Etiket: hemşince

  • DEM Parti, ana dil hakkı üzerindeki engellere dair Meclis Araştırma Önergesi sundu

    DEM Parti, ana dil hakkı üzerindeki engellere dair Meclis Araştırma Önergesi sundu

    PİRHA – DEM Parti, ana dil hakkı üzerindeki engellerin araştırılması amacıyla Meclis Araştırması için önerge verdi. Grup Başkanvekili Gülüstan Kılıç Koçyiğit ile Sezai Temelli imzalı önergede, “Türkiye’de Kürtçe eğitim, anayasal bir hak olmasına rağmen uygulanmamaktadır” denildi. 

    Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Grup Başkanvekili Gülüstan Kılıç Koçyiğit ile Sezai Temelli, Kürtçe başta olmak üzere Türkiye’deki farklı dillerin eğitimde, mahkemelerde, hastanelerde kullanımının yasalarla güvenceye alınmasını talep etti. DEM Parti Grup Başkanvekilleri, anadil hakkı üzerindeki engellerin tüm boyutlarıyla araştırılması ve önündeki engellerin kaldırılması amacıyla Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına (TBMM) Meclis Araştırması açılması için önerge verdi.

    “ANADİL, BİREYİN KİMLİĞİNİN VE KÜLTÜRÜNÜN TEMEL TAŞIDIR”

    DEM Parti Grup Başkanvekilleri, Anayasanın 42. Maddesine işaret ederek “Kimse, dil, ırk, din ve cinsiyet ayrımı gözetilmeksizin eğitim ve öğretim görme hürriyetine sahiptir” hükmünü hatırlattı. Anadil hakkı üzerindeki engellerin tüm boyutlarıyla araştırılması ve önündeki engellerin kaldırılması amacıyla Anayasa’nın 98’inci ve İçtüzüğün 104’üncü ve 105’inci maddeleri gereğince Meclis araştırması açılmasını isteyen Gülüstan Kılıç Koçyiğit ile Sezai Temelli, şu yorumda bulundu:

    Dil, insanlığın var oluşunun en temel yapısını oluşturur. İnsanın düşünme yetisi dille somutlaşır. Anadil ise bireyin doğduğu andan itibaren annesinin ve doğal çevresinin kendisiyle konuştuğu, duygu ve düşüncelerini paylaştığı, iletişime girdiği, olayları ve yaşamı anlamlandırdığı dildir. Anadiliyle bağı kesilmiş bir bireyin anlamlar dünyası parçalanır. Okul çağına gelene kadar anadiliyle bilgi üreten ve anlam dünyası oluşturan çocuklar hiç bilmedikleri bir dille eğitime zorlandıklarında, anlam dünyalarında bir çöküntü meydana gelmektedir. Anadil ise bir insanın ilk öğrendiği, kendini en iyi ifade ettiği, bireyin kimliğinin ve kültürünün temel taşıdır. Bu hak, insan haklarının temel bir parçasıdır. Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi başta olmak üzere pek çok uluslararası sözleşmede ve insan hakları belgesinde yer alır.

    Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi 2. Maddesi şu şekildedir: “Herkesin, ırk, renk, cinsiyet, dil, din, siyasal veya başka bir görüş, ulusal veya sosyal köken, mülkiyet, doğum veya başka bir durum bakımından ayrım gözetilmeksizin, bu Beyannamede yer alan bütün haklara ve özgürlüklere hakkı vardır.” Uluslararası Medeni ve Siyasal Haklar Sözleşmesi’nin 27. Maddesi de “Azınlık mensupları, kendi dillerini kullanma, kendi kültürlerini uygulama ve kendi dinlerini uygulama özgürlüğü gibi, diğer haklar ile birlikte, bu Sözleşmede tanınan haklardan eşit şekilde yararlanma hakkına sahiptir” demektedir. Yine Türkiye’nin de taraf olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 14. Maddesi “Bu Sözleşmenin tadilatlarını kabul eden ve Yüksek Sözleşme Mahkemesinin yargı yetkisini tanıyan Yüksek Taraflardan her biri, kendi yasal düzenlemelerinde, ırk, cinsiyet, dil, din, siyasal veya başka bir görüş, ulusal veya sosyal köken, mülkiyet, doğum veya başka bir durum bakımından ayrım gözetilmeksizin, bu sözleşmede öngörülen hak ve özgürlüklerin herkes tarafından sağlanmasını ve uygulanmasını güvence altına alacaktır” ifadesi yer almaktadır.”

    TEKÇİ KÜLTÜR POLİTİKALARI!

