Etiket: hüseyin ozan

  • Hüseyin Ozan: Demokratikleşme süreci Aleviler için yaşamsal değerdedir – VİDEO

    Hüseyin Ozan: Demokratikleşme süreci Aleviler için yaşamsal değerdedir – VİDEO

    PİRHA – Barış ve demokratik toplum sürecinin Aleviler açısından çok yaşamsal bir durum olduğunu söyleyen DAD Genel Merkez Basın Sekreteri Hüseyin Ozan, demokratikleşme sürecinin bir sistem yani zihniyet değişimini ortaya çıkaracağını belirterek, tüm halkların birbiriyle rızalaşması anlamına geleceğinin altını çizdi. 

    Yüzyıllardır baskı ve asimilasyona maruz kalan Alevi toplumunun, Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nden beklentilerini DAD Genel Merkez Basın Sekreteri Hüseyin Ozan PİRHA’ya değerlendirdi.

    Aleviliğin temel ilkesinin rızalık olduğuna dikkat çeken Ozan, Alevi öğretisinin yaşamın her alanıyla ilişkilenme ve söylem biçiminin rızalıktan geçtiğini belirterek,  “Eğer rızalık bu yolun temel ilkesiyse barış halinin de bir rıza hali olduğu tespitinden hareketle yola çıkarız. Çünkü tahakküm ilişkileri bir barış halini ifade etmez. Bir toplumun bastırılmış olması, bir bireyin veya toplumun tahakküm altına alınmış, susturulmuş olması, ezilmiş olması bir barış hali anlamına asla ve asla gelmez” diye konuştu.

    “ALEVİLERİN TECRİTTEN KURTULABİLMESİ İÇİN DEMOKRATİK TOPLUMA İHTİYAÇ VAR”

    Bir dönem ‘en altakiler’ diye kullanılan kavramın Ortadoğu ve Türkiye’de Alevileri kapsadığını söyleyen Hüseyin Ozan, Alevilerin tarih boyunca iktidar güçleri tarafından saldırıya uğradığını ve tecrit altında tutulduğunun altını çizdi. Barışçı ve evrensel bir yol olan  ‘Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nin Aleviler için çok önemli olduğunu öne çıkaran Hüseyin Ozan, neden önemli olduğunu şu cümlelerle anlattı:

    “Yüzyıllar boyunca dağ başlarında vadilerde kıstırılmış, üstüne sayısız seferler yapılmış, sayısız katliamlar yapılmış bir halkın barışa ihtiyacı vardır. Çağımızda bunun yolu da demokratikleşmeden geçmektedir Niçin demokratikleşme? Bir zihniyet ve sistem değişimi anlamına geliyor. Diğer halklarla buluşabilmeniz anlamına geliyor. Onlarla rıza ilişkisi kurabilmemiz, ikrarlaşabilmemiz anlamına geliyor. Buna günümüzde demokrasi diyorlarsa toplum diyorlarsa mana aynıdır. Biz toplumsallığa rıza hali deriz. ”

    “ALEVİLER YILLARDIR HAK MÜCADELESİ VERİYOR”

    Türkiye’de yaşayan farklı etnik kökenlerin, inanç kimliklerinin bir arada yaşayabilmesinin demokratikleşme süreciyle gerçekleşeceğine dikkat çeken Hüseyin Ozan, “Bu çatışmaların sona ermesi için Alevilerin bin yılları kapsayan yalnızlık ve tecritten kurtulabilmesi için kendini var edebilmesi, kendini yaşayabilmesi, kendini geleceğe taşıyabilmesi için demokratik topluma ihtiyaçları vardır” dedi. 

    Alevilerin yüz yıllardır hak mücadelesi verdiğini belirten DAD Genel Merkez Basın Sekreteri Hüseyin Ozan, Alevilerin örgütlü bir irade olarak demokratik cephenin öncü güçlerinden olması gerektiğini vurguladı. Ozan, savaşın tırmandığı yerde ilk hedeflerden birinin Aleviler olduğunu belirterek, demokratikleşme sürecinde de Alevilerin omuz vermesi çağrısında bulundu. 

    Semra ACAR – İZMİR

     

  • Tekke ve Zaviye Kanunu 100. yılında: Alevi ocakları ve toplumsallığı hedef alındı!-VİDEO

    Tekke ve Zaviye Kanunu 100. yılında: Alevi ocakları ve toplumsallığı hedef alındı!-VİDEO

    PİRHA- 100. yılına giren 677 sayılı Tekke ve Zaviye Kanunu’nun Alevi toplumsallığını hedef aldığını söyleyen DAD Genel Merkez Basın Sekreteri Hüseyin Ozan, Alevilerin kendini var ediş biçimi olan ocak ve dergahlarının vurulduğunu ifade etti. Hüseyin Ozan, “Bu tahribatın büyüklüğünü giderecek düzeyde tamamen Alevi hakikati üzerine oturtulmuş rıza ve ikrar ilkesinin esas alındığı güçlü örgütlenmelerimiz henüz yoktur. Ocaklar sistemi, dergâhlar olmadan o toplumsallığın yeniden inşası mümkün değildir. Dolayısıyla bütünlüklü bir demokratikleşme olmadan, bir zihniyet değişimine gitmeden tek başına bu kanunun kaldırılması çok bir şey ifade etmeyecektir” diye konuştu.

    30 Kasım 1925’te çıkartılan, 13 Aralık 1925 yürürlüğe giren Tekke, Zaviye ve Türbelerin kapatılmasına dair 677 Sayılı Kanunla: Alevi ocakları ve dergahları kapatıldı. Alevi Bektaşilerin Pirlik, Mürşidlik, Dedelik, Babalık ve Çelebilik gibi unvanları ve de Alevi inancı (öğretisi) yok sayılıp yasaklandı.

    Alevilerin dergahlarına el konulması sadece Cumhuriyet dönemi ile sınırlı kalmadı. 1836’da pek çok Alevi tekkesi de kapatıldı ve mülkleriyle birlikte tarikatlara teslim edildi. Cumhuriyet’in ilanının ardından 1925’te tekke ve zaviyelere kilit vurulunca tüm mal varlıkları da devlete geçti. Tarihi eser niteliğinde olanlar ise müze yapıldı.

    Alevi pirleri inançlarının gereklerini yerine getirdikleri için baskıya, katliama maruz kaldı. Dergahlardan bazıları müzeye çevrilerek (Hacı Bektaşi Veli Dergahı gibi) bazıları ticari işletme statüsünde tekrar Alevi derneklerine kiralanarak (Karaca Ahmet Dergahı gibi) bazıları da üstüne siyasi partilerin ilçe binaları inşa edilerek (Karaağaç Tekkesi gib) hiçleştirildi.

    Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) Genel Merkez Basın Sekreteri Hüseyin Ozan ile 100. yılına giren Tekke ve Zaviye Kanunu’nu konuştuk.

    “TEK TİPLEŞTİRME SİLSİLESİNİN HALKLARINDAN BİRİYDİ”

    -30 Kasım Tekke ve Zaviyelerin Kapatılmasının 100’üncü yıldönümü. Tekkelerin kapatılması ve faaliyetlerinin yasaklanması meselesi o günden bugüne çokça tartışılan ve üzerine spekülasyonlar üretilegelen bir konu oldu. Özellikle Osmanlı bakiyesini devralmış cumhuriyet kadroları bu adımla öncelikle neyi hedeflediler?

    Bilindiği gibi İttihat ve Terakki kadroları Osmanlı’nın kadrolarıydılar. İmparatorluk tipi, hegemonyaların gerilemesi, parçalanma sürecine girmesi, kapitalizm karşısında gerilemesiyle Osmanlı’nın tahakküm alanları da bir tehlike altına girmiş durumdaydı. Kapitalist ve emperyalist güçler, kendilerine sömürge arıyorlardı. Dolayısıyla İmparatorluğun yayıldığı geniş alanlara da göz koymuşlardı. Onun tahakküm alanlarına göz koymuşlardı. Osmanlı’da bu savaşa katıldı İttihat Terakki ile fakat savaştan yenilgiden çıktı. Tahakküm alanlarının büyük bölümünü dolayısıyla kaybetti.

    Kurulan yeni devlet batı tipi bir devletti. Merkezi bir devletti. Gücün yoğunlaştırıldığı, iktidarın alabildiğine merkezileştirildiği bir yapı öngörmekteydiler. I. Dünya Savaşı’ndan başlayarak zaten bu toprakların kadim halklarını büyük oranda tasfiye etmişlerdi. Geriye Aleviler kalmıştı. Etnik manada da büyük etnik kimlik olarak Kürtler kalmıştı. Bu tekleşme faaliyetleri devam etmekteydi. Bu söz konusu Tekke ve Zaviyelerin Kapatılması Kanunu’da kanunu da o tek tipleştirme silsilesinin halkalarından biriydi.

    OCAK SİSTEMİ HEDEF ALINDI, SONUÇLARI ALEVİLER AÇISINDAN YIKICI OLDU

    Farklı halkları, farklı inanç kimliklerini tasfiye etmek için araçsallaştırılmış İslam, yine tarihsel toplumsal hakikatinden koparılmış bir Türklük anlayışıyla, bunların sentezlendiği ideolojik bir motivasyonla tek tip iktidar alanı kurmaya yönelmişlerdi. Bu da onun adımlarından biriydi. Sonuçları Aleviler açısından tabii ki yıkıcı oldu. Bektaşi Ocağı’nın tasfiyesi daha önceki süreçlerde büyük oranda gerçekleşmişti. Bu kanunla beraber Hacı Bektaş Dergahı’da da kapatıldı. Geriye kalan sınırlı sayıdaki dergâh veya Tekke’de kapatılmış oldu. Böylece Bektaşi Cenahı iyice baskılanmış oldu.

    Yine Raa Haq coğrafyasıda ocaklar sistemi üzerine kurulu büyük oranda. Tabii ki Türkmen Aleviler de bu dairenin içerisindeydi. Onların da ocak sistemi vardı. Bu yasayla hedef alındı. Kültürel asimilasyon, tek tipleştirme politikaları bağlamında bu yasa çıkarılmıştı. Yani gücün yoğunlaştığı, iktidarın alabildiğine merkezileştiği bir yapı yaratmak için çıkarılmış kanunlar silsilesinden biriydi bu adım.

    “OCAKLARIN VURULMASI, TOPLUMSALLIĞIN DAĞILTILMASIYDI”

    -Bu kararın Alevi inancına ve toplumsal ilişkilerine yansıması nasıl olmuştur?

    Şimdi bu kararla vurguladığımız üzere Alevi toplumsallığı büyük oranda hedef alınmıştı. Zira Sünni İslam geleneği yüzyıllardır sisteme zaten eklemlenmiş, toplumcu niteliklerinden arındırılmış, araçsallaştırtılmış durumdaydı.

    Cumhuriyet, Diyanet’le beraber yeni bir aşamaya taşındı. Diyanet İşleri Başkanlığı’yla o alan da merkezleştirildi. O alanın kontrolü de tamamen ele geçirildi. En azından bunun inşa süreci için önemli adımlardan biri bu kurumlaşmayla atıldı. Şimdi Alevilerin ise dağıtılması gerekiyordu. Ocaklar sisteminin dağıtılması gerekiyordu.

    Şimdi Alevilik tarihsel, toplumsal alternatif bir model olarak vardır. Devletsiz, komünalitenin esas olduğu bir toplumsal sistemde düşünsel kurumlaşma, toplumsallaşma boyutlarıyla bir yaşam biçimi. Şimdi El Hakk’a düstürüyla döngüsel bir sistem içerisinde inşa edilen bu toplumsallık; ocaklar ve onun içindeki diğer kurumlaşmalar üzerinden mümkündü. Bu manada bu yasayla Alevilerin de hedeflenmesi, dergahlarının, tekkelerinin kapatılması, ocaklar sisteminin doğrudan vurulması, o kurumların bağlı olarak toplumsallığın dağıtılması anlamına gelmekteydi.

    OCAKLARINI, REHBERLERİNİ VE REHBERLİĞİNİ YİTİRMİŞ BİR HALK GERÇEĞİ VAR

    Aleviliğin bugün içinde düştüğü kaos ve kriz hali bu politikalarla ilgilidir. Çünkü o geleneksel kurumlaşma, Alevilerin kendini var ediş biçimi hedeflenerek vuruldu, tasfiye edildi. Şimdi kurumlarını, rehberliğini yitirmiş bir halk gerçeği ile karşı karşıyayız. Dolayısıyla manipüle ve asimile edilmeye, sistemin tabanına eklenmeye hazır bir kitle haline düşürülmüş durumdadır. Direnç noktalarımız vardır. İtirazlarımız vardır. Çeşitli düzeyde kurumlaşmalarımız vardır. Fakat tahribatın büyüklüğünü giderecek düzeyde tamamen Alevi hakikati üzerine oturtulmuş rıza ve ikrar ilkesinin esas alındığı güçlü örgütlenmelerimiz henüz yoktur. Ocaklar sistemi olmadan, dergâhlar olmadan o toplumsallığın yeniden inşası bence mümkün değildir.

    BU HALİYLE ASİMİLASYON KAÇINILMAZDIR

    Zayıf bir takım modeller yaratılabilir. Direnç bir dönem daha sürdürülebilir. Ama asimilasyon kaçınılmaz olur. Bu manada ne dergâh örgütlülüğü ne de ocaklar sistemi tarafından vücuda gelen bu komünaliteler modası geçmiş çağ dışı falan değildir. Birebir devletsiz bir örgütlenme biçimidir. İktidarcı ilişkilerinin dışlandığı, yadsındığı, kabul edilmediği bir toplumsal varoluş biçimidir. Hem öğreti hemde kurumlaşma ve toplumsallaşma anlamında Alevilerin sağlaması gereken işte budur. Kendi hakikatleriyle buluşmadır. Dolayısıyla bu yasa Aleviliğe yöneltilmiş ciddi bir saldırıdır.

    “ALEVİ DİYANETİ KUŞATMA,DÜŞÜRME, TESLİM ALMA POLİTİKASI ÜZERİNDEN İNŞA EDİLMİŞTİR”

    -Kanunun 100. yılında, “devlet-din-toplum” ilişkisinin yeniden düzenlenmesi yönünde nasıl bir toplumsal talep görüyorsunuz?

    Bu soruya da kendi toplumsal özgünlüğümüzden bakarak cevap verelim. Genel olarak devletin din işlerinden, din alanından, inanç alanından elini çekmesi gerekiyor.

    Hala Alevi köylerine cami yapmak peşindeler. Hala zorunlu Sünnilik dersleriyle çocuklarımızı asimile etme içindeler. İktisadi, inzibati, kültürel tüm kurumlaşmalarıyla Aleviler ve benzer diğer farklı bir takım azınlık durumunda olan halklar bu politikalar bağlamında öğütülmektedir hala. Asimilasyon sürdürülmektedir.

    Ne bekliyoruz? Demokratik bir cumhuriyet, demokratik bir toplum. Özgürlükçü Alevilik örneğini verebiliriz. Alevilik ne yapmıştır? Kendi iç işleyişi üzerinden ekonomik boyutuyla, hizmetler boyutuyla bir ruhban sınıfı yaratmadan kendi doğal ilişkileri üzerinden bu işleyişi sürdürebilmiştir.

    Dolayısıyla Diyanet gibi bir başkanlığın veya Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde kurulan ‘Alevi Diyaneti’ gibi kurumlara ihtiyaç yoktur. Bu kurumlar bu alanlara müdahaledir. Kuşatma, düşürme, teslim alma politikasının gereği üzerinden inşa edilmiştir. Ve kamu kaynakları buraya aktarılmaktadır.

    Alevilikte devleti ele geçirme, iktidarı ele geçirme, birilerini tahakküm altına alma gibi davranışlara, politikalara izin verilmez. Ama kültürler kendi yaşar. Hiç kimse de eleştiriden azade değildir. Bu da ayrı bir konudur. Dolayısıyla Demokratik Cumhuriyet, demokratik bir zihniyet devlete hakim olmalıdır.

    “DEMOKRATİKLEŞME OLMADAN BU KANUNUN KALDIRILMASI BİRŞEY İFADE ETMEYECEKTİR”

    -Barış sürecinde bu ve benzeri (köy kanunu gibi) kanunların kaldırılması mümkün mü? Bunun için yeterli gündemin oluşturulduğunu düşünüyor musunuz?

    Tek tipçi inşa adımların merhalelerinden biridir. Tabii ki önemlidir. Alevilik ve diğer inanç kimlikleri ‘köy kanunu’ tanımıyla dışarıda bırakılıyor. Dolayısıyla hedef görülüyor. Dolayısıyla o halkların inanç kimlikleri tanınmamış oluyor. Dolayısıyla yaşamın her alanında bir baskılanmayla karşı karşıya kalınmış oluyor.

    Yani tek tipçi motivasyon, tek tipçi ideoloji, onun tüm kurumlaşma, siyaset ve politika biçimleri bir bütün olarak bu ülkenin kuruluşuna damgasını vurmuş. Dolayısıyla bütünlüklü bir demokratikleşme olmadan, bir zihniyet değişimine gitmeden tek başına bu kanunun kaldırılması çok bir şey ifade etmeyecektir. Bir zihniyet değişimi olmadan böyle bir adım atacaklarına da ben ihtimal vermiyorum. Bu manada halkların rızalı ikrarlı birliği esastır.

    Demokratik birlik, demokratik bir zihniyet etrafında demokratik toplumu inşa etmemiz gerekiyor. Bu da nedir? Çok kimlikli, çok kültürlü, yeni bir bizleşme haline denk düşer. Yaşamın her alanını kapsayan bir hakkaniyet, bir demokratikleşme..

    DEMOKRATİK BİR YAŞAM HEPİMİZE KAZANDIRACAKTIR

    Bu da ancak ve ancak en başta ezilen halkların, Alevilerin ve bizzat Sünni Türklerin de katılımıyla mümkündür. Çünkü o da hakikatinden koparılmıştır. Bir kullaştırma sürecine maruz kalmıştır. Doğrudan tahakküm altına alınmıştır. Oradan da güç  devşirilerek hem o halkın kendisi ezilmektedir. Hem diğer halklara oradan bir şiddet yöneltilmektedir.

    Dolayısıyla kendini Sünni-Türk kimliğiyle tanımlayanların da sürece katılması ve hak sahibi olmaktan kaynaklı karşılıklı hakların tanındığı bir birliğe ihtiyacı vardır. Bu birlik üzerine bir mücadeleye ihtiyacımız vardır. Umarız bu barış süreci de böyle bir şeye hizmet eder. Demokratikleşmenin kapısı açılırsa evet bu muktedirlerin işine gelmeyecek. Ama Sünni Türküyle, diğer halklarıyla, Alevisiyle, Hristiyanıyla farklı etnik bileşenleriyle bu ülkenin, halklarımızın çok güzel bir geleceğini söz konusu olabilecektir. Demokratik yaşam inşa edilecektir ve bu hepimize kazandıracaktır.

    Ersin ÖZGÜL/İZMİR

     

  • ‘Aleviler barışı isteyen tarafta; sürecin ruhuna zarar verilmemeli ve somut adımlar atılmalı!’-VİDEO

    ‘Aleviler barışı isteyen tarafta; sürecin ruhuna zarar verilmemeli ve somut adımlar atılmalı!’-VİDEO

    PİRHA- DAD Eğitim Sekreteri Hüseyin Ozan, barışın ülkenin bütününü kapsayan bir demokratikleşme ile mümkün olacağını belirterek, Alevilerin barışı isteyen tarafta olduğunu söyledi. Suriye’nin Alevilerden arındırılarak demografik dönüşümün hedeflendiğini kaydeden Ozan, ayrıca Rojava’daki demokratik toplum modelinin tüm halklar için umut olduğunu ifade etti. Ozan, HDK ve CHP’ye dönük operasyonların ise demokrasi ve barış umudunun yeşertilmeye çalışıldığı bir dönemde sürecin ruhuna zarar verdiğini sözlerine ekledi. 

    Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) heyetinin, 27 Şubat’ta İmralı F Tipi Yüksek Güvenlikli Kapalı Cezaevi’nde bulunan PKK Lideri Abdullah Öcalan ile görüşmesinin ardından, ‘Barış ve Demokratik Toplum’ çağrısı kamuoyuyla paylaşıldı. Çağrı tüm dünya üzerinde büyük bir etki yaratırken birçok Alevi örgütleri de bu süreçte barış ve demokratikleşme çağrılarına desteğini açıkladı.

    Hemen akabinde Suriye’de Heyet Tahrir Şam (HTŞ) liderliğindeki grupların uluslarasın güçlerin desteğiyle ele geçirmesinin ardından özellikle Alevilerin yoğun yaşadığı Lazkiye ve Tartus başta olmak üzere ÖSO, HTŞ’ye bağlı gruplar ve IŞİD’ın soykırım saldırıları başladı.

    27 Aralık’ta başlayan saldırılar 6 Mart itibariyle topyekün soykırım saldırıları halini aldı. Lazkiye, Dera, Humus ve Tartus’ta HTŞ’ye bağlı gruplar, IŞİD ve SMO’nun, Alevileri hedef aldığı saldırılarda binlerce sivil katledildi. Çok sayıda kişi ise alıkonuldu veya yerlerinden edildi.

    Suriye Demokratik Güçleri (SDG) Genel Komutanı Mazlum Abdi ile Suriye Geçici Hükümeti Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara arasında 10 Mart’ta varılan 8 maddelik anlaşma hem Suriye içinde hem de uluslararası düzeyde geniş yankı uyandırdı. Aleviler, Dürziler ve Hristiyanlar ile gelişen temaslar sonrasında em olumlu hem de olumsuz eleştirilerin konusu olan anlaşma; siyasi, diplomatik, askeri, örgütsel, toplumsal ve yönetsel açıdan Suriye’deki halkların ve inançların geleceğine dair önemli bir parametre olarak yer aldı.

    Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) Eğitim Sekreteri Hüseyin Ozan ile Türkiye’de Kürt sorununun çözümü ile birlikte barış ve demokratikleşme çağrısını, Suriye’de yaşanan Alevi katliamı ve akabinde Türkiye’deki Alevilere yönelik nefret söylemlerini, Suriye Geçici Hükümeti ile Suriye Demokratik Güçleri (SDG) arasında imzalanan geçiş için çerçeve anlaşmasını, HDK’nin tüm demokratik faaliyetlerinin suç olarak değerlendirilmesi ve ‘Kent Uzlaşısı’ üzerinden CHP’ye yönelik operasyonu konuştuk.

    “BARIŞ, HAK TESLİMİ VE DEMOKRATİKLEŞME İLE OLUR”

    PİRHA: Kürt sorununun çatışma ve şiddetten arındırılarak demokratik ve hukuki bir zeminde çözüme kavuşmasına yönelik, ‘Barış ve Demokratik Toplum’ çağrısı kamuoyuyla paylaşıldı. Bu çağrıyı nasıl değerlendiriyorsunuz?

    DAD Eğitim Sekreteri Hüseyin Ozan: Bir barış söz konusu. Bu barış sürecini kesin şekilde biz Aleviler de destekliyoruz. Barış, bir çatışma durumunun olduğu yerde söz konusu olabilen olgudur. Hepimizin canını yakan, çok fazla can ve ekonomik kayba sebep olan uzun yıllardır bu yana süren bir çatışma söz konusu. Dolayısıyla bir barışa sonuçlanması hepimizin ortak temennisi ve arzusudur. Barış ise tahakküm ilişkileri söz konusu olamaz. Barış, karşılıklı hak teslimiyle, uzlaşmayla, simbiyotik bir ilişki biçimi geliştirmeyle mümkün olur. Bu tarzdaki bir yaşamın örgütlenmesiyle ve demokratikleşmeyle barış söz konusu olur.

    Tahakküm ilişkileri üzerine oturtulmuş, hala devlet örgütlülüğünün baskın olduğu, demokratikleşmenin önüne engel koyduğu, antidemokratik bir ortamda kimi Kürt haklarının tanındığı bir durum barışa denk düşmez. Barış kesin biçimde ülkenin bütününü kapsayan, Kürt halkının haklarını teslim eden bir gelişmeler silsilesi ve demokratikleşme ile mümkün olur.

    “BARIŞA EN ÇOK ALEVİLER İHTİYAÇ DUYUYOR”

    30 yıldır eşit yurttaşlık mücadelesi veren Aleviler ‘Demokratik Cumhuriyet’ talepli çağrıya olumlu yanıt verdi. Demokratikleşme ve eşit yurttaşlık bağını nasıl okumalıyız?

    Aleviler barış sürecine en çok ihtiyaç duyan kadim inanç topluluklarından biridir. Alevi meselesi, Alevi hak gerçekliğinin soruna çevrildiği tarih çok daha eskidir. Alevilik bir sorun değildir bir gerçekliktir. Yapılması gereken şey Aleviliğe yönelik asimilasyon ve fiziki saldırıların durdurulması, toplumsal haklarının teslim edilmesidir. Beklediğimiz budur, buda anca bir rıza hukuku ile mümkün olabilir. Rıza hukukunun işletilmediği bir yerde ne Kürt sorunu ne Alevi sorunu ne de Türk sorunu çözülemez.

    Bu ülkede ciddi bir Türk sorunu da vardır. Türk kimliği de araçsallaştırılmış, hakikatinden koparılmıştır. Dolayısıyla eşit yurttaşlık Türkler, Kürtler, Aleviler, Sünniler, Hristiyanlar için geçerli olan bir kavram ve ihtiyaçtır. Barış ve demokratikleşme bağlantısını kurduğumuzda şüphesiz ki Aleviler barışı isteyeni kucaklayan bir tarafta duracaktır. Eşit yurttaşlık üzerinde hepimizin ortaklaştığı, simbiyotik ilişkiler bütününü oluşturduğu demokratik bir cumhuriyette özgürce yaşamak istiyoruz.

    “BAAS REJİMİNİN ALEVİ DİKTATÖRLÜĞÜ OLARAK İLAN EDİLMESİ ALÇAKÇA”

    Suriye’de Aleviler soykırıma maruz bırakılıyor ve Alevilerin yaşam alanları demografik dönüşüme uğratılmak isteniyor. Yine Arap milliyetçisi Baas rejimi Alevilerle bağdaştırılmak isteniyor. Neler söylemek isterseniz? 

    İnsan dediğimiz varlığı bir ağaç olarak düşünelim. İnsanlığın her rengi o ağacın bir parçası, dalı, yaprağıdır. Bu Suriye için de geçerlidir. Orada Aleviler, Sünniler, Hristiyanlar, Dürziler ve farklı halklar var. Bizim de arzumuz bunların demokratik birliği, özgür ve eşit bir ortamda bir yaşam sürmeleridir. Şimdi Esad diktatörlüğünün alternatifi şeriatçı katil sürüleri değildir. Suriye halklarının ihtiyacı bir diktatörlük karşısında bir diğer diktatörlük ve barbarlık değildir. Başka ülkelerden binlerce katil sürüleri gelip Suriye’ye geçmiştir.

    Aleviler bulundukları her yerde hegemon merkezlerin sistematik soykırım hedefleye saldırılarıyla karşı karşıyadır. Aleviler bulundukları her yerde azınlık durumunda olan toplumdur. Dolayısıyla hangi iktidar kliği, gücü elinde tutuyorsa oda kendi yanına ve arkasına hizalanmaya zorluyor. Aleviler buna gönüllü değildir. Kendi yaşam biçimleri vardır. BAAS rejiminin Alevi diktatörlüğü olarak lanse edilmesi alçakça bir durumdur. Bu hiçbir şekilde doğru değildir. Arap milliyetçisi, soğuk savaş döneminin ürünü bir ideolojidir. Onun içerisinde Aleviler, Sünniler, Hristiyanlar vardır. O ülkenin bir parçası olan Aleviler de bürokrasi gibi yerlerde görev almıştır. Ama son tahlilde o diktatörlük her renkten Suriye halklarının tamamını ezmiştir. Bugün emperyalistler eliyle Şam’a oturtulan Colani ve etrafındaki katil sürüsü Arap Alevilere yönelik bir soykırım yürütüyorlar. Ve tüm dünyada sessiz. Onlar da kesin sorumlu ve ortaktırlar.

    ALEVİLERDEN ARINDIRMAK, KATLETMEK İÇİN BİR ORGANİZASYON VAR

    Arap Alevilerin yaşam alanları sahil kesimleridir. Sahil bölgesi denize açılan bir kapı ve kıta sahanlığı meselesi var. O stratejik bölgeyi Alevilerden arındırmak, sürmek ve katletmek için planlı düzenlenen bir organizasyon var. Beklentimiz böyle bir durumda Türkiye’nin devreye girmesi, olası bir katliamın önüne geçmesiydi.  Ama bizzat her türlü desteği sunan, örgütlendiren bir ülke iken bu güçlerin orada katliam yapması devlet erkanından, yazarlardan çizerlerden katliamı destekleyen ve nefreti büyüten söylemler gelmesi bizim için acı vericidir. Ve halkın öz savunmasının ne kadar önemli olduğunu gösterir. Esad’ı da, oradaki çeteleri lanetliyoruz. Suriye halklarının demokratik rızalaşma temelinde yeni bir yönetim inşa etmelerini temenni ediyoruz.

    “SİYASAL ALEVİLİK SÖYLEMİNİ UYDURANLAR KATLİAMA ORTAK OLAN GÜÇLERDİR”

    Suriye’de Alevilere yönelik katliamın Türkiye’ye yansıması olarak eşit yurttaşlık mücadelesi veren Alevilerin, ‘siyasal Alevilik’ söylemi ile hedef alınmasını nasıl yorumluyorsunuz?

    Çapsız bir kavramlaştırmadır bu. Art niyetlidir ve zavallıcadır. Aleviler, üslerine yönelten siyasal saldırılar karşısında siyasal mücadele verir. Nedir o siyasal mücadele? Hak mücadelesidir. Asimile etme, tarihsel yaşam alanlarımdan kovma, dünyanın dört bir yanından topladığı çeteleri benim topraklarıma yerleştirme.. Bunları söyler. Onun dışında ülkenin tüm vatandaşlarıyla birlikte iktisadi sosyal haklar için demokratik mücadele içerisinde olur.

    Siyasal İslam dediğimiz olay ise kendini iktidara taşımaktır. Kendisini söz konusu ülkede bütün haklara dayatmak, diktatöryasını kurmaktır. En geri yaşam biçimine mahrum etmek ister. Sıradan dindar bir insanla ne gibi sorunumuz olabilir. Suriye’de Alevilerin, Hristiyanların, Dürzilerin hakları güvenceye alındığı gibi Sünni Arapların da hakları güvence altında olmalıdır. Suriye’de savaşın temel örgütleyicilerinden birisi maalesef bu ülke yönetimiydi. Bir ara terör koridoru deniliyordu; o coğrafyaya. Dolayısıyla sıkıştırılmış bir toplum demokratik gelişmelere açık bir halktır. Demek ki hedeflenen buymuş. Siyasal Alevilik söylemini uyduranlar ise oradaki insanlık suçuna ve katliam organizasyonuna ortak olan güçlerdir. Bu Türkiye’deki Alevilerde bir infial yaratmıştır. Aleviler safları sıklaştırma anlamda durup bir kere daha düşünmüştür.

    “DEMOKRATİK TOPLUM MODELİNİ YARATTIKLARI SOMUT DURUM VAR”

    Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ile Suriye Geçici Hükümeti Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara arasında 10 Mart’ta varılan 8 maddelik anlaşma hem Suriye içinde hem de uluslararası düzeyde geniş yankı uyandırdı. Aleviler, Dürziler ve Hristiyanlar ile gelişen temaslar sonrasında hem olumlu hem de olumsuz eleştirilerin konusu oldu. Siz anlaşmayı nasıl görüyorsunuz?

    Öncelikle bir hatırlatma yapmak isterim. Colani’yi Şam’a oturtan, içlerinde Türkiye hükümetinin de olduğu batılı güçler ve körfez ülkelerinin bir çoğudur. Büyük güçlerin Suriye’ye dair bir projesi vardır. Yüz binlercesinin ölmesine, milyonlarcasının göç etmesine  yol açtılar. Ezidi soykırımına yol açtılar. Dolayısıyla SDG’nin her şeye muktedir olmadığını hatırlatmak lazım. Rojava’nın öngördüğü bir yaşam biçimi vardır ve buda kanıtlanmıştır. Bahsettiğimiz demokratik toplum modelini kendi koşullarında yaratıkları somut bir durum vardır.

    “6. MADDEDE ALEVİLERİN KASTEDİLDİĞİNİ YORUMLAMAK HATADIR”

    SDG ile geçici hükümet HTŞ ile görüşmek bir zorunluluk. Türkiye’nin sürekli bir baskılaması vardır. Dolayısıyla bir çıkış yolu aranıyor. Kendilerini korumaya, oluşturdukları yönetimi sürdürmeye çalışıyor. 6. maddede Esad kalıntılarından Alevilerin kastedildiğini yorumlamak büyük bir hatadır.

    Zira Esad rejiminin bürokratlarının bir çoğu hala şu anda Colani geçici yönetimi ile Şam’da çalışıyor. Esad bürokrasisi duruyor. Kimleri tasfiye ettiler? On binlerce Alevi memuru tasfiye edip işlerinden attılar. Esad arttığı deniyorsa o bürokratlar, birçok bakan, general ve bakan hala Şam’da oturuyor. Bunu hatırlatmak isteriz. Bu konuda açıklamalar yapılmıştır ve ben samimiyetine inanıyorum. Her halkın temsilcileri le görüşülmüş, onayı alınmış ve böyle bir anlaşmaya gidilmiş. Zamanlama konusunda karşı tarafta dayatmış olabilir. Rojava modeli oradaki tüm mazlum halklar için bir umuttur.

    “BARIŞ UMUDUNUN BİR RUHU OLMALIDIR”

    Süreç başladığından bu yana HDK’nin tüm demokratik faaliyetleri suç olarak değerlendirilerek gözaltı ve tutuklamalar yaşandı. Sonrasında ise İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu ve beraberinde 105 kişi gözaltına alındı. CHP ve DEM Parti arasında yapılan ‘Kent Uzlaşısı’ hedefte. Bunun sürece yansımaları nasıl olur?

    Bir demokratikleşme, barış umudunun yükseldiği bir dönemde o dönemin bir ruhu olmalıdır. Halkımızın deyimiyle top devlettedir. HDK bir suç örgütü ilan edildi, çok ilginçtir. HDP-DEM geleneğine Türkiye  partisi olun deniliyor. Tek Türkiye partisi HDP-DEM geleneğidir. Çünkü tek tipçi değildir. Bu ülkenin tüm halklarından, inanç kimliklerinden insanları buluşturan, barıştan bir Türkiye oluşumudur. Siyasal bir yaklaşımdır, kabul edilebilir tarafı yoktur.

    “DEMOKRATİK YAŞAMI PROJE OLARAK GETİRMİŞ, NERESİ SUÇ?”

    Kent uzlaşısı hedefte. DEM Parti’nin seçmeni sadece Kürtlerden de oluşmuyor, her kimlikten seçmeni vardır. Siyaset, yaşamın her alanına dair proje sunmaktır. Resmi görüş tekçidir, otoriterdir. Alevi olarak benim ihtiyacımı karşılamıyor, bana sorun yaratıyor. Kürt olarak benim varlığımı bir soruna dönüştürüyor. Türk olarak benim kimliğimi istismar ediyor. Sünni olarak beni toplumsal gücü olarak iktidar gücü olarak görüyor. Milyonlarca yurttaşı asgari ücrete mahkum ediyor. Emekçileri sendikasızlığa mahkum ediyor. Dolayısıyla demokratik yaşamı proje olarak bana getirecek partinin de yanında dururum. Bunun neresi suç?

    “SÜRECİN RUHUNA ZARAR VERİYOR”

    Zamanında güçlü tepki vermeyenleri de bunu görmesi gerekirdi. Halbuki uyarılmışlardı. Hukuk yok, gücü yeten yetene bir ortam söz konusu. Ekrem İmamoğlu ortalama bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı. Sünni İslam geleneğinden gelen, laik yaşamı benimseyen, CHP’de politika yapan bir insan. Karşımıza suç örgütü lideri olarak çıkarıldı. Demokrasi ve barış umudunun yeşertilmeye çalışıldığı bir dönemde bunlar sürecin ruhuna zarar vermektedir. Demokratik gelişmelere dair umudu da ağır biçimde darbelemektedir. Gözaltına alınan İmamoğlu ve beraberindekiler, ondan önce içeriye alınan DEM Parti’li belediye eş başkanları, siyasetçiler, yazarlar serbest bırakılmalı. Barış ve demokratikleşmesi sadece bir partiye ait ve onlarla ilgili sonuçları olan bir şey değildir. Her siyasal eylemden insan ve tamamımız için daha güzel bir gelecek inşa etmek içindir. Onay vermek, kabul etmek mümkün değildir. Barışa, demokratikleşmeye dair de somut adımlar atılmalıdır.”

    Ersin ÖZGÜL/İZMİR

     

  • Yazar Hüseyin Ozan: Aleviliğe ve Alevilere yönelik sistematik politika devrede

    Yazar Hüseyin Ozan: Aleviliğe ve Alevilere yönelik sistematik politika devrede

    PİRHA- Yazar Hüseyin Ozan, iktidar yetkililerinin Alevi kurumlarını ziyaretlerini arttırmalarını Aleviliğe ve Alevilere yönelik yürütülen sistematik bir politikanın olduğunu gösterdiğine işaret ederek, “Bu saldırı ve politikalara karşı Alevilerin ülkenin demokrasi güçleriyle bağını güçlendirmesi, ortak hareket etmesi şarttır” dedi.

    AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın Hüseyin Gazi Cemevine gidişi ve AKP’li üst düzey yöneticilerin Alevi kurumlarını ziyaretlerini arttırmaları tartışmaları da beraberinde getirdi.

    İçişleri, Kültür ve Turizm ile Gençlik ve Spor Bakanlığı tarafından finanse edilen Hacıbektaş Gençlik Kampı ve 300 dedenin Kerbela’ya götürülmek istenmesi Alevi toplumu tarafından devletin asimilasyon politikalarının bir parçası olarak tanımlanırken, art arda Alevilere ve kurumlarına yönelik saldırıların da paralel bir şekilde yükselmesi kuşkuları beraberinde getiriyor.

    “ALEVİLİK BİR KEZ DAHA MANİPÜLE GİRİŞİMLERİNE MARUZ KALMAKTADIR”

    Yazar Hüseyin Ozan, bu girişimlerin tamamının hem asimilasyon hem de seçim yatırımı kapsamında yapıldığının altını çizerek, “Tek tip iktidar alanını esas alan devlet politikaları kapsamında Aleviliğin bir kez daha manipüle girişimlerine maruz kalacağı açıktır. Alevi meselesinin çözümünün, tüm ülkenin kapsamlı demokratik bir dönüşümüyle mümkün olabileceği açıktır. Alevi meselesinin diğer toplumsal sorunlardan bağımsız çözümü mümkün değildir” dedi.

    Hâlihazırda yaşamın tüm alanlarını kıskaç altına almış bir iktidarın Alevilerin taleplerini yerine getirmesinin mümkün olmadığını belirten Ozan, “Yoğun bir şiddeti, yönetmenin temel aracı olarak kullanan, resmi ideolojiyi sorgulamayıp en katı biçimiyle uygulayan bir hükümetten samimi bir açılım beklemek imkansızdır. Olsa olsa ülkenin farklı kesimlerine uygulanan “ranttan nasiplendirerek” toplumsal tabanına eklemlemek biçiminde bir yaklaşım söz konusu olabilir” diye konuştu.

