PİRHA- İHD ve ÖHD, Barış ve Demokratik Toplum Grubu’nun silah bırakma törenine dair hazırladıkları gözlem raporunda, Kürt sorununa çözüm için hukuki dönüşüm ve demokratik adımlar atılmasını talep etti. Raporda, toplumsal katılım ve barışın kalıcı olması için öneriler sıralandı.
İnsan Hakları Derneği (İHD) ve Özgürlük için Hukukçular Derneği (ÖHD), Barış ve Demokratik Toplum Grubu’nun 11 Temmuz 2025 tarihinde Federe Kürdistan Bölgesi’nde gerçekleştirdiği silah imha törenine ilişkin gözlem raporlarını kamuoyuyla paylaştı.
İHD Eş Genel Başkanı Hüseyin Küçükbalaban ve ÖHD Eş Genel Başkanı Ekin Yeter Moray, raporun ardından yaptıkları açıklamalarda, sürecin ilerleyebilmesi için kapsamlı bir hukuk ve demokrasi dönüşümüne ihtiyaç olduğuna dikkat çektiler.
“SÜRECİN HUKUKİ DÖNÜŞÜMÜ ŞART”
Hüseyin Küçükbalaban, silahların bırakılmasının yalnızca güvenlik meselesi değil, aynı zamanda siyasal ve hukuki bir dönüşüm gerektirdiğini vurgulayarak, “Silahların bırakılmasına, bireysel ve kolektif hak ve özgürlüklerin güvenceye alındığı, hukukun üstünlüğünün, evrensel insan hakları ve demokratik normların tesis edildiği bir sürecin eşlik etmesi zaruridir” dedi. Ayrıca, barış sürecinin kalıcı olabilmesi için toplumsal güvenin inşa edilmesi gerektiğini söyledi.
Kürt sorununda çözümün yalnızca silah bırakmakla kalmayacağını, bunun aynı zamanda hukuki ve toplumsal dönüşümü gerektirdiğini belirten Küçükbalaban, özellikle Abdullah Öcalan’ın 27 Şubat’ta yaptığı çağrı sonrası yaşanan gelişmelerin kritik olduğunu ifade ederek, “Sürecin siyasal ve hukuki bir dönüşümü gerektirdiğini konunun tüm taraflarına ve tüm toplumsal aktörlere hatırlatma ihtiyacı duyuyoruz. Barışın kalıcı olması için hukukun üstünlüğü ve evrensel insan haklarının sağlanması gerekiyor” diye konuştu.
Küçükbalaban, törenle ilgili olarak da “Silah bırakma töreninde silahların envanteri ve militanların kimlik bilgileri, İHD ve ÖHD’nin temsilcilerine teslim edildi ve tüm süreç şeffaf bir şekilde paylaşıldı” şeklinde bilgi verdi. Silahların yakılmasıyla birlikte, Kürt sorununa şiddetsiz çözüm arayışının bir adım daha atıldığı vurgulandı.
ÖHD’DEN ÇÖZÜM İÇİN KAPSAMLI ÖNERİLER
ÖHD Eş Genel Başkanı Ekin Yeter Moray, barış sürecinin ilerlemesi için hazırladıkları önerileri sıraladı. Bu öneriler arasında, toplumsal katılımın sağlanması, şeffaf karar alma mekanizmalarının oluşturulması ve Abdullah Öcalan’ın iletişim hakkının sağlanması yer aldı. Moray, “Yalnızca çatışmanın taraflarının değil, tüm toplumun sürece dahil olduğu bir yaklaşım benimsenmeli; karar alma süreçlerinde geniş katılım sağlanmasına özen gösterilmeli; çoğulcu, şeffaf ve toplumsal denetime açık mekanizmalar kurulmalıdır” ifadelerini kullandı.
Raporda, toplumsal barışın kalıcı olabilmesi için geniş katılımlı bir çözüm sürecine ihtiyaç olduğu belirtildi. “Yeni bir toplumsal sözleşme ve anayasa hazırlanmalı, Kürt halkının anadilinin ve kültürel haklarının anayasal güvence altına alınması sağlanmalıdır” denilen raporda, antidemokratik yasaların kaldırılması ve ceza infaz sisteminin adil hale getirilmesi gerektiği vurgulandı.
PİRHA- İHD Eş Genel Başkanı Hüseyin Küçükbalaban, Meclis’te kurulan Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’na yönelik eleştirileri olmasına rağmen barışın konuşuluyor olmasının önemli olduğuna vurgu yaparak, komisyonun Abdullah Öcalan’ı dinlemesi gerektiğini söyledi.
İnsan Hakları Derneği (İHD) Eş Genel Başkanı Hüseyin Küçükbalaban, Barış ve Demokratik Toplum Süreci’ne ve Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’na ilişkin PİRHA’ya konuştu.
