Etiket: ibrahim sinemillioğlu

  • İbrahim Sinemillioğlu: İnsani yardım koridorunun açılmasını sağlamalıyız-VİDEO

    İbrahim Sinemillioğlu: İnsani yardım koridorunun açılmasını sağlamalıyız-VİDEO

    PİRHA – Avukat İbrahim Sinemillioğlu, Suriye’deki Alevi katliamının önüne geçebilmek adına yapılması gerekenleri anlattı. Sinemillioğlu, Alevi kurumlarının insani yardım götürülmesini sağlaması gerektiğinin altını çizerek, “Türkiye’de özellikle yandaş basın, Alevilerin de ‘Esad kalıntısı’ olduğunu ve o rejimi halen savunmakta olduklarını ısrarla yaymaktalar. Son derece ağır, incitici ve çirkin küfürlere varan nitelemeler var, bunların önlenmesi lazım” dedi.

    Suriye’de Alevilerin yoğun yaşadığı batı kentlerindeki katliamlar durmak bilmiyor. 6-10 Mart arasında yapılan toplu katliamlarda yüzlerce sivil, vahşice öldürülürken, çok sayıda Alevi yurttaşın mülklerine de el konuldu.

    HTŞ, IŞİD ve Türkiyenin de desteklediği SMO tarafından yapılan katliamları Avrupa ülkeleri görmezden gelmeyi tercih ederken, iktidar ve medyası “Esad artıkları” diyerek katliamı gerekçelendiriyor. Türkiye’de katliama tepki gösteren Alevi örgütlerinin kitlesel eylemleri engellenirken, katliamı yapanlar hakkında mahkemelere verilen suç duyuruları da tutuklama kararlarıyla sonuçlanıyor. Avrupa’daki Alevi kurumları ve demokratik kitle örgütleri Avrupa ülkelerinin sessizliğine ve Suriye Geçici Hükümetine verilen desteğe tepki gösterirken, BM’nin harekete geçmesi için eylem ve diplomatik faaliyetler yürüterek baskı uyguluyor.

    İngiltere merkezli Suriye İnsan Hakları Gözlemevi (SOHR) 1200’ü aşkın sivilin öldüğünü belirtse de yerel kaynaklardan gelen bilgiler bu sayının çok daha üzerinde duruyor.

    Alevilerin yaşadığı kentlerde elektrik ve su gibi temel ihtiyaçların da engellenmesiyle birlikte Suriye’de tam anlamıyla insanlık dramı yaşanıyor.

    “ŞU AN ALEVİLERE SAHİP ÇIKACAK BİR DEVLET YOK”

    Sinemilli Ocağına mensup Avukat İbrahim Sinemillioğlu ile Suriye’deki Alevilerin içerisinde olduğu tehlikeyi konuştuk.

    Emperyalist devletlerin, Alevilere bakış açısını yorumlayan Sinemillioğlu, Ortadoğu’daki Alevi kimliğinin kabulüne dair ise şu değerlendirmeyi yaptı:

    “Emperyalist devletler, özellikle güce, stratejik duruma bakıyor. Yani Ortadoğu’yu stratejik olarak ele alıyorlar. Örneğin 1563 yılındaki Maraş defterindeki Elbistan kazasına bağlı 300 kadar köy vardı, bunun çok büyük bölümü Aleviydi, şimdi ise yarıdan fazlası Sünnileşmiş durumda. Aynı şekilde Yavuz’un Çaldıran Seferinden önce Diyarbakır’ın bütün Kürt kesimi Alevi iken, daha doğrusu Kürdistan coğrafyasının büyük bir bölümü Alevi iken Yavuz’la birlikte Sünnileşme başladı. Anadolu’nun eski halkları; Rumu, Ermenisi, Kürdü, Likyalısı, Kapadokyalısı her ne varsa hepsi zamanla Müslümanlaşmış ve Türkleşmiş. Anadolu’daki Aleviler giderek azalmıştır. Alevilerin sayıları azalmıştır ama sistemle de bütünleşmemişlerdir. Anadolu’nun Türkleşmiş Alevileri ile Kürt Alevileri 16. yüzyıldan itibaren Celali İsyanlarını başlattılar. Alevilerin devlete karşı başkaldırısıydı bu, onun dışında Anadolu’da isyan olmamıştır. O nedenle şu an Alevilere ne sahip çıkacak bir devlet var ne de Alevilerin çok stratejik konumda olan belli geniş bir yurtları var. Alevi ölmüş ölmemiş kimsenin umurunda değil, bunu dert etmiyorlar.”

    “KURTULUŞ YOLU DEMOKRATİKLEŞMEDE”

    “Ortadoğu’da Alevilerin pek esamesi okunmamakta” diyen İbrahim Sinemillioğlu, PKK Lideri Abdullah Öcalan’ın, gönderdiği son mektuba da dikkat çekti. Katliamlara yol açan zemini, demokratik olmayan yönetimlerin sebep olduğunu ifade eden Sinemillioğlu şunları söyledi:

    “Sayın Öcalan, dil, kültür, inanç ve etnisite bakımından bütün haklar arasında eşitlik sağlanmasından bahsediyor. Yani sadece Kürtlere değil; Araplara, Türklere de bu eşitlik sağlansın deniliyor. Herkes çocuğuna kendi dilini öğretip, kendi inancını yürütmek istiyor. Bütün bunlar barış süreci içerisinde alınması gereken tedbirlerdir ve kabul edilmesi gereken demokratik ve vazgeçilmez insan haklarıdır.

    Şimdi Alevilere karşı yapılan katliam, soykırım ya da etnik temizlik; her ne derseniz deyin, maalesef yapılıyor. SDG’nin temsilcisi Mazlum Abdi ve Salih Müslim, o bölgede Alevilerin de korunması gerektiğini söyledi. Ancak şu an Kürtlerin bölgesi ile Aleviler arasında İdlib var. İdlip de tamamen HTŞ’nin kontrolünde. Orada bir de Türkiye var. SDG’nin oraya müdahale edip, Alevilerle birlikte hareket etme imkanı fiilen yok. Aynı şekilde Dürzilere de ulaşmaları mümkün değil. Dürziler de bugün büyük bir tehlike altında ama onlar İsrail korumasından yararlanıyorlar. Alevilerin ise böyle bir korunması yok. O nedenle çok rahatlıkla Alevilere karşı katliamlar yapılıyor.

    Türkiye’de özellikle yandaş basın, Esad ailesi Alevi olduğu için buradaki Alevilerin de ‘Esad kalıntısı’ olduğunu ve o rejimi halen savunmakta olduklarını ısrarla yaymaktalar. Son derece ağır, incitici ve çirkin küfürlere varan nitelemeler var, bunların önlenmesi lazım. Türkiye sözde laik bir devlettir. Türkiye ne Türktür ne Kürt’tür ne Araptır ne Alevidir ne Sünnidir ne de Hristiyandır. Devlet Türkiyelilerin devletidir.

    Anlaşıldığı kadarıyla ABD Başkanı Trump, mutlaka Kürtler ve Türkler arasında bir yakınlaşma, bir anlaşma sağlamak istiyor ancak bunun içerisinde Aleviler yok. Ancak Alevilerin de Kürtlerin de tek kurtuluş yolu demokratikleşmedir.”

    “ULUSLARARASI BASKI ARTTIRILMALI”

    İbrahim Sinemillioğlu, Suriye’deki Alevi toplumunun, diğer halklarla birlikte örgütlü hareket etmesi gerektiğinin de altını çizdi. Av. Sinemillioğlu, katliamların önüne geçmek adına yapılması gerekenleri ise şu şekilde özetledi:

    “Çok önemli bir durum var, o da şu; Suriye Alevileri Araptır ve Arap Alevileri Lübnan’da da Suriye’de de kendilerini Arap halkının en sağlam parçası olarak sayıp, görüyor. O nedenle her şeyden önce, Alevilikten de önce Araplığı ön plana çıkarıyorlar. Bu nedenle Dürzilerin, Kürtlerin Suriye’den ayrılma veya farklı bir yapıya sahip olma arzusuna onların da pek hoş baktıklarını sanmıyorum. Ama yeni yeni mesela Hatay’daki Arap Aleviler, Kürtleri hiç sevmezlerdi ama son dönemlerde Hatay Arapları, DEM Parti’nin kendilerini en çok gözeten, sahip çıkan parti olduğunu gördüler. Kürtlerle ilişkileri son derece düzelmeye başladı. Suriye’de de bu yavaş yavaş oluşuyor.

    Eğer uluslararası baskı biraz arttırılabilirse ki bu baskı da Hatay dışındaki Aleviler ve Kürtler olmak üzere demokratik kurumların, Avrupa kamuoyunun sahip çıkmasıyla mümkün. O nedenle Hatay Alevileri, bu gruplarla bütünleşip yakınlaşabilir. Örneğin Aleviler birçok yerde Dürzilerle iç içe yaşıyor. Lübnan’ın yarısından fazlası Arap Alevi ama ne Lübnanlılar da ne de Dürzilerden bir şey gelmiyor. Yani dışarıdan da bazı seslerin, yardımların gelmesi lazım.”

    “ALEVİLERİN BÜYÜK KİTLE ÖRGÜTLERİNDE YER ALMASI LAZIM”

    “Bu katliamların bana göre iki nedeni var. Birincisi; Aleviliğin özellikle insana ve canlıya kutsal gözle bakması, tanrının bir parçası olarak görmesi… İnsan öldürmek Alevilikte son derece ağır bir suç ve düşkünlük sebebidir.

    İkinci neden; sayısal azlıktır, bir yerde çoğunluk olamamaktır. Eğer Aleviler şu anda Türkiye’de, Suriye’de İran’da olsun eğer bulundukları yerde bir çoğunluk sağlayabilselerdi çok daha rahat korunabilirlerdi ama şimdi öyle bir şey yok. Türkiye’de Alevilerin çoğunlukta olduğu Dersim dışında hiçbir il yok. Benim öğrencilik yıllarımda Sivas, Erzincan, Maraş neredeyse nüfusların yarı yarıya oldukları illerde ama şimdi bu illerde Alevi nüfusu kalmadı!

    Aleviler artık akıllarını başlarına toplayacaklar. Öncelikle kendileri ile birlikte hareket edenler ve istekleri kendileri ile aynı olanlarla birlikte işbirliği yapacaklar. Demokratik iş birliği… Bu CHP olur DEM Parti olur… Alevilerin demokratik kitle örgütleri ile işbirliği yapması lazım. Bir Alevi olarak ben silahı hoş görmüyorum ama bir yanağına atılan tokada karşılık diğer yanağı da çevirmeyi hoş görmüyorum. Artık vuran o eli yakalayıp gerekirse kırmalı noktasına geldim. O nedenle Alevilerin önemli büyük kitle örgütlerinde yer alması lazım. Eğer Alevi kuruluşlarımız ve sivil toplum kuruluşları, bu süreçte becerebiliyorlarsa en azından insani yardımda bulunmaları gerekir diye düşünüyorum.”

    Eren GÜVEN/İSTANBUL

  • Cenevre’de BM Temsilciliğinde Maraş Katliamı açıklaması: Suçluların yargılanmasını istiyoruz!-VİDEO

    Cenevre’de BM Temsilciliğinde Maraş Katliamı açıklaması: Suçluların yargılanmasını istiyoruz!-VİDEO

    PİRHA- Faşist kalabalıkların Maraş’ta gerçekleştirdiği Alevi Pogromu’nun 46. yılında, Maraş Demokratik Dernekler Federasyonu (MARDEF) öncülüğünde Cenevre’de bulunan Birleşmiş Milletler temsilciliğinde açıklama yapıldı. Araştırmacı-Yazar Mehmet Bayrak, “Dönemin Başbakanı Bülent Ecevit’e gönderilen belgede Maraş Katliamı’nda MİT’in parmağı olduğu yazılı ve bu durumda devletin Maraş Katliamı’nı organize ettiğini ortaya çıkartıyor” dedi. Maraş Katliamı tanığı Fidan Yıldırım da “Maraş Katliamı tanığı ve mağduru olarak yaşadıklarımı unutmayacağım” diye ifade etti.

    Video

    https://cantv.tv/2024/12/maras-katliaminin-46-yili-mardef-cenevredeki-birlesmis-milletler-basin-salonunda-aciklama-yapiyor-2-bolum-can-aktuel-programi-cantvde/

    Maraş’ta 19-25 Aralık 1978’de faşistler tarafından Alevilere yönelik yapılan katliamın üzerinden 46 yıl geçti. 6 gün süren katliamda resmi rakamlara göre 111 Alevi katledildi, 1000’den fazla Alevi de yaralandı. Alevilere ait 270 ev ve 270 işyeri yakıldı veya tahrip edildi.

    Maraş Demokratik Dernekler Federasyonu (MARDEF) öncülüğünde Aleviler, İsviçre’nin Cenevre kentinde bulunan Birleşmiş Milletler temsilciliğinde Maraş Katliamı’na dair açıklama yaptı.

    “MARAŞ, HEPİMİZİN KABUK BAĞLAYAN YARASIDIR”

    Açıklamanın moderatörlüğünü yapan Selda Kavak Torunoğlu, “Maraş Katliamı’nın uluslararası platformlarda başka bir aşamaya taşımak için bugün bir araya geldik. Maraş hepimizin kabuk bağlamayan yarasıdır ve bizim en büyük isyanımızdır” diye belirtti.

    “DEVLET, MARAŞ KATLİAMI’NI ORGANİZE ETTİ”

    Dönemin Başbakanı Bülent Ecevit’e 3 Ocak 1979 tarihinde ulaştırılan MİT belgesine değinerek sözlerine başlayan Araştırmacı-Yazar Mehmet Bayrak, “Bülent Ecevit’e gönderilen belgede Maraş Katliamı’nda MİT’in parmağı olduğu yazılı ve bu durum da devletin Maraş Katliamı’nı organize ettiğini ortaya çıkartıyor. Yaşanan bir soykırımdır ve uluslararası platformlara götürülüp incelenmesi gerekiyor. 2 saatte Kıbrıs’a çıkarma yapmakla övünen Bülent Ecevit, Maraş’ın bitişiğinde Kayseri’deki hava indirme tugayını 4 günün sonunda ancak Maraş’a indirebildi. Oysa aylar öncesinden Maraş Katliamı’nın rapor edildiğini biliyoruz. Pol-Der şube başkanlığı yapan bir Alevi arkadaş geldi istihbarat bölümünde çalıştığı için kendisinin 4 ay öncesinden bu durumdan haberi olduğunu söyledi” diye konuştu.

    “YÜZDE 50’LERDE OLAN ALEVİ VE KÜRT NÜFUSU ŞU ANDA YÜZDE 20’LERDE”

    Maraş Katliamı’nda yaşananları anlatan Avukat İbrahim Sinemillioğlu ise konuşmasında şunları dile getirdi:

    “Maraş Katliamı Türkiye’yi ırkçı, dinci ve faşist bir darbenin kıskacına almaya yönelik olaylar zincirinin en önemli halkasıdır. Bölgede yaptığımız toplantılarda daha ilk günlerde Maraş’ı terk etme dile getiriliyordu. Dilimiz döndüğünce Maraş’a sahip çıkılmasını söyledik ama geldiğimiz noktada 1960’lı yıllarda %50’lerde olan Kürt ve Alevi nüfusu günümüzde ise %20’lerde” dedi.