    “ALEVİLİĞE VE ALEVİLERE YÖNELİK SİSTEMATİK BİR POLİTİKA YÜRÜTÜLÜYOR”

    “Cemevlerine ve Alevilere saldırının zeminini kim güçlendirmiştir?” diye soran Ozan, şunları söyledi:

    “Meydanlarda Alevi kimliğine vurgu yaparak Kılıçdaroğlu’nu yuhalatan, cemevlerini ‘cümbüş evi’ olarak niteleyen, Kürt hareketi içindeki Alevileri dahi barışın önündeki engel diye hedef gösteren, Alevi köylerine hizmet götürmeyen, zor ve hile ile cami yaptıran, karakollardan Alevi köylerine ezan yayını yaptıran, Terolar örneğinde olduğu gibi Sünni göçmenleri Alevi halkın tarihsel yaşam alanlarına yerleştirerek göçe zorlayan kimdir? Bu basit bir öfke midir? Bunların tamamı bize Aleviliğe ve Alevilere yönelik sistematik bir politikanın olduğunu gösteriyor. Bu saldırı ve politikalara karşı Alevilerin ülkenin demokrasi güçleriyle bağını güçlendirmesi, ortak hareket etmesi şarttır. Sorunlar ancak böyle aşılacaktır.”

    Diren KESER/PİRHA

  • ‘Aleviler sistemli bir politikayla kontrol altına alınmak isteniyor’- VİDEO

    ‘Aleviler sistemli bir politikayla kontrol altına alınmak isteniyor’- VİDEO

    PİRHA- Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) Eğitim Sekreteri Hüseyin Ozan  cemevlerinin günümüzdeki durumuna ilişkin sorularımızı yanıtladı. Ozan, “Özellikle yerel yönetimler üzerinden Aleviler ile bir bağımlılık ilişkisi yaratmak ve Alevileri kontrol altında tutmak üzerinden bir politika izlendi. Alevilik, bu hakikatini yeterince idrak edememiş ve buluşma şansı olmayan Aleviler eliyle ortadan kaldırılması yönünde bir tutum ortaya çıkmıştır. Alevilerin kendi yolunun aklından bilmek, bakmak, söylemek ve eylemek durumundadır” diye konuştu.

    Alevi inancı bin yılların birikimiyle günümüze kadar dilden dile, gönülden gönüle, bin bir ırmaktan beslenerek günümüze kadar taşınmış bir inanç. Alevi inancının ibadethanesi dağ, taş, ağaç, akarsu, çeşme, hane (ev) kısacası tüm coğrafya olsa da  günümüz dünyasında insanların bir araya geleceği, sorunlarını konuşacağı, sosyal ve kültürel aktarımların yapılacağı alanlar oluşturulmaya başlandı.

    Köylerde köylünün bir araya geleceği evde cem erkanları yürütülürken, şehirlere yerleşen Alevi toplumu inançlarının gereğini yerine getirmek için cemevleri inşa etmeye başladı.

    1990’lı yıllarda Alevi yurttaşların kendi imkanlarıyla aldıkları arsalarda daha sonra cemevleri yapıldı. Günümüzde ise daha çok belediyeler veya merkezi hükümetlerin desteğiyle cemevleri inşa ediliyor.

    Belediyelerin cemevleri yapılırken verdikleri maddi desteğin sonuçları da ağır olabiliyor. 25 Eylül 2021 tarihinde Isparta Cemevinin açılışında, belediye başkanının “Bu cemevini ben yaptım” diyerek provokasyon yapması belediyeler ve Alevi kurumları ilişkisinin yeniden gözden geçirilmesi gerektiği tartışmalarını beraberinde getirdi.

    Peki cemevleri; günümüzde asimilasyonun kıskancında olan, Alevi kimliği inkar edilen, inanç merkezlerine ‘cümbüş evi’, ‘sosyal tesis’, ‘kültür evi’ denilen Alevi toplumunun inançsal, sosyal ve toplumsal ihtiyaçlarını karşılıyor mu?
    Hükümet ve belediyelerle doğru bir ilişki kuruluyor mu? Alevi kurumları ve inanç önderleri cemevlerini inancın gereklerini yerine getirecek noktaya taşıyor mu?

    Tüm bu soruları ve daha fazlasını Alevi kurum başkanlarına, inanç önderlerine ve yazarlara sorduk.

    Demokratik Alevi Dernekleri Genel Merkez Eğitim Sekreteri Hüseyin Ozan cemevlerinin günümüzdeki durumuna ilişkin sorularımızı yanıtladı.

    “YEREL YÖNETİMLER ÜZERİNDEN ALEVİLER İLE BAĞIMLILIK İLİŞKİSİ GELİŞTİ”

    PİRHA: Cemevlerinin yapılma fikri nasıl doğdu? Cemevlerinin tarihsel arka planını aktarabilir misiniz?

    HÜSEYİN OZAN: İnsanlarımız kendi tarihsel yaşam alanlarında iken cemevleri gibi bir problem söz konusu değildi. Cenaze erkanlarını kendi köylerinde, evlerinde yürütülebiliyordu. Yine ibadetler kutsal mekanlarda, evlerde pirin talibi ile buluşması sonrası yürütülebiliyordu. Doğal ve doğru olan; tarihsel geleneğimize uygun olan buydu. İnsanlarımız büyük kentlere göç ettirildikten sonra ortaya bir takım sorunlar çıkmaya başladı. Hem ocaklar sisteminin işleyişi sekteye uğradı, hem de pir-talip ilişkisi oldukça zayıfladı. Cenaze erkanlarının, cemlerin yürütülmesi, toplumun birbiri ile buluşması güncel problem olarak gündeme geldi. Alevilerde bir arayış başladı. Bu arayış sonucu cemevleri gündeme geldi. İlk cemevleri insanlarımızın dayanışmasıyla, Alevilerin kendi lokmalarıyla yapılmaya çalışıldı. Birçok cemevi bu şekilde inşa edildi. Bir ihtiyaca bir ölçüde cevap oldu. Sonrasında hızlı bir müdahale ile karşı karşıya kalındı. Özellikle yerel yönetimler üzerinden Aleviler ile bir bağımlılık ilişkisi yaratmak, kontrol altında tutmak üzerinden bir politika izlendi.

    VAROLAN BAĞIMLILIK İLİŞKİLERİ OLDUKÇA TEHLİKELİDİR

    İnanç boyutunda her toplumun hizmetini kendisinin yürütmesi, ihtiyaçlarını kendisinin karşılaması gerekir. Bu bin yıllardır Alevilerde böyleydi. Bu konuda herhangi bir bağımlılık ilişkisine girmeden, herhangi bir yerden destek beklemeden evlerinde, kutsal mekanlarında veya dergahlarında bu hizmetlerini yürütmektelerdi. Aleviler talip-pir ilişkisi üzerine oturtulmuş bir yapıya sahiptirler. Cemevleri, aradaki bu kopukluğu gidermeye hizmet eden bir noktada olamadı. Toplum olarak bunu yaratamadık. Nasıl ki bir camide imam, kilisede bir papaz var ise adeta bizlerde cemevinde bir ocak evladı, piri hizmet yürütür duruma getirdik. Bu yola, erkana uygun değildir. Çünkü her talibin yola bağlı olduğu ocağı, piri, rayberi ve mürşidi vardır. Önemli olan bu ilişkinin yürütülmesidir. Bu gerçeklik aynı zamanda toplumsal bir yapı inşa etmenin yolu ve yöntemidir. Bu konuyu da Aleviler olarak tartışmamız gerekiyor. Var olan bağımlılık ilişkileri oldukça tehlikelidir. Alevileri modernist sistemin içine çekme, toplumsal tabanı duruma düşürme amacı taşımaktadır. Bu bir ölçüde gerçekleşmiştir.

    “ÖRNEKLEŞMİŞ BİR MİMARİMİZ SÖZ KONUSU DEĞİLDİR”

    -Açılan ve varolan cemevlerinin yapım aşamasında mimari yapısına dair bir süreç yürütüldüğünü düşünüyor musunuz? Cemevlerinin mimari yapısı nasıl olmalıdır?

    Aleviler olarak biz kutsalın tezahürünü doğal mekanlarda görmüşüz. Orası bir erenin, pirimizin, anamızın mekanıdır; oralara gideriz. Oralarda bir araya gelir lokmalarımızı pay ederiz. Dolayısıyla geriye dönüp baktığımızda Alevilere özgün bir mimari yapıdan bahsetmek mümkün değildir. Hacı Bektaş Veli Dergahı tarih içerisinde canlarımızca yapılan bir mimaridir. Örnekleşmiş bir mimarimiz söz konusu değildir. Daha çok belediyelerin kültür merkezleri vardır. Normal bir şekilde inşa edilmiş; bir kısmı sosyal tesis bir kısmı ise cemevi diye ayrılmıştır. Bu teknik bir konudur ama öğretimiz ile de bağlantılıdır. Öğretimize vakıf mimarların bir araya gelerek, öğretimizin ruhuna uygun mimari projeler ile halkımızın karşısına çıkması lazım.

    “İDEOLOJİK SIZMALAR ALEVİLERİN UFKUNU DARALTMIŞTIR”

    -Yasal statüye kavuşmamış cemevleri gerçekliği var. Değişik adlar altında açılan bu cemevlerinin büyük çoğunluğu yerel yönetimler veya merkezi hükümetler tarafından yapılıyor. Bunun yönetimsel ve inançsal yansıması bakımından nasıl okuyorsunuz?

    Alevilik vardır ve bir gerçekliktir. Aleviler, Aleviliği yaşarken kimseye sormamış, izin almamışlardır. Hakikat bilgisine bağlı bir inanç biçimi vardır. Her türlü saldırı, katliam asimilasyon karşısında Aleviler kendi hakikatleri ile yaşamışlardır. Günümüzde modernist sistem her tarafa hakim olmuştur. Katı bir merkeziyetçi devlet sistemi inşa edilmiştir. Egemenlerin, hükmedenlerin hukuk anlayışı bu topluma dayatılmıştır. Cemevlerinin hukuki statüsü gibi bir problem de gündemdedir. Yasal statü demek aynı zamanda toplumsal kimliğimizin kabulü, anayasal güvence altına alınması anlamına gelir. Fakat ülkemizde tek tip iktidar alanına koşullu merkezi devlet sistemi Alevilere ve hiçbir farklılığa izin vermemekte, araçsallaştırılmış bir ideolojiye düşürülmüş Türk-İslam sentezi ile topluma hükmediyorlar.

    BÜTÜNLÜKLÜ BİR MÜCADELE VERİRSEK YASAL STATÜ GELECEKTİR

    Bu anlayışın dışında kalan her toplumsal kesimi eritmek için sistematik bir çaba içerisindeler. Bundan en çok etkilenen kimliklerden birisi de Aleviler. Aleviler yasal statünün mücadelesini vermektedir. Yetersizliklerimizle birlikte ufkumuzda problem var. Yeterince güçlü bir örgütlülüğümüz yok. Hakikat bilgimizi temel alan sıkı sıkıya bir duruş, bakış açısı ve perspektif kurumlarımızda hakim değildir. İdeolojik sızmalar da halkımızın ufkunu daraltmıştır. Sorun kendimizdedir. Hakikate bağlı kalır, yolumuz üzerinden bir duruş kazanır, bütünlüklü bir mücadele verirsek yasal statü gelecektir. Bu ülkenin demokratikleşmesi ile ilgilide bir problemdir. Mevcut tekçi sistem değişmediği,  bu ülkede demokratik bir zihniyet hakim olmadığı sürece Alevilere yasal statü verilmeyecek, cemevleri de kabul edilmeyecektir. Kendi öngördükleri kalıba sıkıştırılacak bu yolu, kurumlarını yok etmeyi sürdürecektir.

    “ALEVİLERDE PERSPEKTİF KAYBI VE ÖZGÜCÜNE DAYANMAMA VAR”

    -Belediyeler tarafından yapılan cemevleri henüz açılma aşamasında iken bile sorunlar çıkıyor. Belediyeleri yapım aşamasına katmadan Alevilerin lokmalarıyla mütevazı cemevleri yapılamaz mı?

    Şüphesiz ki Alevi örgütlülüğü yeterli bir düzeyde olursa kendi cemevlerini inşa etme olanakları vardır. Ciddi bir kitledir. Temel problem bir perspektif kaybı ve kendi öz gücüne dayanmama vardır. Aleviler, herhangi bir yerel yönetim ve merkezi hükümetten destek talep etmeden cemevlerini inşa edebilirler. Alevilikte yöneten ve yönetilen ilişkisi yoktur. Toplumsal rızalaşma ile ortaya çıkan irade yaşamın her alanında esastır. Günlük ve toplumsal yaşamımızda bu böyle olmak zorundadır. Çünkü Alevilik düşünsel, toplumsal bir sistemdir. A’dan Z’ye yaşamın her alanına dair önermeleri vardır. Temelinde razı etmek, razı olmak vardır. Yani hak talep edeceğiz, haksızlığa meydan vermeyeceğiz. Birilerinin bize bina ihsan etmesi, oraya bir memur koyması doğru değildir. Bütün bunlar Alevilerin lokmaları ile gerçekleştirilmek zorundadır. Isparta Belediye Başkanı, ‘Bu cemevini ben yaptım’ diyor. Hükmedenin zihniyetini yansıtıyor. Bu yolda tahakküm ilişkilerine, rızasız lokmaya yer yoktur. Bu bağımlılık ilişkilerinden kopmalıyız.

    “ALEVİLİK MÜTHİŞ BİR KUŞATMA YAŞIYOR, ALEVİLER İLE ORTADAN KALDIRILMAK İSTENİYOR”

    – Isparta Cemevinde görüldüğü üzere Alevilik Aleviler eliyle belediyeler üzerinden yola getirilmek isteniyor. Son dönemde yapılan cemevlerine kendilerince katkı koydukları üzerinden yerel yönetimler Alevilere, ‘Parayı ben verdim düdüğü de ben çalarım’ mantığı ile müdahalede bulunuyor. Bunu neye bağlıyorsunuz? Sizce Alevi kurumları, cemevlerinin yerel yönetimler ile ilişkilenme boyutu ne durumdadır ve nasıl olmalıdır? 

    Bu bağımlılık ilişkisi son derece sistemli ve bilinçli bir politikanın sonucudur. Farklı toplumsal gerçeklikler, inanç kimlikleri bir bağımlılık ilişkisi ile tahakküm altına alınır, kendi toplumsal tabanı durumuna düşürülür. Öğretimizin topluma aktarılması kesintiye uğramıştır. Temel toplumsal kurumlarımız olan ocaklar sistemi işlemez hale gelmiş, dergah kontrol altına alınarak müze ilan edilmiştir. Talip-pir ilişkileri içerisinde aktarılan bilgi artık aktarılamaz hale gelmiştir. Boş kalan beyinler resmi ideoloji tarafından istila edilmiştir. Yöneten-yönetilen ilişkilerine açık hale getirilmiştir. Halkımız iktisadi olarak da korkunç bir kuşatmayı yaşamaktadır. Büyük oranda yoksullaştırılmış, işsiz bırakılmış ve topraktan koparılmıştır. Modernitenin tahakküm alanları olan metropollere çekilmiştir. Alevilik, Alevi hakikatini yeterince idrak edememiş ve buluşma şansı olmayan Aleviler eliyle ortadan kaldırılması yönünde bir tutum ortaya çıkmıştır. Bu çok tehlikeli bir durumdur. Alevilerin kendi yolunun aklından bilmek, bakmak, söylemek ve eylemek durumundadır.

    “KUTSAL GÜNLERİMİZ RESMİ TÖRENLERE DÖNÜŞTÜRÜLÜYOR, UTANÇ VERİCİ”

    – Hızır Orucu, Aşure gibi Aleviler için önemli sayılan günler belediyeler ve resmi devlet kurumları eli ile tören haline getiriliyor. Yemek şirketlerine ihale edilen, mislice gider olarak fatura edilen, cemevlerinin resmi ‘dede”leri tarafından duası verilen, belediye başkanları ve protokolle eril bir zihniyetle resmi tören şeklinde açılışı yapılması Aleviliğe müdahale etmek değil midir?

    Kutsal günlerimiz, ritüellerimiz adeta resmi törenlere dönüştürülüyor. Bu bizim hakikatimize uymaz. Aleviler ritüellerini aşkla, gönüllük ile yerine getirir. Tahakküm edenler yani nefsani yönetimler her şeyi kontrol altına alarak kendi şekilsel ritüellerini geliştirerek inançları gerçekliğinden koparma yoluna giderler. Toplumu da bu yöntemle kontrol altına almaya çalışırlar. Bu kutsallarımızın resmi törenlere dönüştürülmesi yolumuz açısından utanç vericidir. Bundan medet umanlar iradesini teslim etmiş demektir. Bizlerde iftar açılışı diye bir şey yoktur. Herkes orucunu tutar ve mütevazi sofrasında orucunu açar. Aleviler yerel yönetimler ve merkezi hükümet ile ilişkilenebilir; ama duruşlarını koruyarak, hakikatlerine dokundurtmayarak. Alevilere dayatılan iradelerinin teslim edilmesidir. Şu kurum başkanı veya şu ocak sahibi buna alet oluyor ise bu çok acı vericidir. Hakikat, yolumuz ve inancımız korunmalıdır.

    Ersin ÖZGÜL-Diren KESER/PİRHA

    İLGİLİ HABERLER

    1-‘Alevi hareketi Alevilik ve siyaset ilişkisini belirlemeli; Alevi meclisi oluşturulmalı’
    2-‘İçinde talip olamadığımız cemevleri gerçekliği ile karşı karşıya kaldık’
    3-‘Türkiye’de bugün ne kadar cemevi varsa yasadışı ve gecekondu statüsündedir’

  • DAD yöneticileri: Bir Alevinin burnu kanadığında sorumlusu ve suçlusu devlettir-VİDEO

    DAD yöneticileri: Bir Alevinin burnu kanadığında sorumlusu ve suçlusu devlettir-VİDEO

    PİRHA-Demokratik Alevi Dernekleri Yöneticileri Hüseyin Ozan ve Mustafa Karabudak, mafya mensubu Sedat Peker’in, cemevlerine saldırı planlandığını itiraf etmesini yorumladılar. Ozan ve Karabudak, “Ülke tarihinde ne zaman bir kaosa ihtiyaç duyuluyorsa Aleviler hedef alınan kesimlerin başında gelmektedir” dedi.

    Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) MYK üyesi Hüseyin Ozan ve Ankara Şube Başkanı Mustafa Karabudak, organize suç örgütü mensubu Sedat Peker’in cemevlerine yönelik saldırı uyarısını yorumladı.

    “HALKIMIZ ÇOK DİKKATLİ OLMALIDIR”

    Demokratik Alevi Dernekleri MYK üyesi Hüseyin Ozan, “Derin güçler” ile iktidar arasında yoğun bir çatışmanın hakim olduğunu ifade ederek “kirli işler itiraf edilmiştir” dedi.

    Hüseyin Ozan, “Ülke tarihinde ne zaman bir kaosa ihtiyaç duyulup, askeri darbe yapılacaksa mutlaka Aleviler hedef alınan toplumsal kesimlerin başında gelmektedir” diyerek şunları söyledi:

    “Bilindiği üzere ülke tarihinde karanlık birçok olay var. Özellikle Alevilerin, devrimcilerin, demokratların, Kürt halkının hedef alındığı nice karanlık olay vardır. İktidar blokları arasında meydana gelen bu çatışma nedeniyle içeriden birinin; Sedat Peker’in dilinden birçok şey ifade edilmiştir. Birçok kirli, karanlık ilişki açığa çıkarılmıştır, ifşa edilmiştir.

