Etiket: hukuk

  • Bölge barolarından ‘mutlak butlan’ açıklama: Toplumsal barışı, demokrasiye olan güveni zedeliyor!

    Bölge barolarından ‘mutlak butlan’ açıklama: Toplumsal barışı, demokrasiye olan güveni zedeliyor!

    PİRHA- Adıyaman, Batman, Bingöl, Bitlis, Diyarbakır, Dersim, Hakkari, Iğdır, Muş, Siirt, Urfa, Şırnak ve Van Baroları  Cumhuriyet Halk Partisi’ne yönelik uygulanan “Mutlak Butlan” kararına dair açıklama yaparak, “Demokratik hukuk devleti ilkesinin ve temel hak ve özgürlüklerin korunmasının her koşulda takipçisi olmaya devam edeceğiz” dedi.

    Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 36.Hukuk Dairesi, Cumhuriyet Halk Partisi’nin 4-5 Kasım 2023 Tarihinde yapmış olduğu 38.Olağan Seçimli kurultayına ilişkin mutlak butlan hali nedeni ile iptal kararı verdi.

    Adıyaman, Batman, Bingöl, Bitlis, Diyarbakır, Dersim, Hakkari, Iğdır, Muş, Siirt, Urfa, Şırnak ve Van Baroları  Cumhuriyet Halk Partisi’ne yönelik uygulanan “Mutlak Butlan” kararına dair açıklama yaptı.

    “AÇIKÇA HUKUKA AYKIRIDIR”

    Ortak açıklamada şunlara yer verildi:

    “Cumhuriyet Halk Partisi hakkında verilen mutlak butlan kararının, seçme ve seçilme hakkı ile demokratik temsil ilkeleri bakımından tartışmaları beraberinde getirdiği açıktır. Siyasal partiler, demokratik toplum düzeninin vazgeçilmez unsurlarıdır. Bu nedenle siyasi faaliyetlere yönelik her türlü müdahalenin, evrensel hukuk ilkelerine ve Anayasa’nın öngördüğü ölçülülük ilkesine uygun olması zorunludur.

    Anayasa ve Siyasi Partiler Kanunu’na göre bir siyasi partinin kurultayının hukuka uygunluğu hakkında karar alma yetkisi, seçim kurulları ile Yüksek Seçim Kurulundadır. Söz konusu karar bu yönüyle de açıkça hukuka aykırıdır.

    Yargı organlarının bağımsızlığı ve tarafsızlığı kadar, yargısal süreçlerin toplum vicdanında meşruiyet üretmesi de büyük önem taşımaktadır. Hukukun, siyasal rekabetin aracı haline gelmesine yol açabilecek uygulamalar, toplumsal barışı, demokrasiye olan güveni ve hukuk devletini zedeleme riski taşımaktadır.

    Bölge Baroları olarak demokratik hukuk devleti ilkesinin ve temel hak ve özgürlüklerin korunmasının her koşulda takipçisi olmaya devam edeceğimizi kamuoyuna saygıyla bildiririz.”

    HABER MERKEZİ

     

  • Alevi Bektaşi Federasyonu’ndan Yargıtay kararına tepki: Faşizmin ilanıdır!

    Alevi Bektaşi Federasyonu’ndan Yargıtay kararına tepki: Faşizmin ilanıdır!

    PİRHA- Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF), Yargıtay’ın hukuk tanımazlığına sert tepki gösterdi. Anayasa Mahkemesi’nin Can Atalay kararını tanımayan Yargıtay’ın kararının faşizm olduğunu belirten ABF, “Halkın oyları ile seçilmiş bir milletvekilinin yeri cezaevi değil Meclistir” dedi. 

    Yargıtay 3. Ceza Dairesi’nin, tutuklu Türkiye İşçi Partisi (TİP) Hatay Milletvekili Can Atalay hakkında “hak ihlali” kararı veren Anayasa Mahkemesi (AYM) kararını uygulamaması ve Anayasa Mahkemesi üyeleri hakkında suç duyurusunda bulunması infial yarattı.

    Yazılı bir açıklama yapan Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF), “Yargıtay’ın kararı faşizmin ilanıdır. AKP’nin, demokrasiden, eşitlik ve adaletten ne anladığının tipik bir örneğidir” dedi.

    “CAN ATALAY’IN YERİ CEZAEVİ DEĞİL, MECLİSTİR”

    “Halkın oyları ile seçilmiş bir milletvekilinin yeri cezaevi değil Meclistir” diyen ABF, şöyle devam etti:

    “Bu karar, başta milyonlarca insanın anayasal hakkının gasbı niteliğindeyken, AYM üyelerine de gözdağı verilmek istenmiştir. Yani AKP, Yezid’in ve Hitler’in bayrağını düşürmediğini bir kez daha kanıtlayarak tarihe geçmiştir. Filistin’de yaşanan katliamlar karşısında demokrasi havarisi kesilen Recep Tayyip Erdoğan ve partisi, söz konusu biz emekçiler olduğunda inkara, baskı ve korku politikalarına sarılıyor.
    AKP, Alevilerin, Kürtlerin, kadınların, çocukların ve açlığa mahkum ettiği milyonlarca yurttaşın İsrail’i olmuştur. Bu karardan vazgeçilmeli ve Can Atalay derhal serbest bırakılmalıdır.”

    Açıklamada, “Bilinmelidir ki, Alevi Bektaşi Federasyonu olarak demokrasi ve eşit yurttaşlık mücadelesinden asla vazgeçmeyeceğiz. 72 milletin bir arada özgürce yaşadığı bir ülkede yaşamak için, gelin canlar bir olalım” çağrısında bulunuldu.

    PİRHA/ANKARA

  • Yargıtay’ın infial yaratan Can Atalay kararına tepkiler yükseliyor

    Yargıtay’ın infial yaratan Can Atalay kararına tepkiler yükseliyor

    PİRHA- Anayasa Mahkemesi’nin TİP Milletvekili Can Atalay hakkında verdiği kararı Yargıtay tanımadı. Yargıtay ayrıca tahliye kararı veren Anayasa Mahkemesi üyeleri hakkında suç duyurusunda bulunma kararı aldı. Bu duruma tepki gösteren HEDEP, CHP ve TBB Yargıtay’ın ‘Yargı Darbesi’ yaptığına dikkat çekerek, “hukuksuzluğa teslim olmayacağız” dediler.

    Yargıtay, Anayasa Mahkemesi’nin Can Atalay kararı ile anayasayı ihlal ettiğini öne sürerek, yüksek mahkemenin üyeleri hakkında suç duyurusunda bulundu.

    Yargıtay ayrıca TBMM’ye Atalay’ın vekilliğinin düşürülmesi için kararın gönderileceğini belirtti.

    Yargıtay’ın bu tavrı infial yarattı. Başta hukukçular olmak üzere bir çok kesimden tepki yükseldi.

    Yargıtay’ın AYM’ye dair verdiği karara tepki gösteren HEDEP Eş Genel Başkanları Tülay Hatimoğulları ve Tuncer Bakırhan, “Yargı darbesinin geldiği durumun vahametini gösteriyor. Siyasi iktidar, hukuk tarihinin kara sayfalarına adını yazdıran bu olayın baş sorumlusudur” açıklamasında bulunurken, MYK ve Meclis gurubunu olağanüstü toplama kararı aldı.

    “HALKIMIZI DİRENMEYE DAVET EDİYORUZ”

    CHP de, Yargıtay’ın kararlarına karşı olağanüstü toplantı yaptı. Toplantının ardından açıklama yapan CHP Genel Başkan Özgür Özel, “Sokaklarda direneceğiz, meydanlarda direneceğiz, bu hukuksuzluğa teslim olmayacağız. Anayasayı ortadan kaldıranlara karşı gün susma günü değildir. Halkımızı direnmeye davet ediyoruz” dedi.

    Türkiye Barolar Birliği de, (TBB) Başkanı Erinç Sağkan ise, Anayasa Mahkemesi (AYM) üyeleri hakkında suç duyurusunda bulunan Yargıtay 3. Ceza Dairesi üyelerine dair başvuruda bulunacaklarını duyurdu. Sağkan, TBB olarak Anayasa’yı yok sayan ilgili daire üyelerine “görevden el çektirmeye davet” yaptırımının uygulanması için Yargıtay Yüksek Disiplin Kurulu’na yarın itibariyle gerekli başvuruyu yapacaklarını duyurdu.

    Sağkan, Yargıtay’ın Anayasa’yı yok sayarak Anayasa Mahkemesi’ni fiilen ortadan kaldırma çabası içinde olduğunu vurgulayarak, kararın hukuken değerlendirilebilecek hiçbir yanı bulunmadığını ifade etti.

    PİRHA/ANKARA

     

     

  • Yazar Aksüt: Aleviler eşit yurttaş olmak istiyor-VİDEO

    Yazar Aksüt: Aleviler eşit yurttaş olmak istiyor-VİDEO

    PİRHA- Okullara imam atanmasına ve Alevi kurum temsilcilerine yönelik gözaltılara Alevi toplumundan tepkiler gelmeye devam ediyor. Araştırmacı Yazar Ali Aksüt, “Aleviler yarınlarımız olsun, çocuklarımız Alevi olarak yaşasın, gerçek anlamda laiklik olsun diye ÇEDES projesine karşı çıktıkları direnç gösterdikleri için kurum başkan ve yöneticileri gözaltına alınıyor, tutuklanıyor” dedi.

    Araştırmacı Yazar Ali Aksüt, laiklik, ÇEDES projesi ve Alevi kurum temsilcilerinin gözaltına alınmasını PİRHA’ya değerlendirdi.

    “ALEVİLER İNANÇLARINI SÜRDÜRMEK İÇİN DERNEK VE VAKIF ETRAFINDA TOPLANDILAR”

    Tarihin derinliklerinden bu güne direnç kültürü içinden gelen Alevilerin zorunluluktan kaynaklı metropollere göç etmek zorunda kaldığını ifade eden Aksüt, “Aleviler bir zorunluluk olarak cumhuriyet döneminde göçle birlikte dernekler ve vakıflar etrafında toplanmak ve dede ocaklarının geçmişteki hiyerarşi dar bölge kontrol sisteminden çıkmak zorunda kaldılar” dedi.

    Alevilerin kentlerde bir yapı içerisinde tutunmaya çalıştıklarını da söyleyen Aksüt, “Kentlere yerleşen Alevileri zamanla dernekler ve vakıflar şeklinde örgütlenmeye götürdü. Bu sosyolojik bir gerçeklik. Bu yapının içerisinde kent ortamında tutunmaya çalışırken, aynı zamanda kendi inancını evladına torununa aktarmaya çalışan Alevilerde bir zorlamaya sebep oldu” diye konuştu.

    “ALEVİLER KENTLERDE İNANÇLARINI ÇOCUKLARINA AKTARAMADILAR”

    Alevi Bektaşi inancındaki insanlar kendi yaşadığı güzel bulduğu bir inancı kentlerde evlatlarına aktaramaz hale geldiğine dikkat çeken Aksüt, “Vakıflar ve kurumlar aracılığıyla az buçuk hal bilen, yol bilen geçmişten günümüze taşıdığı inanç değerlerini kitleye aktarmak için dedelerimiz ve babalarımız önderliğinde ister istemez burada cemevi adı altındaki yapılar içerisinde taşındı, buralarda inançlarını yürütmeye çalışıyorlar” şeklinde ifade etti.

    ÇEDESE HAYIR DİYENLERE GÖZDAĞI İÇİN GÖZALTILAR YAŞANIYOR”

    “Çevreme duyarlıyım, değerlerime saygılıyım” adı altında ÇEDES projesinin Alevilere dayatılmaya çalışıldığını, buna karşı Alevilerin her yerde tepkisini gösterdiğini belirten Aksüt, “Alevilerin yarınları olsun, çocuklar da Alevi olarak kalabilsin diye Aleviler, vakıf ve dernek başkanları, gerçek anlamda laikliğe yakın sorumluluk duyan yurtsever, gerçek anlamda toplumcu insanlar bu ÇEDES’e karşı direnç gösteriyorlar. Bu insanlar sen bizden ne istiyorsun, bu ülkede hangi kanunun hangi maddeleri istenmiyor? Sen insan haklarından, yasalardan faydalanamıyor musun? Eksiklerin noksanları nedir diye soruyla karşılaşacağına ne yapıyorlar?  İster istemez otoritenin karşılarına diktiği polisle karşılaşıyorlar polis gözaltına alıyor, tutukluyor. Bakıyorsun ki hukuk olmaktan çıkan adı hukuk olan bir yerde yargılamalar başlıyor %100 haklı olan bir kitle ya da %100 haklı olan bir kitlenin önderine ne yapılıyor gözaltına alınıp tutuklanıyor buna da adalet deniliyor, hukuk deniliyor” şeklinde ifade etti.

    “LAİKLİK ÜLKEMİZDE İÇİ BOŞALTILMIŞ BİR KAVRAM”

    Devlet bir bütün olarak ele alınıp bakıldığında laikliğin içi boş bir kavram olduğunu belirten Araştırmacı- yazar Ali Aksüt, “Laiklik denilen kavramı içi boşaltılmış bir kavram haline getirdiğin zaman, insan hakları evrensel bildirgesinin görmemezlikten geldiğin zaman, dünya nereye gidiyor sorusuna doğru cevap vermediğin zaman, yerin geri kalmış ülkeler içinde olacaktır” ifadesini kullandı.

    “ALEVİLER AYRICALIK İSTEMİYOR, SADECE EŞİT YURTTAŞ OLMAK İSTİYOR”

    Alevilere karşı sürekli bir hak gaspının yapıldığına dikkat çeken Aksüt, konuşmasını şu cümlelerle sonlandırdı:

    “Aleviler kimseden daha iyi olalım mı diyorlar? Hayır. Alevilerin ayrımcılık gibi bir talepleri yoktur. Biz eşit yurttaş olalım bu bize yeter diyorlar. Bence bu gerçek demokratik bir ülkede zor değil, hatta olması gereken şey.”