“SİVİL TOPLUMUN SÜRECE DAHİL OLMASI BAKIMINDAN ÖNEMLİ BULDUK”
Federal Kürdistan Bölgesi’nde bulunan Süleymaniye kırsalındaki Şikefta Casenê’de silahların yakma törenini takip eden Hüseyin Küçükbalaban, şunları söyledi:
“10-11 Temmuz tarihlerinde biz Güney Kürdistan’ın Süleymaniye bölgesindeki tören alanına gittik. 30 kişilik PKK militanı geldi orada bir törenle kendilerini barış ve demokratik toplum grubu olarak ifade ettiklerini ilişkin bir açıklama okudular. Kürt meselesinin bundan sonra şiddet dışındaki yollarla çözülmesi gerektiğine inançlarının tam olduğunu, Abdullah Öcalan’ın çağrısına uymak konusunda herhangi bir sorunların olmadığını ama Türkiye’de siyaset yapmak, demokratik hayata katılmak konusunda da yasal düzenlemelerin yapılması gerektiğine ilişkin bir açıklama Kürtçe ve Türkçe orada okundu. İnsana Hakları Derneği, Özgürlükçü Hukukçular Derneği ve Türkiye İnsan Hakları Vakfı’ndan oluşan 3 kuruma silah bırakan militanların kimlik bilgisi ayrıca yakılan silahların envanterlerinden oluşan bir listenin verileceğine ilişkin bir bilgi bizimle paylaşıldı. Biz de 3 kurum olarak sivil toplumun da sürece dahil olması bakımından önemli bulduk.”
“KANUNUN BİR GÜVENCESİ VARDIR, BAŞKANLIK KARARININ BİR GÜVENCESİ YOKTUR”
Meclis’te kurulan Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’na ilişkin de konuşan Hüseyin Küçükbalaban, 5 Ağustos’ta yapılan ilk toplantıda komisyonun çalışma usullerini aktardığını hatırlattı. Küçükbalaban, şunları kaydetti:
“Silah bırakan militanların güvencesi ne olacak? Onların hayata, siyasete katılmaları, can güvenlikleri konusunda ne yapılacak? Bütün bunlara ilişkin hiçbir idari adım ve yasal adım atılmamış oldu. Bu komisyon başkanlık kararıyla kuruldu. Kanunun bir güvencesi vardır, başkanlık kararının bir güvencesi yoktur. Yarın ya Cumhurbaşkanı ya da Meclis başkanı derse ki ‘ben bu komisyonu artık lav ediyorum’. Bunun bir güvencesi yok.
Bu komisyona bu saate kadar da görüş beyan etmiş görüşlerini ileri sürmüş, öneri yapmış bütün kurumlarda bir şekilde suçlu ilan edilebilirler. Geçmişte bunları yaşadık. Komisyon üyelerinin, Meclis üyesi olmasından kaynaklı milletvekili yasama dokunulmazlıkları var ama o komisyonun sivil üyelerinin ya da oraya gidip görüş beyan eden kurumların hiçbir güvencesi yok.”
“KÜRT MESELESİNİ 6 AYDA ÇÖZMEK MÜMKÜN DEĞİL”
Komisyonun 6 ay çalışma süresi belirlediğini belirten Küçükbalaban, Kürt meselesini 6 ayda çözmenin mümkün olamayacağını söyledi. Küçükbalaban, konuşmasında şu ifadelere yer verdi:
“Bir yılda bile bunlar mümkün değil. Dolayısıyla bu da bir eksiklik. Komisyon iki gün sivil toplum örgütlerini ya da savaşın mağduru olan tarafları dinlemiş oldu. Meclis başkanına ve komisyon üyelerine İmralı Adası’na gitmeleri gerektiğini ifade ettik. Her partiden bir alt bir komisyon kurulabilirdi, oraya gidilirdi. Orada Abdullah Öcalan da bir dinlenirdi. Bu süreç nasıl yürüyecek? Abdullah Öcalan’ın silahsızlanma sürecine ilişkin görüşleri nedir?
Takip edebildiğimiz, satır aralarını okuyabildiğimiz kadarıyla Abdullah Öcalan’ın da böyle bir talebi söz konusu. İşte neden silaha sarıldık? Neden silah bırakmamız lazım? Bu arada geçen sürede neler yaşandı, ne oldu, ne bitti. Bütün bunları aktarmak istediğine ilişkin bir niyetinin olduğunu tahmin ediyoruz. Şimdi böylesine önemli bir meseleyi bu kadar dar ele almak komisyonun gücünü zayıflatan durumlardır.”
“BARIŞ İSTEMEYE DEVAM EDECEĞİZ”
Komisyona yönelik eleştirileri olmasına rağmen barışın konuşuluyor olmasını önemli bulduğunun altını çizen Hüseyin Küçükbalaban, “Biz barış konusunda ısrarcıyız. Barış çalışmasını kimse istemezse bile biz istemeye devam edeceğiz. Ama kalıcı bir barış, onurlu bir barış, eşit bir barış, hakların iade edildiği bir barış, Kürtlerin haklarının iade edildiği dil, kültür, kimlik ve hakların iade edildiği, Kürt meselesinin sirayet ettiği diğer toplumsal sorunların çözüldüğü bir barış” dedi.
“KOMİSYONUN KÜRTÇE’Yİ HALEN DİNLEMİYOR OLMASI, KOMİSYONA OLAN GÜVENİ AZALTAN BİR DURUMDUR”
Komisyon toplantısında dinlenen Barış Anne’lerinin Kürtçe konuşma taleplerinin reddedilmesini de değerlendiren Küçükbalaban, “Bu konuda biz hakikaten şaşkınız. Çünkü Kürt meselesi zaten dil meselesidir. Şimdi böyle bir silahlı şiddeti, 40 yıllık sorunu çözecek bir komisyonun Kürtçe’yi halen dinlemiyor olması, hakikaten bu komisyona olan güveni azaltan bir durumdur” diye ekledi.