    Ülkede ciddi bir gerilim var. Zira silah kaçakçılığı, Suriye savaşında işlenen suçlar, faili meçhuller; bunlar içerden biri tarafından dillendirilmiştir. Bu hesaplaşma ciddi bir gerilime yol açmıştır. Bu gerilim derinleşerek sürmekte ve daha da derinleşeceği anlaşılıyor. Bu bağlamda Sedat Peker, Alevilere yönelik bir takım şeyler ifade etmiştir. Alevlerin hedef alınabileceğinden bahsetmiştir. Biz buna yabancı değiliz.

    Bu manada halkımız çok dikkatli olmalıdır. Kurum temsilcilerimiz, kanaat önderlerimiz, cemevlerimiz, bazı toplu yaşam alanlarımız hedef alınabilir. Zira ellerinde sayısız katil vardır. Suriye savaşı nedeniyle bu bölgede oluşmuş nice katil vardır. Sayısız insanlık suçu işlemiş kişiliklerdir. Bunlar merhametsiz ve zalim kişiliklerdir. Bunun ötesinde geçmişten beri bu ülkede derin yapılar, çeteler, katiller her zaman vardır. Bunlar Maraş, Çorum, Malatya, Gazi gibi katliamlara imza atmışlardır.

    Ülkede bir kriz yaratılmak isteniyorsa veya kirli bir işin üstü öğretilmek isteniyorsa mutlaka Alevileri hedef almışlardır. Halkımız dikkatli olsun. Provokasyona gelmesin gerektiğinde kendisini de müdafaa etmeye her zaman için hazır olsun. Bu bir haktır, bu tür yönelimlerin boşa çıkartılması için bir olmak, duyarlı olmak şarttır. Bu saldırı iddiasını çok ciddiye alalım, dikkatli olalım.”

    “BİR ALEVİNİN BURNU KANADIĞINDA SUÇLUSU DEVLETTİR”

    Demokratik Alevi Dernekleri Ankara Şube Eş Başkanı Mustafa Karabudak da Sedat Peker’in saldırı ve katliam iddiasına ilişkin “Bunlar zaten bilindik şeyler. Devlet, Koçgiri’de ve Dersim’de Kürt Alevilere tankıyla, topuyla, uçağıyla, ordusuyla saldırmıştı” dedi.

    Karabudak, kimi Alevi katliamlarında ise sivil güçlerin kullanıldığını belirterek şu aktarımda bulundu:

    “Bugün bunların bir daha yaşanmaması için devletin kendi katliamları ile yüzleşmesi gerekir. Maraş’ta, Çorum’da, Sivas’ta, özellikle Madımak’ta, Gazi’de, Ümraniye’de yapılan katliamların hepsi devlet eliyle yapılmış katliamlardır. Devlet yeri geldiğinde ‘yaprak kımıldasa haberimiz olur’ diye övünürken, halkın güvenliğinin en üst düzeyde olduğunu söylerken diğer taraftan Sivas gibi bir yerde 6 bine yakın askerin, polisin, sivil teşkilatın olduğu bir yerde 8 saat boyunca otelin içerisinde insanların yakılması anlaşılır bir şey değildir. Bu, devletin resmen ‘ben sizi, şehrin göbeğinde yakarım’ demektir.

    Devlet bir taraftan Alevileri yanında tutmaya, cemevlerini gezerek kendi yanına çekmeye çalışıp asimile etmeye çalışırken diğer taraftan da sıkıştıkça dönem dönem Alevileri katletmektedir.

    Biz Aleviler olarak bu ülkenin yurttaşlarıyız. Biz çalışmalarımıza devam edeceğiz, hiçbir şekilde bu korkunun ya da sindirme politikalarını kabul etmiyoruz. Biz anmalarımızı çalışmalarımızı yapacağız, cemevlerimiz açık olacak.

    Devlet de yurttaşlarını korumak ve kollamak zorundadır. Bundan sonra bir Alevinin burnu kanadığında sorumlusu ve suçlusu devlettir.”

    Cebrail ARSLAN/PİRHA

  • ‘Aleviler kuşatmayı ve tecridi yaşıyor; nefret dili ile düşmanlaştırılıyor’- VİDEO

    ‘Aleviler kuşatmayı ve tecridi yaşıyor; nefret dili ile düşmanlaştırılıyor’- VİDEO

    PİRHA- DAD Genel Merkez Eğitim Sekreteri  Hüseyin Ozan, Alevilere yönelik nefret saldırılarını PİRHA’ya değerlendirdi. Ozan, hegemon odakların tahakküm oluşturabilmek için sürekli bir nefret dili üreterek düşmanlar yarattığına vurguda bulundu. Ozan, “Kendi tahakküm alanlarını yaratabilmek, bunları yaygınlaştırabilmek için nefret diline daha fazla sarılarak ötekileştirdikleri halkları, inanç kimliklerini, sınıfları, kadını düşmanlaştırmışlardır” dedi. 

    Nefret suçu; bir kişiye veya gruba karşı ırk, dil, din, cinsiyet ve cinsel yönelim gibi ön yargı doğurabilecek nedenlerden dolayı işlenen, genellikle şiddet içeren suçlardır.

    Nefret suçu, insanlığa karşı işlenmiş olarak görülüyor ve uluslararası hukukta karşılığı var. Ancak günlük yaşamda özellikle inancı, kültürü, yaşam biçimi, dili vb. farklı olan toplum ve topluluklar nefret diline, baskısına ve saldırısına maruz kalıyor.

    Türkiye’de geçmişten günümüze nefret saldırılarına maruz kalan toplumlardan biri de Aleviler. Alevilere yönelik nefret saldırıları artarak sürüyor. Devlet tarafından inancı ve ibadethanesi kabul edilmeyen Aleviler, okulda, sokakta, işyerinde, hastane, mahallede, yaşadığı apartmanda aşağılanıyor, hor görülüyor, hakarete uğruyor.

    Türkiye’de nefret suçları ile ilgili kapsamlı bir yasal düzenlemenin eksikliği sistematik bir biçimde bu saldırıların devam etmesine de zemin hazırlıyor.

    Peki nefret suçu kaynağını nereden ve nelerden alıyor? Yargı Alevilere dönük nefret suçuna karşı ne yapıyor? Demokrasiyi ve eşitliği savunan kurum ve kuruluşlar Alevilere dönük nefret suçlarına karşı ne yapıyor? Tüm bu soruları ve daha fazlasını akademisyen, yazar, tarihçi, hukukçu, insan hakları savunucularına sorduk.

    Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) Genel Merkez Eğitim Sekreteri Hüseyin Ozan sorularımızı yanıtladı.

    “HEGEMON GÜÇLER SİSTEMATİK VE BİLİNÇLİ OLARAK NEFRET SÖYLEMİNİ GELİŞTİRDİ”

    PİRHA: Türkiye’de ve dünyada nefret söylemi ve buna bağlı olarak da nefret söyleminin ortaya çıkardığı şiddet artıyor. Bunu neye bağlıyorsunuz?

    HÜSEYİN OZAN: Nefret söyleminin kaynağına bakmak gerekiyor. Şüphesiz ki tartıştığımız konu bireyler arasındaki bir konu olarak ele alınmamalıdır. Bu sistematik biçimde geliştirilen bir nefrettir. Bunu hem yerel hem de küresel hegemon güçler zihniyet ve edimi olarak algılamak gerekiyor. Dünyanın her döneminde hegemon odaklar tahakküm oluşturabilmek için sürekli bir nefret dili üretmişler, sürekli düşman yaratmışlardır. Cinsiyetçiliği geliştirmişler. Oradan kadını düşürmüşlerdir. Kendi tahakküm alanlarını yaratabilmek, bunları yaygınlaştırabilmek için nefret diline daha fazla sarılmış, ötekileştirdikleri halkları , inanç kimliklerini, sınıfları, kadını düşmanlaştırmışlardır.

    Günümüzde de küresel hegemon güçler ve yerel odaklar benze bir pratiği yoğun bir şekilde gündemde tutmuştur. Ortadoğu’da ardı arkası gelmeyen savaşlar, buradaki çelişkilerin derinleştirilmesi, halkların-mezheplerin düşmanlaştırılması, kadınların pazarlarda satılacak kadar düşkün bir pratiğe girilmesi, milyonlarca insanın katliamına yol açılması bu nefret söylemi ile desteklenmekte, beslenmekte ve geliştirilmektedir. Bunu hegemon küresel ve yerel güçlerden, emperyalist sistemden bağımsız düşünmek mümkün değildir. Sistematik, bilinçli geliştirilen, insan düşmanı bir söylemdir.

    “TAHAKKÜM AYGITI DEVLET KARŞISINDA DEMOKRATİK UYGARLIK ÇİZGİSİ VARDIR”

    Aleviler, Türkiye’de nefret söylemine en çok maruz kalan toplumsal kesimlerden biri. Alevi toplumuna dönük bu dil sizce kaynağını nereden alıyor?

    Alevilik bir rıza yoludur. Bu öğretide nefrete yer yoktur. Kainat bir bütün olarak kavranmakta, tüm varlığın-insanlığın birbiri ile ikrarlı olduğu kabul edilmekte, cümlesinin rızalı bir yaşama tabi olması gerektiği önerilmekte ve kendi toplumsal özelinde de bu gerçekleştirmektedir. Sistematik tahakküm aygıtı olan devlet 5000 yıl kadar önce Sümer kent devletlerinde ortaya çıkmış, gittikçe gelişmiş ve yayılmıştır. Bunun karşısında bir de demokratik uygarlık çizgisi vardır. Aleviliği bu bağlamda ele almak lazım. Düşmanlaştırmanın, çatıştırmanın, kırdırmanın karşısında siz tüm insanlığı sevgi bağına davet ediyorsunuz. Tüm insanlığı rızaya dayanan bir toplumsal yaşam biçimine davet ediyorsunuz. Doğanın nesneleştirilmesi karşısında siz çar-a nasırın rızasına tabi olmayı öngörüyorsunuz. Siz ağaç keser iken ormandan rızalık alıyorsunuz ve en az zararla bu işi tamamlıyorsunuz. Toprağı sürer iken oradaki börtü böceğin, kuşun hakkını gözetiyorsunuz. Ürününüzü kaldırır iken onların payını bırakıyorsunuz. Yani alternatif düşünsel, toplumsal bir sistem.

    “ALEVİLER KATLİAMA UĞRATILDI, TECRİT EDİLDİ”

    Hegemonik zihniyetin günümüzdeki zirveleşmiş hali olan modernist sistemin karşısında siz tahakkümü, cinsiyetçiliği, talanı, sömürüyü, gaspı ve savaşı reddeden bir noktada duruyorsunuz. Bölgede, Ortadoğu’da, Anadolu’da tahakküm sürmekte olan güçler bu nefret söylemini bilinçli, sistematik olarak geliştirmiştir. Alevi halkları tecrit etmiştir. Fiziki katliamlar uygulamıştır, asimilasyon süreçleri işletmiştir. Bunları gerçekleştirmek için toplumsal tabana da ihtiyaç vardır. Bu manada da ülkenin Alevi olmayan halklarını da manipüle etmiştir. Onları hali hazırda her an kullanılabilecek potansiyel ve silah durumuna getirmiştir. Hali hazır günümüzde de aynı zihniyet ve pratik derinleştirilerek devam ediyor.

    “MİLLİYETÇİ İDEOLOJİ ALEVİLERİ ZEHİRLEDİ”

    Bu nefret söylemine dahil olan ve ideolojik zehirlenmeden Aleviler de payını aldı. Milliyetçiliğe, ırkçılığa düşen ve sistemin belli dönemlerde zehrini enjekte ettiği ve hazırda beklettiği ‘Alevi kökenliler’ ortaya çıktı. Bunu nasıl yorumluyorsunuz?

    Bu nefret söylemine ve pratiğine dahil olan, etkisine düşen Alevilerden bahsediliyor. Biz buna hakikatinden, öğretimizden kopmak diyoruz. Alevi ana, babadan doğmakla insan Alevi kalamıyor, Alevi olamıyor. Bu yolun kemali ile donanmak, onu bilince çıkarmak, yola ikrar vermek, yaşamını bu hakikat üzerine sürmek Aleviler için esastır. Öte yandan dediğimiz gibi modernist zihniyetin bu topraklardaki ittihatçı versiyonunun Alevilerde yarattığı bir bilinç kirliliği, ideolojik zehirlenme söz konusudur. Bu manada ben Aleviyim deyip de kendi hakikatini inkar eden, ben Aleviyim deyip de kendini efendi gören, diğer halklara düşman olan, milliyetçi ideolojinin içerisine sürüklenen Alevi süreklerinden kimseler var. Bunların tamamı sapmadır. Bu Alevi aklı ve pratiği değildir. İnsan toplumsallığında ve bireysel yaşamımızda karşılığını bulmak zorunda olan hakikat budur.

    “HUKUKUN ALEVİLERDEN YANA BİR ARTISINDAN BAHSETMEK MÜMKÜN DEĞİL”

    Hukuksal anlamda nefret söylemine ve eylemine dönük yeterli bir mekanizmanın devrede olduğunu düşünüyor musunuz?

    Hukuk günümüzdeki biçimiyle egemenlerin hukukudur. Ahlaki ve vicdani bir hukuktan bahsedebilmek mümkün değildir. Tahakküm edenler hukuk sistemlerini tahakkümlerini sürdürebilecek, garantiye alacak biçimde inşa etmişlerdir. Bu manada bazı hukuki kırıntılar varsa da, Aleviler ve ötekiler söz konusu olduğunda bu işletilmemektedir. Hali hazırda günümüzde yaşanan tutuklamalar ile devrimci, demokrat, HDP’li vekiller ve belediye başkanlarının başlarına gelenleri görmekteyiz. Hali hazırdaki hukuk sistemi biat ve itaat içeriği ile oluşturulmuş bir hukuk sistemidir. Uyarsan sorun yok. Haksızlığa, katliamlara, asimilasyona, eşitsizliğe, cinsiyetçiliğe, sınıfsal teröre itiraz etmez isen bir sorun yoktur.

    Bizim yolumuz rıza yoludur.  Rıza yolu toplumsal ikrarlaşma ile hakkın kemali üzerine açığa çıkan toplumsal iradeyle  yaşanır, yürütülür. Hali hazırdaki hukuk sisteminin Alevilerden veya ötekileştirilenlerden yana bir artısından bahsetmek mümkün değildir.

    “MUHALEFET ALEVİLER İLE DOĞRU İLİŞKİLENMEYİ, ALEVİLİĞİ DOĞRU ALGILAMAYI BAŞARAMADI”

    Demokratik kurumlar nefret söylemine ve saldırılarına karşı yeterli refleksi ortaya koyuyor mu?

    Aleviler uzun bir tarihten beri kuşatmayı ve tecridi yaşayan halklardır. Alevilerin bu tecritten kurtulması dünyadaki gelişmelerde, Türkiye’deki devrimci-demokrat çıkışla bir parça aşılmıştır. Fakat bu topraklarda gelişen ve modernist zemin üzerinde yeşeren zihniyetin derin izlerini taşıyan muhalefette Alevilerle doğru ilişkilenmeyi, Aleviliği doğru algılamayı başaramamıştır. Sadece toplumsal taban olarak görmüştür. Evet birlikte yürümek, özgürlük, eşitlik mücadelesini beraber vermek gerekiyor. Fakat Alevilik düşünsel- toplumsal alternatif bir sistemdir, derin kamil bir komünalitedir. Yaşamın her alanında dair önermeleri vardır. Alevilerin bu hakikatin bilincine varması, bu temelde örgütlenmesi, birlikte yürüyeceğimiz dostlarımızın da bizi bu hakikatimiz ile kabul etmesi gerekiyor. Bizi tabii değil, bileşen olarak kabul etmesi gerekir. Alevileri ve ötekileri sahiplenmek bu temelde gerçekleşmek zorundadır. Devrimci-demokrat çevreler her zaman Alevilerin zor zamanlarında yanında olmuştur. Bu bir gerçektir. Alevi mücadelesinin son yıllardaki yükselişinde bu çevrelerin ciddi bir desteği, katkısı olmuştur. Fakat olanakları dardır, onlarda epeyce daraltılmış durumdadır. Çabaları vardır; yeterli olduğunu söyleyemeyiz.

    “ALEVİ KURUMLARININ TARİHSEL MİSYONA UYGUN BİLİNCİ VE DURUŞU YOK”

    Peki yüzlerce kurumunda, cemevinde bir araya gelen Aleviler bu konuda ne yapıyor? Kendi tarihsel-toplumsal hakikatlerini layıkıyla bilince çıkarıp  sahiplenebiliyorlar mı? Bunun cevabı hayırdır. Emekler, çabalar, bedeller vardır ve değerlidir. Fakat temsil ettiğimiz o tarihsel misyonun, mücadelenin kemaletine uygun bir bilinç ve duruş hali hazırda yoktur. O derinliğe ulaşılabildiğini göremiyorum, düşünemiyorum. Modernist zihniyetin farklı ideolojik akımlarının etkileri Aleviler üzerinde kendisini derinlikli olarak hissettirmektedir.

    Temel problem o ideolojik etkileşimlerdir. Alevinin enerjisi onlarca farklı alana akmaktadır. Kendisinin bir alternatif olduğu bilinciyle, kendi önermeleri, özgün örgütlülüğü ile bileşen olarak demokratik cephede yer alma iradesini gerçek manada gösterememektedir.

    “MEDYA, HÜKMEDENLERİN NEFRET SÖYLEMİNİ VE ZEHRİNİ KUSUYOR”

    Nefret dilinin topluma yayılmasında başat rol oynayan güçlerden biri de medya. Medya bu dili neden kullanıyor, kaynağını nereden alıyor?

    Medya, şüphesiz ki toplumsal yaşamda çok önemli bir yere ve etkiye sahiptir. Cılız, demokratik bazı olanaklar dışında dünyada ve ülkemizde medya netice olarak  gücü, sermayeyi ve zor aygıtını elinde tutan hegemonik odakların elindedir. Onların ideolojik propagandasını yapan bir mekanizma durumundadır. Toplumlar, halklar manipüle edilmektedir. İdeolojik zehirlenme, manipülasyon büyük oranda medya ile gerçekleştirilmektedir. Ülkemizde medya ise ele geçirilmiş, 7/24 yüzlerce kanaldan toplum ideolojik bombardımana tabi tutuluyor. Dolayısıyla ötekileştirilenlere hükmedenlerin o nefret söylemlerini, zehrini kusmakla meşguller. Hükmedenlerin zihniyetinden bağımsız bir medya düşünmek mümkün değildir.

    “SALDIRILARA KARŞI DİRENİŞİN GELİŞTİRLMESİ, ÖNÜNÜN KESİLMESİ GEREKİYOR”

    Nefret söyleminin ortadan kalkması için ya da en azından azaltılabilmesi için neler yapılmalı?

    Biz öncelikle Alevi algısından, gözünden bakalım. Rızaya dayalı yaşam, sevgi bağı, ikrarlaşma üzerine inşa edilecek insan ve varlık ilişkilenmesinde nefret söylemine yer olmaz. Ana-babalarımız, yaşlılarımız sabah kalktıklarında önce tüm insanlık için, sonra kurt-kuş-börtü-böcek ve komşuları için ve en son kendi hanesi için iyi dileklerde bulunurlardı. Bir yerde nefret söylemi diğer yerde ise böylesi bir tutum var. Çünkü bir anlayış, öğreti biçimi ve anlam dünyası ile ilgili bir olay. Bir yanda herkesi düşmanlaştıran, katliama uğratma, tahakkümü altına alma tarzında bir pratik sergileyen; doğayı, varlığı ve onun rızasını çiğneyen bir zihniyet var iken, diğer tarafta farklı bir algı var. Kainat tek bir hakikattir. İnsandan insana, insandan cümle varlığa rıza ve ikrar bağı ile bir yaşam öngörüyor. Cümlesinin rızası gözetilmelidir deniyor. Buna uygun bir anlam dünyası oluşuyor. Buradan bakıyor, buradan görüyor, buradan söylüyor ve buna göre yaşıyor.