    Cebrail ARSLAN/ANTALYA

    İLGİLİ HABERLER:
    > Veli-Der Şube Başkanı Aydın: Okullara imam atanmasına güçlü şekilde karşı koymalıyız-VİDEO
    > ‘Okullara imam atanması bilimsel, laik eğitimi ortadan kaldırır’-VİDEO
    > ‘Dincilik giderek kurumsallaşıyor, itirazları yükseltmek lazım’-VİDEO
    > ‘İmamlar camilere dönsün, okulların psikolojik danışmana ihtiyacı var’- VİDEO
    > ‘Hükümetin temel hedefi adım adım şeriata gitmek’- VİDEO
    > ‘Okullara imam atanmasına karşı mitingler yapacağız, hukuki süreç başlatacağız’-VİDEO
    > ‘Laiklik adına okullara imam atanmasına karşı ortak bir mücadele verilmeli!’
    > ‘Okullara imam atanması herkesi Türk ve Müslüman yapma projesidir’-VİDEO
    > ‘Eğitimin görevi inanç aşılamak değil, çocuklarınızı imamlara teslim etmeyin’- VİDEO
    > ‘Şeriatı getiriyorlar, Türkiye’de ciddi şekilde laiklik kavgası verilmelidir’ -VİDEO
    >‘Okullara imam atanması; siyasetin ilkokula, anaokuluna kadar inmesidir’
    > ‘Türkiye Afganistan’a dönüşüyor, Alevi olmayanlar da bu projeye karşı çıkmalı’- VİDEO
    > ‘Dindar-kindar gençlik yetiştirme projesi, herkesi mücadeleye çağırıyorum’-VİDEO
    > ‘Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefe ve ilkelerinin altına dinamit koymaktır’- VİDEO
    > ‘Okullara imam atanmasıyla gerici bireyler yetiştirmek amaçlanıyor’- VİDEO
    >‘Okullara imam atanması asimilasyondur, değerleri deforme eder’-VİDEO
    > ‘Okullara imam atanması Alevi inancını katleder; çocuklarınıza inancımızı öğretin’-VİDEO
    > ‘Kamusal alan okullar yoluyla dincileştiriliyor; tarikatlar eleman yetiştiriyor’ -VİDEO
    > ‘Okullara imam atanmasına, dini eğitime karşı birlikte mücadele edelim’-VİDEO
    > ‘Türk-islam sentezini hayata geçirmek için yapılmış bir asimilasyon politikasıdır’- VİDEO
    > ‘Okula imam atanması asimilasyondur; aileler tavır göstermeli’-VİDEO
    > ‘Türkiye’de eğitim yağmalanıyor, buna dur demek zorundayız’-VİDEO
    > ‘Okullara imam atanması kadroların siyasal islamcılar tarafından işgal edilmesidir’-VİDEO
    > ‘Seküler kesimin yaşam haklarına müdahaledir; eylem planı oluşturmalıyız’-VİDEO
    > ‘İktidar, dindar nesil yetiştirmek için laik, bilimsel, kamusal eğitimden uzaklaşıyor’-VİDEO
    > ‘Okullara imam atanması Alevilere yönelik asimilasyon ve inkar politikasıdır’- VİDEO
    >‘ÇEDES, Türk ve Sünni Müslüman çocuk tipini yaratma projesi; insan haklarına aykırı’– VİDEO
    >‘AKP, ÇEDES projesiyle toplumsal cehaleti, biatı okullarda aşılamak istiyor’-VİDEO

     

     

  • Av. İbrahim Akkuş: Zaman aşımı kararı veren zihniyete dur dememiz lazım -VİDEO

    Av. İbrahim Akkuş: Zaman aşımı kararı veren zihniyete dur dememiz lazım -VİDEO

    PİRHA – Zaman aşımına uğratılan Sivas Madımak Davası İstinaf Mahkemesine taşındı. Sürecin bilinçli olarak zamana yayıldığını söyleyen dava avukatlarından İbrahim Akkuş, “Bu dosyaların zaman aşımına sokulması için elinden geleni yapan yargı sistemine dur dememiz lazım. Yargı sisteminin işleyişi ile ilgili mevzuatları ve bununla birlikte zihniyeti de düzeltmek lazım. Buradaki sorunumuz zihniyet” ifadelerini kullandı.

    Tarihler 2 Temmuz 1993’ü gösterdiğinde bütün dünyanın gözü önünde 33 yadın, yazar, sanatçı, Sivas Madımak Oteli’nde katledildi. Katliamın arkasındaki güçler geçen 30 yılda açığa çıkarılmazken, katliama katılan isimler ya firar etti yada af edildi.

    Dava süreçlerinde katliamda yakınlarını kaybenler, katliamı yapanlar tarafından tehdit edilip hakaretlere maruz kalırken, mahkeme heyetleri yaşananları seyretmekle yetindi.

    Son olarak 3 firari sanık üzerinden yürütülen Madımak davası 14 Eylül 2023’te zaman aşımına uğratıldı. Firarilerin adresleri bilinmesine rağmen Türkiye tarafından usulünce iadeleri talep edilmediği için sanıklar mahkemeye getirilmedi. 10 yıllık yargılama ardından dava zaman aşımına uğradı.

    Müşteki avukatları süreci İstinaf Mahkemesine taşırken şimdi gelecek karar doğrultusunda yeni girişimlerde bulunulacak. Dava avukatlarından İbrahim Akkuş, bundan sonra hukuken yapılacakları PİRHA‘ya anlattı.

    “AKLA, MANTIĞA, HUKUK KURALLARINA AYKIRI DURUM”

    Avukat Akkuş, “Devlet tarafından ustaca yürütülmüş bir süreç” diyerek zaman aşımı kararını yorumladı. 2012 yılında zaman aşımına uğratılan ana davanın iddianamesinin alelacele hazırlandığını söyleyen Akkuş, “Çok net biçimde ‘Biz bunu soruşturmayacağız. Bir dava açacağız ve hızlı şekilde bitireceğiz’ denilmeye getirilmiş” diye belirtti. Akkuş basit adli vakalarda dahi 1-2 yıl süren soruşturmaların olduğunu belirterek şunları söyledi:

    “Sivas davası ile ilgili çok kısa sürmüş bir iddianame süreci var. Bunun yanı sıra o yıllarda bir hakimimiz, bu davanın Devlet Güvenlik Mahkemesinde görülmesi gerektiğini, Anayasal düzene karşı bir suç olduğu için bu yönlü güzel bir karar vermiş. Devlet Güvenlik Mahkemesi ise ‘Hayır, benim görev alanıma girmiyor’ diyerek dava Yargıtay’a gitmiş. En son Yargıtay, bunun Devlet Güvenlik Mahkemesinin görev alanına girdiğini karara bağlayarak bu tartışmayı bitirmiş. Devlet Güvenlik Mahkemeleri görmek istemediği bir davanın kendisine verilmesi halinde isteme istemeye yargılama yapmış ve yargılama boyunca her duruşmada birileri tahliye edilmiş. O tahliye edilenler de yurt dışına kaçıp bugünkü süreci yaşamamıza sebep oldular. Bu kadar ciddi bir davada tahliye kararı verilmesi akla, mantığa, hukuk kurallarına aykırı bir durum. Anayasal düzene karşı bir suçtan ve 15 bine yakın bir insandan bahsediyoruz. Bunların çok küçük bir kısmı mahkemeye getirilmiş ve bir de bunun üzerine sık sık tahliye kararı verilince artık gerçekten ‘Bu davaya bakmak istemiyorum. Bakarsam da böyle bakarım’ demeye getirilecek şekilde bir yargılama süreci olmuş.”

    “SANIKLAR, KULAKLARINA FISILDANANLARI YAPMIŞLAR”

    Firari sanıklar konusuna değinen İbrahim Akkuş, kaçakların hepsinin Almanya’da olduğunu belirterek Türkiye’nin konuya ciddiyetsiz yaklaştığını ifade etti. Akkuş, şu hususlara dikkat çekti:

    “Kaçaklarla ilgili gerçekten aktif bir sistemli süreç yaşanmıyor. Bunu da bilerek yapıyorlar. Almanya da bunları teslim etmiyor. Yazışmalara baktığınızda son derece gayri ciddi. ‘Ben bu sanıkları isteyeceğim ama vermezsen çok iyi olur’ der gibi yazılar yazılmış. Halbuki Türkiye Cumhuriyeti devleti isteseydi istihbarat teşkilatı aracılığıyla da onları getirebilirdi. Bu süreçte özellikle FETÖ dosyalarında bunlara denk geliyoruz. Tabiri caizse ülkelerden kulaklarından tutulup getiriliyor. Davadaki 3 firari sanık da yargılama sonucu serbest bırakılmış ve ‘sen kaç’ derecesine onlar da kaçmış. Kulaklarına fısıldananları yapmışlar.

    Bu üç kişi hakkında şimdi zaman aşımı kararı verildi. Bizim buradaki çığlığımız ise şuydu; hukuk tabii ki bir kurallar bütünüdür, biz ‘davaların zamanaşımına uğraması olur mu?’ demedik. Zaman aşımı bir kural ve her dosyanın hırsızlık, adam öldürme, çevreye verilen zarar gibi her şeyin bir zaman aşımı var. Zaman aşımı da geniş kapsamlı bir insan hakkıdır aslında. Bununla ilgili bir sorunumuz yok. Bizim sorunumuz şu, duruşmalarda çığlıklar attık, ‘buradaki suç basit bir adam öldürme suçu değil’ dedik. Israrla Türk Ceza Kanunu’nun 77. Maddesinde ‘İnsanlığa karşı işlenen suçlar’ diye bir kavram var. ‘Siyasal, felsefi, dini, ırki saiklerle toplamun bir kesimine karşı bir plan doğrultusunda…’ diyor. Yapılan katliamın dini olduğu ile ilgili hiçbir şüphemiz yok. Sanıkların duruşmalardaki tutumları, olay yerindeki sloganları düşündüğümüz zaman yapılanları görmezden gelemeyiz.”

    “YARGI SİSTEMİNE ‘DUR’ DEMEMİZ LAZIM”

    Av. İbrahim Akkuş, asıl meselenin zaman aşımı olmadığını, yargının bilinçli şekilde yavaş ilerletildiğini belirterek şunları söyledi:

    “Meselemiz, zaman aşımına sokulması için bilinçli olarak her türlü ihmallerin yapılıyor olmasıdır. ‘Geciken adalet adalet değildir’ denilen bir kavramımız var ya ben bu kavram kapsamında durumun değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Zaman aşımına kızmak yerine ‘Neden 30 yılda bu kararlar verilemedi?’ deyip eleştirimizi o yönlü yapmalıyız. Hem Musa Anter davasında hem de Madımak davasında gördüğüm şu; hakikaten etkili bir soruşturma ve kovuşturma ile hızlı yapılabilecekken ona rağmen duruşma tarihinin uzaklara atılması, ara kararların yerine getirilmemesi, katılan vekillerin taleplerinin dikkate alınmaması durumları var. Biz avukatlar Ankara’daki cemevi saldırısı davasında da Madımak davasında da sık sık taleplerimizi dile getirdik, tanıkların mahkemeye çağrılması gerektiğini belirttik ancak her duruşma bunların reddedildiğini görüyoruz. Ve kasıtlı olarak dosyalar zaman aşımına sokuluyor. Bu dosyaların zaman aşımına sokulması için elinden geleni yapan yargı sistemine dur dememiz lazım. Yargı sisteminin işleyişi ile ilgili mevzuatları ve bununla birlikte zihniyeti de düzeltmek lazım. Buradaki sorunumuz zihniyet. Yani hakimlerin, Adalet Bakanının, HSK’nın zihniyetinden kaynaklı maalesef bu gecikmeler oluyor ve zaman aşımına sokuluyor.”

    GÖZLER, İSTİNAFTAN GELECEK KARARDA!

    Avukat Akkuş, zaman aşımına uğrayan davayı İstinafa taşıdıklarını da belirterek sonraki işleyecek süreci şöyle özetledi:

    “Öncelikle gerekçeli karar hazırlanacak. Bu karar bize ulaştıktan sonra gerekçelerini görüp o gerekçeleri çürütecek Gerekçeli İstinaf dilekçesi yazacağız. İstinaf mahkemelerinde bu süreç bir ya da iki yıl arasında değişebiliyor. Bu mahkemeler maalesef kuruluş amacını da aştı. Önceden en geç 8 ayda kararlar gelebiliyordu fakat bu dosyanın nereye getirileceğini de bilmiyoruz. Sonraki süreçte ise belki de İstinaf verilen kararı kaldıracak ve diyecek ki ‘Şu hususlar eksik. Katılan vekillerin talep ettikleri şu delilleri yerine getirmemişsiniz, bunu ben yapamam, iade edeyim siz yapın’ diyerek yargılamayı yeniden başlatabilir. Veya kendi kararını kaldırıp ‘şu şekilde hüküm kuruyorum’ diyebilir. ‘İnsanlığa karşı suç olarak görüyorum’ diye de bir karar kurabilir ama benim tahminim iade etmesi yönünde. Eğer bizim dilekçelerimizi dikkatle okurlarsa kararı kaldırıp iade göndereceklerini düşünüyorum. Umarız o yönlü bir gelişme olur ve hakimler yanlış yaptıklarını anlamış olurlar.”

    “HEPİMİZE BİR YÜK DÜŞÜYOR”

    Avukat İbrahim Akkuş, Sivas Madımak davasına verilen zaman aşımına kararı ardından Alevi kurumları ile demokratik kitle örgütlerinin toplantı alıp süreç değerlendirmesi yaptıklarına da işaret etti. Sürecin hukuki boyutundan ziyade bir de toplumsal ve siyasal yanının olduğunu belirten Akkuş, “Toplumda bu bilincin hiçbir zaman arkada bırakılmaması gerekir. Unutulmaması için daima bir şeyler yapılması lazım. Bu konu ile ilgili hepimize bir yük düşüyor. Bu bilinci ayakta tutmak adına Pir Sultan Abdal Kültür Derneğinin de bir eylem haritası var. Umut etmekten ve çalışmaktan başka söylenecek bir şey yok.”

