PİRHA- Doğu Akdeniz Çevre Dernekleri’nin (DAÇE), inşaatı devam eden Akkuyu Nükleer Santrali’nin kapatılmasına ilişkin açmış olduğu davanın duruşması görüldü. Avukat İsmail Hakkı Atal, Akdeniz’in ısınmasından kaynaklı santralin soğutma sisteminin işlevsiz kalacağını belirterek, “Bu yaz Akkuyu Nükleer Santral sahasında deniz suyu sıcaklığı 31 buçuk dereceye vardı. Bu şartlarda nükleer santral yapımına devam etmek bir çılgınlıktır, deliliktir” dedi.
Doğu Akdeniz Çevre Dernekleri’nin (DAÇE) Mersin’in Gülnar ilçesinde yapımı devam eden ve Rusya’ya ait olan Akkuyu Nükleer Güç Santrali’nin (NGS) kapatılmasına ilişkin Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’na açtığı davanın duruşması bugün görüldü.
Duruşma öncesi DAÇE gönüllü avukatı İsmail Hakkı Atal, Mersin Çevre ve Doğa Derneği Başkanı Sabahat Aslan ve Tarsus Çevre Koruma Kültür ve Sanat Merkezi (ÇEKSAM) Başkanı Semra Kabasakal basın açıklaması yaptı.
İsmail Hakkı Atal, son yıllarda iklim krizine bağlı olarak deniz ısısının yükselmesi sebebiyle nükleer santrallerin kapandığını söyleyerek Fransa ve İsveç’ten örnekler verdi. Deniz suyu ısısı Fransa’da 28 dereceyi, İsveç’te ise 25 dereceyi geçince nükleer santrallerin kapatıldığını aktaran Atal, “2022 yazında burası 30 buçuk dereceyi gördü. Bu yaz ise Akkuyu Nükleer Santral sahasında deniz suyu sıcaklığı 31 buçuk dereceye vardı. Bu bir akıl tutulması. Bu şartlarda nükleer santral yapımına devam etmek bir çılgınlıktır, deliliktir. Bütün Türkiye’yi, Akdeniz’i cehenneme atmaktır” dedi.
“BİLİRKİŞİ İDDİALARIMIZI KABUL ETTİ”
Açıklamanın ardından davalı ve davacı tarafın avukatlarının hazır bulunduğu duruşma başladı. Duruşmada söz alan Atal, bilirkişi raporlarına değinerek şunları söyledi:
“ÇED raporunda deniz suyu ile ilgili bir değerlendirmenin olmadığı ortaya çıktı. Bunun üzerine Prof. Dr. Şule Ergün, mütalaasında Akdeniz’in dünya ortalamasının üzerinde ısındığını kabul ederek ‘giriş sıcaklığının artması santralin ekonomik işletilmesi ve kondenserin tasarım limitleri ile ilgili bir sorun olup çevre ile ilgili mevzuatlarda kondensere giren suyun sıcaklığı ve kondenserden çıkan suyun debisi sınırlandığından reaktör gücünün sınırlandırılması veya reaktörün durdurulması ile sonuçlanmaktadır’ ifadesiyle santralin çalıştırılamayacağını üstü kapalı olarak kabul etti. Diğer yandan her iki profesör de santralin ÇED raporunda veya başka bir çalışmada deniz suyu sıcaklığı ile ilgili hiçbir çalışma yapılmadığına değinmedi.”
Duruşma kararın daha sonra tebliğ edilmesi üzerine sona erdi.
PİRHA- DAÇE, Çevre Şehircilik İklim Değişikliği Bakanlığı’na Akkuyu Nükleer Santrali’nin inşaatının durdurulması için dava açtı.
Doğu Akdeniz Çevre Dernekleri (DAÇE) tarafından Doğu Akdeniz su sıcaklığının Akkuyu Nükleer Santralini soğutamayacak olması ve nükleer felaket riski nedeniyle, Çevre Şehircilik İklim Değişikliği Bakanlığı’na inşaatın durdurulması ve sadece soğutma suyu açısından çevresel etki değerlendirmesi yapılması için dava açtı.
“İKLİM KRİZİ NÜKLEER SANTRAL FACIASINA YOL AÇABİLİR”
Konuya dair konuşan DAÇE gönüllü avukatı avukat İsmail Hakkı Atal, nükleer santrallerin sağlıklı şekilde çalışabilmesi için soğutma suyunun 28 C’nin üzerine çıkmaması gerektiğine dikkat çekerek, “2011 yılındaki Fukushima nükleer faciası santralin soğutma sistemindeki arızadan olmuş, bütün Pasifik okyanusunu radyoaktif hale getirmiş, Japonya’ya 1 trilyon dolara mal olmuş, radyasyonun doğrudan yol açtığı tek kanser türü olan troit kanseri çocuklarda 500 kat artmıştır. Soğutma suyu ve diğer problemler nedeniyle nükleer facia riski barındıran Akkuyu’da olabilecek olası bir kazada ise Türkiye’nin karşılaşabileceği 1 trilyon dolar zarar riskine karşılık, santralin tek sahibi ve tek işletmecisi Rusya sadece 700 milyon Euro ( yani olası facia zararının yüzde biri -1/100 ) sorumluluk üstlenmektedir” dedi.
