PİRHA- Mersin Doğu Güneydoğu Dernekler Federasyonu’nun çağrısıyla bir araya gelen onlarca hemşeri, ve inanç kurum temsilcisi Barış Süreci’nin başarıya ulaşması için üzerlerine düşen sorumluluğu yerine getirmeye hazır olduklarını belirterek, Meclis’in tatile girmeden yasal düzenlemeleri çıkarma çağrısında bulundu.
Mersin’de onlarca yöre, demokratik kitle örgütü ve inanç kurumlarının olduğu dernekler Barış ve Demokratik Toplum Süreci için bir araya geldi.
Açıklama Alevi Piri Hasan Kılavuz, Ortodoks Hristiyan Kilisesi Papazı Coşkun Temur, İslam Din Alimler Derneği Başkanı Umrettin Etiz barış için dua okuyarak başladı.
Mersin Doğu Güneydoğu Dernekler Federasyonu ve inanç kurum temsilcileri adına ortak açıklamayı Mersin Vanlılar Kültür ve Dayanışma Derneği (VAR-DER) Başkanı Murat Karahan okudu.
“İNKÂRIN DEĞİL EŞİT YURTTAŞLIĞIN YANINDAYIZ”
Karahan, Türkiye’nin en önemli ihtiyaçlarından birisinin; toplumsal barışın güçlendirilmesi, kardeşlik hukukunun yeniden tahkim edilmesi ve farklılıkları zenginlik olarak gören demokratik bir anlayışın kalıcı hale gelmesi olduğunu vurgulayarak, “Yüzyıllardır aynı coğrafyada birlikte yaşayan Türkler, Kürtler, Araplar, Aleviler, Sünniler ve tüm halklar; acıyı da sevinci de ortak yaşamış, tarih boyunca kader birliği yapmıştır. Bizler, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’nun kadim kültürünü taşıyan sivil toplum temsilcileri olarak; çatışmanın değil diyaloğun, ayrışmanın değil kardeşliğin, inkârın değil eşit yurttaşlığın yanında olduğumuzu güçlü bir şekilde ifade ediyoruz” dedi.
“LİDERLERİN BARIŞA KATKISI ÖNEMLİ”
Türkiye’nin geleceğinin, demokratikleşme, hukukun üstünlüğü, insan hakları, toplumsal adalet ve ortak yaşam iradesiyle daha güçlü olacağına inandıklarını belirten Karahan, “Sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın geçmişten bugüne çözüm ve kardeşlik eksenli yaklaşımını, sayın Devlet Bahçeli’nin toplumsal birlik ve iç huzura yönelik mesajlarını; Türkiye’nin ortak geleceği adına kıymetli buluyoruz. Aynı şekilde sayın Abdullah Öcalan’ın silahların susması, demokratik siyasetin güçlenmesi ve toplumsal barışın gelişmesine dair ortaya koyduğu yaklaşım Mezopotamya ve Anadolu hakları arasındaki birliği yeniden inşa ve ihya ya olumlu katkısı da ülkemizin huzuru açısından önemli olduğuna inanıyoruz” diye konuştu.
“ÇOĞULCU, DEMOKRATİK VE KAPSAYICI BİR TÜRKİYE MÜMKÜN”
Gerçek barışın, yalnızca silahların susmasıyla değil; adaletin, eşit yurttaşlığın ve karşılıklı saygının tesis edilmesiyle mümkün olacağının altını çizen Murat Karahan, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Kürtçenin kamusal alanda özgürce yaşatılmasını, ana dilde kültürel ve eğitimsel hakların demokratik standartlar içerisinde değerlendirilmesini, Türkiye’de yaşayan tüm halkların ve inançların kendisini anayasal güvence altında eşit hissetmesini, Kürtlerin, Alevilerin, Arapların, Türkmenlerin ve tüm toplumsal kesimlerin kendisini bu ülkenin asli unsuru olarak görmesini, demokratik, sivil ve kuşatıcı yeni bir anayasanın toplumun ortak mutabakatıyla hazırlanmasını önemli görüyoruz. Bizler, “tekçi” anlayışların değil; çoğulcu, demokratik ve kapsayıcı bir Türkiye’nin herkes için daha güçlü bir gelecek inşa edeceğine inanıyoruz.”
“BARIŞ SÜRECi’NDE ÜZERİMİZE DÜŞEN HER TÜRLÜ SORUMLULUĞU ALMAYA HAZIRIZ”
Sivil toplum kuruluşlarına bu süreçte büyük sorumluluk düştüğüne dikkat çeken Karahan, dernekler, federasyonlar, kanaat önderleri, akademisyenler, sanatçılar ve gençler olarak Barış Süreci’nde üzerlerine düşen her türlü sorumluluğu almaya hazır olduklarını açıkladı.
MECLİS’E ÇAĞRI!
Barışın kalıcılaşmasının önünü açacak yasal düzenlemelerin Meclis kapanmadan önce yaşama geçirilmesi çağrısında bulunan Karahan, “TBMM nin gündemine alıp çıkarılması istiyoruz ve barışı, kardeşliği, toplumsal huzuru ve demokratik uzlaşıyı önceleyen herkesi sağduyuya, diyaloğa ve ortak geleceğimizi birlikte inşa etmeye davet ediyoruz. Yaşasın Anadolu ve Mezopotamya halklarının kardeşliği!” ifadelerine yer verdi.
Mersin Doğu Güneydoğu Dernekler Federasyonu Genel Başkan Yardımcısı Siyasi Partiler Sözcüsü ve Batmanlılar Dernek Başkanı İhsan Taş da, Kürtçe yaptığı konuşmada, Meclis’in tatile giremeden yasal adımların atılması gerektiğini belirterek, “Barış tatilden daha değerlidir. Barış için çalışma yürütenlerin aynı masada buluşması ve mücadele etmesi gerekiyor” şeklinde konuştu.
PİRHA- Her 33 yılda bir görülen nadir bir olay gerçekleşti. Bugün Müslümanların Ramazan orucu, Êzidîlerin Xıdır İlyas’ı, Hıristiyanların Büyük Oruç’u ve Alevilerin Xızır ayı oruçları aynı döneme denk geldi.
Her 33 yılda bir nadir görülen küresel bir çakışma sonucu, bugün aynı anda Müslümanlar, Êzidîler, Hıristiyanlar ve Aleviler oruç tutuyor. Sabah ezanıyla birlikte Müslümanlar Ramazan ayının ilk gün orucuna başladı. Ramazan orucu bir ay sürecek ve üç günlük Ramazan Bayramı ile sona erecek.
XIDIR İLYAS ORUCU
Bu yıl Êzidî Kürtlerin orucu da aynı döneme denk geldi. Bugün (Çarşamba), Xıdır İlyas Orucu’nun üçüncü ve son günü. Êzidîler Pazartesi günü oruca başlamıştı. Oruç süresince tan yerinin ağarmasından gün batımına kadar yeme ve içmeden uzak duruyorlar.
Perşembe günü ise Xıdır İlyas Bayramı kutlanacak.
HRİSTİYANLAR HAYVANSAL ÜRÜNLER YEMİYOR
Hristiyanlar da bugün, 16 Şubat’ta başlayan Büyük Oruç döneminde bulunuyor. Hristiyanlar gece saat 00.00’dan öğlen 12.00’ye kadar hiçbir şey yiyip içmiyor. Öğlen 12.00’dan gece 00.00’ya kadar ise et ve hayvansal ürün tüketmemek şartıyla yemek yiyebiliyorlar.
Bu dönem, Diriliş Bayramı’na hazırlık amacıyla tutuluyor. Oruç süresi uzun olsa da pazar günleri kutsal kabul edildiği için ayrı bir önem taşıyor.
ALEVİLERİN XIZIR AYI ORUÇLARI
Alevilerin Xızır ayı oruçları da Şubat ayında tutuluyor. Xızır ayı oruçları bölgesel olarak farklılık gösterse de bir çok bölgede üç gün süren oruç boyunca lokmalar dağıtılıyor.
Xızır günlerinde pirler talipleriyle buluşuyor ve cem erkanları kuruluyor. Bu ay aynı zamanda zorlu kış günlerinin geride kalmasının simgesi olarak kabul ediliyor.
PİRHA – Gazeteci Ali Duran Topuz, 12 Eylül 1980 darbesi ve 2015’teki rejim değişikliğiyle beraber Diyanetteki değişimin altını çizdi. Topuz, “Diyanet, bir cumhuriyete yakışmayacak, hatalı bir arzunun ürünü olarak var oldu. Artık yargının da üzerinde bir güçten bahsediyoruz. Diyanet, bir teokrasiye gidişin koçbaşı değil fakat teokrasiye yakın bir dindarlığı devlet yönetiminin bir parçası olarak tutma arzusunun ana kurumu olarak beliriyor” diye konuştu.
Pir Haber Ajansı (PİRHA) olarak yeni bir haber dizisi başlattık, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kuruluşundan günümüze faaliyetlerini tartışmaya açıyoruz.
Türkiye’de halkın en güvenmediği ikinci kurum olan Diyanet İşleri Başkanlığı, her geçen yıl artan bütçesi, genişleyen yetkileri, yaptığı açıklamalarla, verdiği fetvalarla toplumsal yaşamın her alanında gittikçe daha çok söz sahibi oldu. Din işlerinden sorumlu, devlete bağlı bir kurum olarak kurulan Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB), kurulduğu 1924 yılından bu yana devlet içindeki varlığı, işlevleri, iktidar politikalarının hayata geçirilmesindeki etkin rolü, her geçen yıl artan bütçesi ve değişen siyasal konumu itibariyle her daim tartışma konusu oldu. Son yıllarda eğitim-öğretimde de etkin rol verilen Diyanet, Milli Eğitim Bakanlığı ile çeşitli protokoller imzalayarak laiklik karşıtı eğitimin kalıcılaşması için çabalıyor.
