona erdi.

    PİRHA/FRANSA

  • ‘Aleviler Kendi Ansiklopedisini Yazıyor’ kampanyasının startı Almanya’da verildi-VİDEO

    ‘Aleviler Kendi Ansiklopedisini Yazıyor’ kampanyasının startı Almanya’da verildi-VİDEO

    PİRHA-Rıza Şehri Akademisi, “Aleviler Kendi Ansiklopedisini Yazıyor” şiarı ile düzenledikleri ansiklopedi yazılım kampanyası Almanya’nın Dortmund kentinde başladı. Alevi inancı açısından önemli bir günü yaşadıklarını belirten Yazar Hasan Hayri Ateş, “Aleviler kendi tarihini kendileri yazmalıdır. Bu çalışma ile inancımızı gelecek kuşaklara taşıma amacındayız. Hep birlikte ansiklopedimizi yapalım ve geleceğe kalıcı bir adım atalım” dedi.

    Rıza Şehri Akademisi, “Aleviler Kendi Ansiklopedisini Yazıyor” şiarı ile düzenledikleri kampanyanın startını bir etkinlikle verdi. Almanya’nın Dortmund kentinde gerçekleştirilen etkinlik Derviş Cemal Ocağı Pirlerinden Rıza Yağmur’un verdiği gulbang ile başladı. Rıza Yağmur, “Son 50 yıl Aleviler açısından çok korkunç bir süreçti. İnşallah Aleviler bu süreçten direnerek çıkar” diye belirtti.

    “ALEVİLER KENDİ TARİHİNİ KENDİLERİ YAZMALIDIR”

    Moderatörlüğünü Elif Sonzamancı‘nın yaptığı etkinlikte ilk olarak Yazar Hasan Hayri Ateş söz aldı. Ateş kampanyanın amaçlarına yönelik bilgiler verdi. Alevi inancı açısından önemli bir günü yaşadıklarını belirten Yazar Hasan Hayri Ateş, “Bugün Alevi toplumunun birçok sorunla karşı karşıya olduğunu biliyoruz. Aleviler kendi inançlarını ve kültürlerini geleceğe taşıma noktasında ciddi sorunlar yaşıyor. Türkiye gibi ülkelerde Alevi inancı yasaklı olmasından dolayı Alevilerin kendi tarihini yazması zorunluluktur. Sözlü tarihle yıllardır taşıdığımız inancımızı ve kültürümüzü gelecek kuşaklara artık başka yollarla taşımamız lazım. Alevi Ansiklopedisi fikri böyle bir ihtiyaçtan dolayı ortaya çıkmıştır. Türkiye devleti kadim Alevi hafızasını bir yandan ortadan kaldırmaya çalışırken bir yandan da Alevilere yeni bir bellek oluşturmaya çalışıyor. Ya bize dayatılan tarihe teslim olacağız ya da Alevi inancını biz yazacağız. Aleviler kendi tarihini kendileri yazmalıdır. Bu çalışma ile inancımız gelecek kuşaklara taşıma amacındayız. Alevi Ansiklopedisi çalışması tüm Alevilerin destek vermesi halinde başarıya ulaşacaktır” dedi.

    “YAPILAN ÇALIŞMA ÇOK DEĞERLİ”

    Ateş’in ardından 27. Dönem HDP milletvekili Kemal Bülbül söz aldı.Yapılan çalışmanın çok değerli olduğunu söyleyen Bülbül, “Türkiye’nin, Avrupa’nın, Ortadoğu ve Alevilerin gündemi çok yoğun. Dünyanın her tarafında yoğun bir biçimde Alevilerin olmasına rağmen inancımız halen yasak. Yol yola girilerek öğrenilir, yol devam ediyor ama yolcu yok. Asıl mesele gündemlerimizi ortak yürütebilmekte. Yayınlanan yeni müfredatta Alevi inancı yok. Bizim en büyük görevimiz inancımızı ve kültürümüzü kendi çocuklarımıza aktarmak. O yüzden Alevi Ansiklopedisi çalışmasına her türlü desteği vereceğim” diye ifade etti.