“İNŞAAT SÜRESİZ OLARAK DURDURULMALI”
Fransa iklim krizi nedeniyle oluşan sıcak hava dalgaları sonucunda soğutma suyu olarak kullandıkları nehir su sıcaklıklarının 28 C’nin üzerine çıkması nedeniyle son 3 yıldır kaza tehlikesi yaşadığının altını çizen Atal, şunları ifade etti:
“28 C’yi geçmemesi gereken Akkuyu deniz suyu sıcaklığı ise Meteroloji Genel müdürlüğünden anlık olarak takip ettiğimiz verilere göre 2022 Ağustos ayında 30,5 C olarak ölçülmüştür. Nitekim yapılan bilimsel çalışmalar da Doğu Akdeniz ve Ortadoğu’da iklim değişikliğine bağlı hava sıcaklığının dünya ortalamasından 2 kat daha fazla olduğunu göstermektedir.
Türkiye Cumhuriyeti tarihindeki en büyük milli güvenlik ve halk sağlığı tehdidi olan Akkuyu nükleer santral projesine karşı, soğutma suyu gerekliliği üzerinden bir ÇED raporu düzenlenmesi ve ÇED çalışması sonuçlanıncaya dek santral inşaatının süresiz olarak durdurulması için ÇŞB’aleyhine Danıştay Başkanlığında dava açtık.”
PİRHA-Cengiz Holding’in Kazdağı’nda işletmek istediği altın madeninin iptali için bugün Çanakkale’de görülecek davayla dayanışmak için holdingin İstanbul Üsküdar’daki binası önünde açıklama yapmak isteyen çevre aktivistleri polis tarafından gözaltına alındı.
Cengiz Holding’in Kazdağları’ndaki altın-bakır madeni projesinin iptali için açılan dava, bugün Çanakkale’de görülecek. İstanbul’daki çevre aktivistleri de Çanakkale’deki davaya destek için Cengiz Holding’in Üsküdar’daki binası önünde basın açıklaması yapmak için bir araya geldi. Polis tarafından izin verilmeyen açıklamada 7 çevre aktivisti gözaltına alındı.
Gözaltına alınan İklim Adaleti Koalisyonu’ndan Osman Akkuş, Sultan Torbacıoğlu, Hakan Tosun, Kadir Gölcü, Aslı Kerem, Doğasu Dilek Akın ile Deniz Kuzucular Üsküdar Emniyet Amirliğine götürüldü.
3 KÖYÜ HARİTADAN SİLECEKLER
Çevre aktivistlerinin “Kazdağları’nda Cengiz Holding’e geçit yok” başlığıyla okumak istediği fakat polisin izin vermediği basın açıklamasında ise şu ifadelere yer verildi:
“Dünya üzerinde biyolojik çeşitliliği ile sayılı ekosistemlerden biri olan Kazdağları’nın ne yazık ki yüzde 79’u madenlere ruhsatlandırılmış durumda. Yörede yaşayan bizler bereketli yaşam alanlarımızı, her türlü meyve ve sebzenin yetiştiği tarım topraklarımızı, kurdu kuşu sincabıyla Kazdağları’nda yaşayan canlıların yaşam hakkını korumak için enerji ve maden şirketlerine karşı mücadele veriyoruz. Bu şirketlerden biri olan Cengiz Holding, Kazdağları ekosistemi içinde devasa bir alanda yıkıma sebep olacak, 200 metre derinliğinde ölüm çukurları açacak, 3 köyü haritadan silecek ve kimyasal zehirlerle yakınındaki diğer köyleri de yaşanmaz hale getirecek, su kaynaklarımıza el koyacak 87513 ruhsat nolu Halilağa Bakır Madeni projesindeki ısrarına devam ediyor. Halkın tüm itirazlarına, toplanan binlerce imzaya ve bilim insanlarının olumsuz görüşlerine rağmen projeye geçtiğimiz yıl bakanlık tarafından ÇED olumlu kararı verilmişti.
CENGİZ HOLDİNG’E ÜÇ AYRI DAVA
Proje ile ilgili üç ayrı dava açıldı. İlk dava, yörede yaşayan ve en doğal hakkı sağlıklı bir çevrede yaşamak olan 81 yurttaş ve Kazdağı Doğal ve Kültürel Varlıkları Koruma Derneği, Çanakkale Tabip Odası, İnsan Hakları Derneği Çanakkale Şubesi, Ayvalık Tabiat Derneği, Ege ve Marmara Çevreci Belediyeler Birliği, Gülpınar Sürdürülebilir Yaşam Derneği tarafından açılan dava. İkincisi Tema Vakfı ve Çan Çevre Derneği tarafından, üçüncüsü ise Çevre Mühendisleri Odası ve Ziraat Mühendisleri Odası tarafından açılan davalar.
Söz konusu davalarla ilgili bilirkişi keşfi, TEMA ve Çan Çevre Derneği davası üzerinden yürütüldü. Bilirkişilerin söz konusu alanda yapılacak projenin doğal ve kültürel varlıklar üzerinde geri dönüşsüz tahribata neden olacağı ve ÇED olumlu kararının hukuka aykırı oluşu yönünde verdikleri görüş sonucunda, Çanakkale 1. İdare Mahkemesi TEMA Davasında ve Oda’ların açtığı davada 17.06.2022 tarihinde yürütmeyi durdurma kararı verdi.