“Bütçesi büyük, varlığı tartışmalı kurum olan Diyanet’in tarihsel ve güncel görevini, toplumdaki yerini, laiklik karşıtlığını, Alevi toplumu üzerindeki etkisini Gazeteci Ali Duran Topuz ile konuştuk.
“MEŞAYİH İDARESİNİN DEVAMIDIR”
PİRHA-Diyanet’in kuruluş amacı nedir?
ALİ DURAN TOPUZ: Diyanet İşleri Başkanlığı, dinsel bir takım kaygılar, dinin kamusal yaşam içerisinde sonradan laiklik prensibi olarak tanımlanan ilke gereğince toplumsal ve siyasal sisteme bir baskı unsuru olarak kullanılmasını aradan çıkarma ya da laikliği seküler bir devlet ve toplum modelini güçlendirme amaçlı olduğu iddiası tepeden tırnağa bir palavradır. Zaten sekülerizmin gelişi, anayasaya girme tarihi epey sonradır.
Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kuruluş kanununa baktığımızda çarpıcı bir ayrıntıyla karşılaşırız. DİB, Genelkurmay Başkanlığı ve dönemin Milli Haber Alma Teşkilatı ile birlikte peş peşe sıralı kanunlarla kurulur. Bunun bize ilk işaret ettiği şey, Genelkurmay, Türk Silahlı Kuvvetleri, bir devlet yapısının askeri aygıtı, Milli Haber Alma Teşkilatı, sonraki adıyla Milli İstihbarat Teşkilatı ise yine askeri amaçları olan teşkilat… Bunlara dikkatle baktığımızda bir devletin hegemonyasını sürdürmek için gerekli olan temel çatışma araçlarıdır. DİB, devlet açısından kuruluş mantığı itibarıyla bir çatışma kurumu niteliğini taşır.
Peşinden gelen süreçte Diyanet’e yüklenen vazife şudur; kuruluş zamanında henüz bir hedef olarak belki sekülerizm olsa bile, laiklik adıyla da olsa kabul edilmiş bir prensip değil. O tarihi itibarıyla ileride kabul etmeye hazırlandığı düşünülebilir. Fakat sekülerizm ya da laiklikten bahsettiğimizde bunun iki modeli var. Bir, Fransız modeli; bildiğimiz Türkiye’nin de kendisine model aldığı, bir de Amerikan modeli var. ‘Laiklik’ adı da Fransız modelini seçtiğimiz için alınıyor fakat ikisinin de aslında çok temel özelliği devletin, dinsel alana, gruplara, eğilimlere kör olmasıdır. Yani bunları kendi faaliyet alanı içerisinde dinsel herhangi bir ilkeyi prensip alamayacağı gibi bunun olmasını sağlayan, kamusal alanda dini bireyler üzerinde bir belirleyici otorite olma iddialarını kabul etmez. Özellikle semavi denilen 3 din, aynı kökten gelen İbrahim’i dinler, bütün toplum hayatını düzenleme; sadece bireylerin kendi içlerindeki inanç ve tanrı ile ilgili duygu ve düşüncelerini değil, bireylerin davranış ve hareketlerini kontrol etmeyi hedefler. Sekülerizmin geliştiği Avrupa toplumlarında bu gelişme, dinsel kurum ve kuruluşlara karşı çok uzun süren kanlı mücadelelerden sonra mümkün olabilmiştir. Türkiye tarihinde bu türden bir mücadele söz konusu değil.
Devlet, Diyanet’i kurarken seküler bir yaşam tesis etme değil, dini kendi arzuladığı biçimde yeniden şekillendirmek ve toplumsal bir baskı aracı olarak kullanma ve denetimini elde tutmayı hedefler. Ve bu amaç, vatandaşların inançlarına eşit mesafe gibi bir fikri içermez. Yani kuruluş itibariyle Türkiye’nin seküler bir hedefi ve iddiası yoktur, laiklik ilkesinin anayasaya girmesi de bu durumu değiştirmemiştir. Hedeflediği şey şudur; işte nasıl ki etnos olarak Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının hepsi Türk olma mecburiyeti; yani kavramsal olarak ‘Yurttaşlık bağıyla bağlı herkes Türk’tür’ dediğinde öyle olmayanların her ne iseler öyle kalmasına da izin vermemeyi buna ek kural olarak getirir. Ve cumhuriyetin kuruluş sürecindeki faaliyetlerine bir Türkleştirme operasyonu eşlik eder. Lozan’da kabul edilen 3 azınlık hariç Türklük, kabule şayan tek etnisite olarak benimsendikten sonra Lozan azınlıklarından olmayan, Müslüman olan ama Türk olmayanlara yoğun bir asimilasyon olmuştur. Konu Kürtler olduğunda özellikle denasyonilazyon, yani ulus olmaktan çıkarma, kavimsel özelliklerini yok etme operasyonu yürür. Dinsel planda ise Sünniliğin bir versiyonu, meşru din olarak kabul edilmiştir. 2 Hristiyan ve Yahudilik olmak üzere üç azınlık hariç…
Sünniliğin bu versiyonu kabul edilirken uygun olmayan Sünnilikler ve Sünni olmayan kesimler ve yine Lozan’dan yararlanamayan diğer inanış alanları örneğin Ezidilik, Süryani, Nasturi gibi diğer kadim Hristiyan kiliselerine mensup kişiler dahil yoğun bir baskı altına alınırlar. Mekanizma basittir, hem eğitim süreci içerisinde hem de kamusal alanı belirleyen bütün medya imkanları çerçevesinde bu Sünnilik makbul ve propagandası, eğitimi yapılan bir şey olarak getirilir. Diğer inanışların tasfiyesine yönelir ve uzun süre suç olarak; 1950’li yıllara kadar Alevi ya da Bektaşi ayinlerinin basıldığı haberleri gazetelerde rahat rahat yer bulmaktadır. Bu haberleri 1930’dan sonra çok yaygın bir şekilde görürüz. Bu durumda Diyanet aslında modern bir sekülerizmi sağlamak için ihtiyaç duyulan bir kurum değil Osmanlı’nın dinsel denetimi elden kaybetmemek için kendisinin de dayandığı İslam Sünni inanışını denetim ve yönetim altında tutmak için kurduğu meşayih idaresinin devamıdır.
“SÜNNİ OLMAYANLARA YAŞAM HAKKI TANIMAYAN BİR MODEL”
-Tarihsel olarak faaliyetleri nasıl bir yol izledi?
Diyanetin devlet lehine baskıcı karakterinden rahatsız olan Sünni gruplarla çoğu zaman mücadeleden çok takiyyeye dayalı bir toplumsal ilişki geliştirmeyi de ihmal etmedi. Yani hem devlet patentli Sünnilik hem de bundan hoşlanmayan diğer Sünnilikler lehine faaliyetler geliştirdi. 1950 ve 1960 yılları arasında dini güçlü politik bir referans olarak kullanan Demokrat Parti’nin etkisiyle gayet bir Sünni propagandisti, Sünni yayılmacı, Sünni olmayanlara yaşam hakkı tanımayan bir modele büründü. 1960 darbesinden sonra anayasasının oluşturduğu nispeten özgürlükçü ortam içerisinde de yine bu fonksiyonu sürdürmeye çalıştı ve Alevilikle ilgili meseleler tartışma konusu olduğunda Aleviliğin kendi müdahalesi asla söz konusu olmadan kendi varlığını sürdürebilecek bir toplumsal entite olmaya hiç yanaşmadı. Bütün kritik anlarda, örneğin Alevi gençlerin eşit yurttaşlık talep ettiği ünlü bildirisinde, Alevi aydınlarının bildirilerinde, Aleviliğe yönelik saldırılarda; Ortaca, Elbistan, Kırıkhan gibi olaylarda bu Sünni üstünlükçü pozisyonu hiç kaybetmedi.
Son ve bugünkü Diyanet’i de hazırlayan en önemli kırılma 12 Eylül’de geldi. Din dersinin resmi olarak mecburi hale yeniden getirilmesi; çünkü bu 1961 Anayasası’nda seçimlik bir ders fonksiyonundaydı. Yani Diyanet’in sekülerizm ile uyumlu bir kurum olmasını 1961 Anayasası hedefliyordu ama buna gitmediği gibi Diyanette bir düzenleme ya da tasfiyeye de gitmemişti. Zaman zaman 1960 ve 1970’lerde Diyanet yapısı içinde Alevilik ve Bektaşilik gibi diğer inanış grupları ile ilgili masalar, birimler oluşturulması falan da düşünüldü. Bunların hiçbirine girilmedi fakat 12 Eylül, Diyanet’e cumhuriyetin kuruluş dönemindeki fonksiyonun bir benzerini verdi. Neydi o? Askerler darbe yaptığı her şeyi askeri bir nizam içerisinde yeniden yerleştirdiler ve neoliberal politikaların uygulanması için gerekli olan 24 Ocak kararlarının uygulanmasının altyapısını hazırlarken bu uygulamaların garantörü olarak dinin, politik bir baskı, propaganda aracı ve arzulanan dinsellik özelliklerine sahip olmayan yurttaşların da tasfiyesi, asimilasyonu, kamusal alanının dışında tutulmasına yönelik görevi yeniden güçlü bir biçimde 12 Eylül’de kazandı.
“SAHNEYE GÜÇLÜ BİR BİÇİMDE ÇAĞRILDI”
– Sizce süreç içerisinde misyonunda bir değişiklik yaşandı mı?