PİRHA-İHD Eş Genel Başkanı Hüseyin Küçükbalaban iktidara yakın isimler tarafından sosyal medyada yapılan Alevi düşmanlığını eleştirdi. Küçükbalaban, “Alevilerin katledildiği pek çok olayda bugüne kadar hiçbir fail ortaya çıkartılmadı ve bu davaların tamamı ailelerin, avukatların, duyarlı insanların, kurumlarının ısrarla çabalarına rağmen 30 yıl sürüncemede bırakıldı. 30 yıl sonra da neredeyse tamamı cezasızlıkla sonuçlanmış oldu. Bu cesaret buradan alınıyor” dedi.
Suriye’de ABD, İsrail desteğiyle yönetimi ele geçiren terörist cihatçı gruplardan HTŞ’lilerin Alevileri işkence ederek katletmesi Türkiye’de tüm kamuoyunun tepkisini çekmeye devam ediyor.
HTŞ’nin seri cinayetlerine kamuoyunun tepkisi üzerine iktidara yakın isimler tarafından sosyal medyada Alevi düşmanlığını körükleyen “Siyasal Alevici” söylemiyle bir kirli kampanya başlatıldı.
İnsan Hakları Derneği (İHD) Eş Genel Başkanı Hüseyin Küçükbalaban, Suriye’deki Alevilere yönelik baskıların Türkiye’deki yansımalarını değerlendirerek Alevilere yönelik tehditlere tepki gösterdi.
“SURİYE’DE YAŞANAN ALEVİ SOYKIRIMINA ÖVGÜLER DİZİLMESİ ÇOK VAHİM”
Alevi toplumuna travmalarını hatırlatmanın, katliamları hatırlatmanın, travmaları tekrardan gündemleştirmenin cihatçı bir anlayışın Türkiye’deki yansıması olduğunu belirten Hüseyin Küçükbalaban, “Türkiye’de bu kadar rahat insanlar sosyal medya üzerinden Suriye’de yaşanan Alevi soykırımına övgüler dizer bir şekilde, Türkiye’deki katliamları, soykırımları da hatırlatan bir şekilde paylaşım yapabiliyorlarsa bu çok vahim bir durumdur” dedi.
“DEVLETİN YARGISI ALEVİLER İÇİN HAREKETE GEÇMEDİ”
Gazetecilere haberlerinden dolayı gözaltılar yapılırken Alevileri katliamlar ile tehdit edenlere yönelik bir işlem yapılmadığının altını çizen Küçükbalaban, “Halk TV’nin 3 muhabiri gözaltına alındı bir haber yapma üzerinden, yine geçtiğimiz hafta içerisinde Mezopotamya Ajansı’nın onlarca gazetecisi gözaltına alındı ve bunların da tek suçları haber yapmak. Bütün bunlara devletin yargısı hemen harekete geçerken soykırımları, hakların, inançların katliamlarına övgüler dizen paylaşımları yapanlara maalesef ki şu ana kadar bir şey yapıldığını görmüyoruz” diye konuştu.
“CESARETİ KATLİAM DAVALARINDA UYGULANAN CESASIZLIK POLİTİKALARINDAN ALIYORLAR”
Alevi katliamlarının davalarında uygulanan cezasızlık politikalarının bu tür tehditlere zemin hazırladığını belirten Küçükbalaban, devletin bir an önce katliam faillerini ortaya çıkarması gerektiğini söyledi. Küçükbalaban, şunları ekledi:
“Öte yandan zaten bu katliamların failleri ortaya çıkarılmış olsa ve bu katliamlarla ilgili ciddi bir yargısal süreç işletilmiş olsa bir cezasızlık durumu ortaya çıkmayacak. Alevilerin katledildiği pek çok olayda bugüne kadar hiçbir fail ortaya çıkartılmadı ve bu davaların tamamı ailelerin, avukatların, duyarlı insanların, kurumlarının ısrarla çabalarına rağmen 30 yıl sürüncemede bırakıldı. 30 yıl sonra da neredeyse tamamı cezasına sonuçlanmış oldu. Bu cesaret buradan alınıyor. Türkiye’de bu pratiklerin geçtiğimiz yıllarda da, Cumhuriyet kurulduğu günden beri de Alevi toplumuna karşı hep bir tehdittin var olduğunu söyleyebiliriz. Alevi kahvelerini taranması, Alevi ibadethanelerin taranması ve saldırıya uğranması, Alevi yurttaşların evlerinin işaretlenmesi gibi pek çok örneği biz bu coğrafyada yaşamış durumdayız ne yazık ki. Devletin bir an önce hem Türkiye’deki Alevi katliamlarına ilişkin failleri bulması, ortaya çıkarması gerekiyor. Yeni bir şey söyleyeceksek, cumhuriyetin yeni yüzyılında yeni bir şeyler yapacaksak, demokratik bir toplum yapısı inşa edeceksek öncelikle buralardan başlamalı ve bu soykırım çağrısını yapan hesaplar, kişiler kimse, arkasındaki güçler kimse ortaya çıkarılması gerekir.”
PİRHA- İHD Eş Genel Başkanı Hüseyin Küçükbalaban, Suriye halklarına yönelik katliamlara tepki gösterdi. Küçükbalaban, “Başta Türkiye olmak üzere, uluslararası kurumlar ve devletlerin, HTŞ’nin bu soykırımcı yaklaşımına mutlaka tepki vermeleri gerekiyor” dedi.