    “TESLİM OLMAYACAĞIZ”

    Öncelikle hegemonya, tahakküm, cinsiyetçilik olduğu sürece bunlar var olmaya devam edecek. Peki buna teslim mi olacağız? Tabi ki hayır. Aleviler geniş manada kendi hakikati ile buluşacak, yeniden Alevi olmayı başaracak. Tüm ötekileştirilenleri, ezilenler bir arada olmak zorundadır. İnsanları kendi hakikati ile kabul etmek, dillere, renklere, cinslere saygı duymak, doğa ile ikrarlı bir yaşam kurmak, bilimi ve teknolojisi cümle varlığı gözetecek şekilde yaşamak temelinde bir bilinç yaratılması ve buna uygun bir direniş geliştirilmesi gerekiyor. Pratikte tahakküm eden saldırıyorsa mazlumlar da bir araya gelerek hem karşı söylemi olan barış dilini ve dayanışmasını geliştirecek; bu nefret odaklarının önünü kesecektir. Aksi takdirde hem küresel gelişmeler hem de bölgesel gelişmeler nefreti körüklemekte ve yaygınlaştırmaktadır. Çünkü buna ihtiyaçları vardır. Mazlumların ise buluşmaya, dayanışmaya ve ikrara dayalı bir yaşam biçimine ihtiyacı vardır.

    Diren Keser-Diren SATI / PİRHA

    İlgili Haberler:

    1-Akademisyen Kaya: Alevilere yönelik nefret çok derinlerde, eskiye dayanıyor-VİDEO
    2-Avukat Eren Keskin: Alevilerin hakları birçok kez ihlal edildi-VİDEO
    3-Tarihçi-Yazar Erdoğan Aydın: Nefret suçu doğrudan rejimle bağlantılıdır-VİDEO
    4-‘Alevi örgütleri nefret saldırılarına karşı ortak tavır geliştirmeli’-VİDEO
    5-‘Aleviler, tarih boyunca nefret suçuna maruz kaldı’-VİDEO
    6-‘Alevi düşmanlığı bu toplumun genlerinde var; iflah olmaz’-VİDEO

  • İzmir Dersim Dernekleri: Dersim’de talan projelerinden vazgeçin-VİDEO

    İzmir Dersim Dernekleri: Dersim’de talan projelerinden vazgeçin-VİDEO

    PİRHA- İzmir Dersim Dernekleri, Dersim’in doğal, insani ve kültürel değerlerine yönelik politik saldırılara ve tahribatların hız kesmeden devam ettiğine dikkat çekerek, Dersimliler ve dostlarını bu saldırılara karşı durmaya çağırdı.

    İzmir Dersim Dernekleri son dönemlerde hız kazanan siyanürle maden aramaları, inanç mekanlarına iş makineleri ile müdahaleler, ekosistemin tahrip edilmesi, avcılık ve dağ keçilerinin toplu ölümlerine ilişkin Karşıya İskele’de basın açıklaması yaptı.

    İktidarın bu yıkım politikalarına karşı gelişen itirazları ve eylemleri dikkate almayarak şirketlerin ülke çapında yol açtığı bu tahribatların yolunu açmakta olduğuna değinilen açıklamada, bu müdahalelere son verilerek maden ruhsatları ve baraj projelerinin bir daha gündeme gelmeyecek şekilde iptal edilmesi çağrısında bulunuldu.

    “TALANA KARŞI İTİRAZ VE DİRENİŞLER BASTIRILMAK İSTENİYOR”

    Açıklamayı okuyan Hüseyin Ozan, ülke genelinde talan zihniyeti ve politikaların yıkıma yol açmadığı neredeyse tek bir alan kalmadığını belirtti. Ege, Akdeniz ve Marmara’nın sahillerinin ranta kurban edilerek betonlaştırıldığını, ormanlar tahripleri ile neredeyse tüm nehir ve derelerin barajlarla katledildiğine ve insanlığın kadim miraslarından olan Hasankeyf sular altına gömüldüğüne işaret etti.

    Ozan, enerji, madencilik, ulaşım ve birçok alanda çıkarılan yasalarla ülkenin kar hırsıyla gözü dönmüş yerli ve yabancı şirketlerin talanına teslim edildiğine vurguda bulunarak, şöyle devam etti:

    “Bu projelerle yaşam alanları tahribata uğrayan yerel sakinlerin görüş ve rızaları alınmadığı gibi itiraz ve direnişleri ise çoğu zaman kolluk güçleriyle bastırılma yoluna gidilmiştir. Enerji, madencilik ve diğer birçok alanda ekosistemi yıkıma uğratan yol ve yöntemlerle çalışmakta olan şirketler, yerel sakinlerin hukuki mücadeleleri sonucunda mahkemelerce verilen iptal ve durdurma hükümlerini dahi dikkate almamakta, gözü kara bir biçimde faaliyetlerini sürdürmekte ve hiçbir yaptırımla karşılaşmamaktadırlar. Yaşam alanları yıkıma uğratılan insanlarımızın itirazları niçin görmezden gelinmekte, meşru ve demokratik eylemlilikleri niçin cezai yaptırımlara maruz bırakılmaktadır?”

    “DAĞ KEÇİLERİNİN KATLEDİLMESİNİ LANETLİYORUZ”

    Hüseyin Ozan, Dersim’de de ekosistemi tahrip etmekte olan çeşitli projeler yürütüldüğünü ve bölgede 150 kadar maden işletme ruhsatı verildiği bilgisini paylaştı.

    Dersim’de son günlerde artan avcılık faaliyetleri ve dağ keçilerinin toplu ölümleri hatırlatan Ozan, şunları belirtti:

    “Öncelikle dağ keçilerinin üç-beş kuruş uğruna katledilmesi için açılan ihaleleri protesto ediyor, yaban hayvanlarını katlederek spor yaptığını iddia eden katil avcıları ve aynı fiili gerçekleştiren, av için gelenlere rehberlik eden yerel unsurları da lanetliyoruz. Dağ keçilerinin toplu ölümleri acı vericidir ve her yıl neredeyse düzenli biçimde ormanlarımızın yakılmasıyla ortaya çıkan doğa yıkımından bağımsız değildir.”

    İnanç mekanı ve birinci derecede sit alanı olan Munzur gözelerine rıza göstermemesini rağmen iş makinalarıyla bu alana girilmesini kınayan Ozan, “Gerek Munzur, gerekse Pülümür vadilerimizde gözle görülür bir tahribat ve kirlilik gerçekleşmektedir. Son yıllarda, ilimizin her iki vadisi başta olmak üzere birçok doğal güzelliği ziyaretçi akınına uğramaktadır. İlin ekonomisi açısından yararlı görülmekte olan bu ziyaretler yol açtığı kirlilik boyutuyla endişe ve rahatsızlığa yol açmaya başlamıştır. Buradan hem ilimizin sakinlerine hem de bu güzel doğadan nasiplenmek için ilimize gelen ziyaretçilere çağrıda bulunuyor, doğa tahribatı ve kirlilik konusunda daha duyarlı olmaya davet ediyoruz” diye konuştu.

    “TALAN PROJELERİNDEN VAZGEÇİLSİN”

    Son olarak Çemişgezek ilçesindeki Merekler-Sekatır- Kıraçlar mıntıkasında mera alanlarında ruhsatı dahi olmadığı ortaya çıkan Gökalp Maden adlı bir şirket iş makinalarıyla bu alanda çalışma yapmasının kabul edilemeyeceğin altını çizen Hüseyin Ozan, Dersim üzerindeki talan projelerinden vazgeçilmesi çağrısında bulundu.

    Açıklamaya Ege Çevre Derneği de destek verdi.

    PİRHA/ İZMİR

     

     

  • İzmir DAD Başkanından kayyım tepkisi: Bu gidişat iyiye işaret değil-VİDEO

    İzmir DAD Başkanından kayyım tepkisi: Bu gidişat iyiye işaret değil-VİDEO

    PİRHA – HDP’li belediyelere atanan kayyımlara ve gözaltı operasyonlarına tepki gösteren DAD İzmir Şube Başkanı Hüseyin Ozan, kayyum atamalarının ve gözaltıların Kürt coğrafyasıyla sınırlı kalmayacağı uyarısında bulunarak, herkesin güçlü bir itiraz yükseltmesi gerektiğini söyledi. 

    Haberin Videosu

    HDP’li Diyarbakır, Mardin ve Van büyükşehir belediyelerine kayyım atamalarına tepkiler giderek büyüyor. Demokratik Alevi Derneği (DAD) İzmir Şube Başkanı Hüseyin Ozan, kayyım atamalarını ve yapılan operasyonları değerlendirdi.

    Üç büyükşehir belediyesine atanan kayyımları ve gözaltı operasyonlarına tepki gösteren Hüseyin Ozan, halkın iradesinin yok sayıldığını ve iradenin gasp edildiğini kaydetti.

    Ülkede yeniden barış çağrılarının dilendirildiğini, toplumsal barışın sağlanması beklentilerinin olduğunu söyleyen Ozan, bu kayyım politikalarının önceden denendiğini, gerilim ve şiddet politikalarının ülkeyi kan deryasına çevirdiğini ifade etti.

    “Toplumsal barışın sağlanması için irade gösterilmelidir. Bu ülkenin insanları barış içinde yaşayabilir. İhtiyacımız olan tek şey özgürlük, eşitlik ve demokrasidir” diyen Ozan, gerilim ve şiddet politikalarından vazgeçilmesi çağrısında bulundu.

    Dersim’de iki genel merkez yöneticilerinin gözaltına alınmasına tepki gösteren Hüseyin Ozan,  yöneticilerinin ve diğer gözaltına alınanların bir an önce serbest bırakılmasını istedi. Ozan, kayyım zihniyetini ve bu operasyonları şiddetle kınadığını ekledi.

    “ÇATIŞMA ZEMİNİ GÜÇLENECEKTİR”

    Bu kayyım atamaları ve gözaltı operasyonlarının ülkenin gidişatı açısından iyiye işaret olmadığına dikkat çeken Ozan, “Gerilim politikasının, şiddet politikalarının sürdürüleceği yönünde işaret olarak algılanması gerekiyor. Maalesef yeniden gerilim ve şiddet artacak, demokratik siyaset kanallarının kapandığı noktalarda yine toplumsal gerilimler çıkacak. Çatışma zemini güçlenecektir. Bu da kimsenin hayrına olmayacaktır. Bu gidişat iyiye işaret değildir” dedi.

    Bu kayyımların Kürt coğrafyasıyla sınırlı kalmayacağı uyarısında bulunan Hüseyin Ozan, bütün demokratik çevrelerce güçlü bir itirazın yükselmesinin herkesin geleceği açısından önemli olacağını kaydetti.

    PİRHA/İZMİR

  • ‘Dersim adına saldırı toplumsal varlığımıza, kültürümüze saldırıdır’ – VİDEO

    ‘Dersim adına saldırı toplumsal varlığımıza, kültürümüze saldırıdır’ – VİDEO

    PİRHA- Dersim belediye meclisi kararı ile ‘Tunceli’ isminin tabelalardan kaldırılıp ‘Dersim’ olarak değiştirilmesi ardından gelen tepkilere İzmir’de bulunan kurumlar yaptığı ortak açıklamada, “Tunceli adı bir bütün olarak toplumsal varlığımızı tarihten silmeyi hedefleyen projenin adıdır, nazarımız da zulmün adıdır ve meşru değildir” denildi. 

    Dersim belediye meclisi kararı ile ‘Tunceli’ isminin tabelalardan kaldırılıp ‘Dersim’ olarak değiştirilmesi ardından gelen tepkilere cevap olarak İzmir Dersim Kültür ve Dayanışma Derneği, Demokratik Alevi Dernekleri İzmir Şubesi ve Sosyalist Meclisler Federasyonu basın açıklaması gerçekleştirdi.

    Karşıyaka’da bulunan Eğitim-Sen 2 Nolu Şube’de gerçekleşen açıklama İzmir Dersim Kültür ve Dayanışma Derneği Başkanı Aslan Sultan, Demokratik Alevi Derneği İzmir Şube Başkanı Hüseyin Ozan, Sosyalist Meclisler Federasyonu temsilcileri, HDP ve üyeler katıldı. Kurumlar adına basın açıklamasını okuyan Hüseyin Ozan,

    “DERSİM ADINA SALDIRI TOPLUMSAL VARLIĞIMIZADIR”

    “Bilindiği gibi Dersim Belediyesi Meclisi 7 Mayıs 2019 tarihli toplantısında Belediye binasında ki Tunceli Belediyesi yazan tabelanın Dersim Belediyesi olarak değiştirilmesi kararını almış, bu kararın kamuoyu ile paylaşılmasının ardından ise İttihatçı faşizmin tüm versiyonları karşı saldırıya geçmiştir” diyen Ozan belediye meclisinin aldığı kararı sonuna kadar desteklerinin altını çizdi.

    Dersim coğrafyasının tarihiyle, kültürüyle, bileşenleriyle tarihsel-toplumsal bir gerçekliğin adı olduğunu ve bu hakikatın tartışma konusu dahi edilemeyeceğini ifade eden Ozan şöyle konuştu:

    “Dersim, kültürel bir coğrafyanın yüzyılları kapsayan adı, Raa Haq inancının odağı ve kutsalımızdır. Dersim adına yöneltilen saldırı, gerçekte toplumsal varlığımıza, tüm insani değerlerimize yöneltilen bir saldırıdır. Bilindiği gibi Kapitalist hegomonya bu topraklara İttihat ve Terakki Cemiyeti üzerinden taşınmış, Birinci Paylaşım Savaşı yıllarından başlayarak tek tip iktidar alanı yaratmaya odaklı politikalarla bu toprakların kadim halklarına bir vahşet yaşatmış, bu vahşetler zincirinin son halkası olarak da Dersim’e yönelmiş ve Dersimi bir kan deryasına çevirmiştir. Dersimi tasfiye politikasının önemli bir adımı olarak da 25 Aralık 1934 de Tunceli Kanunu çıkarılarak coğrafyamızın adı Tunceli olarak değiştirilmiştir. Halkımızı, tarihsel-toplumsal gerçekliğimizi yok etmeyi hedef alan bu karar ve uygulama hiçbir zaman halkımız da karşılık bulmamış, kabul görmemiştir.”

    “TUNCELİ ZULMÜN ADIDIR”

    Tunceli adının bir bütün olarak Dersimlilerin toplumsal varlığını tarihten silmeyi hedefleyen projenin adı olduğunu ifade eden Ozan, Tunceli adının Dersimlilerin nazarında zulmün adı olduğunu ve meşruiyetinin olmadığına vurgu yaptı. Ozan şöyle devam etti:

    “Yine bilindiği gibi Dersim’de HDP belediyeciliği döneminde çok dilli hizmet kararı alınmış, uygulamaya konulmuş ve Tunceli Belediyesi tabelası Dersim Belediyesi olarak değiştirilmiş, Dersim Belediyesi Eşbaşkanlarının tutuklanarak kayyum atanması sonrasında ise bu tabela indirilerek Tunceli Belediyesi olarak değiştirilmiştir. Bu uygulama halkımızı yaralamış ve kabul görmemiştir. 31 Mart 2019 yerel seçimlerinde Dersim halkı kayyumu onaylamadığını göstermiş, sayın Maçoğlu yeni Belediye Başkanı olarak göreve başlamıştır. Dersim Belediye Meclisi halkımızın talep ve beklentileri karşında 7 Mayıs 2019 tarihli toplantısında bir dizi karar almış ve bu kararlardan biri de Belediye tabelasının Dersim Belediyesi olarak değiştirilmesi olmuştur.
    Bu karar halkımızca onay görmüş, sevinç yaratmış fakat ittihatçı faşizmin sağ, sol ve yeşil versiyonları saldırıya geçmiş, Sayın Maçoğlu şahsında bir linç kampanyası geliştirilmiştir. Yine Tunceli Valiliğinin başvurusu üzerine, yürütme Erzincan İdare Mahkemesi tarafından durdurulmuştur. Öncelikle geliştirilen tüm saldırıları ve tahammülsüzlüğü kınıyoruz.”

    “MAÇOĞLU VE MECLİS ÜYELERİNE LiNÇ KAMPANYASI BAŞLATILMIŞTIR”

    Dersim Belediye meclisinin aldığı karar sonrası Maçoğlu’na ve meclis üyelerine karşı gelişen saldırıya değinen Ozan, “Belediye Meclisimizin bu kararından sonra geliştirilen linç kampanyası daha önce Sayın Maçoğluna gösterilen ilgi ve sevginin samimiyetsizliğini ve bu çevrelerin riyakâr tutumlarının iyice açığa çıkmasına da yol açmıştır” ifadelerini kullandı.

    Ozan, “Daha önce Sayın Maçoğluna methiyeler dizen pek çok çevre bu linç kampanyasını ya bizzat geliştirmiş ya da bu lince dshil olmuşlardır. Hatırlatmak isteriz ki Maçoğlu Dersim Belediye Başkanıdır, Belediye Meclisi Dersim Belediye Meclisidir ve Dersim tarihsel-toplumsal bir gerçekliğin adıdır. Gerek Başkan gerekse Meclis üyeleri bu halkın bireyleridir, yok edilmeye çalışılan toplumsal bir gerçekliğin parçasıdırlar. Bu anlamda kendi toplumsal gerçekliklerine sahip çıkmak, halkımızın demokratik-insani taleplerine cevap olmak zorundadırlar. Bu yaklaşım sıradan insani ve demokratik tutumun gereğidir. Belediye Meclisimizin bu kararından sonra geliştirilen linç kampanyası daha önce Sayın Maçoğluna gösterilen ilgi ve sevginin samimiyetsizliğini ve bu çevrelerin riyakar tutumlarının iyice açığa çıkmasına da yol açmıştır” diye konuştu.

    “DERSİM, DERSİM’DİR VE ÖYLE KALACAK”

    “Dersim, Dersim’dir ve Dersim olarak kalacaktır” diyen Ozan, Dersimlileri karakterize eden riyakar sevgi ve methiyelere Dersim halkının ihtiyacını olmadığını dile getirdi. Belediye meclisinin aldığı kararını desteklerini ve sonuna kadar savunduklarını söyleyen Ozan sözlerini şöyle sonlandırdı:

    “Toplumsal varlığımıza, bizi karakterize eden insani değerlerimize saygı göstermeyen riyakar sevgi ve methiyelere ne sayın Başkanın, ne Belediye Meclisimizin, ne de halkımızın ihtiyacı yoktur. Halkımızın değerlerini sahiplendiği ilk adımda sayın Başkana yöneltilen bu saldırılar ibret vericidir.

    Dersim, Dersim’dir ve Dersim olarak kalacaktır. Çeşitli siyasal partiler, tekçi-ırkçı dernekler, çevreler ve bireyler tarafından geliştirilen ve Sayın Maçoğlu şahsında toplumsal varlığımızı hedefleyen bu linç kampanyasını kınıyoruz.
    Belediye Meclisimizin aldığı bu meşru ve haklı kararı destekliyor, Başkan Maçoğlu ve Belediye Meclisimizin sonuna kadar yanlarında olduğumuzu bir kez daha ilan ediyoruz. Başkan ve Meclisimizin aldıkları kararı halkımızın tam desteği ile sonuna kadar savunacaklarına olan inancımız tamdır.”