    “KATLİAMDAN ÖNCE EVLERİMİZ İŞARETLENMİŞTİ”

    Maraş’ta katledilenleri saygıyla anarak sözlerine başlayan Maraş Katliamı tanığı Fidan Yıldırım, “Maraş Katliamı olduğunda öğrendim Alevi ve Sünni’nin ne olduğunu. Biz insanlığı, vicdanlı olmayı, barışı öğrenirken başkaları da kin, nefret ve ayrımcılığı yaşıyordu. Kürt ve Alevilerin olduğu mahallelere saldırılar başlamıştı ve biz yerde sürünerek olanları izliyorduk. Katliamda saldırganların ‘vurun 5 Aleviyi öldüren cennete gider’ sözü aklımdan çıkmıyordu. Sonradan öğrendik ki evlerimiz öncesinden işaretlenmiş ve ölümüz bir x işaretiyle belirlenmişti. Maraş Katliamı tanığı ve mağduru olarak yaşadıklarımı unutmayacağım” diye ifade etti.

    “EKOLOJİK KIRIMIN NEDENİ ÖZ SAVUNMANIN OLMAMASIDIR”

    Prof. Beyza Üstün, “Demografik Değişimin Tamamlanma Süreci: Ekolojik Kırım” başlıklı sunumunda, toplumda öz savunmanın eksik olmasından dolayı kapitalizmin kar hırsıyla her şeye el koyduğuna işaret etti. Beyza Üstün, şöyle konuştu: “Yaşamın yeniden örülmesi gerekir. Toplumun yok edilen öz savunmasının yeniden örgütlenmesi gerekir.  Kapitalizm günümüzde kendini “yeşil kapitalizm” olarak tanımlıyor. Ancak bunu yaparken kar hırsından vazgeçmiyor. Devlet doğayı tahrip ederek insansızlaştırıyor. Mezopotamya coğrafyasını barajlarla geri dönülemez hale getiriyorlar. Dünyayı yorumlamak yeterli değil, değişim yaratmak gerekir.”

    “DEVLETİN, İNSANSIZLAŞTIRMA POLİTİKALARI SÜRÜYOR”

    Gazeteci Elif Sonzamancı ise, katliam sonrası Maraş’ta yaşanan göç üzerine konuşarak, “Maraş, katliamdan sonra çok yoğun göç verdi. Bu veriler resmi değil ama 50 bin ile 80 bin arasında olduğu varsayılıyor. Devlet bilerek göçü teşvik ediyor. Pasaport vererek bir  nevi coğrafyanın insansızlaşmasını sağladı. Yine Suriye’deki savaştan kaynaklı gelen göçmenlere Terolar köyünde kamp kurmak istediler. Alevi köylerin ortasına Selefi insanların yerleştirilmesi korkuyu ve göçü tetikledi. En son 6 Şubat depreminde binlerce insanımız yaşamını yitirdi. Yurtdışında binlerce Maraşlı var. Göç politikaları devam ediyor. Bu yeni bir politika değil. Ancak Maraş Katliamı ile başlayan insansızlaştırma politikaları devam ediyor. Depremde bile yardım götürülen köylerde Alevi-Kürt-Sünni diye ayrımcı politikalara tanık olduk” ifadelerini kullandı.

    “SUÇLULARIN YARGILANMASINI İSTİYORUZ”

    Maraş Katliamı’nın üzerinden 46 yıl geçmesine rağmen acıların unutulmadığını ifade eden Maraş Demokratik Dernekler Federasyonu Eş Başkanı Mehmet Üstek, “Eğer bir suçluya ceza verilmezse o kişi suç işlemeye devam eder. Basın toplantısını düzenlememizin amacı uluslararası kamuoyunda iç hukuku tıkanmış olan bir katliam sürecinin tekrar gündeme alınarak suçluların yargılanması. Maraş Katliamı’nın ardından halkımıza göç dayatıldı. Bizler Avrupa’daki Maraşlılar olarak uluslararası alanda kendi topraklarımıza sahip çıkabilmemiz için bize destek olunmasını istiyoruz” diye konuştu.

    PİRHA/İSVİÇRE

     

  • ‘Diyanet’in bu kadar ileri gitmesi laik cumhuriyete büyük bir hançerdir’- VİDEO

    ‘Diyanet’in bu kadar ileri gitmesi laik cumhuriyete büyük bir hançerdir’- VİDEO

    PİRHA – Avukat İbrahim Sinemillioğlu, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın dini zapturapt altına almak için kurulduğunu belirterek günümüzde her kurumda örgütünü genişletmeye çalıştığını ifade etti. Sinemillioğlu, “Diyanetin varlığı, bu sistemin varlığı devletin bekası karşısındaki en büyük bombadır. Türkiye’nin çağdaş bir yerde olması için yapılması gereken en başta Diyanetin devlet çarkları içerisinden çıkarılması olacaktır. Onun için Diyanet İşleri Başkanlığı kapatılmalıdır” dedi.

    Pir Haber Haber Ajansı (PİRHA) olarak yeni bir haber dizisi başlattık, Diyanet İşleri Başkanlığı’nı masaya yatırıyoruz.
    Türkiye’de halkın en güvenmediği ikinci kurum olan Diyanet İşleri Başkanlığı her geçen yıl artan bütçesi, genişleyen yetkileri, yaptığı açıklamalarla, verdiği fetvalarla toplumsal yaşamın her alanında gittikçe daha çok söz sahibi oldu. Din işlerinden sorumlu, devlete bağlı bir kurum olarak kurulan Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB), kurulduğu 1924 yılından bu yana devlet içindeki varlığı, işlevleri, iktidar politikalarının hayata geçirilmesindeki etkin rolü, her geçen yıl artan bütçesi ve değişen siyasal konumu itibariyle her daim bir tartışma konusu oldu. Son yıllarda eğitim-öğretimde de etkin rol verilen Diyanet Milli Eğitim Bakanlığı ile çeşitli protokoller imzalayarak laiklik karşıtı eğitimin kalıcılaşması için çabalıyor.

    “Bütçesi büyük, varlığı tartışmalı kurum: Diyanet‘in tarihsel ve güncel görevini, toplumdaki yerini, laiklik karşıtlığını, kadınlara bakışını, Alevi toplumu üzerindeki etkisini Avukat İbrahim Sinemillioğlu ile konuştuk.

    “DİYANET İŞLERİ DİNİ ZAPTURAPT ALTINA ALMAK İÇİN KURULDU”

    PİRHA- Diyanet’in kuruluş amacı nedir?

    İBRAHİM SİNEMİLLİOĞLU: Osmanlı Devleti biliyorsunuz bir din devleti, İslam devletiydi. Ama sekülerizm Osmanlı Devleti’nde de vardı. Sekülerizm ve laiklik farklı şeyler aslında. Onun döneminde halife altında da şeyhülislam, dini işlere bakardı. Halife dinin de devletin de başıydı. Şeyhülislam, Müslümanların başıydı. Her türlü şey ona bağlıydı. Cumhuriyetle birlikte Şeyhülislamlık, saltanat ve halifelik kaldırılınca  yerine din işlerini yürütmek için bir kurum açıldı. 3 Mart 1924’te Evkaf ve Şeriye Bakanlığı, halifelik ve şeyhülislamlık kaldırılınca aynı kanunla bir de Diyanet İşleri Başkanlığı kuruldu. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kuruluş amacı dinin, cumhuriyetin esaslarına aykırı olmayacak şekilde yönetimi sağlamaktır. Yani dini, zapturapt altına almak için kuruldu Diyanet İşleri Başkanlığı. Dini hizmetlerden ziyade dini zapturapt altına almak, dini hizmetleri şunun bunun eline düşürmeden devlet aracılığı ile uygun bir şekilde yürütmek amacıyla kuruldu. Kuruluş amacı budur. Daha sonra Diyanet İşleri Başkanlığı 1937’de devletin dini laikliktir denilince daha çok denetim amacına yönelik kurulmuş oldu. Ama Diyanet İşleri Başkanlığı, bir din kurumudur. Çünkü Sünni Hanefi mezhebinden başka mezheplerle ilgisi yok. Alevilikle ilgisi yok, Hristiyanlarla, Ezidilerle, Bahailerle, Musevilerle başka dinden olanlarla hiçbir ilgisi yok. Sadece Müslümanlara, Sünni Müslümanlara hizmet veriyor. Ama devlet kademesi içerisinde yer alıyor. Diyanet İşleri kuruluş itibariyle dini zapturapt altına almak için kurulmuş olsa bile devletin içinde yer alan devlete çalışmalarıyla, davranışlarıyla, fetvalarıyla yön vermeye gayret eden bir kurum haline geldi.

    “DİYANET BUGÜN HER KURUMDA ÖRGÜTÜNÜ GENİŞLETMEYE ÇALIŞIYOR”

    – Tarihsel olarak faaliyetleri nasıl bir yol izledi?

    Geçmişten bu yana ilk sıralarda eğitime zerre kadar katılmazlardı. Din dersleri ilkokullarda okutuluyordu ama mesela ben ilkokulda din dersi görmedim. Kitabımızı almıştık ama gelen yazıyla ‘Alevi köylerinde din derslerinin okutulmasına gerek yok’ deniliyordu. Bizde okumadık ama ben bazı duaları oradan öğrendim, hala da aklımda. Ama buna rağmen biz din dersi görmedik. Ama daha sonra din dersi, ilkokulda zorunlu oldu, ortaokulda zorunlu oldu ve neredeyse bu son müfredatla da din derslerine ayrılan süre hemen hemen bütün derslerin ayrılan süreleri kadar. 570 küsür saat. Cumhurbaşkanı çıkıp ‘Matematik önemli de din dersi önemli değil mi?’ diyor. Matematik, ilmin anası. Matematik bilmiyorsan yolda yürümesini bilmezsin. Sayı saymasını bilmiyorsan beş tane koyunu güdemezsin. Matematik budur, hayatın özüdür, hayatın temelidir. Ama Diyanet İşleri tarih içinde bu şekilde gele gele bugün okullarda okul öncesinde bile çocuklara din dersi öğretiyorlar. Geçenlerde okudum. Okullarda deney yaptırıyorlarmış bir bardak suyu doldurup üzerine kağıt koyup bardağı ters çevirirseniz bunu düzgün bir şekilde kaldırdığınızda havanın kaldırma gücü sayesinde o su dökülmez, kağıt düşmez. Ama hafif bir aralık yaparsanız düşer. İlkokul öncesi çocuklara bu deneyi yaptırıp dua okutup dua okursanız dökülmez deniliyormuş. Böyle olunca dökülmüyor ama açınca dökülüyor, bu duadan dolayı dökülmedi diyorlarmış. Yani havanın kaldırma gücünden dolayı dökülmediğini söylemiyorlar. İlkokul çocuklarına nasıl ağıt yakılacağını öğretiyorlar. Kabul edilemez bir sistem içerisinde yürütmeye çalışıyorlar. Din, barış demektir. İslam dininin kelime anlamı da barıştan geliyor. Dini bu şekilde bir üstünlük kurma, başkasının mallarını gasp ederek aracı olmak yanlıştır. Diyanet İşleri de tarih içinde fonksiyonunu değiştirmiş bugün devletin her kademesi içine girmiş durumda her kurumda yer almak üzere örgütünü genişletmeye çalışıyor.

    “TOPLUMU DİN ESASLARINA UYGUN BİR ŞEKİLDE YÖNETME MİSYONUNA KAVUŞTULAR”

    -Diyanet’in süreç içerisinde misyonunda nasıl bir değişiklik oldu?

    Başlangıçta kuruluşunda doğrudan doğruya dini, zapturapt altında tutmak amacıyla kurulmuş bir kurum iken şimdi tersine toplumu din esaslarına uygun bir şekilde yönetmeye çalışmak misyonuna kavuşmuş bulunuyor. Diyanet İşleri’ne o misyonu veriyorlar. Bunun tek yolu Diyanet İşleri’nin kapatılması. Farklı bir sistemle ki Irak Kürdistan’ında buna benzer sistem var. Din İşleri Daire Başkanlığı var orada her din temsil ediliyor. Ama dini konulara kesinlikle girmiyorlar. Onların parasal, yönetsel bir de varsa konuşmaları, vaazları, ayinleri arasında suç olabilecek bir şey varsa onları yargı kurumlarına bildirmek. Normal fonksiyonu budur. Necmettin Erbakan da ‘Diyanet İşleri’ni devletin dışına çıkaralım’ diyordu. Bana göre de doğrusu odur. Aleviler kendi diyanetlerini oluştursunlar, Sünniler kendi diyanetlerini oluştursunlar ama yasalara aykırı davranmamak, yolsuzluk yapmamak kaydıyla çok açık ve net bir denetime tabi olmak kaydıyla olsunlar.

    “LAİK CUMHURİYET YAPISINA BÜYÜK BİR HANÇERDİR”

    -AKP’nin iktidar olduğu günden itibaren Diyanet’te nasıl bir değişim yaşandı?

    Çok önemli bir değişim yaşandı. Aslında Tayyip Erdoğan, belediye başkanlığı döneminde ‘müfredatı değiştirmeye gerek yok, imam hatip müfredatı bütün liselere uygulanabilir’ gibi bir laf etmişti. Diyanet de hükümetle el birliği içerisinde bunu yapmaya çalışıyor. Müfredatı tamamen imam hatip müfredatı haline getirmeye çalışmak ikinci olarak da toplumu din esaslarına göre dizayn etmek. Örneğin birçok yerde bugün içkili lokantalar yasak. Alevi köylerine cami yapılıyordu. Cami yapmak isteyen gitsin kendi camisini yapsın. Bugün Türkiye’de 2000’e yakın cemevi var. Bunların hiçbirini devlet yapmıyor. Aleviler kendi cemevlerini kendileri yapıyorlar. Çünkü cemevinin fonksiyonu var. Caminin de aynı şekilde fonksiyonu vardır. Caminin kelime anlamı toplantı yeri anlamındadır. Kilisenin de öyle. İslam’ın ilk yıllarında da Hz. Muhammed döneminde camilerde hem düğünler yapılırdı hem toplantılar yapılırdı. Cuma namazlarının esası cuma toplantılarıdır. Ama sonradan bu tamamen değişti.

    AKP döneminde de Diyanetin fonksiyonunun değişmesi belli zaten. Şu an da sanıyorum 7-8 bakanlıktan fazla bir bütçesi var. Korkunç bir şey. Benim paramla niye imam yetiştirilsin ve imam beni kafir, cehennemlik saysın? İçki satılıyor içkiye konan vergiyle hocaya maaş veriliyor. Bu mu helal? Devletin faiz vergilerinden faiz alınıyor hocaya maaş veriliyor. Bu mu helal olan? Ben haram olsun demiyorum ama belki sen haram olsun diyorsun. Haram olsun diyenin parasıyla hoca maaş alıyor. Bu mu helal olan? O nedenle Diyanetin devlet kademesi içerisinde bu kadar ileri gitmesi devletin laik cumhuriyet yapısına büyük bir hançerdir.