Suriye’de Beşar Esad yönetiminin devrilmesinin ardından ülkedeki kontrolü ele geçiren Hey’etu Tahrîri’ş-Şâm (HTŞ) isimli cihatçı çetenin Alevi toplumu başta olmak üzere farklı inançlara mensup halklara yönelik katliamları devam ediyor.
İnsan Hakları Derneği (İHD) Eş Genel Başkanı Hüseyin Küçükbalaban, Suriye’de yaşanan Alevi katliamına ve azınlıklara yönelik baskılara ilişkin PİRHA’ya konuştu.
“ALEVİ TOPLUMUNA YÖNELİK SOYKIRIMA VARAN BİR SÜREÇ YAŞANIYOR”
HTŞ’nin içerisinde yetiştiği siyasal ortalama bakıldığı zaman Suriye için umut verici bir sürecin başlamadığının altını çizen Küçükbalaban, “BAAS rejimini aratmayan birtakım yöntemler kullanarak halkların, farklı inançların, Kürtlerin, Alevilerin Dürzilerin, Ezidilerin, Hristiyan azınlıklarının inanç merkezlerine ciddi saldırılar oldu. Özellikle Alevi toplumuna karşı soykırıma varan bir süreç yaşandı halen de bunlar devam ediyor. Çünkü HTŞ Esad rejimini destekleyen gruplar içerisinde gördüğü için Alevileri, sanki Esad rejiminin 60 yıllık baskısını, soykırımcı uygulamasını, halkların inkarına ilişkin süreçlerini Alevilerden çıkarırcasına bir yöntem uygulama başladı. Cihatçı bir kafayla kendi mezhebinden olmayan, kendi inancından olmayan, kendi örgütsel yapısı içerisinde olmayan bütün halklara karşı soykırım uygulamaya başladılar ve bunun devam ettiriyorlar” dedi.
“İNSAN HAKLARI BAKIMINDAN ACI VERİCİ BİR ŞEY”
Colani’nin kendisini cumhurbaşkanı ilan ettiğini hatırlatan Hüseyin Küçükbalaban, şunları söyledi:
“Halen dünyanın neredeyse tamamında terör örgütleri listesi olan bir siyasal yapı, Suriye’de rejimi devirmiş bir yapı halen terör listesinde olmasına rağmen başta Türkiye olmak üzere Almanya, Avrupa Birliği delegasyonu ve çeşitli ülkelerin çeşitli misyonları bu yapılarla görüşmekten, bunlarla diyalog kurmaktan, yaptıkları katliamları görmezden gelmekten imtina etmediler. İnsan hakları bakımından acı verici bir şey. Avrupa Birliği gibi insan hakları değerlerinin belli bir noktaya gelmiş olduğu yapıların ve bu birlik içerisindeki ülkelerin heyetler halinde HTŞ ile görüşüyor olmaları, halen kendi ülkelerinde terör listesinde olmasına rağmen görüşüyor olmaları, Suriye’deki Dürzilerin, Alevilerin ciddi bir soykırımdan geçtikleri bir ortamda görüşmeler yapıyor olmaları hayret verici bir durumdur. Biz insan hakları savunucuları olarak bu konuyu hakikaten hayretle izliyoruz.”
HTŞ’nin içerisinden çıkmış olduğu El-Kaide, IŞİD gibi yapıların zaten Ortadoğu coğrafyasında katliamcısı pratik sahibi olduklarını belirten Küçükbalaban, “2014 yılından beri ortada. Halen Ezidi halkının, Ezdi inancına mensup binlerce kadın, kız çocuğu hala kayıp, bu yapıların elinde. Uluslararası barışı savunma mekanizmaları ne yazık ki bu konuda da yetersiz. Birleşmiş Milletler insan hakları mekanizmaları, Avrupa Birliği’nin insan hakları mekanizmaları ne yazık ki bu konularda henüz ciddi bir adım atmış durumda değiller” dedi.
“HER TÜRLÜ SOYKIRIMDAN MEVCUT HTŞ YÖNETİMİ SORUMLUDUR”
HTŞ’nin Suriye’deki mevcut bu zihniyeti ile yeni Suriye kurma fikrinin haklar için faydalı bir zihniyet olmadığını ifade eden Küçükbalaban, “Bu grubun, bu siyasi yapanın içerisinden çıktğı siyasi organizasyonların Ortadoğu’da ciddi bir katliam ve soykırım pratikleri var. Bunu Alevilere karşı, Dürzilere karşı yürütüyorlar ve bunları da kendi kontrollerinde olmayan grupların Alevilere yönelik bir saldırısı olarak ifade etmeye çalışıyorlar ama biz biliyoruz ki eğer bir ülkede siz iktidarı devralmışsanız, geçici hükümeti kurmuşsanız orada olup biten her şeyden siz sorumlusunuz. Dolayısıyla böyle yanıltıcı bir bilginin de dağıtılmasını da doğru bulmuyoruz Oradaki her türlü soykırımdan mevcut HTŞ yönetimi sorumludur” diye belirtti.
