Etiket: horasan

  • DAD Genel Sekreteri Benler: Dersim, dışarıdan giydirilmek istenen gömlekleri hep yırtıp atmıştır-VİDEO

    DAD Genel Sekreteri Benler: Dersim, dışarıdan giydirilmek istenen gömlekleri hep yırtıp atmıştır-VİDEO

    PİRHA- DAD Genel Sekreteri Asil Benler, resmi ideolojinin ‘Horasan’ teziyle tüm Alevi süreklerini ‘Türkleştirme-Sünnileştirme’ çabası güttüğünü söyledi. Dersim’in inançsal ve ulusal değerlerinin hedefte olduğunu belirten Benler, “Dersim; tarihsel, kültürel, toplumsal ve bunlarla birleşik olarak mekânsal bağlamda bir mahlasa sahiptir. Bunlar; Harde Dewreş, Axa Pîroz, Jar û Diyar ve Kirmancîye’dir. Dersim’in başka bir tanıma ihtiyacı yoktur. Dersim, dışarıdan giydirilmek istenen gömlekleri her zaman yırtıp atmıştır” dedi.

    AKP hükümetinin eliyle devletin Dersim’deki asimilasyon faaliyetleri çeşitli yöntemlerle sürüyor. Tunceli Valiliği’nin koordinasyonuyla, Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı ve Munzur Üniversitesi işbirliğiyle, 16-17 Ekim 2024 tarihlerinde Munzur Üniversitesi’nde “Anadolu’nun Horasan’ı Tunceli Sempozyumu” gerçekleşecek.

    Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) Genel Sekreteri Asil Benler, AKP’nin yapacağı sempozyumu PİRHA’ya değerlendirdi.

    Söz konusu sempozyumun Dersim’e yönelik sistematik şekilde sürdürülen asimilasyon politikalarının devamı olduğuna işaret eden Asil Benler, “Dersim’e yönelik Türk-İslam sentezi bağlamında yürütülen asimilasyon politikaları söz konusu. Bu anlamda Türklüğü ve İslam’ı medeniyeti taşıyan kimlikler olarak gösterip Dersim’in taşıdığı Kürtlük ve Alevilik kimliklerini değersizleştiren, ilkel bir anlamda ele alan ve Dersimlilerin bu kimliklerden kaçarak ‘medeniyet’ diye adres gösterilen kimliklere koşar adım giderek oto asimilasyon dediğimiz sürece zihinsel olarak hazır hale getirilmesi hedeflenmekte” diye belirtti.

    “‘MEDENİYET’ VURGUSU DERSİM TERTELESİ’NDE YAPILAN KIYIMLARI MEŞRULAŞTIRMAKTIR”

    Diyanet İşleri Başkanı’nın Dersim’deki cami açılışında, ‘‘Şehirlerin medenileşmesinde en büyük pay camilerindir’ sözlerini hatırlatan Benler, Dersim Tertelesi’ne giden süreçteki ‘medeniyet’ vurgusuna da ayrıca değindi.
    Benler “Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı, Diyanet, Valilik ve Munzur Üniversitesi paralelinde gelişen asimilasyon politikalarına hız verilmiş durumda. Diyanet İşleri Başkanı son dönemde Dersim’de yaptığı cami açılışında, ‘Şehirlerin medenileşmesinde en büyük pay camilerindir’ diyerek bir medeniyet vurgusu yaptı. Tertele dönemine gidilen süreçte gerek mecliste gerekse gizli raporlaşmalarda yine benzer bir şekilde medeniyet kavramının Dersim Tertelesi’nde yapılan kıyımları meşrulaştırmak için bir kılıf olarak kullanılmak istendiğini biliyoruz. Diyanet İşleri Başkanı’nın yüzde 90’ından fazlası Alevi olan bir kente cami açma bağlamındaki girişimi, yine medeniyetle süsleyip topluma sunması paralel bir politikanın aralıksız bir şekilde Dersim’e yönelik sürdüğünün göstergesidir” diye konuştu.

    “DERSİM’İN TAŞIDIĞI KÜRTLÜK VE ALEVİLİK KİMLİKLERİNİ DEĞERSİZLEŞTİRMEK HEDEFLENİYOR”

    Türklük ve İslam kimliklerinin ‘medeniyet’ adresi olarak Dersim’e dayatıldığını ifade eden Benler, “Medeniyet olgusu egemen ve ezilen toplumların  gerek tarihsel gerek güncel olarak karşılaşmalarında şu bağlamda ele alınmıştır: Egemen kimliği, egemen ulusal değerleri, egemen inançları taşıyan ve yerelde karşılaştığı ezilen kimlikleri kendi bünyesinde eriterek yok etmek adına bir çekim gücü olarak ele aldıklarını görmekteyiz. Tertele ve son cami açılışındaki denklemi somutlaştırır isek; Dersim’e yönelik Türk-İslam sentezi bağlamında yürütülen asimilasyon politikaları söz konusu. Bu anlamda Türklük ve İslam’ı medeniyeti taşıyan kimlikler olarak gösterip Dersim’in taşıdığı Kürtlük ve Alevilik kimliklerini değersizleştiren, ilkel anlamda ele alan ve Dersimlilerin bu kimliklerden kaçıp ‘medeniyet’ diye adres gösterilen kimliklere koşar adım giderek otoasimilasyon dediğimiz sürece zihinsel olarak hazır hale getirilmesi hedeflenmekte” dedi.

    HORASAN VE AHMET YESEVİ TEZİ ÇARPITMALARI

    Benler, Türkleştirme politikasının ‘Horasan’, ‘Ahmet Yesevi’ argümanlarının ciddi çarpıtmalar taşıdığını dile getirdi. Çarpıtmaların tarihsel, inançsal ve etnisite bağlamında ele alındığı söyleyen Asil Benler, şu değerlendirmede bulundu:

    “Biz Alevi toplumu olarak tarihteki kırım ve asimilasyon politikalarını değerlendirirken çokça dile getirdiğimiz bir gerçek var. Özellikle Safevi-Osmanlı döneminden bugünkü İran-Türkiye gerçekliğine doğru geldiğimizde İran’ın Türkiye’ye ‘Ya siz bunları Sünnileştirin ya da biz Şiileştirelim’ gibi gizli bir istişare yürüttüğüne dair vurgu var. Bu bir gerçekliğe tekabül ediyor, ama eksik olduğunu da söylemeliyiz.

    Türkiye gerçekliğinde resmi ideoloji ürettiği tarih tezi ile bütün Alevileri aynı zamanda Türkleştirme gibi bir politikanın devamlı sürdürücüsü halindedir. Burada kullanılan argümanlardan en bilineni Horasan gerçekliğidir. Aleviliğin çıkış mekanının Horasan olduğu ile bu bölgede hakim etnisitesinin Türklük olduğu ve Aleviliğin mürşidinin ise Ahmet Yesevi olduğu vurgusuyla geliştirilen bir tarih tezi bu. Bu tarih tezi kendi içerisinde ciddi çarpıtmalar barındırmakta. Üç başlıkta bunu vurgulayabiliriz. Birincisi kronolojik olarak, ikincisi inançsal ve üçüncüsü de etnisite bağlamında hatalar barındırmaktadır.

    HACI BEKTAŞ VELİ’NİN AHMET YESEVİ’DEN EL ALDIĞI ÇARPITMASI

    Birincisini açacak olursak; Ahmet Yesevi’nin Aleviliğin mürşidi olarak kurgulandığı bağlamını şu tezlerle çürütmek çok mümkün. Kurgu, ‘Ahmet Yesevi mürşittir ve onun eğittiği erenler Anadolu’ya gelerek Aleviliği yaydı’ tarzında bir düzlemde gelişiyor. Resmi kaynaklar Hacı Bektaş Veli’nin Ahmet Yesevi’den el aldığını söyler. Ahmet Yesevi’nin ölüm tarihi 1166, Hacı Bektaş Veli’nin doğum tarihi 1209. Bu çarpıtma tarihsel düzlemde bile boşa çıkartılan bir tartışma olmakta.

    “AHMET YESEVİ NAKŞİBENDİ ŞEYHİ, HACI BEKTAŞ İSE BATINİ YOL ERENİ”

    İkinci düzlem olarak vurguladığımız şey inançsal bir vurguydu. Ahmet Yesevi’nin Alevi olmadığını, mutasavvıf bir Nakşibendi şeyhi olduğunu ufak bir araştırmayla bile çok net görebilmekteyiz. Önemli aydın ve yazarlar bunu belgeleriyle çokça işledi. Hacı Bektaş Veli’nin de Batıni bir Yol ereni olduğunu hepimiz bilmekteyiz.

    HORASAN’IN TÜRKLÜK YURDU OLDUĞU PROPAGANDASI

    Üçüncüsü ise Horasan’ın etnisite bağlamında bir Türkistan, Türklük yurdu olarak kurgulandığını görmekteyiz. Çağımızın bilişim çağı olması ve saha araştırması yapan araştırmacı ve tarihçilerin de üretimlerinden kaynaklı bu vurgu boşa çıkarıldı. İnternet ortamında Alevi menşeili Horasan Kürtleri’nin varlığı çok net bir şekilde görmekteyiz. Yine tarihçilerin yaptığı saha çalışmaları önümüzde durmaktadır. Sosyolojik durum aşiretler bağlamında hala devam etmekte. Çemişgezek merkezli bir çok aşiretin 16. Yüzyılda Safeviler döneminde Horasan’a sınır bekçiliği yapmak için gönderildiği ve bir kısmının sonraki tarihsel süreçte Dersim’e geri geldiği, bir kısmının da orada kaldığı ve Dersim’den gitmeyipte o bölgenin yerlisi olan Kürtlerin varlığı da bu araştırmaların bağlamında açığa çıktı. Resmi ideolojinin tarih tezi olarak kurguladığı tüm düzlem ayakları havada kalır bir şekilde boşa çıkarılmıştır.