    PİRHA/İZMİR

  • Dersim Tertelesi İzmir’de lanetlendi: Seyit Rıza’nın mezar yerini açıklayın – VİDEO

    Dersim Tertelesi İzmir’de lanetlendi: Seyit Rıza’nın mezar yerini açıklayın – VİDEO

    PİRHA- Dersim Katliamı’nın ilk adımı kabul edilen 4 Mayıs 1937 yılında alınan Bakanlar Kurulu kararının 82’inci yıl dönümünde İzmir’ de, katledilenler için anma düzenlendi. Demokratik Alevi Derneği (DAD) İzmir Şubesi ve İzmir Dersimliler Dernekleri , 1937-1938 Dersim katliamını protesto etmek ve katliamda yaşamını yitirenleri anmak için bir açıklama yaptı.

    Demokratik Alevi Derneği İzmir Şubesi ve İzmir Dersim Dernekleri tarafından Karşıyaka Vapur İskelesi karşısında gerçekleştirilen anmaya siyasi partiler, sivil toplum örgütleri, Narlıdere Cemevi, Yamanlar Cemevi, Eğitim-Sen temsilcilerinin yanı sıra çok sayıda yurttaş katıldı. Anmada çerağlar yakılarak, lokmalar pay edildi.

    Anmada, “Devlet Dersim tertelesi ile yüzleşmeli”, “Zulme diz çökmemeyi senden öğrendik” ve üzerinde Alişer, Seyit Rıza ve Doktor Nuri Dersimi’nin resmi bulunan “Senin yalanlarınla, hilelerinle baş edemedim bu bana dert oldu, senin önünde diz çökmedim bu da sana dert olsun” yazılı pankartlar taşındı.

    Katliam’da yaşamını yitirenler için yapılan saygı duruşundan sonra kitle adına basın açıklamasını DAD İzmir Şube Eşbaşkanı Hüseyin Ozan okudu. Ozan, “Daha da vahimi, 1937-38 seferleriyle başlatılan yönelimin; göçertme, asimilasyon, tarihsel yaşam alanlarımızın tahribi ve dozu gittikçe arttırılan şiddet ile günümüzde de kesintisiz bir biçimde sürdürüldüğü gerçeğidir” dedi. Ayrıca anmada Seyit Rıza’nın torunu Rüstem Polat kısa bir açıklama yaparak Kırmancki yazdığı şiirini okudu.

    “DERSİM TARİHİN EN KANLI VE TRAJİK DÖNEMİ”

    Mayıs 1937-38 sürecinin Dersim halkının tarihindeki en kanlı ve trajik dönemlerin başında geldiğini söyleyen Ozan, “Bu gün 4 Mayıs. Dersim’in Kara Günü. Bu gün bir kez daha Dersim, metropoller ve insanlarımızın yaşadığı her yerde 1937-38 de yitirdiğimiz insanlarımızın huzurunda dara durmak ve halklarımıza sesimizi duyurmak için alanlardayız” diye belirterek şöyle konuştu:

    “Bilindiği gibi 1937-38 yılları Dersim tarihinin en kanlı sayfalarını teşkil etmektedir. Hazırlıkları uzun yıllara dayanan ve makro düzeyde planlanan 37-38 Dersim seferlerinin startı 4 Mayıs 1937 tarihli Bakanlar Kurulu Kararıyla verilmiş; büyük askeri güçler, uçak filoları harekete geçirilmiş, on binlerce insanımız katledilmiş, neredeyse tüm yerleşim alanlarımız yakılıp yıkılmış, geride kalanlarımız sürgün yollarına düşürülmüş, çocuklarımıza el konularak bilmediğimiz diyarlara götürülmüş ve bir daha kendilerinden haber alınamamıştır. Tüm yaşananlar yakın tarihe kadar inkar edilmiş, tartışılması, Dersim adının telafuz edilmesi dahi yasaklanmış, coğrafyamızın adı da Tunceli olarak değiştirilmiştir. Dahası, Dersim Raporlarında öngörülen politikalar günümüze kadar kesintisiz bir şekilde yürütülmüş ve halen yürütülmektedir.”

    “DERSİM SAYISIZCA KUŞATMA VE SEFERE MARUZ KALDI”

    Bu trajedinin startı olan 4 Mayıs 1937 tarihli Bakanlar Kurulu Kararının açığa çıkmasından sonra ise Dersim halkının yaşadığı her yerde tartışmalar yürüttüğünü söyleyen Ozan, 2010 yılından başlayarak 4 Mayıs tarihini bu belgeye istinaden “Roza Şiyaye” yani “Kara Gün” olarak ilan edildiğini hatırlattı. Halkların vicdanına, yüreğine seslenmek için alanlarda olduklarının altını çizen Ozan, Dersim’in Osmanlı’dan bu yana defalarca kuşatma ve seferlere maruz kaldığını belirtti. Ozan sözlerine şöyle devam etti:

    “Dersim, tarihsel kültürü nedeniyle Hakk-Kâinat-İnsan birliğine inanan, cümle varlıkla Rıza esası üzerinden ilişkilenmeyi öngören bir inanç biçimini yaşamaktaydı. Kendi içinde veya dışında hegomonik ilişkileri reddeden bir karakterde ki toplumsal yaşam biçimine sahipti. Bilindiği gibi Dersim, Osmanlılarla ilk olarak 16. Yüzyılın başlarında karşılaştı. Batıdan gelen ve bilmedikleri, tanımadıkları bir güçtü. Bu tarihten sonra ise Osmanlıyı karşılarında hep elde kılıçla üstlerine gelen bir güç olarak gördüler. Dersim, bundan sonra yüzyılları kapsayan bir kuşatmayı yaşadı ve sayısını bilemediğimiz kadar çok seferlere maruz kaldı. Her defasında yakılıp yıkıldı, her defasında tüm varlığına ganimet olarak el konuldu. Bu nedenle hep derin bir yoksulluk ve açlığa mahkum kaldı.”

    “SOYKIRIM SIRASI ALEVİLERE VE MÜSLÜMAN KÜRT KARDEŞE GELMİŞTİR”

    Avrupa merkezli olarak ortaya çıkan gelişmelerle İmparatorluk tipi hegomonyalar tasfiye olduğunu ve kapitalist hegomonyanın kendini ulus devlet olarak inşa etmekte direttiğini belirten Ozan, “2. Meşrutiyet süreciyle de iktidarı ele geçirmiştir. Emperyalist ve sömürgeci vahşet Osmanlının tahakküm alanlarına da yönelmiş, 1. Paylaşım savaşıyla dünya kan deryasına çevrilmiş, İttihat ve Terakki Cemiyeti ise bu savaş yıllarını değerlendirerek tek tip iktidar alanı yaratmaya koşullu politikalarını hayata geçirmiş, özellikle Almanların onay ve teşviği ile gayri müslim halklardan başlayarak bir tasfiye süreci başlatmıştır” diye konuştu.

    “Artık sıra Alevi halklara ve müslüman Kürt kardeşe gelmiştir” diyen Ozan, ittihatçıların emperyalistlerin onay ve desteği ile ideolojilerini ve kadrolarını ulus devlet süreciyle iktidarlaştırmayı başardığını ve  tek tip iktidar alanı yaratmaya koşullu politikalarını kaldıkları yerden sürdürdüklerinin altını çizerek şunları vurguladı:

    “Milliyetçilik, Dersimlinin bildiği ve tanıdığı bir ideoloji değildi. Hak Yol öğretisine göre “yetmiş iki millet” olarak kavramlaştırdıkları tüm insanlık ve dilleri Hakk aynasıydı, tartışma konusu edilemez sadece saygı gösterilebilir ve cümle insanlığın rızaya dayalı birliği düşünülebilirdi. Yine insanlığa rehber olan yüz yirmi dört bin peygamberin tamamı kendi çağının kemalinde Hakkı bildirmişti ve cümlesi Hakk’tı, inancından dolayı kimse dışlanamaz ve zulüm edilemezdi. Çünkü Alem iki meclisti; birinin sakisi Muhammed-Ali’ydi, Hakktı. Diğerinin sakisi ise Ebu Süfyan ile Muaviyeydi, nahaktı. Yani Hakk vardı, Nahak vardı”

    “SEYİT RIZA VE ARKADAŞLARININ MEZAR YERİNİ AÇIKLAYIN”

    “Dersim tarihte kalan bir travma ve süreç değildir. Toplumsal varlığımızı yok etmeye koşullu politikalar çok yönlü bir şiddet sarmalıyla halen anı anına sürdürülmektedir” diyen Ozan, Seyit Rıza ve idam edilen diğer Dersim ileri gelenlerinin mezar yerlerinin açıklanması, cenazelerin nakline engel olunmaması ve Dersim adının iade edilmesini talebini yineleyerek hükümete çağrıda bulundu. Ozan, sözlerini söyle sonlandırdı:

    “Topraklarımız son on yıllarda bir kez daha adeta insansızlaştırılmış, özellikle 1994 sürecinde köylerimiz bir kez daha yakılmış, yüzbinlerce insanımız göçertilerek dünyanın dört bir yanına savrulmuş, yerel ekonomi çökertilerek yoksulluk daha da derinleştirilmiştir. Doğamız orman yakmaları ve barajlarla tahrip edilmiş ve edilmekte, asimilasyon ise daha da derinleştirilerek sürdürülmektedir.  Gelinen nokta da kuşaklar arası kültürel aktarım kesintiye uğratılmış, genç kuşaklarımız farklı kültürlerin insan malzemesi durumuna düşürülmüş, inanç kimliğimiz ve dillerimiz yok oluşun sınırlarına getirilmiş, yaşam biçimimiz adeta yok edilmiştir. Tüm bu edimlerin uluslar arası hukukta ki karşılığı soykırım pratiği olarak nitelendirilmektedir”

    “Bu toprakların kadim halklarından, kadim kültürlerinden biriyiz. Varız, fazlalık değiliz, bu toprakların gerçeğiyiz. Toplumsal varlığımıza, haklarımıza saygı bekliyor ve anayasal güvenceye kavuşturulmasını talep ediyoruz. Bunun yolu ise dünyada ki benzer örnekleri üzerinden tarihle yüzleşmekten geçmektedir. Seyit Rıza ve idam edilen diğer Dersim ileri gelenlerinin mezar yerlerinin açıklanması, cenazelerin Dersim’e nakline engel olunmaması ve Dersim adının iade edilmesi öncelikli taleplerimizdir. Özgürlükçü ve eşitlikçi, demokratik bir ülkeye, geleceğe olan ümidimizi ve inancımızı koruyoruz. 4 Mayıs Roza Şiyaye vesilesiyle Seyit Rıza, Alişer ve Ana Zarife şahsında tüm mazlumlarımızın huzurunda bir kez daha dara duruyor, saygıyla anıyor ve halkımıza yaşatılan vahşeti kınıyoruz.”

    PİRHA / İZMİR

  • Ozan: Aleviler savaş naralarına karşı barış isteyen Leyla Güven’e sahip çıkmalı-VİDEO

    Ozan: Aleviler savaş naralarına karşı barış isteyen Leyla Güven’e sahip çıkmalı-VİDEO

    PİRHA – Tutuklu HDP Hakkari Milletvekili Leyla Güven’in açlık grevi eylemi 47’inci gününde devam ediyor. DAD İzmir Eş Başkanı Hüseyin Ozan, barış ve diyalog sürecinin tekrar oluşması gerektiğinin altını çizerek toplumsal barışın sağlanması için Alevilerin de bu süreçte barışa sahip çıkması gerektiğini belirtti. 

    Tutuklu yargılandığı davanın Diyarbakır 9. Ağır Ceza Mahkemesi’nde 7 Kasım’da görülen duruşmasında “Abdullah Öcalan’a dönük tecridi protesto etmek için açlık grevine başladığını” duyuran Demokratik Toplum Kongresi (DTK) Eş Başkanı ve Halkların Demokratik Partisi (HDP) Hakkari Milletvekili Leyla Güven’in açlık grevi eylemi 47’inci gününde.

    Güven’in açlık grevine  destekler de artarak devam ediyor. 10 farklı cezaevinde bulunan 42 siyasi hükümlü ve tutuklu 16 Aralık’tan bu yana süresiz-dönüşümsüz açlık grevi eyleminde. Cezaevlerinde süren açlık grevi eylemlerine yeni grupların dahil olacağı da açıklandı.

    “KÜRT SORUNU BU ÜLKEDE KANGRENLEŞMİŞ BİR SORUN”

    Demokratik Alevi Derneği İzmir Şubesi Eş Başkanı Hüseyin Ozan, Güven’in açlık grevini değerlendirdi. 47 gündür açlık grevinde olan Leyla Güven ve onun paralelinde birçok cezaevinde açlık grevlerinin yayılarak devam ettiğini söyleyen Ozan, bu ülkede kangrenleşmiş problemlerin olduğunu bunların başında da Kürt sorununun geldiğinin altını çizdi.

    Barış ve diyalog sürecinde toplumsal barışın sağlandığına dikkat çeken Ozan, “Hem Kürt halkı için hem bütün Anadolu halkı için iyi bir süreçti, kan dökülmüyordu. Toplumun büyük bir bölümünden destek görüyordu” dedi.

    Bu sürecin öncülüğü Abdullah Öcalan’ın yaptığını kaydeden Hüseyin Ozan, barış masasının devrilmesiyle beraber o günden bugüne oluk oluk kan aktığını, kentlerin yakılıp yıkıldığını, düşmanlıkların geliştirildiğini belirtti.

    “BARIŞ VE DİYALOG SÜRECİNİ İSTİYORUZ”

    Yaşanan süreçte bütün Türkiye halklarının adeta bir ateşin içine atıldığını söyleyen Ozan, Türkiye’de yaşayan toplumsal guruplardan bir olan Alevilerin de bu şiddet ortamının en çok etkilendiği kesim olduğuna dikkat çekti. Ozan, “Toplumsal barışın gelişmesi hem bütün halkların hem Alevilerin yararınadır. Zira bu ülke hepimizin ortak yaşam alanımızdır, buradaki toplumsal kimliklerin tamamı bu ülkenin gerçekliğidir” dedi.

    Alevilerin barış istediğini kaydeden Hüseyin Ozan, Alevilerin barışı desteklemesi gerektiğini, bu zamanda barışın sesini yükseltmeye daha çok ihtiyaç olduğunun önemine vurgu yaptı.

    Leyla Güven’in başlattığı açlık grevinin önemine vurgu yapan Ozan, Barış ve diyalog istediklerini belirterek, Alevilerin de bu süreçte kendilerine düşen görevi yerine getirmesi gerektiğini, barışa sahip çıkılmasını istedi.

    “ALEVİLER BU SÜREÇTE BARIŞA SAHİP ÇIKMALI”

    Savaşın herkesin ortak felaketi anlamına geldiğini kaydeden DAD İzmir Şubesi Eş Başkanı Hüseyin Ozan, “Devleti yönetenler top yekün bir biçimde bütün toplumsal kesimleri bastırıyor” diye konuştu.

    Ozan, Alevi hareketine de eleştirilerde bulunarak şunları söyledi:

    Alevilerin bu manada kendilerine düşen görevleri yerine getirdiğini maalesef söyleyemiyoruz. Alevilerin kendi toplumsal sorunlarına denk düşen örgütlülüklerinden de bahsedemiyoruz. Bu bir gerçeklik. Genel yetersizlik ve örgütsüzlük Aleviler cephesinde de yoğun şekilde kendisini gösteriyor. Fakat bu durum hepimize kaybettiriyor. Hızlı aşılması gereken bir sorundur. Alevilerin de bu sürece dair aktif olarak düşünmesi gerektiğine inanıyorum. Bu süreçte barışa sahip çıkmaları, yükselen savaş çığlıkları karşısında barışın sesini yükseltmeleri gerekiyor.

    PİRHA/İZMİR

  • ‘Mahkeme kararları, Diyanet’in Aleviliğe müdahalesi anlamına gelir’-VİDEO

    ‘Mahkeme kararları, Diyanet’in Aleviliğe müdahalesi anlamına gelir’-VİDEO

    PİRHA- Cemevlerinin elektrik, su faturasının Diyanet İşleri Başkanlığı ödeneğinden karşılanması yönünde verilen mahkeme kararlarını değerlendiren Demokratik Alevi Derneği İzmir Şubesi Eş Başkanı Hüseyin Ozan, “Bu, Diyanet’in Sünni İslam’a müdahale edip araçsallaştırdığı gibi Aleviliğe de müdahale edip denetim altına alması araçsallaştırması anlamına gelmektedir” dedi.

    Türkiye’de son yıllarda bir kaç cemevinin elektrik, su faturalarının devlet tarafından karşılanması konusunda açılan davalar sonuçlanmaya başlandı.

    Geçtiğimiz günlerde Tarsus’ta Cem Vakfı Yenice şube ve Sıtkı Baba Cemevi yöneticilerinin, cemevlerinin elektrik faturasının devlet tarafından ödenmesi noktasında Tarsus Asliye Hukuk Mahkemesine açtığı davanın sonucunda mahkeme cemevlerinin ibadethane sayılması ve elektrik faturasının Diyanet kaynağından ödenmesine karar vermişti.

    Cemevine ait elektrik ve su faturalarının Diyanet tarafından ödenmesi yönünde çıkan karara, Aleviler cephesinden tepkiler gelmeye devam ediyor. Çünkü Aleviler yıllardır Diyanet İşleri’nin lav edilmesi için mücadele ediyor.

    “DEVLET İNANÇLARA MÜDAHALE ETMEMELİ”

    Mahkeme kararlarını değerlendiren Demokratik Alevi Derneği İzmir Şubesi Eş Başkanı Hüseyin Ozan, Devlet kurumunun inançlardan sonra ortaya çıktığını ve devletin inançlara müdahalesinin tarih boyunca sorun tarattığını vurguladı.

    “Biz Demokratik Alevi Dernekleri olarak inançları hakikat arayışı olarak kabul ediyoruz” diyen Hüseyin Ozan, devletin inanç işlerine karışmaması gerektiğinin altını çizdi.

    Devletin halkın bütçesinden inanç alanına tek kuruş aktarmaması gerektiğini savunan Hüseyin Ozan, o bütçenin halk için sağlık, eğitim, ulaşım gibi diğer kamu hizmetlerine harcanması gerektiğini belirtti.

    “MAHKEME KARARLARI DEVLETİN ALEVİLERE MÜDAHALESİ ANLAMINA GELİR”

    Mahkemelerin aldığı kararların bazı Alevileri heyecanlandırdığını kaydeden Ozan, “Bu durum, Diyanet’in Sünni İslam’a müdahale edip araçsallaştırdığı gibi Aleviliğe de müdahale edip denetim altına alması araçsallaştırması anlamına gelmektedir” dedi.

    Alevlerin bu oyuna ortak olmamaları konusunda uyarıda bulunan Ozan, “Alevilik bir rıza yoludur. Aleviler bir rıza lokması verirler ve yerler. Toplumun sırtından bu hizmetin yürütülmesi buraya paranın aktarılması rızasız lokmaya tamah anlamına gelir. Rızasız lokmayı Aleviler kabul etmemelidir. Bu manadaki manipülasyonları red etmelidir” ifadelerini kullandı.

    “DİYANET HALKIN BAŞINA MUSALLAT EDİLMEMELİ”

    Her inancın kendi hakikatıyla var olması gerektiği üzerinde duran Ozan, Alevileri örnek göstererek, “Alevilik ve Aleviler buna iyi bir örnektir. Tarih boyunca devlet denen kuruma inançlarını bulaştırmamış, inançlarına müdahale etmesine razı olmamış bütün finansal konularında o hizmetin yürütülmesinde gönüllülük katılım esası üzerinden kendileri karşılamıştır” şeklinde konuştu.