“ÜLKELER KURTULDUKLARI DİYALOGLARDA HTŞ’NİN BU SOYKIRIMCI YAKLAŞIMINA MUTLAKA TEPKİ VERMELİ”
Hüseyin Küçükbalaban, başta Türkiye olmak üzere HTŞ ile diyalog kuran ülkeleri katliamlara karşı tepki göstermeye çağırdı. Küçükbalaban şu ifadeleri kullandı:
“Uluslararası kurumların hem de demokratik yönetimlere sahip ülkelerin kurdukları diyaloglarda HTŞ’nin bu pratiklerine, bu soykırımcı yaklaşımına mutlaka tepki vermeleri gerekir başta da Türkiye’nin. Çünkü Katar ve Türkiye dışında şu anda Suriye’de elçilik açan herhangi bir hükümet yok, herhangi bir devlet yok. Türkiye’de zaten HTŞ’nin kendilerini desteğiyle Esad rejimini devrildiğini iddia ediyorlar. Dolayısıyla Türkiye’de bu konuda sorumluluklar içerisinde bulunduğunu ifade etmek isteriz. Madem böyle bir diyaloğumuz varsa, madem böyle bir desteğiniz varsa bu desteğinizin Alevi soykırımına da bir destek anlamına geldiğini, Dürzi soykırımına da bir destek anlamına geldiğini görmemiz lazım.”
PİRHA – İHD Eş Genel Başkanı Hüseyin Küçükbalaban, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin kabul edilişinin 75. yıldönümünde BM’nin tutumunu eleştirdi. Küçükbalaban, Ortadoğudaki savaşları işaret ederek “Beyannamenin ruhu olan ‘dünyada barışın sağlanması’ konusu ne yazık ki bugün gerçekleşmiş değil” dedi. Küçükbalaban, Kürt ve Alevi sorunu sebebiyle yaşanan hak ihlallerinin de devam ettiğine vurgu yaptı.
İnsan Hakları Derneği (İHD) Eş Genel Başkanı Hüseyin Küçükbalaban, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin kabul edilişinin 75. yılında PİRHA’ya değerlendirme yaptı.
Ekonomik krizin gölgesinde geçen 2023 yılı, aynı zamanda yine savaşlarla birlikte ağır insan hakları ihlallerine sahne oldu. 6 Şubat ve sonrasında yaşanan depremlerde hükümetin politikalarıyla birlikte yargıdaki çöküntü de eklenince insan hakları nezdinde büyük bir tahribat olarak yorumlandı.
Birleşmiş Milletler (BM) bünyesinde, 29 Nisan 1946’da hazırlanan İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi, 10 Aralık 1948 günü Fransa’nın başkenti Paris’te toplanan BM Genel Kurulu’nda kabul ve ilan edildi. Türkiye ise Evrensel Bildirge’yi 27 Mayıs 1949’da yürürlüğe koydu.
BEYANNAME VAR ANCAK UYGULAMA TAM TERSİ!
Evrensel Bildirge’de yer alan hak ve özgürlüklere dayalı bir düzen henüz Türkiye’de kurulamazken İHD Eş Genel Başkanı Hüseyin Küçükbalaban, 2023 yılını hak ihlalleri temelinde şu sözlerle özetledi:
“2023 yılı tümüyle dip yapmış diyebiliriz. Neredeyse insan haklarının kullanımı yasaklanmış, genel kurala dönüşmüş durumda. Evrensel beyannamenin 75. yılındayız. 75 yılda aslında BM’nin, II. Dünya Savaşı sonrasında yaşanan milyonlarca kayıp, ulus devletlerin, sermayenin çıkarmış olduğu savaşlar ‘artık barışçıl yollarla çözülsün’ diye ortaya çıkan bir beyanname ama bugün baktığımızda 75 yılda hiçbir zaman küresel, hele hele Ortadoğu’da hiçbir zaman bu savaşlar bitmedi. Ancak 2023 yılına geldiğimizde, 2022 yılından devreden Ukrayna, Afganistan, Libya, Irak, Suriye, Rojava, şu anda da Gazze savaşları daha çok öne çıkmış durumda. Dolayısıyla BM’nin, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nde tarif edilen beyannamenin ruhu olan ‘dünyada barışın sağlanması’ konusu ne yazık ki bugün itibariyle henüz gerçekleşmiş durumda değil.”
KÜRT, ALEVİ VE SIĞINMACILARA YÖNELİK AYRIMCILIK!
Hüseyin Küçük Balaban, 6 Şubat depremleri sonrasında yaşanan hak ihlallerine de dikkat çekti. Özellikle Kürt, Alevi ve sığınmacıların yaşadıkları bölgelerde ayrımcılığın yapıldığını söyleyen Küçükbalaban, şu bilgileri paylaştı:
“Aslında deprem bir sonuç, depreme götüren süreçleri konuşmak gerekir. Dünyanın her yerinde deprem ve afetler olabilir ama devletlerin görevleri bu afetlere önceden tedbirler almaktır. Ranta dayalı bir kentsel dönüşümden ziyade, insanların güvenlik, sağlık ve kentin bütün dinamiklerini düşünen kentleşme modellerini hayata geçirmesi ve buna benzer felaketlerin yaşandığı durumda da ciddi kurtarma, barınma süreçleri gibi durumların önceden planlanması gerekir ama Türkiye’de ne yazık ki 5 şiddetinde bir depremde bile can kayıpları yaşanmakta. Önceden tedbirlerin alınmaması bu felaketin boyutlarını kat ve kat arttırdı. Sonrasında ise Kürtler, Aleviler, mültecilerin yaşadığı yerlerde yardım süreçlerinin aksadığını gözlemledik. Hak ihlallerinin arttığını, mültecilerin, sığınmacıların büyük oranda barınma sorunlarının çözülmediğini; halen daha çözülmediğini de biliyoruz. Aslında bu felaketi şöyle tarif edebiliriz; hükümetin yapmadığı işler sonucu aslında kendisinin enkaz altında kaldığı bir süreç olarak ifade edebiliriz.”
