Etiket: hüsnü öndül

  • İnsan hakları aktivisti Hüsnü Öndül, Neşat Ertaş türküleriyle uğurlandı-VİDEO

    İnsan hakları aktivisti Hüsnü Öndül, Neşat Ertaş türküleriyle uğurlandı-VİDEO

    PİRHA- İnsan hakları ve demokrasi mücadelesi veren eski İHD Genel Başkanı, Avukat Yazar Hüsnü Öndül, sevenleri tarafından Ankara’da son yolculuğuna uğurlandı. Hüsnü Öndül’ün eşi Selda Öndül, “Ben bugün burada ağlamak istemiyorum çünkü çok değerli bir insanı kaybettim, yol arkadaşımı kaybettim. Onun eşi olmaktan gurur duydum; torunlarını gördü, çok onurlu bir insandı” dedi. 

    Ankara’da yaşamını yitiren İnsan Hakları Derneği ve Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) kurucusu, Avukat, Yazar Türkiye’nin önemli insan hakları savunucularından Hüsnü Öndül, sevenleri tarafından son yolculuğuna uğurlandı.

    Törene katılanlar, 12 Eylül, 90’lar gibi karanlık süreçlerde dahi Hüsnü Öndül’ün korkmadan mücadeleyi sürdürdüğünden bahsetti. Eşi Selda Öndül, “Ne ailesinden ne aşkından ne de mücadelesinden vazgeçti, bugüne geldik” dedi.

    İnşaat Mühendisleri Odası Kongre ve Kültür Merkezi’nde düzenlenen törene Hüsnü Öndül’ün ailesinin yanı sıra DEM Parti Milletvekilleri Sevilay Çelenk ve Mithat Sancar, Emek Partisi Genel Başkanı Seyit Aslan, Genel Başkan Yardımcısı Selma Gürkan ile İstanbul Milletvekili İskender Bayhan, CHP Milletvekili Sezgin Tanrıkulu, Okan Konuralp, SOL Parti Başkanlar Kurulu üyesi İsmail Hakkı Tombul, TMMOB Genel Başkanı M. Emin Koramaz, KESK Eş Genel Başkanı Ayfer Koçak ile MYK üyeleri, TİHV Başkanı Metin Bakkalcı, TTB MK üyesi Ali Karakoç, Ankara Tabip Odası aktivisti Muharrem Baytemür, İHD Eş Genel Başkanı Eren Keskin ile önceki dönem başkanlarından Akın Birdal, Öztürk Türkdoğan, İnsan Hakları Ortak Platform’dan Feray Salman, Yazar Tanıl Bora, Serpil Kaya Güvenç, Gül Erdost, Fikret Başkaya, Eren Aysan da katılanlar arasındaydı.

    İnsan Hakları Okulu’ndan Elçin Aktoprak törenin açılış konuşmasını yaparak, “Hüsnü abi sizi görseydi tüm nezaketiyle ‘hoşgeldiniz’ derdi” dedi.

    Saygı duruşunun ardından İnsan Hakları Okulu (İHO)’nun Hüsnü Öndül’le daha önce yaptığı kısa belgeselden bölümler gösterildi.

    Daha sonrasında konuşan Hüsnü Öndül’ün eşi Selda Öndül, “Biz Hüsnü ile 76 yılında tanıştık, yağmur yağıyordu, Küçükesatta dolmuş bekliyordum. Sonra ben hep dedim ki; ‘yağmuran kaçarken doluya tutuldum’. Çok mutlu olduk, bu belgeselde anlatılanları eve hiç yansıtmadı, çocuklara yansıtmamaya çalıştık. Ne olursa olsun akşam evine gelir, çocuklar uyuyunca yeniden derneğe geri dönerdi. Ben bugün burada ağlamak istemiyorum çünkü çok değerli bir insanı kaybettim, yol arkadaşımı kaybettim. Onun eşi olmaktan gurur duydum; torunlarını gördü, çok onurlu bir insandı hepiniz biliyorsunuz. Hep şöyle derdi, ‘ben iflah olmaz bir iyimserim’. Gerçekten öyleydi; hem bir devrimci hem de kişisel olarak romantikti” ifadelerini kullandı.

    EREN KESKİN: 90’LARIN KARANLIĞINDA DAHİ HİÇ DÜŞMEDİ

    Selda Öndül’ün ardından söz alan İHD Eş Genel Başkanı Eren Keskin, “Hüsnü abi, insan hakları savunucularının ruhudur. Ben 89’dan beri tanıyorum kendisini. 90’ların korkunç karanlığında her yere koştururduk ve ben onun hiç düştüğünü görmedim. Gerçekten iyimserdi, insan hakları mücadelesinde böyle insanların olması çok önemli. Evine, eşine ve çocuklarına çok bağlı bir insandı, yeri doldurulmaz, hiçbir zaman unutmayacağız” dedi.