    “UMARIM BUNDAN SONRA İNANCIMIZI BİZ YAZARIZ”

    Ağuçan Ocağı evladı Cemal Cenan ise, “Pirlerimiz tüm zorluklara karşı inancımızı bugünlere getirdi. Bizim inancımızı hep başkaları yazdı umarım bundan sonra inancımızı biz yazarız” dedi. Pir Hüseyin Bildik Alevi inancının yaşatılmasının önemine dikkat çekti.

    ‘Aleviler kendi ansiklopedisini yazıyor’ kampanyasının başlangıç etkinliğine videolu mesaj gönderen DAD Eş Genel Başkanı Zeynel Kete , “Bu kampanyaya destek verilmesi gerekiyor. Alevi Ansiklopedisi kampanyası Aleviler açısından tarihi bir sorumluluktadır” diye ifade etti.

    “DEVLET KENDİ ALEVİSİNİ YARATMAYA ÇALIŞIYOR”

    Alevi inancının bugüne kadar devlet tarafından reddedildiğini ifade eden DEM Parti İstanbul Milletvekili Celal Fırat, “Türkiye’de Alevilerin inancı reddedilip devlet kendi Alevisini yaratmaya çalışıyor. O yüzden Alevi Ansiklopedisi çalışması çok değerli. Bundan sonra da zulme karşı direnmeye devam edeceğiz” diye belirtti.

    “DEVLET VE SERMAYE GÜCÜ OLMAMASI DEĞERLİDİR”

    Aleviler olarak en zor şartlarda inançlarını yerine getirmeye çalıştıklarını vurgulayan DEM Parti Kars Milletvekili Gülistan Kılıç Koçyiğit, “AKP’nin kendi Alevisini yaratmaya çalıştığı bu dönemde Rıza Şehri Akademisi’nin başlattığı Alevi Ansiklopedisi çalışması çok önemli. Gelin canlar bir olalım, inancımızı gelecek kuşaklara aktarmak için elimizden geleni yapalım” diye ifade etti.

    Alevi Ansiklopedisi hazırlığının kendisini heyecanlandırdığını belirten Kalcımık Sinemili Ocağı Evladı Hasan Erkişi, ansiklopedinin tamamlanmasının elzem olduğunu ifade ederek, “Bugün burada bir adım atıyoruz önemli olan bunu sonlandırmak ve ansiklopediyi yayınlamak. Alevilik esas olarak sözlü geleneğe dayanıyor. Alevi ansiklopedisinin yanında Alevi sözlüğü eksikliği var” dedi.

    Alevi inancını bugünlere kadar yaşatan sözlü tarih geleneğinin önemine değinen Demokratik Alevi Federasyonu (FEDA) Eş Başkanı Demir Çelik, “Ancak inancımızı ve kültürümüzü yarınlara taşımamız gerekiyor. Bu kampanyanın arkasında herhangi bir devlet veya sermaye güçlerinin olmaması bizim için çok daha değerlidir. Tam da bizim arzuladığımız kirlenmemiş ve kirletilmemiş toplumsal ve tarihsel hakikatimizin bugünden yarına vücut bulması anlamıyla değerli ve kıymetlidir” diye konuştu.

    PİRHA/ALMANYA

     

     

     

  • Yazar Hasan Hayri Ateş ‘Şer zamanıydı’ romanını anlattı: İstiyorum ki hakikatlerle yüzleşilsin-VİDEO

    Yazar Hasan Hayri Ateş ‘Şer zamanıydı’ romanını anlattı: İstiyorum ki hakikatlerle yüzleşilsin-VİDEO

    PİRHA- Yazar Hasan Hayri Ateş ile Dersim Tertelesi’ni anlattığı ‘Şer Zamanıydı’ adlı romanını konuştuk. Ateş, “Kaynağım gerçek hikâyelerdir. Dersim meselesinde ‘Tertele’ dediğimiz olay hikayeler toplamıdır. Dersim Katliamı’nda başından beri resmi anlatıya göre bir hakikat oluşturulup dolaşıma sokuldu. Ben istiyorum ki romanda anlatılan hakikatler okunsun ve yüzleşilebilinsin” dedi.