“KENDİ KENDİLERİNE ÇÖZÜM ÜRETİYORLAR”
İHD Eş Genel Başkanı Hüseyin Küçükbalaban, cezaevlerinde başlatılan açlık görevlerine de değindi. Temel sorunların inkarının daha büyük sorunlara sebep olacağını belirten Küçükbalaban’ın değerlendirmesi şu yönde oldu:
“Cumhuriyetin 100. yılındayız. Ancak Kürt ve Alevi sorunu meselesi aslında cumhuriyetten önce olan ve cumhuriyete devredilmiş iki temel meseledir. Sadece Alevi inancı da değil, başka inançlar toplumlarının da aslında inanç özgürlüğü bakımından sorun yaşadığını ifade etmek istiyoruz. Bu iki mesele yüzyıllık cumhuriyet tarihi boyunca çözülmediği gibi bugün de halen ret, inkar, asimilasyon süreci ile karşı karşıya. Ama Türkiye’nin de demokratikleşmesinin temel engellerinden iki tanesi de bu meseledir. Kürt meselesinde güvenlikçi politikaların bu kadar yoğun uygulanıyor olması, insan hakları ortamını kötüleştiriyor. Ayrıca ifade özgürlüğünü de sağlayamıyoruz. Yargı bağımsızlığı, kişi güvenliği, basın özgürlüğü konularından bahsettiğiniz zaman bir baskıyla karşı karşıya kalıyorsunuz.
Alevilerin eşit yurttaşlık meselesi de söz konusu olduğunda benzer durumlarla karşı karşıya kalabiliyorsunuz. Şimdi hem Kürt meselesini hem de Alevi meselesinde palyatif, devletin bürokrasinin aklıyla ortaya çıkmış bir takım çözüm modelleri ya da işte ‘biz bu işi çözdük’ deyip topluluklara rağmen kendi kendilerine bir çözüm üretiyorlar. Şimdi de Alevilerle ilgili Kültür Bakanlığı bünyesinde bir başkanlık kuruldu. Yani şimdi Aleviler yok olmakla karşı karşıya kalan bir halk, bir kültür değil ki siz bunu bir kültür dairesi olarak göresiniz. Bu bir inançtır ve inanç özgürlüğünün kriterleri hem ulusal hem de uluslararası evrensel belgelerde tarif edilmiştir. Buna uygun yasal düzenlemelerin, siyasal süreçlerin, anayasa değişikliklerinin yapılması gerekir. Hele hele 2007 yılında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin vermiş olduğu Hasan-Eylem Zengin kararını alsın bugünkü Alevi Başkanlığı önüne koysun; hakikaten ona uygun bir model midir, çözüm müdür bunu kendileri görsünler.
KÜRT VE ALEVİ SORUNU HAK İHLALLERİNİN MERKEZİ!
Şimdi ‘Kürt meselesini biz çözdük’ deniliyor. Daha dün bir avukat, müvekkili ile konuştuğu için darp edildi. Mecliste vekiller Kürtçe konuştukları zaman ‘bilinmeyen bir dil’ olarak görülüyor. Milli eğitimin çok kısıtlı bir olanakla tanıdığı anadil dersi için 2012 yılında 170 bin çocuk Kürtçeyi seçmiş. 2023 yılında ise 20 bin civarında… Şimdi Kürtler bu ülkede azaldı mı? Kürt meselesi bitti mi? Bunları söyleyebilir miyiz? Sokakta Kürtçe konuşanı, müzik dinleyenin, mahpusta kalan insanların aileleri ile Kürtçe konuşmasını bu kadar yasaklarsanız bu mesele böyle bitmiş mi oluyor? Hak ihlallerinin merkezinde bu iki mesele var. Bu iki meselenin taraflarıyla, kendi öz kurumları ile konuşmak ve çözüm bulmak gerekir. Aksi halde siz sorunları görmezsiniz ama sorunlar, gerçekler inatçıdır, bir gün karşınıza yeniden çıkarlar.”
PİRHA- Türk Tabipleri Birliği (TTB) Merkez Konseyi’nin görevden alınması talebiyle açılan davanın altıncı duruşması 10 Kasım 2023 günü Ankara Dışkapı Adliyesi’nde görüldü. Dava 30 Kasım 2023 Perşembe gününe erteledi.
Duruşma öncesi adliye önünde bir basın açıklaması yapıldı. Açıklamaya TTB Merkez Konseyi ve seçili kurulların üyeleri, tabip odalarının yönetici ve üyeleri ile hekim ve hak örgütlerinin, emek-meslek örgütlerinin, demokratik kitle örgütlerinin, siyasi partilerin temsilcileri ve milletvekilleri katıldı. Dünya Tabipleri Birliği (WMA) ve Avrupa Hekimleri Daimi Komitesi (CPME) Temsilcisi Dr. Marit Halonen Christiansen de TTB’nin davetlisi olarak duruşmayı yerinde takip etti.