Aslında bir değişiklik değil, başlangıçtaki misyonun güçlü ve mevcut koşullara göre yeniden düzenlenmesi söz konusuydu. Mesele 1960’lardan sonraki toplumsal planda yürüyen liberalizm anlamında değil de özgürlükler anlamında liberalizasyon; yani özgürlüklerin genişlemesi sırasında kaybettiği fonksiyonlarını yeniden kazanması hedeflendi. Fakat belki cumhuriyetin başlangıcındaki projenin içerisinde Sünni dindar yurttaşları devlete bağlı bir inanış çerçevesinin dışına taşmaması için baskılamak önemli bir hedefti. 12 Eylül’den sonra bu hedeften çok gerçekten artık sekülerleşmiş toplum kesimleri ve hala inançlı bir Sünni olsa bile sekülerizmin varlığına inanan toplum kesimlerinin arzularının hilafına yeniden bir devletin baskı aygıtı olarak düzenlendi. Yani en önemli fark, artık sekülerleri de baskı altına alan devletin, anayasadaki laiklik prensibine karşı hareket eden bir konuma gelmesiydi. Bu kuruluş zamanındaki mantıktan biraz farklıdır ve bu aynı zamanda şu anda içinde yaşadığımız ortamı hazırladı. Fakat burada 12 Eylül tasarımına da uygun bir biçimde din, kamusal alanda görünür bir biçimde yurttaşların duygu, düşünce, siyasal, kültürel, sanatsal bakışları da dahil olmak üzere her şeyi şekillendirmek üzere sahneye güçlü bir biçimde çağrıldı.
Turgut Özal döneminde başlayan bu eğilim Refah Partisi’nin yükselişi ile beraber 1990’larda daha da ön plana çıktı. En son Adalet ve Kalkınma Partisi’nin iktidara gelmesi ile de artık başlangıçta olmayan bir takım görevleri de üzerine alarak yerine oturmuş oldu.
Şu noktaya işaret etmekte yarar var; Adalet ve Kalkınma Partisi iktidara gelmeden, Refah Partisi de iktidara yürümeden önce Diyanet’i, Alevi toplumundan bile daha fazla eleştirdiği siyasal hareketlerdi. Tıpkı YÖK’ü eleştirdikleri gibi… 12 Eylül sonrası kurulan üniversiteleri bir devlet organına çeviren ve bir komiserlik idaresi altına alan anlayışta olduğu gibi Diyanet’in de bu işi yaptığını öne sürüyorlardı. Fakat Adalet ve Kalkınma Partisi hükümet olduktan bir süre sonra devletin yönetimini güçlü bir biçimde ele alma arzusu ile hareket ettiğinde ilk olarak bunu başardığı yer Diyanet oldu.”
“CUMHURİYETE YAKIŞMAYACAK BİR ÜRÜN DİYANET”
-AKP’nin iktidar olduğu günden itibaren Diyanet’te nasıl bir değişim yaşandı?
“2010 yılından sonra henüz kamusal alanda etkili bir politik aktör ve ajan niteliğinde olan bir Diyanet ortada yoktu. Çünkü Diyanet, devletin arzulamadığı Sünni akımlarla da güçlü ilişkiler kurmuştu. Bu akımlardan birini oluşturan milli görüş ekolünün iyice yaygınlaşması ile diyanetteki partiye bağlılığı da temin eden ve ona ileride yeni görevler verebilecek şekilde onun yönetimini ele geçirmeyi daha kolay başardılar. Örneğin bunu YÖK’ten, Genelkurmaylıktan daha kolay başardılar. Fakat 2010 yılına kadar aşağı yukarı demokratik iddialar Avrupa Birliği perspektifi, sekülerizme dair düşünceler vardı ve Diyanet’in varlığı güçlendirilerek ve içinde partiden örgütlenmeler sağlanarak devam ettirilse bile Diyanet’e yönelik eleştirilere nisbi bir hoşgörü ile bakılıyordu. Fakat 2010’dan sonra iktidar partisi, denetimsiz bir tek parti modeline doğru; diktatoryel, otoriter ve totaliter bir formata doğru evrilmeye başladığında Diyanet’i o zamana kadar hiç kendisinden talep edilmemiş sahalarda da kullanmaya başladı.
Örneğin Alevilerin büyük şehirlerde örgütlenip hak ve hukuklarını savunmak için taleplerini kamusal alanda güçlü bir biçimde ortaya koyduktan sonra cemevlerinin hukuken inanç kurumu ve kuruluşları olarak tanımlanması talebine itiraz Diyanet’ten alınan görüşle yapıldı. Bu aslında hükümetin itirazıydı ama Diyanet’i bu göreve koştu. Yine 2010’ların başında bu vakalar çok tekrar etmişti; cezaevinde olan yurttaşların inandıkları dinin yetkili, etkili isimleriyle görüşme hakları vardı. Yargıya taşındığı için en ünlü örnek Kocaeli Cezaevinde kalan bir yurttaşın, bir Alevi dedesi ile görüşme arzusu, İslami bir kurum olmadığı gerekçesiyle geri çevrilirken yine Diyanet’e başvuruldu. Bu başvuruların alanı çok hızlı gelişti. Özellikle 2015’ten sonraki rejim değişikliği ile hızlanan otoriter format içerisinde Diyanet çok güçlü bir politik kamu kurumu olarak öne çıkarıldı. Dinsel ve ekonomik alandaki birçok uygulama ‘Nas’ denilen yani Sünni İslam açısından emredici nitelikte olan Kur’an-i ilkelere göre örneğin ekonomideki düzenlemeler Diyanet’ten alınan görüşler ya da Diyanet’e atfedilen görüşler ekseninde yapılabildi. Yani cumhuriyetin başlangıcındaki bütün toplumu tek bir dinsel inanca yönlendirme eğilimi çok daha güçlü bir biçimde, cumhuriyetin kuruluşundaki mantığa da uymayacak, onu da aşacak şekilde. Çünkü o mantığın içerisinde Diyanet’in bir politik aktör ya da figür olarak önde durması yoktur.
Cumhurbaşkanının bütün seyahatlerinde, özellikle yurt içinde siyasetle bağlantılı işlerde Diyanet İşleri Başkanını gördük. Diyanet İşleri Başkanı, protokolde çok ön sıralara doğru taşındı. En son Ayasofya’daki kılıçlı gösteriye kadar iş gelmiş oldu. Dolayısıyla Diyanet, bir cumhuriyete yakışmayacak, hatalı bir arzunun ürünü olarak var oldu.
“DİYANET, TEOKRASİ ARZUSUNUN ANA KURUMU”
-Diyanet bir taraftan en güvenilmez ikinci kurum olurken, Meclis’e sunulan 2025 bütçesinden 130 milyar 119 milyon TL ile 6 bakanlığın bütçesini geride bırakarak bütçeden aslan payını almasını nasıl değerlendiriyorsunuz?
“Bu manzara, bu ekonomik güç, aynı zamanda büyük bir örgütlenme gücü demek. Teşkilat üyeleri, imamlar ve bütün ara kademeler dahil olmak üzere bu dini, devlet yönetiminin ve toplum idaresinin güçlü bir aktörü olarak gördüğünü, yani anayasadaki laiklik ilkesinin hiç de önemsenmediğini öncelikle açık bir biçimde ortaya koyar. Eğer 6 bakanlıktan daha güçlü ise diyanet, bütçesinin daha az olduğu diğer bakanlıklardan da daha güçlü olduğu anlamına gelir. Bir politik güç statüsü verildiğini aslında bize gösteriyor. Çünkü düşük bütçeli bakanlıkların faaliyet sahaları içerisinde de diyanet var. Bu manada Diyanet, bir teokrasiye gidişin koçbaşı değil fakat teokrasiye yakın bir dindarlığı devlet yönetiminin bir parçası olarak tutma arzusunun ana kurumu olarak beliriyor. Evet eleştiriler var ama biraz dikkatli bakarsak Diyanet’in varlığını ve bu yeni fonksiyonunu güçlü biçimde onaylayan Türkçü, İslamcı ideolojik ittifak ve bunları destekleyen toplum kesiminin hala en büyük kısmının Diyanetten yana olduğunu rahatlıkla görebiliriz. Çünkü Alevi toplumu eleştiriyor, Alevi olmamakla beraber sekülerizmi ciddiye alan kesimler eleştiriyor fakat iktidarları destekleyen kesimler için ve iktidarların yönettiği medya ve akademi dahil olmak üzere bu eleştiri söz konusu değil. Yani toplumun çok büyük bir kesiminin, belki %50’ye yakın bir nüfus bundan derin bir biçimde rahatsız. Fakat bu rahatsızlık bu durumu değiştirecek bir politik birlik anlamına da gelmiyor.
Politik sahne içerisinde de bununla mücadele arzusunun giderek zayıfladığını görüyoruz. Örneğin bu Türkçü, İslamcı iktidar yapısıyla mücadele etmek için dinselliği politik bir imkan olarak iktidarın yaptığı gibi kullanmaya çalışan muhalefetlerin çok önemli bir kısmı bu konuda çekingenler. Ve bunu kökten değiştirecek bir politik program Cumhuriyet Halk Partisi dahil o güçlü partilerin hiçbirinde yok.
“YARGININ DA ÜZERİNDE BİR GÜÇ”
-Diyanet ve Milli Eğitim Bakanlığı’nın iç içe geçen faaliyetlerini nasıl okumak gerekir?