    METİN BAKKALCI: GALİBA BİRBİRİMİZE DAHA FAZLA SARILACAĞIZ!

    TİHV Genel Başkanı Metin Bakkalcı da “Hüsnü hocamdan çok şey öğrendim, birlikte öğrendik. Sevgili Selda ve Berk (Hüsnü Öndül’ün oğlu); ortak yaşamınızdan Hüsnü hocayı sizden bir miktar çaldık, bunun için size özür borçluyuz. Hüsnü hocam için buradayız, bugün ya da yarın ya nerede kalmıştık diye mi devam edeceğiz hayatımıza. Galiba birbirimize daha fazla sarılacağız.

    ÖZTÜRK TÜRKDOĞAN: HİÇBİR ZAMAN GÖREVDEN KAÇMADI

    Önceki dönem İHD Başkanlarından Öztürk Türkdoğan ise “Hüsnü abiden çok şey öğrendik, bilgiye dayalı savunuculuğu ondan öğrendik diyebilirim. Dernekte hep görev aldı hiçbir zaman görevden kaçmadı, insan hakları savunucularına insan değerlerini içselleştirerek bu hakları savunması gerektiğini kendisinden öğrendik” sözlerini kullandı.

    FERAY SALMAN: İYİMSERLİĞİ HEPİMİZE PUSULA OLSUN

    İnsan Hakları Ortak Platform’dan Feray Salman, “Son 17 yıldır Hüsnü abi ile her sabah insan hakları ortak platformunun ofisini açtık. Hüsnü abi her sabah çorbasını içmiş, yine de gelirken simitlerini de alır gelirdi. Beraber çalıştık; ben aslında korkağım ama Hüsnü abinin sağladığı o ortamda korkmadan yürümeyi becerdim. Ve onun gibi yürümeye devam edeceğim. İyimserliği hepimize bize pusula olsun” dedi.

    YAVUZ ÖNEN: BİR BİLGEMİZİ, YOLDAŞIMIZI, CEFAKAR BİR EMEKÇİMİZİ KAYBETTİK

    TİHV eski dönem başkanlarından Yavuz Önen, “Dostlar bir bilgemizi, acar militanımızı, yoldaşımızı ve cefakar bir emekçimizi kaybettik. Acımız büyük, kaybımız daha büyük. 1986’dan beri ben hep Hüsnü ile yürümek istedim. İHD’de beraber çalıştık, TİHV’de birlikte çalıştık. 1990’larda sekiz yıl süren bir çalışma ile mimarlar odasına inanılmaz bir arşiv bıraktı. Bir bilgi küpüydü. Biz insan hakları mücadelesini kavga olarak düşünüyoruz ama aslında insan hakları mücadelesi yanıtsız bir dilekçedir. Hüsnü’nün dilekçesi cevap bulanan kadar mücadele sürecek” diye konuştu.

    FEVZİ ARGUN: KENDİSİNDEN ÇOK ŞEY ÖĞRENDİM 

    Gazeteci Fevzi Argun da şunları kaydetti:

    “Hüsnü abi ile benim yolum 1982’de gazeteciliğe başladığımda kesişti. Biraz önce izlediğimiz videoda hüsnü abinin sözünü ettiği Mamak’ta kesişti yolumuz. Hüsnü abi ile aynı ağacın farklı dallarında yaprak olduk ve dostluğumuz o günlerden bugünlere kadar devame tti. Gerçekten öğrenmeyi çok seven ve öğrendiğini bilgiyi öğretmeyi de seven biriydi, bu anlamda da kendisinden çok şey öğrendim. Bizim meşhur pazar buluşmalarımız vardı bilenler vardır; zaman zaman aksasa da 35 yıldır her pazar buluştuk. Akla gelecek her şeyden bahsederdik, eğitici bir buluşma olurdu. Gerçekten iyi bir eş, baba ve dede olacaktı o kesintiye uğradı. Ben yeniden herkese, ailesine, dostlarına ve arkadaşlarına sabır diliyorum.”

    İHD başkanlarından Akın Birdal, darbe sonrası tanıdığını belirterek, “İnsan hakları mücadelesi, demokrasi, hukuk, özgürlük mücadelesidir. Yanı başımızda bir hukukçunun olması işlerimizi kolaylaştırıyordu. İnsan hakları mücadelemizde Hüsnü Öndül’le aynı şeyi düşündük. İnsanlar unutulduğunda ölür. Hüsnü Öndül asla ölmeyecek, mücadelemizde yaşayacak” diye konuştu.