    Eren GÜVEN/ANKARA

    İLGİLİ HABERLERİ

    Sivas Katliamı Davası’nda utanç karar: Katliam zaman aşımına uğratıldı- VİDEO

    Sivas Katliamı Davası kararına tepki: Bu davayı mahşere bırakmayacağız- VİDEO

  • ‘Coğrafyamız için son derece tarihi öneme sahip olumlu bir karardır’-VİDEO

    ‘Coğrafyamız için son derece tarihi öneme sahip olumlu bir karardır’-VİDEO

    PİRHA- Munzur ve Pülümür Vadileri ile ilgili Cumhurbaşkanlığı Kararının detaylarıyla ilgili görüşlerine başvurduğumuz Avukat Barış Yıldırım, alınan her iki kararı da net olarak olumlu buluyor.

    Cumhurbaşkanlığı Kararıyla Munzur ve Pülümür Vadilerinin ‘kesin korunacak hassas alan’ ilan edilmesinin ne anlama geldiğini ve olası sonuçlarının neler olabileceğini Avukat Barış Yıldırım’a sorduk.

    Türkiye Barolar Birliği Çevre ve Kent Hukuk Komisyonu ile Çevre ve Ekoloji Hareketi Avukatları (ÇEHAV) üyesi olan Yıldırım, geçmiş dönemde Dersim Baro Başkanlığı da yapmış bir hukukçu ve halihazırda bu alanda çalışma yürüten biri. Yanısıra Dersim ve çevre illerde baraj ve HES’lerle madencilik projelerine karşı yürütülen davaların avukatlığını da yapıyor.

    Munzur ve Pülümür Vadileri ile ilgili Cumhurbaşkanlığı Kararının detaylarıyla ilgili görüşlerine başvurduğumuz Avukat Barış Yıldırım, alınan her iki kararı da net olarak olumlu buluyor.

    “TARİHİ ÖNEME SAHİP OLUMLU BİR KARAR”

    Yıldırım, “Coğrafyamız için son derece tarihi öneme sahip, olumlu iki karar var. Tunceli ili merkez ilçesi, Ovacık ve Pülümür ilçesi sınırları dahilinde bulunan Munzur ve Pülümür vadileri, 25 Temmuz 2023 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan karar ile nitelikli doğal koruma alanı olarak ilan edildi. İlan edilen saha Munzur Vadisi Milli Parkı’nın temel kaynak değeri Munzur nehrinin tabanı, suyun toprağa temas ettiği kısmı ile Pülümür Vadisi’nin temel kaynak değeri olan Pülümür çayının taban bölümüdür. Ayrıca 29 Ağustos 2023 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan Cumhurbaşkanlığı kararıyla da Munzur havzasının bir bölümü kesin korunacak hassas alan ilan edildi” dedi.

    Bunların mevzuattaki en önemli doğal koruma statüleri olduğunu, en üstün doğal koruma statüsünün kesin korunacak hassas alan, ikincisinin nitelikli doğal koruma alanı olduğunu ifade eden Yıldırım, bunun, belli ekolojik alanların özel mevzuat hükümleriyle korunması hususunda düzenlemeler içerdiğini söylüyor.

    “MUNZUR, DÜNYA KÜLTÜREL MİRAS LİSTESİNE ÖNERİLMELİDİR”

    Ovacık ve Pülümür vadilerinin, ekolojik öneme sahip, doğal karakteri korunacak alanlar pozisyonunda olduğunu belirten Yıldırım, “Bölge flora olarak çok zengin. Geçmişte Orman ve Su işleri Bakanlığı’nın UBENİS, Ulusal Biyolojik Çeşitlilik, Envanter ve İzleme Projesi kapsamında yaptığı çalışmalarda 2000’in üzerinde bitki saptandı. Bu bitkilerin yüzde yirmisi endemik. Bu bitki sayısı Hollanda’dan, İngiltere’den fazla. Avrupa’nın herhangi bir ülkesinden çok daha fazla tür var. Bu bile buradaki biyolojik zenginliğe delalet etmesi bakımından çarpıcı bir veri” diyor.

    Munzur havzasının bir bütün olarak, Türkiye’nin taraf olduğu Dünya Kültürel ve Doğal Mirasının Korunmasına dair sözleşme hükümlerine göre, Dünya Kültür Mirası Listesi’ne önerilmesi gerektiğini söyleyen Yıldırım, “Bir doğal veya kültürel havzanın dünya kültür mirası listesine alınması için 10 kriter var. Munzur, tek başına 6’sını karşılayan ender milli parklardan biri. Bu bakımdan sadece doğal koruma statüleri ile teçhiz edilmesi değil aynı zamanda dünya kültür mirası listesine de önerilmesi için görevli bakanlıklarımız vasıtasıyla bir çalışma yürütülmesini de bekliyoruz” şeklinde konuştu.

    “KAMUOYUNUN HİÇBİR KUŞKUSU OLMASIN”

    Doğal koruma statülerinin hepsinin son derece önemli olduğunu, burada bir doğal koruma statüsünün kaldırılmadığını, yeni bir doğal koruma statüsü inşa edildiğini ifade eden Yıldırım, “Kamuoyunda hiçbir kuşku oluşmasın, bunu çok net söylüyorum. Nitelikli doğal koruma alanlarında kesinlikle baraj, HES gibi ekosistemi yıkıcı şekilde etkileyecek projelere izin verilmiyor. Kesin korunacak hassas alanlar ise bilimsel amaçlı çalışmalar dışında insan etkileşimine tamamen kapalı olan alanlardır. Kesin korunacak hassas alan, birinci derece doğal sit alanına, nitelikli doğal koruma alanı ise ikinci derece sit alanına tekabül ediyor. Ama her ikisinde de ortak özellik şudur; ekosistem tahribi, habitat tahribi kesinlikle yasaklanmıştır” değerlendirmesinde bulundu.

    “NİTELİKLİ DOĞAL KORUMA MADEN SAHALARINI KAPSAMIYOR”

    Maden projelerinin gerçekleştirilmek istendiği sahaların, vadi tabanından çok daha yukarıda bulunduğunu, nitelikli doğal koruma alanının sınırının ise akarsu habitatı boyunca uzanan yerler olduğunu ve sadece akarsu yataklarının koruma kapsamda olduğunun altını çizen Yıldırım, “Ancak örneğin 2021’de madenciler Ovacık ilçesi, Reşko Deresi bölgesinde, kaçak şekilde maden sondajı yaptılar. Reşko Deresi Munzur’a akıyor. Dolayısıyla orada yapılacak çalışma aşağıda nitelikli doğal koruma alanının temel kaynaklarını zedeleyici olursa -ki zedeler- bu da madenler için bir engeldir. Orada hiçbir doğal koruma statüsü olmadığını düşünün. Mesela Pülümür Vadisi’nde hiçbir doğal koruma statüsü yoktu, burası bir statüye kavuşturuluyor” dedi.

    Eyüp Hanoğlu-Cihan Berk/DERSİM

    İLGİLİ HABERLER:

    – Munzur Ve Pülümür Vadileri ‘Kesin Korunacak Hassas Alan’ Ilan Edildi
    ‘Vadilerimiz Sadece Ekolojik Olarak Değil Inanç Merkezi Oldukları Için De Korunmalıdır’
    “Bu Karar Yürürlükte Kalırsa Coğrafyamızı Kaybederiz”

  • DAD: Xızır aklıyla barışı mümkün kılalım!

    DAD: Xızır aklıyla barışı mümkün kılalım!

    PİRHA- 1 Eylül Dünya Barış Günü vesilesiyle açıklama yapan DAD, “Savaş canavarı çok büyüdü. Tüm yaşamımızı yutmak üzere. Uçuruma giderken, Xızır aklıyla barışı mümkün kılmakta var. Konuşmadıklarımızı konuşalım. Barış vardır, mümkündür” denildi.

    Demokratik Alevi Dernekleri (DAD), 1 Eylül Dünya Barış Günü vesilesiyle yazlı açıklama yayınladı. “Hiç konuşmuyoruz” başlıklı yapılan açıklamada, “Yaşı  elinin altında olan vatandaşların, barış iklimini hiç solumadığı savaşı hiç konuşmuyoruz. Kurucu aklın; tekçi zihniyet mağdurlarının, etnik kimlik, dil, inanç özgürlüğü ve eşitliği talep edenlerini, başı ezilesi canavar, terörist diye yaftalanıp, ocağından diyarından, yaşayamaz edildiği savaşı hiç konuşmuyoruz” denildi.

    Açıklamanın tamamında şunlara yer verildi:

    “Bir zamanlar bir parlamentomuzun olduğunu, hükümetin bu parlamentodan oluştuğunu, denetim mekanizmalarımızın olduğunu, bu rejimin değiştiğini, cumhuriyet değerlerinin yokolduğunu hiç konuşmuyoruz. Savaşın sürdürülebilmesi için insanlığın ata yadigarı dinlerinin, inançlarının nasıl suistimal edildiğini, emeğinden ayırıp vergi olarak ödediği, eğitim, sağlık, beslenme, barınma ve kültürel gelişim için değerlendirilmesi gereken bütçenin, Diyanet ve cemaatlere aktarıldığını, buraların topluma hangi hizmetleri ürettiğini sorgulamıyoruz.

    İnancın bireysel bir durum olduğunu, devletin dininin olmayacağını, devletin her inanca eşit mesafede durması gerektiğini anlatmaya çalışan toplumsal kesimleri, Alevileri duymuyoruz. Bütçenin aslan payının toplumu uyutmak için bu kurumlara sunulduğunu hiç konuşmuyoruz. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Kobani kumpas davasına müdahil olduğunu, DAİŞ yenilgisini kabullenmediğini, DAİŞ kazansaydı, Ezidilere uyguladığını Alevilere ve tüm topluma uygulayacağını, Ezidi kadınların binlercesinin köle pazarlarıda satıldığını, binlercesinin hala akıbetinin bilinmediğini, hiç konuşmuyoruz. Savaşın; bu ülkenin ekonomisini batırdığını, toplumun büyük kesiminin açlıkla başbaşa kaldığını, tarımsal üretimin bitme noktasına geldiğini, çöplerden beslenildiğini, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın bu yoksulluğun cennette peygambere komşuluk olarak ödüllendirileceğini, bir an evvel ölüp cennete mi gitsek, peygamber lokmasını bizimle paylaşır mı hiç konuşmuyoruz.

    CUMARTESİ ANNELERİ’NE UYGULANAN BASKI VE ZULMÜ GÖRMÜYORUZ, HİÇ KONUŞMUYORUZ

    Barış annelerine en ağır zulmün reva görüldüğünü, barış kavramından nasıl korkulduğunu, kaybolan yakınlarının akıbetini soran Cumartesi Anneleri’ne uygulanan baskı ve zulmü görmüyoruz, hiç konuşmuyoruz.

    Yaşanan savaş, savaşın yarattığı karanlık, zulüm ortamından hak, hukuk, adalet namına ortadan bir şeyin kalmadığını, hakkın, hukukun, adaletin yerine, imamlarla avutma ve uyutma dönemine geçildiğini görmüyor, duymuyor, hiç konuşmuyoruz. Savaşın ağır ikliminden doğamızın nasıl tahrip edildiğini, uluslararası maden şirketlerine peşkeş çekildiğini, görmezden geliyoruz, hiç konuşmuyoruz.

    Kadın kıyımının adeta teşvik edildiği, son yıllarda yüzlerce katarttığını, sokaktaki kadın mücadelesini yükselten, buna karşı tavır geliştiren kadınlara zindanların ve ölümün nasıl reva görüldüğünü görmüyor, yokmuş gibi davranıyoruz, hiç konuşmuyoruz.

    Onlarca yıldır ülkemize yoğun mülteci akını oldu. Neden geldi? Nereden geldi? Geldiğinde ne oldu? Sorduk mu? Yaşadığımız her türlü kötülüğün müsebbibi onlarmış gibi, ırkçı saldırılara maruz bırakıp mağdur ederken, aralarındaki paramiliter güç boyutunu, her türlü suistimale açık olduklarını hiç konuşmuyoruz.

    Deprem süreci geçirdik. ilk üç gün devlet duymadım, görmedim, bilmiyorum dedi. Sonrasında Alevi coğrafyasını boşaltmak için fırsata çevirdi. Ölenler öldü, kalanlar göç yollarında köklerinden koparıldı, hiç konuşmuyoruz.

    SAVAŞ ORTAMININ AĞIR BASKISI DİRENCİMİZİMİ KIRDI, SORDUK MU KENDİMİZE!

    Biz Aleviler; “Kızılbaş Alevilik, zalimin zulmüne karşı direnen, erenlerin ve canların yoludur.”, “Cem ve semah hakikate ve özgürleşmiş insanların toplumunaulaşmanın yürüyüşüdür.” diye kendimizi tanımlarken, Diyanet’in baskısına, Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesindeki Alevi Bektaşi Başkanlığı’nın bizi içimizden sadaka kültürü ile yok etmesine, ÇEDES projesi, karma eğitimi sonlandırma, zorunlu din dersleri ile hem inançsal hem de toplumsal her tür tehlikeye karşı karşıya olduğumuzu görüyor muyuz? Yüzyıllardır yaşadığımız mağduriyetler, elimizde alınan değerler, hukuksal mücadele ile elde ettiğimiz haklar, vermeye çalıştığımız eşit yurttaşlık mücadelesi görmezden gelinip yok sayılırken, yeteri kadar direnç oluşturabildik mi? Savaş ortamının ağır baskısı direncimizimi kırdı, sorduk mu kendimize, hiç konuşmuyoruz.

    SAVAŞ VİCDANLARIMIZI MI KÖRELTTİ?

    Elbette bu durumu dert edinenler, bunun mücadelesini veren toplumsal kesimler vardı. Bunları ne kadar görebildik, ne kadar hissedebildik, ne kadar yanlarında olabildik. Savaş vicdanlarımızı mı köreltti? Hiç konuşmadık. Savaş canavarı çok büyüdü. Tüm yaşamımızı yutmak üzere. Uçuruma giderken, Xızır aklıyla barışı mümkün kılmakta var. Konuşmadıklarımızı konuşalım. Barış vardır, mümkündür. Çağrımız olsun. 1 Eylül Dünya Barış Günü Kutlu olsun. Zaman sahipsiz, mekan rızasız, mazlum çaresiz değildir. ”

    (HABER MERKEZİ)

  • Hukuk örgütlerinden, depremde ihmali olan tüm sorumlular hakkında suç duyurusu-VİDEO

    Hukuk örgütlerinden, depremde ihmali olan tüm sorumlular hakkında suç duyurusu-VİDEO

    PİRHA-Avukatlar, depremde ihmali bulunan tüm sorumlular hakkında İstanbul Adalet Sarayı’nda suç duyurusunda bulundu. Yapılan açıklamada ise “Kısacası deprem her ne kadar doğal afet olsa da, son deprem sorumlu kişilerin deprem öncesinde ve deprem sonrasında görevlerini yerine getirmemeleri ve ihmalleri nedeniyle katliama dönüşmüştür” denildi.