81 yurttaş ve 6 kurumun açtığı davada ise, daha önce mahkemeye sunulduğu halde tüzük, tapu vb isteme gibi nedenlerle süreç uzadı ve beklenen yürütmeyi durdurma kararı ancak 20.10.2022 tarihinde verildi. Ne yazık ki bu davada, halkın sağlıklı bir çevrede yaşaması için mücadele eden Tabip Odası ve İHD ile üç yurttaş hukuksuz yere dava açmaya ehliyetsiz sayıldı.
Ancak şirket, 2009/7 sayılı genelgeden yararlanarak, yürütmeyi durdurma kararına mesnet olan bazı hususlarla ilgili ÇED Raporunda revizyon yaparak Çevre Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’na yeniden başvurdu ve söz konusu proje için 13 Ekim 2022 tarihinde yeniden İnceleme Değerlendirme Komisyonu toplantısı yapıldı.
KÜMÜLATİF ETKİ DEĞERLENDİRMESİ YOK!
Bugün Cengiz Holding’in yıkım projesine karşı açılan üç davanın da duruşması yapılacak. İklim krizinin etkilerini gördüğümüz, kuraklık çekmeye başladığımız ve gıda güvenliğimizin tehlikeye girdiği bu dönemde sağlıklı bir çevrede yaşama hakkı, bir şirketin kazancı için feda edilemez. Kazdağları’nın korunması, gelecek kuşaklara, çocuklarımıza ve bu topraklarda yaşam hakkı olan tüm canlılara borcumuzdur. Şirketin ÇED Raporunda, bölgede yer alan sayısı metalik madencilik projelerinin sebep olacağı kümülatif etkilere değinilmemiştir.
HALKIN SU KAYNAKLARINA, İÇME SULARINA EL KONULACAK!
Ayrıca, ÇED Raporu içinde maden için su alması planlanan Hacıbekirler 1 ve 2 Göletlerinin projelerine ve çevre etkilerine yer verilmemiştir. Göletler için DSİ ile protokol hazırlığı içinde olduğu ve Çevre Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’nın da göletler için kapsam dışı kararı verdiği bilinmektedir. Oysa ÇED bir bütündür ve tüm projeyi kapsamalıdır.
Ayrıca mahkemenin yürütme kararına rağmen şirketin söz konusu göletleri en kısa zamanda inşaa etme konusunda ısrarcı davrandığı görülmektedir. Yürütmeyi durdurma kararı, Kazdağı Doğal ve Kültürel Varlıkları Koruma Derneği tarafından Çanakkale Valiliği, Çevre Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı ve DSİ’ye gönderilmiş olup söz konusu proje ile ilgili tüm işlemlerin durdurulması, protokollerin iptal edilmesi istenilmiştir.
Bölgede ciddi bir su sıkıntısı yaşanmaktadır. Köylerin içme suyu kaynakları proje alanında kalmaktadır. Ayrıca, söz konusu göletlerin bölgenin tarım arazileri için kullanılması gerekmekte iken Cengiz Holding tarafından el konulmak istenmektedir.
YÖREDE CİDDİ BİR KURAKLIK YARATILACAK
Söz konusu göletler için su temin etmek amacıyla Kocabaş Çayı’ndan derivasyon kanalı ile su alınmasının planlandığı bilinmektedir. Kocabaş Çayı nesli tehlike altındaki su samurlarının yaşam alanı ve 55 köyün de su kaynağıdır. Halihazırda Odaş Çan 2 Termik Santrali de pompa kurarak Kocabaş Çayı’ndan suyu çekmektedir. Çekilen suyun miktarı çok fazladır ve yöre halkına su kalmamaktadır. Geçtiğimiz 2021 yılı yazında Çan İlçemiz büyük bir su krizi yaşamıştır. Kocabaş Çayı’na enerji ve maden şirketlerince el konulması kabul edilemez. Bilirkişilerin raporlarında belirttiği gibi projede kullanılacak su miktarı yörede ciddi bir kuraklık yaratacaktır.
Umuyoruz ki mahkeme yaşamdan yana karar verecek ve bilirkişilerin de belirttiği gibi Kazdağları ekosisteminde doğal ve kültürel varlıklar üzerinde geri dönüşsüz yıkım yaratacak Halilağa Bakır Madeni Projesini iptal edecektir. Cengiz Holding’in karı uğruna yok etmeye çalıştığı yaşam alanlarımızdan, köylerimizden vazgeçmiyoruz. Kazdağları evimiz, maden projeleriyle delik deşik edilerek yok edilmesine izin vermeyeceğiz.”
PİRHA-İçişleri Bakanlığı tarafından kuruluşu engellenen Yeşiller Partisi’nin eş sözcüsü Özlem Taşdemir Teke, iklim krizinin çok kritik bir noktada olduğunu söyleyerek, “Henüz bir devrimin ışığı gözükmemişken bizim çok ciddi adımlar atmamız gerekiyor. Çünkü önümüzde çok kısa süre var. Yoksa iklim krizi bizi altıncı kitlesel yok oluşa sürüklüyor. Kapitalizmden olabildiğince çok şeyler koparmak gerekiyor” dedi.
Amaçlarını, “Dünyanın ve insanlığın bugününü ve geleceğini tehlikeye atan iklim krizi, nükleer tehdit, savaşlar, doğanın ve insanın sömürüsü, eşitsizlikler ve her türlü ayrımcılığa karşı siyasi mücadele vermek” olarak belirten Yeşiller Partisi‘nin kuruluşu İçişleri Bakanlığı tarafından engelleniyor.