    “AKADEMİSYENLER VE ÜNİVERSİTE ELİYLE BİR DERSİM-KIRIM POLİTİKASI ÜRETİLİYOR”

    Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) Genel Sekreteri Asil Benler, ‘Horasan’ argümanının günümüz akademisyenleri ve Munzur Üniversitesi eliyle kullanıldığını dile getirerek, Dersim-kırım denen bir politikanın üretildiğini ifade etti.

    Benler, “Bunu tekrar ısıtarak toplumun gündeme getirmelerinin şöyle bir gerçekliği var: Hitler’in Propaganda Bakanı olan Goebbels bunu, ‘Bir yalanı yeterince uzun, yeterince gürültülü ve yeterince sık söylerseniz insanlar ona inanır’ diyerek vurguluyor. Bu vurguyu esas aldıklarını düşünüyorum. Egemen kurguları aynı düzlemde geliştiği için Horasan çarpıtmasını tekrar tekrar gürültülü bir şekilde, , karşıt bilim üreten üniversiteyi ve bol ünvanlı akademisyenleri arkasına alarak bir gürültü çıkararak Dersim halkının, Rêya Heq süreğini mensup Dersim hinterlandının, buna inanacağını düşündüler. Hatta kendilerine yabancı bir isim takarak daha çok sansasyonel olarak kurgulanıp bir rıza üretimi gelişeceğini düşündüler. Doktor Friç örneği var. Resmi ideolojinin bir yazarı Kürt Alevilerin Türk olduğunu kanıtlamaya dair üretimde bulunup, adını Doktor Friç olarak sunuyor. Günümüzde de akademi dünyasını bu bağlamda kullanma var. Munzur Üniversitesi’nin kurulduğu günden beri resmi ideoloji üretimini bir bilgi iktidarı sağlayarak, Dersim’in asimilasyonunda önemli bir mevzi haline geldiğini ve Dersim-kırım diyebileceğimiz bir politika ürettiğini görmekteyiz” şeklinde konuştu.

    DERSİM; HARDE DEWREŞ, AXA PÎROZ, JAR Û DİYAR, KİRMANCÎYEDİR

    Dersim’in tarihsel, kültürel, toplumsal ve mekansal olarak kendine özgü tanımları olduğuna vurgu yapan Asil Benler, “Bütün bu tarih çarpıtmasıyla Dersim tarif edilerek, kendisine bir tanım biçilmek istenmekte. Çok net biliyoruz ki Dersim’in kendine özgü tanımları var. Dersim, kendi tarihsel ve sosyolojik seyri bağlamında kendini tanımlamış ve o tanıma göre yaşamak isteyen bir kent. Bunu kabullenmiyorlar, bunu yok etmek istiyorlar, Dersim’i Alevisizleştirmek, Kürtsüzleştirmek hedefiyle. Dersim’in tanımları var dedik. Dersim; tarihsel, kültürel, toplumsal ve bunlarla birleşik olarak mekânsal bağlamda bir mahlasa sahip. Kendi ürettiği mahlasları var Dersim’in. Bunlar; Hardê Dewreş, Axa Pîroz, Jar û Diyar ve Kirmanciye’dir. Dersim’in başka bir tanıma ihtiyacı yoktur.

    “DERSİM DIŞARIDAN GİYDİRİLEN GÖMLEKLERİ YIRTIP ATMIŞTIR”

    Dersim’e dışarıdan giydirilmek istenen gömlekleri Dersim her zaman yırtıp atmıştır. Kendi özgün, kendi doğallığında ikrarına, itikatına, ulusal kimliğine bağlı bir şekilde geleceğini de kurgulayacaktır” diye belirtti.

    Ersin ÖZGÜL/İZMİR

    İLGİLİ HABERLER

    -Fırat Meclis’ten seslendi: Tunceli Sempozyumu Dersim’in inancına, diline saldırı girişimidir-VİDEO
    -Kordu: ‘Tunceli sempozyumu’ Devletin Dersim’i Türkleştirme, Sünnileştirme çabası-VİDEO
    -Kete’den ‘Tunceli Sempozyumu’na tepki: Dersim’deki Ra Heq inancını tüketme planıdır-VİDEO
    -Kurumlardan ‘Tunceli Sempozyumu’na tepki: Kırmanciye topraklarımızı anlam kaybına uğratma amaçlı
    -Afişe adını yazdılar; Ali Önal Dede’den tepki: Tunceli Sempozyumu’na katılmıyorum
    >DAM’dan ‘Tunceli Sempozyumu’ tepkisi: Dersim halkının yeni bir tarih anlatımına ihtiyacı yok!
    -‘Munzur Üniversitesi, Cemevi Başkanlığı ve Dedeler Meclisi; Dersim’in inancını, kimliğini yok etmek istiyor!’
    -Özcan’dan ‘Tunceli Sempozyumu’na tepki: İktidarın Alevilere yönelik politikasının devamı-VİDEO
    -FEDA’dan AKP’nin ‘Tunceli Sempozyumu’na tepki: Devletin uğursuz faaliyeti; Aleviliğe saldırısı
     -Kurumlardan ‘Tunceli Sempozyumu’na tepki: Kırmanciye topraklarımızı anlam kaybına uğratma amaçlı

  • Mehmet Ali Ayyıldız: Alevi mitolojisi edebiyata girmeli-VİDEO

    Mehmet Ali Ayyıldız: Alevi mitolojisi edebiyata girmeli-VİDEO

    PİRHA – Ayyıldız Yayıncılık, dördüncü nesil üyesi Mehmet Ali Ayyıldız tarafından yayın camiasında mücadelesini sürdürüyor. Alevi kültürüne dair 1940’lı yıllarda basılan kitaplarla ismini duyuran Ayyıldız Yayınları, günümüzde halen bu yönlü çalışmalarıyla biliniyor. Mehmet Ali Ayyıldız, Hz. Ali karakteri üzerinden yeni bir mitoloji dizisi hazırlanması ve Alevi Kütüphanesi kurulması gerektiğini vurguladı. 

    Ayyıldız Yayınları’nın Adana’da başlayan yayıncılık serüveni şimdi ise Ankara’da devam ediyor. 200 bin civarında kitap ile hizmet veren yayınevi, özellikle üçüncü kuşak olan ‘Bektaş Ayyıldız’ ismiyle tanınıyor.

    Alevi inancının yasaklı olduğu dönemlerde de Alevi mitolojileri ve Aleviliğe dair çok sayıda kitap Ayyıldız yayınları sayesinde okuyucuya ulaştırılmış. Günümüzde halen Alevilik üzerine çalışma yapanların uğrayacağı birkaç adresten birisi de Ayyıldız yayınları olarak ifade ediliyor.

    KIYIMLARDAN KURTULMAK İÇİN HORASAN’DAN ADIYAMAN’A GÖÇ…

    Dört nesildir yayıncılık yapan ailenin, okurlar için çabasını Mehmet Ali Ayyıldız’dan dinledik. İnanç kimliklerini yaşatmak adına ailesinin vermiş olduğu mücadeleyle sohbete başlayan Mehmet Ali Ayyıldız, şu bilgileri paylaştı:

    “Anlatacaklarımı amcalarımdan dinlemiştim; Türkmen olduğumuzu biliyorum. Horasan’dan ilk olarak Malatya’ya geldiğimizi, daha sonra Malatya’da Yavuz Sultan Selim kıyımları döneminde bizimkiler Adıyaman’ın bir köyüne kaçıyor. Daha sonra o köyde ‘Biz Kürt’üz, Müslümanız, namaz kılıyoruz’ gibi ritüeller yaparak kendilerini gizlemeye çalışmışlar. Hatta ben çocukken ilk kez köye gittiğimde Türkçe bilen çocuk yoktu. ‘Biz Kürt müyüz?’ diye aileme sormuştum. Sonra yaptığım araştırmalarda ailenin Türkmen olduğu ve o dönem kıyımlardan kurtulmak için Kürt kimliğine büründüğümüz ortaya çıktı.”

    “BÜYÜK DEDEM, KÖY KÖY DOLAŞIP KİTAP SATARMIŞ”

    Ayyıldız Yayınları’nın kuruluşu ise Adana’da gerçekleşiyor. Kitap basımının bir hayli karşılık gördüğü o yıllara dair Mehmet Ali Ayyıldız, şunları söyledi:

    “Tahminen 1943 yılında dedem Abuzer Ayyıldız, Adana’ya geliyor ve ticaretle uğraşıyor. O dönemde para da kazanıyor ama dedemin babası o zamanlar fakir birisiymiş. İstanbul’a gidip kitap alır, gelip köy köy dolaşarak satarmış. Hatta anlatılan hikayeye göre eşeği dahi yokmuş ve köylere yürüyerek gidermiş. Nenem, kendisine bezden sırtına raf gibi bir şey dikmiş. Dedem onu sırtına bağlar ve dolaşıp kitap satarmış. O dönemler insanların yoklukla uğraştığı dönemler olduğu için bir köyde kitabı kime satabilirsin ki? Ya bir ağa vardır ya bir muhtar vardır, bir veya iki kitap satabilmek için dedem kilometrelerce yol yürürmüş. Gittikleri köyde de kitabı anlatıp üzerine konuşuyorlarmış. O dönem köylere kitap gittiği zaman bir heyecan da oluşurmuş. Mesela köyün muhtarı bir kitap aldığında o gece tüm köy ahalisi kitabı görmeye muhtarın ya da ağanın evine gidermiş.

    1943 yılında dedem Adana’ya ilk matbaamızı açıyor. Bunun sebebi de babası gidip İstanbul’dan kitap alıp da uğraşmasın diye. Dedemin babasının İstanbul’dan alıp getirdiği kitaplar genelde Alevilikle ilgili eserlermiş. Hazreti Ali’nin cenk kitapları ve şu anda insanların bilmediği ama o dönem çokça meşhur olan Seyfüzülyezen Hikayesi, Battal Gazi gibi halk kahramanlarının hikayelerinin basıldığı bir matbaa oluyor.”