    İnsan Hakları Derneği Genel Merkez Yöneticisi Osman İşçi ise, Hüsnü Öndül’ün mücadelesiye çok kıymetli biri olduğunun altını çizerek, “Son görüştüğümüzde akademiyi konuştuk. Kalıcı olan insan haklarının bilinmesidir, diyordu. İHD’yi en çok seven ve sahiplenendi” şeklinde ifade etti.

    Konuşmalar ardından Hüsnü Öndül’ün sevdiği Neşet Ertaş türküleri çalındı. Öndül, Karşıyaka Mezarlığı’nda toprağa sırlandı.

    PİRHA/ANKARA

  • İHD’nin önceki genel başkanlarından Hüsnü Öndül hayatını kaybetti

    İHD’nin önceki genel başkanlarından Hüsnü Öndül hayatını kaybetti

    PİRHA- İnsan Hakları Derneği’nin önceki genel başkanlarından Avukat, Yazar Hüsnü Öndül hayatını kaybetti.

    İnsan Hakları Derneği’nin (İHD) önceki genel başkanlarından Hüsnü Öndül hayatını kaybetti.

    İHD Genel Merkezi’nin sanal medya hesabından yapılan paylaşımda, “İnsan Hakları Derneği kurucularından, önceki genel başkanlarımızdan Hüsnü Öndül’ü kaybettik. Hüsnü Öndül hem bir insan hakları savunucusu, hem bir avukat, hem de bir yazar ve yılmaz bir insan hakları savunucusuydu. Anısı her zaman bizimle olacak. Cenaze bilgileri daha sonra paylaşılacaktır.”

    (HABER MERKEZİ)

  • Hukukçulardan AKP’nin cemevi kararına tepki: Neden müdahaleye ihtiyaç duyuyorsunuz?

    Hukukçulardan AKP’nin cemevi kararına tepki: Neden müdahaleye ihtiyaç duyuyorsunuz?

    PİRHA – Cemevlerinin Kültür Bakanlığı himayesine alınmasını değerlendiren hukukçu Hüsnü Öndül ve Kerem Altıparmak “Cemevinin statüsünün ne olacağını devletin karar vermesine imkan tanımak, her ihtimalle din ve vicdan özgürlüğüne bir müdahale niteliği taşır” dedi. 

    Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Plan ve Bütçe Komisyonu’nda cemevleri ile ilgili düzenlemelerin de yer aldığı torba kanun teklifinin ilk 8 maddesi kabul edildi.

    Düzenlemenin Meclis Genel Kurulu’ndan geçmesi durumunda belediyeler imar planlarken, bölgenin şartları ve ihtiyaçlarını göz önüne alarak cemevleri için yer ayıracak. Ayrıca cemevi inşası için kaymakam veya validen de izin alınması gerekecek.

    ÖNDÜL: İNANÇ ÖZGÜRLÜĞÜNE SAYGI GEREKİR

    Meclisteki bu düzenlemeye bir itiraz da hukukçulardan geldi. İnsan hakları savunucusu ve hukukçu Hüsnü Öndül, cemevlerine dönük düzenlemeye ilişkin “İnanç özgürlüğüne saygı gerekir” vurgusunu yaptı. Devletin, bütün dinler ve inançlar karşısında eşit muamele göstermesi gerektiğini belirten Öndül, şu değerlendirmeyi yaptı:

    “Devlet, İslam ve İslam’ın çeşitli inanç kolları veya Hristiyan veya herhangi bir dini inanca sahip olmayan toplulukların inanç özgürlüklerine saygı göstermelidir.
    Cemevi açmak için vali ya da kaymakamdan gidip izin almak tabi ki akla mantığa uymuyor. Devlet, inançlara müdahale etmeyecek ve de engellemeyecek. Yani herhangi bir şekilde desteklemek veya engellemek biçiminde dahil olmayacak. ‘Saygı göstermek’ demek inanç sahiplerinin, özgürce inançlarını, ibadethanelerinin yapımını kendileri yapacak, ne zaman, nasıl inançlarının gereklerini yerine getireceklerine inanç sahipleri, o gruplar veya kişiler karar verecek. Herhangi bir şekilde bir müdahalede bulunmayacak. Tüm bu söylediklerim zaten laiklik çerçevesinde yapılması gerekenlerdir.”