    DAD İzmir Şube Eş Başkanı Hüseyin Ozan, devlet kurumunun hiçbir şekilde inanç alanına müdahale etmemesi gerektiğini belirterek, “Diyanet diye bir kurumu da bu halkın başına musallat etmemeli” dedi.

    PİRHA/İZMİR

     

  • İzmir’de anma: Seyid Rıza’ların mezar yerleri açıklanarak cenazeleri teslim edilmeli- VİDEO

    İzmir’de anma: Seyid Rıza’ların mezar yerleri açıklanarak cenazeleri teslim edilmeli- VİDEO

    PİRHA- Seyit Rıza ve yoldaşları idam edilişlerinin 81.’nci yıl dönümlerinde İzmir’de kitlesel bir eylem ile anıldı. Yapılan açıklamada, “Dersim, İttihatçı-Kemalist politikalar bağlamında, tek tip iktidar alanı yaratmaya koşullu kıyımlar zincirinin halkalarından biridir. Dersim isyan etmemiş, üstüne gelen bir zulüm dalgası karşısında her canlının yaptığı gibi yaşam hakkını ve yaşam alanını savunmak için çok sınırlı olanaklarıyla direnmiştir” denildi.

    İdam edilişinin 81. yılında Seyit Rıza ve yoldaşları Demokratik Alevi Dernekleri İzmir Şubesi ve İzmir Dersim Kültür ve Dayanışma Derneği öncülüğünde Karşıyaka İskelesi’nde anıldı. Anmada mumlar yakılarak niyaz ve lokmalar dağıtıldı. HDP, SMF, Partizan ve Alevi kurumlarının yanı sıra çok sayıda yurttaşın katıldığı anmada kitle adına açıklamayı Demokratik Alevi Dernekleri İzmir Eş başkanı Hüseyin Ozan okudu.

    Tüm kurumlar adına açıklamayı okuyan DAD İzmir Eş başkanı Hüseyin Ozan, katliam ile yüzleşilmesi, Seyit Rıza ve yoldaşlarının cenazelerinin teslim edilerek nakline engel olunmaması, kayıp çocukların akıbetinin açıklanması, toplumsal kimliklerinin tanınarak asimilasyona ve şiddete son verilmesi taleplerini yineledi.

    “KATLİAM SIRASI MÜSLÜMAN KÜRT KARDEŞE VE ALEVİ HALKLARA GELMİŞTİ”

    “Dersim’de gerçekleştirilen vahşet; isyan vardı, eşkiyalık vardı yalanlarıyla meşrulaştırılmak istenmiş, bu yalanlar günümüze kadar aralıksız biçimde tekrarlanmış, propaganda edilmiştir. Hakikat ise tamamen farklıdır” diyen Ozan, İttihatçı ideolojinin iktidarlaşması olan Cumhuriyet’in tek tipleştirme politikalarının toplum üzerinde kaldığı yerden devam ettiğini belirtti.

    Ozan, sözlerine şöyle sürdürdü;

    “Bilindiği gibi Avrupa merkezli olarak yaşanan gelişmeler bağlamında İmparatorluk tipi hegomonyalar dağılmakta, yerine kapitalist hegomonyanın tahakküm biçimi olan ulus devletler inşa edilmekteydi. Osmanlı imparatorluğu Avrupa karşısında gittikçe gerilemekte, milliyetçi akımlar Osmanlının tahakküm alanlarında da etkisini göstermekteydi. Osmanlının çözülüş ve çöküşünü önleme arayışlarının sonucu olarak İttihat ve Terakki Cemiyeti kurulmuş, bu cemiyetin faaliyetleri sonucu 1908 de 2. Meşrutiyet ilan edilmiş ve iktidar esas olarak İttihatçıların eline geçmişti. 1. Paylaşım savaşıyla birlikte İttihatçılar Osmanlı imparatorluğunu Alman devletinin müttefiki olarak savaşa dahil etmiş; Almanların akıl hocalığı,  destek ve teşviği ile savaş yıllarında gayri müslimlerden başlayarak etnik ve dinsel tekleştirme politikaları uygulamışlardır. Bu sürecin ve tek tipçi politikaların sonucunda antik dönemlerden beri bu topraklarda yaşayan birçok halk adeta yok edildi. İttihatçılar 1. Paylaşım savaşından yenilgiyle çıkmalarına karşın kadro ve ideolojilerini Cumhuriyet olarak iktidarlaştırmış, tek tipleştirme politikalarına kaldıkları yerden devam etmişlerdir. Artık sıra din kardeşliği söylemi ve özerklik vaadiyle ikna edilen Müslüman Kürt kardeşe ve Alevi halklara gelmişti”

    “DERSİM’E KATLİAM, GÖÇERTME VE ASİMİLASYON SACAYAĞI UYGULANDI”

    Dersimin ise kendi tarihsel-toplumsal gerçekliğinde fiili bir özerkliği yaşamakta olduğunu söyleyen Ozan, Dersimlilerin  Osmanlıyla ilk karşılaşmaların 16. Yüzyılda Osmanlı-Safevi savaşları döneminde gerçekleştiğini ve bu tarihten sonra ise Osmanlıyı karşılarında hep elde kılıç üstlerine gelen bir güç olarak gördüklerini hatırlattı. Cumhuriyetin kurulması ile verilen mesajlar ve vaatlerin aksine Dersim’in payına katliam düştüğünün altını çizen Ozan,“Cumhuriyetin kuruluş sürecinde Dersimlilerle diyaloglar kurulmuş, birşeylerin değiştiği mesajları verilmiş, kimi Dersimli ileri gelenlerden destek sağlanmış, bu yeni süreçte hak ve özgürlüklerin herkesi kapsayacağı vaadedilmiştir. Dersim’de gelişen uzlaşma eğilimi ve silah tesliminin karşılığı ise hazırlıkları tamamlanan, katliam, göçertme ve asimilasyon sacayaklarından oluşan 1937-38 seferleri olmuştur” dedi.

    “OSMANLI VE CUMHURİYET DÖNEMİNDE SALDIRILAR ALEVİ VE KÜRT KİMLİĞİMİZEDİR”

    “Osmanlı döneminde saldırılara Alevi kimliğimiz gerekçe gösterilirken, Cumhuriyet döneminde buna birde Kürt kimliğimiz eklenmiştir” diyen Ozan, asıl amacın ise toplumsal kimliklerinin hedef alınması olduğunu belirtti. Ozan, şunları kaydetti:

    “Uçak filoları ve büyük askeri güçler harekete geçirilmiş, neredeyse tamamen silahsızlandırılmış durumda olan insanlarımız kitleler halinde yok edilmiştir. Neredeyse tüm yerleşim birimlerimiz yakılmış, halkımızın varına yoğuna elkonulmuş, sağ kalanlar aileler parçalanarak Anadolu’nun dört bir yanına sürgün edilmiş, özellikle kız çocuklarımız gasp edilerek götürülmüş ve akıbetlerinden haber alınamamıştır. Dersim, İttihatçı-Kemalist politikalar bağlamında, tek tip iktidar alanı yaratmaya koşullu kıyımlar zincirinin halkalarından biridir. Dersim isyan etmemiş, üstüne gelen bir zulüm dalgası karşısında her canlının yaptığı gibi yaşam hakkını ve yaşam alanını savunmak için çok sınırlı olanaklarıyla direnmiştir. Dahası, Dersim tarihte yaşanmış ve dünde kalmış bir vaka değildir. Toplumsal varlığımız, kimliğimiz hala kabul görmemekte, tek tipleştirme politikalarıyla sistematik bir şiddet sarmalında tüketilmeye devam edilmektedir. Osmanlı döneminde saldırılara Alevi kimliğimiz gerekçe gösterilirken, Cumhuriyet döneminde buna birde Kürt kimliğimiz eklenmiştir.”

    “SEYİT RIZA’LARIN CENAZELERİ TESLİM EDİLMELİ, NAKLİNE ENGEL OLUNMAMALI” 

    Tek tipçi politikaların bu toprakları cehenneme çevirdiğini, nice acılara yol açtığını söyleyerek demokratik, eşitlikçi ve özgürlükçü bir Cumhuriyet’in ancak inançlar ve farklı kimlikleri tanıyarak yaralarına sarabileceği vurgulayan Ozan, Dersim halkının taleplerini şöyle sıraladı;

    -Dünyada ki benzer örneklerden yola çıkarak devlet Dersimle yüzleşmelidir.

    -Seyit Rıza ve diğer canlarımızın cenazeleri halkımıza teslim edilmeli, Dersim’e nakline engel olmamalıdır.

    -Ailelerinden koparılarak götürülen kayıp çocuklarımızın akıbeti açıklanmalıdır.

    -Toplumsal kimliğimiz tanınmalı, şiddet ve asimilasyon politikalarına son verilmelidir.

     Ersin ÖZGÜL- Semra ACAR / İZMİR

     

  • ‘Üretmeyen, ekonomiye katkısı olmayan Diyanet kapatılmalıdır’- VİDEO

    ‘Üretmeyen, ekonomiye katkısı olmayan Diyanet kapatılmalıdır’- VİDEO

    PİRHA- Diyanet’in 2018 eğitim faaliyet planları kapsamında belediyelere, emniyete, muhtarlıklara, fabrikalara ve apartmanlara vaiz gönderme planı ile yaşamın her alanında söz sahibi olmak istemesine tepkiler gelmeye devam ediyor. Demokratik Alevi Dernekleri ( DAD) İzmir Şube Eşbaşkanı Hüseyin Ozan, konuya dair PİRHA’ya konuştu. 

    Haberin Videosu gelecek…

    Demokratik Alevi Dernekleri ( DAD) İzmir Şube Eşbaşkanı Hüseyin Ozan, Diyanet’in 2018 eğitim faaliyet planları kapsamında belediyelere, emniyete, muhtarlıklara, fabrikalara ve apartmanlara vaiz gönderme planı ile yaşamın her alanında söz sahibi olmak istemesini PİRHA’ya değerlendirdi.

    Diyanet’in asıl niyetinin ülkedeki bütün farklılıkların kendi hakikatlerinden koparılmak olduğunu belirten Ozan, “Diyanet’in her tarafa vaizler göndermesi, bütün eğitim alanına el atması bu manipülasyonun derinleştirilmesi yönünde bir faaliyettir ve Diyanet lağvedilmelidir, kapatılmalıdır” dedi.

    “DİYANET TÜM FARKLIKLARI HAKİKATİNDEN KOPARIYOR”

    “Bilindiği gibi ülkemizde Cumhuriyet’in kuruluşu aşamasında adına Türk-İslam sentezi denen, bu ülkenin kadim halklarını, kültürlerini tekleştirmeye dayanan bir ideoloji ile hareket edildi. Devletin kuruluş felsefesi bunun üzerine inşa edildi” diyen Ozan şöyle devam etti:

    “Diyanet’e ciddi bir ağırlık ve yer verildi. Özgürlükçü, demokratik bir ortamda bu ülkenin bütün farklılıklarının kendi hakikatleriyle, özgünlükleriyle yaşaması yerine;  hakikatinden koparılmış, araçsallaştırılmış bir İslam ve hakikatinden koparılmış bir Türklük üzerinden tek tip bir iktidar alanı yaratma söz konusu oldu. O günden bugüne de bu faaliyetler aralıksız sürüyor. Bu ülkede insanların eğitime, sağlık hizmetlerine, işe ihtiyacı varken,  günlük yaşamda her dinsel cemaatin, yapının kendi imkanları ile yürütmesi gereken din hizmetleri için bu ülkenin halklarından toplanan vergiler, katrilyonlarla ifade edilen rakam buraya devredilmektedir.”

    “DİYANET PERSONELLERİ ÜRETİCİ DEĞİLLER, ARTI DEĞER YARATMIYORLAR”

    Diyanet’e bağlı yaklaşık yüz bin personelin topluma dair bir üreticiliği ve ekonomiye katkısının bulunmadığını vurgulayan Ozan sözlerine şöyle devam etti:

    “Yüz bini aşkın personelden bahsediliyor. Bunlar üretici değillerdir, artı değer yaratmıyorlar. Bu ülkenin ekonomisine bir katkıda bulunmuyorlar. Bu ideolojik manipülasyonu yaratma doğrultusunda araçsallaştırılmış  insanlar olarak bu ülkenin ekonomisinden pasta götürüyorlar. Yeni hükümet ile bu ağırlık iyice arttırılmaya başlandı. İdeolojik motivasyonun sağlanması ve toplumun manipüle edilmesi için Diyanet İşleri Başkanlığı’na verilen rolün dozu arttırılarak ağırlaştırıldı. Bu konuda Diyanet’in her tarafa vaizler göndermesi, bütün eğitim alanına el atması bu manipülasyonun derinleştirilmesi yönünde bir faaliyettir. Bu ülkenin ve insanların yararına değildir. Bu toprakların hakikatine uygun olan bir davranış biçimi değildir. Diyanet lağvedilmelidir, kapatılmalıdır. Buraya akıtılan katrilyonlarca para bu ülkenin insanlarının iş, sağlık, eğitim ve diğer alanlarına gönderilmelidir. Her yolun inançları da kendi din hizmetlerini kendi yürütmelidir.”

    Ersin ÖZGÜL / İZMİR

  • Aleviler, Alevi örgütlenmesini tartışıyor-13

    Aleviler, Alevi örgütlenmesini tartışıyor-13

    PİRHA- Mevcut örgütlenme düzeyinin Alevi toplumunun ihtiyaçlarına cevap verip vermediğini, veremiyorsa çözüm önerilerinin ne olduğunu tartışmaya açtığımız yazı dizisinin 13. bölümünde Demokratik Alevi Derneği İzmir Şube Eş Başkanı Hüseyin Ozan’ın görüşlerine yer verdik.

    Ocaklar ve Dergahlar sistemi üzerinden yüzyıllarca kendi kendisine yeten ve bu anlamda demokratik, çoğulcu karakterini koruyup günümüze kadar getiren Alevi toplumu kent kültürüyle birlikte yeni sorunlar ve bu sorunların doğurduğu ihtiyaçlarla karşı karşıya kaldı.

    Buna cevap üretmek için özellikle 1990’lardan itibaren günümüze kadar çok sayıda dernek, vakıf, cemevi, dergah, federasyon gibi yapılar kurarak inancıyla birlikte toplumsal varlığını sürdürmeye çalıştı. Ancak artan asimilasyon ve tekçi politikaların yoğunluğu da dikkate alındığında bu örgütlenme düzeyinin hem Alevi toplumunun ihtiyaçlarına hem de ülkemizin genel sorunlarına cevap olmada yetersiz kaldığı aşikar.

    Bu bilgiler ışığında aynayı kendi yüzümüze yani Alevi örgütlenmesine tutarak mikrofonu Alevi pirlerine, kadınlarına, kurum temsilcilerine ve bilinen isimlerine sorduk.

    Dizi yazımızın 13. bölümünde sorularımızı Demokratik Alevi Derneği İzmir Şube Eş Başkanı Hüseyin Ozan’a sorduk.

    İşte Ozan’ın sorularımıza verdiği yanıtlar…

    Sayın Ozan, Alevi örgütlenmesine genel anlamda baktığımızda tabloyu nasıl değerlendiriyorsunuz? Alevi toplumunun ihtiyaçlarına cevap veriyor mu? Yeterli görüyor musunuz, eğer görmüyorsanız neden?

    Hüseyin Ozan: Alevi örgütlülüğüne genel bir bakışla baktığımızda görülen durum bir kaos halidir. Güncel Alevi örgütlülüğü dönemsel ihtiyaçlara ve Alevi toplumsallığının yaşatılıp geleceğe taşınması amacına hizmet işlevinden oldukça uzaktır. Bu anlamda mevcut örgütlülük oldukça yetersiz olduğu gibi Aleviliği kemiren, tarihsel toplumsal gerçekliğinden koparıp eriten bir karakterdedir. Bu sonuca yol açan nedenleri irdelersek;

    “DÜŞÜNSEL OLARAK ALEVİ TOPLUMSALLIĞINDAN KOPULDU”

    1- Alevilik, düşünsel-toplumsal bir formasyonu ifade etmektedir. Her toplumsallık düşünsel bir zemin ve kaynağı bu düşünsel zemin olan anlam dünyası üzerine inşa edilmiştir. Uzun bir tarihi kapsayan çok yönlü ve sistematik saldırılar Alevi toplumsalığında önemli tahribatlar yaratmıştır. Özellikle merkezi ulus devlet inşası ve tek tip iktidar alanı yaratmayı hedefleyen tek tipçi ideoloji ve politikalarla beraber, Aleviler, Alevi toplumsallığını mümkün kılan düşünsel zeminden ve anlam dünyasından büyük ölçüde koparılmıştır. Bu kopuş, günümüzde Alevi tarihsel toplumsal gerçekliğinden uzaklaşmaya ve kendini tanımlayamama gibi sonuçlara yol açmıştır.

    “DÜŞÜNSEL KOPUŞ SAVRULMANIN ÖNÜNÜ AÇTI”

    2- Düşünsel kopuş, bağlı olarak anlam dünyasının yitimi toplumsal perspektifin yitimi anlamına gelmiş; her türlü yabancılaşma ve savrulmanın önünü açmış, yaşama, insan ve doğaya yönelik sorunlara kendi penceresinden, anlam dünyasından bakma yeteneğini yitirmeye yol açmıştır. Sonuç olarak Alevi halklar her türlü manipülasyona açık duruma düşmüş, toplumsal sorunlar karşısında tarihsel gerçekliklerine uygun reaksiyon ve konumlanma yetenekleri sekteye uğramıştır.

    “ALEVİLER ULUS DEVLETİN TOPLUMSAL TABANI OLARAK GÖRÜLDÜ”

    3- En büyük tahribat ulus devlet inşasıyla beraber ittihatçı-kemalist ideolojik sızmayla gerçekleşmiştir. Bir yandan modernist söylem, bir yandan da canlı tutulan şeriat tehlikesi söylemi, ulus devlet sürecinde ihtiyaç duyuldukça gerçekleştirilen Alevi katliamlarıyla Alevi halklar ulus devletin toplumsal tabanı olarak konumlandırılmaya çalışılmış, bir ölçüde başarı da sağlanmıştır.

    “ETNİSİTE İNKARI ALEVİ HAKİKATİNE AYKIRIDIR”

    4- Aleviliğin tarihsel, toplumsal, düşünsel gerçekliğine taban tabana zıt olan tek tipçi ittihatçı-Kemalist ideolojik sızma ve dayatmalar Alevilik gerçeğinde ciddi çarpılmalara yol açmıştır. Tek tipçi sızma Türk Alevilerde egemen ulus milliyetçiliği etkilenmesine, başta Kürt Alevileri olmak üzere diğer Alevi etnisitelerinde ise etnisitesini inkar eğilimine yol açmış olup bu hal Alevi hakikatine aykırı bir durumdur.

    “YAŞAM ALANLARINDAN KOPUŞ TEHDİTLERE AÇIK KILMIŞTIR”

    5- Alevi halklar tarihsel yaşam alanlarından sistematik bir şekilde koparılmış, metropollere ve dünyanın birçok yerine savrulmuştur. Bu durum toplumsal yapıyı ve özgüveni olumsuz yönde etkilemiş, Alevilerin kendilerini daha güvensiz ve tehditlere açık bir durumda hissetmelerine, daha da içe kapanmalarına yol açmıştır.

    “ERİL YÖNDE BİR SAPMA ÖRGÜTLÜLÜĞE DE YANSIDI”

    6- Alevi yolu, “Ana Yolu”, Alevi toplumsallığı Ana toplumsallığı olarak tarif edildiği halde (Mürşid-i Kâmilullah Ana’dır. -rehber, pir, mürşit Ana Yolunun memurları, görevlileridir- eril yönde bir sapma gerçekleşmiş olup bu olumsuzluk toplumsal yaşamda olduğu gibi güncel Alevi örgütlülüklerinde de yansımasını bulmaktadır.