    Adalet İçin Hukukçular, Avukat Dayanışması, Avukatlar Sendikası, Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD) İstanbul Şubesi, Demokrasi İçin Hukukçular, Özgürlük İçin Hukukçular Derneği (ÖHD) İstanbul Şubesi, “Depremin katliama dönüşmesine sebep olan kişi ve kurumların hukuk önünde hesap vermesi ve cezalandırılması için bir kez de hukuk kurumları ile birlikte suç duyurusunda bulunuyoruz” diyerek Çağlayan’daki İstanbul Adalet Sarayı önünde basın açıklaması yaptı.

    “GEREKLİ ÖNLEMLERİN ALINMAMASI NEDENİYLE BÜYÜK YIKIM YARATILDI”

    Avukatlar adına ortak açıklamayı ÖHD İstanbul Şubesi Eş Başkanı Av. Esra Bilen okudu.  Açıklamada şu ifadelere yer verildi:

    “Deprem nedeni ile oluşan hasar ve yaşanan kayıplar bir gerçeği tekrar gündeme getirmiştir. Deprem bir doğal afettir, ancak onu bir felakete, büyük bir trajediye dönüştüren şey , ihmaller ve zamanında alınmayan önlemlerdir. Bölge deprem ve doğal afetler açısından birinci derecede riskli bölge olmasına karşın yerleşkelerin büyük bir kısmı buradan geçen fay hattı üzerinde kurulmuştur. Bu nedenle bölgede 1941 yılından bu yana 5 büyük ve yıkıcı deprem yaşanmıştır. Bugüne kadar gerekli önlemlerin alınmaması nedeniyle doğal afet olarak kabul edilen depremlerin büyük bir yıkım yaratmasına zemin hazırlanmıştır.

    Deprem her ne kadar doğal afet kabul edilse bile, ihmaller nedeniyle doğal afetten ziyade katliama dönüşmüştür. Depremin ağır hasar verdiği bütün iller önceden deprem bölgesi olarak bilinmektedir. Bilim insanları ve konunun uzmanı kişiler tarafından bu illerin her an deprem olabilecek illerin başında gelmekte olduğu , bilim insanları yaptıkları çalışmalarda depremin gerçekleştiği coğrafyada uzun zamandır şiddetli bir depremin gerçekleşeceğini her fırsatta dile getirmiştir. Depremin şiddeti ve gerçekleşmesi halinde olası insan kayıpları rapor halinde yetkili devlet kurumlarına teslim edilmiştir. Aynı konu ile ilgili birçok bilim insanının içinde olduğu üniversite raporları mevcuttur. Bölgenin bu niteliği bilinmesine rağmen uygun olmayan zeminlere dayanıksız binalar yapılarak, yapılan bu binalara mevzuata aykırı olarak izin verilerek ve gerekli denetimler yapılmayarak bu sonucun ortaya çıkmasına sebep olunmuştur.

    “YAŞANANLAR KASTEN İŞLENMİŞ CİNAYETTİR”

    Deprem sonrasında ilgili kurumlar arama kurtarma çalışmaları için organize olmakta çok geç kalmış, arama kurtarma çalışmaları çok kısıtlı bölgelerde, yetersiz kadro ve ekipmanla yürütülmüştür. Birçok depremzede günlerce hiçbir arama kurtarma ekibi bölgeye ulaşmadan göçük altında beklemiştir.

    Yine can kaybını arttıran bir başka etken de enkaz altında, halen sağ olan insanlarımız varken enkaz kaldırma faaliyetlerine başlanmış olmasıdır. Açıkça söylemek gerekir ki bu durum nedeniyle yaşanan her can kaybı; kasten işlenmiş cinayettir. Kısacası deprem her ne kadar doğal afet olsa da, son deprem sorumlu kişilerin deprem öncesinde ve deprem sonrasında görevlerini yerine getirmemeleri ve ihmalleri nedeniyle katliama dönüşmüştür.”

    “TÜM SORUMLULAR HAKKINDA SUÇ DUYURUSUNDA BULUNDUK”

    Bilen‘in ardından söz alan Av. Several Ballıkaya ise yaşananlarda sorumluluk sahibi olan herkes hakkında suç duyurusunda bulunduklarını belirterek, “Cumhurbaşkanı, bakanlar, depremin yaşandığı illerdeki valiler, kaymakamlar, belediye başkanları ve harekete geçmesi gerekirken geçmeyen tüm sorumlular ölen binlerce insanımızın hayatından sorumludur. Bir daha aynı şeylerin yaşanmaması için bu sorumlular yargılanmalı ve buna ilişkin önlemler alınmalıdır. Umarım suç duyurumuz diğerleri gibi takipsizlikle sonuçlanmaz” dedi.

    PİRHA/İSTANBUL

  • Av. Acinikli: AFAD’ın, cemevine gönderilen yardımlara el koyması hukuksuz, hesap vermeliler

    Av. Acinikli: AFAD’ın, cemevine gönderilen yardımlara el koyması hukuksuz, hesap vermeliler

    PİRHA-Maraş Narlı Cemevi’ne yurt dışından gönderilen 500 çadır, 1000 uyku tulumu ve 1000 battaniyeye AFAD tarafından el konulmasının hukuksuz olduğunu belirten Avukat Ayşe Acinikli, “İnsanlar eksi derecelerde dışarıda kalırken, gelen yardımları dağıtmaktan imtina eden bir zihniyet var. Tanesi 3 bin Euro’dan alınan bir çadırın bir sonraki depremde birilerine satılma ihtimali çok yüksek. Bunun hesabını vermeleri gerekir” dedi.

    Maraş merkezli depremlerin ardından dayanışma amacıyla Alevi kurumlarının öncülüğünde yurt dışından Alevi Kültür Dernekleri (AKD) Narlı Şubesi‘ne gönderilen 500 çadır, 1000 uyku tulumu ile 1000 tane battaniyeye AFAD‘ın el koyduğu ortaya çıkmıştı.

    Yollanan yardımlara el konulması ve Kızılay’ın çadırları ücretsiz dağıtması gerekirken satmasına ilişkin Avukat Ayşe Acinikli ile konuştuk.

    El koymanın hukuksuz olduğunu belirten Acinikli, “Şimdi başvuru yaparsak eğer çadırların nereye dağıtıldığını sorabiliriz. Söyledikleri yere malzemelerin gidip, gitmediğini kontrol de edebiliriz. Düşünsenize deprem olmuş, çadırın var ama insanlara dağıtmıyorsun, 46 milyon liraya satıyorsun. Kimsenin bir şey inkâr ettiği de yok” dedi.

    “NARLI CEMEVİ’NE GÖNDERİLEN TIRA AFAD EL KOYMUŞ”

    Avrupa’daki Alevi örgütlülüğünün önemine değinen Acinikli, Narlı Cemevi’ne gönderilen yardımlara AFAD’ın el koymasıyla ilgili olarak şunları söyledi:

    “Avrupa’da çok sayıda Alevi yaşıyor. Maraş özelinde söylersem eğer zaten Maraş kırımından sonra insanların çoğu Avrupa’ya gitti. Deprem olduktan sonra Avrupa’da Alevi kurumları başta olmak üzere bir sürü yardım topladı ve gönderdi. Yurt içinde en çok zaten HDP’nin yardımlarına el koyuyorlardı. Yurt dışından da gelen bu yardımların bir kısmına da el koydular. Narlı’daki meseleyi de haberlerden görünce ilgimi çekti. Tanesi 3 bin Euro’dan 500 tane çadır gönderiyorlar. 1000 tane uyku tulumu, 1000 tane de battaniye göndermişler. Bu direkt Narlı Cemevi adına gönderilmiş. Normalde onların malı artık ama buna el konuluyor. En yakın AFAD merkezinin olduğu Türkoğlu ilçesine gidip, “Bize böyle bir malzeme gelecekti. Haber verdiler, tırın gönderildiğini söylediler. Şu ana kadar bize ulaşması gerekiyordu. Nerede bu tır” diye soruyorlar. “Yok. Böyle bir tır gelmedi” demişler. Depoda beklemekten yıpranmış 100 tane çadırı verip göndermişler.”

    “ÜÇÜNCÜ GÜNDE BİLE BİR KİŞİ GİDİP, SORMAMIŞTI”

    Acinikli, depremin üçüncü günü Maraş’a gittiğini de belirtirken, izlenimlerini şöyle aktardı:

    “Depremin üçüncü günü Pazarcık, Narlı ve çevre köylerine gittim. Bir devlet yetkilisi hala gelmemişti. Kendi şahitliğimi anlatıyorum. Üçüncü günde bile bir kişi gidip, sormamıştı. Oradaki çadırları AFAD değil, Halkevleri, Toplumsal Özgürlük Partisi (TÖP), HDP gibi sol partiler kurdu. Gıda, kıyafet yardımları da yine bu şekilde yapıldı. İnsanlar eksi derecelerde dışarıda kalırken, gelen yardımları dağıtmaktan imtina eden bir zihniyet var.”

    “HUKUK DEVLETLERİNDE KAFALARINA GÖRE EL KOYMA YAPILAMAZ”

    “Bu yapılanın suç olduğunun unutulmaması gerekiyor” diyen Acinikli, sorumlular hakkında gerekli başvuruların yapılmasının önemine değinerek, şöyle konuştu:

    “Gelen yardıma el koyup, akıbetinden habersiz bırakan kişiler, hem görevi ihmal suçunu hem de görevi suistimal suçunu işliyor. Mülkiyet hakkına dönük de bir ihlal var. Çünkü belli bir yere gönderilmiş bir tırdan bahsediyoruz. Hukuk devletlerinde kurumlar kafalarına göre el koyma yapamazlar. Üstelik el koyma ciddi bir işlemdir ve mahkeme kararı gerekir. Her durumda da mahkemeler bu kararı veremezler. Bunların belli şartları olur. El koyma yaptıysa da bunun akıbetini bildirmesi gerekir. Hem idari hem de cezai anlamda takibi gerekiyor. Bir sonuç alamazsak bile bunların kayıt altına alınması gerektiğini düşünüyorum. AYM’ye, AİHM’e gitsin. 10 yıl sonra sorgulansın ama bu ne kadar çabuk olursa, şu an bu malzemelerin nereye gittiğini bilmiyoruz.”

    “ÇADIRLARI BİR SONRAKİ DEPREMDE SATMA İHTİMALLARİ YÜKSEK”

    Kızılay’ın çadırlar ile konserveleri satmasının ortaya çıkması infial yaratırken, Avukat Acinikli el konulan 500 çadırın da benzer bir akıbete uğramasından endişe duyduğunu söyledi. “Nereye gitti bu çadırlar?” diye soran Acinikli, sözlerini şöyle sürdürdü:

    “Tanesi 3 bin Euro’dan alınan bir çadırın satışı muhtemelen burada çok daha yüksek fiyatlardan olacaktır. Çünkü ona göre bir kalitesi vardır. Yarın bir gün bunların bir sonraki depremde birilerine satılma ihtimali çok yüksek. Şu an bile satılıyor olabilir. Bunu sorgulamamız gerekiyor. Hukuka aykırı olarak el koydular ama yapılan başvurular ile akla gelen ihtimallerin ne kadar doğru veya yanlış olduğunu denetlemek istiyoruz. Nereye gitti bu çadırlar, battaniyeler, uyku tulumları? Bunun hesabını vermeleri gerekiyor. Eğer gerçekten ortada bir suç varsa bu noktada da suçu işleyen kişilerin 10-15 yıl sonra da olsa ceza almaları gerektiğini düşünüyorum.”

    Barış KOP/İSTANBUL

  • İstanbul’da Adalet Nöbeti: Asıl biz not ediyoruz, bu katliam hesapsız kalmayacak-VİDEO

    İstanbul’da Adalet Nöbeti: Asıl biz not ediyoruz, bu katliam hesapsız kalmayacak-VİDEO

    PİRHA-Avukatlar bugünkü adalet nöbetini deprem gündemiyle yaptı ve tüm uyarılara rağmen iktidarın önlem almamasına tepki gösterdi. Deprem sonrasında yaşananlara da tepki gösteren avukatlar, “Asıl biz not ediyoruz. Söz veriyoruz. Bu katliam hesapsız kalmayacak” dedi.

    Avukatlar tarafından Çağlayan’da bulunan İstanbul Adalet Sarayı önünde yapılan adalet nöbeti bugün deprem gündemiyle gerçekleştirildi. Nöbette, TMMOB Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şubesi Başkanı Esin Köymen, İzmir Barosu Başkanı Av. Sefa Yılmaz, Ankara Barosu Başkanı Av. Mustafa Köroğlu, ÇHD İstanbul Şube Başkanı Çiğdem Akbulut, Demokrasi İçin Hukukçular’dan Av. Devrim Avcı, ÖHD İstanbul Şube Eş Başkanı Esra Bilen, İstanbul Barosu’ndan Av. Eren Can, Avukat Hakları Grubu’ndan Av. Ahmet Çoban ile Avukat Dayanışması’ndan stajyer Av. Fırat Al konuştu.

    Tüm uyarılara rağmen gerekli önlemlerin alınmadığını söyleyen Esin Köymen, “Meslek insanlarının uyarılarına rağmen önlem alınmadığını yaşayarak görmüş olduk. Afet sürecinin yönetilememesi can kayıplarının artmasının önemli sebebi. Depremzedelerin çığlıklarını duymazdan gelip parmak sallayan ve doğru haber alma hakkına yasaklar getiren girişimleri gördük. İktidarın tüm olumsuz tavırlarına ve engellemelerine rağmen Gezi günlerinde olduğu halkın dayanışması en öndeydi. Yarattığınız bu karanlığa asla teslim olmayacağız. Siz gideceksiniz ve biz kazanacağız” ifadelerini kullandı.