    “ÇOK BÜYÜK BİR BEKA MESELESİDİR”

    -Diyanetin, bir taraftan en güvenilmez ikinci kurum olurken, Meclis’e sunulan 2025 bütçesinden 130 milyar 119 milyon lira ile 6 bakanlığın bütçesini geride bırakarak bütçeden aslan payını almasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

    130 milyar tl ile Türkiye’nin bütün okullarına laboratuvar kurulur, iki öğün yemek verilir. 130 milyar tl ile 50 bine yakın köyde öğretmen bulundurulur. 130 milyar tl ile Türkiye’nin üniversiteleri, dünya üniversitelerinde ilk bine giremiyorken dünya üniversiteleri sıralamasında ilk yüze giren en az 5-6 üniversitemiz olur. Bu para üstelik Türkiye’ye ortaçağ zihniyetinin sahip olması ve gelecekte Türkiye insanının üçüncü sınıf ülke insanları seviyesine düşme sonucuna gelir. 1960’lı yıllarda 28 milyon nüfusla Türkiye’de yaklaşık 55 milyon küçükbaş hayvan vardı. Şimdi Türkiye nüfusu 86 milyon artı 12 milyon kadar da göçmenle 95 milyon 100 milyona yakın nüfus var Türkiye’de. Küçükbaş hayvan sayısı 20 milyonun altında. 5 kişiye bir koyun düşüyorken o zaman 1 kişiye 2 koyun düşüyordu. Ve et ithal ediyoruz. Ve buğday, mercimek ithal ediyoruz. Saman ithal ediyoruz. Bütün bunlar şimdi oluyor. Bu ortaçağ seviyesine düşürülme durumu Türkiye’nin geleceği önünde çok büyük bir beka meselesidir. Bunun üstünde durmak lazım.

    “İKİSİ BİRBİRİNİN TAMAMLAYICISI DURUMUNA GELDİ”

    -Diyanet ve Milli Eğitim Bakanlığı’nın iç içe geçen faaliyetlerini nasıl okumak gerekir?

    İkisi birbirinin tamamlayıcısı durumuna geldi. Sadece Milli Eğitim Bakanlığı değil Diyanet her yerde kendini gösteriyor. Şuan gördüğüm kadarıyla tapu ile maliyede daha ön safa çıkmadılar. Milli Eğitim’de, İçişleri Bakanlığı’nda, TSK’de hep öne çıkmaya çalışıyorlar. Hep orada ön saftalar. Yeni yüzyılın müfredat programı olarak hazırlanan program tamamen Diyanet İşleri Başkanlığı eksenli bir programdır. O nedenle bu durumda Türkiye’nin insanlarının ortaçağ seviyesine düşürülmek istenmesi, üçüncü sınıf ülkeler seviyesine düşmesinin en büyük etkenlerinden biridir.

    “TÜRKİYE HİÇBİR ZAMAN LAİK BİR ÜLKE OLMADI”

    -Diyanet ve laiklik bir arada olabilir mi?

    Türkiye 5 Şubat 1937’de yapılan Anayasa değişikliğiyle devletin laik vasfı kabul edildi. Türkiye’de sekülerlikle laiklik karıştırılıyor. Sekülerlik ayrı şeydir. Seküler yaşam kimsenin birbirinin yaşam tarzına karışmamasıdır. Laiklik de devletin dinle alakasının kesilmesidir. Devlet dine karışmaz. Dini kendi alanında serbest bırakır. Devletin dini yoktur. Devletin dini adalettir. 1937’den sonra bile birçok Alevi cemi yasaya aykırı diye basıldı. Alevilik diye bir din yoktur Alevilik bir tarikattır, tarikatlar da Türkiye’de yasaktır gerekçesiyle basıldı üstelik. Ama at oynatıyorlardı. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kuruluşundan beri de laikliğin kuruluşundan beri de Türkiye hiçbir zaman laik bir ülke olmadı. Her zaman bir hizmete, bir mezhebe, Sünni-Hanefi müslümanlığa hizmet etti. Bu laiklik değildi. Ama seküler hayat vardı. Türkiye’de bırakın laikliği, sekülerizm bile tehlikeli.

    “BİZDE OLMASI DEVLETİN LAİK OLMAYIŞIDIR”

    -Laik, demokratik ülkelerde devlet destekli dini kurumlar yok, bizim ülkemizde var. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

    Bizde olması, devletin laik olmayışıdır. Bu kadar basit. Eğer devlet laik olsa dediğim gibi dini kurumların hiçbirine karışmaz. Devlet sadece din konusunda ‘dini istismar ediyor musun, dini kullanarak her türlü pisliği, dolandırıcılığı, ahlaksızlığı yapıyor musun’ bunları araştırır. o nedenle devletin din karşısında tutumu bu olmalıdır bunun ötesine geçmemelidir.

    “DİYANET KADINA EŞYA OLARAK BAKIYOR”

    -Diyanetin kadına bakışını nasıl görüyorsunuz?

    Belden aşağı bakıyor. ‘Kadının sırtından sopayı belinden sıpayı eksik etmeyeceksin’ olarak bakıyor. Diyanetin bakışı budur. Ama konuşurken de kadın başımızın tacıdır derler. Diyanet kadına eşya olarak bakıyor. Diyanetin kadına bakış açısı çarpık bir bakış açısıdır. Bu bakış açısı devlete hakim oluyor. O nedenle Diyanetin varlığı, bu sistemin varlığı devletin bekası karşısındaki en büyük bombadır. Türkiye’nin çağdaş bir yerde olması için yapılması gereken en başta Diyanetin devlet çarkları içerisinden çıkarılması olacaktır. Onun için Diyanet İşleri Başkanlığı kapatılmalıdır.

    Devrim FINDIK/İSTANBUL

    İLGİLİ HABERLER

    ‘Diyanetin varlığını sorgulamayan her laiklik tartışması yanlıştır; Diyanet vergilerle finanse edilmemeli’
    ‘Bir fetih ideolojisi geliştiren Diyanet kurumu ile karşı karşıyayız’-VİDEO
    ‘Diyanet artık bir devlet kurumu olmaktan çok tarikatların merkezi haline gelmiş durumda’-VİDEO
    ‘Türkiye’de dini radikal olarak politikanın dışına çıkarmak gerekiyor’-VİDEO

    ‘Fetihçi iktidarın, böyle bir din ulemasına ihtiyacı vardı, Diyaneti bu amaçla kullanıyor’-VİDEO

    ‘Diyanet şiddetin devam etmesine zemin hazırlıyor; bütçesinde çok büyük haram var’ – VİDEO

  • Sinemillioğlu: Maraş Katliamı 45 yıllık yara, içimizde giderek büyüyor – VİDEO

    Sinemillioğlu: Maraş Katliamı 45 yıllık yara, içimizde giderek büyüyor – VİDEO

    PİRHA – Maraş Katliamı’nın üzerinden 45 yıl geçti ancak gerçek failler ve sorumlular hala ortaya çıkarılmadı. Dava avukatlarından Av. İbrahim Sinemillioğlu, “Maraş, kimsenin sahip çıkmayacağı, kimsenin uluslararası alana taşımayacağı yerdir ve oradaki Aleviler, Kürt’tür. Bence bu nedenle Maraş ön plana çıktı” dedi.

    19 Aralık 1978’de faşistler tarafından gerçekleştirilen Maraş Katliamı’nın acısı dinmiyor. Katliamın üzerinden 45 yıl geçti ancak failler hala ortaya çıkarılmadı. 19 Aralık 1978’de başlayıp, bir hafta süren faşist saldırılarda 111 kişi Alevi oldukları için öldürüldü. 100’ün üzerinde kişinin yaralandığı katliamda, 200’ün üzerinde ev, 70’e yakın iş yeri yakıldı, yağmalandı.

    Maraş Katliamı Davası avukatlarından Av. İbrahim Sinemillioğlu, katliama ve davaya ilişkin PİRHA’ya konuştu.

    “BU YARAYI DİRİ TUTMAK ZORUNDAYIZ”

    İbrahim Sinemillioğlu,  “45 yıllık yara içimizde giderek büyüyor. Orada ölenlerin hepsini rahmetle anıyorum. Ama bu yarayı halkların eşitliğine vurduğu darbeyi öne çıkarmak açısından özellikle diri tutmak zorundayız. Çünkü bugün bize olan yarın başkasına olur. Eğer siz insanın eşitliği temeli üzerinde, yurttaşlığın eşitliği temeli üzerinde bir düzen kuramazsanız bu olaylarla her zaman karşılaşırsınız” dedi.

    Sinemillioğlu, Maraş Katliamı’nın başlamasının temel nedenlerinden birinin olayların başlamasından bir gün önce MİT’in, hükümet güçlerine verdiği bilgiden kaynaklandığını ve MİT’in verdiği bilginin de Türkiye’de üç ilde çok önemli toplumsal olaylar hazırlandığı, bu üç ilin biri Erzincan, biri Maraş, birinin de Hatay olduğunu söyledi.

    Sinemillioğlu, Hatay’ın bir bölümünün Arap yurttaşlardan oluştuğunu bu yüzden uluslararası güçlerin devreye girmesini istemediklerinden Hatay’da toplumsal olayların yaşanmadığını söyledi.

    “MARAŞ’TAKİ ALEVİLER KÜRT OLDUĞU İÇİN SEÇİLDİ”

    Erzincan’da da Türk-Alevilerin çoğunlukta olduğunu belirten Sinemillioğlu, “Maraş’ın özelliği ise Kürtlerin Alevi oluşu, nasılsa Sünni Kürtler sahip çıkmazlar, Aleviler de azınlıktadır düşüncesiyle bence Maraş seçildi. Maraş, kimsenin sahip çıkmayacağı, kimsenin uluslararası alana taşımayacağı yerdir ve oradaki Aleviler, Kürt’tür. Bence bu nedenle Maraş ön plana çıktı” diye konuştu.

    “DAVA DOSYASI YANLIŞ MADDEYE GÖRE AÇILDI”

    Dava dosyasının açılışta yanlış açıldığını söyleyen Sinemillioğlu, “Dosya, 149. maddeye göre açılması gerekirken 146. maddeye göre açıldı. Ve görece hukuka uygun gitti. İhmaller dışında söz verildi ama bazı şeyler yapılmadı” dedi.

    Sinemillioğlu, davanın şahitlerinin mahkeme esnasında söylediklerini ise şöyle anlattı:

    “Mesela bir adam şahit olarak dinlendi. Dinamit atarken parmakları kopan biriydi. Mahkeme sorduğundaysa ‘Ben atmadım’ diye cevap verdi. Ve bu adamı yalancı şahitlikten gözaltına bile almadılar. Normalde yapılması gereken gözaltına almalarıydı. Yine bir kadın ‘hakim bey, beş çocuğum vardı, beşiyle dul kaldım. Kocam yurt dışında çalışıyordu’ dedi. Kadın davanın 2 ve 3 numaralı sanıkları hakkında ‘bunların ikisi de benim komşularımdı. Çok iyilerdi ama kocamı onlar öldürdü’ dedi. Bu kadının ifadesi hiç aklımdan çıkmaz.”

    Devrim FINDIK-Cihan BERK/İSTANBUL

  • MARDEF 5. Maraş Buluşması başladı -VİDEO

    MARDEF 5. Maraş Buluşması başladı -VİDEO

    PİRHA- Maraş Demokratik Dernekler Federasyonu (MARDEF) tarafından Almanya’nın Siegen kentinde 5. Maraş Buluşma Kampı düzenlendi. 

    7-8 Ekim tarihleri arasında iki gün devam edecek buluşma programı, depremde ve demokrasi mücadelesinde yaşamını yitirenler için bir dakikalık saygı duruşu ile başladı. MARDEF Eş Başkanları Fidan Kabayel ve Serhat Med kısa bir açılış konuşması yaparak program hakkında bilgiler verdi. Ardından panellere geçildi.

    “ERKEK EGEMEN SİSTEM KADINA BELLİ BİR ROL BİÇİYOR”

    İlk panelin konusu “Geçmişten günümüze Alevi Kadın mücadelesi” idi. Elif Cangül tarafından modere edilen panelde HDP 26. Dönem milletvekili Besime Konca söz aldı.

    Konca kadınların soykırımlardan geçirildiğini belirterek, “Kürtlerin soykırımından bahsederiz, IŞİD’in yaptığı soykırımlardan bahsederiz. Bunların kaynağı aslında kadın kırımıdır. Kadına bunun yolunu açan rejimler Ortadoğu’da mevcut. Bütün kadın hakları, kadın mücadelesi konusunda Brezilya’daki, İngiltere’deki, Türkiye’deki hükümetler aynı davrandı. Erkek egemen sistem kadına belli bir rol biçiyor. Kadınların yaşam özgürlüğü hükütmetler nezdinde kısıtlanıyor. Bütün dünyadaki kadınlar birleşerek ortak, güçlü bir mücadele yürütüyor” ifadelerini kullandı.

    Kadınlara belli bir rol modeli biçildiğinin altını çizen Konca, “AKP iktidarı kadını eve hapsetti, tek sorumluluğunun eve hizmet, eşe hizmet olduğunun önünü açtı. Kadınlara dayatılan budur” dedi.

    Alevilere yönelik geliştirilen projelere dikkat çeken Konca, “Cemevi başkanlığı, ÇEDES gibi projeler dayatılıyor Alevilere. Maraş’ı, Gezi’yi, Gazi’yi gördük. Bugün neredeyse her eve nüfus etmeye çalışıyorlar. Bize dayatılanları aşabiliriz. Birlikte ve ortak mücadele önemli“ diye konuştu.

    “MARAŞ BÜYÜK ÖLÇÜDE DEMOGRAFİK DEĞİŞİME UĞRADI”

    Konca’nın sunumunun ardından “Dünden bugüne Maraş” konulu panel gerçekleşti. Şükrü Yıldız’ın moderatörlüğünü gerçekleştirdiği panele konuşmacı olarak Avukat İbrahim Sinemillioğlu katıldı.

    Maraş’ın tarihsel sürecini anlatan Sinemillioğlu, tarihte Maraş’ın Gurgum ismi ile tanındığını hatırlattı. Maraş’ın kozmopolit yapısına dikkat çeken Sinemillioğlu, bölgede Alevi, Kürt, Ermeni ve Müslümanların yerleşimini aktardı.