    ALTIPARMAK: CEMEVLERİNİN KAPANMASI GİBİ SONUÇLAR DOĞURACAKTIR

    Uluslararası ceza hukuku, anayasa ve idare hukuku konusunda çalışmaları olan Dr. Kerem Altıparmak da cemevleri ile ilgili düzenlemeye karşı çıkan bir diğer isim oldu. Kerem Altıparmak “Neden böyle bir şeye ihtiyaç duyuyorsunuz?” sorusunu gündeme getirerek şunları söyledi:

    “Nihayetinde cemevinin statüsünün ne olacağına devletin karar vermesine imkan tanımak her ihtimalle din ve vicdan özgürlüğüne bir müdahale niteliği taşır. Bu müdahalenin meşru ve demokratik toplum düzeninde gerekli olup olmadığına bakmak lazım. Neden böyle bir şeye ihtiyaç duyuyorsunuz? Cemevinin böyle bir koşulda izne tabi tutulması ihtiyacı cevaplanmalı. Öyle bir ihtiyacı ben bugüne kadar duymadım, böyle bir şikayet de görmedim. Yani bunu yaptığınız zaman muhtemelen özgürlüğü sınırlandırıyorsunuz. Yani bunun zorunlu bir sebebi yok. Böyle olunca da bu düzenleme Anayasaya aykırı hale gelir. Çünkü bu izne tabi olma koşulu bazı kişilerin kendi cemevlerini açamamak ve açık olanların kapanması gibi sonuçlar doğuracaktır. Bu nedenle de yapılanları anlayabilmek için nasıl bir ihtiyaca binaen yapıldığının netleşmesi lazım. Belli ki zaten ibadet yeri olarak cemevlerini kesinlikle görmüyorlar. Kültür Bakanlığında olması hiçbir artısı olmayan ama götürüsü olan bir düzenleme gibi gözüküyor. Onun için meşru bir sebebi olup demokratik toplum düzeninde zorunlu olmadığı sürece bu özgürlüğü sınırlandıramazsınız.”

    Eren GÜVEN/ANKARA

  • Öndül: Anayasal olarak Türkiye inanç özgürlüğünü herkes için tanımaktadır, ancak pratikte yok

    Öndül: Anayasal olarak Türkiye inanç özgürlüğünü herkes için tanımaktadır, ancak pratikte yok

    PİRHA – Hukukçu Hüsnü Öndül, Alevi toplumuna dönük nefret suçlarına işaret ederek “Türkiye’de pek çok insan hakkı kategorisinde olduğu gibi inanç özgürlüğü alanında da ciddi sorunlar var. Oysa anayasal olarak ve ulusalüstü insan hakları hukuku bakımından Türkiye inanç özgürlüğünü herkes için tanımaktadır. Fakat pratikte tekçi bir özellik taşıyormuş gibi bir uygulama var” dedi.

    İnsan Hakları Derneği, Türkiye İnsan Hakları Vakfı ve Çağdaş Hukukçular Derneği kurucu ve yöneticilerinden Hüsnü Öndül, dünya kamuoyunun gündeminde olan Rusya-Ukrayna  savaşı ile Türkiye’deki hak ihlalleri hakkında PİRHA’ya konuştu. Bir dönem İnsan Hakları Derneği Genel Başkanlığı’nı da yapan Öndül, ilk olarak Rusya’nın Ukrayna işgaline dönük sorularımıza cevap verdi.

    “SAVAŞLAR SOSYAL ADALETSİZLİKTEN ÇIKAR”

    Hüsnü Öndül, Rusya savaşını, “Savaşların nedeni dünyanın eşitsizlikler dünyası olmasındandır” sözleriyle özetleyerek şunları ifade etti:

    “Rusya’nın Ukrayna’yı işgali ve savaş olgusu, kendi özel/öznel koşulları olmakla birlikte, dünyanın genel işleyiş kurallarından, durumlarından ayrı değil. Uluslararası Çalışma Örgütü (İLO) Anayasasının daha ilk cümlesinde yazdığı gibi… Savaşlar sosyal adaletsizlikten çıkar. Gelir dağılımı adaletsizliğinden. Temel neden budur. Güçlüler, Thomas Hobbess’in Leviathan eserinde anlatıldığı gibi, dünyanın doğa durumunda olduğunu düşünüp kuvvete başvurmayı kendilerinde hak görüyorlar. Doğa durumunda hak kuvvete göre belirlenir. ‘Büyük balık küçük balığı yer.’ Bu durum ve şimdi Rusya’nın Ukrayna’ya saldırısı ve işgali dünyanın ‘toplum durumu’nda -hala- olmadığı anlamına gelir. Toplum durumunda hukuk geçerlidir ve kural olarak dünyada bir hukuk düzeni var. İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’nin Önsözü ve 28. Maddesi ile BM Şartı’ndaki Birleşmiş Milletler’in amacını vurgulayan amaç maddesi (madde 1) işlemiyor. Kimi devletler ve bu savaşta Rusya kendisini bağlayan bir dünya hukuk düzeni yokmuş gibi ve sanki doğa durumundaymışız gibi hakkını hukuka göre değil, güce/kuvvete göre tarif ediyor ve işgal ve ilhak hareketine girişiyor. Beni öldürülen tüm canlılar (onbinlerce Ukrayna ve Rus sivil insanlar, askerler, hayvanlar); yakılan yıkılan köyler/ kentler, tarihi ve doğal çevre ilgilendiriyor ve savaşa karşı çıkıyorum. Bu savaşta ve bütün savaşlarda İnsancıl Hukuk’un en önemli ve temel belgeleri olan 12 Ağustos 1949 Cenevre Sözleşmelerine ve 1977 Protokollerine uygun hareket edilmelidir.”