    İzmir Barosu Başkanı Sefa Yılmaz da “Birileri hala bu faciadan ders çıkarmadan barolara, avukatlara parmak sallamaya devam ediyor. Bu siyasi anlayış 20 yıldır hayallerimizi öldürmek için çaba içerisinde. Hayallerimizden hiçbir zaman vazgeçmedik. Biz onların gerçekleriyle yaşamak istemiyoruz. Devletin bölgedeki acziyetini çok acı bir tecrübeyle öğrendik” dedi.

    Ankara Barosu Başkanı Mustafa Köroğlu da, meydana gelen depremin uzun zamandır enkaz altında yaşandığını gösterdiğini söyleyerek, “Hukukun üstünlüğü değil üstünlerin hukukunda enkaz altında kaldık. Ya sefaleti ya adaleti tercih edeceksiniz” diye konuştu.

    “ASIL BİZ NOT EDİYORUZ”

    Hatay’da hayatını kaybeden İnsan Hakları Derneği (İHD) Onur Kurulu Üyesi avukat Hatice Can ile eşi İnsan Hakları Derneği (İHD) yöneticisi Mithat Can’ın oğulları İstanbul Barosu Üyesi Avukat Eren Can da konuşmasında şunları söyledi:

    “Kaderimize terk edildik. Telefonlar çekmiyordu. Cumhurbaşkanının Antakya’ya geldiği gün bant daraltması yazıldı biz o gün Twitter’da vinç arıyorduk. Öfkemiz çok büyük. Artık biz korkmuyoruz. Asıl biz not ediyoruz. Bize reva görülen ölümleri not ediyoruz. Söz veriyoruz. Bu katliam hesapsız kalmayacak.”

    Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD) İstanbul Şube Başkanı Çiğdem Akbulut ise “Devlet afet bölgesinde halkın karşısında. İşkence vakalarının arkasında devlet var. Devlet bu suretle deprem bölgesinde. Halk kasıtlı olarak tedirgin edilmek isteniyor. Bunun Hatay’da zorunlu göç politikasının bir parçası olduğunu düşünüyoruz” dedi.

    Özgürlükçü Hukukçular Derneği (ÖHD) İstanbul Şube Eş Başkanı Esra Bilen de afet yönetiminin kötü yapıldığının altını çizerek, “Deprem bölgesinde yer alan bazı hapishanelerde bazı mahpuslar öldürüldü. Birçok kişiye linç girişimi oldu. Ortada firar ya da yağma olsun ya da olmasın işkence suçtur. Hükümet kim iktidarına karşı gelirse afet dinlemeden halka karşı bu denli sert tepki vereceğini ortaya koydu. Hükümet için önemli olan kendi iktidarını sürdürmesidir. Hiçbir şey sizi kurtaramayacak. Sizler yargılanacaksınız, bizler kentlerimizi dayanışmayla tekrar inşa edeceğiz” ifadelerini kullandı.

    Demokrasi için Hukukçular adına Devrim Avcı, “Bizimki depremzedeler adına bir hak mücadelesi” derken; Avukat Dayanışması adına konuşan stajyer avukat Fırat Al da “Devlet deprem bölgesindeki insanları ölüme terk ederken deprem bölgesindeki insanlarla dayanışmak isteyenleri engelledi” diye konuştu.

    PİRHA/İSTANBUL

  • ‘İşkenceyi deprem siyaseti haline getirmek insanlığa ve topluma karşı suçtur!’

    ‘İşkenceyi deprem siyaseti haline getirmek insanlığa ve topluma karşı suçtur!’

    PİRHA- TTB İnsan Hakları Kolu, TİHV ve İHD deprem bölgesinden gelen şiddet ve işkence iddialarıyla ilgili ortak bir açıklama yaparak, “Bizzat deprem mağduru sığınmacı ve mültecilere yönelik nefret suçlarının işlenmesi, somut kanıta ve bilgiye dayanmadan birtakım insanların yağmacı ilan edilmesi, hukukun işletilmeyip, işkence ve diğer kötü muamele boyutunda şiddete başvurulması hiçbir şekilde kabul edilemez” dedi.

    Türk Tabipler Birliği (TTB) İnsan Hakları Kolu, Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) ve İnsan Hakları Derneği (İHD) deprem bölgesinden gelen şiddet ve işkence iddialarıyla ilgili ortak bir açıklama yaptı.

    İşkencenin evrensel insan hakları hukukuna göre istisnasız bir yasak olduğu hatırlatılan açıklamada,  “Ağır bir insanlık dramı yaşadığımız şu günlerde insanlık suçunu normalleştirmeyi ve acıyı araçsallaştırarak acı çektirmeyi deprem siyaseti haline getirmenin kendisi, bizzat insanlığa ve topluma karşı suç niteliğindedir” denildi.

    Yetkililerin işkenceyi derhal kamuoyu önünde net ve kesin bir şekilde kınaması ve işkence iddialarıyla ilgili etkin ve tarafsız bir soruşturma başlatması talep edildi.

     “DEPREMİN YIKICI ETKİSİYLE İNSAN HAKLARI İLKE VE DEĞERLERİNE SAHİP ÇIKARAK BAŞ ETMELİYİZ”

    Açıklamada şunlar ifade edildi:

    Geçtiğimiz günlerde kurumlarımız tarafından yapılan çeşitli açıklamalarda arama kurtarma çalışmalarında, sağ kalanlara verilen sağlık hizmetleri ve yardımlarda yaşanan ciddi sorunlara ve felaketin boyutlarıyla orantılı bir koordinasyonun sağlanamadığına değinmiş, yaşanan insan hakları ihlallerine dikkat çekmiştik. Özellikle de depremin yol açtığı ağır acı ve yıkımla ancak insan hakları ilke ve değerlerine sahip çıkarak ve toplumsal dayanışmayı büyüterek baş edilebileceğini, altını çizerek ifade etmiştik. Kendimizi tekrar etme pahasına vurgulamak isteriz ki, depremlere hazırlıklı olmanın bilimsel gereklerinin yerine getirilmemesi, öncesinde ve sonrasında yapılan ciddi hatalar, ihmaller ve suiistimaller/yolsuzluklar nedeniyle depremin yol açtığı yıkımda insan faktörünün etkisi çok büyüktür. Bu nedenle yaşanan depremi kendi başına ağır insan hakları ihlali olarak değerlendirmek gerekmektedir. Dolayısıyla da depremin yol açtığı tüm sorunlarla mücadele ederken sadece siyasal iktidarın değil toplumun da yol gösterici kılavuzu insan hakları bakış açısı olmalıdır.

    “DEPREM BÖLGESİNDEN DEHŞET VERİCİ İNSAN HAKLARI İHLALLERİ HABERLERİ GELMEYE BAŞLADI”

    Maalesef son birkaç gündür deprem bölgesinden dehşet verici insan hakları ihlalleri haberleri gelmeye başladı. Özellikle de sosyal medyada paylaşılan, teyit edilmeye muhtaç birtakım şiddet ve işkence görüntülerini dehşet içinde izliyoruz. Bilhassa siyasal otoritenin OHAL ilanını “fitne fesat grupları”na ve “yağmacılar”a engel olma gerekçesiyle savunan ifadelerinden sonra bu tür ihlal iddia ve haberlerinde görülen artış, oldukça düşündürücüdür. Her toplumda böylesi büyük kaosa yol açan olağanüstü durumlarda, koşullardan yararlanarak çıkar sağlamaya çalışan kötü niyetli kişi ve gruplar var olabilir. Elbette bunlarla mücadele edilmeli, verdikleri zararı en aza indirmeye yönelik tedbirler alınmalıdır. Ancak tedbirler alınırken yukarıda da belirttiğimiz gibi herkesin kılavuzu insan hakları ilke ve değerleri olmalıdır.

    “HUKUKUN İŞLETİLMEYİP, İŞKENCE VE ŞİDDETE BAŞVURULMASI HİÇBİR ŞEKİLDE KABUL EDİLEMEZ”

    Ne var ki, geliştirilen güvenlik tedbirlerinin ve özensiz suçlama dilinin hızla ayrımcılığa, nefret söylemine işkence ve diğer kötü muameleye varan şiddete dönüştüğünü endişe ile izliyoruz. Bu gelişmeler bugün en fazla ihtiyaç duyduğumuz şeyi, yaraları sarmanın tek çaresi olan toplumsal dayanışmayı doğrudan tahrip etmektedir. Tüm gösterişli ve iddialı söylemlere karşın kamusal gücün yetersiz kalması nedeniyle destek ve yardım çalışmalarının gecikmesi, bunun da can kaybını arttırması sonucu toplumda oluşan haklı öfkenin yanlış hedeflere yöneltilerek, bizzat deprem mağduru sığınmacı ve mültecilere yönelik nefret suçlarının işlenmesi, somut kanıta ve bilgiye dayanmadan birtakım insanların yağmacı ilan edilmesi, hukukun işletilmeyip, işkence ve diğer kötü muamele boyutunda şiddete başvurulması hiçbir şekilde kabul edilemez.

    TALEPLER SIRALANDI

    Öncelikle;

    -Her düzeyde yetkililer işkenceyi ve işkenceciyi öven, teşvik eden söylemlerden vazgeçmeli, uluslararası mekanizmaların tavsiyeleri doğrultusunda işkence uygulamaları en üst düzeyde siyasi otorite tarafından derhalkamu önünde net ve kesin bir şekilde kınanmalı, bu tür fiillerin cezasız bırakılmayacağı güvencesini verilmelidir.

    -İşkencenin belgelenmesi ve raporlandırılması bir BM belgesi olan ‘İstanbul Protokolü’ ilkelerine göre yapılmalıdır.

    -İşkenceye ilişkin iddialar hızlı, etkin, tarafsız bir şekilde soruşturulmalı, bağımsız heyetlerce araştırılmalı, adli yargılama süreçlerinin her aşamasında uluslararası etik ve hukuk kurallarına uygun davranılmalıdır.

    -Gözaltı koşullarında usul güvenceleri eksiksiz olarak uygulanmalıdır.

    -Olağanüstü hal ilan edilen yerlerde gözaltı süresini dört günden yedi güne uzatılmasını sağlayan 11 Şubat 2023 tarihli Cumhurbaşkanı Kararnamesi derhal geri çekilmelidir.

    -OHAL ilanından derhal vazgeçilmelidir.

    Sonuç olarak, yaşanan işkence ve diğer kötü muamelelerin tespit ve belgelenmesi, onarım ve hukuki süreçlerinde etkin görevimizi kararlılıkla sürdüreceğimizi bir kez daha yineliyor, işkence ve kötü muameleye maruz kalanların kurumlarımıza başvurabileceklerini hatırlatmak istiyoruz.”

    (HABER MERKEZİ)

  • ÖHD’den uyarı: Deprem bölgesinde işkence yapanların takipçisi olacağız; insanlık suçu

    ÖHD’den uyarı: Deprem bölgesinde işkence yapanların takipçisi olacağız; insanlık suçu

    PİRHA-Merkez üssü Maraş olan depremlerin ardından bölgelerde görülen işkence ve ırkçılık olaylarına dair yazılı bir açıklama yayımlayan ÖHD Genel Merkezi, “İşkencenin mutlak yasak olduğunu ve istisnasının olmadığını hatırlatır, işkence yapanların, buna göz yumanların yargılanmaları için gerekli hukuki süreçlerin takipçisi olacağımızı bildiririz” ifadelerine yer verdi.

    Özgürlük İçin Hukukçular Derneği (ÖHD) Genel Merkezi, Maraş merkezli depremlerin ardından bölgelerdeki işkence ve ırkçılık olaylarına ilişkin “İşkence ve ırkçılık suçtur” başlıklı yazılı bir açıklama yayımladı. Açıklamada “İşkencenin mutlak yasak olduğunu ve istisnasının olmadığını hatırlatır, işkence yapanların, buna göz yumanların yargılanmaları için gerekli hukuki süreçlerin takipçisi olacağımızı bildiririz” ifadeleri kullandı.

    “SORUMLULAR BİLİNİYOR VE TEŞHİR EDİLMEKTEDİR”

    ÖHD Genel Merkezi tarafından yapılan açıklamanın tamamı şöyle:

    “Merkezi Maraş/Pazarcık olan ve 10 ili, on milyonu aşkın yurttaşı etkileyen ve on binlerce ölümün yaşandığı bir deprem felaketiyle karşı karşıya kaldık. Yaşanan depremin bir felakete dönüşmüş olmasının sebepleri ve bunun sorumluları tüm kamuoyunca bilinmekte ve her gün teşhir edilmektedir.

    Deprem öncesi gerekli önlemlerin alınmaması, çıkarılan imar afları, inşaat sektörünün ciddi bir rant alanı haline getirilmesi, tarım arazilerinin imara açılması, çarpık kentleşme vb. nedenle on binlerce insanımızın hayatı çalınmıştır. Deprem sonrası ise, devletin sorumluluğunda olan organizasyonu sağlamaması aksine engellemeler çıkarması, halkın ağır kış koşullarında kendi başına bırakılması, birçok yere ulaşılamayıp yardım götürülmemiş olması felaketi derinleştirmiştir.

    Bu ortamda toplumun büyük dayanışma duygusu ve eylemi harekete geçmiş, bir bütün olarak bireysel ya da kolektif yardımlar yapılmaya çalışılmıştır. Çöken kurumsal yapı, yapılmayan devlet yardımları karşısında çaresiz kalan halkın zorunlu olduğu ihtiyaç malzemelerine, gıdaya ulaşmak için gerçekleştirdiği bir kısım eylem belli odaklarca “yağma” olarak damgalanmıştır. Daha sonra, her depremde ve bu tür kontrolsüz ortamlarda olduğu gibi, hırsızlık vs. bir kısım adli suçların da işlendiği iddia edilmeye başlanmıştır.