    DEM Parti’nin gündeme getirdiği Meclis Araştırması’nın “Gerekçe” bölümünde Türkiye coğrafyasının çok dilli ve çok kültürlü yapısına dikkat çekildi. Ancak mevcut çeşitliliğe rağmen Türkiye Cumhuriyetinin, kuruluşundan itibaren, kültür ve anadil konusundaki politikasının teklik üzerine inşa edildiğinin altı çizildi. Araştırma önergesinde anadillerini kullanma imkânı bulamayan halkların, kültürel kimliklerini kaybetme riskiyle karşı karşıya kaldıkları belirtilerek şu ifadelere yer verildi:

    Farklı milletlerden oluşan Anadolu topraklarında uygulanan dil yasakları, özellikle Kürtçe üzerindeki baskı ve yasaklar, cumhuriyetin kuruluşundan bu yana önemli bir sorun alanı olmuştur. Kamusal alanda yaşanan bu yasaklar son zamanlarda pek çok alanda daha da görünür olmaya başlamıştır.

    UNESCO, 1999 yılında 21 Şubat’ı Dünya Ana Dili Günü olarak ilan ederek halkların dil ve kültür hakkını desteklemiştir. Ancak dünya genelinde hala 6900’den fazla dil bulunmasına rağmen, çoğunun eğitim olanaklarından yoksun olduğu ve dil hegemonyasıyla yok olma tehdidi altında olduğu belirtilmektedir. Özellikle tekçi ulus devlet sistemlerinin etkisiyle birçok dil kaybolma tehlikesiyle karşı karşıyadır. Anadolu’da da bir zamanlar 20 civarında dil konuşulurken günümüzde sadece birkaç dilin konuşulduğu görülmektedir. Başta Kürtçe (Kurmancî ve Kirmanckî) olmak üzere konuşulan anadillerde eğitim, öğretim olanakları yaratılmadığı, hatta yasaklandığı için, bu diller de büyük tehlike altındadır. Tekçi kültür politikalarının etkisiyle Anadolu’da birçok dilin kaybolduğu ve kültürel çeşitliliğin azaldığı ortadadır. UNESCO’nun verilerine göre Türkiye’de 18 dilin yok olma sürecine girdiği belirtilmektedir. Eğer anadil eğitimi anayasal olarak güvence altına alınmazsa, birçok dilin geleceğinin tehlikede olduğu ifade edilmektedir. Özellikle Zazaca, Lazca, Hemşince gibi dillerin yanı sıra Ladino, Gagavuzca, Romanca, Batı Ermenicesi, Turoyo, Pontus Yunancası, Abazaca, Adigece, Abhazca, Kabardey-Çerkes dillerinin kırılgan diller kategorisinde olduğu vurgulanmaktadır.

    “ANAYASAL BİR HAK OLMASINA RAĞMEN UYGULANMIYOR”

    DEM Parti Grup Başkanvekilleri, son zamanlarda Kürtçe tiyatroya getirilen yasaklara da değinerek Meclis Araştırma Önergesinde şu cümlelere de yer verdi:

    “Bu yasaklamalar, Kürtlerin anadil hakkının açıkça ihlal anlamına gelmektedir. Kürtçe’nin eğitim başta olmak üzere birçok alanda yasaklanması sadece Kürtlerin değil, tüm Türkiye’nin kültürel zenginliğini ve çeşitliliğini yok saymak anlamına gelmektedir.

    Türkiye’de Kürtçe eğitim, anayasal bir hak olmasına rağmen uygulanmamaktadır. Kürtçe seçmeli ders olarak okutulmakta ancak birçok okulda müfredat ve öğretmen eksiklikleri yaşanmaktadır. Türkiye, başta Çocuk Hakları Sözleşmesi olmak üzere taraf olduğu evrensel insan hakları belgelerinde farklı dil, kültür ve inanç değerlerinin öğretilmesi ve yaşatılmasına olanak veren maddelere çekince koymuş, yukarıda sözü edilen pek çok sözleşmeye taraf olmasına rağmen, ana dil hakkı ile ilgili uluslararası standartları tam olarak uygulamamaktadır.

    Tüm bu gerekçelerle Türkiye Büyük Millet Meclisi bünyesinde Kürtçe başta olmak üzere bu topraklarda konuşulan ana dillerin önündeki engellerin neler olduğunun araştırılması, yasaklanan anadillerin ortaya çıkardığı toplumsal maliyetlerin neler olduğunun ortaya çıkarılması ve bu sorunlara çözüm üretilmesi amacıyla bir araştırma komisyonu kurulması gereklidir.”