    ALEVİ KİTAPLARI NEDENİYLE ÖLÜM TEHDİTLERİ ALINDI!

    Mehmet Ali Ayyıldız, Adana’da yayın dünyasına girildiğinde Alevilik üzerinde baskının olduğunun da altını çizdi. “O dönem herkesin kimliğini sakladığı bir dönemdi” diyen Mehmet Ali Ayyıldız, babasının Alevilikle ilgili bastırdığı kitaplar nedeniyle dönemin İBDA-C isimli örgütü tarafından ölüm tehdidi aldığını da aktardı. Ayyıldız, “1940’lı yıllarda Alevilikle ilgili kitapları basıyor olmaları çok önemli ve cesaret isteyen bir durumdu. O dönemlerde Alevilikle ilgili kitap basan iki ya da üç yayınevinden birisi de bizimkiydi” diye belirtti.

    60 YIL BOYUNCA ALEVİLİĞE DAİR KİTAPLAR BASILDI!

    Günümüzde Aleviliğe dair okuma kültürünün pek olmadığını belirten Mehmet Ali Ayyıldız, şu sözlerle devam etti:

    “Türkiye’nin en çok kitap okunduğu 1960-1980’li yıllardaki Kemal Tahir’lerin, Orhan Kemal’ler’in, Fakir Baykurt’ların olduğu o meşhur dönemdeki önemli eserlerin yerini şimdi popüler aşk romanları alıyor. Yaklaşık 20 yıldır da bu böyle. Ama babam, yaklaşık 60 yıl boyunca hiç durmadan Alevilik üzerine kitap basıp yayınladı. Hatta bunları satabilmek için kendince yöntemleri vardı. Mesela her sene bir ay boyunca Hacıbektaş’a gider kalırdı. Dünyada bile bilinen bir isimdi, ‘Bektaş Ayyıldız’ denildiği zaman Alevi kitaplarını bulabileceğiniz en sağlam kaynak oydu. Yurtdışına da posta yöntemi ile kitaplar gönderirdi.

    “ALEVİ MİTOLOJİSİ, EDEBİYATA GİRMELİ”

    Maalesef ailemizde sağlam bir arşivcilik olmamış. Birçok değerli kitabı sahaflardan, kitapçılardan, antikacılardan halen topluyorum. Şu ana kadar belki 300 civarında kitap topladım ama bir bu kadar daha toparlayamadığım kitap var. Bu kitapları yeniden basmak gibi bir hayalim de var. Özellikle Hz. Ali’nin cenk kitaplarının yeniden basılması gerektiğini düşünüyorum. Yeni neslin okuması için mesela bir Alevi mitolojisi, kültürü, edebiyata girmeli bence ve bu Hz. Ali ile olmalı. Ancak bildiğimiz Hz. Ali değil de mitolojik bir kahraman olarak bu cenk kitapları, iyi bir yazar ile yeniden hazırlanıp mitolojik bir Hz. Ali figürü ile yeniden basılmalı. Günümüzde gençlerin, böylesi bir kitabı çok okuyacağını düşünüyorum.”

    ALEVİ KÜTÜPHANESİ OLUŞTURMAK!

    Mehmet Ali Ayyıldız, Aleviliğe dair yazılan tüm kitapların, oluşturulacak “Alevi Kütüphanesi” altında toplanması gerektiğini de vurguladı. Ayyıldız, şöyle devam etti:

    “Bazı kitaplar kimi dedelerin elinde, bunlar el yazmalarıyla oluşturulmuş. Başka bir örneği de yok. O kişiye de babasından kalmış. Mesela onun dijital kaydını alıp hem basılı hem de dijital bir kütüphane oluşturulması şart. Şu anda bu büyük bir eksiklik. Artık üniversitelerde yüksek lisans, doktora çalışmaları ciddi anlamda artmaya başladı ve kaynak da bulamıyorlar. Belki ileride dergahların ya da Alevi sivil toplum kuruluşlarının desteğiyle bu yönlü bir kütüphane kurulabilir. Ben ayrıca Alevi Vakıflar Federasyonu’nda yönetimdeyim. Bu konuyu da sık sık gündeme getiriyoruz. İnşallah İlerideki günlerde bu yönde bir gelişme olacak.”

    “DEVLETİN KÜLTÜR POLİTİKASI VAR MI?”

    Mehmet Ali Ayyıldız, son olarak yayıncıların içerisinde olduğu zorluklara değindi. Kitap basımının artık büyük maliyetler getirdiğini söyleyen Ayyıldız, devletin bu sektörü sahiplenmediğini vurgulayarak şöyle devam etti:

    “Dünyada yayıncılık mesleği gerçekten çok prestijli ve ileri bir durumda. Türkiye’de ise pek o kadar değil. Bunun sebebi de devletin kültür politikasından kaynaklı. Bugün gelişmiş ülkelerin kültür yayıncılığı ile ilgili çok ciddi teşvik ve destekleri var. Türkiye’de ise ‘kültür politikası’ dediğimiz zaman, bilmiyorum hükümette böyle bir şey var mı? Bize bu yönüyle nasıl bir cevap verilir? Bir yayıncı olarak bunun olduğunu görmüyorum. Mesela yurt dışında bir yayınevi, yıllık yayınlayacağı kitap sayısı kadar devletten kağıt alır ve bu kağıt için vergilerden arındırılır. Çünkü kültür kitabı, yani insanların okuması gereken kitaplar basılacaktır. Ve o ülkedeki kültür bakanlığı, kütüphane sayısı kadar yayıncının kitabından, ne bastıysa incelemeden alır. Ama bizde iş şöyle yürüyor: Bizler Kültür Bakanlığı’nın kütüphanelerine teklif veriyoruz. Örneğin o yıl 20 kitap bastık, bunları değerlendirirken kimilerini siyaseten kendilerine göre uygun bulmazlar, kimi kitapların konusu beğenilmez derken o 20 kitaptan sadece 2 kitabı ancak alırlar. Bu nedenle o kütüphanelerde kütüphane olamıyor, yayıncılar da hayatta kalamıyor.”

    Eren GÜVEN/ANKARA

  • ‘Horasan’da Kürtlerin tamamı Alevi, Dersim’e benzer ritüelleri ve inançları çok güçlü’ (2)-VİDEO

    ‘Horasan’da Kürtlerin tamamı Alevi, Dersim’e benzer ritüelleri ve inançları çok güçlü’ (2)-VİDEO

    PİRHA- İran’da Horasan’da yaşayan Alevilerle görüşen Sosyal Antropolog Hasan Harmancı, resmi ideolojinin tüm Alevi süreklerini  ‘Horasan’dan geldik, Türk’üz’ teziyle inkar etmesine karşın, Horasan’da Kürtlüğün Alevilik olarak kavrandığını belirtti. Alevilik inancının burada hala güçlü olduğuna işaret eden Harmancı, “Horasan’da Kürt dediğinde ayrıca Alevi olarak algılanıyor. % 98 oranında oradaki Kürtler kendilerini Alevi olarak tanımlıyorlar. Orada güçlü bir biçimde ritüellerini sürdürüyorlar” dedi. 

    “Horasan” olgusu, tüm Alevi sürekleri için hayati denecek ölçüde son derece önemli bir konu. Nasıl olmasın ki! Son birkaç kuşaktan tüm sürekler özellikle Kürt Alevilerin önemli bir bölümü, neredeyse ağızbirliği etmişcesine resmi ideolojinin “Horasan’dan geldik Türk’üz” savıyla, bilerek veya bilmeyerek bir kimlik saptırması ya da karartması içine girdi.

    Alevi Türkmenler’in de büyük çoğunluğu Horasan’dan geldiklerini söylerdi. İşin daha garip ve ilginç yanı ise, Horasan’dan geldiklerini iddia eden bu insanların yine büyük çoğunluğu; Hazar Denizi’nin güneydoğusunda “Horasan” adıyla bir eyalet olduğunu bilmeden, Erzurum’a bağlı bir “Horasan” kazasının olduğu söz konusu söylemi tekrarlayıp dururlardı.

    Peki Horasan’a giden veya gelenler kimlerdi? Nasıl gelindi veya nasıl gidildi? Orada olanlar hangi etnik kimlikten Alevilerdi? Güncel olarak Alevilik inancı bölgede varlığını nasıl devam ettiriyor soruları ise halen zayıf kalan ve açığa çıkarılmayı bekleyen bir yerde duruyor.

    Yakın zamanda İran Horasan’a giden ve alan çalışmaları yapan Sosyal Antropolog Hasan Harmancı, resmi tarih tezlerinin savunuculuğunu yaptığı konuların çoğunluğunda olduğu gibi Horasan ve Alevilik meselesinde de inkar ve asimilasyon politikasının esas alındığını vurguladı.

    Harmancı, Horasan’a gitmeden önce Faik Bulut ve Selim Temo’nun bölgeye dair yaptıkları saha çalışmalarını aktardığı kitapları okuduğunu, bu kitaplarda ‘Kürt olgusu ve aşiretlerinin neden öne çıktığı’ sorusunu sorduğu dönemde Horasan’a gitmesiyle birlikte buradaki Alevilerin hemen hepsinin Türkiye bağlantılı Kürt aşiretler olduğunu şaşkınlıkla öğrendiğini söyledi.

    Konuya resmi tarih tezlerinin penceresinden bakmayıp alternatif kaynaklardan bulmaya ve saha araştırmaları yürütmeye çalışan Harmancı’nın yakın zamanda yaptığı ‘Horasan’ gezisi önemli bir boşluğu dolduruyor.

    Horasan’daki temasları ve çalışmalarını Kürt ve Alevi bağlantısı ile yerel kaynaklarla irdeleyen Harmancı, bölgede sosyolojik olarak Dersim’e (Sivas, Erzincan, Maraş, Bingöl, Hınıs, Varto vb.) çok yakın ritüellerin ve uygulamaların olduğuna değinerek bölgede halen yaşayan bir Aleviliğin olduğunu söyledi.