“DTB VE AHDK OLARAK TTB’NİN YANINDA OLMAYA DEVAM EDECEĞİZ”
Basın açıklamasında konuşan TTB Merkez Konseyi Başkanı Dr. Şebnem Korur Fincancı, TTB’nin uzun yıllardır hem meslektaşlarının hakları hem de toplumun sağlığı için mücadele ettiğini söyledi.
Türkiye’nin bugün anayasasızlaştırma ve yurtsuzlaştırma tehlikesi ile karşı karşıya olduğunu belirten Korur Fincancı, “Bu yurt bizim. Biz bu yurdun yurttaşları olmaya devam edeceğiz. Hiçbir yere gitmiyoruz. Amacımız, bu toprakların tüm yurttaşlarının sağlıklı bir hayatı kurabilmesidir. Bunun için mücadele etmeye devam edeceğiz” dedi.
Dr. Marit Halonen Christiansen, hekimlerin mesleki bağımsızlıklarının ve meslek örgütlerinin özerkliğinin hem insan hakları hem de hasta hakları için vazgeçilmez olduğunu vurguladı. Davadan TTB’nin yürüttüğü çalışmaların hakkını verecek bir karar çıkmasını umduklarını belirten Christiansen, “Aksi bir karar çıksa da; biz DTB ve AHDK olarak TTB’nin yanında olmaya devam edeceğiz” diye konuştu.
“DAVA AÇILMASI İNSAN HAKLARINI İHLAL ANLAMINA GELİYOR”
Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu (KESK) Genel Sekreteri Şenol Köksal, ülkenin içinde olduğu siyasal, hukuksal, toplumsal krizin bir ruh sağlığı sorunu yarattığını, tam da bu nedenle TTB ile yan yana olmanın büyük önem taşıdığını ifade etti.
İnsan Hakları Derneği (İHD) Eş Başkanı Hüseyin Küçükbalaban da ülkede çok ciddi sağlık sorunları varken TTB Merkez Konseyi’nin görevden alınması talebiyle dava açılmasının insan haklarını ihlal anlamına geldiğini kaydetti. Küçükbalaban, davanın derhal düşürülmesi çağrısı da yaptı.
Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (HEDEP) Kars Milletvekili Gülistan Kılıç Koçyiğit ise, sağlığı piyasalaştıran neoliberal politikalara karşı sağlık hakkını, savaşa karşı barışı, hukuksuzluklara karşı adaleti savunan TTB’nin yanında olduklarını dile getirdi.
DAVA 30 KASIM’A ERTELENDİ
Basın açıklamasının ardından Ankara 31. Asliye Hukuk Mahkemesi’ne geçildi.
Duruşmada söz alan Dr. Şebnem Korur Fincancı, cumhuriyet başsavcılığının talimatıyla gözaltına alındığı tarihte hiçbir beyanı alınmadan tarafına bu davanın açılmasının hukuka aykırı olduğuna dikkat çekti ve davanın reddini istedi.
Avukatlar da beyanlarında; davanamede suçlamaya konu fiiller ve şahıslar arasındaki ilişkinin kurulmadığını, neye ilişkin bir yargılama yapıldığının anlaşılamadığını, davanamede eksiklik varsa giderilmesinin hukuken zorunlu olduğunu, bu usul eksiklikleri çözüme kavuştuktan sonra esasa ilişkin beyanda bulunulacağını dile getirdi.
Mahkeme heyeti de itirazları kabul ederek usul eksikliklerinin giderilmesi amacıyla davayı 30 Kasım 2023 Perşembe gününe erteledi.
PİRHA – İnsan Hakları Derneği (İHD) Eş Genel Başkanı Hüseyin Küçükbalaban, yeni dönemde Alevi sorununa dair perspektiflerini anlattı. Küçükbalaban, Alevilerin bin yıldır direnen bir toplum olduğunu da belirterek, hak mücadelesi konusunda Alevi yurttaşların yanında olduklarını söyledi. Küçükbalaban, Alevi toplumunun ve kurumlarının da İHD ile daha yakın temas içinde olmasını istedi.
1986 yılında kurulan İnsan Hakları Derneği 21. Olağan Genel Kurulu’nu 4-5 Kasım’da yaptı. Yeni yönetimin oluşturulduğu genel kurulda Hüseyin Küçükbalaban ve Eren Keskin, derneğin yeni eş genel başkanları oldu.
Aynı zamanda eğitimci kimliği de olan Hüseyin Küçükbalaban, birçok alanda hak ihlallerinin yoğun yaşandığı Türkiye koşullarında insan hakkı mücadelesinin zorluklarına değindi. İHD Eş Genel Başkanlığına seçildikten sonra ilk röportajını PİRHA’ya veren Küçükbalaban, yeni dönemde Alevilerin yaşadıkları sorunlara nasıl yaklaşacaklarını anlattı.