    PİRHA/ANKARA

  • Bozgeyik: Din Öğretimi Genel Müdürlüğü, Milli Eğitim üzerinde yoğun baskı uyguluyor-VİDEO

    Bozgeyik: Din Öğretimi Genel Müdürlüğü, Milli Eğitim üzerinde yoğun baskı uyguluyor-VİDEO

    PİRHA-KESK Eş Genel Başkanı Mehmet Bozgeyik, okullardaki din dayatmasına ilişkin demokratik toplum örgütleriyle birlikte eylem programı hazırladıklarını söyledi. Bozgeyik, “Din Öğretimi Genel Müdürlüğü aracılığıyla okullara baskı uygulandığını görüyoruz. Bu sebeple öğrenci ve veliler, özgür iradeleri ile istedikleri seçmeli ders olan Kürtçe, Lazca, Arapça ya da Hemşinceyi tercih edemiyorlar” dedi.

    Öğrencilerin okullarda maruz kaldığı zorunlu din derslerine yönelik toplumsal itiraz da gün geçtikçe artıyor. Okullardaki temel din eğitiminin yanı sıra “Seçmeli ders” adı altında da öğrencilere sadece dini içerikli dersler zorunlu tutuluyor.

    Kur’an ve dini eğitim, Milli eğitim haricinde de yoğunluğunu arttırıyor. Diyanet İşleri Başkanlığı verilerine göre Aralık 2020 itibari ile ülke genelinde 89,445 cami bulunuyor. Bu camiler haricinde 16,122 adreste de Kur’an kursu veriliyor. 2020 yılı verilerine göre bu kurslarda 901.818 kişi Kur’an kursu alırken, bu sayının 158.871’i erkek, 615.665’i ise kadınlardan oluşuyor.

    KUR’AN KURSLARINA EN ÇOK İLKOKUL ÇOCUKLARI YÖNLENDİRİLİYOR!

    Dikkat çeken bir diğer husus ise okuma-yazma öğrenmeden bu kurslara yönelenlerin sayısı oldu. Diyanet verilerine göre okuryazarlığı olmadan Kur’an kursu alanların sayısı 42.212 olarak belirlenmiş.

    Kur’an kurslarında en fazla eğitim gören yaş grubu ise ilkokul çağındaki çocuklar oluyor. Açıklanan verilere göre 228.099 çocuk, bu kurslarda eğitime tabi tutuldu. Nüfusa göre Kur’an kurslarına en az yönelen il 273 kişi ile Dersim, 844 kişi ile de Ardahan oldu.

    “BU DAYATMA TRAVMALARA NEDEN OLACAKTIR”

    Milli Eğitimdeki mevcut zorunlu din derslerinin yanı sıra okul öncesi eğitimde de benzer bir dayatmaya gidilmesi eğitimcilerin tepkisine sebep oldu.

    Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu (KESK) Eş Genel Başkanı Mehmet Bozgeyik de uzun süredir, milli eğitim sisteminden kaynaklı ayrımcı, eşit olmayan uygulamaların devam ettiğine vurgu yaptı. Aynı zamanda eğitimci olan Bozgeyik, özellikle 12 Eylül 1980 darbesinden sonra Milli Eğitim’in müfredatında yapılan değişikliklerle “Türk-İslam sentezli” politikaların müfredata konulduğunu söyledi.

    Mehmet Bozgeyik, hem zorunlu din derslerinin kaldırılması hem de anadilde eğitim taleplerinin uzun süreden beri yok sayılıp, asimilasyon politikası yürütüldüğüne işaret ederek şunları söyledi:

    “20. Milli Eğitim Şurası’nda oyun çağındaki çocuklara din dersinin zorunlu olarak okutulması gibi bir gündem açıldı. Bu karar hem eğitim pedagojisi hem de bilimsel veriler açısından baktığınızda, analitik zekası gelişmemiş, henüz oyun çağında olan çocuklara bu tür ideolojik dayatmaların yapılması çocuğun ileri yaşlarda ruhsal açıdan da yaşamında birçok olumsuzluklara neden olur. Bu dayatma travmalara da neden olacağı gibi yine aile ile çocuk arasında çeşitli çatışmalara yol açacağı ayrımcı bir tehlikeyi de içeriyor. O açıdan biz de KESK olarak uzun süreden beri Milli Eğitim’de özellikle bu tür Türk-İslam sentezine dayanan, Türkiye’nin mozaiğini gözetmeyen, Alevi, Kürt ve farklı etnik kimlikten, inançtan olan kesimlerin de özellikle din öğretimi ve ahlak bilgisi dersi adı altında Hanefi mezhebinin dayatmasını bir asimilasyon politikası olarak değerlendiriyoruz. Bu uygulamadan vazgeçilmesini talep ediyoruz.