    Birçok Alevi köyün Sünnileştirildiğine işaret eden Sinemillioğlu, “Cumhuriyetten sonra tutulan listelere baktım tapuda. Ali Yorgaki gibi isimler vardı mesela. Tapuya sahip çıkmak için adı Ali olarak almış ama soyadları babalarından aldıkları soyadları olarak kalmış. Maraş’taki Kürt köyleri yüzde 40 civarı, yine Çerkez köyü vardı. Şimdi Kürt nüfusu yüzde 10’lara düştü. Depremden önce 150 bin olan nüfus 60 binlere düştü Maraş’ta. Elbistan’da eski tapu kayıtlarına baktığımda 15 -16 şehir meclisin imzalıdan Kürdü, Türkü, Çerkezi var ama en az bir iki de Ermeni mührü var. Benim çoçukluğumda sadece bir Ermeni aile vardı. Öğrencilik yıllarımda Malatya’da 800 aile vardı şimdi belki bir kaç aile kalmış durumda. Maraş büyük ölçüde demografik değişime uğradı. O nedenle asıl yarını düşünmek gerekli” dedi.

    Köylere dönüşün önemine vurgu yapan Sinemillioğlu, bölgede bir istihdam programına ihtiyaç olduğunu söyledi. Tarım ve hayvancılığın geliştirilmesi gerektiğini ifade eden Sinemillioğlu, “Eskiden kişi başına düşen hayvan sayısı daha fazlayken, şimdi 9 kişiye bir hayvan düşüyor. Yine tarım alanı da geliştirilmeli. Tarım ve hayvancılık alanı altın yumurtlayan tavuk olsa da, geç yumurtluyor. Orada çalışacak genç bireylere ihtiyaç var. Üzülerek söylüyorum, ne çocuklarımız, ne torunlarımız oraya gitmeyi düşünmüyor. Yarın Maraş’ı unuturlar. O nedenle topraklara dönüş ve yerleşim çok önemli” diye belirtti.

    “YIKIM SONRASI HIZLI BİR ŞEKİLDE ÖRGÜTLENMEK BİZE MORAL OLDU”

    6 Şubat’ta Maraş merkezli meydana gelen depremin ardından bölgede önemli bir yıkım yaşandı. Maraş depremlerinin sonrasında yaşananların konu edildiği panele ise MARDEF yönetim kurulu üyesi Mehmet Üstek, Yönetmen ve aktivist Lisa Çalan katıldı.

    Hasan Bulut’un moderatörlüğünde yapılan panelde ilk olarak Mehmet Üstek konuştu.

    Depremin ardından Maraşlılar olarak hemen örgütlendiklerini belirten Üstek, “Böylesi korkunç bir depremde, yıkım sonrası çok hızlı bir şekilde örgütlenmek bize moral oldu. Önemli işlere imza attık. Bildiğimiz bilmediğimiz her kapıyı çalmaya çalıştık. Elimizden geldiğince Maraş başta olmak üzere, diğer deprem kentlerine de yardımlar ulaştırdık. Bütün hesaplarımız şeffaf bir şekilde halkımıza sunduk. 36 dernekten oluşan bir deprem kriz koordinasyonu kurduk. Yardım yaparken etnik, inanç, sınıf ayrımı yapmadan ulaşabildiğimiz bütün alanlara ulaşmaya çalıştık” dedi. Üstek, MARDEF olarak deprem yardımlarının detaylarını da aktardı.

    “AFETLERDE KADINLARIN ARKA PLANDA TUTULDUĞUNU GÖRDÜK”

    Afet yönetimi ve Dayanışma Derneği’nden Lisa Çalan, Diyarbakır’ın da bir deprem bölgesi olduğunu söyledi. Depremde örgütlenmenin ne kadar önemli olduğunu birkez daha anladıklarını ifade eden Çalan sözlerini şöyle sürdürdü:

    “Daha önce belediyelerimiz vardı. Belediyelerimiz akut süreci yönetecek araçlara sahipti, fakat kayyumdan sonra böyle bir imkana sahip olamadık. HDP üzerinden bir platform kuruldu. Bu tarz afetlerde kadınların ne kadar arka planda tutulduğunu da gördük. Kadınların özellikle hijyen ihtiyacı öteleniyordu. Kadınlar olarak öncelikle buna da dikkat çekerek bir organize gerçekleştirdik. Ardından bu platform dernekleşmeye gitti. İnsani yardım, barınma gibi ihtiyaçlar için ortaklaştığımız yapılardan biri de MARDEF oldu. Deprem bölgelerinde aşevleri kurduk. Çocuklar için de aktivite geliştirdiğimiz projeler hazırladık. Yine sağlık alanında Mediko ile de sağlık ile de ilgili proje hazırlığımız bulunuyor. Depremin ardından birçok yaralı var ve bu insanlarımıza ulaşabilmek için de yeni bir ağ oluşturmak gerekiyor.”

    PİRHA/ALMANYA

     

     

  • Sinemillioğlu: Maraş Katliamı dosyalarında devletin suçluluğunu ortaya koyan belgeler var-VİDEO

    Sinemillioğlu: Maraş Katliamı dosyalarında devletin suçluluğunu ortaya koyan belgeler var-VİDEO

    PİRHA – Maraş Katliamı’nın üzerinden 44 yıl geçti ancak gerçek failler ve sorumlular hala ortaya çıkarılmadı. 19 Aralık 1978’de başlayıp, bir hafta süren faşist saldırılarda 111 kişi Alevi oldukları için öldürüldü. Dava avukatlarından Av. İbrahim Sinemillioğlu katliama ilişkin CAN TV’de açıklamalarda bulundu. Sinemillioğlu, “Milli Savunma Bakanlığı’nın Maraş arşivleri için ‘devlet sırrı’ demesinin başka bir yanı var. Devletin suçluluğunu ortayan koyan belgeler var orada. O belgeleri göstermek istemiyorlar” dedi.

    Video eklenecek…

    Maraş’ta 19 Aralık 1978’de başlayıp, bir hafta süren faşist saldırılarda 111 kişi Alevi oldukları için öldürüldü. 100’ün üzerinde kişinin yaralandığı katliamda, 200’ün üzerinde ev, 70’e yakın iş yeri yakıldı, yağmalandı. Türkoğlu ilçesinden gelen bir grup faşist, “Kanımız aksa da zafer İslam’ın” ve “Müslüman Türkiye” sloganlarıyla kitleyi Cumhuriyet Halk Partisi ve TÖB-DER binalarına saldırttı. Bombanın patlamasından hemen sonra, Ülkücü Gençlik Derneği Maraş Şube Başkanı Mehmet Leblebici ve 2. Başkan Mustafa Kanlıdere’nin talimatlarıyla bombayı attığı iddia edilen Ökkeş Kenger, Ankara’ya ÜGD’ye telefon ederek yardım talebinde bulundu. Ertesi gün Alevilerin oturduğu bir kıraathane bombalandı.

    21 Aralık’ta iki Tüm Öğretmenler Birleşme ve Dayanışma Derneği (Töb-Der) üyesi öğretmenler öldürüldü.

    22 Aralık’ta bu iki öğretmenin cenazesini taşıyanlara, faşistler “Komünistlerin, Alevilerin cenaze namazı kılınmaz” diyerek saldırdı.

    Bağlarbaşı Camii İmamı Mustafa Yıldız, cuma vaazında şu cümleleri sarf etti:

    “Oruç tutmak namaz kılmakla hacı olunmaz, bir Alevi öldüren beş sefer hacca gitmiş gibi sevap kazanır; bütün din kardeşlerimiz hükümete ve komünistlere, dinsizlere karşı ayaklanmalıdır; çevremizde bulunan Alevileri ve CHP’li Sünni imansızları temizleyeceğiz.”

    Kalabalık dağılıp cenazeler ortada kalırken; güvenlik güçlerinin müdahalesiyle karşılaşmayan saldırgan kalabalık, kent çarşısına yürüyerek Alevilere ve CHP’lilere ait işyerlerini tahrip etti. Saldırılarda 3 kişi öldürüldü.

    22 Aralık gecesi faşistler, Sünni mahallelerinde Alevilerin silahlı saldırı yapacağı iddiasıyla propagandaya girişti.

    23 Aralık’ta Maraş’taki olaylar solculara ve Alevilere dönük bir kıyama dönüştü.

    Bu arada, Maraş Katliamı dosyası kapatıldı. Maraş Katliamı dava dosyasının müdafi sıfatıyla inceleme talebi, Kara Kuvvetleri Komutanlığı tarafından ‘devlet sırrı’ gerekçesiyle reddediliyor. Buna ilişkin açılan iptal davası, 7 Aralık 2022’de Ankara 10. İdare Mahkemesi’nde görüldü. Mahkeme heyeti gerekçeli kararı açıklayacak.

    “DEVLETİN SUÇLULUĞUNU ORTAYAN KOYAN BELGELER VAR”

    CAN TV’de Berfin Yıldız’ın sunduğu Can Aktüel/Bu Sabah programına katılan Av. İbrahim Sinemillioğlu, “Hiçbir dosya, hiçbir kurum mahkemede hesap vermez. Normal demokrasilerde yargı, yürütme, yasama ayrı güçtedir. Milli Savunma Bakanlığı’nın Maraş arşivleri için ‘devlet sırrı’ demesinin başka bir yanı var. Devletin suçluluğunu ortaya koyan belgeler var orada. O belgeleri göstermek istemiyorlar” dedi.

    “TÜYLERİM ÜRPERDİ”

    Av. Sinemillioğlu o zamanlar dönemin valisi ile görüştüğünü ve yaşananları validen dinlediğini şöyle aktardı:

    “Maraş’a gidip valiyle görüştük. Maraş Valisi Tahsin Soylu bana olayları tüm çıplaklığıyla anlattı. Anlattığı olaylar tüyler ürperticiydi. Vali beye “Buraya insan haklarından yana iki kuruluşun temsilcisi olarak geldik. Bazı sanıklar işkence gördüklerini söylüyorlar. İşkencenin önlenmesi konusunda gerekli tedbirlerin alınmasını talep ediyoruz. Kızarak ‘Evin bütün fertlerini öldürüp; üst üste yığan, en sona evin kedisini koyan, adamın gözlerini çıkararak tasın içinde yüzdüren adamın mı insan hakları olur? 90 yaşındaki kadını baş aşağı çukura atanların mı insan hakları olur? Hamile kadının karnını yararak içindeki cenini çıkaranların mı insan hakları olur?’ dedi. Benim tüylerim ürperdi.”

    PİRHA/İSTANBUL

     

     

     

     

  • Av. Sinemillioğlu: Aleviliğin özünü değiştirmeye çalışacaklar, bu oyuna gelmeyelim

    Av. Sinemillioğlu: Aleviliğin özünü değiştirmeye çalışacaklar, bu oyuna gelmeyelim

    PİRHA – İktidarın, Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde ‘Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’ oluşturma ve cemevlerinin oluşturulan bu birime bağlama planını değerlendiren Avukat İbrahim Sinemillioğlu, “Hükümet yaklaşan seçimlere göre Alevilerden oy almaya çalışıyor. Bunun yanı sıra Aleviliği de yok etmek istiyorlar. Alevilik bir kültür değildir, bir inançtır. Hiçbir ibadethane devlete bağlı olamaz. Devlet objektif bir şekilde herkese eşit davranmalı” dedi.

    İçişleri Bakanlığı bünyesindeki bir ekibin, Alevi kurumlarını gezerek maddi yardım teklifinde bulunması ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, ‘Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde Alevi Bektaşi Kültürü ve Cemevi Başkanlığı’ kurulacağını açıklamasının ardından AKP’li milletvekilleri, Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne (TBMM) önerge sundu.

    Avukat İbrahim Sinemillioğlu, cemevlerinin Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlanacak olmasını PİRHA’ya değerlendirdi.

    “ALEVİLİĞİ DEVLETİN GÜDÜMÜNE ALMAYA ÇALIŞIYORLAR”

    Hükümet tarafından Alevilere yönelik atılan bu tür adımların Aleviliği yozlaştırmaya yönelik yapılan hamleler olduğunu belirten Sinemillioğlu, “Aleviliği devletin güdümüne almaya çalışıyorlar. Bazı kendini bilmez menfaat düşkünü dedeler veya bazı cemevleri Kültür Bakanlığı’nda oluşturulacak birime katılabilirler. Ancak bu tamamen Aleviliğin ilkelerine, yapısına, inancına, isteklerine aykırıdır. Alevilik hiçbir yere bağlı olamaz. Her ocağın kendi süreği vardır. ‘Yol bir sürek bin bir’ derler. Her ocak kendi bildiği gibi yol gider” dedi.

    “KURULACAK BİRİM CEMEVLERİNİN YÖNETİMLERİNİ BELİRLEYEBİLİR, YASAKLAR GETİREBİLİR”

    Diyanet İşleri Başkanlığı’nın (DİB) kaldırılması gerektiğini ifade eden Sinemillioğlu, DİB’in yerine Din İşleri Başkanlığı kurulması önerisinde bulundu.

    Kurulan bu kurumun da sadece hukuksal ve mali işlere bakması, denetleme görevi görmesi gerektiğini kaydeden Sinemillioğlu, sözlerine şöyle devam etti:

    “Din hizmeti görenlerin yaptıkları camilerin, cemevlerinin, kiliselerin, havraların yapılışında, işleyişinde hırsızlık, yolsuzluk varsa, yanlışlık varsa, hukuka aykırılık varsa bunları denetlemeli. Bunun dışında hiçbir inanca müdahale kabul edilemez. Alevilerin devletin iradesine de, yardımına da ihtiyacı yok. ‘Cemevleri cümbüş evidir’ diyen bir zihniyete asla bağlı kalamayız. Hükümet yaklaşan seçimlere göre Alevilerden oy almaya çalışıyor. Bunun yanı sıra Aleviliği de yok etmek istiyorlar. Bu atılan adımlar ona hizmet ediyor. Ayrıca kurulan bu birimle yarın, ‘Ben bu cemevinin yönetimini, dedesini istemiyorum’ dediklerinde yerine istediği birisini atayabilecek. Ya da ‘ben bu cemevinde şunun yapılmasını istemiyorum, bunun yapılmasını istemiyorum’ deyip yasaklamalarda getirebilir.”

    “BİR İBADETHANE NEDEN KÜLTÜR VE TURİZM BAKANLIĞI’NA BAĞLANIYOR?”

    Cemevlerinin Alevilerin sadece ibadethanesi olmadığını vurgulayan Sinemillioğlu, “Cemevi toplantı evidir. Alevilerin hem ibadethanesi dır, hem de toplanıp halleşmelerinin yeridir. Alevilik bir kültür değildir, bir inançtır. Bir ibadethane neden Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlanıyor? Hiçbir yere bağlı olmaması lazım. Hiçbir ibadethane devlete bağlı olamaz. Devlet objektif bir şekilde herkese eşit davranmalı. Biz şimdiye kadar devletten cemevleri için bir kuruş yardım almadık. Kendi öz gücümüzle oraları ayakta tuttuk” şeklinde konuştu.