    Yazar Hasan Hayri Ateş‘in son romanı ‘Şer Zamanıydı’ Dipnot Yayınları tarafından yayımlandı. Kitabını PİRHA’ya anlatan Ateş, romanda anlatılan hakikatlerin okunmasını ve yaşananlarla yüzleşilmesini istediğini belirterek, bu anlamda suçların, trajedilerin, yaşanmışlıkların görülebilmesinin önemli olduğunu vurguladı.

    Edebiyat ve sanatın bir pencere olduğunu da ifade eden Ateş, romanı okuyacak olanların bir de mağdurdan yana açılan pencereden meselelere bakmasını istediğini söyledi.

    “BAŞINDAN BERİ RESMİ ANLATIYA GÖRE BİR HAKİKAT OLUŞTURULUP DOLAŞIMA SOKULDU”

    Dersim meselesinin başından bu yana bir hakikat meselesi olduğunu dile getiren Ateş şunları ifade etti:

    “Özellikle mağdurdan yana hakikati ortaya çıkarmak, görünür kılmak edebiyatın, sanatın işidir. Bu anlamda edebiyat ve sanatın en önemli işlevlerinden biri bastırılmış olan mağdurun sesinin duyulur kılınmasını sağlamaktır. Dersim meselesinde ‘Tertele’ dediğimiz olay hikayeler toplamıdır. Bazen bir hikaye bir gerçeği yansıtır, gerçeğin aynası olur. Bazen de hikayenin içerisindeki bir ayrıntı gerçeği yansıtır. Önemli olan bu hikayelere odaklanabilmektir. Bunları görünür kılabilmektir. Çünkü hakikat burada gizli. Dersim meselesinde de, Dersim Katliamı’nda da böyle oldu ve başından beri resmi anlatıya göre bir hakikat oluşturulup dolaşıma sokuldu. Toplum büyük oranda böyle bildi. Ben istiyorum ki romanda anlatılan hakikatler okunsun ve yüzleşilebilinsin. Bu anlamda suçların, trajedilerin, yaşanmışlıkların görülebilmesi önemlidir. Edebiyat ve sanat her zaman bir penceredir. Ben de bu pencereyi açmaya çalıştım. Okuyacak olanların bir de mağdurdan yana açılan pencereden meselelere bakmasını istedim.”

    “KAYNAĞIM GERÇEK HİKÂYELERDİR”

    Romanda anlattığı olayları gerçek yaşanan olaylardan esinlenilerek kaleme aldığını belirten Ateş, “Sonuçta bu bir roman ve bu bir kurmaca olay örgüsü. Karakterleri ile bir kurmacadır ama her roman aynı zamanda hakikat içerisindeki gerçek olaylardan yola çıkar. Benim de romanımda odaklandığım gerçek hikayeler oldu. Romana konu olan olaylardan bir tanesi Pir Seycan’ın ve ailesinin başına gelenler ve yine aynı zamanda Mevali Ağa’nın başına gelenler. Gerçek hayatta baktığımızda özellikle Mevali Ağa’nın hikayesini gerçek hayatta Bertan Efe de görüyoruz. Bertan Efe de 2 yıl boyunca devlete müteahhitlik yapmış ama bütün ailesi ile birlikte kırıma uğramıştır. Yine 17 Ağustos 1938’de Pülümür Deresi’nde katledilen inanç önderleri, kanaat önderleri var. Bunlar köylerinden alınmış ve oraya götürülmüş, orada katledilmişler. Bunu da Pir Seycan’ın ailesinde görüyoruz” dedi.

    Ateş şöyle devam etti:

    “Dolayısıyla ben bu romanları yazarken gerçek hikayelerden yola çıkarak yazmaya çalıştım. Kaynağı gerçek hikayelerdir. 1937 yılı çok önemlidir. Çünkü Dersim’de inanç önderleri, kanaat önderleri idam edilmiştir. O yılda Alişer, Dersim hafızasında çok önemli bir yeri olan kişidir. Aynı zamanda bir ihanet sonucu katledilmiştir. Üzerine yığınla ağıt yakılmıştır. Seyit Rıza da dahil olmak üzere 7 kişi idam edilmiştir. Ama asıl tertele 38’de yaşanmıştır. Çünkü devletin 37’de 6-7 aşiretin üzerine yürürken söylediği şey şudur; Bunlar her zaman asayişsizliğe neden oluyor, bir şekilde biatı kabul etmiyorlar. Bunlar bir şekilde hizaya getirilirse Dersim sorunu da çözülür diyor. Böyle bakılınca büyük bir çoğunluk, canımızdan bir parça gitse de eğer huzur gelecekse susalım düşüncesiyle sessiz kalıyor, pasif kalıyor. Devlet bunları biat eden aşiretler diye kayıtlara geçiriyor. Ama 38’de katliama uğrayan yine bu aşiretler oluyor.”