    Avrupa ülkelerine baktığımızda din ile devlet işlerinin tamamen birbirinden ayrıldığını görürüz. Burada ise devlet, özellikle Diyanet İşleri aracılığıyla bütçeden yoğun kaynak transferi ile sadece bir mezhebin yaygınlaşmasını, hegemonya oluşturmasını sağlıyor.”

    “TÜM EMEK, MESLEK ÖRGÜTLERİNE ÇAĞRI YAPIYORUZ”

    KESK Eş Genel Başkanı Mehmet Bozgeyik, okul öncesi çağa dayatılan dini eğitimin bilimsel ve eğitim pedagojisi açısından uygun olmadığının da altını çizdi. Söz konusu önerinin derhal kaldırılması gerektiğini söyleyen Bozgeyik, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin, zorunlu din dersleri hakkında aldığı kararı da hatırlatarak “hukuki sorumluluk” vurgusu yaptı.

    Mehmet Bozgeyik, okul öncesi sınıflara yönelik din dersi projesiyle birlikte başlatılan imza kampanyası hakkında da konuştu. “Biz sadece KESK’e bağlı sendikalara değil, Türkiye’deki tüm emek, meslek örgütlerine çağrı yapıyoruz” diyerek kampanyaya destek isteyerek “Önümüzdeki günlerde özellikle bu kampanyaya karşı Türkiye’de daha etkili eylem ve etkinliklerin yapılabilmesi açısından da Alevi örgütleri, farklı meslek ve demokratik kitle örgütleri ile yürütmüş olduğumuz tartışmalar var. Bu da belli bir olgunluğa ulaştığında bir eylem programını da kamuoyu ile paylaşabileceğimizi ifade edebilirim” dedi.

    “ÖĞRENCİLER ÜZERİNDEKİ BASKI POLİTİKALARINA SON VERİLSİN”

    KESK Eş Genel Başkanı Bozgeyik, okullarda 21 Ocak’ta seçmeli derslerle ilgili sürecin tamamlanacağına da dikkat çekerek şunları söyledi:

    “Türkiye’de farklı etnik kimlikte olan vatandaşlar; Kürtler, Araplar, Çerkezler, Lazlar var. Uzun süreden beri uygulanan tekçi politikalar nedeniyle dillerin kaybolma tehlikesiyle karşı karşıya olduğumuz bir süreç yaşıyoruz. Örneğin Lazca, Hemşince dilleri kaybolma riski ile karşı karşıya. Ancak Milli Eğitim Bakanlığı, özellikle Din Öğretimi Genel Müdürlüğü aracılığıyla hem okul hem de il ve ilçe Milli Eğitim Müdürlükleri üzerinde çok yoğun baskı uyguladığını görüyoruz. Özellikle Din İşleri Genel Müdürlüğü’nün yayınlamış olduğu görsellere de baktığınızda özellikle din dersinin, yine Kur’an-ı Kerim ve İslami içerikte olan derslerin seçilmesi ile ilgili Milli Eğitim müdürlüklerinin, okul müdürlüklerine talimat verdiklerini, yine öğrenci ve velilerimizin kendi özgür iradeleri ile istedikleri dilleri seçemediklerini ifade edebiliriz. Zaten bakanlık, özellikle bu konuda yeterince Kürt dili, Lazca, Hemşince, Arapça bilen öğretmen ataması da yapmadığı için eğitmen eksikliği gerekçesiyle o derslerin çoğunu okullarda açmamakta ve öğrenciler tercihte bulunamamakta. Doğal olarak bu baskının ortadan kaldırılması gerekiyor. Herkesin özgür iradesiyle seçmeli dersleri tercih etme hakkının sağlanması noktasında da gerekli uygulamaların hayata geçirilmesi, hem Bakanlığın hem de Milli Eğitim ve okul müdürlüklerinin, öğrenciler üzerindeki bu baskı politikalarına da derhal son vermesini buradan talep ediyoruz”

    EREN GÜVEN/ANKARA

     

  • ‘Bir Dilin Peşinde’ sergisi ziyaretçilerini bekliyor-VİDEO

    ‘Bir Dilin Peşinde’ sergisi ziyaretçilerini bekliyor-VİDEO

    PİRHA- 1990’lardan günümüze Türkiye’de kültürel alanda verilen anadil mücadelesini konu alan “Bir Dilin Peşinde” sergisi Karşı Sanat’ta ziyaretçilerini bekliyor. 