21 Eylül 2020 tarihinde gerekli belgeleri İçişleri Bakanlığı’na teslim eden Yeşiller Partisi’nin ‘alındı’ belgesini hala vermeyen Bakanlık, Yeşiller’in tüzel kişilik kazanmasını engellemişti. Konuya ilişkin başlatılan hukuki süreç ise devam ediyor.
İKLİM ŞÛRASI BUGÜN BAŞLIYOR
Diğer yandan da Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı bugün başlayacak ve beş gün sürecek olan İklim Şûrası’nda ‘iklim değişikliği ile mücadelede’ yeni yol haritasını belirleyecek.
İklim Şurası’nda, enerji, sanayi ve ulaştırma, tarım ve binalarda sera gazı azaltımı, yeşil finansman ve karbon fiyatlama, iklim değişikliğine uyum, yerel yönetimler, göç, adil geçiş, diğer sosyal politikalar ile bilim ve teknoloji konuları ele alınacak.
TEKE: KAPİTALİZMDEN OLABİLDİĞİNCE ÇOK ŞEY KOPARMAK GEREKİYOR
Yeşiller Partisi eş sözcüsü Özlem Taşdemir Teke ile ekolojik yıkımı, iklim krizini, kapitalist sistemin bu süreçteki asıl sorumluluğunu, dünya genelinde düzenlenen iklim zirveleri ile nükleer enerji hakkında doğru bilinen yanlışları konuştuk.
PİRHA: Dünya genelinde son yıllarda yaşanan felaketlerin ardından (yangınlar, seller, kurallık, müsilaj vb.) dikkat çekilen ekolojik yıkım ve iklim krizine ilişkin sonda soracağımı başta sormak istiyorum. Kapitalist sistem içerisinde çözüm bulmak mümkün mü? Çünkü bu sistem insana, doğaya zarar vermeden yol alamıyor. Ayrıca Yeşiller’e bu noktada kapitalist sisteme yeterli düzeyde karşı çıkmadığı yönünde zaman zaman eleştiriler de yöneltiliyor. Neler söylersiniz?
ÖZLEM TAŞDEMİR TEKE: Yeşillere yapılan bu eleştiri aslında çok haklı bir eleştiri değil. Çünkü Yeşiller oldukça radikal politikalar öneriyorlar. Siyasetimizin temelini ekosistemle birlikte düşünebilmek, insan merkezli görüşten tüm doğanın, canlıların haklara sahip olduğu bir düzleme çekebilmek ile ilgili mücadelemiz. Ürettiğimiz politikalar ve siyaset de bu yönde. Ama kaçırmak istemediğimiz şu var. Bugün yaşadığımız ekolojik krizler özellikle iklim krizi çok kritik bir noktada. Henüz bir devrimin ışığı gözükmemişken bizim çok ciddi adımlar atmamız gerekiyor. Çünkü önümüzde çok kısa süre var. Yoksa iklim krizi bizi altıncı kitlesel yok oluşa sürüklüyor. Hem tüm canlılar ve doğa hem de insanlık için çok büyük bedeller ödenecek. Bu bedellerin ödenmemesi için şimdiden adımlar atılması ve kapitalizmden olabildiğince çok bir şeyler koparmak gerekiyor. Bu düzlemde ilerliyoruz ama kapitalizmin sorun olduğu tabi ki ortada.
“BİR AYAĞIMIZ AKTİVİZMDE DİĞERİ SİYASETİN İÇİNDE”
Ama başka bir sorun da var. Ekosistemi ve tüm canlıların haklarını temele almadan bir takım refah toplumları yaratmaya kalktığınızda bu sefer de ekosistemdeki baskıları ve ekolojik kaynakları yok ettiğiniz için oluşturduğunuz refahın sürdürülebilirliği yok. Ya da sadece insanları temel alan politikalar geliştirdiğiniz de diğer canlıların, doğal kaynakların sömürüsüne engel olmadığınız da siz yeniden sömürüye dayalı sistemi devam ettirmiş oluyorsunuz. Evet kapitalist bir sistem içerisinde yaşıyoruz. Bir ayağımız aktivizmde bir ayağımız da siyasetin içinde yer alarak olabildiğince yeşil politikaları mümkün kılmanın yollarını arıyoruz. Farkımız bu.
-Bireysel çabalar muhakkak kıymetlidir fakat asıl adım atması gereken, küresel çaptaki sorunun yaratılmasında en büyük sorumluluğu olan devlet ile şirketler değil midir? Bakıldığı zaman sorunun oluşmasında en az payı olanlar, sorunun yıkıcılığından en çok etkilenenler oluyor. Nasıl değerlendirirsiniz?
Şirketlerin ve hükümetlerin bunu yürürlüğe koymaya çalıştıklarını biz de görüyoruz. Tabi ki tek tek bireylerin sorumluluğu değil. İklim krizinin aslında toplumlar tarafından fark edilmemesi, bu konuda adımlar atılmaması için 1980’lerden beri özellikle neoliberal kapitalist politikaların bu yönde evrildiğini görüyoruz. İklim krizi fark edilmesin, fosil yakıtların gezegene nasıl bir zarar verdiği halklar tarafından anlaşılmasın diye zaten büyük bir çaba var. Sistem tam olarak bunun üzerine kurulu. Bireyleri suçlamak, sanki bireysel bir takım davranış değişiklikleriyle böyle büyük bir kriz çözülebilecekmiş gibi bir algı hem şirketler hem de hükümetler tarafından oluşturulmak isteniyor.