Sadece milli eğitimle değil, aslında bütün bilgiye dayalı okuma yazma işlerini de ilgilendiren kamusal sahanın denetiminde de Diyanet çok güçlü bir role sahip. Örneğin artık Diyanete kitap toplatma ve yok etme yetkisi yasayla tanınmış durumda. Diyanet, bir kitabın toplatılıp yok edilmesini talep ettiğinde savcılar buna uymak mecburiyetindeler. Yani yargının da üzerinde bir güçten bahsediyoruz artık. Bunun en önemli örneği de biri İhsan Eliaçık’a ait olmak üzere Kur’an tefsirlerinin toplatılıp yakılma kararı oldu. Dolayısıyla eğer devletin onayladığı inanç dışında inançların toplumdan temizlenmesi hedefleniyor Diyanet de bunun için güçlendiriliyorsa toplumun duygu düşünce ve bilgilenmesini belirleyen milli eğitimin, yani bunu ilk, orta ve lise anlamında alalım; bunun devamını da oluşturan yüksek eğitim, öğretimin zaten Diyanet’in denetimine verilmesinin şaşırtıcı olmadığını görürüz. Dolayısıyla bugün sadece milli eğitim değil yargı da Diyanet’e karşı birçok bakımdan daha zayıf konumda. Teokrasi benzeri bir düzenleme derken kabaca bunu kastediyorum. Gerçek manada bir teokrasi, Osmanlı çağları boyunca da belki uygulanmadı. Çünkü Osmanlı’da da örfi hukuk, genellikle şerri hukukun üstündeydi. Kardeş katli bunun en önemli örneğidir. Şer’i Hukuk da hiçbir şekilde onaylanması mümkün olmayan bir normdur.
Osmanlı, bir teokrasi değil, dini kendi arzu ve çıkarları için ideolojik koçbaşı olarak kullanan bir imparatorluk formudur. Şu anda Türkiye’de olan da buna benzeyen bir şey. Ki hani mevcut iktidarın tanımlarını yapmaya çalışanların bir kısmı da bunu ‘Neo Osmanlıcı’ iktidar olarak tanımlıyor. Bu manada bir ‘Neo Osmanlıcı’ bir yapı içerisinde söyledikleriniz ne yazık ki şaşırtıcı değil.
“İNANÇ AŞILAMA FAALİYETİ”
-Diyanet ve laiklik bir arada olabilir mi?
Hayır. Bu fazla tartışılacak bir iş değil. Dinsel kurum ve kuruluşların örgütlenme, var olma hakkı ayrı bir mesele, bütün dinsel kurum ve kuruluşları bir dinsel anlayışa yönlendirecek şekilde kamu otoritesini kullanan bir varlık olması ayrı bir mesele. Dolayısıyla Diyanet gibi bir kurumun bulunması halinde bunu nasıl cilalarsınız cilalayın, nasıl makyaj yaparsınız yapın sekülerizmin prensibi ile uyuşacak bir yön bulamazsınız. Elbette dinsel grupların, diğer yurttaşların hak ve özgürlüklerine müdahale etme eğilimleri ve arzuları olduğu biliniyor ve bunun bir kamusal denetime tabi olması lazım. Suç varsa yargı mekanizmaları da var. Tehlike varsa asayiş mekanizmaları var ve elbette eğitimin içeriği konusunda da belli sınırlar getirilebilir, Fransız metodorisinde olduğu gibi. Ama kamu kendi yürüttüğü eğitim faaliyetleri dahil olmak üzere dinsel endoktrinasyondan yani inanç aşılama faaliyetinden köklü bir şekilde çekilmediği sürece laiklikle uyumlu bir yapı ortaya çıkmaz. Diyanet zaten tam da bunun tersi amaçla kurulmuştur. Laikliğin prensip olarak kabul edilmesinden önce toplumu, devletin onayladığı bir dinsel anlayışla yoğurmak; hani ‘tek dil, tek bayrak, tek devlet’in yanında aslında tek inanç da var.
PİRHA – Milletvekili Ayten Kordu, nefret suçlarının arttığına dikkat çekerek, ivedilikle Meclis araştırma komisyonu kurulması için önerge sundu. Ayten Kordu, “Nefret söylemi ve suçları ile ilgili yeterli yasal düzenlemelerin olmayışı ve çoğu zaman cezasız bırakılması bu saldırıların sistematik bir biçimde devam etmesine zemin hazırlamaktadır” diye belirtti.
Dersim Milletvekili Ayten Kordu, Türkiye’de çok sayıda nefret suçu işlendiğini belirterek, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına bu yönlü yasal zeminin genişletilmesi için araştırma önergesi sundu.
Türkiye’de nefret söylemi ile suçlarının düzenlenmesiyle ilgili sorunların boyutuna dikkat çeken Kordu, bu yönlü kapsamlı yasal düzenlemelerin bulunmadığının da altını çizdi.
“TOPLUMSAL BARIŞIN ÖNÜNDEKİ TEMEL SORUN”
Son dönemde özellikle Suriyeli mülteciler ile Kürt mevsimlik işçilere dönük saldırıların arttığını belirten Milletvekili Ayten Kordu, önergesinde şu ifadelere yer verdi:
“Geçmişten bugüne 6-7 Eylül 1955 olayları, Sivas Madımak Katliamı, nefret suçlarının göze en çok çarpan örneklerindendir. 2000’li yıllarda Hrant Dink, Rahip Santoro cinayetleri, Malatya katliamı, Manisa Selendi’de Romanlara, Kürt işçilere yapılan saldırılar, Malatya Sürgü’de Alevilere ve son olarak Kayseri’de başlayıp Türkiye’nin birçok ilinde Suriyelilere yönelik linç girişimleri nefret söyleminin nefret suçu ile bedenleştiği anlaşılmaktadır.
Türkiye’de Din, İnanç veya İnançsızlık Temelli Nefret Suçları 2023 raporunda da açıkça ortaya konduğu gibi AKP-MHP ortaklığıyla sürdürülen nefret söylemi toplumsal alandaki ayrışmayı her geçen gün daha da derinleştirmektedir. Bunun sonucunda, Türkiye’de nefret söylemi ve buna bağlı olarak nefret suçları giderek daha fazla artarken özellikle medya platformlarında kimi zaman farklı etnik ve dini gruplara yönelik önyargılı, aşağılayıcı ve ayrımcı söylemlerin kullanılması zaman zaman bu kesimlerin saldırılara maruz kalmasına neden olmaktadır. Nefret söylemi ve suçları ile ilgili yeterli yasal düzenlemelerin olmayışı ve çoğu zaman cezasız bırakılması bu saldırıların sistematik bir biçimde devam etmesine zemin hazırlamaktadır.
Toplumsal barışın önündeki temel sorunlardan birini oluşturan nefret suçlarının ortadan kaldırılması için resmî ideolojin terk edilmesi ve resmî ideolojiye bağlı ceza mevzuatının değişmesi gerekmektedir. Buna bağlı olarak, etnik, cinsel yönelim, cinsiyet kimliği, dini inanç ve mezhebe yönelik ayrımcılığın ve bu gruplara yönelik nefret saldırılarının da sona ermesi için gerekli yasal düzenlemelerin yapılması gerekmektedir.”
“İVEDİLİKLE KOMİSYON KURULMALI”
Ayten Kordu, “Türkiye’de din veya inanç temelli yaşanan nefret suçlarına karşı önlem alınması, sorunların tespit edilmesi, faillere yönelik cezasızlık politikalarının ortadan kaldırılması ve söz konusu söylem ve suçlara karşı gerekli hukuksal düzenlemelerin yapılması amacıyla Anayasa’nın 98. ve Meclis İçtüzüğünün 104. ve 105. maddeleri uyarınca Meclis Araştırma Komisyonu” kurulmasını önerdi.
Milletvekili Kordu, önergesinin ‘Gerekçe’ bölümünde ise şu ifadelere yer verdi:
“Din veya inanç topluluklarıyla ilişkili bazı mekânlar tekrarlayan bir şekilde hedef alınıyor.
Mezarlık, ibadet yeri, ev veya okul gibi din veya inanç topluluklarıyla ilişkili mekânlara yönelik saldırıların en sık karşılaşılan olaylardan olduğu görülüyor.
Bazı kişi veya gruplar sistematik tehdide veya baskıya maruz kalıyor. Özellikle Protestanların, Süryanilerin ve Ezidilerin hedefi oldukları nefret suçlarını incelediğimizde, bu olayların sistematikleştiğini ve bu grupların sürekli baskıya maruz kaldıklarını söylemek mümkün.
2023 yılında özellikle Protestanlara ve Yahudilere yönelik nefret suçlarında bir artış gözlemleniyor.
2023 yılında, okullarda antisemit sembollerin kullanıldığı iki ayrı olay yaşandı. Bu durum, kapsayıcı, çoğulcu ve ayrımcılık karşıtı bir eğitim sistemi ve müfredatına duyulan ihtiyacı bir kez daha gösteriyor.
2020’den beri, sırasıyla en çok hedef alınan gruplar Hristiyanlar (52), Aleviler (42) ve Yahudiler (23) oldu. Bu veriler, Türkiye tarihi boyunca birçok kez nefret suçunun hedefi olan bu gruplara karşı kemikleşmiş önyargıların ve düşmanca tutumların devam ettiğini gösteriyor.
Türkiye’de son dönemlerde nefret söylemi giderek daha çok artmakta, devletin ve iktidarın üst düzey temsilcileri dâhil olmak üzere yetkililerce nefret söyleminin giderek daha çok kullanılması büyük bir endişe kaynağı olmaktadır.
Tarihimizde yaşanan çok fazla olay, nefret söyleminin nefret suçuna dönüştüğü olaylardır. Özellikle son yıllarda nefret suçları endişe verici seviyelere ulaşmış, siyaset dilinde nefret söylemi yaygınlaşmıştır. Farklı ırk, mezhep, inanç ya da yaşama biçimlerinin hedef gösterildiği kamplaştırıcı mesajlara sıkça tanık olunmuştur. Bugün de hem iktidarın hem de devlet kurumların kullandığı tehdit dili ve nefret söylemi süreklilik arz etmek ve yaygınlaşmaktadır.
Raporun ortaya koyduğu veriler, Türkiye’de bu suçlarla mücadelenin bütünlüklü bir şekilde geliştirilmesine ihtiyaç duyulduğunu yeniden hatırlatıyor.