    İstanbul Bilgi Üniversitesi bünyesinde kurulan Türkiye Kültürleri Araştırma Grubu 1990’lardan günümüze Türkiye’de kültürel alanda verilen anadil mücadelesi araştırmasını sergiliyor. 23 Mayıs’ta Karşı Sanat’ta açılan sergi 17 Haziran’a kadar meraklılarını bekliyor.

    Sergi, İstanbul Bilgi Üniversitesi Türkiye Kültürleri Araştırma Grubu tarafından Friedrich Ebert Stiftung, İsveç İstanbul Başkonsolosluğu, Açık Toplum Vakfı desteğiyle düzenleniyor. Son 30 yılın anadil mücadelesini anlatan araştırmaya konu olan diller arasında Kürtçe, Hemşince, Ermenice, Lazca ve Çerkes dilleri yer alıyor.

    ANADİLDE ÜRETİM MÜCADELESİNİN SERÜVENİ

    Sergide araştırma kapsamında bulunan dillerle ilgili üretilen filmler, kitaplar, müzikler, dergiler ve çevirilerin görselleri, dillerle ilgili önemli haberler ve kişilerden görseller kullanılarak hafızalarda yer etmek ve farkındalık yaratmak amaçlanıyor. Sergide Kalan Müzik ve Bağımsız İletişim Ağı (BİA/Bianet) ile farklı kültürel gruplar ve farklı diller konusunda çalışmalar yürüten Sivil Toplum Kuruluşlarının faaliyetleri ve ürünleri üzerinden anadilde kültürel üretim mücadelesinin serüveni anlatılıyor.

    Siz de eğer yok olmak üzere olan bir dili, kültürü ve onunla ilgili verilen mücadeleyi merak ediyorsanız “Bir Dilin Peşinde” sergisini görmenizi tavsiye ederiz.

    Sergi, 17 Haziran’a kadar Karşı Sanat Aznavur Pasajı 6. Kat Beyoğlu/İstanbul’da görülebilir.

    PİRHA/İSTANBUL

  • Anadilleri yaşatma mücadelesi: Bir Dilin Peşinde-VİDEO

    Anadilleri yaşatma mücadelesi: Bir Dilin Peşinde-VİDEO

    PİRHA- 1990’lardan bugüne Türkiye’de kültürel alanda verilen anadil mücadelesini konu alan “Bir Dilin Peşinde” sergisi 23 Mayıs’ta İstanbul’da Karşı Sanat’ta başlıyor. Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nde yüksek lisans yapan Elif Yıldız, sergiyi merak eden ve ilgilenen herkesi davet etti. 

    İstanbul Bilgi Üniversitesi bünyesinde kurulan Türkiye Kültürleri Araştırma Grubu 1990’lardan günümüze Türkiye’de kültürel alanda verilen anadil mücadelesi araştırmasını sergiliyor. 23 Mayıs’ta Karşı Sanat’ta açılacak olan “Bir Dilin Peşinde” sergisi 17 Haziran’a kadar ziyaretçilerini bekliyor.

    Araştırmaya konu olan diller arasında Kürtçe, Hemşince, Ermenice, Lazca ve Çerkes dilleri yer alıyor. Araştırma konusu olarak seçilen dillerin farklı köken ve dil gruplarından olmasına özen gösterilmiş.

    TÜRKİYE KÜLTÜRLERİ ARAŞTIRMA GRUBU

    Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nde yüksek lisans yapan Elif Yıldız, 2 buçuk yıldır Bilgi Üniversitesi Türkiye Kültürleri Araştırma Grubu’nda yer alıyor. Yıldız, araştırma grubunun ve çalışmalarının ortaya çıkışını şöyle anlatıyor:

    “Türkiye Kültürleri Araştırma Grubu, genel olarak Türkiye’deki tüm kültürel gruplar üzerine çalışmalar yapıyor. Başlangıcı 2013 yılını buluyor. İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde Tarih Bölümü’nde Bülent Bilmez var. Onun 2013 yılında öğrencileriyle yaptığı girişimlerle birlikte çeşitli çalışma birimleri kuruldu. Bunlar Kürdoloji, Alevi toplulukları çalışmaları, Yahudi toplulukları çalışmaları, Lazuri ve Çerkesler. Aynı zamanda 40’a yakın da Türkiye’de farklı kültürel gruplar üstüne çalışan lisansüstü öğrencinin bir arada olduğu bir araştırma grubuyuz. Çeşitli ortaklıklar oldu bu sürede bazen bir panelde, bazen bir projede. Bu proje de onun bir ürünü olarak çıktı. Bilgi Üniversitesi Kuluçka Merkezi’nde bir proje eğitimine katıldık ve yaklaşık 6 ay bu projeyi tasarlamaya başladık. Nisan 2017 yılında ilk projemize başlamış olduk. Proje akademiyle kültürel gruplar üzerine çalışan sivil toplum aktörlerini birleştirmek üzerineydi. Hem eğitim hem de ortak işler yapılması üzerine kurulmuştu. 23 Şubat’ta Depo’da ‘Çoğul İstanbul Medyası’ diye bir sergimiz olmuştu. Bu sergi de aslında ona giden yolun başlangıcı gibi oldu. Çünkü süreli yayınlarla ilgilendiğiniz zaman ne kadar farklı diller üzerine çalışmalar olduğunu bunların çok dar alanlar olduğunu çoğu insanın aslında bilgisinin bile olmadığını görüyorsunuz. Başta bu sergiye başlarken ‘Acaba bu insanların biyografileri üzerinden mi gitsek?’ diye düşünmüştük. Sonra birkaç tane ön görüşme yaptığımızda dil meselesinin çok önemli olduğunu gördük. Bu noktada da sergide dile odaklanmaya karar verdik ve ‘Bir Dilin Peşinde’ diye sergimizin ismi oluştu ve bu şekilde aslında içeriği çalışmaya başladık.”

    ANADİLİNİ YAŞATMAYA ÇALIŞMAK

    Sergi için çalışma yaparken en çok bu işlerle uğraşan kişilerin bir yandan da mesleğini yürütüyor olmasının dikkatini çektiğini söyleyen Yıldız, bu alanda çalışma yapan herkesin hiçbir kazanç beklemeden, kendini adayarak bir şeyler üretip anadilini yaşatmaya çalıştığını aktarıyor.

    “ANADİL KONUSUNDA YAPILAN ÜRETİMLER YETERSİZ”

    90’ların sadece Türkiye’de değil dünyada bir kırılma noktası oluşturduğunu vurgulayan Yıldız, 90’lardan günümüze anadil konusunda yapılan üretimlerin yeterli olmadığını şöyle anlatıyor:

    “Kamusal alanda bir şeyler yapabilmenin, görünürlüğün yavaş yavaş son dönemlerde başladığını belki söyleyebiliriz. Tabi görünürlük de biraz tartışmalı bir konu. Genelde çok küçük gruplar tamamen kendi dertleriyle başlayarak bu alanda üretim yapıyor. Duyurma konusu bazen müzikle oluyor, bazen belki süreli yayınlarla oluyor. Ama o da sadece ilgilisine gidiyor. Aslında geniş bir şekilde duyurulma gibi bir durum olmuyor. Haliyle gerekli ama yapılan işler birazcık yetersiz kalıyor.”

    “DİLLERDE ‘ANLIYORUM AMA KONUŞAMIYORUM KUŞAĞI’ OLUŞTU”

    Yaşatılmaya çalışılan dillerin hepsinde “anlıyorum ama konuşamıyorum kuşağının” oluştuğunu belirten Yıldız, sergi için çalışma yaptıkları süreçte bu söylemin karşılarına çok çıktığını ifade ediyor. Kendi babasının da Kafkas göçmeni bir Çerkes olduğunu söyleyen Yıldız, “Evin içinde konuşulmadığı zaman o dil aktarılamıyor. Zaten kamusal alanda bunun bir imkanı yok. O ‘anlıyorum ama konuşamıyorum’ diyen insanların çoğu da bir şekilde köyde büyümüş, evinde duymuş sonra şehre gelmiş ve dilini pratik edememiş insanlar. Şimdi yavaş yavaş artık evde de konuşulmamaya başlıyor ve anadil bu yüzden yavaş yavaş unutulmaya, tehlike altında olmaya başlıyor” diyor.

    Farklı kültürler ve diller alanında daha çok çalışma olmasını ve bu çalışmaların daha kullanılabilir olmasını istediklerini aktaran Yıldız, 23 Mayıs Perşembe günü saat 19.30’da açılacak olan ‘Bir Dilin Peşinde Sergisi’ne merak eden ve ilgilenen herkesi davet ediyor.

    Sergi, Karşı Sanat Beyoğlu İstiklal Caddesi’nde bulunan Aznavur Pasajı’nda yer alıyor.