    Tarihsel toplumsal hakikatını esas almayan, bu zemin üzerine inşa edilmeyen bir Alevi örgütlülüğü en baştan sakat bir doğum gerçekleştirecek, karşıtına dönüşecek ve iktidarcı-hegomonik bir karaktere bürünecektir. Böyle bir yapı ise Alevi toplumsallığının çöküşüne katkı sunmaktan öte bir anlam ifade etmeyecektir.

    “RIZAYA DAYALI TOPLUMSAL ÖRGÜTLÜLÜK ŞART”

    Alevi yolu rıza yolu, toplumsallığı ise rıza toplumsallığı ise örgütlenme biçimi de rızaya dayanan bir karakterde inşa edilmelidir. Toplumsal irade her koşulda esas olmalıdır. Hali hazırdaki örgütlenme biçimleri ise rızayı değil, hegemonik sistemin sunduğu, dayattığı biçim üzerine kurulu olup manipülasyon ve istismarlara açık bir durumdadır.

    “ÖRGÜT DEYİNCE ALEVİ TOPLUMSALLIĞI ANLAŞILMALIDIR”

    Bugünkü tabloyu yeterli görmüyorsanız, neler yapılabilir? Önerileriniz var mı?

    Alevi örgütlülüğünden esas olarak Alevi toplumsallığı anlaşılmalıdır. Bu toplumsallık ise dört temel kurum üzerine inşa edilmiştir. Bu kurumlar; Musahiplik, Rayberlik, Pirlik ve Mürşitlik kurumlarıdır. Alevi toplumsallığı kaynağı Alevi öğretisi olan bu dört kurum üzerinden mümkün olmaktadır. Bu kurumlar işlevsel ise Alevi tarihsel-toplumsal gerçekliğinden söz edebiliriz.

    “TOPLUMSAL BİLİNÇ VE AİDİYET DUYGUSU KORUNMALI”

    Güncel örgütlenmeler Alevi toplumsallığının korunup yaşatılması, geleceğe taşınması amacına hizmet ediyorsa anlamlı olacaktır. Bu bağlamda;

    1- Toplumsal bilinç canlandırılmalı, aidiyet duygusu korunmalıdır. Bu durum Alevi öğretisinin açığa çıkarılması ve Alevilerle yeniden buluşturulmasıyla mümkün olacaktır. Böylece kendini tanımlayamama sorunu ortadan kalkacağı gibi manipülasyonların önüne geçilebilecek, toplumsal varlığın yaşatılması ve sürekliliği için temel adımlardan biri atılmış olacaktır.

    2- Bu başlığın girişinde vurgulandığı üzere, Alevi toplumsallığını mümkün kılan dört temel kurumun önemine dikkat çekilmeli, tarihsel hakikatine bağlı olarak canlandırılmalıdır.

    “HİYERARŞİK MODELLER MAHKUM EDİLMELİ”

    3- Ana Yolu ve Rıza toplumsallığı olarak tarif edilen Alevi yolunun hegemonik-iktidarcı hiyerarşik her türlü sistemle taban tabana zıt bir düşünsel-toplumsal sistem olduğu Aleviler ve dostlarınca bilince çıkarılmalıdır. Bu bağlamda kapitalist hegemonyanın araç ve sonuçları olan milliyetçilik ve tek tipçi ulus modelinin rızasız yolun sonuçları, araçları olduğu güncel Alevi örgütlülüklerince vurgulanmalıdır.

    “ÇOK KÜLTÜRLÜ KARAKTERE DÖNÜLMELİ”

    4- Alevi öğretisinin temel karakteristiği “varlık birliği” olduğundan, varlığın tüm hal ve formlarının “hak aynası”, yani varoluşa yol açan kaynağın bir hali olduğu kabulü güncel Alevi örgütlülüklerince bilince çıkarılıp “çok kültürlülüğün” Alevi yolu ve öğretisinin karakteristiği olduğu dile getirilmeli, Alevi örgütlülükleri Alevi öğretisinin bu kabulüne uygun söylemde bulunmalı, konumlanmalıdır.

    “TEK TİPÇİ KİRLİLİKTEN ARINMALIYIZ”

    5- Bütün güncel Alevi kurumları tek tipçi kirlilikten arınmalı, aleviliğin birçok sürekten ve etnik bileşenden oluşan “ikrarlı bir toplam” olduğunu bilince çıkarmalı, eylem ve söylemini bu kabul üzerinden gerçekleştirmelidir.

    6- Ritüellerde de tek tipleşme ret edilmeli, süreklerin tarihsel geleneğine saygı duyulmalı, esas alınmalıdır. Aksi tutum dinselleşme ve şekilciliğe yol açacaktır.

    “DERGAH VE OCAKLAR, ESAS ALINMALI”

    7- Örgütlenme anlayışımız, “her sürek özelinde tarihsel yaşam alanlarına odaklı” olmalıdır. Merkezi yapılanma (genel merkezler vb.) her süreğin tarihsel olarak yoğunlaştığı, kutsallarının, dergah ve ocaklarının olduğu alanlarda olmalıdır.

    “ANADİLDE İBADET ESAS ALINMALI”

    8- Diller her halkın tüm tarihsel birikimini içerdiğinden ve yetmiş iki millet bir bilinip cümle diller de “hak aynası” olarak bilindiğinden “ana dilde” ritüellerin gerçekleştirilmesi güncel Alevi örgütlülüğünce esas alınmalı ve teşvik edilmelidir.

    “ALEVİ YOLU ANA YOLUDUR”

    9- Güncel Alevi örgütlülüklerinde kadın tali plandadır. Oysa Alevi yolu “Ana yolu” olarak tarif edilmektedir. Anaların cem-cemaat yürütmeleri, kadının yaşamın her alanında etkin kılınması, güncel demokratik talep ve mücadelelerde kendi özgün yapılanmasını gerçekleştirmesi teşvik edilmelidir.

    “BÜTÜNLÜKLÜ BİR PROGRAM YOK”

    Alevi toplumunun eşit yurttaşlık, inanç ve ibadet özgürlüğü, zorunlu din derslerinin kaldırılması, ibadet merkezleri ve kutsal mekanlarının kabul görmesi ile demokratik toplum gibi temel talepleri konusunda yeterli bir mücadelenin verildiğini düşünüyor musunuz? Daha güçlü bir sonuç almak için bu konuda neler yapılabilir?

    Öncelikle güncel Alevi örgütlülüklerinin (dernek, federasyon, vakıf vb.) bütünlüklü bir program ve hedefi olmadığını belirtmek gerekir. Başta Alevi kurumları olmak üzere diğer demokratik kitle örgütleri de sorunu bütünlüklü tarif edememekte, bütünlüklü çözüm önerileri sunamamakta ve yeterli bir mücadeleyle Alevi sorununu sahiplenememektedirler.

    “İKTİDAR OLGUSU VE KURUMLARIYLA BİR ARADA OLUNAMAZ”

    Soruda zikredilen ve genelde Alevi kurumlarının dillendirdiği bu talepler Alevi sorununun çözümü ve Alevi toplumsallığının yaşatılabilmesi için yeterli değildir. Alevilik derken toplumsal bir varlık, sorun ve gerçeklikten söz ederiz. Sorunun çözümü toplumsal hakların bütün yönleriyle teslimine bağlıdır. Alevilik iktidar ve hegemonik ilişkilerin bulunmadığı, rıza yolu ve rıza toplumsallığı olarak tanımlanan bir komünalitedir. Hegemonik yapı ve onun yoğunlaşmış ifadesi olan devlet aygıtının türlü biçimlerinin reddi üzerinden alternatifi olarak geliştirilen düşünsel-toplumsal bir formasyondur.

    İktidar olgusu ve onun kurumlarıyla bir arada bulunamaz. Dolayısıyla rıza yolu ve toplumsallığının komünal bir yaşam gerçeğini ifade ettiği bilince çıkarılmalı, güncel demokratik mücadelenin yanında Alevi yolunun “rıza şehri” ütopyası unutulmamalı ve Alevi kurumlarınca ifade edilmelidir.

    “DEMOKRATİK CENAHIN İRADİ BİR BİLEŞENİ OLMALI”

    Demokratik mücadeleden daha güçlü bir sonuç almak için Aleviler kendilerinden başlamalı ve bunun için;

    1- Toplumsal sorunları üzerinden taleplerini netleştirmiş, iradeleşmiş, tarihsel toplumsal gerçeklik ve çizgisine uygun bir örgütlenme anlayışıyla örgütlenmelidir. Kriter, Alevi öğretisinin öngördüğü rıza hali, toplumsal iradenin tecellisi ve iktidarcı örgütlenme biçimlerinin reddi olmalıdır.

    2- Bütün ötekileştirilmişlerle, hak ve özgürlük talebi olanlarla beraber eşitlikçi özgürlükçü bir komünalitenin inşası için buluşmalı; demokratik cenahın “iradi bir bileşeni” olmalıdır.

    “SAMİMİ PRATİK MÜCADELE ŞARTI ÜZERİNE İNŞA”

    3- Alevilerin ve alevi örgütlülüğünün bir bütün olarak siyasal alanla ilişkilenme biçimi ise toplumsal taleplerinin programsal düzeyde kabulü, deklare edilmesi ve samimi pratik mücadelesi şartı üzerine inşa edilmelidir. Böyle bir duruş Alevilerin kişiler üzerinden manipüle edilmesine ve kişisel istikballere kurban edilmelerine engel olacağı gibi demokratik mücadeleye daha kararlı, güçlü ve istikrarlı katılımlarını sağlayacaktır.

    “HEGEMON GÜÇLER İLE ARAMIZA MESAFE KOYMALIYIZ”

    Alevi örgütlerinin diğer toplumsal muhalefet ile ilişkilerini ve Türkiye’nin temel sorunlarına karşı mücadelesini yeterli görüyor musunuz? Yeterli görmüyorsanız bu konuda neler yapılabilir?

    Aleviler, kendi toplumsal hakikatleriyle yaşadıkları sürece hegemon odaklarla arasına mesafe koymuştur. Ulus devlet inşasından bu yana ise hegemon güç içerisinde gelişen imparatorluk yanlılarıyla modern devlet söylem ve eylemiyle gelen klik arasında” tercihe zorlanmış, yeninin yanında kerhen yer almışlardır veya yer almak zorunda kalmışlardır. Direnen Koçgiri ve Dersim ise ulus devlet tarafından ezilmiştir. Aleviler, özellikle yetmişli yıllarda gelişen devrimci demokratik mücadelede, devrimci mücadelenin temel dinamiklerinden olmuş, 1980 darbesiyle beraber en çok ezilen toplumsal kimliklerden biri olmuşlardır.

    Bu yenilginin ardından ise bir geri çekilme söz konusu olmuş, içe kapanma yaşanmıştır. Hali hazırdaki durum iç açıcı değildir. Diğer başlıklarda ifade etmeye çalıştığımız nedenlerden dolayı ülkede ki toplumsal muhalefete yeterli bir katkı sundukları söylenemez.

    “KEMALİST ETKİLENME ZAAFİYETE YOL AÇTI”

    Bu durumdan Alevi örgütleri de büyük ölçüde sorumludur. Vurgulandığı üzere Aleviliğin tarihsel toplumsal gerçekliği ve çizgisi üzerine oturtulmuş bir örgütlülük söz konusu değildir. Temel sorun anlayış düzeyindedir. Tarihsel hakikatından kopunca özellikle ittihatçı-Kemalist ideolojik etkilenme ciddi zaafiyete yol açmaktadır.

    “GÜVENLİK KAYGISI VE EKONOMİK KISKAÇ”

    Alevilerin içe kapanmasında ki diğer etkenler ise süreklilik arz eden şiddetle iradelerinin kırılmış olması, katliam tehditlerinin canlı tutulup gerek gördükçe yinelenmesi, toplu yaşadıkları tarihsel yaşam alanlarından koparılarak dağıtılmaları sonucunda güvenlik kaygılarının artması, ekonomik kıskaca alınarak özellikle CHP’li belediyelere adeta muhtaç duruma düşürülmeleri, yine aynı belediyelerin kültürevi diye inşa edip anahtarını ellerinde tuttukları cemevleri üzerinden uyguladıkları baskılar sayılabilir.

    Uzun yılların sistematik politikalarıyla yaratılan çok yönlü tahribatlar olarak genellemek gerekir.

    “İKTİDAR MAKAMLARI DEĞİL HİZMET MAKAMLARI”

    Alevilerin bu durumu aşması, Türkiye’nin temel sorunlarına daha fazla ilgi gösterip demokratik muhalefetle diğer başlıklarda vurgulanan temel ve kriterlerde buluşması, toplumsal varlıklarının demokratik mücadeleye ve bütün ötekileştirilenlerle buluşmaya bağlı olduğu gerçeğinin anlatılmasıyla mümkün olacaktır. Şu vurgularda gereklidir düşüncesindeyim;

    1- Alevilik rıza yoludur, alevilik iddiasını, aidiyetini koruyan talip rızasız yolun farklı versiyonlarına itibar etmez.

    2- İnsanlık hegomonik-iktidarcı sistemin versiyonlarından mağdurdur, insanlık dünyanın her yerinde kurtuluşu bir rıza toplumsallığında (komünalitede) arar ve tarif ederken Alevilerin ağır bedellerle günümüze taşıdıkları değerlerinden, düşünsel-toplumsal modellerinden vaz geçmesi yanlış ve tarihlerine ihanettir.

    3- Rayberlik, Pirlik ve Mürşitlik makamları iktidar makamları olmayıp, rıza yolu ve toplumsallığının hizmet makamlarıdır. Bu makamlarda hizmet sunanlar yolun kurbanıdır. Işık ve öncü olmak, toplumsallığımızı hakikate bağlı kalarak savunmak, rızasız yolun versiyonlarına yem etmemek zorundadırlar.

    Turabi KİŞİN/PİRHA

    YARIN: DOSYA 14
    Hubyar Sultan Alevi Kültür Derneği Kurucu Başkanı Ali Kenanoğlu, Alevi örgütlenmesine ilişkin görüşlerini belirtiyor. 

    Aleviler, Alevi örgütlenmesini tartışıyor-1

    Aleviler, Alevi örgütlenmesini tartışıyor-2

    Aleviler, Alevi örgütlenmesini tartışıyor-3

    Aleviler, Alevi örgütlenmesini tartışıyor-4

    Aleviler, Alevi örgütlenmesini tartışıyor-5

    Aleviler, Alevi örgütlenmesini tartışıyor-6

    Aleviler, Alevi örgütlenmesini tartışıyor-7

    Aleviler, Alevi örgütlenmesini tartışıyor-8

    Aleviler, Alevi örgütlenmesini tartışıyor-9

    Aleviler, Alevi örgütlenmesini tartışıyor-10

    Aleviler, Alevi örgütlenmesini tartışıyor-11

    Aleviler Alevi örgütlenmesini tartışıyor-12

     

  • Demokratik Alevi Dernekleri: Saldırı inancımıza, itikatimize ve insanlığa yapılmıştır-VİDEO

    Demokratik Alevi Dernekleri: Saldırı inancımıza, itikatimize ve insanlığa yapılmıştır-VİDEO

    PİRHA-Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) Genel Merkezi Aysel Tuğluk’un annesi Hatun Tuğluk’un cenazesine yapılan ırkçı saldırıyı kınayarak saldırı Hatun Anamız şahsında inanç ve itikatimize ve bilcümle insanlığa yapılmıştır”denildi. DAD İzmir Eş başkanı Hüseyin Ozan’da ırkçı saldırıyı kınayarak Hatun Tuğluk’un cenazesine sahip çıkılması gerektiğini belirtti.

    Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) Genel Merkezi adına basına ve kamuoyuna yapılan açıklamada, dün  insanlığı utandıran utanç verici bir saldırı gerçekleşti, denilerek “Devletin ve iktidarın, gerici güruhları nasıl organize hale getirdiğini, saldırı guruplarının durumdan nasıl vazife çıkardıklarını tüm insanlık açık net gördü ve utandı. Ankara’nın ortasında cereyan eden bu vahim olayın elbetteki sorumlusu ülkeyi yönetenler/yönetemeyenlerdir” ifadeleri kullanıldı.

    “ÖLÜMÜZE DE DİRİMİZE DE TAHAMMÜL YOK”

    Açıklamada “Açık belirmek gerekir ki saldırı Hatun Anamız şahsında Aleviliğimize, Kadın varlığına, inanç ve itikatimize, hakka yürümüş canlarımıza ve bilcümle insanlığa yapılmıştır.

    Bu ülkede 1938’de katledilen canlarımıza bir mezar yerini reva görmeyenler, bu 21.yy da hala ölülerimize eza ve ceza çektirmekten vazgeçmediler. Ölülerimize bu deryayı ummanda bir karış toprağı fazla gören gerici ve köhne anlayışla yaşamak her geçen gün yaşamamızı zorlamaktadır” denildi.
    “ANA VE PİRLERİMİZ BOYUN EĞMEDİ BİZ DE EĞMEYECEĞİZ”

    Genel merkezin açıklamasında “Bu ülke, tarihinin hiç bir döneminde Alevi toplumunun temel hak ve hukukuna anayasal eşit yurttaşlık ilkesi çerçevesinde yaklaşmadı. Alevi varlığını kendisi için hep tehlike gördü. Bu anlayışla da yok etmeyi yegane yöntem olarak gördü.
    Biz Aleviler hiç bir zaman boyun eğmedik eğmeyeceğiz. Biz mücadeleyi Ana Naciye’den, Ana Fatma’dan, Ana Zarife’den, Ana Bese’den, Ana Sakine’den öğrendik. Pirimiz Seyit Rıza diz çökmedi, boyun eğmedi” ifadelerine yer verildi.
    “MÜSLÜMANLIĞIMDAN VE TÜRKLÜĞÜMDEN UTANDIM”

    Açıklamada son olarak şunlar belirtildi;
    “Bu saldırı bizler açısından örgütlü ve organize bir saldırıdır.
    Buradan egemen ve iktidarla iş tutan Alevi şahsiyetlere sesleniyoruz. Bunca vahşete rağmen bir pazara dönüştürdüğünüz Alevileri pazarlamaya devam edecek misiniz?
    Bakın İhsan Eliaçık onurlu bir duruş sahibi olduğunu “Bir kez daha Müslümanlığımdan ve Türklüğümden utandım. Özür diliyorum Kürt kardeşlerim” sözlerini sarf ederek bir daha gösterdi.”
     OZAN: KENDİLERİNİ İNSANLIĞIN VİCDANINDA EBEDİYEN MAHKUM ETTİLER    

    Bir açıklama da PİRHA’ya konuşan Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) İzmir Eşbaşkanı Hüseyin Ozan’dan geldi. Ozan “Aysel Tuğluk’un annesi Hatun Tuğluk’un cenazesine yapılan ırkçı saldırıyı kınayarak Hatun Tuğluk’un cenazesine sahip çıkılması gerektiğini belirtti.

    Ozan yaptığı açıklamada, “Cenazeye ve katılımcılara yapılan ırkçı saldırı sonrasında cenazenin defnedildiği yerden çıkarılmış ve Dersim’de toprağa verilmesi kararlaştırılmıştır. Hakkın varlığı olan cana, yaşayanlara saygısı olmayanların cenazelere de tahammülü yoktur. Kendilerini tüm insanlığın vicdanında ebediyen mahkum etmişlerdir. Bu saldırıya yol açan zihniyet ve saldırganlar herhangi bir insani değer tanımadıkları gibi bu topraklarda ve yaşanmakta olan tüm acıların, tüm zulümlerin sorumlusudurlar” dedi.

    Ozan Dersim halkı başta olmak üzere bütün Alevilerin cenazeye sahip çıkması, yüksek katılımla Hakka uğurlaması gerektiğini ifade etti.

    (HABER MERKEZİ)