    “ALEVİLİĞİ, ALEVİLİĞİN ÖZÜNÜ DEĞİŞTİRMEYE ÇALIŞACAKLAR”

    Devletin mali ve hukuksal açıdan ibadethaneleri denetleyebileceğini ama onun dışında hiçbir şeyine karışamayacağını aktaran Sinemillioğlu, son olarak, “Bu kurulan birimle yaptığınız ibadet İslam’a uygun değil, diyecekler. Kısıtlayacaklar, değiştirecekler, yasaklayacaklar. Buralarda namaz da kılınsın, diyecekler. Aleviliği, Aleviliğin özünü değiştirmeye çalışacaklar. Hiçbir Alevi bu oyuna gelmemeli ve oradan para alacak dedeyi de dede olarak görmemeli. Devletten maaş alan devletin işçisidir” ifadelerine yer verdi.

    Melis CİDDOĞLU/ANKARA

  • ‘Aleviler, kimliklerine sahip çıkmalı, dışlananların, emekçilerin, kadınların yanında olmalı’

    ‘Aleviler, kimliklerine sahip çıkmalı, dışlananların, emekçilerin, kadınların yanında olmalı’

    PİRHA – Avukat İbrahim Sinemillioğlu, AKP’nin Alevilerin yaşadığı sorunları çözebilecek kabiliyetten yoksun olduğunu belirterek, “AKP’nin Alevi sorununu çözme konusundaki samimiyetinin en güzel ölçüsü, bugüne kadar iktidar eliyle yapılan 10’a yakın Alevi çalıştayıdır. Hepsinde çözüm için parlak sözler söylenmiş, cemevlerini ‘cümbüş evi’ olarak nitelendiren düşünce tarzı değişmemiştir” dedi.

    AKP Hükümeti tarafından önce cemevlerine dağıtılan paralar, yardımlar, ihtiyaç ziyaretleri ve ardından ibadethanelere yönelik saldırılar yeni bir sürecin de başlangıcı oldu.

    İçişleri ile Kültür ve Turizm Bakanlıklarının koordinasyonunda “Milli Birlik ve Beraberlik Çalışması” kapsamında 58 ildeki 1585 cemevi ziyaret edilip çok sayıda talebin yerine getirildiği öne sürülmüştü.

    “AKP yeni bir açılım süreci mi başlatıyor?” sorusu tartışıla dururken, yakın süreç içerisinde beş cemevine saldırı yapılması, Hüseyin Gazi Cemevi bahçesindeki dilek ağacının yakılması toplumun tedirginliğini de arttırdı.

    Alevi kurumları, AKP iktidarının saldırılara karşı sessiz kalıp, özellikle kurumları dışlayıp, bağımsız cemevleri üzerinden Alevilere yönelmesini eleştiriyle karşıladı. Yeni eğitim yılının açılmasıyla birlikte Alevi toplumunun en çok itiraz ettiği sorunlardan biri olan ‘zorunlu din dersleri’ de iktidar tarafından yine görmezden gelindi.

    Tüm bu saldırı politikalarına karşı PİRHA olarak “Aleviler ne yapmalı?” başlığını tartışmaya sunduk. Eğitimciler, hukukçular, akademisyenler ve toplumun birçok kesiminden yurttaşlardan asimilasyonun mevcut işleyişini ve “Nasıl karşı durulmalı?” sorusunun cevabını aldık.

    “ORTAÇAĞ ÜRÜNÜ EĞİTİM SİSTEMİYLE DEMOKRASİ OLMAZ”

    Son gelişmelere dair görüşlerine başvurduğumuz isimlerden biri Avukat İbrahim Sinemillioğlu oldu. Hukukçu Sinemillioğlu, yeni eğitim-öğretim yılının toplumun hassasiyetleri göz önüne alınmadan açıldığına vurgu yaptı. Toplumun bilimsel eğitim talebine karşılık zorunlu din dersi uygulamasını yorumlayan Sinemillioğlu, şu değerlendirmeyi yaptı:

    “Yalnız yeni eğitim yılında değil, Cumhuriyetin kuruluşundun sonra kurulan ve laik devlet yapılanmasına tamamen aykırı bir biçimde düzenlenen Diyanet İşleri örgütü yanı sıra ırkçı ve tekçi bir anlayışa hizmet eden Milli Eğitim teşkilatı yalnızca Alevilerin değil, diğer tüm grupların hassasiyetlerini göz ardı etmiştir. Ne ana dil eğitimiyle milyonlarca Kürt’ün, Çerkes’in, Laz’ın, Gürcü’nün, Boşnak’ın, Arap’ın dili var, farz edilmiş; gayrımüslim azınlıklara ise ancak Lozan Antlaşmasıyla tanınan haklar çerçevesinde olanaklar tanınmıştır. O alanda bile Süryanilerin ve özellikle Hatay-Mersin ekseninde yaşayan Hristiyan Arapların varlığı bile hatırlanamamıştır.

    ‘Toplumun hassasiyeti’ deyimi ile Türkiye’nin hakim zümresi olarak kendilerini ülkenin tek ve gerçek sahibi olarak farz eden Türk-İslam sentezinin sahipleri olan ve İslamı sadece Sünni/Hanefi mezhebiyle özdeşleştiren kesimin hassasiyetleri anlaşılmaktadır. Ramazan’da açıkta yemek yemek toplumun hassasiyetine aykırıdır ama Muharrem’de pekala yenir ve toplumsal hassasiyet diye bir şey olmaz. Açıkta her dilden şarkı söylenir ama Kürtçe toplumun hassasiyetlerine aykırıdır, hatta dayak, işkence, gözaltı ve ölüme bile sebep olabilir.

    Ana dili eğtimini nazara almayan ve adına ‘Milli’ sıfatı eklenen, tek etniğe dayalı 4+4+4 gibi ucube bir eğitim sistemi, felsefeyi okutmayan, din dersinin matematik, fizik, kimyadan önemli olduğunu iddia eden, Evrim Teorisini müfredattan çıkaran Ortaçağ ürünü bir eğitim sistemiyle ne demokrasi olur, ne kalkınma olur, ne de çağdaş ülkeler arasında yer alınabilir.

    Daha önce sadece belli sınıflarda okutulan din dersleri, 12 Eylül darbesiyle birlikte zorunlu hale getirilmekle kalmadı, Anayasaya da konularak kaldırılması zorlaştırıldı. Anayasada yer almasına rağmen Anayasaya aykırı olarak Hristiyan ve Museviler için bu zorunluluk gevşetilmesine rağmen Aleviler için Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararına karşı bile bu zorunluluk devam edegeldi. Memlekette açılan binlerce imam hatip lisesi olmasına, maddi olanaklar bakımından bu liselere ayrılan tahsisatın diğer liselerin çok çok üstünde olmasına rağmen eğitim yerlerde sürünmekte, imam hatip liseleri, üniversite girişlerinde diğer liselere göre çok geride kalmaktadır. Çünkü bu toplumda üzülerek belirtelim ki ‘dininiz varsa bilimin de ahlakın da olmaması önemli değil’ düşüncesi revaçtadır.”

    “ULUSLARARASI HUKUK HİÇE SAYILIYOR”

    İbrahim Sinemillioğlu, zorunlu din derslerinin hukuki boyutunu da yorumladı. AİHM-Eylem Zengin kararlarını ele alan Sinemillioğlu, siyasal iktidarın “hukuk tanımadığını” vurgulayarak şunları söyledi:

    “Hukuki boyutu bakımından da din dersinin zorunlu olması zaten mümkün değil. Anayasanın 90. Maddesi’ne göre Türkiye Büyük Millet Meclisi’nden usulüne uygun olarak geçmiş bir uluslararası antlaşma, tüm kanunların üzerindedir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kararından sonra din derslerinin yalnız Aleviler için değil, ülkede yaşayan herkes için zorunlu olmaktan çıkarılması gerekmektedir. Ama biz işimize geleni uygularız, ‘gerekirse tazminatını öderiz’. Eylem Zengin davasında AİHM kararının uygulanmaması, Uluslararası Hukukun hiçe sayılması olmayacak da uygulanması mı olacak?”

    “MUHALEFETİN SESSİZLİĞİ GELECEĞE DAİR UMUTLARA GÖLGE DÜŞÜRMEKTE”

    Alevi toplumunun zorunlu din derslerinin kaldırılması konusundaki çabası da Sinemillioğlu’nun değerlendirmeleri arasındaydı. Din dayatmasının kaldırılması konusunda toplumun tüm kesimlerinin sorumluluk alması gerektiğini ifade eden Av. Sinemilliolu “Toplumun ve Alevi kurumlarının zorunlu din derslerinin kaldırılması yolundaki talepleri ve bu konudaki çabaları elbette saygıdeğerdir. Seçimlerin yaklaştığı bu dönemde yeni ve sağlıklı bir demokratik düzen kurma çalışmalarını sürdüren, muhalefeti teşkil eden altılı masa mensuplarının bu çabalara sahip çıkacaklarına yukarıda değindiğimiz ‘toplumsal hassasiyet’ ve oy kaygısıyla sessiz kalmaları da geleceğe dair umutlara gölge düşürmektedir” dedi.

    “YILMADAN MÜCADELE ETMELİ”

    İbrahim Sinemillioğlu, “Zorunlu din dersleri konusunda hukuken yeni bir girişim mümkün mü? Sizce ne yapılmalı?” sorusuna ise şu cümlelerle cevap verdi:

    “Hukuk, durağan değil, yaşayan bir kurumdur. Her olay karşısında daha yeni, daha farklı bir çözüm yolu bulabilir. Aynı hukuk normuna rağmen dün doğru bulunan bir karar zamanın ve toplumun değişimine paralel olarak bugün yanlış çıkabilir, farklı bir çözüme ulaşabilir. Dün uygulanmayan ve yürürlükten düşmüş bir karar gene rahatlıkla alınabileceğine göre yılmadan mücadele etmeli, biri uygulanmamışsa ikincisi için uğraşmalı. Elbette her hak ihlali karşısında hukuk yollarına başvurulmalıdır.”

    “KURUMLARA YAPILAN SALDIRILAR SİSTEMLİ BİR HAL ALMAKTA”

    Av. İbrahim Sinemillioğlu, Alevi kurumları ve yöneticilerine yapılan saldırıları da değerlendirdi. Sinemillioğlu, oluşan şiddet furyasının sebebi olarak hükümet politikalarını işaret ederek şunları kaydetti:

    “Türkiye’de 1950’den sonraki demokrasi denemesinde demokrasinin tek taraflı ve rövanşist bir biçimde uygulanmasının sonucu olan 27 Mayıs 1960 darbesi sonunda hazırlanan 1961 Anayasası’nın getirdiği, solu ve Kürtleri dışarıda bırakan, görece rahatlamayı ve sendikal hareketlerin güçlenmesini hazmedemeyen kapitalizmin kışkırtmaları sonucu çıkan 1971 darbesi. 24 Ocak kararları ve 12 Eylül darbesi, toplumu kamplara ayırdı, ekonomik başarısızlıklar iç ve dış düşmanlara yüklendi. İç düşman olarak da Aleviler, Kürtler, Komünistler gösterildi. İnsanlar polis fezlekelerinden ‘K’ harfinin sayılarıyla kodlaştırıldı. Fezlekede adı geçen birinin adı önündeki ‘KKKK’ harfleri, o kişinin Kürt, Kızılbaş, Komünist, Kadın olduğunu gösteriyordu. Maraş, Malatya, Çorum ve benzeri olaylar bu ayrıştırmanın ve düşmanlaştırmanın sonucudur. Alevi kurum ve yöneticilerine yapılan saldırılar sistemli bir hal almakta ve seçime doğru bu olayların daha da artabileceği akla gelmektedir.

    Bu olaylara karşı yalnızca Alevilerin kişisel ve kurumsal olarak değil, başta Altılı Masa mensupları, tüm demokratik kurumların, sendikaların, mesleki ve sivil toplum kuruluşlarının, baroların karşı çıkması gerekir.”

    “CEMEVLERİNİ ‘CÜMBÜŞ EVİ’ OLARAK NİTELENDİREN DÜŞÜNCE DEĞİŞMEMİŞTİR”

    Yaşanan saldırıların ardından AKP’nin, Alevi sorununa yaklaşım tarzı da İbrahim Sinemillioğlu’nun eleştirileri arasındaydı. “AKP’nin, Alevi sorununu çözebilecek kabiliyeti var mı?” sorusuna Sinemillioğlu, “AKP’nin Alevi sorununu çözme konusundaki samimiyetinin en güzel ölçüsü, bu güne kadar iktidar eliyle yapılan 10’a yakın Alevi çalıştayıdır. Hepsinde çözüm için parlak sözler söylenmiş, cemevlerini “cümbüş evi” olarak nitelendiren düşünce tarzı değişmemiştir” sözleriyle yanıt verdi.

    “ALEVİ, ALLAH’I İÇİMİZDEKİ SONSUZLUK OLARAK DEĞERLENDİRİR”

    Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, ‘Alevilik’ tanımlaması da toplumun çokça eleştirdiği bir diğer konu oldu. AKP hükümeti, yaptıkları ile “Alevilerin oylarına mı oynanıyor yoksa Aleviliğin özüne mi?” sorusu da tartışılıyor. Av. İbrahim Sinemillioğlu ise “Sayın Erdoğan’ın Alevilik tanımının Alevilikle pek ilgisini görmedim” diyerek şu yorumu yaptı:

    “Sayın Erdoğan Aleviliği, yalnızca Ali sevgisiyle açıklayan, Ortodoks İslam’dan farksız görmektedir. Halbuki Aleviliğin hayata, ölüme, insana, doğaya bakışı çok farklıdır ve derin bir felsefi içeriğe sahiptir. Ali sevgisi Alevilikte farklıdır. Alevi, Alevinin savaşlarıyla değil, Nahcul Belaga’daki düşünceleriyle sever Ali’yi. Alevi, Allah’ı soyut bir kavram olarak değil, içimizdeki sonsuzluk, vicdan olarak değerlendirir. Oy, elbette her şeye kadirdir.”

    “ALEVİ GİBİ DAVRANMALI”

    “Aleviler ne yapmalı?” sorumuzu da yanıtlayan Av. İbrahim Sinemillioğlu, “Aleviler, her türlü baskıya, şiddete, horlamaya, ve ötekileştirmeye rağmen kimliklerine sahip çıkmalı” dedi. Sinemillioğlu, Alevilerin, tüm insan hakları ihlallerine karşı mücadele vermesi gerektiğini belirterek sözlerini şöyle sonlandırdı:

    “Empati yapmalı, Kürtlere, Romanlara, dışlanan ve horlanan kesimlere sahip çıkarak onların da sorunlarını kendi sorunları olarak görmeli ve onların yanında yer almalı.

    Emekçi sınıfların haklarının korunmasında, kadın kimliğine karşı işlenen suçlarda kendilerini asli muhatap saymalı. Doğa tahribatına, çevrenin kirletilmesine, yağmalanmasına ‘Dur’ diyenlerin ön safında yer almalı.

    Kime karşı olursa olsun, insan hakları alanında yapılan her türlü ihlalin karşısına dikilmeli. Cemevine yapılan saldırıya olduğu gibi başörtüsü takana müdahale edenin karşısında aynı kararlılıkla durmalı. Hasılı bir Alevi gibi davranmalı.”