“1986’DAN BU YANA BİR ADIM İLERİ ATILMADI”
Hüseyin Küçükbalaban, “İHD 37 yıl boyunca ne yaptıysa aynı mücadeleye devam edecek” vurgusunu yaparak şunları söyledi:
“Tabii ki biraz daha güçlü ve yeni kadrolarla bu süreci daha aktif ve sokakta yürütmeye devam edeceğiz. İHD 1986 yılında darbe döneminde kurulan bir dernek. O gün cezaevlerinde yaşanan işkence, Kürt ve Alevi sorununun inkarı ve bir dizi ifade özgürlüğü konularındaki haksızlıklara karşı kurulmuş bir dernek. Bugün baktığımız zaman bu temel meseleler konusunda Türkiye’nin bir adım ileri attığını söyleyemeyiz. Bugün halen Alevileri tarif etme, Alevi inancını, yaşadığı değerler dışında ‘Alevilik böyle olsun, Kültür Bakanlığı bünyesinde bulunsun’ biçiminde bir yaklaşım söz konusu. Yani bir inkar, asimilasyon ve Alevileri yok sayma durumunun yanı sıra eşit yurttaşlık talebini görmeme hali var. Tüm bunlar sebebiyle mücadeleye devam edeceğiz. Gönül isterdi ki dünya genelinde kabul görülen 153 hak alanında faaliyet yürütelim ancak öncelik insanın canının yandığı, ateşin düştüğü yerdir. Dolayısıyla haklar bakımından bir hiyerarşiden bahsetmiyoruz ancak ülkemizde yaşadığımız temel can sıkıcı konuların başında bunlar geliyor.”
Hüseyin Küçükbalaban, AKP-MHP hükümeti tarafından yürürlüğe konulan Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı projesini de eleştirdi. Küçükbalaban, Alevi toplumuna yönelik tarih boyunca çok sayıda ‘insanlığa karşı işlenmiş suçlar’ olduğunu vurgulayarak şunları söyledi:
“Seyit Rıza’nın idamından tutalım Dersim, Koçgiri katliamları; bunlarla birlikte Maraş, Çorum, Malatya, Gazi, Sivas Katliamı konusunda İnsan Hakları Derneği hep Alevi toplumunun yanında olmaya çalıştı. İHD’nin temel görevlerinden birisi inanç özgürlüğünün sağlanmasıdır. İnsanlığa karşı işlenmiş suçlarla ilgili davaların takibini de yapmaya çalışıp, Alevi toplumunun yanında olduk. Yaptıklarımız yeterli görülmemiş olabilir. Derneğimizde Halklar ve İnançlar Komisyonu’muz var. Bu komisyon kapsamında biz Çerkes, Alevi, Kürt meselelerine ilişkin çalışmalar yürütülüyor. Önümüzdeki dönemde bu komisyonumuzun daha aktif olması konusunda tabii ki hem biz kendimizi gözden geçirmek durumundayız hem de Alevi insan hakları savunucularının da bu komisyonların çalıştırılması konusunda gayret içerisinde olması lazım. Çünkü sizler başkaları adına bir şeyler söyleyebilirsiniz ama esas olan o öznenin bir çaba içerisinde olmasıdır. Uluslararası standartlarda Alevi toplumunun da temel ihtiyaç ve taleplerini göz önüne alarak bu konuda ki çalışmalarımızı önümüzdeki dönemde de yürüteceğiz.
“YOK SAYMA ÜZERİNE KURULU BİR LAİKLİK ANLAYIŞI”
Anayasada Türkiye için ‘laik bir devlet’ tarifi yapılıyor ama Türkiye’deki laiklik anlayışı bir dinin korunması üzerine kurulu. Normalde devlet ile dinler arasındaki mesafe tarafsızlık yönünde olmalıdır. Devletin görevi kamusal hizmettir ve bütün inançlara eşit mesafede durmaktır. Birisine kamu kaynaklarıyla yüklü miktarda bütçeler ayırıp ama bir başka inancı da yok sayma üzerine kurulu bir laiklik anlayışı bizim açımızdan sakat bir anlayıştır. Zaten bunun da yarattığı sorunları yaşamaktayız. Diyanet bütçesi şu anda neredeyse bütün bakanlıklar içerisinde ilk dörde giriyor. Bu bütçe tümüyle eğitimi, sosyal yaşamı, kültürel hayatı dinselleştirmeye yönelik bir harcamaya yöneliktir.
Alevilerin, eğitim alanında da yine Aleviliği asimile etme yönünde bir girişim olduğunu toplum da söylüyor. Bizler de bu konudaki özgürlük alanının sağlanmadığı konusunda görüş birliği içerisindeyiz.”
“ALEVİ TOPLUMUNUN, İHD İLE DAHA YAKIN TEMAS İÇERİSİNDE OLMASINI İSTERİZ”
Hüseyin Küçükbalaban, Alevilerin bin yıldır direnen bir toplum olduğunu da belirterek, hak mücadelesi konusunda Alevi yurttaşlara şu çağrıda bulundu:
“Türkiye’de demokrasinin, laikliğin, insan haklarının savunulması konusunda hem Alevi toplumundan insanların hem de Alevi önderlerinin ciddi katkılarının olduğunu söyleyebiliriz. Pek çok Alevi örgütü, kurumları var ve yaşam bir bütündür. Dolayısıyla sistem, bütün alanlarda insanlara aynı baskıyı uyguluyor. Bizler, Alevi toplumundan insanların İHD’ye ilgi göstermesini, kendi sorunlarını İHD üzerinden hem ulusal hem de uluslararası alanlara taşımasını bekleriz. Ayrıca Alevi örgütleri ile dayanışma ve dostluk içerisindeyiz. Alevi toplumu ve kurumlarının, İnsan Hakları Derneği ile biraz daha yakın temas içerisinde olmasını isteriz.”