    “38 DERSİM KATLİAMI BİRLEŞMİŞ MİLLETLER’İN KRİTERLERİNE GÖRE SOYKIRIMDIR”

    38 Dersim Katliamı’nda Birleşmiş Milletler’in soykırım kriterlerine göre bütün fiillerin işlendiğini vurgulayan Ateş sözlerine şu şekilde sürdürdü:

    “Aynı zamanda 38’de yaşanan bir soykırımdır. Birleşmiş Milletler’in kriterlerine göre soykırım tanımına uyuyor yapılanlar. Biz terteleden konuşurken özellikle bahsettiğimiz büyük katliamlar bu yılda yaşanıyor. Tertele aslında 38’dedir. Ben de o yüzden romanımda 38’e odaklandım. Devlet Dersim’de başından beri bir anlatı oluşturdu, bir hikaye üretti. Kendine göre hakikat yarattı ve devletin hakikati zalimin hakikatiydi. Diyordu ki, burada isyan var. Ben bu isyanı bastırdım. Dönemin basınına baktığımız zaman da bunu görüyoruz. O dönem resmi ideolojiyi meşrulaştırmak için yazılan romanların, eserlerin, gazetelerin altına baktığımızda da bunu görüyoruz. Birçok yazılı kaynakta bunu görüyoruz. Dersim hiçbir zaman devlete biat etmedi, devlet, hükümet buraya giremiyordu. Burası devleti tanımıyordu. Ama bütün bunlar yalan. Hakikat nedir peki? Hakikat burada bir katliamın yapılmış olduğudur. Ben de gerçek olaylardan yola çıkarak yazmaya çalıştım. Bir isyan olmadığı çok açık bir şekilde ortadadır. Bunların bilinmesini istiyorum. Okuyacakların hakikati mağdur açısından görmesini istiyorum.  Dolayısıyla şunu çok rahatlıkla söyleyebiliriz, Dersim’de yaşanan planlı bir soykırımdır, planlı bir katliamdır. Bunlar hakikattir gerisi yalandır.”

    “EDEBİYAT, SANAT AYNI ZAMANDA BİR HAFIZA OLUŞTURMAKTIR”

    Romanda dönemin yaşanmışlıklarının konu olduğunu söyleyen Ateş, “Romanın baş kahramanı Pir Seycan gelecek felaketi görüyor. Yaşadıkları bölgenin orada bulunan Harçik Deresi’nin karşı tarafında çok ağır bir katliam yaşanıyor. Buna tanık oluyorlar. Ve bir şekilde kendilerine de sıra geleceğini biliyorlar. Fakat kaçmıyor Pir Seycan. Neden kaçmıyor? Çünkü şunu düşünüyor devlet, ’37’den itibaren isyan ettiler, ben de bu isyanı bastırmaya geldim, isyan edenleri öldürüyorum’ diyor. Bu yalanını ortaya koymak için Pir Seycan kaçmıyor. Ayrıca romanda oğlu da, kardeşi de neden yerinden kalkmıyorsun, başka yere gitmiyorsun diye sorduklarında dediği şey şudur; Hakkımızda ferman yazılmışsa -ki yazılmış öyle görünüyor- gelsinler bizi hanelerimizde bulsunlar. Gelsinler bizi hanelerimizde bulsunlar ki hakikat böyle bilinsin. Dolayısıyla ne yapmaya çalışıyor? Devletin dağlara sığındılar, ellerinde tüfekler vardı, isyan ediyorlardı yalanlarına prim vermek istemiyordu. Ben de bu hikayelerden yola çıkarak o günkü hakikatleri gün yüzüne çıkartmaya çalıştım. Onların hikayelerinden yola çıkarak diyoruz ki, Dersim’de planlı bir soykırım ve katliam vardı. İşte bu hikayeler bunun kanıtıdır. Edebiyat, sanat aynı zamanda bir hafıza oluşturmaktır, oluşturma çalışmasıdır. Romanda dönemin yaşanmışlıkları konu oldu” ifadelerini kullandı.