    Sosyal Antropolog Hasan Harmancı‘nın İran ve Horasan’daki saha çalışmalarının ikinci bölümünde bölgedeki Alevilerin genel durumunu ve inanç ritüellerini konuştuk.

    “BÖLGEDE KÜRT AŞİRETLERİ GÖRDÜM”

    PİRHA- Hacı Bektaş Veli’ye dair çalışmalarınızı sürdürürken yine Horasan bölgesindeki Aleviler ile temas kurdunuz. Neler gördünüz, kendilerini nasıl tarif ediyorlar?

    HASAN HARMANCI: Faik Bulut ve Selim Temo’nun Horasan’a dair yazdığı kitapları önceden okumuştum. Her iki çalışmanın ortak yanları çok fazla. Ben bu çalışmalara ön yargı ile yaklaşmadım ama neden bu çalışmaların içerisinde Kürt olgusu ve aşiretlerinin öne çıktığını sordum. Gidip saha çalışması yaptığımda ise bölgede tamamen Türkiye bağlantılı Kürt aşiretlerini gördüm. 1514 yıllarındaki savaş döneminden 15 yıl sonra oradaki Kürt aşiretleri sürgüne tabi olmuşlar. Sürgüne tabi olanlar aşiretler mensup olanlarla konuştuğumda, ‘Biz Mezopotamya’dan, Maraş ve Erzurum’dan gelmişiz’ cevabı verdiler. Kürt potansiyeli, aşiretleri bakımından verdiği örnekler çok bağlantılı. Bunu Kürt ve Alevi bağlantısı ile konuşmaya çalıştım. Kendilerini ‘Kurmanc’ olarak tarif ediyorlar.

    “BİZ ALEVİYİZ, SERASORUZ (KIZILBAŞ) DİYORLAR”

    -İnanç ritüellerine dair sohbetiniz oldu mu? Şiiliğin bölge inancına etkisi ne boyutta? 

    İnançsal potansiyeli anlamak için soru sorduğumda ise kendilerini ‘Şii ve Alevi’ olarak gördüklerini ifade ettiler. Biraz daha özgür olunca ve daha samimi sorular sorunca ise temelde ‘biz Aleviyiz, Serasoruz’ dediler. Şia inancı bunu baskılamış, İmam Rıza türbesi çok yakın ve seronomilere katılanlar çok fazla. Şiilik göstergelerini bir anlamda kullanıyorlar. Alevilik göstergelerinin içinde girmeye başladım. İlk soruda ‘cem yaptığınız, ibadet ettiğiniz yer neresi diye’ sorduğumda, ‘Hüseynilerde’ toplandıklarını söylediler. Hüseyni ise İran’ın genel toplanma yerleridir. Herkesin katılabildiğini ve sorunların konuşulduğu bir yer. Kendi ibadetlerini yaptıkları, cem yürüttükleri elbette bir yer olmalı. Ama içinden hangi terimi seçeceğimi de bilmiyorum. Kendilerinin de ‘İrfaniler’ olduğunu söylediler. Nedir diye sorduğumda, ‘Dedelerimiz eskiden buraya gider buluşurlardı, orada ibadet ederlerdi. Bunu da ancak pirleri geldiğinde yaparlardı” dediler.

    “PİRLERİ ARTIK GELMİYOR”

    Tabi konu açılınca ‘oh be ‘ diyerek biraz rahatlıyorum. Acaba Şia bir toplumla mı karşılaşacağım, bunları mı konuşacağız diye düşünüyorum. İbadetlerini pirleri geldiklerinde yaparlarken şimdi yapmıyorlarmış, ki artık pirleri de yokmuş. Pirleri geldiğinde ise bu ibadete herkesin katılamadığını söylediler. Kemersbest mi olması gerekiyor dediğimde, ‘evet kuşak bağlaması gerekiyor’ cevabını verdiler. ‘Artık bunu bağlamıyoruz babamların musahipleri vardı’ demesi her şeyi bir anda değiştirdi. Bu da önemli bir temaydı ve anlıyoruz ki musahiplik var.

    “KIRMIZI KUŞAKLARI DÜĞÜN VE MUSAHİPLİKTE KULLANIYORLAR”

    -Kemerbest yine Horasan’da da ikrarın göstergesi olarak mı kullanılıyor? Semah gibi ayrıca ritüelleri var mı?

    Kırmızı kuşakları artık kullanmadıklarını ama düğünlerde damatların bu kuşakları başlarına, gelinlerin ise bel kısmına bağladıklarını söylediler. Anlıyoruz ki bu kuşağı hem evliliklerde hem de musahiplikte ikrar olarak kullanıyorlar. Burada musahipliği görmek çok önemli. Bu erkana kimin katıldığını sorduğumda ,’Katılanlar temburla müzik aletiyle katılıyor’ diyerek bize bu müzik aletini de icra ettiler. Temburun (3 telli bağlama) tınısı Avrasya’dan Moğolistan’a doğru giden müzik aletlerinin ortak tınısı. Kendi inançsal müziklerine yakın müziklerde çaldılar. Kimde çaldıklarını sorduğumda Pir Cafer Kuli’den bahsettiler. Bir pirleri işte o zaman ortaya çıktı. Pir Cafer Kuli elinde temburuyla köyleri geziyor ve nefesleri yürütüyormuş. Buradan anlıyoruz ki toplumsal bir deşifrasyon gerçekleşiyor. Bu ritüelleri yürütürken bunun yanında semah var mıdır sorusunu yönelttik. Kendilerinde, ‘seme’ olduğunu söylediler. ‘Seme’ de Kürtçe kökenli ve hemen bunu fark ettim. Semeyi düğünlerde yaptıklarını söylediler. Aklıma Tahtacıların mengileri geldi. Bu figürleri bize gösterince Abbas Tan da kalkarak eşlik etti ve aynı figürleri görmek bizim için çok yaratıcı oldu.

    “HORASAN’DA KÜRT DEDİĞİNDE ALEVİ OLARAK ALGILANIYOR”

    Alevi toplumu yaşamını orada bir biçimde sürdürüyor ve Aleviler. 400 yıl önce bu topraklardan yani Mezopotamya’dan sürgün edildiklerini söylüyorlar. Mezopotamya’da Yaresanları, Kakayileri, Şabakları, Nusayrileri gördüğümüzde onların benzer topluluklar olduğunu görüyoruz. Horasan’ı inançsal formasyona almak için önemli bir göstergeydi.

    Karşılaştığım önemli bir şey ise şu; Horasan’da Kürt dediğinde ayrıca Alevi olarak algılanıyor. % 98 oranında oradaki Kürtler kendilerini Alevi olarak tanımlıyorlar. Bu çok önemli bir yaklaşım ve bölgenin tamamı neredeyse Alevi. Buradan tarihsel veri olarak şunu çıkartıyoruz. Şah İsmail’in çağrısıyla ona katılan toplulukların Alevi-Kızılbaş kökenli topluluklar olduğunu öğreniyoruz. Şah İsmail sonrası Şah Abbas ve Şah Nadir döneminde bunların sürgün edilmeleri söz konusu. Sürgünler ise Deylem bölgesi, iç topraklar ve Horasan’a yapılıyor.

    “DERSİM’DE OLDUĞU GİBİ HORASAN’DA HIZIR İNANCI ÇOK GÜÇLÜ”

    -Görünen o ki inanç ritüelleri ve uygulamaları geniş Dersim coğrafyası ile çok benzerlik gösteriyor. Dersim coğrafyasında Hızır inancı çok güçlü ve yaşamın her alanında. Horasan’da da Hızır inancı güçlü mü?

    Kendilerine Hızır’ı sordum ve kendilerinde bunun Hıdır olduğunu söylediler. Böylece olunca Hıdır’ın mekanlarını sordum. Bizdeki Hızır inancında onun ayak bastığı yer, onun göründüğü koru olan yeşillikler, adına bağlanan dağ başları, pınarlar vs. burada çok dediler. Hızır’a dair birkaç isim ve mekan saydılar. Tabi o ara bunlara dair not alamadım. Ama bir dahaki alan çalışmam Hızır üzerine olacak. Hızır’a dair uygulamalar bizlere yani Dersim ve çevresine  çok yakın görünüyor. Özellikle büyük çile ya da küçük çile (40 günlük kış süreci) çıktı karşımıza. Bu çok özgün bir durum ve Dersim bölgesinde gelişmiş bir biçimde karşılaşıyoruz. Bunu da takvimsel bir boyut olarak ifade ediyorlar. Büyük çile, küçük çile, Hızır ve ondan sonra Newroz’a giden bir süreç. Hızır’a niyetler, adaklar ve uygulamalar çok yoğun.

    MUHARREM ORUCU VE 12 İMAMLARA BAĞLANAN GÜNDEMLERİ YOK”

    -Hızır aylarında uygulamaları nelerdir? Oruç tutma gibi durumları söz konusu mu?

    Hızır’da kendi bölgemizde yaptıklarımızı ifade ettim. Hızır aylarında niyetler, oruçlar olur ve bir kömbe yapılır. Onlar kendilerinde oruç olmadığını söylediler. Muharrem orucu ve 12 İmamlara bağlanan bir gündemleri de yok. 12 İmam’a bağlanmayı bizler Şah İsmail dönemi ve sonrası olarak görüyoruz, sonrasında Ehlibeyt dahil oluyor. Horasan’daki Alevilerde bu ifadeler karşımıza çıkmadı. Bunları kullanmıyorlar ama İmam Rıza’ya bir bağlanma söz konusu. ‘Pirleriniz Seyit mi’ dediğimde ise ‘hayır bizim pirlerimiz başka, seyitler başka’ gibi cevaplar aldım. Pir dediğinizde seyit veya ocaklarla bağlantılı bir kimlik olarak görmüyorlar. Yaresanlar’da pirlere “zat” adı verilir. Zat, aslında tanrının sudur etme, insan sıfatına gelmesi olarak görülüyor. Horasan’da bir zat kavramı duydum ama üzerine gidemedim. Onları çok açmak gibi şeyleri olmadı. Çalışma alanlarında bu tarz şeyleri zorlamak yerine daha farklı alan ve konulara geçerek geneli, ana temaları öğrenebilmek önemli. Pirleri var ve bunlar zat kavramlı aynı zamanda Hızır’la ilişkili bir inançları var.