    “HUKUK İLKELERİ İŞLEMELİDİR”

    Hukukçu Hüsnü Öndül, Türkiye’deki militar eylemler sebebiyle yaşanan sivil ölümlere de yorum yaptı. Urfa’da 24 Mart’ta özel harekat polislerinin atış talimi yaptığı civarda 16 yaşındaki Muharrem Aksem’in öldürülmesine dair Öndül, “Hukukun üstünlüğü ilkesi gereği, kamu otoritelerinin hukuka aykırı eylem ve işlemleri söz konusu olduğunda da hukuk ilkeleri işlemelidir. AİHM silver ve diğerleri İngiltere kararında hukukun üstünlüğü ilkesini kamu makamlarının eylem ve işlemlerinin hukuksal denetiminin yargı organı tarafından yapılması olarak açıklamıştır. Türkiye’de gözaltında kayıplara karşı, yargısız infazlara karşı verilen mücadele, cezasızlığa karşı verilen mücadele işte bu ilkenin; hukukun üstünlüğü ilkesinin yaşam bulması için verilen mücadeledir ve bu ilkenin savunulmasıdır” dedi.

    “YAŞAM HAKKININ KORUNMASI GEREKİR”

    Hüsnü Öndül, ‘hasta tutuklular’ sorununa değindi. Cezaevlerinden her gün gelen ölüm haberlerine ilişkin “yaşam hakkının korunması” vurgusu yapan Öndül, şu yorumu yaptı:

    “Hasta mahpusların özgürlüğü için insan hakları savunucuları yıllardır talepte bulunuyor. Fakat Adli Tıp Kurumu bağımsız değil ve hasta mahpusların cezaevlerinde uzun süre kalmalarına yol açan veya cezaevlerinde yaşamlarını yitirmeleri ya da tahliyelerinden kısa bir süre sonra hayatlarını kaybetmeleri sonucunu doğuran bir tutum içerisinde. Konunun insan haklarına saygı yükümlülüğü ile ilgisi var. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 1. Maddesinin başlığı ‘saygı yükümlülüğüdür’. Devletler egemenlik alanındaki herkese karşı bu yükümlülük altındadır. ‘Herkese’ mahpuslar da dahildir. Sözleşmede yer alan hakları ve özgürlükleri herkes için tanıdıklarını taahhüt ederler bu birinci maddede. ‘Tanıma’ ifadesi, korumayı, kullanmayı ve geliştirmeyi içerir. Yaşam hakkı söz konusudur ve atılı suç ne olursa olsun yaşam hakkının korunması gerekir. Ben uygulamaları saygı yükümlülüğünün ihlali olarak değerlendiriyorum.”

    “PRATİKTE TÜRKİYE TOPLUMU TEKÇİ BİR ÖZELLİK TAŞIYORMUŞ GİBİ UYGULAMA VAR”

    Alevi toplumunun maruz kaldığı hak ihlalleri de Hüsnü Öndül’ün üzerinde durduğu bir diğer konu oldu. Mahkeme kararlarına rağmen zorunlu din derslerinden vazgeçmeyen iktidarın, şimdi de Diyanet Akademisi kurmakta oluşunu yorumlayan Öndül, söz konusu baskılara dair şunları söyledi:

    “Demokrasi, halkın kendi siyasal, sosyal, ekonomik, kültürel sistemini kurmak için iradesinin özgürce ifade edilmesine ve yaşamının tüm yönlerine tam katılımına dayanır. Birleşmiş Milletler Dünya İnsan Hakları Konferansı Viyana Belgesi’nin 8. Maddesi’nde böyle yazılıdır. Demokrasi çoğulculuğa dayanır. Türkiye toplumu da çoğulcu, etnik, dinsel, dilsel açıdan çoğulcudur. Türkiye’de pek çok insan hakkı kategorisinde olduğu gibi inanç özgürlüğü alanında da ciddi sorunlar vardır. Oysa anayasal olarak ve ulusalüstü insan hakları hukuku bakımından Türkiye inanç özgürlüğünü herkes için tanımaktadır. Fakat pratikte sanki Türkiye toplumu çoğulcu değil, tekçi bir özellik taşıyormuş gibi bir uygulama vardır. Hem Aleviler hem Şafiler hem Hristiyan topluluklar açısından dini özgürlükler alanında da baskıcı uygulamalara tanık olunmaktadır. Bu tür uygulamaların ortadan kalkması insan haklarına dayalı, hukukun üstünlüğü ilkesinin geçerli olacağı demokratik, laik, çoğulcu bir siyasal, sosyal, ekonomik ve kültürel düzenin oluşturulmasına bağlıdır.”