    Eren GÜVEN/ANKARA

     

  • Av. İbrahim Sinemillioğlu: Eşit yurttaşlık temeline dayalı barış sağlanmalı

    Av. İbrahim Sinemillioğlu: Eşit yurttaşlık temeline dayalı barış sağlanmalı

    PİRHA- Avukat İbrahim Sinemillioğlu, 1 Eylül Dünya Barış Günü yaklaşırken, Türkiye’deki mevcut siyasi duruma, barışın neden sağlanamadığına ve barışı kurmak için nasıl bir yol izlenmesi gerektiğine ilişkin konuştu. Sinemillioğlu, “Bu ülkedeki en büyük bölücü iktidarlardır. Muhalefet cesur davranıp eşit yurttaşlık temeline dayalı bir barış getirme sözünü vermeyince bu ayrımcı, ötekileştirici, nefret söylemleri devam edecektir” dedi.

    İnsanlık tarihinin en kanlı savaşlarından biri olan İkinci Dünya Savaşı nedeniyle milyonlarca insan katledildi, soykırıma uğradı ve yok edildi. Bu acıların bir daha yaşanmaması için Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından 1 Eylül tarihi 1981 yılında Dünya Barış Günü olarak ilan edildi.

    Avukat İbrahim Sinemillioğlu, 1 Eylül Dünya Barış Günü yaklaşırken Türkiye’deki mevcut siyasi duruma, barışın neden sağlanamadığına ve barışı kurmak için nasıl bir yol izlenmesi gerektiğine ilişkin PİRHA’ya konuştu.

    “BİR KİMLİĞİN DIŞINDAKİ DİĞER KESİMLER EŞİT GÖRÜLMÜYORSA, ORADA BARIŞ YAPILMAZ”

    Sinemillioğlu, bu ülkeye barışın gelebilmesi için öncelikle kendini bu ülkenin tek sahibi sayan Sünni-Türk kesimin, kendilerinden binlerce yıl öncesinden bu yana bu topraklarda yaşayan Kürtlerin, Ermenilerin, Süryanilerin ve Alevilerin kendileri ile eşit olduklarını kabul etmeleri gerektiğini ifade etti.

    Bir kimsenin kendini ülkenin gerçek sahibi sayıp diğer kesimleri bu ülkenin yabancıları olarak görüyorsa, o insanla barış yapılamayacağını söyleyen Sinemillioğlu, “Bir kimse kendi kimliğinin dışındaki diğer kesimlerin bu ülkenin, bu devletin ekmeğini yediğini söylüyorsa, o insanla barış yapamazsınız. Kendilerinden başka diğer kesimlere bu devletin ekmeğini yiyorsun diyorlar ya, hayır ben devletin ekmeğini yemiyorum. Bir vatandaş olarak Kürt, Ermeni, Süryani, Alevi olarak ben üretiyorum, ben yaratıyorum, ben emek veriyorum ve ben bu devleti besliyorum. Benim paramla Diyanet İşleri Başkanı Mercedes’e biniyor, benim paramla Cumhurbaşkanı 13-14 tane uçak alabiliyor, benim paramla milyonlar açlıkla cebelleşirken bir kısım insana 5-6 maaş birden veriliyor. Her şeyden önce bu kesimin empati yapması lazım ve kendilerinin de diğer insanlardan bir farkının olmadığını, en az onların da kendileri kadar bu ülkenin gerçek yurttaşları olduklarına inanmaları gerekir. Bu inancı sağlayamadığımız müddetçe biz bu ülkeye barış getiremeyiz” diye konuştu.

    “DİYANET GİBİ UCUBE BİR KURUM YAŞAM BİÇİMİMİZ HAKKINDA FETVA VERİYOR”

    Barış dilinin sağlanması için öncelikle muhalefetin oluşturduğu iki ittifakın da ortak bir dil oluşturması, eşitlik ilkesini tavizsiz savunması ve bunu uygulaması gerektiğini vurgulayan Sinemillioğlu, sözlerine şöyle devam etti:

    “Başını CHP’nin çektiği 6’lı masanın içerisinde bir kesim bu ülkede Kürtlerin, Alevilerin eşit olduğunu düşünmüyor. Bir kere bu ülkede Diyanet İşleri Başkanlığı gibi bir ucube kurum var. Bu kurum laikliğe kesinlikle aykırı. Başka ülkelerde de din işleri ile uğraşan daireler var. Bu daireler o ülkede din hizmetlerinin yerine getirilmesinde yolsuzlukların önlenmesi ve evrensel hukuka, evrensel ahlaka aykırı işlemlerin yapılmasını engellemek için varlar. Oradaki dini kuruluşlar kutsal kuruluşlar değildir. Diyanet İşleri Başkanlığı 657 sayılı devlet memuru kanununa tabi bir kurumdur. Ama bakıyorsunuz yaşam biçimimiz hakkında fetvalar veriyor.

    “ÖNCELİKLE MUHALEFETİN BARIŞI İÇSELLEŞTİRMESİ LAZIM”

    Okullarda durum çok daha kötü. İmam hatip okullarına özel statü tanıyorlar. Milli Eğitim Bakanlığı’nın bütçesinin en az %20’si imam hatip okullarına ayrılıyor. En çok bütçe onlara ayrılıyor ama üniversite sınavını kazananlara bakıyorsunuz en az puanı alanlar imam hatip mezunları oluyor. Bunlar TÜİK rakamlarında mevcut. Onun verdiği rakamlar da ne kadar güvenilir o da tartışılır. Barış dilinin kurulması için öncelikle kendini muhalefet olarak lanse eden ve ‘demokrasiye inanıyoruz’ diyenlerin Kürtlere, Alevilere karşı yapılan ayrımcılıklara ve savaşa karşı olması gerekiyor. Bugün Suriye’de haksız bir savaş yürütülüyor. Türk ordusunun Suriye’de ne işi var? Ancak bu savaşa CHP’nin başını çektiği 6’lı masadakiler onay veriyor. O nedenle öncelikle muhalefetin barışı içselleştirmesi lazım.”

    “BEN NEDEN BİR CAMİ İÇİN PARA VERİYORUM?”

    Muhalefetin barışçıl bir dil kullanmada cesaret göstermesi gerektiğini belirten Sinemillioğlu, “CHP’nin başını çektiği 6’lı masadan biri çıkıp en azından Diyanet’i bağımsız hale getirelim diyemez. Bu kurumu cemaatlerin eline bırakalım diyemez. Hanefiler Hanifi cemaatleri, örgütleri, Şafiler kendi cemaatlerini diğer dinden ve mezhepten olan kesimler kendi cemaatlerini, örgütlerini kursunlar ve kendileri idare etsinler, diyemez. Bir kurum kurulacaksa eğer bu kurum bütün dinlere, mezheplere mensup cemaatleri, örgütleri yolsuzluklar, hukuk dışı uygulamalar yapmasınlar diye denetlemeli. Bu amaç için kurulmalı. Biri o masadan çıkıp bunu dese o masa 5 dakikada dağılır. Muhalefette maalesef böyle bir söylemde bulunma cesareti yok. Bunu vaktiyle HDP dile getirmişti. Ona da bir sürü laf ettiler. Aleviler cemevinin parasını veriyorsa, Süryaniler kilisenin parasını veriyorsa, caminin parasını da o inanca mensup kişiler versin. Ben neden bir cami için para veriyorum?

    “BARIŞ DİLİNİN SAĞLANMASI İÇİN HER TÜRLÜ AHLAKSIZLIĞA KARŞI AYNA TUTULMASI GEREKİR”

    Türkiye’de şu anda yüz binin üzerinde cami var. Ben şu an Maraş Elbistan’dayım. Buranın bazı köylerinde sadece 5-6 tane hane var ve cami var. Ama buralarda okul yok, sağlık ocağı yok. Devlet bu camilere para veriyor ama bir öğretmene, bir okula para ayırmıyor. Barış dilinin sağlanması için kurumların ve muhalefetin küfre, hakarete, zorbalığa, her türlü ahlaksızlığa karşı ayna tutması gerekir. Tüm insanlara eşit yaklaşılmalı” dedi.

    “MUHALEFET SAVAŞ POLİTİKALARINA KARŞI AÇIK VE NET BİR TAVIR ORTAYA KOYMALI”

    AKP iktidarının savaş politikalarına ve söylemlerine de değinen Sinemillioğlu, şunları kaydetti:

    “Bu iktidar şu anda Suriye’de teröristler olduğunu söylüyor. Bunu neye dayanarak söylüyor, kime terörist diyor belli değil. Daha düne kadar Salih Müslim ile kankaydılar. Ancak anlaşamayınca Salih Müslim terörist oldu. Eğer Salih Müslim iktidarın dediklerini kabul etseydi şimdi Suriye’de at koşturuyor olacaktı. İktidar Suriye’de, Irak’ta her gün bir yerleri bombalıyor, insanları öldürüyor. Muhalefet çıkıp da bunlara dair tek kelime etmiyor. Türkiye’nin askerleri de gidip orada can veriyorlar. Yazık değil mi bu insanlara? Muhalefet bunlara karşı açık ve net bir tavır ortaya koymalı. Şimdiki iktidar ya da yarın seçimlerden sonra iktidara gelecek parti Esat’la oturup konuştuğunda ne diyecek? Kürtleri ekarte edelim, biz keyfimize bakalım mı diyecek. Suriye’de şu anda anayasa çalışmaları var ve bu çalışmalarla Kürtlere bir statü verilmesi öngörülüyor. Ancak Türkiye bunu kabul etmiyor. Suriye kabul ediyor, Türkiye olmaz diyor. Bu anayasa çerçevesinde ‘Suriye’ye barışın getirilmesi konusunda biz elimizden geleni yaparız’ demiyorlar. Türkiye Devleti, Suriye’nin kuzeyinde bulunan Kürtleri yerlerinden edip oraya Arapları yerleştirmek istiyor. Afrin’de yaptığı gibi. Oradaki nüfus dengesini altüst etmek istiyorlar ancak buna tüm dünya karşı çıkıyor. 6’lı masadakilerden en demokratı bile çıkıp ‘bu insanları yerlerinden edemeyiz’ diyemiyor. Hepsi dış politikada devletimizin yanında olacağız diyor.”

    “MUHALEFET CESUR DAVRANMALI”

    Avukat Sinemillioğlu, “HDP’nin başını çektiği ittifakta bile kendine solcuyum diyen Türkiye’deki toplamlarının binde biri geçmediği aydınlar grubu, Kürt sorununu dile getirmekten çekiniyorlar, Alevi sorununu dile getirmekten çekiniyorlar. Ülkenin bölünmez bütünlüğünden bahsediyorlar. Bu ülkede bölücülüğün başını çekenler iktidardakilerdir. İktidardakiler Türkiye’nin bölünmesi konusunda çalışmalar içerisindeler. Muhalefet cesur davranıp eşit yurttaşlık temeline dayalı bir barış getirme sözünü vermeyince bu ayrımcı, ötekileştirici, nefret söylemleri devam edecektir. Çünkü seçimi kazanmanın en güzel yolu hamasi nutuklarla, savaşlarla kitleleri arkasından sürüklemektir” ifadelerini kullandı.

    Melis CİDDİOĞLU/ANKARA

  • AK-EL Vakfı tarafından 3. Kültür ve Doğa Festivali, Kürecik’te gerçekleştirildi

    AK-EL Vakfı tarafından 3. Kültür ve Doğa Festivali, Kürecik’te gerçekleştirildi

    PİRHA-Akçadağ-Elbistan Eğitim, Kültür ve Sağlık Vakfı (AK-EL) tarafından gerçekleştirilen 3. Kültür ve Doğa Festivali, Kürecik Cemevi yerleşkesinde yapıldı. Festivale katılan Avukat İbrahim Sinemillioğlu, “Kürecik, direnişiyle ve özellikle NATO’nun yaptığı gözetleme radarları ile dünyada adından söz ettiren köylerden birisidir” dedi.

    Akçadağ-Elbistan Eğitim, Kültür ve Sağlık Vakfı (AK-EL) tarafından organize edilen 3. Kültür ve Doğa Festivali Kürecik Cemevi yerleşkesinde gerçekleştirildi.

    Açılış konuşmalarıyla başlayan festivalde ilk olarak Mustafa İçöz ‘Kürecik Tarihi’ sunumunu gerçekleştirdi. Ardından, Prof. Dr. Osman İnci’nin moderatörlüğünde “İyi tarım-iyi çevre” başlıklı panel düzenlendi. Panele Prof. Dr. Erkan Pehlivanoğlu, Ercüment Sinemillioğlu ile İbrahim Ethem Eyisan konuşmacı olarak katıldı.

    “KÜRECİK, DÜNYADA ADINDAN SÖZ ETTİREN KÖYLERDEN BİRİSİ”

    Festivale katılanlardan Avukat İbrahim Sinemillioğlu, Kürecik’in dünyada bilinen köylerin başında geldiğini belirtirken, şunları söyledi:

    “Şu an dünyanın en çok bilinen köylerinden birisindeyiz. Kürecik, direnişiyle ve özellikle NATO’nun yaptığı gözetleme radarları ile dünyada adından söz ettiren köylerden birisidir. Kürecik’in bir başka özelliği ise bu bölgenin en direngen halkına sahip olmasıdır. Kürecik insanı binlerce yıldır kökleri bu topraklarda olan insandır. Kültürleri de binlerce yıldan süzülerek gelmiş; Alevi kültürü ve düşünce yapısının özellikle insanı öne çıkaran, tanrıyı insana indirgeyen bir yapısı olduğu için bu kültür binlerin izini taşımakta. Bu kalabalığın burada olması beni çok mutlu ediyor ama milyon liralık evlerinde olduğu buradaki evler ne yazık ki, senenin sadece 15 günü dolu olmakta; onun dışında boş kalmaktadır. Onun yerine burada tarımı, hayvancılığı, bazı yerel el sanatlarını, zanaatlarını öne çıkarsak halk hem topraklarına sahip çıkar hem de yaşanabilir bir yer haline getirebiliriz.”

    “KÜLLERİNDEN YENİDEN DOĞMANIN ÇALIŞMALARI YAPILIYOR”

    Araştırmacı-yazar Mehmet Kömür ise köylere dönüşlerin kendilerini heyecanlandırdığını kaydetti. Kömür, “Bölge çok güçlü ve zengin bir hafızaya sahip. Bölgenin güçlü bir Alevilik damarı var. 12 Eylül’den sonra bu coğrafyada büyük bir boşalma yaşandı. Hem inancımızdan hem de dilimizden koptuk. Fakat gerek köylere dönüşleri gerekse de bu tarz etkinlikleri gördüğümüzde dil ve inanç bakımından eskiye dönüşün emareleri gözüküyor. Bu durum bizi heyecanlandırıyor. “Küllerinden yeniden doğmak” sözüne uygun olarak çeşitli çalışmalar yapılıyor” ifadelerini kullandı.