    “RESMİ TARİHİN HORASAN TEZİ HIZLICA YAYILDI”

    -Resmi tarih, Horasan ve Alevilik meselesinde de inkar ve asimilasyon politikasını uygulayarak bir kimlik karartmasına giriyor. Tüm Alevi süreklerini buraya bağlayarak, ‘öz be öz Türk/Müslüman’ olduklarına dair propaganda geliştiriyor. Bunu nasıl yorumluyorsunuz?

    Türkiye’de yaşayan Alevi topluluklarının Horasan bağlantısına gelince. Buna dair çokça kaynak taraması yaptım. Baha Sait’ler ve sonraki 15 yıl Alevilerin Şaman kökenli ve Türk olduklarına dair çokça veri kullanılmış, yazılmış. Belki de Aleviler ilk kez yazılı kaynaklarla karşılaşıyorlar. Rapor tarzı yazılı kaynakların Alevilerin Horasan’dan geldiğine ifade etmesiyle bir karmaşaya girmişler. Aleviler de ‘biz Horasan’dan geldik’ diyerek kolay olanı seçmiş. Resmi söylemin arkasına sığınarak Horasan’dan geldiğini kabul etmek o kadar hızlı bir biçimde içimize yayılmış. Herkes kendini birden bire nereden geldiğine ikna etmeye çalışmış. O güne kadar da Aleviler kendine nereden geldiğini sormamış ki. Zaten orada yaşıyorum, nereden gelebilirim?

    “HORASAN’DAN GELEN YOK, GİDENLER İSE ÇEMİŞGEZEK AŞİRETLERİ”

    Alevi toplulukları Horasan’dan gelmeyi Hacı Bektaş Veli’ye bağlayarak bunu resmi kaynaklarla ortaya koymuşlar. Gerçekte Horasan’dan gelen kimse yok. Horasan’a gidenler, oraya yerleşen aşiretler var. Bunların önemli kısmı kendilerine Çemişgezek aşiretleri derler. Baha Sait ve sorasında çalışmalarda Kürtlerin de Alevi oldukları için Türk olduklarını, Horasan’dan geldiklerini ifade etmişler. Bu yetmiyormuş gibi Nusayriler yani Arap Alevilere de, ‘siz Türksünüz Horasan’dan geldiniz’ demişler. Yaşadıkları yerde 1400 yıllık İslam tarihi var ve oradalar. Arap Alevileri nasıl Horasan’a bağlayabilirsiniz? Onları bile Horasan’dan getirmeye çalışan resmi bir politikadan bahsediyoruz. İşin kısası ise Horasan’dan gelen hiçbir Alevi topluluk yok.

    Ersin ÖZGÜL/İZMİR

    İLGİLİ HABERLER:

    -Harmancı: Horasan’da bir Hacı Bektaş Veli bulamadık; bir mitos oluşturma çabası var-VİDEO
    -Pir Haydar Buga: İran’a gittik, Hace Bektaş Veli’ye ait hiçbir iz bulamadık

  • Pir Haydar Buga: İran’a gittik, Hace Bektaş Veli’ye ait hiçbir iz bulamadık

    Pir Haydar Buga: İran’a gittik, Hace Bektaş Veli’ye ait hiçbir iz bulamadık

    PİRHA – Pir Haydar Buga, Hacı Bektaş Veli’nin doğduğu ve yaşadığı iddia edilen İran’ın Nişabur şehri yakınlarındaki Fushenjan/Fuşencan köyüne gitti. Hünkarın doğduğu köy olduğu iddia edilen bölgede kimsenin Hacı Bektaş’ı tanımadığını belirten Buga, “Ya ülkemizde bize aktarılanlar tamamen bir kurgu idi ya da Pir’in bu diyarlarla alakası yoktu” ifadesini kullandı. 

    Hacı Bektaş Veli’ye ait resmi bir biyografinin olmaması nedeniyle hala nerede doğduğu ve yaşadığı araştırılıyor. Birçok kesim, belgelere dayalı gerçeklerden ziyade Hacı Bektaş Veli’ye ait olduğu iddiasıyla farklı yaşam hikayelerini savunuyor.

    Derviş Cemal Ocağı evlatlarından Pir Haydar Buga bu kapsamda mevcut tezlerin doğruluğunu araştırmak üzere İran’ın Horasan bölgesine gitti. Pir Buga, kendi söylemiyle ‘mevcut kafa karışıklığını yerinde incelemek üzere’ Nişabur şehrine kadar gittiğini anlattı.

    “AMACIMIZ PİR’İN İZİNİ BULMAKTI”

    “Hace Bektaş Veli Anadolu’ya nereden geldi?” sorusunu gündeme getiren Pir Haydar Buga, yaptığı geziye dair şunları aktardı:

    “Bugüne kadar hep Türkiye’de yazılıp çizilmiş olanları okuduk. Hiçbirimiz, bu yazılanların ne kadar doğru olduğunu araştırma imkanına sahip değildik. Belki gidip araştıranlar olmuştur fakat bunlar da bizlere ulaşmadı/ulaştırılmadı ya da bizim haberimiz olmadı. Ulaşanlar da Eflaki’nin yazılarından anladığımız kadarıyla Horasan bölgesinde Nişabur yakınlarındaki (9 km) Fushenjan/Fuşencan köyünü işaret etmekteydi.

    Önceleri bizlere hep Hace Bektaş Veli’nin (1209-1271) Nakşi tarikat şeyhi Ahmet Yesevi’nin  (1093 -1166) öğrencisi olduğu, tarihler uyuşmayınca, yani o varsayım tutmayınca onun öğrencisi Lokman Perende’nin öğrencisi olduğu, Anadolu’ya Türklüğü ve İslamiyeti yaymak, bu coğrafyadaki diğer toplulukları Müslümanlaştırmak üzere Nakşi tarikat şeyhi Şeh Ahmet Yesevi tarafından gönderildiği anlatıldı. Bundan dolayıdır ki önce Yeseviliğe sonra Ebu’l Vefai el Bağdadi ya da Ebu’l Vefa el Kürdi üzerinden Vefailik’e bağlandı.

    Her zaman kafamızı karıştırmış olan bu belirsizliği yerinde incelemek o bölgede pirin izini bulmak amacıyla uzun bir yolculuğun ardından İran’ın Horasan bölgesinde bulunan Nişabur şehrine ulaştık.

    Nişabur’da bizlere burada doğup büyümüş olan Hamit adında bir canımız rehberlik etti. O da bizim heyecanımıza ortak oldu. Çünkü o da bu konuda oldukça meraklıydı. Üstelik Pir’in doğup büyüdüğü yere sadece 9 km uzaklıkta olmasına rağmen Pir hakkında bugüne kadar hiçbir şey duymamıştı.

    Kısa bir yolculuğun ardından ana yoldan yaklaşık 5 km uzaklıktaki pirin doğup büyüdüğü, eğitim aldığı söylenen Fushenjan/Fuşencan köyüne vardık.

    Önceliğimiz Pir’in doğup büyüdüğü, hatta bazı iddialara göre 40 yaşına kadar burada yaşadığı, eğitim gördüğü yeri bulmaktı. Elbette bulmak öyle kolay olmadı çünkü kimsenin böyle birinden haberi yoktu.

    Köyün girişinde küçük bir Farsça tabelada “Hace Bektaş’a gider” diyordu. Bu da belli ki köy halkının dikkatini çekmemiş olmalı ki kimse oralı olmamıştı.

    Köyün içinde bir kaç tur attıktan, birkaç kişiye sorduktan sonra bir sokağın başında başka bir tabela belirdi ve yaklaşık köyden 1,5 km uzaklıktaki daha önceleri arkeolojik kazı yapılmış olan alana ulaştık.

    Tamamen bir birinden bağımsız 8 bölmeli, toplama taşlar ile yapılmış duvar genişlikleri yaklaşık 1 metre civarında olan yerden yaklaşık 70-80 cm yükseklikte 90 metrekareye yakın bir kalıntıyla karşılaştık. Farslarda çini ve mermer sanatının çok eski bir zanaat olduğunu biliyoruz fakat burada bunlardan eser bile yoktu. Üstelik Hünkar’ın varlıklı bir aileden  (Horasan Sultanı İbrâhimü’s-Sânî Seyyid Muhammed ile Nişaburlu Şeyh Ahmed adlı âlim bir zatın kızı olan Hâtem’den (Hatme) geldiğinin söylenmesine rağmen…

    Bizler bu çok eski olmayan (bu arkeologların karbon testinden sonra daha net anlaşılır ) yapı içerisinde Pir’e ait hiç bir iz bulamadık ve tekrar köye döndük.

    “SİZCE PİR HACE BEKTAŞ VELİ NEREDEN GELDİ?”

    Pir Haydar Buga, yaptıkları incelemeler doğrultusunda, bölge halkından kimsenin, Hacı Bektaş Veli hakkında bilgiye sahip olmadığının da altını çizdi. Hünkara dair hiçbir belge ve bulguya ulaşamadıklarını vurgulayan Haydar Buga şöyle devam etti:

    “Köy meydanında bir kaç kişiye Pir’i sorduktan sonra kendisinin köyün emekli imamı olduğunu beyan eden Muhammed Emkân ile bu konu hakkında konuştuk. Kendisinin veya bu civarda bu konu hakkında bilgi ve belgeye sahip olan birilerinin olup olmadığı konusunda tabiri caiz ise ince eleyip sık dokuyarak bilgi toplamaya çalıştık. Ne yazık ki Emkân dahil bu köyde (Fushenjan/Fuşencan’da) hiç kimse Pir Hace Bektaş Veli hakkında bilgiye sahip değildi. Bilinenler ise internetten okuduklarıydı. Buna vesile olan da Muhammed Emkân’ın deyimiyle 2017 yılında kendilerinin Hace Bektaş Veli’nin torunları olduklarını söyleyen bir otobüs dolusu insanın, ellerinde haritayla buraya gelip az önce uğradığımız yeri aradıklarını, bir müddet sonrada atalarının yerini bulduklarını söylemeleriydi.