    “HALA REJİM ALEVİLERİ KENDİSİNE BENZETMEYE ÇALIŞIYOR”

    Romanında Alevilerin inançlarından dolayı yaşadıkları baskılara da değinen Ateş şunları kaydetti:

    “İnsanlar romanda cem erkanını yürütürken gizlenmek zorunda kalıyor. Bunu gizli yapmak zorunda kalıyorlar. Niye? Çünkü yasaklı, inkar edilmiş, yok sayılmış. Bu şekilde bakıldığında özellikle Aleviler sürekli katliama uğramışlar. Devletin nüfuz ettiği yerlerde kendilerini gizlemek zorunda kalmışlar. Ama Cumhuriyet ile birlikte tekkeler ve zaviyeler kanunu çıkarıldıktan sonra Alevi inancı tamamen inkar edilmiş, yok sayılmış. Böyle olunca da kendilerini gizlemek zorunda kalmışlar. İnançlarını gizli bir şekilde yerine getirmek zorunda kalmışlar. Çünkü açığa çıkması, bilinmesi halinde başlarının belaya gireceğini düşünüyorlar. Günümüze baktığımızda değişen bir şey var mı dersek, tabii Aleviler o zamanki gibi kendini çok gizlemiyor ancak bugün çok daha ağır bir sorunla karşı karşıyalar. Kadim inanışları tarihsel bağlamından koparıldı. İkrar ve rıza ilişkisi içerisinde, talip ve mürit ilişkisi içerisinde inançlarını sürdürme imkânlarını kaybettiler. Alevi Kızılbaş inancı öyle bir şey ki kundak beşiğiyle anne gibidir. Biri diğerinden koptuğu zaman varlığını sürdüremez. Dolayısıyla Alevi Kızılbaş inancında Ocaklar belirli bir mekanla sabitlenmiştir. Toplumun bir yere gittiğinde bunları götürebilme şansı yoktur. İkrar vermek bunların etrafında hayat buluyor. Buradan koptular. Buradan kopunca bugün çok daha ağır bir durumla karşı karşıya kaldılar ve ocak, talip, mürşit ilişkisini sürdüremez duruma geldiler. Rızalık sürdürülemez duruma geldi. Yine ağır bir sorun şu ki Sünni İslamla başkalaştırmaya çalışılıyor. O yüzden Alevilik tanınmıyor, inkar ediliyor. Hala rejim Alevileri kendisine benzetmeye çalışıyor. Yapılması gereken tek şey Aleviliğin tanınmasıdır.”

    “ALEVİLİK TOPLUMUN ÖZ YÖNETİMİDİR, HİYERARŞİK SİSTEMİ YOKTUR”