Bu sorunlar doğrultusunda nefret söylemi, din veya inanç temelli nefret söylemleri ve nefret suçlarına karşı önlemlerin alınması, ayrımcılık ve nefret suçlarının nedenleri ve bunlara karşı hukuki ve demokratik mücadele konusunda gerekli çalışmaların yapılması, toplumdaki nefretin engellenmesi ve Nefret Yasası çıkarılması için ön hazırlık olması amacıyla ivedilikle bir araştırma komisyonu kurulmalıdır.”
PİRHA- Mersin Cemevi Başkanı Pir Hasan Kılavuz, İnanç Kurulu Erdoğan Sevin ve İnanç Kurulu Üyesi Baki Erdoğan Dede, Mersin’de bulunan kiliseleri ziyaret ederek, kiliselerin deprem çalışmaları hakkında bilgi aldı. Kılavuz, Alevi toplumunun Hristiyan yurttaşların yanında olduğunu belirterek, Rahip Roshan Cordeiro ile birlikte, depremde Hakk’a yürüyenler için çerağ uyandırdı.
Mersin Cemevi Başkanı Pir Hasan Kılavuz ve İnanç Kurulu Başkanı Erdoğan Sevin ve İnanç Kurulu Üyesi Baki Erdoğan ile birlikte Mersin’de bulunan Mersin Latin Katolik Kilisesini ve Mersin Rum Kilisesini ziyaret etti.
Mersin Latin Katolik Kilisesinde deprem felaketi nedeniyle Hatay’dan gelen yurttaşların dertlerini dinleyip, depremde Hakk’a yürüyenlerin anısına çerağ uyandırılıp, gülbank okundu.
Mersin Latin Katolik Kilisesi Baş Rahibi Roshan Cordeiro, “Depremden dolayı birçok canımızı Kilisede misafir ettik. İlk 15 gün önemli sorunlarla karşı karşıya kaldık. Mersin Cemevinin kilisemize çok önemli katkıları olmuştur. Yardımlarından dolayı çok teşekkür ederiz. ‘Cemevimizin ocağı sönene kadar, biz size yemek desteği sunacağız’ sözleri beni derinden etkiledi. Katkılarından dolayı Mersin Cemevine teşekkür ederiz” diye konuştu.
Mersin Cemevi Başkanı Pir Hasan Kılavuz da, “Mersin Cemevi olarak her zaman kilisenin yanındayız. ‘Hizmet insanadır’ desturu ön plandadır. Bize düşen görev neyse sonuna kadar yapmaya hazırız” dedi.
Mersin Latin Katolik Kilisesinin ardından Cemevi heyeti Mersin Rum Kilisesini ziyaret etti. Yapılan ziyarette konuşan Mersin Rum Kilisesi Papazı Coşkun Teymur, deprem sırasında Hatay’da olduğunu ve çok büyük felaket yaşandığını aktararak, cemevine desteklerinden dolayı teşekkür etti.
PİRHA- Plan ve Bütçe Komisyonu’nda cemevleri ile ilgili düzenlemenin görüşüldüğü sırada AKP’li milletvekili tarafından ayrımcılığa uğrayan Garo Paylan, “Ben nasıl ki Müslümanlıkla ilgili bir tanım yapma hadsizliğine girişemezsem, Cemal Öztürk de (AKP’li vekil) Alevi inancı ile ilgili bir tanım koyma hadsizliğini ortaya koymamalıydı” dedi.
Cemevlerini Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesine bağlayacak düzenleme, Türkiye Büyük Millet Meclisi Plan ve Bütçe Komisyonu’nda görüşülerek kabul edildi. Ancak o görüşmeler esnasında Alevi toplumunun eşit yurttaşlık talebini dile getiren HDP Milletvekili Garo Paylan’ın maruz kaldığı ayrımcılık güne damgasını vurdu.
Garo Paylan’ın komisyonda konuşma yaptığı sırada AKP Milletvekili Cemal Öztürk “Sen Müslüman değilsin, Alevilerden sana ne. Aleviler Müslüman” diyerek araya girmiş, bu sebeple salondaki tansiyon yükselmişti.
“AKP’Lİ MİLLETVEKİLİ ALEVİLERE HAKARET ETMİŞTİR”
HDP Diyarbakır Milletvekili Garo Paylan, maruz kaldığı ayrımcılığa dair PİRHA’ya konuştu. Paylan, Alevilerin eşit yurttaşlık mücadelesi yürüttüklerini belirterek “Ancak AKP iktidarı seçime doğru giderken ‘Alevi açılımı’ yapma konusunda bir iddia ortaya koymuştu. Ancak dağ fare doğurdu” dedi.
Paylan, AKP-MHP ittifakının meclise sunduğu cemevleriyle ilgili yasa tasarısının “Bir hayal kırıklığı ve aynı zamanda Alevi toplumuna karşı bir hakaret” olduğunu belirterek şunları söyledi:
“Çünkü yüzyıllardır var olan cemevleri meselesi çözümünü AKP-MHP birlikteliği bir torba yasanın içine atmış. Torba yasada onlarca vergi düzenlemesi varken cemevleri gibi kadim bir meseleyi bir torba yasanın içine atmak, yani başka konuların içerisine atmak hakarettir.
İkinci hakaret ise Alevilerin cemevlerini Kültür Bakanlığı altında bir daireye bağlamak istiyorlar ki Alevilik bir inançtır ve nasıl ki şu anda diğer inançlar Türkiye’de yok sayılıyorsa Alevi inancı da yok sayılıyor. Yok sayılan bu inancın Kültür Bakanlığı’na bağlanması da bir hakarettir. AKP’li milletvekili Uğur Aydemir “Alevilik bir kültür faaliyetidir” diyerek Aleviliği tanımlamaya kalkmış ve Alevilere komisyonda hakaret etmiştir.
Cemevleri meselesini elektrik, su faturasına indirgeyen anlayış Alevi toplumuna hakaret etmiştir. Aleviler eşit yurttaşlık istiyor ve ibadethaneleri olan cemevlerini ibadethane statüsüne yasal güvence istiyorlar. Ama bunu yok sayan anlayış, ‘Cemevlerine elektrik, su verelim, gelin bu meseleyi kapatalım’ diyor. Bunlar ayrımcı adımlardır.”
“DÜN ÜLKE İÇİN KARANLIK BİR GÜNDÜ; GENEL KURUL AŞAMASINDA DÜZENLEMEYİ DURDURACAĞIZ”
Garo Paylan, komisyon toplantısında kendisinin de ayrımcılığa uğradığı o anlara dair şunları kaydetti:
“Bir insan, bir yurttaş, bir demokrat olarak kim mağdur oluyorsa ben onun yanında oldum. Alevilerin cemevine statü talebi de her zaman benim de talebim oldu. Dün mecliste bu gündeme geldiğinde Alevilerin cemevleri ile ilgili eşit yurttaşlık talebini dillendirdiğimde AKP milletvekili Cemal Öztürk, “Ya Alevilerden sana ne. Aleviler Müslüman, sen Hristiyansın” deme hadsizliği yaparak büyük bir ayrımcılığa imza attı. Daha sonra aynı Cemal Öztürk, “Garo Paylan’ın Aleviliği kalkıp bir din olarak ortaya koyması benim kanıma, canıma dokunuyor. Alevilik bir din değildir. Alevilik İslam içindedir” diyerek Alevilikle ilgili bir tanım yapma hadsizliğine de girişebiliyor. Ben nasıl ki Müslümanlıkla ilgili bir tanım yapma hadsizliğine girişemezsem Cemal Öztürk de Alevi inancı ile ilgili bir tanım koyma hadsizliğini ortaya koymamalıydı.
Maalesef dün ülke için karanlık bir gündü. Bir şeyi çözelim derken daha da berbat ettiler. Bu hakareti komisyon aşamasında durduramadık ama genel kurul aşamasında durduracağız. Önerdiğimiz şey şu; biz çözüme karşı değiliz. Bu şekilde çözüm olmaz diyoruz. Alevi meselesinin mecliste bir araştırma komisyonu kurularak, tüm partilerin katılımıyla ve tüm sivil toplum kuruluşlarının Alevi federasyonlarının, kurumlarının görüşleri alınarak çözülmesini öneriyoruz. Dün maalesef Alevi toplumunun temsilcilerinin sözlerinin dinlenilmediğini gördük. Yapılan açıklamalar dikkate alınmadı. Aleviler ile ilgili düzenleme komisyondan bu şekilde geçti. Genel kurul aşamasında bu düzenlemeyi durdurup gerçek anlamda çözüm içeren bir düzenleme olması için elimizden gelen mücadeleyi büyüteceğiz.”
PİRHA – İnanç Özgürlüğü Girişimi tarafından “Türkiye’de din, inanç veya inançsızlık temelli nefret suçları 2021” raporu yayımlandı. Paylaşılan veriler doğrultusunda Aleviler 12, Hristiyanlar 10, Yahudiler 5, Ateistlerin ise 2 nefret suçu veya olayının hedefi olduğu belirtildi.
İnanç Özgürlüğü Girişimi tarafından hazırlanan “Türkiye’de din, inanç veya inançsızlık temelli nefret suçları 2021” raporu kamuoyu ila paylaşıldı. Söz konusu çalışmaya dair yapılan açıklamada “Türkiye’de Din, İnanç veya İnançsızlık Temelli Nefret Suçları 2021 raporu, nefret suçlarının önlenmesine ve nefret suçlarıyla ilgili cezasızlıkların önüne geçmeye katkı sunmayı amaçlıyor” denildi.
Raporun, 2021 yılında Türkiye’de yaşanan din, inanç veya inançsızlık temelli nefret suçlarıyla ilgili izleme çalışmasından elde edilen verilerin uluslararası insan hakları standartları temel alınarak incelendiği belirtildi.