    Bu gelişmelerin ardından belediyenin bu alanı kapattığını, asker/jandarma yerleştirip bu yerin koruma altına alındığını, oraya bir tabela asıldığını, hatta o tarafa kimsenin yaklaştırılmadığını, yaklaşık iki yıl sonra da belediyenin tabelayı söktüğünü, jandarmanın gittiğini, o günden bu güne de kimsenin gelip sormadığını söyledi.

    Emkan’ın beyanına göre bu köy yaklaşık 2200 yıllık bir köy ve köyde yaşayanların hepsi Farsi’ydi. ‘Burada Türk veya Kürt yoktur en yakın Türkmen ve Moğol Türklerinin köyleri olan RAŞ ABAT köyü, onlar da buradan yaklaşık 40-45 km uzakta olan 6 imamlı Alevilerdir’ diyordu.

    Halbuki Pir’in 40 yaşına kadar burada yaşadığı ve buradan Anadolu’ya irşada gittiği iddia ediliyordu. Peki Hünkar’dan önce Nişabur’da yaşamış olan Ömer Hayyam’ı herkesin bilmesi, Hace Bektaş Veli’yi hiç kimsenin bilmemesi, hakkında hiçbir bilgiye sahip olmayışları, Pir’den hiçbir eserin olmayışı, o yaşa kadar evlenmeyişi, aile fertlerinin buralarda olmayışı normal miydi?

    İşte bizler bu soruların cevaplarını yerinde arıyorduk fakat bununla ilgili herhangi bir belge ve bulguya ulaşamamıştık. Ya bizim ülkemizde bize aktarılanlar tamamen bir kurgu idi ya da pirin bu diyarlarla alakası yoktu. Sizce Pir Hace Bektaş Veli nereden geldi?”

    (HABER MERKEZİ)

    İLGİLİ HABERLER

    > Harmancı: Horasan’da bir Hacı Bektaş Veli bulamadık; bir mitos oluşturma çabası var-VİDEO

  • Harmancı: Horasan’da bir Hacı Bektaş Veli bulamadık; bir mitos oluşturma çabası var (1)-VİDEO

    Harmancı: Horasan’da bir Hacı Bektaş Veli bulamadık; bir mitos oluşturma çabası var (1)-VİDEO

    PİRHA- Sosyal Antropolog Hasan Harmancı, Hacı Bektaş Veli’nin doğduğu iddia edilen İran Horasan’daki Nişabur şehrine bağlı Fuşencan köyünde yaptığı gözlemleri, görüşmeleri PİRHA’ya anlattı. Harmancı, “Bölgede yakın dönemde bir Hacı Bektaş Veli mitosu oluşturma çabası söz konusu. Orada bir Hacı Bektaş yok maalesef. Bulamadık, bulan olursa bir gün onun da yeniden peşine düşeceğim. Bu tartışmalı bilgi ve kaynaklara karşın, Hacı Bektaş Veli üzerinden oluşturulan yol güzergahları, hac yolculukları, keramet ve kan soy ağacı bilgileri yeniden ele alınmak durumundadır” dedi.

    Türkiye’deki farklı etnik kimlikten (Kızılbaş, Tahtacı, Türkmen, Çepni, Arap) Alevilerin neredeyse tamamı Horasan’dan geldik diyorlar. Bunun gerçekliği ne idi pek araştıran olmadı. Öte yandan Horasan’dan sadece gelen olmamıştı, Horasan’a giden de olmuştu.

    Yine başka bir klişe de Horasan’dan gelenlerin Orta Asyalı Türk olduğuydu. Oysa yapılan alan çalışmaları ve tarihsel kaynaklar bunun hiç böyle olmadığını gösteriyor. Horasan’dan Anadolu’ya, örneğin Dersim ve çevresine yerleşen Alevilerin hemen tamamının Kürt/Zaza (Kurmanc-Kırmanc/Kırmançki) oldukları, dahası gelenlerin sadece Alevi olmadıkları, Sünni ve Şafii Kürtlerin de bu göç yollarına düşürüldüğü/düştüğü görülüyor.

    Aleviliği, Sünnileştirme/Şialaştırma, Aleviliğin tüm bileşenleri olan farklı etnik kimlikleri Türkleştirme, tarihsel alt yapısının olmadığı, bir çarpıtma ve asimilasyon ile egemen tarih anlayışı oluşturmak istendiği biliniyor.

    Bununla birlikte Aleviler için tarihsel-toplumsal ve inançsal yönden güçlü karakterler ve yol önderlerine resmi ideolojinin yeni kimlik kazandırma girişimleri, baskın inanç içerisinde dönüştürme yani Türk-İslam anlayışına uygun profil çıkartma faaliyetleri sürüyor.

    2017 yılından bu yana İran’ giderek saha çalışmaları yapan, çeşitli diyaloglar geliştiren ve karşılaştırmalar yapan Sosyal Antropolog Hasan Harmancı‘nın da içerinde bulunduğu grubun en son durağı Horasan oldu.

    Hacı Bektaş Veli’nin doğduğu köy olarak anlatılan Nişabur şehrinin Fuşencan köyünde saha çalışması, çeşitli diyaloglar, karşılaştırmalar yapan Sosyal Antropolog Hasan Harmancı, resmi tarihin işaret ettiği bu yerde bir Hacı Bektaş Veli ile karşılaşamadığını kaydetti.

    Harmancı, tartışmalı bilgi, kaynaklara karşın Hacı Bektaş Veli üzerinden oluşturulan yol güzergahları, hac yolculukları, keramet ve kan soy ağacı bilgilerinin yeniden ele alınmak durumunda olduğuna bir kez daha işaret etti.

    HACI BEKTAŞ VELİ’NİN DOĞDUĞU SÖYLENEN KÖYE YOLCULUK

    PİRHA- Horasan bölgesindeki Aleviler ve bunun Hacı Bektaş ile ilişkisini yerinde incelediniz. Hacı Bektaş Veli ve Horasan anlatımı tüm Alevi sürekleri arasında biliniyor. Gittiğiniz köyün karakteri nasıldı? Nasıl bir gözlem yaptınız?

    HARMANCI: Hacı Bektaş’ı görmek, onun doğduğu topraklara yüz sürmek hepimizin elbette isteğidir. Ben her ne kadar sosyal antropolog olsam da bizim için erenlerimiz, bilgelerimiz saygı duyduğumuz, niyaz etmek istediğimiz kimliklerdir. Yolculuğumuzu Hacı Bektaş Veli’nin doğduğu yer olarak ifade edilen Nişabur Fuşencan’a çevirdik. Türkiye’de olduğu gibi orada da bizi Hacı Bektaş’a yönlendiren tabelalar var. Fuşencan, yarı şehirleşmeye başlamış Türkiye’deki bir taşra kasabası olarak hesap alınacak bir yer. Köyün içerisinde Hacı Bektaş’ın doğduğu eve gitmeyi belirten bir tabela yok. İnsanlara sorduğumuzda ise çok sıradan bir şekilde ‘bu taraf, şu taraf’ gibisinden öylesine yön gösterdiler. Halbuki İran toplumu öyle değildir; çaya veya yemeğe davet eder, dinlenmek için sizi ağırlar ve böyle yapar. 2 araç ile gittik ve hepimiz köyün sınırları içerisinde farklı yerlerde tarif edilen yeri arıyoruz. Bir süre sonra yeri bulduk.

    -Nasıl bir yapı ile karşılaştınız? 

    Önüne kadar vardığımızda İngilizce, Türkçe ve Farsça tabelayı merak ettim. Hacı Bektaş Dergahı gibi bir ifade kullandıklarını söylüyorlar ama böyle bir şey söz konusu değil, neden dergah desinler ki? Sonrasında alan ile ilgilemeye başladık. Alanda, benim çalışmalarımla da ilişkili olan yüzey araştırması yaptık. Toprakta ne çıktı, hangi malzemeleri kullanmışlar, temel yapısı nasıldır, bina neyin üzerine kurulmuş bunlara bakıyoruz. Tamamen temel kalmış, içerisinde toprak yapılı devşirme taşlar kullanılmış. Hacı Bektaş dediğinizde sonuçta dönemin hükümdarının oğlu ve zengin bir ailede doğmasını bekliyorsunuz veya binası kalıcı olan bir şehir evinden bahsediyoruz.

    “HACI BEKTAŞ VELİ’YE AİT HERHANGİ BİR KALINTI VE VERİ İLE KARŞILAŞMADIK”

    -Nişabur şehrinin bir dönem başkent olduğu gerçekliği var. Dönemin bir hükümdarının oğlu olarak doğduğu evin böyle birkaç odadan oluşması nasıl açıklanabilir? 

    Evet. Hacı Bektaş bir hükümdarın oğlu olarak doğmuş. Doğal olarak ben toprağın bütününe baktığım gibi oradaki diğer yapılarla karşılaştırma yapmak istiyorum. Bir orası çıkarılmış ve başka bir yapı yok. Diğer yapılar daha da aşağıda mı kalmış, çıkarılmamış mı diye düşündüm am bölgede tarım yapılmaya başlanmış. Bölge eski Nişabur şehri yani başkent olarak geçiyor ve orada arkeolojik kalıntı olmak zorunda. En azından SİT bölgesi ilan edilir. Bu uluslararası bir durum ve UNESCO çerçevesinde SİT bölgesi olması gerekiyor. Ancak böyle bir şey de yoktur. Hacı Bektaş Veli’ye ait herhangi bir kalıntı veya arkeolojik veriyi güçlendirecek bir veriyle karşılaşmadık.