    Sacit Akdemir’in AK-EL Vakfı’nın faaliyetlerini paylaşması ile devam eden festival Mustafa Özarslan’ın konseri ile sona erecek.

    PİRHA / MALATYA

  • ‘Erdoğan da, Bahçeli de nefret dilini değiştirmez, muhalefet bu dili reddetmeli’-VİDEO

    ‘Erdoğan da, Bahçeli de nefret dilini değiştirmez, muhalefet bu dili reddetmeli’-VİDEO

    PİRHA-Türkiye’de nefret dilini ve siyasetteki yerini, topluma yansımasını değerlendiren Avukat İbrahim Sinemillioğlu, “Ne Erdoğan, ne Bahçeli dilini değiştirmezler. Giderek arttırırlar. Buna karşı muhalefet kanadı gerçekleri ortaya çıkarmalı ve nefret dilini özellikle reddetmelidir” dedi. Sinemillioğlu, ayrımcı dilin topluma enjekte edildiğini vurguladı. 

    Nefret suçu; bir kişiye veya gruba karşı ırk, dil, din, cinsiyet ve cinsel yönelim gibi ön yargı doğurabilecek nedenlerden dolayı işlenen, genellikle şiddet içeren suçlardır.

    Nefret suçu, insanlığa karşı işlenmiş olarak görülüyor ve uluslararası hukukta karşılığı var. Ancak günlük yaşamda özellikle inancı, kültürü, yaşam biçimi, dili vb. farklı olan toplum ve topluluklar nefret diline, baskısına ve saldırısına maruz kalıyor.

    Türkiye’de geçmişten günümüze nefret saldırıları devam ederken, nefret dili siyasette karşılığını buluyor ve saldırıların beslendiği alan haline geliyor. Aleviler, Ermeniler, Kürtler, Romanlar, mülteciler, LGBTİ+’lar, iktidardan muhalefete, sokaktan meclise, törenlerden toplantılara kadar günlük siyasetin hedefi haline gelebiliyor.

    Türkiye’de nefret dilinin siyasetteki yer bulmasını ve topluma yansımasını Avukat İbrahim Sinemillioğlu‘na sorduk.

    PİRHA: Türkiye’de ayrımcı politikaların beslendiği bir tarihsel arka plan var mıdır?

    İBRAHİM SİNEMİLLİOĞLU: Tabii Türkiye’de ayrımcı politikalar çok eskiden beri var. Bir kere Osmanlı döneminde Kanuni dönemindeki Ebu Suud’u hatırlamak bile buna yeterli. Osmanlı Devleti kuruluşu itibariyle aslında Alevi ağırlıklı bir devlet olarak kuruldu. Ama Aleviliğin devlet yönetiminde yeterli olmadığı düşüncesine varan yani astığı astık; kestiği kestik mutlak bir idari sistem elbette ki Aleviliğin kul hakkı yememe prensibiyle kesinlikle bağdaşmaz. En başında vergi bile kul hakkı sayılmakta zaman zaman. Osmanlı döneminde özellikle devletin artık bütçesinin zora girdiği dönemlerden itibaren Aleviler çeşitli bölgelerde bazı hak taleplerinde bulunmaya başlayınca Aleviler hakkında müthiş bir ayrımcı yaygara çıktı ve akla hayale gelmez söylemlerle Aleviler kötülenmeye başladı.

    Bu ‘mum söndü’ hikayesi falan yeni değil. Ta o dönemden beri yani Kanuni döneminden ve belki daha öncesinden beri yürütülmekte. Biz Aleviler hakkında yapılan dedikoduları, yapılan söylemleri eskiden beri biliriz. Özellikle 18. yüzyılın sonu ve 19. yüzyılın başından itibaren de Osmanlı Devleti’nde boy gösteren Türkçe akımlar bu sefer Türk olmayanlar hakkında bir sürü söylemlerde bulunmaya başladılar. İşte Ermeni kırımı, Süryanilere, Yahudilere karşı yapılanlar ve bunlar zaman içinde sürekli gelmekte.

    Ben 1954’ten bu yana gazete okuyan biriyim. Zaman zaman gazetelerde şöyle haberler çıkardı. Bilmem nerede bir tarikat baskını yapılmış. Yani Ege’de olurdu, Orta Anadolu’da olurdu. Bu tarikat baskınlarının hepsinde Alevi cemleri ele alınır ve Alevi cemleri kötülenirdi. Tarikatlar deyince Sünni tarikatlar, Nakşibendilik başta olmak üzere hiçbir zarar görmedi Türkiye’de. Ve bunların hepsi çok rahat bir şekilde faaliyetlerini yürüttüler, medreselerini açık tuttular. Hatta şu anda bile medreseleri var ve onların bir sürü kendilerine göre Kur’an kursları adı altında eğitim verdikleri yerler var. Bu söylemlerin ta o zamandan beri süregelen Alevileri dışlayan, Alevileri hor gören Türk, Sünni olmayanlar hakkında Hristiyanlar ve Museviler için de gavur, kafir sözü çok eskiden beri kullanılmakta. Bu ötekileştirmedir. Atasözlerine girmiştir. Mesela bizim oralarda yaygın bir söz vardır. Hristiyanlarla ilgili kadını aşağılayıcı sözler ‘gavur’ sözüyle kullanılır. Yani o nedenle bu ayrıştırıcı söylemler eskiden beri var.

    “TÜRKİYE’DE AYRIMCI DİL YAYGINLAŞMAKTA”

    -Günümüz siyasal ikliminde ayrımcılık içeren dilin topluma yansıması nasıl oluyor?

    Zaten şu anda Türkiye’de siyaset ayrımcılıktan besleniyor. Özellikle sağ siyasi partiler açıkça ayrımcılık yapıyorlar ve müthiş bir aşağılama edebiyatı, bir ayrıma tabi tutma edebiyatı kullanıyorlar. Daha 1967’de Elbistan olayları çıktığında dönemin Maraş Valisi ki sonradan meclis başkanlığına kadar yükseldi Necmettin Karaduman. Bir köyde toplanırlarken tarafları karşı karşıya getirmiş. Olayları çözmeye yönelik diyor ki; “yahu işte sizinkiler de bizimkiler de böyle yapsınlar, engel olmaya çalışsınlar bu gençlere.” Rahmetli ağabeyim de o zamanlar 32 yaşındaydı. Vali bey diyor, “Siz hepimizin valisisiniz. Sizinkiler de bizimkiler de derseniz bu ayrım işini siz yapıyorsunuz.” Bu demokrasi döneminin valisi bunu söylüyor. Ve abimi azarlıyor. Nasıl bana böyle bir toz kondurursun dercesine. Günümüzdeyse en ağır hakaretlere kadar vardırıyorlar. Mezhebini, soyunu, sopunu hesaba katıyorlar. Atatürk’ün Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt ile Medeni Kanunu Türkiye’ye getirmekle övünülüyor. Bir yerdeki konuşmasında diyor ki; “Bu ülkede Türk milletinden olmayanların yapabilecekleri bir tek iş vardır. Türk milletine kölelik yapmak, hizmet etmek.” Ve bu adam bizim Türkiye’de ilerici, demokrat dediğimiz baroların hemen hemen büyük bölümü, kütüphanelerine ‘Mahmut Esat Bozkurt’ adını koyuyorlar.

    “SİYASETTE AYRIMCI DİL ÇOK KÖTÜ KULLANILIYOR”

    Bundan daha ala ayrımcılık olur mu? Şimdi Kılıçdaroğlu’nun cumhurbaşkanı adayı olacağı konuşuluyor. Ben kişisel olarak, Kılıçdaroğlu’nun partisinden de değilim. Kişisel olarak tanıdığım biridir. Dürüsttür, namusludur. Ama Kılıçdaroğlu’nu ben mezhebinden, dininden, ırkından, soyundan, sopundan dolayı değil; bu işi yapar mı yapmaz mı? Ona bakarak oyumu kullanacağım. Ama bakıyorum ki, solcu, demokrat, özgürlükçü geçinenler, “efendim Kılıçdaroğlu cumhurbaşkanı olamaz, çünkü Alevi’dir” diyor. Yahu ırkçı Amerika’da bir siyah rahatlıkla Cumhurbaşkanı olabiliyor da, Kılıçdaroğlu Türkiye’de niye cumhurbaşkanı olamasın? Olup olmaması beni ilgilendirmiyor. Benim için önemli olan gerçek demokrat birinin cumhurbaşkanı olması Türkiye’de. Ama bunu rahatlıkla kullanabiliyorlar. Aleviliğini, Kürt kökenini öne çıkararak “Cumhurbaşkanı olamaz” diyorlar. Şu anda Cumhurbaşkanı adayı olarak Sünni ve Türk biri aranıyor.

    Siyasette ayrımcı dil çok kötü kullanılıyor. Ya Kılıçdaroğlu’nun ya da bir Akşener’in ya da Erdoğan’ın kişisel olarak yaptığı hataları sayabilirsiniz. Bunlar ayrı. Ama ne Kılıçdaroğlu, ne Erdoğan ne Akşener’in ne de bir başkasının babasından, annesinden dolayı geçmişinden, soyundan, sopundan dolayı olabilecek bir olumsuzluğu onlara mal etmenin anlamı yok. Kendi yaptıkları neyse onunla konuşun, hatalarını söyleyin. Yanlışları neyse onları söyleyin. Hırsızlık yaptıysa hırsızlığını, yolsuzluk yaptıysa yolsuzluğunu, kayırmacılık yaptıysak kayırmacılığını söyleyin.

    “SİYASETTE AYRIMCI DİL TOPLUMU BÖLMEYE GÖTÜRMEKTE”

    Ama Türkiye’de konuşulan ayrımcı dil son derece çirkin ve bu giderek yaygınlaşmakta. Giderek toplumu bölmeye götürmekte. Ben Türkiye’nin geleceğinden son derece kaygılıyım. Türkiye bu gidişle ikiye, belki üçe bölünme noktasına geliyor. Bu çok hoş bir şey değil. Türkiye’nin bütünlüğünü eğer koruyacaksak Alevisi, Sünnisi, Kürt’ü, Türk’ü, Çerkezi, Arap’ı, Rum’u, Ermeni’si hepsiyle birlikte eşit yurttaşlık temeli içinde herkese aynı saygıyı göstererek bunu yapmak zorundayız. Birilerine ayırırsak bu iş olmaz.

    “AYRIMCI DİLİ ORTADAN KALDIRMAK ZORUNDAYIZ”

    -Alevi Kürt, Ermeni, Roman gibi kimliğe sahip siyasetçiler sosyal medyadan miting alanlarına (Kılıçdaroğlu örneğinde olduğu gibi) hedef haline getiriliyor. Toplum bu dile nasıl bakıyor? Bu dile karşı nasıl bir yol izlenmeli?

    Toplum dünyanın her tarafında böyledir. Dünyanın edebiyat, müzik, resim, heykel gibi sanat alanında ve bilim alanında en ileri halklarından biri olan Almanlar, toplum psikolojisi sonucu Hitler gibi bir caniyi yıllarca başlarında tuttular. Yahudileri fırınlara attılar. Toplumlar bir siyasetçiye gönül verdikten sonra ve o siyasetçinin birçok hatasını görmüyor ve belli noktadan sonra rahatlıkla onun söylemlerine sahip çıkıyor. 2015 öncesi barış sürecinde Türkiye toplumunun yüzde yetmiş beşten fazlası barış sürecinden yanaydı. Kürt sorununun çözümünden yanaydı. Çünkü o toplumun önde gelen siyasetçileri bunu topluma lanse etmişlerdir. Toplum kabul etmişti bunu. Toplumlar böyledir. Yani onları yönlendirmek çok kolaydır. Şimdi siyasetçi çıkıp cumhurbaşkanı ya da parti genel başkanı, bakan, başbakan önemli bir milletvekili, önemli bir kişi çıkıp birine mezhebinden dolayı soyundan sopundan dolayı hakaret ederse çok rahatlıkla o toplum da bunu alkışlar. Berkin Elvan’ın annesi niye yuhalansın? Ne yapmış ki Berkin Elvan’ın annesi? Oğlu suçsuz, sebepsiz yere kör kurşunla ölmüş. Bunun ne kabahati var? Ama o kadın yuhalatılabiliyor. Ankara’da Kılıçdaroğlu’na linç girişimi yapıldı.

    Kılıçdaroğlu eğer onların arasına düşseydi o eve içeri girmeseydi. Ölebilirdi. Ya da emniyet müdürü büyük bir basiret gösterip “benim cesedimi çiğnersiniz” demeseydi o evi başına yıkarlardı. Madımak’ta olanlar gibi. ‘Yakın’ diyen kadın serbest dolaşıyor. Evi yakacaklardı içindekilerle birlikte. Madımak’ta nasıl yaktılarsa. Madımak’ta ben seyrederken videoyu itfaiye eri kurtarmak isterken Aziz Nesin’i yumruklayarak çıkarıyor aşağıya doğru çekiyor. Yani böyle bir toplum her yerde maalesef var. Maraş Katliamı’nı günü gününe biliyorum. Çünkü davanın avukatlığını yaptım.

    “TOPLUMU SİZ NASIL YÖNLENDİRİRSENİZ ÇOK BÜYÜK BİR BÖLÜMÜ ÖYLE GİDER”

    Maraş Katliamı öncesinde “Ben kızımı aşirete vereceğim” diyen; orada Kürtlere, Alevilere aşiret diyorlar. Kürt ve Alevi lafını kullanmamak için. “Ben kızımı aşirete vereceğim” diyen komşusu, Kürt’ü, Alevi’yi öldürmekten sanık olarak yargılandı. Toplum budur. Toplumu siz nasıl yönlendirirseniz çok büyük bir bölümü öyle gider. Bu Emevi’de de böyle olmuştur. Ama toplumu rahat bırakırsanız, serbest bırakırsanız, topluma her şeyi özgürlükler içinde anlatırsanız, ayrımcı dil kullanmasanız doğru yolu toplum bulur gene. Yani halkın basiretine ben güvenirim. Ama yeter ki halka doğruları anlatabilelim. O nedenle bu ayrımcı dili ortadan kaldırmak zorundayız.

    Ermeni kırımında, Süryani kırımında en büyük payı olan ve Osmanlı Devleti’ni savaşa sokarak devletin parçalanmasına yol açan Talat Paşa’nın, Enver Paşa’nın, Cemal Paşa’nın heykellerini dikiyoruz. Adlarını caddelere, yollara, sokaklara, okullara veriyoruz. Sivas’ta Aşık Veysel’in adını taşıyan bir okula hükümet yanlısı Eğitim Bir Sendikası’nı kuran ve AKP’nin militanı olan bir adamın adı veriliyor. Bu ülkenin kültür varlığı, Aşık Veysel’dir, Yunus Emre’dir, Hacı Bektaş’tır, Mahsuni’dir, Neşet Ertaş’tır. Bunlar Alevi diye nasıl bu kültür şehrinin dışına çıkarırsınız? Bunları çıkarsanız Türkiye’de kültür diye bir şey kalmaz. Ama bunlar hakkında en aşağılayıcı sözler kullanılabiliyor.