    “IRKÇILIK YAYGINLAŞTIRILMAYA ÇALIŞILMAKTADIR”

    Ancak, malzemeden çalan, imar suçlarına göz yuman, inşaat rantını yiyen büyük hırsızlara dokun(a)mayanlar, bu kargaşa ortamında herkesin kendi adaletini uygulamasının önünü açmaya, alenen işkenceyi meşrulaştırmaya çalışmaktadır. Sosyal medyaya yansıyan çok sayıdaki görüntüde, deprem bölgesinde yakalandığı söylenen, bir kısmı Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı, büyük kısmı ihtimalen Suriyeli mülteci olan kadın erkek, yaşlı genç birçok kişinin sıradan vatandaşlar ya da kamu görevlileri tarafından işkenceye maruz bırakıldıkları görülmektedir. ‘Yağma’ ve ‘hırsızlık’ gerekçesiyle yakalandığı söylenen kişilere yönelik darp, cebir, hakaret, çırılçıplak soyma vs. birçok ağır eylem gerçekleştirildiği görülmektedir.

    Bu görüntülerin yayılmasıyla tüm topluma ciddi bir mesaj verilmektedir. Halkların kolektif olarak büyük bir dayanışma ördüğü bu süreçte özellikle ‘yabancı’ düşmanlığı körüklenerek bu dayanışma ve kenetlenme hali engellenip, ırkçılık yaygınlaştırılmaya çalışılmaktadır. Bir toplumsal histeri durumu yaratılarak, linç ortamı oluşturulup, deprem felaketinin gerçek sorumluları Önümüzden kaçırılmak istenmektedir.

    Belirtmek isteriz ki, bir kimse hakkındaki suçlama ne olursa olsun, yakalandığı ya da gözaltına alındığı andan itibaren devletin gözetimi altındadır. Can ve mal güvenliğinden o andan itibaren devlet sorumludur. Savaş ve olağanüstü hallerde dahi temel haklar güvence altındadır. Bir kimse bağımsız ve tarafsız bir yargı organınca hakkında kesinleşmiş bir mahkumiyet kararı verilinceye kadar suçsuzdur.

    “İŞKENCE YAPANLAR İLE BUNA GÖZ YUMANLARIN TAKİPÇİSİ OLACAĞIZ”

    Gerek ulusal düzenlemeler, gerekse uluslararası metinlere göre, kişilere işkence etmeyeceği taahhüdünü veren Türkiye Cumhuriyeti yetkilileri bu taahhütlerine uymalıdır. İşkence suçları zamanaşımına tabi olmadığı gibi, kamu gücünü kullananların da içinde olması sebebiyle etkin soruşturulmalıdır. Herkesin kendi adaletini uygulamaya başladığı yerde, hiç kimse için bir hukuk güvenliğinden söz edilemez. Böyle bir ortamda can ve mal güvenliği kişilerin öç duygularına emanet edilmiş demektir.

    Gerek Adalet Bakanlığı, gerekse içişleri Bakanlığı tarafından şu ana kadar bu iddia ve görüntülere yönelik herhangi bir soruşturma açıldığına dair beyanat yoktur. Bu işkencelere dair soruşturma açılmayan her an, yönetenlerin de sorumluluğunu artırmaktadır. Özgürlük için Hukukçular Derneği olarak, işkencenin mutlak yasak olduğunu ve istisnasının olmadığını hatırlatır, işkence yapanların, buna göz yumanların yargılanmaları için gerekli hukuki süreçlerin takipçisi olacağımızı bildiririz.”

    PİRHA / İSTANBUL

  • Adalet Nöbeti, ÇHD davasından tutuklu avukatlar için tutuldu-VİDEO

    Adalet Nöbeti, ÇHD davasından tutuklu avukatlar için tutuldu-VİDEO

    PİRHA-Bugün 119’uncusu gerçekleştirilen Adalet Nöbeti, Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD) davasında tutuklu bulunan avukatlar için tutuldu. Nöbette konuşan ÇHD İstanbul Şubesi Başkanı Çiğdem Akbulut, “Ne olursa olsun bu avukatlığı mahkum edin” diyen zihniyete karşı, avukatlığı savunmak için hepinizi Silivri’ye bekliyoruz” dedi.

    İstanbul Adalet Sarayı önünde bugün 119. kez düzenlenen ‘Adalet Nöbeti’, 7-11 Kasım’da Silivri’de görülecek olan ÇHD davası tutuldu. Nöbete Ankara Barosu eski başkanı Kemal Koranel ile Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD) İstanbul Şubesi Başkanı Çiğdem Akbulut da katıldı.

    Nöbette ilk olarak söz alan Av. Kemal Koranel, dava sürecine değinirken, “Söz konusu davada meslektaşlarımız ilk önce beraat etmiş ve tahliye olmuşlardı. Ama aynı mahkeme heyeti nasıl bir baskı gördüyse 8 saat sonra yakalama kararı verildi ve tekrardan tutuklandılar. Hemen ardından da mahkeme heyeti başka yerlere dağıtıldı. 5 yılı geçen bir sürede meslektaşlarımız hala tutuklu” dedi.

    “YILLAR GEÇTİ YİNE EZİLENLERİN YANINDAYIZ”

    Koranel’in ardından konuşan Av. Çiğdem Akbulut ise şunları söyledi:

    “Yurdun her köşesinden fışkıran adaletsizlik için 119. kez ses olmak, buradayız, korkmuyoruz, vazgeçmiyoruz demek için bir aradayız. İki hafta önce Amasra maden katliamı için toplanmıştık. Gezi için toplandık, tutuklanan gazeteciler için toplandık. Kadın cinayetlerine karşı, İstanbul Sözleşmesi için toplandık. Boğaziçi öğrencileri, başta Aysel Tuğluk olmak üzere hasta tutsaklar için; zeytin ağaçları, Kaz Dağları için toplandık.

    Tutuklu avukatlar için de toplanmıştık uzun haftalar boyunca. Nasıl bugün Amasra’da isek, 2014’te Soma Maden Katliamı ardından hemen Soma’ya koştukları ve katliam sorumlularını yargılattıkları için tutsak edilen üyelerimiz için toplanmıştık. Yıllar geçti, yine madencilerin avukatıyız; yine öğrencilerin, yine ezilenlerin yanındayız. Ancak meslektaşlarımız da hala bunları yaptıkları için tutuklu. 2013 yılından bu yana derneğimiz genel başkanı Selçuk Kozağaçlı ile birlikte toplamda 22 meslektaşımızın avukatlık faaliyetlerini sorgulayan bir yargılama sürdürülüyor. İki kez, “bu yapılanlar avukatlıktır” denip tahliye edilmiş olmalarına rağmen, siyasi iktidar talimatları ile yeniden ve yeniden tutuklandılar. Arkadaşlarımızın bir kısmı, burjuva hukukun dahi katledildiği bir yargılama ile hüküm giymiş iken; Av. Selçuk Kozağaçlı, Av. Barkın Timtik ve Av. Oya Aslan hala tutuklular.

    “HEPİNİZİ SİLİVRİ’YE BEKLİYORUZ”

    7–11 Kasım tarihleri arasında hepimizi karar duruşmalarına çağırıyorlar. Hepinizi karar duruşmamıza çağırıyoruz. Selçuk Kozağaçlı ve Barkın Timtik için, azami tutukluluk süresinin çoktan geride bırakıldığı bu yargılamada, meslektaşlarımıza bugün sahte delil üretmekten hüküm giymiş kimisi hapishanede kimisi firari Fetö polisleri ve savcılarının hazırladığı iddianame ile ceza verilmek isteniyor. Sahte delilleri tartışmak istiyoruz, tartıştırılmıyor. Tanıkları sorgulamak istiyoruz, sorgulattırılmıyor. Raporlara itiraz ediyor, bilimsel açıklamalar istiyoruz. Cevap alamıyoruz. Bu koşullar altında karar verilmek istenen, “Ne olursa olsun bu avukatlığı mahkum edin” diyen zihniyete karşı, avukatlığı yani kendimizi savunmak için hepinizi Silivri’ye bekliyoruz.”

    PİRHA / İSTANBUL

  • Av. Zeynel Öztürk: Alevilik, devlet denetiminde yapılacak memuriyet değildir-VİDEO

    Av. Zeynel Öztürk: Alevilik, devlet denetiminde yapılacak memuriyet değildir-VİDEO

    PİRHA-AKP tarafından oluşturulacağı duyurulan Alevi, Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’na tepki gösteren Avukat Zeynel Öztürk, “Devlet denetiminde bir Aleviliği asla kabul edemeyiz. Devletin denetiminde yapılacak memuriyet değildir Alevilik. Eşit yurttaşlık temelinde haklarımızı istiyoruz” dedi. Öztürk hükümete de çağrı yaptı: Cemevine ibadethane demekten bile çekiniyorsunuz, korkmayın! 

    Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF), Alevi Vakıfları Federasyonu (AVF) ile Alevi Dernekleri Federasyonu (ADFE) Hukuk Komisyonu’ndan Avukat Zeynel Öztürk, AKP’nin cemevlerine yönelik düzenlemelerini PİRHA‘ya değerlendirdi. Cemevlerinin, Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlanması çalışmasına tepki gösteren Öztürk, “Devlet denetiminde bir Aleviliği asla kabul edemeyiz. Eşit yurttaşlık temelinde haklarımızı istiyoruz” dedi.

    “‘CEMEVLERİ İBADETHADİR’ DİYEMİYORLAR; NİYE KORKUYORSUNUZ?” 

    Öztürk, siyasi iktidarların her seçim dönemi Alevilere yönelik çalışmalar yaptığını belirterek, “Her seçim dönemi hükümetler bunları yapıyorlar. Bu zaten beklenen bir şeydi. Ancak hemen başında şunu söyleyeyim. Alevilik bir kültür değil, bir inançtır. Cemevlerine, dergahlara gidiş gelişler turizm değildir. İnançları gereğidir. Zaten Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlayarak cemevlerinin ibadethane olmadığını açık ve net söylüyorlar. Son yaptıkları değişiklikte de zaten ‘ibadet’ diyorlar. Son torba yasaya koyduklarında da cemevlerine destek deniliyor. Bir kere şunu söyleyelim. Alevi toplumu olarak devlet denetiminde bir Aleviliği asla kabul edemeyiz. Devletin denetiminde yapılacak memuriyet değildir Alevilik. Alevilik insan gereğidir. İnsanların kendi inançları gereği bunları yapmakla ilgili bir inançtır Alevilik. Biz tüm inançlara saygılıyız. Ayrıca bizim mücadelemiz daha önce de söylediğim gibi sadece Alevi inancıyla ilgili değil Türkiye’nin her karış toprağında herkes istediği inanca inanabilir, istediği inancın ibadetini yapabilir. Devlet seçimlere giderken böyle bir şeye girişti. Ama hala şunu cesaretle söyleyemiyorlar. “Cemevleri ibadethanedir” diyemiyorlar. Deyin, korkmayın. Niye korkuyorsunuz bundan?” diye belirtti.

    “ALEVİLER DESTEK DEĞİL EŞİT YURTTAŞLIK İSTİYOR

    Alevilerin eşit yurttaşlık temelinde haklarını istediğini söyleyen Av. Öztürk, sözlerini şöyle sürdürdü:

    “Cemevleri ibadethanedir. Bu ülkede 20 milyona yakın insan cemevlerinde ibadetini yapmaktadır. Bu kadar mı korkulacak bir şey? Şimdi sayın Cumhurbaşkanı Şahkulu’nu ziyaret ediyor. Orada da aynı şeyleri söylüyor. Gerekli elektrik vs. paralarına destek vereceğiz, diyorlar. Hayır, biz destek falan istemiyoruz. Biz şunu istiyoruz. Yasal mevzuatta eksik olan, ibadethanelerin tanımı içerisine cemevlerinin de yazılmasını istiyoruz. Bunu yazsanız da, yazmasanız da ibadethanemiz cemevleridir. Ama köy kanununun ikinci maddesini değiştirin. Alevi köylerine cami yapılmaz. Onu değiştirmiyorlar. Çünkü orada bir yerin köy olabilmesi için sayılanlar içerisinde cami diye geçiyor. Cemevi kelimesi yok. Biz diyoruz ki oraya cemevi kelimesini de ekleyelim. Ama buna dayanarak Alevi köylerine gidip cami yaptırılıyor.

    “‘Şimdi elektrik ve suya destek vereceğiz’ diyorlar” diyen Av. Zeynel Öztürk, “Yani neye destek vereceksin? Neye göre vereceksin? Biz diğer inançlara yapıldığı gibi cemevlerinin de ibadethane olarak kabul edilmesi, yasada olan eksiklerin giderilmesini istiyoruz. Destek falan istemiyoruz. Desteğin anlamı şudur: Bir dönem verirsin biter.
    Biz eşit yurttaşlık temelinde hakkımızı istiyoruz. İbadethanelere uygulanan mevzuatla ilgili hakkımızı istiyoruz. Biz bu coğrafyada varız, var olmaya da devam edeceğiz. Onun için yani o bir kandırmaca. Sadece son değişikliklerde de ‘ibadet’ kelimesi geçiyor. ‘İbadethane’ kelimesini bile yazmaktan çekiniyorlar. Korkuyorlar. Korkmasınlar ya. Aleviler bu ülkenin çimentosu. Lütfen yani merkezi hükümeti bu konuda daha samimi olmaya çağırıyoruz.”

    Barış KOP / İSTANBUL

  • 78 barodan Deniz Poyraz davası öncesi polis müdahalesine tepki: Saldırıyı kınıyoruz

    78 barodan Deniz Poyraz davası öncesi polis müdahalesine tepki: Saldırıyı kınıyoruz

    PİRHA-Deniz Poyraz davası öncesi avukatlara yönelik polis tarafından gerçekleştirilen müdahaleye tepki gösteren 78 baro ortak bir açıklama yayımlayarak, “Savunmaya yönelik saldırıyı kınıyoruz” ifadelerini kullandı.

    Türkiye’deki 78 baro yayımladığı “Savunmaya yönelik saldırıyı kınıyoruz” başlıklı açıklama ile Deniz Poyraz davasının altıncı duruşması öncesi avukatlara yönelik İzmir Aliağa Ceza İnfaz Kurumu Kampüsü önündeki gaz ve TOMA ile müdahaleye tepki gösterdi.