    NEFRET SUÇLARI İŞLENİYOR”

    Hüsnü Öndül, okullardaki dinci baskının karşılık bulamayacağını da ifade ederek “Bunlar geçici ve mevzi hadiseler. Türkiye toplumunun geldiği noktayı göstermiyor. Demokratik tepkiler, eleştiriler, insan hakları ve demokrasi mücadelesi ile aşılacak sorunlar olarak görüyorum” ifadelerini kullandı.

    Öndül, Alevilerin inanç merkezleri olan cemevlerine yönelik devlet politikalarını da eleştirerek, “Nefret suçları işleniyor ve hukuk devleti kurumları, ilkeyi (hukuk devleti, hukukun üstünlüğü ilkesine dayanan devlet demektir, Şu andaki Anayasa’nın 2. Maddesi’nde ve değiştirilmesi dahi teklif edilemeyecek maddeler arasındadır) uygulamalıdır” dedi.

    Eren GÜVEN/ANKARA

     

  • Öndül: Herkesin barıştan yararlanma hakkı var

    Öndül: Herkesin barıştan yararlanma hakkı var

    PİRHA-1 Eylül Dünya Barış Günü ile İlgili konuşan İnsan Hakları Derneği Onur Kurul Üyesi Avukat Hüsnü Öndül, “Hepimizin barış hakkı var. Çatışmasızlık durumu sadece tek başına barış anlamına gelmiyor. Haklara ve özgürlüklere dayalı bir sisteme, bir düzene hakkımız var” dedi.

    1 Eylül Dünya Barış Günü ile İlgili PİRHA‘ya konuşan İnsan Hakları Derneği Onur Kurul Üyesi Avukat Hüsnü Öndül, her çatışmasız ortamda barış olduğunun söylenemeyeceğini belirterek, barış hakkının kutsal ve adalete, eşitliğe dayalı bir düzene ihtiyaç olduğunu ifade etti.

    “HEPİMİZİN BARIŞ HAKKI VAR”

    Barış konusunun Birleşmiş Milletler (BM) tarafından 2 kez bildiri biçiminde belgeye bağlandığını hatırlatan Öndül şunları dile getirdi:

    “Biri 1984 yılında ‘Halkların barış hakkı’ bildirisi, diğeri 2016 Aralık’ta ‘Barış hakkı bildirgesi’ şeklinde idi. Yani bireysel bir hak olarak söylüyordu o şekildeydi. Halbuki 2016 Aralık ayında barış hakkı aynı zamanda bireysel bir hak olarak her bireyin bir hakkı olarak vurgulandı. ‘Barış hakkı bildirisi’nin 1. maddesi herkesin barıştan yararlanma hakkı vardır cümlesiyle başlıyor.

    Türkiye’de ve Ortadoğu özelinde şöyle değerlendirmeler yapılabiliriz. Elbette Türkiye toplumunun barışa ihtiyacı var, elbette etnik kökenlerimizden, siyasal düşüncelerimizden, dini inançlarımızdan bağımız olarak ve bir bütün bunları da kaplayacak bir biçimde herkesin, hepimizin barış hakkı var. Barış çatışmanın yokluğu anlamına gelmemektedir.”

    “ÇATIŞMANIN OLMAYIŞI BARIŞ OLDUĞU ANLAMINA GELMEZ”

    Türkiye’de yaşanan devlet ve silahlı örgütler arasındaki çatışmalara değinen Öndül sözlerine şu şekilde devam etti:

    “Milli Savunma Bakanı ara ara çıkıp şu kadar PKK’li öldürdük diyor. Bu çatışmanın tarafları var. Acaba kaç resmi görevli, asker, polis, subay, astsubay veya korucu yaşamını yitirdi. Bunları telaffuz bile etmek istemiyoruz. İki taraftan da veya çatışmanın hangi tarafı olursa olsun insanların ölmesini, öldürülmesini ve yaşamlarını yitirmesini istemiyoruz. Bu bir dilek ve talep. Ama bir çatışma var ve bu çatışma durumunun çatışmasızlık durumuna geçmesi lazım. Tabi bunun adı barış değildir, çatışmasızlık durumu sadece tek başına barış anlamına gelmiyor.”