    “AYRIMCILIĞI TOPLUMA ENJEKTE EDİYORLAR”

    Yani şimdi Pir Sultan’a küfrediliyor. Sen Pir Sultan’a küfretmekle bana küfrediyorsun. Benim halkıma, inancıma küfrediyorsun. Bunları engellemek lazım. Şu anda Türkiye’de Yunus, Mevlana, Hacı Bektaş Sünnileştirilmeye çalışılıyor. Çünkü bütün dünyanın kabul ettiği değerlerdir. Bir Nazım Hikmet’i, bir Yunus’u, Fuzuli’yi, Pir Sultan’ı, Nesimi’yi çıkarırsanız Türkiye’de kültür diye bir şey kalmaz ki. Bunu yapıyorlar ve bunları ayrımcı bir biçimde topluma enjekte ediyorlar.

    Ben iktidar kanadından umudum kestim. Ne Erdoğan, ne Bahçeli dilini değiştirmezler. Giderek arttırırlar. Benim istediğim buna karşı muhalefet kanadının gerçekleri ortaya çıkarması ama bu dili özellikle reddetmesi. Yani bu insanları dışlayıcı, insanları hor gören, hakaret dolu dili terk etmeleri, birbirlerine bunu söylememeleri. Halkımızın da buna prim vermemesi gerektiğini düşünüyorum. Özellikle sizin hitap ettiğiniz Alevi camiasının kendi değerlerini unutmamalarını ve kendi değerlerine göre eline, diline, beline sahip olmalarını en önemli özellikleri de diline sahip olmaktır. Dilini sadece doğruyu söylemek için kullanmasını dilerim.”

    Barış KOP-Diren KESER/PİRHA

  • TV10 eylemin 51. haftasında Hüseyin’in Kerbela’daki duruşunu sürdüreceğiz-VİDEO

    TV10 eylemin 51. haftasında Hüseyin’in Kerbela’daki duruşunu sürdüreceğiz-VİDEO

    PİRHA – KHK ile kapatılan Tv10’un yeniden açılması için kanal emekçilerinin başlattığı eylem 51 haftasında da devam etti.  OHAL kapsamında yayınlanan Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile TV10 çalışanları, her hafta yaptıkları eylemin 51’incisini, Cumartesi insanlarından Güzel Ana’ya atfettiler. TV10 Programcısı ve Yöneticisi Rohat Emekçi, “Biz bugün burada Hüseyin’in Kerbela’daki duruşunu sürdüreceğiz. Ezilmeden, boynumuzu eğmeden dimdik alnımız ak bakmaya çalışacağız” dedi.

    HABERİN VİDEOSU

    Galasataray Meydanı’nda “Alevilerin sesi TV10 susturulamaz” şiarıyla düzenlenen eylemde, Güzel Ana’nın fotoğrafları taşındı. TV10 eylemine 51. haftasında Barış Meclisi Üyesi Hakan Tahmaz, Barış Blokun’dan İbrahim Sinemillioğlu, Oyuncu Nur Sürer, Sanatçı Ali Baran, Cumartesi İnsanları, Munzur Çevre Derneği, Demokratik Alevi Derneği (DAD) ve TV10 izleyicileri destek verdi.

    “ALEVİLER 12 GÜN BOYUNCA SESSİZ SEDASIZ ORUÇ TUTACAK”

    Bu haftaki açılış konuşmasını TV10 yöneticisi ve programcısı Rohat Emekçi yaptı. Emekçi, “12 İmamlar Oruç ayındayız. Aleviler 12 gün boyunca sesiz sedasız oruç tutacak. Tüm cemevlerinde semah dönecek ve dua edecek. 12 İmamlar aynı zamanda yediden yetmişe direniş ayıdır. Bizler de bugün bu direniş geleneğini sürdürmeye devam edeceğiz. Biz bugün burada Hüseyin’in Kerbela’daki duruşunu sürdüreceğiz. Ezilmeden, boynumuzu eğmeden, dimdik alnımız ak bakmaya çalışacağız. Çünkü biz de biliyoruz ki boynumuz yere düşerse, onurlu bir şekilde başımız dik gezmezsek yarın tarih bunun hesabını soracaktır” dedi.

    “BU HAFTAKİ EYLEMİ GÜZEL ANA’YA ATFEDİYORUZ”

    Bu haftaki eylemi Hakk’a yürüyen Güzel Ana’ya atfettiklerini belirten Emekçi, “Güzel Ana F tipi hücre sistemine, tecrit uygulamasına direnmek için 19 Aralık 2000 tarihinde gerçekleşen kanlı operasyonun mahkum yakını mağdurlarından biriydi. Başta Cumartesi Anneleri olmak üzere gücü, imkanı, yettiğince her türlü hak mücadelesinin yanında yer aldı” şeklinde konuştu.

    “TV10’A HER ZAMANKİNDEN DAHA ÇOK İHTİYAÇ VAR”

    Barış Meclisi Üyesi Hakan Takmaz ise 51 haftadır hukuksuz bir şekilde yasaklanan ve el konulan TV10’un açılması, el konulan mallarının sahiplerine geri verilmesi ve barışın sesinin susturulamayacağını göstermek için bu eylemlerin sürdüğünü belirtti. Barışın sesinin duyulması için TV10’a her zamankinden daha çok ihtiyaç duyulduğunu dile getiren Takmaz, “TV10 gibi barışın sesini yükselten medya kuruluşlarına çok daha fazla ihtiyacımız olduğunu belirterek, bu sesi susturamayacaklar diyoruz. Her hafta 14.00’te buradayız. Bizi bundan tek bir şey alıkoyabilir. Televizyonumuzun iade edilmesi ve el konulan mallarımızın geri verilmesi. Bu yoldan geri dönmeyeceğiz” dedi.

    “TV1O HİÇ KİMSENİN YANDAŞI DEĞİLDİ”

    Barış Bloku’ndan İsmail Sinemillioğlu, MGK’nin barışı bombalamak için toplandığını hatırlattı. Sinemillioğlu, “TV10 Türkiye’de sesi çıkmayanların, Alevilerin Kürtlerin, emekçilerin sesi olarak yayın yapıyordu. Bundan korkuyorlardı” diye konuştu.

    Sinemillioğlu, “TV10 tıpkı Alevi inancında olduğu gibi 72 millete aynı nazarda bakan bir kanaldı. Hiç kimsenin yandaşı değildi. Tüm insanlara barışı, dostluğu öneren bir kanaldı. Ancak iktidarın medya anlayışı ise kendilerine yandaş ve hizmet eden kanalları sahiplenip diğer kanalları kapattılar” şeklinde konuştu.

    Yakın bir dönemde barış ve demokrasiye kavuşulacağını dile getiren Sinemillioğlu, “Barış ve demokrasiye kavuştuğumuz gün el konulan mallarımızı mahkeme ve adil yargılama yoluyla geri alacağız. Çünkü çıkarılan bu KHK’lar hukuksuzdur ve barış için kalkan her eli kutsal sayıyoruz” dedi.

    TV10 eyleminin 51. haftası Ali Baran’ın okuduğun deyiş ile son buldu.

  • Paylan, Türmen ve Sinemillioğlu: OHAL ile birlikte Aleviler üzerinde baskı giderek arttı-VİDEO

    Paylan, Türmen ve Sinemillioğlu: OHAL ile birlikte Aleviler üzerinde baskı giderek arttı-VİDEO

    PİRHA – OHAL’in birinci yılında açıklanan raporda Alevilerin kültürel etkinliklerine yönelik yasaklar ve hak ihlalleri giderek arttı. Konuya ilişkin PİRHA’ya konuşan HDP İstanbul Milletvekili Garo Paylan, Eski AHİM Yargıcı Rıza Türmen ve Avukat İbrahim Sinemillioğlu, Alevilerin Osmanlı’dan bu yana baskı altında olduğunu ve OHAL ile birlikte keyfi uygulamaların giderek artmakta olduğuna dikkat çektiler. 

    Haberin Videosu

    15 Temmuz darbe girişimi sonrası  ilan edilen OHAL’in birinci yılında OHAL adı altında gerçekleştirilen hak ihlalleri, hukuksuzluk ve yıkım raporu Demokrasi İçin Birlik tarafından açıklandı. Raporda “Alevilerin inanç merkezlerine ve kutsal günlerine yasak” başlığıyla yayınlanan raporda, Apaziz Dede Anma etkinliği, Cogi Baba Festivali, Ankara’da Aşure etkinliği, Munzur Doğa ve Kültür Festivali vb etkinlikler OHAL gerekçesiyle yasaklandı” denildi.

    Alevilere yönelik hak ihlallerini ve hukuksuzlukları HDP İstanbul Milletvekili Garo Paylan, Eski AHİM Yargıcı Rıza Türmen ve Avukat İbrahim Sinemillioğlu PİRHA’ya değerlendirdi.

    OHAL’in toplumun her kesimi üzerinde bir baskı yaratığını söyleyen Eski AHİM Yargıcı Rıza Türmen, “Ama Alevilerin her zaman özel bir durumu var. Eğer bütün toplum baskı altında ise Aleviler biraz daha çok baskı altındalar. Bu hep böyle olmuştur, bu seferde öyle oldu” dedi.

    “HÜKÜMET AHİM’İN KARARLARINI UYGULASA ALEVİLERİN SORUNLARI KALMAYACAK”

    Alevilerin sorunlarının hep olduğunu OHAL ile başlayan bir şey olmadığını kaydeden Türmen, bununla ilgili AHİM’in bir dizi kararı olduğunu hatırlatarak, “Bu sorunlarla ilgili AHİM’nin bir dizi kararı var. Yani zorunlu din dersiyle, cemevlerinin ibadethane sayılmasıyla ile bütçeden Alevilere pay ayrılmasıyla gibi kararlar var. Bu kararlara baktığınız zaman Alevilerin problemlerinin önemli bir bölümü bu kararlarla çözümlenmiş durumda. Yani hükumet bu kararları uygulasa Alevilerin bu sorunları ortadan kalkacak. Fakat hükumet bu kararları uygulamıyor.”

    “OHAL İLE ALEVİLER ÜZERİNDE BASKILAR GİDEREK ARTIYOR”

    “OHAL ile birlikte Aleviler üzerinde daha keyfi baskılar getiriliyor” diyen Rıza Türmen, bunların yanlış uygulamalar olduğunu,  Alevilere bu toplum içinde kimliklerine, farklılıklarına saygı gösterilmesi gerektiğini vurgulayarak, bu kararların uygulanmaması Alevileri dışarıya itebileceğini ifade etti.

    Türmen, herkesin farklılıklarıyla var olabilmesi ve Alevilerin inanç özgürlüğüne saygı gösterilmesi gerektiğini de vurguladı.

    “SİYASETİN MECLİS DIŞINDA YENİ KAMUSAL ALANDA YAPILMASI GEREKİR”

    OHAL ile birlikte giderek artan hak ihlalleri karşısında demokrasi güçlerinin nasıl bir tutum sergilemesi gerektiğini değerlendiren Türmen, Türkiye’de siyaset alanının giderek daraldığını, siyasetin meclis dışında yeni bir kamusal alanda yapılması gerektiğini kaydetti.

    Kılıçdaroğlu’nun başlatmış olduğu yürüyüşle bir halk hareketinin doğduğunu ifade eden Eski AHİM Yargıcı Rıza Türmen, Bu halk hareketini muhafaza etmek gerektiğini, bunun için de meclis dışında kamusal alanda sivil toplum örgütleriyle birlikte itirazı olan siyasi partiler ile birlikte hareket etmesi gerektiğini, bunun sağlanması halinde Türkiye’de demokrasi bakımından olumlu gelişmelerin olacağına inandığını belirtti.

    “MUNZUR FESTİVALİ DERSİM’İN GELENEKLERİNİ YANSITIYOR”

    “Munzur Festivali hem bizim doğayla barışık olduğumuz hem de Dersim’in bütün geleneklerini yansıtan ve bir arada hep birlikte özgürlüğün tadına vardığımız bir festivaldir” diyen HDP İstanbul Milletvekili Garo Paylan ise, “Munzur festivali engellenemez, Munzur festivali gibi Alevilerin kültürüyle ilgili pek çok etkinlik maalesef yasaklanıyor. Ve bütün bunlara OHAL gerekçe gösteriliyor. OHAL bütün toplumsal kesimlerine olduğu gibi hak arayan bütün toplum kesimlerinin haklarını kısıtlama anlamında kullanıldığı gibi malesef Munzur için de aynı anlamda kullanılıyor. Bunu kınıyorum ve Munzur Festivali’nin tekrar yapılması için meclisteki girişimlerime devam edeceğim” dedi.

    “KORKUYU YENİP CESARETİ BULAŞTIRMAMIZ GEREKİYOR”

    İnsan hakları savunucularının dahi tutuklandığı bir ülkede yaşadıklarını, çözüm bulamayan hükümetin daha da zulme başvurduğunu ve zulme başvurdukça da hak arayanların isyan eden, itiraz edenlerin de sesini kısmaya çalıştığını ifade eden Paylan, “Korkuyu bulaştırmaya çalışıyorlar, yapmamız gereken korkuyu yenmek ve cesareti bulaştırmak. Bugünler yakın diye umut ediyorum, onları korkutmuş olacağız, korkuyu korkutmuş olacağız” dedi.

    “TÜRKİYE’DEKİ BÜTÜN KATMANLAR GÜÇLERİNİ BİRLEŞTİRMELİ”

    OHAL’in yanlızca Aleviler üzerinde değil  bütün Türkiye üzerinde hatta yurt dışında yaşayan vatandaşlarımız üzerinde de ciddi etkileri olduğunu söyleyen Av. İbrahim Sinemillioğlu da, “Gerek Aleviler gerek Türkiye’de yaşayan tüm katmanlar bu iktidarın karşısında olanlar güçlerini birleştirdiklerinde Gezi’de gördüğümüz gibi, referandumda gördüğümüz gibi birlikte mücadele edilerek kazanılacağını gördük” dedi.

    “YASAKLAR ALEVİLERE YÖNELİK ASİMİLASYONUN GÖSTERGESİDİR” 

    “Aleviler Osmanlı tarihinden beri sürekli ezilmekte, horlanmakta ve dışlanmaktadır” diyen Sinemillioğlu, “Günümüzde de gerek belediyelere tayin edilen kayyumlar gerekse diğer illerde valiler ve kamu görevlileri Alevileri sürekli ikinci vatandaşın da gerisinde her türlü inanca yönelik geleneklerini yerine getirmelerini engellemektedir” dedi.

    Geçen yıldan bu yana Alevilerin birçok festivali OHAL gerekçe gösterilerek iptal edildiğini belirten Sinemillioğlu, “Son olarak yasaklanan Munzur Festivali’nin bu şekilde yasaklanması ve kayyumun kendi alternatif festivalini yapması Alevilere yönelik asimilasyon hareketinin en açık göstergesidir” ifadelerini kullandı.