    ‘Devlet Alevilikten, Alevi inancından korkuyor’ diyen Ateş, “Çünkü Alevilik toplumun öz yönetimidir. Hiyerarşik sistemi yoktur. Doğal, öz örgütlenme sistemidir. Yaşamı tüm yönleri ile yeniden kuruyor, sürdürüyor, şekillendiriyor ama aynı zamanda doğaya karşı ikrar-rıza ilişkisi içerisinde bir yaşam sürdürüyor. Cümle mahlukata aynı nazarla bakıyor çünkü. Kâinattaki cümle mahlukatın hakları olduğuna inanıyor. Böyle olduğu için de itaat edecek, biat edecek bir gücü kabul etmiyor. Bir Alevi kendini hem topluma karşı hem cümle mahlukata karşı sorumlu görür. Böyle bir inançtan bu yüzden devlet korkuyor. Bu öz örgütlenme var olduğu sürece, rejimde toplumu istediği şekilde değiştiremiyor, dönüştüremiyor, başkalaştıramıyor, yönetemiyor. Tunceli kanunu çıkartıp Mabek Köyü’nü şehir merkezi ilan ettikten sonra yaptıkları ilk şey nedir? Kışla, Camii ve Hükümet Konağı. Yani devletin üzerinde temellendiği bu üç ayağı görünür kılmak istiyorlar. Oysa ki burası Alevi Kızılbaş inancının Serçeşmesidir. Dersim dediğimiz bölge Alevi Kızılbaş inancının Serçeşmesidir. Ocaklar büyük oranda buradadır. Toplumun ezici çoğunluğu Alevi Kızılbaştan oluşur. Böyle olduğu halde ne yapıyorlar? Cami, Kışla ve Hükümet Konağı ile başlıyorlar. Bu romanda bahsi geçen bu konu idarenin nasıl olacağı noktasında bir ipucu veriyor. Böyle idare edileceksiniz diyor. Buna itaat edeceksiniz diyor. Bugün de gördüğümüz şey aynıdır. Devletin en görünür kurumu hangisidir? Diyanettir, askerdir. Yine Dersim’e baktığımız zaman hala askerle yönetiliyor. 80’de gördüğümüz neydi? Vali Kenan Güven her yere cami konduruyor, Dersimlilerin çocuklarını imam hatiplere gönderiyordu. Dolayısıyla dünden bugüne idarenin nasıl olduğu, toplumu nasıl yönetmek istedikleri açık ortadadır ve burada da verilmek istenen mesaj nettir” şeklinde konuştu.

    “ASLINIZA NE KADAR İHANET EDERSENİZ EDİN DEVLETİN GÖZÜNDE ALEVİ KIZILBAŞ OLARAK GÖRÜNÜYORSUNUZ”

    Devletin gözünde Alevilerin her zaman ‘tehlikeli’ olarak görüldüğünü belirten Ateş şunları ifade etti:

    “Alevi Kızılbaş inancının en önemli özelliklerinden biri yaşamı bir bütün olarak yol kurallarına göre düzenlemedir. Yol kurallarına uymayanların uğradığı en büyük ceza da düşkünlüktür. Romandaki Serko da düşkün olmuş, lanetlenmiş, köyden sürülmüş bir tiptir. Daha sonra da milis olarak operasyonlarda görev alıyor. İnsanları öldürüyor, kafa kesiyor. Yani vahşilik de sınır tanımıyor. Benzer bir durumu dönem açısından bakarsak Alişer’in katledilmesinde görüyoruz. Saruhan da, Seyit Rıza’nın katledilmesinde birinci derecede rol sahibidir. Ama ne yapıyor 38’de bir gece süngülenerek öldürülüyor. Romana konu olan Serko’un sonu da bu oluyor. Ne yapıyor ailesini kaybediyor, ailesine ve karısına, çocuğuna asker el koyuyor, alıp götürüyor. Kendisi ölümden dönüyor. Amcasının oğlu Bedro onu kurtarıyor, bakımını yapıyor sonrada sürgüne gönderiliyor. Aynı şey Mevali Ağa’da da var. 2 yıl boyunca devletin müteahhitliğini yapıyor. Aslında alim biridir, bölgede ciddi ağırlığı olan birisidir. Fakat sonra ne oluyor? O da ailesi ile birlikte kırıma uğruyor. Mesaj çok açıktır. Yani ne kadar hizmet ederseniz edin, kendi aslınıza, neslinize ne kadar ihanet ederseniz edin, devletin gözünde her zaman Alevi Kızılbaş olarak görünüyorsunuz ve güvenilmezsiniz. Mesaj budur yani.”