Bu sistem insanları doğanın üzerinde tahakküm kuran, doğayı her şekilde nesneleştirerek kullanan bir düzleme çekti. Burada en büyük pay şirketlerin. Şirketler kapitalizmi süreci yaşıyoruz. Devletler 1980’lerden itibaren kamucu politikalardan oldukça uzaklaştı. Tamamen şirketlerin yararına politikalar üreterek bu noktalara getirdiler. Bugün iklim krizini inkar etmekten de ayrılıp şimdi de iklim ile ilgili uluslararası anlaşmalarda lobicilik faaliyetiyle iklimle ilgili adımların atılmasını engelleyecek şekilde davranmaya başladılar.
“KARAR ALICILARI HAREKETE GEÇİRECEK AKTİVİZMİ YAPABİLMELİYİZ”
Ama biliyoruz ki ta 1970’li yıllarda bilim insanlarına raporlar hazırlattı bu petrol şirketleri. Biliyorlardı karbon salımının nelere neden olacağını, iklimi değiştireceklerini. Bunun en büyük bedelini şimdi de yine en kırılgan kesim olan yoksullar ödüyor. Bunu da bildikleri için kendi kârlarından vazgeçmeyi, oluşturdukları sistemin sürdürülebilmesi için de zaten bu manipülasyonu hep yaptılar. Sistem tamamen bunun üzerine kurulu.
Ben bireysel olarak hayat tarzımda bir takım değişiklikler yaparım. Ama bu sistemin değişmesini sağlamaz. Bireysel tutumu davranış değişikliği ve aktivizm olmak üzere ikiye ayırıyorum. Vegan, bitkisel beslenmeye geçebiliriz. Bisiklet kullanabiliriz. Uçaklı seyahatleri kısabiliriz. Bunlar tabi olması gereken şeyler ama yapmamız gereken en önemli şey karar alıcıları harekete geçirebilecek aktivizmi yapabilmek. Eğer aktivizm olmasa bugün atılan üç, beş adımı bile politikacıların atmayacağını çok iyi biliyoruz. Politikadır burada esas olan. İklim hareketinin de temel aldığı şey sistem değişikliğidir.
Belirli dönemlerde iklim zirveleri gerçekleştiriliyor. Atmosfere en çok karbon salınımı yapan devletlerin liderleri bu zirvelerde çeşitli taahhütlerde bulunuyor. Bu zirvelerden sonuç beklemek ne kadar doğru? Yine bu devletler kendi ülkelerindeki atıkları ucuz iş gücü olan Çin ve Türkiye gibi ülkelere ihraç ederek hem atıklarını kendi topraklarından uzak tutuyorlar hem de ekonomik gelir elde ediyorlar. Neler söylersiniz?
İklim zirvelerinin işe yaramaması değil ama yavaş ilerlediğini ben de kabul ediyorum. İklim zirvelerinde, uluslararası anlaşmalarda bulunmamız gerekiyor. Çünkü karar vericiler orada. Alternatif iklim zirveleri düzenleniyor. COP26’nın (2021 Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı) dışında kalmanın bize bir faydası yok. İçinde olup, orada muhalefetimizi yapmamız gerekiyor. Karar alıcıları etkilememiz gerekiyor. Masada yer almazsan kendini ifade edemezsin. Tabi ki orada radikal bir takım talepler karşı taraftan farklı yanıtlar da alıyor ama hiçbir zaman oraları terk etmememiz gerekiyor.
“YENİ TÜR BİR KOLONYALİZM VAR”
Sorunun ikinci aşamasına geldiğimizde ise yine bir tür kolonyalizm var. İngiltere’nin plastik atıklarını Türkiye’ye göndermesi gibi. Bu ne zaman başladı? Çin artık bu atıkları kabul etmediğini söyledi. Çin yıllarca bu atıkları aldı ve bunlarla hiçbir şekilde baş edemediğini gördü. Çok azı geri dönüşüyor. Geri dönüşmeyen tonlarca atık yanıyor, atmosfere kirletiyor, toprağı zehirliyor ve topluma çok büyük zararlar veriyor.
Çin gibi işçilik gücü çok yüksek olan bir ülke bile bununla baş edemedi. Bizim de baş etmemiz mümkün değil. Para vererek aldığımız bu çöplerin depolama alanlarında çok zehirli atıklara rastlandı. Bu çok büyük bir sorun. Yeni çeşit bir kolonyalizm. Bunlar üzerine politikalar üretmek gerekiyor. Yeşillerin de var oluş nedenleri de bunun üzerinedir. Yereldeki mücadelelerin siyasette karşılığını bulması gerekiyor.
-Birçok ülke yenilenebilir enerji için adımlar atıyor. Almanya 30 senedir aktif olan üç nükleer santrali daha kapatma kararı aldı. Fakat Türkiye’de nükleer santral çalışmaları beraberindeki tartışmalar ile devam ediyor. Dünya nükleerden uzaklaşırken, Türkiye’nin aksi yöndeki adımlarını nasıl değerlendiriyorsunuz? Nükleerin olumsuzluklarına dair neler söylersiniz?