Nefret suçlarını içeren rapor, İnanç Özgürlüğü Girişimi ekibi Funda Tekin ve Dr. Mine Yıldırım tarafından kaleme alındı. Yapılan çalışma doğrultusunda Ocak-Aralık 2021 aralığında din, inanç veya inançsızlıkla bağlantılı önyargı saikiyle işlenmiş 29 nefret suçu veya olayı tespit edildiği aktarıldı.
Rapora göre 2021 yılı döneminde, erişilebilen veriler doğrultusunda Aleviler 12, Hristiyanlar 10, Yahudiler 5, Ateistlerin ise 2 nefret suçu veya olayının hedefi olduğu bilgisi paylaşıldı.
Raporda, nefret suçlarının yaşanandan az ihbar edildiğine de dikkat çekildi. Nefret suçlarının raporlanması veya ihbar edilmesi önündeki temel engeller ise şöyle sıralandı:
Mağdurların nefret içerikli eylemleri kanıksamış olması ve ihbar veya rapor etme konusunda eşiklerinin yüksek olması;
Kişilerin dışlanma riskini düşünerek ihbar etmemeyi tercih etmesi;
Mağdurların iddialarının ciddiye alınmayacağına veya ihbarda bulunmaları halinde, polis memurları tarafından da dahil olmak üzere, daha büyük mağduriyete uğrayacaklarına dair endişeleri.
Aktarılan verilere göre, 2021 yılında yaşanan ve özel bir hassasiyetle ele alınması gereken nefret suçlarının hiçbirinde nefret suçu boyutunun irdelendiği etkili bir hukuki süreç yürütülmediği ifade edildi. Tespit edilen nefret suçu/olaylarının ise mala zarar verme, tehdit, kişilere yönelik şiddet içeren saldırı, ibadet yeri veya mezarlıklara zarar verme, taciz ve hakaret suçları gibi çeşitli suçları içerdiği aktarıldı.
NEFRET SUÇU MEVZUATI YETERSİZ!
Türkiye’de hala nefret suçu mevzuatının yetersiz olduğuna dikkat çeken İnanç Özgürlüğü Girişimi, “Yetkililer ivedilikle kapsamlı bir mevzuat düzenlemesi ve cezasızlık politikalarıyla mücadele için harekete geçmeli” dedi.
Raporda, nefret suçuyla mücadelenin bütünlüklü bir şekilde geliştirilmesi ihtiyacına vurgu yapılarak, “Mağdurların kimliklerinden dolayı hedef alındığı nefret suçları diğer suç türlerinden farklı bir şekilde, uzun süreli ve derin toplumsal hafıza ve travmaları da göz önünde bulundurularak ele alınmalı” önerisi yapıldı.
Yakın zamanda yaşanan nefret suçlarına da işaret edilen raporda şu başlıklar sıralandı:
Din, inanç veya inançsızlık temelli nefret suçlarının izlenip raporlanması,
Etkili soruşturma,
Zarara ilişkin tazmin,
Mağdur olanların desteklenmesine yönelik bütünsel bir yaklaşım,
Çok paydaşlı çalışmalar.
İNANÇ TOPLULUKLARINA YÖNELİK SOMUT ÖNERİLER
Yapılan çalışmada, kamu yetkilileri, sivil toplum ve din veya inanç topluluklarına yönelik somut öneriler de sunuluyor. Söz konusu tavsiyeler ise şu şekilde sıralandı:
Din veya inanç temelli nefret suçları da dahil olmak üzere tüm nefret suçlarını engellemek ve bunlarla mücadele etmek amacıyla nefret suçlarına ilişkin mevzuat düzenlenmesi,
Nefret suçlarının ayrıştırılmış bir şekilde kayıt altına alınması ve etkin soruşturma yapılması, kovuşturma ve uygun bir yaptırım uygulanması,
Mağdurların desteklenmesi için ihtiyaçlarına yönelik çok boyutlu tedbirler alınması,
Kamu yetkilileri kolluk kuvvetleri, sivil toplum ve din veya inanç toplulukları arasında bilgi paylaşımı ve iş birliğinin güçlendirilmesi.
PİRHA – Milletvekili Garo Paylan, Fatih Kaymakamlığı’nın, İstanbul Rum Patrikliği’nin ‘ekümeniklik’ sıfatını kullanması hakkında yazılı açıklama yaparak “Patrikhanenin ekümenik olduğu iddiasının, yasal bir dayanağı bulunmamaktadır” sözünü Meclis’e taşıdı. Paylan, Fatih Kaymakamı’na, ekümenikliğin evrenselliği ifade eden, ruhani bir sıfat olduğunu anlatacak mısınız?” diye sordu.
Fatih Kaymakamlığı’nın, 15 Ağustos 2022’de İstanbul Rum Patrikliği’nin ‘ekümeniklik’ sıfatını kullanması hakkında yazılı bir açıklama yaparak “Patrikhanenin ekümenik olduğu iddiasının, yasal bir dayanağı bulunmadığını” söylemişti. Kurumun “kaymakamlığa bağlı dini bir kuruluş” olduğunun açıklanmasının ardından Diyarbakır Milletvekili Garo Paylan konuyu Meclis gündemine taşıdı.
“CUMHURBAŞKANLIĞI RESMİ DAVET GÖNDERMİŞTİ”
Milletvekili Garo Paylan, VI. yüzyıldan bu yana İstanbul Ortodoks Patrikliği’nin kullandığı, “onursal bir sıfat” olan ‘Ekümeniklik’ isminin Osmanlı İmparatorluğu zamanında da kabul gördüğünü belirtti. Paylan, Türkiye Cumhuriyeti döneminde İstanbul Ortodoks Patrikliği’nin onursal biçimde kullandığı ‘ekümeniklik’ sıfatının, 2010 yılında dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından kabul görüldüğünü de belirtti.
Garo Paylan, önergesinin açıklamasında şu ifadelere yer verdi:
“Nitekim, o tarihte Yunanistan temasları sırasında kendisine sorulan “Fener Rum Patriği’nin ‘Ekümenik’ olarak nitelenmesi sizi rahatsız ediyor mu?” sorusuna “Rahatsız etmez” cevabını vermiştir. Dahası 26 Kasım 2020 tarihinde, Cumhurbaşkanlığı tarafından Ortodoks Patriğine “Sayın Ekümenik Patrik I. Bartholomeos” hitabı ile T.C. Cumhurbaşkanlığı antetli resmi kâğıt üzerinde davet gönderilmiştir.
Öte yandan, İstanbul Rum Patriği’ne Trabzon’da hediye edilen ‘Ekümenik Patrik Bartholomeos’ yazılı forma, Fatih Kaymakamlığı’nın; Osmanlı’dan Cumhuriyet’e ‘ekümeniklik’ sıfatını taşıyan İstanbul Ortodoks Patrikliği’nin ‘ekümenik olmadığı, kaymakamlığa bağlı dini bir kuruluş’ olduğunu açıklama ihtiyacı duymasına sebep olmaktadır.”
“DİN İŞLERİNE NEDEN DEVLETİ KARIŞTIRIYORSUNUZ?”
Milletvekili Garo Paylan, önergesinin, İçişleri Bakanı Süleyman Soylu tarafından cevaplandırılmasını isteyerek şu soruları yöneltti:
“*Din işlerine neden devleti karıştırıyorsunuz?
*Lozan Anlaşması ile koruma altına alınan azınlık kurumlarının statüsüne ilişkin açıklama yapmak Fatih Kaymakamı’nın işi midir?
*Cumhurbaşkanlığı, Patrik Bartholomeos’u ‘Ekümenik’ sayarken Fatih Kaymakamlığı’na ne oluyor?
*Yüz milyonlarca Ortodoksun Patrik Bartholomeos’u Ekümenik saymasına Fatih Kaymakamlığı mı engel olacak?
*Fatih Kaymakamı’na ekümenikliğin evrenselliği ifade eden, ruhani bir sıfat olduğunu anlatacak mısınız?”
PİRHA-84 yaşında hayatını kaybeden Diyarbakırlı Ermeni yazar Mıgırdiç Margosyan, Kumkapı Meryem Ana Kilisesi’nde yapılan törenin ardından Şişli Ermeni Mezarlığı’nda son yolculuğuna uğurlandı.
Diyarbakırlı Ermeni yazar Mıgırdiç Margosyan, bugün Kumkapı Meryem Ana Kilisesi’nde yapılan törenin ardından Şişli Ermeni Mezarlığı’nda son yolculuğuna uğurlandı.
Karaciğerle bağlantılı sağlık sorunları nedeniyle bir süredir Maltepe Üniversitesi Hastanesi’nde tedavi gören Margosyan 2 Nisan Cumartesi günü 84 yaşında hayatını kaybetti. Margosyan için, bugün Kumkapı Meryem Ana Kilisesi’nde saat 14.00’te tören düzenlendi.
Törenin ardından Margosyan Şişli Ermeni Mezarlığı’nda defnedildi. Kumkapıda’da düzenlenen törene Margosyan’ın ailesi, yakınları ve sevenleri, HDP Milletvekilleri Garo Paylan ile Züleyha Gülüm, CHP’li Milletvekilleri Özgür Özel, Sezgin Tanrıkulu, Turan Aydoğan, Kadıköy Belediye Başkanı Şerdil Dara Odabaşı, Adalar Belediye BaşkanıErdem Gül, Gürbüz Çapan, gazeteciler Oral Çalışlar, Fatih Polat, Ayşe Şahin, yazar Ender İmrek, Yıldız Ramazanoğlu, yazar Şeyhmus Diken, yazar Murad Mıhçı katıldı.
CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkanı Ekrem İmamoğlu, iş insanı Osman Kavala da cenazeye çelenk gönderdi. Şişli Ermeni Mezarlığı’na defnedilen Margosyan’ın mezarının üzerine Diyarbakır’dan getirilen toprak serpildi.
MIGIRDİÇ MARGOSYAN KİMDİR?
Mıgırdiç Margosyan, 23 Aralık 1938’de Diyarbakır’da, Hançepek Mahallesi’nde (Gavur Mahallesi) doğdu. Eğitimini Süleyman Nazif İlkokulu, Ziya Gökalp Ortaokulu, daha sonra İstanbul’daki Bezciyan Ortaokulu ve Getronagan Lisesi’nde sürdürdü. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’nü bitirdi.
1966-1972 yılları arasında Üsküdar Selamsız’daki Surp Haç Tıbrevank Ermeni Lisesi’nde müdürlüğün yanı sıra felsefe, psikoloji, Ermeni dili ve edebiyatı öğretmenliği yaptı. Daha sonra öğretmenliği bırakarak ticarete atıldı. Edebi çalışmalarını aralıksız sürdürdü.
Marmara Gazetesi’nde yayımlanan Ermenice öykülerinin bir bölümü ‘Mer Ayt Goğmerı’ (Bizim Oralar) adıyla kitap haline getirildi (1984) ve bu kitabıyla 1988’de, Ermenice yazan yazarlara verilen Eliz Kavukçuyan Edebiyat Ödülü’nü aldı. Aras Yayıncılık tarafından basılan ‘Gâvur Mahallesi’ (1992), ‘Söyle Margos Nerelisen?’ (1995) ve ‘Biletimiz İstanbul’a Kesildi’ (1998) adlı Türkçe kitaplarını, 1999’da ikinci Ermenice kitabı ‘Dikrisi Aperen’ izledi. Türkçe kaleme aldığı ‘Tespih Taneleri’ (2006) adlı anı-romanı büyük ilgiyle karşılandı. Evrensel, Agos ve Yeni Yaşam gazetelerinde yazdığı yazılar, ‘Kirveme Mektuplar’, ‘Çengelliiğne’, ‘Zurna ve Kürdan’ isimleriyle kitaplaştırıldı. Yazarın, dünyanın yaratılış hikayesini mizahi bir üslupla ele aldığı son kitabı ‘Tanrı’nın Seyir Defteri’ ise 2016’da yayımlandı.
PİRHA-Pir Süleyman Deprem, iktidarın Alevi politikalarını eleştirdi. Cemevlerinin statüsü ve dedelere verileceği iddia edilen maaş hakkında konuşan Deprem, “Alevilik, bugünkü sömürü sisteminin karşısında bir anlayışa sahiptir. Aleviler asla devletten medet ummamış, rızalık ve komünal yaşam birliği ile kendilerini her dönem finanse etmişlerdir. Eğer bugün iktidardan maaş alacak bir dede var ise ileride onlara cübbe de giydirilecektir” yorumunu yaptı.
AKP iktidarının, Alevilere yönelik projeleri, tartışmaları da beraberinde getirdi. Alevi kanaat önderleri, bir bütün olarak cemevlerinin ‘Kültür merkezi’ olarak adlandırılacağı iddialarına karşılık sert tepki göstermeye devam ediyor.
“ALEVİLER HİÇBİR DÖNEMDE DEVLETTEN MEDET UMMADI”
Sinemilli Ocağı pirlerinden Süleyman Deprem, dedelere verilmesi planlanan maaş konusuna işaret ederek, “Yapılanlar, Ocak Aleviliğini yok etme planıdır” dedi.
Deprem, Aleviliğin yaşam felsefesi olarak, sömürü sistemlerinin daima karşısında bir anlayışa sahip olduğunu vurgulayarak “Aleviler, hiçbir dönemde ‘devlet’ denilen özel mülkiyetin tahakküm aracına asla müdahil olmamış ve asla ondan medet ummamışlardır” dedi.
Pir Süleyman Deprem, Alevilerin, rızalık ve komünal yaşam birliği ile kendilerini her dönemde finanse ettiğinin altını çizerek şu aktarımda bulundu:
“Bu ortak yaşam kültürü, sömürü sisteminin baş düşmanıdır. İktidarını koruyabilmek için devletler, ortak yaşamın ortadan kaldırma gayreti içerisindedir. Böyle olunca hiçbir devlet anlayışı asla Alevilerin özel olarak kendi yapıları ile var olmalarına tahammül edemez. Alevi açılımlarını geçmişte görüp, neye mal olduklarına şahit olduk. Her şeye rağmen ‘Evet’ diyenlerin düştükleri hataları da gördük. Ama biz biliyoruz ki Alevilik hiçbir dönem örgütlü devlet yapısı ile uyuşmaz. Bu söylem düşmanlık anlamında değil…
Devlet şimdi diyor ki ‘yeni bir Alevi açılımı yapacağım ve cemevlerine ‘Kültür Evi’ diye statü vereceğim’. Önce şöyle düşünelim; kadim Alevi tarihinde dört duvarla belirlenmiş bir cemevi kültürümüz yoktur. Bütün yeryüzü bizim için cem yapacak alandır. Ancak yeni şartlarda tabi tutulduğumuz, özellikle sürgün politikası doğrultusunda kaçmak zorunda kaldığımız kentlerde bir araya gelmek için, eşit yurttaşlık hakkımız olan, ortak ibadet için bir yere ihtiyaç duymuş ve bunun adını ‘Cemevi’ koymuşuz.
Şimdi sen kalkıp ‘Bu ülkenin %99’u İslam’dır’ dersen, Ermeni, Süryani, Keldani ve Alevileri yok sayarsan o zaman bugünkü açılımın şartlarını değerlendirdiğimizde yine benimle oyun oynuyorsun.”
“OCAK ALEVİLİĞİNİ YOK ETME PLANI”
Pir Süleyman Deprem, AKP iktidarının, Aleviliği temelden yok etme çabası içerisinde olduğuna vurgu yaptı. İktidarın, ‘Ocak Sistemi’ne yöneldiğini ifade eden Deprem şunları söyledi:
“Alevi katliamcısı Ebu Suud’u referans göstererek bir devlet yönetiyor, yaptığın köprü ve diğer inşaların adını katliamcı olan ‘Osman’ ya da ‘Yavuz’ koyup ardından bizlere açılım yapacaklarını söylüyorlar. Ve diyorlar ki ‘dedelere maaş bağlayacağız’.
Bugün Aleviliğini kaybetmiş ya da Aleviliğini pazara çıkarmış birçok unsur bulursun. Bunların üzerinden gerçek Ocak Aleviliğini yok etme planıdır bu. Bugüne kadar Aleviler, asla pirlerini hiçbir şeye muhtaç etmemişlerdir. Rızalık kenti yaşam kültürü ile pire demişlerdir ki ‘Senin ailenin geçimini biz sağlayacağız. Sen bizim yolumuzu yürüteceksin.’
Bakın Pirlerimizin ne sarığı ne de cübbesi vardır, sembolik hiçbir şeyleri yoktur ve doğaldırlar. Ama yarın maaşa bağladığı pire bir cübbe giydirecekler. Ve o pire diyecekler ki ‘sen şu kuruma tabii olarak çalışacaksın’ ve o kurum da Diyanet olacaktır.”
“PİR, DEDE TAYİN EDEN ÖRGÜTLER OLMAMALIDIR”
Süleyman Deprem, dedeleri maaşa bağlamak ya da cemevlerine statü verme konusundaki belirleyicinin siyasi iktidar olamayacağına vurgu yaptı.
Deprem, “Alevilik konusunda hiçbir dini temsilcinin, belirleme hakkı ve haddi yoktur. Hıristiyanlara Hıristiyanlığı öğrete biliyor musun? Peygamberiniz de diyor ki ‘Senin dinin sana, benim ki bana’ ama kalkmışsın benim inancım üzerinden talimat veriyor ve beni biryerlere bağlama gayreti gösteriyorsun. Bu ne demokratiktir ne insani ne de ahlaki…Bizlerin kadimden bu yana talip, rehber, pir, mürşit hiyerarşik yapımız vardır. Biz, ocaklarımız bünyesinde örgütleniyoruz. Bizlerin bir inanç kuruluna, ikinci bir Diyanete ihtiyacımız yok. Pir, dede tayin eden örgütler olmamalıdır. Yüzlerce İslami tarikat var, bunların hiçbirisi yasal olarak örgütü değil. Ortadoğu’da da yasal olarak örgütlü bir Alevi tarihine rastlayamazsınız. Bu yasadışılık değil meşruluktur. Yaresanlar, Kakailer, Ehli Hakklar… Irak, İran ve Suriye’deki hangi Alevi camiası yasal olarak örgütlüdür? Öyle bir talepleri de yok. Bizim örgütlülüğümüz kadimden beri ocaklarımızdır” diye konuştu.
PİRHA-Yeşil Sol Parti, 6-7 Eylül Pogromunun 66. yılına dair basın açıklaması yaparak “1915’te Anadolu’da, 1955’te İstanbul’da, 1978’de Maraş’ta, Malatya’da, 1980’de Çorum’da, 1993’te Sivas’ta, yıllar boyunca Kürdistan’ın her köşesinde yapılan katliamların failleri hep aynı ırkçı, militarist zihniyetten beslenmektedir” dedi.
Yeşil Sol Parti, 6-7 Eylül 1955 Pogromunun yıldönümü sebebiyle basın açıklaması yaptı. Katledilen Rum ve Ermeniler başta olmak üzere Hristiyan ve Musevi yurttaşları saygı ve hüzünle andıklarını belirten Yeşil Sol Parti Merkez Yürütme Kurulu, pogromun planlayıcılarını ise kınadı.