    “HAKLARA VE ÖZGÜRLÜKLERE DAYALI BİR DÜZENE İHTİYACIMIZ VAR”

    Çatışmasızlık durumuna gelinmesi için masaya oturulması gerektiğini vurgulayan Öndül şunları aktardı:

    “Evet çatışmasızlık durumuna gelinmesi lazım ve masaya oturulması lazım. Yani somut olarak bir masadan bahsetmiyoruz, görüşmelerin yapılması gerekiyor. Bu görüşmelerin konusu haklar ve özgürlükler olmalı. Dolayısıyla demokratik özerklik gibi iç determinasyon anlamına gelen demokrasi içeren talepler reddedilemez, göz ardı edilemez ve bölücülüktür diye nitelendirilemez. O bakımdan haklara ve özgürlüklere dayalı olarak barışı kavramak lazım. Nitekim BM’den önce 1919’da kurulmuş olan Uluslararası Çalışma Örgütü’nün (ILO) tüzüğünün girişindeki  birinci cümlede savaşların temel sebebinin sosyal adaletsizlik olduğu yani eşitsizlik olduğu vurgulanır.

    İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’nin başlangıcında savaşların nedeni olarak haklardan ve özgürlüklerden yoksun olma hali düzenlenir. Ve hepsinin yine BM İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’nin 28. maddesinde yazıldığı gibi haklara ve özgürlüklere dayalı bir sisteme, bir düzene hakkımız var. İnsan olmamızdan kaynaklı hakkımız var. Hepimizin hakları var. Türk’ün de, Kürt’ün de, Laz’ın da, Çerkez’inde… Dolayısıyla öyle bir düzenleme olmalı ki bu haklara ve özgürlüklere dayalı bir sistem oluşturulmalı ve böylece barış içinde toplum haklara ve özgürlüklere sahip olarak yaşamalı. Kürtçe konuşana dayak atmak, yasaklamak, Kürt’ün oylarıyla seçilmiş belediye başkanlarını görevden almak, kayyım atamak ve benzeri uygulamaların olamayacağı bir düzen olması lazım.”

    “1 EYLÜL’DE BARIŞA DAİR DÜŞÜNCELERİMİZİ AÇIKLIYORUZ”

    Herkesin her açıdan haklara ve özgürlüklere sahip olmada eşit olacağı bir düzene ihtiyaç olduğunu ifade eden Öndül, “O bakımdan 1 Eylül Dünya Barış Günü iki kutuplu dünya döneminde sosyalistler ve demokratlar tarafından kutlanan bir gündü. Birleşmiş Milletler ise 2001 yılında 1 Eylül’ü Dünya Barış Günü olarak ilan etti. İnsan hakları savunucuları olarak, Türkiye’de hem 1 Eylül’ü Dünya Barış Günü olarak kutluyoruz hem de 1 Eylül’de barışa dair düşüncelerimizi açıklıyoruz” dedi.

    Cebrail ARSLAN/ANTALYA

     

  • Öndül: Türkiye, AİHM’nin Alevilerle ilgili verdiği kararlarına uymak zorundadır

    Öndül: Türkiye, AİHM’nin Alevilerle ilgili verdiği kararlarına uymak zorundadır

    PİRHA- İnsan Hakları Derneği önceki dönem Genel Başkanlarından Avukat Hüsnü Öndül, AİHM kararlarına rağmen, zorunlu din dersleri ve cemevlerinin ibadethane statüsü verilememesine ilişkin yaptığı açıklamada, “Türkiye çoğulcu bir toplum. Yani etnik açıdan farklı etnik kökene sahip insanlar var, inanç açısından, farklı inanç gruplarına mensup insanlar var ve siyasi anlamda farklı düşünen insanlar var. Bunlar arasında bir ayrımcılık yapılamaz ve devletin hizmetlerinden eşit yararlanması gerekir” dedi.

    AİHM kararlarına rağmen, zorunlu din dersleri ve cemevlerinin ibadethane statüsü verilememesine ilişkin İnsan Hakları Derneği (İHD) önceki dönem Genel Başkanlarından Avukat Hüsnü Öndül, PİRHA’ya değerlendirmelerde bulundu.

    Alevi toplumunun inanç özgürlüğü, hakları ve genel olarak ta kültürel haklarıyla ilgili olarak AİHM’in önemli kararlar verdiğine dikkat çeken Öndül, “Bu sözleşmenin hem inanç özgürlüğünü düzenleyen 9. maddesi bağlamında hem de ayrımcılık yapılmaması eşitlik ilkesi ve ayrımcılık yasasını düzenleyen 14. maddesinde aykırılıklar gördü” dedi.