    “MAHKEME SALONUNDA BİBER GAZI KULLANILDI”

    78 baro tarafından yapılan açıklama şöyle:

    “Bugün Deniz Poyraz’ın katilinin yargılandığı dava öncesinde İzmir 6. Ağır Ceza Mahkemesi başkanının talimatıyla avukatların duruşmaya girmemesi için salonun önünde kolluk tarafından barikat kurulmuştur. Duruşmaya girmek isteyen avukatlara, biber gazı ve tazyikli su  ile müdahale edilmiş, İzmir Baro Başkanı Av. Özkan Yücel ve TBB Yönetim Kurulu üyesi Av. Ercan Demir’in de aralarında bulunduğu birçok meslektaşımız kolluğun açık saldırısına maruz kalmıştır.

    12 Ekim 2022 Çarşamba günü görülen duruşmada da Mahkeme Heyetinin yetki belgesi bulunan avukatların duruşmaya katılamayacağı yönünde hukuka aykırı ara karar nedeniyle, avukatlar ile Mahkeme Heyeti arasında yaşanan hukuki tartışma esnasında güvenlik güçleri mahkeme salonunda biber gazı kullanmış, birçok avukat ve izleyici gazdan etkilenmiştir.

    “AVUKATLIK, SAVUNMA HAKKININ TEMİNATIDIR”

    Bir kez daha hatırlatmak isteriz ki; avukatlık mesleği savunma hakkının, adil yargılanma hakkının ve hak arama özgürlüğünün teminatıdır. Avukatların meslek örgütü olan Barolar da; insan haklarının, özgürlüklerin ve hukuk devletinin güvencesidir. Bu sebeple, savunma makamının yani avukatların özgür ve etkili olamadığı bir toplumda hiç kimsenin özgürlüğü garanti altında değildir.

    Hiçbir kişi veya kurum; savunma görevini yapan avukatı görevini yapmaktan alıkoyamaz, engelleyemez ve fiziki saldırıda bulunamaz. Avukatın görevi; hukuk devletinin bireylere sağladığı hak ve güvenceleri korumak ve kullanılmasını sağlamaktır. Avukatın mesleki faaliyetlerinin engellenmesi, duruşma salonuna alınmaması ve kendilerine yönelen saldırılara karşı mücadeledeki kararlığımızı bir kez daha vurgulamak isteriz.

    Hukuk Devletini, Adil Yargılanma Hakkını, Mesleğimizi ve Meslektaşlarımızı savunmaktaki kararlılığımızdan asla taviz vermeyeceğiz. Bu sorumlulukla İzmir Barosu Başkanı Av. Özkan Yücel, TBB Yönetim Kurulu üyesi Av. Ercan Demir ve meslektaşlarımıza yönelik saldırıyı gerçekleştirenleri kınıyor, haklarında derhal adli ve idari soruşturma başlatılmasının gerektiğini kamuoyu ve ilgililerin bilgisine sunarız.”

    (HABER MERKEZİ)

  • ÇHD Davası duruşmasında tutukluğa devam kararı verildi

    ÇHD Davası duruşmasında tutukluğa devam kararı verildi

    PİRHA-ÇHD VE HHB üyesi 22 avukatın yargılandığı davanın bugün görülen duruşmasından tahliye çıkmadı. Duruşmada konuşan Av. Oğuzhan Kara, “Bu davada Ebru Timtik’in kanı var. Siz şimdi tahliye ederseniz kapıdan başka mahkeme alacak” dedi. Bir sonraki duruşma esas hakkındaki karar duruşması olarak belirlenerek, 7 Kasım’a ertelendi.

    Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD) ve Halkın Hukuk Bürosu (HHB) üyesi 22 avukatın yargılandığı davanın duruşmasına İstanbul 18. Ağır Ceza Mahkemesi’nde devam edildi. Marmara Ceza ve İnfaz Kurumu Kampüsü’ndeki salonda yapılan duruşmaya tutuklu bulunan ÇHD Genel Başkanı Avukat Selçuk Kozağaçlı ile ÇHD üyesi Av. Barkın Timtik ve Av. Oya Aslan getirildi. Cumhuriyet Halk Partisi (CHP), Halkların Demokratik Partisi (HDP) ile Türkiye İşçi Partisi (TİP) milletvekillerinin yanı sıra Almanya, Fransa, Belçika, İtalya ve İsviçre baroları ile uluslararası hukuk örgütlerinden çok sayıda avukat da duruşmayı takip etti.

    “BU DAVADA EBRU TİMTİK’İN KANI VAR”

    Kozağaçlı, Timtik ve Aslan salonda alkışlar ile karşılanırken, mütalaasını açıklayan savcı üç avukatın tutukluluk hallerinin devamını istedi. Türkiye Barolar Birliği (TBB) adına savunma yaptığını belirten Av. Fehmi Demir, “Bu yargılama saf bir şiddete dönüştürüldü. Bir tek mesaj veriliyor. Polis, savcı, heyet yekpare davranmış ve şiddeti yansıtan aynı gerekçelerle karar veriyor. Savunma ve sanıklar da tekleştirildi bu yargılamada. Karşımızda hukuksuz devleti görüyoruz” dedi. Demir’in ardından söz alan Av. Oğuzhan Kara ise “Bu davada Ebru Timtik’in kanı var. Siz şimdi tahliye ederseniz kapıdan başka mahkeme alacak” şeklinde konuştu.

    “HUKUK ADINA YÜREKLİ OLMANIZI TALEP EDİYORUM”

    Duruşmada savunma yapan İstanbul Barosu Başkanı Mehmet Durakoğlu da mahkeme heyetine yönelik “Hukuk adına yürekli olmanızı talep ediyorum” diyerek, şu ifadeleri kullandı:

    “Burada avukatlar yargılanıyor, aynı isimlerin yargılandığı ilk duruşmada bu salonda bir karar verildi. Suçun niteliğinin değişmesinden, AİHM kararlarından, yargılananların avukat olmasından bahsedilerek tahliye kararı verilmişti. Bir avukatın tutuklu olması için çok özel nedenlerin var olması gerektiği yazılmıştı. O tahliye kararının uygulanmasından hemen sonra, cumartesi günü aynı yargıçlara geri aldırdılar. Yakalama yönünde tutuklama kararı çıkarıldı. Oysa ben bu ilin baro başkanı olarak, 3 nolu ara kararı nedeniyle yargıca mesleğim adına teşekkür etmeyi düşünmüştüm. Pazartesi günü, asliye ticaret mahkemesinin hâkimi oldu. Kuvvetli suç şüphesi var mı? Kaçma şüphesi var mı? Yok. Adam dışardayken geldi zaten. Tahliye talep etmiyorum. Hukuk adına yürekli olmanızı talep ediyorum. Tarihe not düşmenizi talep ediyorum.”

    “İLGİSİZ DAVRANDIĞINIZ İÇİN EBRU’YU KAYBETTİK”

    Av. Selçuk Kozağaçlı ise şunları söyledi:

    “Avukatlar neden bu kadar kızgın. Sanıklar ile hakimler daha samimi. Ben bu yüzden daha samimi olacağım. Ebru’yu kaybettik. İlgisiz davrandığınız için kaybettik. Ebru’yu anıyorum. Yaşamımı Ebru’nun mücadelesini anlatmakla geçireceğim. Sizin davanızı da anlatacağım. Belki bir parça kendinizi düşünmenizin vakti gelmişti. Yüz avukatın öfkesinden kurtulmanızı da düşünmeniz gerekiyor. Neden bu genç insanlar ölüm orucuna giriyorlar. Adil yargılanma talebi için. On senedir tahliye talebi istemedim. Onu yapabilecek yargıç vardır, yapamayacak yargıç vardır. Yapabilen yargıç zaten dosyayı görür ve tahliye eder. Yapamayan yargıç için ise tahliye talep etmek faydasız.”

    Ara kararını açıklayan mahkeme heyeti, tutukluluğun devamına hükmederken, bir sonraki duruşmayı esas hakkındaki karar duruşması olarak belirleyerek, 7 Kasım’a erteledi.

    (HABER MERKEZİ)

  • HDP Hukuk Komisyonu: Tuğluk’un infazı bir an önce ertelenmelidir

    HDP Hukuk Komisyonu: Tuğluk’un infazı bir an önce ertelenmelidir

    HDP Hukuk Komisyonu, Kobanê Davası’nda tahliye kararı verilen hasta tutuklu Aysel Tuğluk’un, tutukluluk kararı olan bir diğer dosyadan da infazın ertelenmesi kararı verilerek serbest bırakılması ve tedavi edilmesi çağrısı yaptı.

    Halkların Demokratik Partisi (HDP) Hukuk Komisyonu ve Kürt siyasetçi Aysel Tuğluk’un avukatı Serdar Çelebi, Kobanê Davası’nda Tuğluk hakkında verilen tahliye kararına ilişkin HDP Diyarbakır İl Örgütü’nde basın toplantısı düzenledi.

    HDP Hukuk ve İnsan Hakları Komisyonundan Sorumlu Eş Genel Başkan Yardımcısı Serhat Eren, Tuğluk’un Aralık 2016 bu yana tutuklu olduğunu ve cezaevinde iken yakalandığı demans hastalığıyla uzun süredir mücadele ettiğini söyledi. Şubat 2021’de Seka Devlet Hastanesi’nin tanı koymasının ardından tedaviye başlamasıyla belirli aralıklarla Tuğluk’un Kocaeli Devlet Hastanesi ve ATK İhtisas Dairelerinde muayenelerinin başladığını ifade eden Eren, “ATK’nin ezber bozmayan, bilimle, hukuka, etiğe ve vicdana aykırı olan raporlarla sebebiyle bugüne kadar yapılan tüm başvurulara, sağlığının geldiği kritik aşamayı gösteren belgelere rağmen gerek tutuklu bulunduğu, gerekse de hükümlü olduğu dosyadan tahliye edilmemiştir” dedi.

    Kobanê Davası’ndan tutuklu bulunan Tuğluk hakkında 15’inci duruşmada tahliye kararı verildiğini belirten Eren, “Tuğluk, hükümlü bulunduğu dosyanın infazından dolayı tahliye edilmemiştir. Tahliye edilmesi için ATK’nin cezaevinde tek başına yaşamını idame ettiremeyeceğine ilişkin rapor vermesi ve savcının bu rapora dayanarak, infazın ertelenmesi kararı vermesi gerekmektedir. Sayın Tuğluk’un bir cezaevi hücresinde tutulmadan, insan onuruna uygun şekilde tedavi edilmesine dair geldiğimiz aşamayı tekrar kamuoyunun vicdanına sunuyoruz” dedi.

    28 Şubat davasından müebbet hapis cezası verilen Çevik Bir’in demans hastalığı nedeniyle tahliye edilmesini anımsatan Eren, hükümetin, yargının, ATK’nin ayrımcı tutumdan vazgeçmesi, kadın örgütleri başta olmak üzere, hukuk ve sivil toplum örgütlerini, kamuoyunu duyarlılığa davet etti.

    (HABER MERKEZİ)

     

  • Alevi Federasyonları Hukuk Birimi: Cemevlerine saldırı organize, sessiz kalmayacağız!

    Alevi Federasyonları Hukuk Birimi: Cemevlerine saldırı organize, sessiz kalmayacağız!

    PİRHA-Alevi Federasyonları Hukuk Birimi üyeleri Av. Leyla Süren ile Av. Zeynel Öztürk, Ankara’da cemevlerine yapılan saldırılar ile ilgili olarak “Provokasyondur diye de sessiz kalmayacağız. Saldırının organize olduğunu düşünüyoruz. Yasal süreçleri takip edeceğiz. Sorumluların ortaya çıkarılması için elimizden geleni yapacağız” ifadelerini kullandı. 

    Ankara’da cemevlerine düzenlenen saldırılara ilişkin tepkiler gelmeye devam ediyor. Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF), Alevi Vakıfları Federasyonu (AVF) ile Alevi Dernekleri Federasyonu (ADFE) tarafından oluşturulan Alevi Federasyonları Hukuk Birimi üyeleri Avukat Leyla Süren ile Avukat Zeynel Öztürk konuya ilişkin PİRHA‘ya açıklamalar da bulundu. Yasal sürecin takipçisi olacaklarını belirten avukatlar, “Sorumluların ortaya çıkarılması için elimizden geleni yapacağız” dedi.

    “SALDIRILARIN TÜM ALEVİLİĞİ HEDEF ALDIĞI GÖRÜLÜYOR”  

    Saldırılara karşı sessiz kalmayacaklarını belirten Av. Leyla Süren, “Belli bir kesimi değil tüm Aleviliği hedef aldığı görülüyor. Provokasyondur diye de sessiz kalmayacağız. Bizim üzerimizden bir şeyleri inşa etmenin tek düğmeden basılmış bir hareket olduğunu düşünüyorum” dedi.

    “SALDILARIN ORGANİZE OLDUĞUNU DÜŞÜNÜYORUM”

    Av. Zeynel Öztürk ise saldırıların organize olduğunu söyledi. Öztürk şunları kaydetti:

    “Saldırının organize olduğunu düşünüyorum. Tek bir kişinin yapabileceği bir şey değil. Matem ayında bunların yapılması bence bilinçli. Önümüzdeki sürece yönelik bir hazırlık olarak görüyorum. Yasal süreçleri takip edeceğiz. Gerekli başvuru ve şikayetleri yapacağız. Sorumluların ortaya çıkarılması için elimizden geleni yapacağız. Ekrem İmamoğlu’nun nerede nefes aldığını kontrol ediyorlarsa saldırganları da bulmaları çok kolay. Bu işin peşini bırakmayacağız.”

    Barış KOP / İSTANBUL

  • Aleviler, Demokrasi Konferansı Çukurova Birleşiminde buluştu!

    Aleviler, Demokrasi Konferansı Çukurova Birleşiminde buluştu!

    PİRHA – Demokrasi Konferansı bünyesindeki Aleviler, “Dert bizde derman ellerimizdedir. Güzel bir geleceğin inşası birlikte mümkündür” çağrısı ile Adana’da panel düzenledi.