“BU UTANÇLA YÜZLEŞİLMELİDİR”
Yazılı yapılan açıklamada “6-7 Eylül Pogromuyla yüzleşme toplumsal barış ve iyileşmenin ilk adımıdır” diyen Yeşil Sol Parti, şu ifadeleri kullandı:
“Ulus devlet olma politikaları sonucunda sayısız insan bin yıllık topraklarından sürüldü, sistematik işkence ve katliamlara maruz kaldı. Trakya ve Anadolu’nun eşsiz renkleri bir bir soldu. Kadim kültürler yarattıkları eserlerle birlikte sonsuza kadar silinmeye çalışıldı. Nice kentler, kasabalar, köyler geçmişlerinden koparılıp çorak alanlara dönüştü.
Nefret ve ayrımcılıktan uzak bir geleceğin inşası ve toplumsal barışın sağlanması için bu utançla yüzleşilmelidir. Yüzleşme aynı zamanda toplumsal iyileşmenin de ilk adımıdır. Yüzleşmenin gerçekleşmemesi, cezasızlığın sürmesi benzer katliamların ve acı olayların yaşanmasına zemin hazırlamıştır, hazırlamaya da devam etmektedir.
1955 yılında Kıbrıs’ta Rum ve Türkler arasındaki gerginlik kışkırtılırken içerde iktidar halka verdiği sözleri tutamıyor, ekonomik durum da git gide bozuluyordu. Bu aşamada Menderes ve Demokrat Parti hükümeti kanlı planlarını devreye soktu: Selanik’te Mustafa Kemal’in evinin bombalanması provokasyonu ile İstanbul dışından getirilen insan yığınları ve kent halkı kışkırtılarak Rum, Ermeni, Yahudi kökenli vatandaşların iş yerlerine ve evlerine saldırılar düzenlenecekti. Böylelikle bir yandan ekonomik beceriksizliklerini vatanperver ajitasyonlarla bir nebze olsun kapatabilecekler, diğer yandan sermaye el değiştirerek yandaşlara pay edilecekti.
“ON BİNLERCE MASUM İNSAN ÜLKEYİ TERKETTİ”
Bu kanlı saldırı 6-7 Eylül 1955 tarihinde planlandığı şekilde gerçekleştirildi. Selanik’teki bombalama akabinde halkı misillemeye kışkırtan söylemlerle dolu akşam gazeteleri tam üç yüz bin sattı. Yağmada kullanılacak kazma, kürek, sopa vb yüklenmiş kamyonlar kentin stratejik noktalarına yerleştirildi. Ardından İzmit, Adapazarı, Trabzon, Sivas, Kastamonu ve pek çok ilden özel olarak getirilen insan yığınları kadim İstanbul’un sokaklarına salındı. İki gün boyunca Rum, Ermeni, Hristiyan ve Musevi yurttaşların önceden işaretlenen dükkanları, evleri ve dini kurumlar yağmalandı. 4.214 ev, 1.004 işyeri, 73 kilise, bir sinagog, iki manastır, 26 okulun aralarında bulunduğu toplam 5.317 mekan yakıldı, yıkıldı. Resmi rakamlara göre 16 insan öldürüldü, üç yüz insan yaralandı. Yüzlerce kadına tecavüz edildi. Nefretten mezarlıklar bile nasibini aldı. İki gün boyunca güvenlik görevlileri talanı önlemeye dair somut bir şey yapmadılar. Bu korkunç kabusun travmasıyla artık kentte yaşamayacaklarını anlayan Rum, Ermeni, Musevi, Levanten kökenli on binlerce masum insan ülkeyi terk etti.
“UYDURMA DAVALARDAN SONUÇ ALINMADI”
Açılan uydurma davalardan hiçbir sonuç alınmadı. Mağdurlara ödenen tazminatlar ise olması gereken miktarların onda birinde kaldı. Bu kanlı olayların planlayıcıları olan dönemin DP kurmayları ve Özel Harp Dairesi’nde görev yapan Sabri Yirmibeşoğlu hiçbir ceza almadı. Selanik’te bombalama olayını gerçekleştiren Oktay Engin ise Yunanistan’dan kaçırılarak sahiplenildi, hatta 37 yıl sonra Niğde Valiliği’ne getirilerek ödüllendirildi.
“UNUTMAYACAĞIZ”
1915’te Anadolu’da, 1955’te İstanbul’da, 1978’de Maraş’ta, Malatya’da, 1980’de Çorum’da, 1993’te Sivas’ta, yıllar boyunca Kürdistan’ın her köşesinde yapılan katliamların failleri hep aynı ırkçı, militarist zihniyetten beslenmektedir. Bu kötülük çetelerinden hesap sorulmadıkça geleceğimiz ve barış umutlarımız kana bulanmaya devam edecektir. Ülke tarihinin en utanç verici olaylarından birisi olan 6-7 Eylül pogromunu planlayan ve gerçekleştirenleri unutmayacağız.
Bu ülkede adaletin ve toplumsal barışın sağlanması için faillerin ortaya çıkarılması, mağdurların maddi ve manevi kayıplarının tazmin edilmesi zorunludur. Katliamlar, talanlar, yerinden edilme, ırkçılık ve şiddetle mücadeleyi insanlığa karşı sorumluluğumuz olarak görüyor; ortak evimiz olan yerküremizde eşit, özgür, ekolojik, demokratik ve barış içinde bir yaşamı inşa etme çabamızı kararlılıkla sürdüreceğimizi bir kez daha vurguluyoruz.”
PİRHA- Bağcılar Cemevi Başkanı Zeynel Abidin, Hristiyanların Paskalya Bayramı’nı ilişkin paylaştığı mesajda dayanışmaya vurgusu yaparak, Paskalya’nın tüm insanlığa barış ve sağlık getirmesini diledi.
Paskalya, Hristiyanlıktaki en eski ve en önemli bayram. İsa’nın çarmıha gerildikten sonra 3. günde dirilişi kutlanıyor. , Paskalya dönemi yaklaşık olarak mart sonundan nisan sonuna kadar olan dönemi kapsıyor.
Bağcılar Cemevi Başkanı Zeynel Abidin Koç, Paskalya Bayramı’na dair kutlama mesajı paylaştı. Koç, mesajında, “Paskalya Yortusu’nun, umudun ve dayanışmanın dirilişine vesile olmasını dileriz. Tüm halkların kendi kimliklerini özgürce yaşayabildiği bir dünyayı var etme umudu ve kararlılığıyla Hıristiyan aleminin Paskalya bayramını kutlarız” diye belirtti.
“PASKALYA, UMUDA VE BARIŞA VESİLE OLSUN”
Koç, yeryüzündeki tüm milletlerin ve farklı inançlara mensup olan tüm toplulukların özel günleri olduğunu hatırlatarak, bu toplulukların görmezlikten gelinemeyeceği dile getirdi.
Koç, şöyle devam etti:
“Bu özel günleri bu özel anları, tüm insan oğlunun bin yıldır özledikleri, özlemini çektikleri, sonsuz mutluluk ve huzuru bulmayı, bilhassa ona ulaşmayı diledikleri zamanlardır. Bu zamanların oluşumu, şüphesiz yersiz ve sebepsiz değildir. Şerefli ve keremli bir varlık olarak yüce Tanrı’nın ışıktan yarattığı, meleklerine secde ettirdiği insanın, insanlığını hatırlaması gereken en kutsal, en bereketli günler olarak değerlendirilmelidir. Sağlığımız ve daha pek çok zorlukla sınandığımız bugün, Hristiyan canların kutladığı Paskalya Bayramı’dır. Paskalya Yortusu’nun, umudun ve dayanışmanın dirilişine vesile olmasını dileriz. Tüm halkların kendi kimliklerini özgürce yaşayabildiği bir dünyayı var etme umudu ve kararlılığıyla Hristiyan aleminin Paskalya bayramını kutlarız.”
PİRHA – Dersim Çemişgezek Hazari Köyü yakınlarında karların erimesi sonucu çıkan ters laleler renkli görüntüler oluşturuyor. Aynı zamanda ağlayan gelin veya hüzün çiçeği olarak da adlandırılan ters lale, Dersim’in koruma altına alınan bitki türlerinden.
Dersim Çemişgezek Hazari Köyü yakınlarında yetişen ters laleler renkli görüntüler oluşturuyor. Dersim’in farklı bölgelerinde, Hakkari ilinde ve bazı illerde olan bu nadir bitki türü, Çemişgezek Hazari Köyü yakınlarında bulunan dağların eteklerinde oldukça yoğun bir şekilde yetişiyor. Bölgede ters lalenin yanı sıra; zambak, newroz çiçeği, mantar, gulik ve daha birçok bitki yetişiyor.
Ters lalelerin ortalama 80 cm’ye kadar boyu var. 120 cm’ye kadar uzadığı da oluyor. Ters lale, kokusuz bir çiçek. 200’ün üzerinde farklı türleri var. Ancak Dersim’de yetişen ters laleler, endemik olan ters lalelerdir. Ters Laleler Dersim dışında Hakkari ve Erzurum’da da yetişiyor.
TERS LALELERİN İNANÇLARA GÖRE KUTSİYETİ
Ters lalenin farklı din ve inançlara göre anlamı ve kutsiyeti ise şöyle:
“Hristiyanlıkta; Hz. İsa çarmığa gerildiği zaman Meryem Ana’nın gözlerinden akan yaşlar, ters lalenin içinden damlayan su olduğu söyleniyor.
Asuri inancında da; ters lalelerin geceleri su topladığı, sabah da o su tomurcukların içerisinden kökten aşağı doğru aktığı bundan dolayı da; ağlayan gelin olarak adlandırılmakta ve kutsal sayılmaktadır.
Aynı zamanda bir rivayete göre ise: Hz. Hüseyin Kerbela’da şehit edilirken annesinin döktüğü gözyaşları ters lalelere rengini vermiştir.