    “TÜRKİYE TOPLUMU ÇOĞULCU BİR YAPIYA SAHİP, DEVLET HERKESE EŞİT OLMAK ZORUNDADIR”

    Öndül, sözlerini şöyle sürdürdü:

    “Türkiye’deki Alevi toplumu da sürekli olarak eşit vatandaş olma isteğini, talebini dile getiriyor. Ne demek bu? Eşit haklara sahip vatandaş olmak ne demek? Çünkü Türkiye çoğulcu bir toplum. Yani etnik açıdan çoğulcu, farklı etnik kökene sahip insanlar var inanç açısından, farklı inanç gruplarına mensup insanlar var ve siyasi anlamda farklı düşünen insanlar var. Bunlar arasında bir ayrımcılık yapılamaz ve devletin hizmetlerinden eşit yararlanması gerekir. Mesela anayasal bir kurum olan Diyanet işleri Başkanlığının 100 binin üzerinde personeli var ve üç veya dört bakanlık bütçesinden daha fazla bir bütçeye sahip. Hizmetlerle ilgilide ne elektrik, ne de su parası ödüyor. Bütün kamusal hizmetlerden ve bütün vatandaşlardan toplanan bütçe ile giderler karşılanıyor. Dolayısıyla Alevi toplumu da; birincisi, kendi ibadethanelerinin yani cemevlerinin ibadethane olarak kabul edilmesini, ikincisi, elektrik su ve benzeri hizmetlerin Sünni inanç mensuplarına nasıl devletçe katkıda bulunuyorsa cemevlerine de katkıda bulunmasını, üç, zorunlu din derslerinin kaldırılmasını, kaldırılmıyorsa o zaman da kendi inançlarına ilişkin programlar düzenlenmesini ve kendilerine inançlarından kaynaklı olarak ayrımcılık yapılmamasını istiyorlar.”

    AİHM kararlarını hakları ve özgürlüklerin korunması doğrultusunda alınmış kararlar olarak gördüğünü belirten Öndül, devletin de bu kararlar doğrultusunda hukuksal düzenleme yapması ve davranışlar sergilemesi gerektiğini ifade etti.

    “TÜRKİYE AİHM KARARLARINA RAĞMEN ALEVİLERİN HAKLARINI VERMİYOR”

    Anayasanın 90. maddesi uluslararası sözleşmelerin iç hukuktaki düzenlemelerden üstün olduğunu, iç hukuktaki düzenlemeler çeliştiği durumda uluslararası sözleşmelere insan hakları ile ilgili uluslararası sözleşmelerin üstünlüğünü vurguladığını vurgulayan Öndül, şunları dile getirdi:

    “90/5 son fıkrasında buna uygun davranışların sergilenmesi gerekir. Türkiye’nin gelmiş geçmiş bütün hükümetleri, geleceğe dönük söyleyecek olursak hem bugünkü hükümetin, hem de gelecekteki hükümetlerin bu doğrultuda hareket etmesi gerekir. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 46. maddesine göre de kesinleşmiş AİHM kararları bağlayıcıdır ve de buna uymak zorundadırlar.”

    “ALEVİ TOPLUMUNUN, İNANÇLARI KONUSUNDA TAAHHÜTÜ YERİNİ GETİRMEYEN PARTİLERE OY VERMEMESİ GEREKİR”

    Alevi toplumunun kendi haklarını görmeyen ve tanımayanlara karşı tavır alması gerektiğinin altını çizen Öndül, sözlerini şöyle sürdürdü:

    “Siyasi iktidarlar ülkeyi yönetmek üzere halktan oy alırlar. O zaman bu doğrultuda taahhütte bulunmayanlara Alevi toplumunun oy vermemesi gerekir. Seçimler açısından yapılması gereken bir şey. Demokratik tarzda köşe yazarları bugün benim yaptığım ve dünkü yazımda değindiğim gibi kamuoyuna duyurulması gerekir, siyasi iktidara ve bunu yapmayanlara eleştirmesi gerekir. Aleviler panel düzenleyebilirler, sinema filmi çekebilirler, çeşitli etkinlikler yapabilirler, yayın organlarında bu konunun işlenmesine isteyebilirler. Dolayısıyla ülkenin vatandaşlarının oluşturduğu kamuoyunu siyasi iktidara baskı yapmasını sağlayabilirler. Ünlü Fransız düşünürü Wolter’e 250 yıl önce sormuşlar; İnsan hakları için ne yapabiliriz? diye. Oda demiş ki insanların bilmesini sağlayın. Yani bu durumu, Alevilerin bu durumunun böyle olduğunu Türkiye toplumunu bilmesi gerekiyor, bunun sağlanması gerekiyor, her platformda dinlendirmesi gerekiyor.”

    Cebrail ARSLAN/ANKARA