    Suay ABAK/İSTANBUL

  • Araştırmacı Mahir Özkan’dan Hemşinlilere çağrı-VİDEO

    Araştırmacı Mahir Özkan’dan Hemşinlilere çağrı-VİDEO

    PİRHA-Hemşin dili ve kültürü üzerine araştırmalar yapan Mahir Özkan, Gor dergisinin yönetim ekibinde yer alıyor. Kendisi de Hemşinli olan Özkan, Hemşin dilinin ve kültürünün yok olmaması için bütün Hemşinlilere Hemşince konuşmaları için çağrıda bulunuyor. 

    Kentleşme ve ulus devlet anlayışıyla birlikte birçok yerel dil yok olma tehlikesiyle karşı karşıya. Hemşince de bu dillerden biri. Günümüzde çok dar bir coğrafyada ve az bir kesim tarafından yaşatılmaya çalışılıyor Hemşince. Mahir Özkan da bu dili yaşatmak için çabalayanlardan biri. Gor dergisinin yönetim ekibinde yer alan Özkan, Hemşin dili ve kültürü üzerine araştırmalar yapıyor.

    Türkiye’deki kentleşme sürecinin öncesinde nispeten kapalı bir ekonomi içerisinde yaşayan Hemşinlilerin bütün olumsuz koşullara rağmen dillerini ve kültürlerini korumayı başardıklarını söyleyen Özkan, şimdilerde Hemşince’nin kendisini yeniden üreteceği zeminlerin ortadan kalkmaya başladığını belirtti.

    Özkan, Hemşince’nin kaybolma tehlikesini hazırlayan zeminleri şöyle sıraladı:

    “Hemşinler daha dağınık bir şekilde yaşamaya başladıkları, büyük şehirlere göç ettikleri, karma evlilikler yaptıkları, yaylalarda dillerini yeni kuşaklara aktaracakları zeminlerin ortadan kalkmasından dolayı dilin kaybolma tehlikesi daha da büyümüş durumda.”

    “YA BİRLİKTE YOK OLACAK YA BİRLİKTE KURTULACAKLAR”

    Hemşince’nin UNESCO tarafından yok olma riski altına olan diller arasında sayıldığını belirten Özkan, bu dili konuşan insanların dillerinin kaybolmaması için bir şeyler yapmaya çalıştıklarını ancak onları da aşan durumlardan dolayı çok başarılı olamadıklarını şöyle anlattı:

    “Biz ne yaparsak yapalım siyasal süreçler değişmediği sürece dil bu yok oluşu yaşayacak. Bunun halk topluluğu olarak bizi aşan boyutları var. Bence Türkiye’nin bütün dillerinin konuşan kimlikleri bütün kültürleri kendi kimlikleri ve kültürlerinin yok olmaması için birlikte hareket etmek durumundalar. Yani birinin kurtuluşu öbürünün yok oluşu diye bir şey yok. Ya birlikte yok olacaklar ya birlikte kurtulacaklar. Çünkü Türkiye’nin siyasal atmosferinin toplam bir değişimi ancak dillere ve kimliklere bakıştaki köklü bir değişiklikle bu diller korunabilir. Çünkü siz istediğiniz kadar bu dille ilgili kitap yazın, kültürel araştırma yapın, radyo programı yapın, çocuklara öğretmeye çalışın kişisel çabalarınızla kentleşmeyle beraber gelen siyasal yapıdan kaynaklanan daha makro sorunları çözemiyorsunuz.”

    “KONUŞULMAYAN DİL ÖLÜR”

    Bu makro sorunların ancak dile saygınlığının geri kazandırılarak aşılacağını söyleyen Özkan, bütün üniversitelerde dillerle ilgili araştırma birimlerinin açılması, dilin konuşucularına dilin saygın bir şey olduğunun, konuşulması ve gelecek kuşaklara aktarılmaya değer olduğunun anlatılması gerektiğini vurguladı. Farklı dillere ve kimliklere karşı oluşmuş bölücülük, hainlik ve ihanet gibi söylemler ile dillerin korunmasına yönelik çabaların bu şekilde damgalanmasının öne geçilmesiyle dilin korunabileceğine dikkat çeken Özkan, sözlerini şöyle sürdürdü:

    “Siyasal bakışın değişmesi ve halkın kendisinin kendi diline, kimliğine bakışının değişmesi gerekiyor. Bu sahiplenme olmadığı sürece o dilin entelektüellerinin, okuryazarlarının, o dilin yok olmaması için çaba harcayan aydınların, demokratların yapacağı çalışmalar sınırlı kalacaktır. Ancak belki kayıt altına alınması dillerin belgelenmiş olmasını ‘Böyle bir dil konuşuluyordu’ diye tarihe geçmesini sağlayacak. Ama konuşulmayan dil ölür, kitapla değil konuşmayla yaşar diller. Dolayısıyla da halkın konuşmasını sağlayacak önlemler alınması gerekir en temelde.”