Türkiye’deki Yeşil hareket gücünü başlangıçta nükleer karşıtlığından almıştır. Nükleerin iklim krizine çözüm olabileceği çok büyük bir yalan. Son COP26’da nükleer lobinin tekrardan kendisini ön plana çıkarmaya çalıştığını gördük. Nükleer daha madencilik aşamasında karbon ayak izi olan bir süreç. Toryum madeni çıkarılırken zaten hiç de az olmayan karbonu atmosfere salıyorsunuz. Sonraki reaktör süreçlerinde de karbon ayak iziniz var. Diyelim ki nükleer gerçekten de sıfır emisyonlu bir sistem.
Yine de nükleere karşı çıkmak için yüzlerce sebebimiz var. Büyük riskler taşıyor. Bir kere pahalı. İnşaat aşaması çok uzun sürüyor. İklim kriziyle zamanla yarışıyoruz. Nükleer santrallerin yapım aşaması neredeyse bugün yirmi yılı geçiyor. Bu süreçte toplumlara hem ekonomik hem de ekolojik birçok zararı var. Ham madde sorunu var. Toryum madeni gittikçe azalıyor. Azaldıkça da çıkarılma işlemi daha zorlaşıyor. Karbon salınımı daha da artıyor. Nükleerin dünyada karşıladığı elektriğin oranı da çok yüksek değil. Fransa bugün elektriğinin yüzde 70’ini nükleerden sağlıyor ama gerçekten büyük riskler yüzünden kapatma yönünde adımlar atıyor.
“NÜKLEER EN BAŞINDAN MİLİTARİST BİR ADIMDIR”
Çernobil’de yaşananlar orada duruyor. Bitmiş bir şey değil. Şu an Fukuşima’da tanklarda bekletilen radyoaktif sular var ve bunları okyanusa salacaklar. Başka çözüm yolu yok. Nükleerin atık sorunu çözülememiş durumda. Gömmek ve üzerine beton dökmek dışında hiçbir çözüm yok. Nükleer kaza olmasa bile sürekli etraftaki toprağa, suya, havaya sızıntıların olduğu bir sistem. Çok tehlikeli, çok pahalı, militarist riskler taşıyor. Zaten en başından nükleer militarist bir adımdır. Nükleer silahlanma ile başlamıştır bu iş. Demokrasi sorunudur. Demokratik toplumlarda halkın nükleer ile ilgili bir isteği olamaz. Ama bizim gibi siyasetin otoriter rejim tarafından yönetilen ülkelerde halk bunu sorgulamıyor.
Türkiye’nin gündemine tepeden inme bir şekilde nükleerler dayatıldı. İnşaatlar başlatıldı ki, bu süreçler de hiç şeffaf değil. Orada şu anda bile kazalar oluyor. Türkiye bir deprem ülkesi. Bu ciddi riskler barındıran bir süreç. Bunlarla ilgili toplum konuşturulmuyor, sivil toplum bastırılıyor. Atmamız gereken en önemli adım fosil yakıtlardan çıkmak ki, kömür çok önemli burada. Bir an önce kömürden çıkış yapmamız ve kömür bölgelerinde adil geçiş politikalarını uygulamamız gerekiyor. Kaynaklarımızı nükleer gibi pahalı ve dışa bağımlı bir sisteme değil de gittikçe ucuzlayan yenilenebilir enerjiye ayırmamız gerekiyor.
Alışılageldiğimiz bir durum var ki; felaketler ancak yaşandığı süre zarfında tartışılıyor ve bir sonraki felakete kadar unutuluyor. Uzun süre gündemde olan ‘müsilaj’ sorunundan şu an bahseden yok mesela. Keza haftalarca süren orman yangınları ile Karadeniz şehirlerini yerle bir eden seller de benzer şekilde unutuldu. Bu duruma ilişkin neler söylersiniz?
Türkiye’de bunu çok iyi görebiliyoruz. Bir sorun oluştuğunda tepkiler çoğalabiliyor ama bir süre sonra unutulabiliyor. Yeşil siyaset zaten bu krizler oluşmadan bunu söylemeye başladı. Yürürlükte olan sistemin büyük ekolojik krizlere neden olacağını zaten bilim söylemişti. Görünür olmadığı sürece toplumların unutma eğilimi var. Ama burada siyasetin devreye girmesi gerekiyor. İklim krizinin bu aşamaya geleceği zaten yeni bir şey değil ki. 1800’lü yıllardan itibaren sera gazı etkisini tanımlamış bilim insanları. Bu konuda siyasetçilerin politika üretmesi gerekiyor. Bunu da gündemde tutacak şey de Yeşil siyasettir. Biz de bunun için politika yapmak, çözümler üretmek için sahadayız.
Barış KOP / İSTANBUL
*Yeşiller Partisi eş sözcüsü Özlem Taşdemir Teke ile “Türkiye gündemine dair” söyleşimiz ilerleyen günlerde devam edecek.
İzmir’de Küresel İklim Eylem Günü’nde iklim krizine dikkat çeken yaşam savunucuları iklim krizinin en çok yoksulları etkilediğine dikkat çekerek, radikal dönüşümün sağlanması için bütün hak savunucularını ortak mücadeleye çağırdı.