    “KÖYLÜLER HACI BEKTAŞ’I 5-6 YIL ÖNCE ÖĞRENMİŞLER!”

    -Peki köylüler Hacı Bektaş Veli’yi biliyorlar mı? Onlar için de toplumsal bir kişilik olarak yaşamlarında yer alıyor mu?

    Böyle olunca beraber gittiğimiz canlarla köye giderek daha fazla veriyle karşılaştık, onları değerlendirerek genel bir fotoğraf çektik. Köye gittiğimizde birkaç kişiye Hacı Bektaş’ı sorduk; köylüler bilmediklerini söyleyince çok şaşırdık. Hemen diplerinde Hacı Bektaş’ın doğduğu söylenen ev var ama Hacı Bektaş’tan bihaberler. Biz yaşlarda birine yönlendirdiler. Heyecanla ‘Hacı Bektaş sizin için kimdir, burada ne kadar yaşamış’ biçiminde sorular sormaya başladık. Sorularımıza bizim kitabi bilgilerden bildiğimiz, internetten taradığınızda çıkacak cevaplar vermeleri beni şaşırttı. Bizden farklı bilgiye sahip olmamaları nasıl olabilir? Böyle olunca Hacı Bektaş Veli’yi ne kadar süredir tanıyorsunuz sorusuna ise ‘son 5-6 yıldır tanıyoruz’ cevabı verdiler. Hacı Bektaş Veli’yi oraya gelip gidenlerden öğrendiklerini söylediler. İran’da Nişabur bölgesi, Meşed, İmam Rıza Türbesi ve Hacı Bektaş’ı, doğduğu yer turizm güzergahlarının içerisine konulmuş ve böyle açıklamalar var. Anlıyoruz ki işin içerisinde bir kurgu var. ‘Burayı nasıl keşfettiler’ diye sorduğumuzda ‘Türkiye’den bir otobüsle gelen bir grup ellerindeki haritalardan bu yerin Hacı Bektaş Veli’nin doğduğu ev olduklarını söylediler’ diye aktardılar. Onlar da bu duruma şaşırmışlar. Hacı Bektaş ile ilgili bilgileri o köylülerin de sonradan öğrendiğini, onu tanımadıklarını sonradan öğrendik. Bizim birinci şokumuz bu oldu.

    HACI BEKTAŞ DİYE BİR CAMİ İMAMININ EVİ GÖSTERİLİYOR

    -Hacı Bektaş Veli’nin doğduğu ve burada çokça keramet gösterdiği söylendiği bölgede bilinmemesi yani bir kimlik kazanmaması sizce normal midir?

    Sonrasında detaylı konuştuğumuzda bölge halkının Hacı Bektaş Veli ile ilgili hiçbir bilgilerinin olmadığı ortaya çıkıyor. Bahsedilen bu yer de Hacı Bektaş’a ait çıkmıyor. Yerel belediye bunun böyle olmadığını düşünerek Hacı Bektaş tabelasını o yüzden kaldırmış. 7-8 ayrı duvarı olan, 90 metrekare devşirme bir binanın temelleri var. Orada görüştüğümüz kişi ,’hoca’nın evi olarak gösterilen ev burası değil aslında başka bir yer’ dedi. Bahsettiği yer ise köy içerisinde kalan bir yer. O kişi, ‘hoca’ diye adlandırılan birinden bahsediyor, Hacı Bektaş ise bambaşka bir şey. Hacı, Hace, Hoca karışabilir ama onun kafasındaki hoca bizzat imamlık yapmış olan kişi. Hacı Bektaş Veli, Alevi camiasında bir cami hocası olarak bilinmiyor. Yoksa cami imamı olsa Anadolu’ya geldiğinde ünlenir, devletlerin modelleri içerisinde böyle bir kimlik edinirdi.

    “DOĞDUĞU YERİN KERAMETİNDE GÜÇLÜ OLMASI GEREKİYOR”

    -Bölgede yani Nişanur’da çeşitli tarihlerde yaşamış birçok sanatçıya, bilim insanına, şaire bir kimlik kazandıran, değer biçen İranlı topluluklar, neden Hacı Bektaş Veli’ye bir kimlik kazandırmamış? Hacı Bektaş Veli’nin Horasan’da kaldığı iddia edilen dönemde ayrıca birçok kerametinden bahsediliyor. Oysaki bu kerametler toplum hafızasında yer edinecek ve değerli kılınacak bir yerde dururken?

    Hacı Bektaş Veli’nin  bölgede bilinmemesine dair şaşkınlığımın temel nedenlerinden biride şu: Elimizdeki Makalat’ta (Hacı Bektaş’ın yazdığı söylenen kitap) bize aktarıldığı kadarıyla Nişabur’da yaşadığı sürede çok önemli kerametleri var. Bu kerametleri sahiplenip sahiplenmemek ayrı bir şey. Ama doğduğu yerin, kerametinde güçlü olduğu yer olması gerekiyor. Örneğin Dersim’e Düzgün Baba ile ilgili bir kerametle giderseniz herkesin ona niyaz ettiğini ve bunu geliştirdiğini görürüz. Yine Denizli’de Sarı İsmail Türbesi’ne gidin aynısını görürsünüz. Önünde bir ağaç vardır ve kimse dalını koparmaz. Bunu kerametlere bağlarlar ve bu yüzden büyümüştür. Toplum onu sahiplenmiş bir pozisyondadır.

    “KERAMETLERİ BİLİNMİYOR, HİBÇİR KAYNAKTAN BAHSEDİLMİYOR”

    Hacı Bektaş Veli’nin piri Lokman Perende kendisini Kur’an okuduğunda gördüğünde ‘Bektaş sen bunu tek başına nasıl okuyorsun’ dediğinde ise Hacı Bektaş, ‘Bir yanımda Ali bir yanımda Muhammed onlar bana öğretiyor’ diyor. Lokman Perende ile konulan bir keramet. Böylesi bir ifade içerisinde Hacı Bektaş Veli’nin bu topraklarda bilinmemesi bana mümkün gelmiyor. Lokman Perende o dönem öğrencilere ders verdiği yerde Hacı Bektaş’tan gidip su getirmesini istiyor. Hacı Bektaş ise ‘neden buradan su çıkarmıyoruz da uzaktan getiriyoruz’ dediğinde Lokman Perende, ‘bunu ancak sen yapabilirsin’ deyince o dönem anlatımlarına göre Hacı Bektaş gülbenk/dua okuyup tapşırdığında (istemek, dilemek, yetiştirmek) koca bir pınar çıkıyor. Bu pınar şimdi unutulabilir mi? Bu aynen Munzur Gözeleri’ni unutmak gibi olur. Nişabur gibi başkentin yanı başındaki çölün ortasındaki susuz bir şehirde bu suyun kimin çıkardığının unutulması düşünülebilir mi? Bu, kerametin sadece bize ait olduğu gösteriyor. Böyle bir şey yaşanmadığı gibi, keramete bağlı herhangi bir kaynaktan da bahsedilmiyor.

    “HACI BEKTAŞ VELİ, GERÇEKTE HORASAN’DA BULUNMADI!”

    Feridüttün Attar gibi hala okunulması gereken bir yazara, Ömer Hayyam gibi bu iki kimliğe İranlı topluluklar çok önem veriyor. Bu iki kimlik ve daha çokça sanatçı Nişabur’da ortaya çıkmış. Ömer Hayyam aynı zamanda bir bilim insanı, matematikçi ve gökyüzü çalışmaları yapmış. Aynı zamanda rubaileri değerli. Mezarı uzun zaman kayıp kalmış ve önem verilmemiş. Ama sonradan bunlar değerli olarak görülmüş. Hacı Bektaş Veli bu kimlikleri ve değerleri olmasına rağmen orada bununla ilgili hiçbir şey yapılmamış. Üstüne üstlük yeni keşfedilmiş gibi; anlıyoruz ki yeni dönemin belgelerine göre yaratılmış bu. Anlıyoruz ki gerçekte Hacı Bektaş Veli orada bulunmamış. Bulunmuş ise toplum buna neden önem, değer vermesin? Neden kendisine ait bir bilgeyi, onların deyimiyle keramet ehli olmuş bir hocaya değer vermesin?

    “FUŞENCAN KÜRT KÖYÜ”

    -Resmi tarihin Türkleştirme politikasının buradaki etkisi veya müdahalesi sizce nedir?

    Üstelik Hacı Bektaş bizde Türk kimlikli biri olarak geçer. Fuşencan bir Kürt köyü. Türkleştirme politikası çok yaygın bir biçimde oluşturuluyor. Hacı Bektaş Veli ile ilgili çalışma yapan Türkiye’deki bir dernek İran’daki Türk konsolosluğu ile birlikte ‘bu mekanı ayağı’ kaldıracağız, önemli bir mekana çevireceğiz’ diyorlar. Ama süreç içerisinde İran yönetimi buna karşı çıkıyor. İşin içerisinde toplum mühendisliği söz konusu.

    “HORASAN’DA BİR HACI BEKTAŞ BULAMADIK”

    Bu nedenle tutmuyor. Nişabur toprakları bir kere İrani ve Kürdi topluluklar. Yakınlarında neredeyse Türk yok. Köylüler 40 kilometre ötesinde Moğol ve Türkistanlılara ait iki köy olduğunu söylüyor. Onların da Nişabur ile ilişkileri yok. Yani Hacı Bektaş’ı Hacı Bektaş yapacak etnik ifadeler de söz konusu değil. Orada bir Hacı Bektaş yok maalesef. Bulamadık, bulan olursa bir gün onun da yeniden peşine düşeceğim. Ya da bizim gibi insanlar peşine düşmek zorundalar.