    “DİLİ ÖZGÜR OLMAYAN BİR İNSAN ÖZGÜR OLAMAZ”

    Dili özgür olmayan bir insanın özgür olmasının mümkün olmadığını vurgulayan Özkan, şunları ifade etti:

    “Birilerini esaret altında tutan kişi de özgür değildir esasında. O yüzden Türkiye’deki toplumlar şunu bilmeli: Ben özgür olayım, ben kendi kültürüme, kimliğime, dilime sahip olayım da öteki ne olursa olsun, mantığıyla yaklaştığınız zaman hatta ‘Öteki konuşursa ona hain diyeyim’ mantığıyla yaklaştığınız sürece siz de o baskının ve zulmün esaretinin diğer bir boyutunu yaşıyorsunuz demektir. Dolayısıyla dili tehlike altında olsun olmasın her kimlik ve dil topluluğunun sahiplendiği, gönül rahatlığıyla’ ‘Evet ben kendimi buralı hissediyorum, buraya ait hissediyorum. Çünkü benim dilim, kimliğim, kültürüm burada değer görüyor’ diyebileceği bir ülkede hep birlikte yaşamak istiyorsak herkes herkesin diline, kimliğine sahip çıkmalı. ‘O bölücü, o hain, o dil zaten şöyle, o dil zaten işe yaramaz, o da neymiş köylü dili’ gibi başkalarını aşağılayarak, küçümseyerek ya da sahip çıkana hain diye damgalayarak birarada yaşamamız, ortak bir ülkede demokratik bir biçimde, kardeşçe yaşamamız mümkün değil. Dolayısıyla bu özgürlükler bizi ayrıştırmaz tam tersine kardeşleştirir ve birleştirir diye düşünebilmek gerekir.”

    EŞİTLİK VE KARDEŞLİK

    Bölücülük, hainlik gibi kelimelerin çok rahat kullanılan kelimeler olduğunu eleştiren Özkan, “İş eğer bölmeye, ayrıştırmaya gelirse bizim gözden kaçırmamız gereken şey şu; Eşitlik ya da kardeşlik dediğimiz şey kişileri kendileri olarak kabul ettiğimizde gerçekleşebilecek bir şeydir. Yani sen bir kişiye ‘Sen benim gibi olduğunda eşit olacağız’ dediğin zaman ona eşitlik önermiş olmuyorsun. Çünkü sen kendin olmuş oluyorsun ona ise kendini terk etmesini önermiş oluyorsun. Halbuki eşitlik demek ben kendimken senin de kendin olma hakkının sağlanıyor olması demektir.  Dolayısıyla da eşitlik, kardeşlik kelimelerini böyle anlamak gerekiyor.” dedi.

    “ANADİLİMİ KONUŞMAM BENİM BEN OLMAM DEMEK”

    Anadilin yüreğin kapısı olduğunu söyleyen Özkan, insanın en derin hissiyatını ve duygusunu kendi şekillendiği kimlik üzerinden ifade edebildiğini ve bunun en önemli unsurunun da dil olduğunu kaydetti. Özkan, “Çok mutlu olduğum anlarda, çok üzüldüğüm anlarda, çok kızgın olduğum anlarda ilk küfrü neyle ediyorum kendi anadilimle ediyorum. İlk ağıdı neyle yakıyorum kendi anadilimle yakıyorum. İlk sevinç nidalarımı kendi anadilimle atıyorum. O yoğunlaşmada benim aklıma ilk o geliyorsa benim yüreğimin derinliklerinde olan o dil demektir. Dolayısıyla benim o dili konuşmam benim ben olmam demek” diye konuştu. İnsanların dilleriyle olan bağlarının kopmasının büyük bir trajedi olduğunu belirten Özkan, diliyle bağını koparan insanın kendi özüyle ve yüreğiyle bağını kopardığına işaret etti.

    HEMŞİNLİLERE ÇAĞRI

    İnsanların özgür olabilmeleri için dillerinin, kimliklerinin ve tarihlerinin özgür olması gerektiğini ve diline sahip çıkmanın özgürlüğüne sahip çıkmak olduğunu ifade eden Özkan, sözlerini Hemşinlere anadilinde şu çağrıyı yaptı: Bütün Hemşinler Hemşince konuşsun, Hemşince kaybolmasın.

    PİRHA/İSTANBUL