Gündoğdu Meydanında gerçekleştirilen açıklamada Ege Çevre Platformu (EGEÇEP) Halkların Demokratik Kongresi (HDK) Yeşiller ve Sol gelecek Partisi pankart açarken yaşam savunucuları sık sık “iklimi değil sistemi değiştir” “küresel isyan küresel direniş” “iklimi değil sistemi değiştir” “ormanlar nehirler sermaye değildir” sloganları attı. Basın açıklamasını yaşam savunucuları adına EGEÇEP Eşsözcüsü Seval Ekşici okudu.
Farkında mısınız İklim Değişiyor Derneği ve Antikapitalistler de Türkan Saylan Kültür Merkezi önünde bir araya geldi. “İklimi değil sistemi kökten değiştir” yazılı pankartın açıldığı açıklamada basın metnini yaşam savunucuları adına Hacer Yeşilçay okudu.
“ADIM ATIN”
Yeşilçay, “Zirvede şu ana kadar alınan kararlar elbette aktivistlerin taleplerini karşılamaktan çok uzak. Yoksul 46 ülkede yaşayan toplam 1 milyar insan küresel emisyonların yüzde 1’inden sorumluyken iklim krizinin en ağır sonuçlarıyla yüzleşmek zorunda kalmaları COP26 zirvesine katılan sanayisi gelişmiş ülkelerin vurdumduymazlığının bir göstergesi. İklim krizi oyuncak değil. 1 buçuk derecede sınırlama hedefi öylesine belirlenmiş bir hedef değil. Bu bir var oluş yok oluş sorunu. Bizler, tüm dünyadaki aktivistlerle beraber tüm canlı yaşamı için, olan bitenlere ses çıkartamayan tüm canlıları da düşünerek, ikim krizini durdurmak için ‘adım atın’ diyoruz” dedi.
PİRHA-HDP Ekoloji Komisyonu 2021 Kuraklık Durum Raporu’nu açıkladı. Yapılan sunumda “Türkiye’de geri dönülmez şekilde zarar gören ekosistemler vardır. 5 Haziran Dünya Çevre Günü’nde vurgulanması gereken en önemli sorun giderek artan kuraklık sorunudur” denildi.
HDP Ekoloji Komisyonu “2021 Kuraklık Durum Raporu” başlıklı çalışmasını kamuoyu ile paylaştı. HDP Ekoloji Komisyonu Eş Sözcüleri Menekşe Kızıldere ve Naci Sönmez ile İzmir Milletvekili Murat Çepni’nin düzenlediği basın toplantısında gıda krizi ihtimali üzerinde duruldu.
HDP Ekoloji Komisyonu Eş Sözcüsü Menekşe Kızıldere, 5 Haziran Dünya Çevre Günü sebebiyle yaptıkları açıklamada hazırladıkları kuraklık raporunun detaylarını paylaştı.
Kızıldere, “Aslında Dünya Çevre Günü’nün teması kuraklık değil fakat Türkiye’nin gündemindeki en önemli çevre sorunu kuraklık ve bu giderek de artan bir sorundur” dedi.
“ÇEVRE GÜNÜ İKTİDARIN POPÜLİST SÖYLEM GÜNÜNE DÖNÜŞTÜ”
Menekşe Kızıldere, “5 Haziran iktidar tarafından altı boşaltılmış kavramların dillendirildiği, devletin yükümlülüklerini bireye yükleyen uyarıların yapıldığı ve ülkenin temel ve krizi halindeki ekoloji gündemlerinin görmezden gelindiği anlamsız bir iktidar popülist söylem gününe dönüşmüştür” diyerek şu açıklamayı yaptı:
İklim krizi ve ekolojik varlıkları meta olarak gören sermaye ve sermaye destekçisi iktidarlar yüzünden zarar gören ekolojik varlıkların oluşturduğu ekosistemler çökmekte ve ekolojik krizler sistematik ve uzun vadeli şekilde gerçekleşmektedir. Ekosistem krizlerine dikkate çekmek ve çözüm sunmak için bu ekosistemlerin iyileştirilmesi adına bu yıl bu tema belirlenmiştir.
Fakat Türkiye için ise 5 Haziran, ülkedeki ekolojik krizin açıkça ortaya konup, çözümler üzerine yoğunlaşılması gereken bir gündür. Sermaye talanının bir aracı haline gelen iktidarın bunu gerçekleştirmesi mümkün değildir. Türkiye’de yaşanan ekolojik krizlerin baş müsebbibi zaten iktidarın kendisidir.
“EN ÖNEMLİ SORUN KURAKLIK SORUNUDUR”
“Türkiye’de geri dönülmez şekilde zarar gören ekosistemler vardır. İklim krizi ile birlikte Türkiye’nin içinde bulunduğu coğrafyada hava olayları rejimi değişmiş, mevsimlerde değişme yaşanmış ve hava sıcaklıkları değişmiştir. Türkiye’de total hava sıcaklığı artmış ve bu artık kuraklık krizine dönüşmüştür. Türkiye’de 5 Haziran Dünya Çevre Günü’nde vurgulanması gereken en önemli sorun giderek artan kuraklık sorunudur.”