     

    Demokrasi Konferansı çatısı altında çalışma yürüten Alevi yurttaşlar, “Demokrasi ve Aleviler, Sorunlarımız, çözüm yaklaşımımız” forumunda bir araya geldi.

    Salman-ı Pak Kültür Merkezi – Alevi Platformu Yerleşkesi’nde yapılan Çukurova Birleşimi, “Dert bizde derman ellerimizdedir. Güzel bir geleceğin inşası birlikte mümkündür” başlığı altında gerçekleşti.

    “ÖNCELİKLE YOL’DA BİRLİK SAĞLANMALI”

    Forumda söz alan Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Tarsus Şube Başkanı Cuma Erçe, Alevilerin en büyük sorununun “iç asimilasyon” olduğuna vurgu yaptı. Alevi toplumunun öncelikle Yol’da birliği sağlayıp kendi hakikat, kültür ve geleneği ile birleşmesi gerektiğini söyleyen Erçe “Öncelikle Alevilik üzerinde ikbal devşirenler, Aleviliği kontrol ediyorlar. Devlet, laik ve demokratik teamülleri kabul etmesi için Alevilerin hakikatinden güç almalıdır. Konferansa güçlü tebliğlerle gidilmelidir” ifadelerini kullandı.

    “RESTORASYON DEĞİL, İNŞA GEREKLİDİR”

    Konuşmacılardan Avukat Kemal Derin ise “Türkiye ciddi bir kavşaktan geçiyor” diyerek şu konuşmayı yaptı:

    “Bizim açımızdan restorasyon değil, inşa gereklidir. Aleviler, bu inşa sürecinin özneleri olmalılar. Kürt hareketinin ‘Demokratik Cumhuriyet’ söylemi ile Kemal Kılıçdaroğlu’nun, ‘Cumhuriyeti demokrasi ile taçlandıracağız’ söylemleri ortak söylemlerdir. Demokrasiden yoksun cumhuriyet anlayışı sorunlarımızı çözemez. Konferansta bunun üzerinde durulmalıdır.”

    “İKRAR VERENLERLE YOL’A GİTMELİ”

    Alevi Aktivist Nuran Kılıçkaya da yaptığı konuşmada Alevilerin öncelikle kendi iç birliğini oluşturması gerektiğini belirtip “Kurumlar, iktidar merkezi olmamalı. Özellikle Alevi kurumlarında kadınların temsilinin yeteri kadar olmaması büyük bir sorundur. Alevi kurumlarının üzerinden ikbal devşirip bir yere gelenler büyük sorun yaratıyor. Aslolan yola ikrar verenlerle yola gitmektir” dedi.

    Aktivist Metin Çelik de Alevi kurumlarının birlik olması gerektiğini belirterek “Parçalı duran, kendi içinde birlik olamayanlar demokrasi kültürüne katkı sunamazlar. Ulus devletler hala kendi paradigmaları ile farklılıkları yönetiyorlar. Bu sorunların temel kaynağıdır. Konferansta bunun üzerinde yoğunluklu durulmalıdır” yorumunda bulundu.

    Sıtkı Keskin ise konuşmasında “Biz Aleviler, ‘Cumhuriyetin çimentosuyuz’ dedik ama bu çimentonun içine gömülmüş betonlaşmışız. Oy verdiğimiz partilerin, parlamentoda Diyanet Akademisinin kurulmasına ‘Hayır’ dememelerini de görmüş olduk. Demokrasi bize hiç uğramadı” ifadelerini kullandı.

    “ALEVİLİKTE HAKİKAT YİTİMİNİN KAYNAĞI NEDİR?”

    Forum konuşmacılarından Pir Zeynel Kete ise “Alevi zihin dünyası, doğrudan demokrasi kültürünü içerir” diyerek şu görüşleri paylaştı.

    “İnancımızın kavramlarının, anlamının kaybedildiği, yeni anlamların yüklendiği, iktidarcı yapılara hapsedildiği bir dönemde konferansı Alevi hakikati ile buluşturmak Alevilerin görevidir.

    Demokrasi kavramı Alevi zihin dünyasının çokta uzak olduğu bir kavram değildir. Alevi zihin dünyası, cem erkanı, Rıza Şehri doğrudan demokrasi kültürünü içerir.

    İnsana kimliğini veren sahip olduğu kültürdür. Kültürden uzak kalındı mı kimlik yitimi oluşur. Böylelikle bellek kaybolur. Ulus devletler hala farklılıkları geliştiriyor. Konferansta özellikle ‘Cumhuriyet modernitesi, ulus devlet anlayışının Aleviler üzerindeki soykırımına’ değinilmelidir.

    Aleviler için kurumsallaşma ne anlama geliyor? Alevilikte hakikat yitiminin kaynağı nedir? Dernek hattının Alevi dünyasına etkileri nelerdir? Sistem karşıtı güçlerle Aleviler hangi yöntemle bir araya gelmelidir? Demokratik bir anayasada Alevilerin hakları neler olmalıdır. ‘Eşit ve özgür yurttaş’ tanımının hukuki boyutu nedir? Kürt sorunun demokratik çerçevede çözülmesi Alevilere neler kazandırır? Sorularının tartışılıp konferansa öyle girilmelidir” dedi.

    PİRHA/ADANA

  • Öndül: Anayasal olarak Türkiye inanç özgürlüğünü herkes için tanımaktadır, ancak pratikte yok

    Öndül: Anayasal olarak Türkiye inanç özgürlüğünü herkes için tanımaktadır, ancak pratikte yok

    PİRHA – Hukukçu Hüsnü Öndül, Alevi toplumuna dönük nefret suçlarına işaret ederek “Türkiye’de pek çok insan hakkı kategorisinde olduğu gibi inanç özgürlüğü alanında da ciddi sorunlar var. Oysa anayasal olarak ve ulusalüstü insan hakları hukuku bakımından Türkiye inanç özgürlüğünü herkes için tanımaktadır. Fakat pratikte tekçi bir özellik taşıyormuş gibi bir uygulama var” dedi.

    İnsan Hakları Derneği, Türkiye İnsan Hakları Vakfı ve Çağdaş Hukukçular Derneği kurucu ve yöneticilerinden Hüsnü Öndül, dünya kamuoyunun gündeminde olan Rusya-Ukrayna  savaşı ile Türkiye’deki hak ihlalleri hakkında PİRHA’ya konuştu. Bir dönem İnsan Hakları Derneği Genel Başkanlığı’nı da yapan Öndül, ilk olarak Rusya’nın Ukrayna işgaline dönük sorularımıza cevap verdi.

    “SAVAŞLAR SOSYAL ADALETSİZLİKTEN ÇIKAR”

    Hüsnü Öndül, Rusya savaşını, “Savaşların nedeni dünyanın eşitsizlikler dünyası olmasındandır” sözleriyle özetleyerek şunları ifade etti:

    “Rusya’nın Ukrayna’yı işgali ve savaş olgusu, kendi özel/öznel koşulları olmakla birlikte, dünyanın genel işleyiş kurallarından, durumlarından ayrı değil. Uluslararası Çalışma Örgütü (İLO) Anayasasının daha ilk cümlesinde yazdığı gibi… Savaşlar sosyal adaletsizlikten çıkar. Gelir dağılımı adaletsizliğinden. Temel neden budur. Güçlüler, Thomas Hobbess’in Leviathan eserinde anlatıldığı gibi, dünyanın doğa durumunda olduğunu düşünüp kuvvete başvurmayı kendilerinde hak görüyorlar. Doğa durumunda hak kuvvete göre belirlenir. ‘Büyük balık küçük balığı yer.’ Bu durum ve şimdi Rusya’nın Ukrayna’ya saldırısı ve işgali dünyanın ‘toplum durumu’nda -hala- olmadığı anlamına gelir. Toplum durumunda hukuk geçerlidir ve kural olarak dünyada bir hukuk düzeni var. İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’nin Önsözü ve 28. Maddesi ile BM Şartı’ndaki Birleşmiş Milletler’in amacını vurgulayan amaç maddesi (madde 1) işlemiyor. Kimi devletler ve bu savaşta Rusya kendisini bağlayan bir dünya hukuk düzeni yokmuş gibi ve sanki doğa durumundaymışız gibi hakkını hukuka göre değil, güce/kuvvete göre tarif ediyor ve işgal ve ilhak hareketine girişiyor. Beni öldürülen tüm canlılar (onbinlerce Ukrayna ve Rus sivil insanlar, askerler, hayvanlar); yakılan yıkılan köyler/ kentler, tarihi ve doğal çevre ilgilendiriyor ve savaşa karşı çıkıyorum. Bu savaşta ve bütün savaşlarda İnsancıl Hukuk’un en önemli ve temel belgeleri olan 12 Ağustos 1949 Cenevre Sözleşmelerine ve 1977 Protokollerine uygun hareket edilmelidir.”

    “HUKUK İLKELERİ İŞLEMELİDİR”

    Hukukçu Hüsnü Öndül, Türkiye’deki militar eylemler sebebiyle yaşanan sivil ölümlere de yorum yaptı. Urfa’da 24 Mart’ta özel harekat polislerinin atış talimi yaptığı civarda 16 yaşındaki Muharrem Aksem’in öldürülmesine dair Öndül, “Hukukun üstünlüğü ilkesi gereği, kamu otoritelerinin hukuka aykırı eylem ve işlemleri söz konusu olduğunda da hukuk ilkeleri işlemelidir. AİHM silver ve diğerleri İngiltere kararında hukukun üstünlüğü ilkesini kamu makamlarının eylem ve işlemlerinin hukuksal denetiminin yargı organı tarafından yapılması olarak açıklamıştır. Türkiye’de gözaltında kayıplara karşı, yargısız infazlara karşı verilen mücadele, cezasızlığa karşı verilen mücadele işte bu ilkenin; hukukun üstünlüğü ilkesinin yaşam bulması için verilen mücadeledir ve bu ilkenin savunulmasıdır” dedi.

    “YAŞAM HAKKININ KORUNMASI GEREKİR”

    Hüsnü Öndül, ‘hasta tutuklular’ sorununa değindi. Cezaevlerinden her gün gelen ölüm haberlerine ilişkin “yaşam hakkının korunması” vurgusu yapan Öndül, şu yorumu yaptı:

    “Hasta mahpusların özgürlüğü için insan hakları savunucuları yıllardır talepte bulunuyor. Fakat Adli Tıp Kurumu bağımsız değil ve hasta mahpusların cezaevlerinde uzun süre kalmalarına yol açan veya cezaevlerinde yaşamlarını yitirmeleri ya da tahliyelerinden kısa bir süre sonra hayatlarını kaybetmeleri sonucunu doğuran bir tutum içerisinde. Konunun insan haklarına saygı yükümlülüğü ile ilgisi var. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 1. Maddesinin başlığı ‘saygı yükümlülüğüdür’. Devletler egemenlik alanındaki herkese karşı bu yükümlülük altındadır. ‘Herkese’ mahpuslar da dahildir. Sözleşmede yer alan hakları ve özgürlükleri herkes için tanıdıklarını taahhüt ederler bu birinci maddede. ‘Tanıma’ ifadesi, korumayı, kullanmayı ve geliştirmeyi içerir. Yaşam hakkı söz konusudur ve atılı suç ne olursa olsun yaşam hakkının korunması gerekir. Ben uygulamaları saygı yükümlülüğünün ihlali olarak değerlendiriyorum.”

    “PRATİKTE TÜRKİYE TOPLUMU TEKÇİ BİR ÖZELLİK TAŞIYORMUŞ GİBİ UYGULAMA VAR”

    Alevi toplumunun maruz kaldığı hak ihlalleri de Hüsnü Öndül’ün üzerinde durduğu bir diğer konu oldu. Mahkeme kararlarına rağmen zorunlu din derslerinden vazgeçmeyen iktidarın, şimdi de Diyanet Akademisi kurmakta oluşunu yorumlayan Öndül, söz konusu baskılara dair şunları söyledi:

    “Demokrasi, halkın kendi siyasal, sosyal, ekonomik, kültürel sistemini kurmak için iradesinin özgürce ifade edilmesine ve yaşamının tüm yönlerine tam katılımına dayanır. Birleşmiş Milletler Dünya İnsan Hakları Konferansı Viyana Belgesi’nin 8. Maddesi’nde böyle yazılıdır. Demokrasi çoğulculuğa dayanır. Türkiye toplumu da çoğulcu, etnik, dinsel, dilsel açıdan çoğulcudur. Türkiye’de pek çok insan hakkı kategorisinde olduğu gibi inanç özgürlüğü alanında da ciddi sorunlar vardır. Oysa anayasal olarak ve ulusalüstü insan hakları hukuku bakımından Türkiye inanç özgürlüğünü herkes için tanımaktadır. Fakat pratikte sanki Türkiye toplumu çoğulcu değil, tekçi bir özellik taşıyormuş gibi bir uygulama vardır. Hem Aleviler hem Şafiler hem Hristiyan topluluklar açısından dini özgürlükler alanında da baskıcı uygulamalara tanık olunmaktadır. Bu tür uygulamaların ortadan kalkması insan haklarına dayalı, hukukun üstünlüğü ilkesinin geçerli olacağı demokratik, laik, çoğulcu bir siyasal, sosyal, ekonomik ve kültürel düzenin oluşturulmasına bağlıdır.”

    NEFRET SUÇLARI İŞLENİYOR”

    Hüsnü Öndül, okullardaki dinci baskının karşılık bulamayacağını da ifade ederek “Bunlar geçici ve mevzi hadiseler. Türkiye toplumunun geldiği noktayı göstermiyor. Demokratik tepkiler, eleştiriler, insan hakları ve demokrasi mücadelesi ile aşılacak sorunlar olarak görüyorum” ifadelerini kullandı.

    Öndül, Alevilerin inanç merkezleri olan cemevlerine yönelik devlet politikalarını da eleştirerek, “Nefret suçları işleniyor ve hukuk devleti kurumları, ilkeyi (hukuk devleti, hukukun üstünlüğü ilkesine dayanan devlet demektir, Şu andaki Anayasa’nın 2. Maddesi’nde ve değiştirilmesi dahi teklif edilemeyecek maddeler arasındadır) uygulamalıdır” dedi.

    Eren GÜVEN/ANKARA