    “MEZAR BİR YAŞANMIŞLIĞIN ANLATISIDIR”

    Devletin mezarlardan dahi korktuğunu söyleyen Ateş şunları dile getirdi:

    “Bakıldığında toplumlar açısından mezarların çok önemli bir işlevi var. Bugün Hristiyanlar için de, Müslümanlar için de, Yahudiler için de sembol haline gelmiştir. Dolayısıyla mezarlar belli bir süre sonra toplumlar açısından bir tarihsel hafızaya dönüşür. Bir hafıza mekanına dönüşüyor. O yüzden devlet de Türkiye açısından bakarsak mezarlardan korkuyor. Çünkü inkar ettiği, yok saydığı toplumun görünmez olmasını istiyor. Onlardan geriye hiçbir şey kalmasın istiyor. Çünkü çok iyi biliyorlar ki mezarlar geçmişten geleceğe bir tarihsel anlatıdır, bir hafızadır. Ama aynı zamanda mezarların en önemli işlevi oranın yurt bilinmesidir. Gelecek kuşaklar kendilerine dedelerinin mezarlarının olduğu yeri yurt bileceklerdir ve özellikle Dersim Katliamı’nda bunu yapmak istiyorlardı.

    Eğer sürgüne gitmişse, Dersim’den zorunlu olarak ayrılmışsa, yaptıkları ilk vasiyet neydi? Mezarlarının Dersim’e götürülmesi. Çünkü istiyorlardı ki gelecek kuşaklar mezarlar yoluyla bulunduğu yeri yurt bilsin, vatan bilsin. O yüzden devlet mezarlara saldırarak ne yapıyor? Görünmez kılmak istiyor. Ana Goye’nin başına gelen de budur. Sürgündür ve öldükten sonra da götürüp kimsesizler mezarlığına gömüyorlar. Eğer adının yazdığı bir mezarı olsaydı daha sonra oraya gidenler bakacaklar ve Ana Goya kimdir? Mezarı neden buradadır? Buraya nasıl gelmiştir? Gidip ziyaret edeceklerdi, sahip çıkacaklardı ve onun hikayesi onlara bir şey anlatacaktı. Bir yaşanmışlığı anlatacaktı. Mezar bir yaşanmışlığın anlatısıdır ve bunun gerçekleşmesini istemedikleri için de her şeyi ile toplumu inkar etmekle kalmıyorlar sadece, tüm görünürlüğü ortadan kaldırmaya çalışıyorlar. O yüzden mezarlara da düşmanlık yapılıyor.”

    “ÜLKENİN EN KADİM TOPLULUĞU ALEVİ İNANCIDIR”

    Ateş, Alevilere yönelik lincin, saldırıların hala devam ettiğini belirterek, şunları aktardı:

    “Romanda sürgün edilirlerken Kürt oldukları için, Alevi oldukları için gittikleri yerlerde yol boyunca linçlere, saldırılara maruz kalıyorlar. Günümüzde de bu hala devam ediyor. Hem kimin lince uğradığı hem de lincin nedeni önemlidir. Çünkü kimin lince uğradığına baktığımızda o zaman lincin nedenlerini de anlamış oluyoruz. Lince uğrayanlar bu ülkede her zaman inkar edilen, yok sayılan toplumsal kesimler olmuşlardır. Rejimler bunları inkar etmekle kalmayıp aynı zamanda gelebilecek tüm kötülüklerin nesnesi olarak da gösteriyor. Din düşmanı gösteriyor, vatan düşmanı gösteriyor, ezan bayrak düşmanı gösteriyor… Dolayısıyla böyle yaparak hem inkar etmiş oluyor hem de hem de tüm kötülüklerin nesnesi haline getirip topluma böyle sunuyor ve toplumda bunları düşman biliyor, öyle görmeye başlıyor ve linçler de bunun üzerine gerçekleşiyor. Çözüm ise tüm toplumların, tüm kesimlerin varlığının tanınması, toplumların birbirini tanıması, anlaması ve birlikte yürümesindedir. Linçlerin önüne ancak böyle geçilebilir.

    Yaşanan tüm katliamlara rağmen Alevi toplumu günümüze kadar geldi. Ülkenin en kadim topluluğu Alevi inancıdır. Aleviler kendi kadim topraklarına dönmelidir ve kendi kadim inançlarını gereken gibi yürütmelidir. Türkiye’de Kürtler ve Aleviler direnme potansiyeli oluşturuyor. Ben bu açıdan umutluyum. Toplumun diğer inkar edilen, baskı altına alınan kesimleri eşitlik, özgürlük mücadelesi veren kesimler daha güçlü bir birliktelik içerisinde hareket ettikleri sürece gelecek açısından umutluyum.”

    Melis CİDDİOĞLU/ANKARA