    Ersin ÖZGÜL/PİRHA

     

  • Gerici gruplar, Ankara’daki tek Alevi-Bektaşi mekanını hedeflerine aldı!-VİDEO

    Gerici gruplar, Ankara’daki tek Alevi-Bektaşi mekanını hedeflerine aldı!-VİDEO

    PİRHA-Ankara’nın tek Alevi-Bektaşi mekanı olan Hüseyin Gazi Türbesi, uzun süredir asimilasyoncu grupların hedefinde. Dede Hüseyin Öz, “Devlet destekli gruplar, türbeyi Alevilerin elinden almak için girişimlerde bulunuyor ancak mücadelemiz de sürüyor” dedi. Türbede 23 yıldır hizmet yürüten Dede Cemal Mutluer ise türbe civarına atılan çöplere dikkat çekerek duyarlı olunması gerektiğini söyledi. 

    Hüseyin Gazi, İran’dan Anadolu’ya gelen Erenlerin öncüsü olarak biliniyor. Ankara’nın tek Alevi-Bektaşi dergahı olan Hüseyin Gazi Türbesi, ortalama 700 yıllık bir tarihi barındırsa da günümüzde kimi gerici grupların hedefinde tutuluyor.

    Mamak’ın kendi adıyla anılan semtindeki Hüseyin Gazi Türbesi, 1300’lü yıllarda, 1400 rakımlı dağın zirvesine inşa edilmiş. Kış aylarında kar sebebiyle ulaşımın zorlaştığı türbe, yazın dahi bir hayli serinlik sunuyor. Türbe, yüksek ve ağaçlık bir ortamda olması sebebi ile toplumun da ilgisini çekiyor.

    Seyit bir evliya olarak tanınan Hüseyin Gazi, Horasan’dan Anadolu’ya gelerek Bektaşi geleneğinin de temellerini atıyor. Ancak bu kıymetli mekan, günümüzde hem iktidar güçlerinin hem de çevre duyarlılığı olmayanların hedefinde bulunuyor.

    TÜRBEYE 23 YIL HİZMET EDEN DEDE!

    Hüseyin Gazi Türbesini ilk olarak Dede Cemal Mutluer’den dinledik. Çalapverdi Ocağına mensup Mutluer, aynı zamanda Hüseyin Gazi Türbesinin kurucusu. Tam 23 yıldır burada dedelik yapan bir isim.

    Dede Cemal Mutluer, Hüseyin Gazi’nin Hacı Bektaş Veli’den 200 sene önce Anadolu’ya geldiğine işaret ederek, o yıllarda Ankara’da Bizanslıların hakim olduğunu aktardı. Dede Mutluer, 1300’lü yıllarda civar bölgelerin ormanlık olduğunu ve Hüseyin Gazi’nin, civarda halen ziyaret edilebilen bir mağarada yaşam sürdüğünü de belirtti.

    TEKKE VE ZAVİYELER KANUNU’NUN DERGAHA OLAN TAHRİBATI!

    Dede Cemal Mutluer, söz konusu mekanın Atatürk zamanında çıkarılan Tekke ve Zaviyelerin Kapatılması Kanunu’na kadar bir Bektaşi Tekkesi olduğuna vurgu yaptı. Mutluer, 1925’te çıkarılan kanunun Hüseyin Gazi Türbesi için büyük bir yıkım olduğuna işaret ederek şunları söyledi:

    “Buraya 1970’li yıllarda çıktığım zaman bir patika, yani keçi yolu vardı. Kurbanlar kesip lokmalar dağıtıldıktan sonra tekrar dönüyorduk. 1997 yılında ise bir vakıf ve dernek kurduk. O yıllarda bu bölgede Hüseyin Gazi’nin evlerinin yerleri mevcuttu. Kültür Bakanlığı ‘restorasyon’ adı altında buradaki duvarları örmek için o evlerin taşlarını kullanarak kalıntıları yok etti. Geçmişse mevcut türbenin üst kısmı kurşundu. Söküp çalmışlar. 1964’lü yıllarda türbenin üst kısmı tekrar yapılmış. 1993 yılında Kültür Bakanlığı o tarihi taşları yerlerinden alınca türbe bu son halini almış.”

    MEKAN KUTSAL ANCAK ÇEVRE DUYARLILIĞI YOK 

    Dede Cemal Mutluer’in yakındığı bir diğer konu ise türbe çevresinin kirli olması. “Halkımız Hüseyin Gazi’ye tam mânâsıyla sahip çıkmıyor” diyen Mutluer şu eleştiriyi sunuyor:

    “İnsanlar buraya gelip piknik yaparak pisliğini bırakıyor. Halbuki burasının temiz bir ibadet yeri olması lazım. Burada cemevimiz de var ve her pazar cem yürütüyorum. İnsan ayrımı yapmadan kapıyı açıyoruz ve herkes gelip cemimize girebiliyor. Sevgili canlar, türbe civarını temiz bırakın. Burayı eviniz gibi bilin. Çevreyi kirletmeyin.”

    HÜSEYİN GAZİ TÜRBESİNİN TARİHSEL GEÇMİŞİ

    Türbenin bir diğer emektarı ise Hıdır Abdal Ocağından Dede Hüseyin Öz. Hüseyin Gazi’nin 1300’lü yıllarda Ankara’ya geldiği dönemde civar bölgede Rum ve Ermeni hakimiyeti olduğuna işaret eden Hüseyin Öz Dede, “Ankara Kalesi, Doğu Bizans’ın askeri anlamda en güçlü kalelerinden biriydi. Hüseyin Gazi, aynı zamanda önemli bir askeri şahsiyetti. Ankara’ya hakim bu tepe o zamanlarda Ankara Kalesi’ni çıplak gören bir yermiş. Burayı karargah olarak kullanıyorlar ve buradan Ankara Kalesi’ndeki askeri hareketliliği izleyerek akınlar düzenliyorlar” ifadelerini kullandı.

    Dede Hüseyin Öz, Seyit Hüseyin Gazi’nin Çubuk Ovası’nda girdikleri bir çatışmada yaralandığını ve yoldaşları tarafından bugünkü mekana getirildiğini, bir müddet yaralı yaşadıktan sonra Hakk’a yürüdüğü bilgisini paylaştı.

    Dede Hüseyin Öz, Alevi dergah ve tekkelerinin genellikle ulu kişilerin kabri etrafında inşa edildiğine işaret ederek şunları söyledi:

    “Daha çok çekim merkezi olsun diye yol yürütücülerinin, kahramanların kabirleri etrafında inşa yapılırdı. Taş kitabelerde buranın 1473 yılında onarım gördüğü yazılıdır. 1300’lü yıllardan 1826 yılına kadar diğer Alevi Bektaşi dergahları gibi burası da işlevini devam ettirmiş ve 1826’da ikinci Mahmut’un tahta geçmesi ile birlikte bütün Alevi Bektaşi dergahlarının başına gelen buraya da gelmiş. O dönem bütün Alevi dergahları yıkıldı ve yerle bir edildi. Yazılı kaynaklar yok edildi, inanç önderleri ise idam edildi.

    1826’da tek Bektaşi olan ikinci Mahmut’un oğlu, tahta geçtikten sonra bu dergahları yeniden inşa ediyorlar. Cumhuriyet ile birlikte 1925 yılında çıkarılan Tekke ve Zaviyeler Kanunu ile birlikte bütün bu mekanların kapısına kilit vuruluyor. Buranın demirbaşları at pazarında satılıyor. Ve ardından Buralar kaderine terk ediliyor.

    Tekke ve Zaviyeler Kanunu en çok Alevi toplumunu vurmuştur. Buna rağmen insanlar, inançlarından vazgeçmiyorlar. Bu dağın başına kurbanlarını sırtlarında getirerek ibadetlerini yerine getiriyor.”

    TEKKEYE YENİDEN CEMEVİ İNŞA EDİLİYOR!

    Dede Hüseyin Öz, tekkenin 1996 yılı ile birlikte büyük bir değişime uğradığını belirterek, “1996 yılında bir grup arkadaş, burayı ziyaret ediyor ve gördükleri manzara içlerini acıtıyor. Burayı onarmaya karar veriyorlar. Bunun için bir dernek ve vakıf kuruyorlar. Buranın bir Alevi Bektaşi Dergahı olduğunu kanıtlamak için o dönem hemen bir cemevi inşa ediyorlar. Ve buranın sevk ve idaresini artık Hüseyin Gazi Derneği Vakfı ele alıyor” ifadelerini kullandı.

    TEKKE, GÜNÜMÜZDE HALEN SALDIRI ODAĞINDA!

    Hüseyin Gazi Tekkesinin Ankara civarında ayakta kalan tek Alevi Bektaşi Dergahı olduğunu vurgulayan Dede Öz, asimilasyoncu grupların faaliyetlerine de dikkat çekti. Dede Hüseyin Öz, mevcut tekke yönetimine el konulmak istendiğini belirterek şunları söyledi:

    “Fethullah hareketinin en güçlü olduğu dönemlerde burayı Alevi toplumunun elinden almak için ‘Toplumsal’ Uzlaşı adlı bir vakıf kurmuşlardı. O vakıf, devletten de destek alarak buradaki türbenin kendilerine tahsisini sağladı. Fakat bizim mücadelemiz sonucu geri adım attılar ancak o tehlike henüz geçmedi. Bu vakıf, haklarını Alevi görünümlü birtakım insanların oluşturduğu ‘Alevi İnanç Birliği Vakfı’ adıyla bir vakıfa devretti. Şimdi onlar da devletin ilgili kurumlarıyla, yetkililerle görüşerek burayı Hüseyin Gazi Vakfı’ndan alıp kendilerinin yönetmesini talep ediyor. Büyük ölçüde de mesafe aldılar fakat biz geri adım atmayacağız. Burayı her zaman Alevi toplumunun mekanı olması için elimizden gelen her türlü mücadeleyi vereceğiz. Yani hiçbir şart altında geri adım atmayacağız.”

    Eren GÜVEN/ANKARA