“GIDA KRİZİ KAPIDA”
“Kuru ve sıcak rüzgârlar tarlalara ekilen tohumların mahsule dönüşmeden çürümesine sebep olmakta, bununla birlikte bu mahsulleri sulayacak su rezervleri de bulunamamaktadır. Hayvan besicileri artan yem fiyatları ve susuzluk yüzünden iflas noktasına gelmiştir. Gıda piyasasında üreticinin zararı büyük sermaye gruplarının kârına dönüşmüştür. Halkın alım gücü düşmüş, gıda fiyatları kontrolsüz şekilde yükselmiştir ve daha da yükselecektir. Yoksulluk hatta açlık artık bir Türkiye gerçeğidir. Yurttaşlarımız canlarından vazgeçme noktasına gelmiştir.
Mevcut iktidar ile birlikte kuraklık ve iklim krizi sınıfsal bir ekonomik kriz haline de gelmiştir. Kapıda çok ciddi bir gıda krizi vardır.”
“ÇÖZÜM ÜRETECEK OLAN ŞEY SİSTEM DEĞİŞİKLİĞİDİR”
HDP Ekoloji Komisyonu Eş Sözcüsü Naci Sönmez ise şu konuşmayı yaptı:
“Türkiye’de çoklu bir kriz yaşıyoruz, bu krizin önemli ayaklarından biri siyasi ve ekonomik krizin içinde bütünsel olarak var olan ekolojik krizdir. Biz bu konuları birbirinden ayrı bir şekilde ele almıyoruz. Mevzu sadece bir çevre – yeşil sorunu değildir, aynı zamanda bu işin sınıfsal ve kapitalizmle direkt bağlantısını kuracak bir yerden ele alıyoruz. Küresel sermayenin topyekün yaşam alanlarına yönelik gerçekleştirdiği saldırılara karşı toplumsal uyanışlar da Türkiye’de kendisini gösteriyor. Köylerinde ve kentlerinde yaşamları tehdit altına alınan köylüler ve çiftçiler direnmeye çalışıyor; İkizdere’de ve Gürpınar’da olduğu gibi. Yine ekolojik yıkım kapsamında Cudi’de ve Dersim gözelerinde ve yurdun farklı yerlerinde nerede bir yaşam alanı tehdit altında ise orada ciddi toplumsal uyanışlar da açığa çıkmaya başladı. Bu, kapitalizmin 21. yüzyılda yaşam alanlarına yönelik gerçekleştirdiği topyekün bir sermaye saldırısıdır. Bu sermaye saldırısının karşısında sadece doğamıza ve çevremize sahip çıkarak değil bunu aynı zamanda kapitalizme karşı sınıfsal bir mücadele olarak kavramak istiyoruz.
Bu sistemi topyekün değiştirecek, iklim ve ekoloji krizine de çözüm üretecek olan şey sistem değişikliğidir. Bu da tercihlerle ilgilidir. 5 Haziran Dünya Çevre Günü dolayısıyla kutlama merkezli değil tahrip edilen alanlara sahip çıkma merkezli bir siyasal mücadeleyi yürüteceğimize inanıyoruz.”
“EKOLOJİ MÜCADELESİ ÖZGÜRLÜKLER MÜCADELESİDİR”
Programın bir diğer konuşmacısı olan İzmir Milletvekili Murat Çepni ise şunları söyledi:
“Bulunduğumuz süreç, ekolojik yıkım süreci; hemen her gün yeni bir mücadele alanı anlamına geliyor. Yaşanan tüm sorunların kaynağı sermaye düzeninin ta kendisi. Biz de HDP olarak, bu mücadelenin tam ortasında olduğumuzu, çözüm önerimizin olduğunu söylüyoruz. İklim krizine dair yaklaşımlarımızı defaatle ortaya koyduk. Kuraklık meselesine dair de çözümümüz var. AKP – MHP Saray koalisyonunun 20 yıldır yürüttüğü ekolojik yıkım politikalarına karşı bir ekolojik parti olarak HDP hem çözüm önerilerini sunarak hem de halkımızın mücadelesinin tam olarak ortasında bir parti olarak sürdürmeye devam ediyoruz. Tüm kamuoyuna, tüm halklarımıza ekoloji mücadelesinin aynı zamanda bir demokrasi ve özgürlükler mücadelesi olduğunu bir kez daha söylüyoruz. Bu mücadeleyi birleşik bir hattan yükseltme çağrısı yapıyoruz.”
PİRHA-Gazi Eğitim ve Kültür Vakfı yöneticilerinden Arzu Erdoğan, başta İkizdere olmak üzere birçok yerde yaşanan doğa talanına ilişkin değerlendirme yaparak “Doğadaki her şeyde bir can vardır. Reya Hakk Alevi inancında, doğadaki her varlık birbiriyle ikrarlıdır. Toprak mülk değil, Hakk’ın görünür olduğu yerdir” dedi.
Gazi Eğitim ve Kültür Vakfı Yönetim Kurulu Üyesi Arzu Erdoğan, yurt genelinde süren çevre talanına dikkat çekti. Arzu Erdoğan, yaptığı açıklamada başta Rize’nin İkizdere ilçesindeki maden faaliyetlerine işaret ederek “Toprak mülk değil, Hakk’ın görünür olduğu yerdir” dedi.
“DOĞADAKİ HER VARLIK BİRBİRİYLE İKRARLIDIR”
Arzu Erdoğan, açıklamasında doğa ile insan ilişkisini tarif ederek, “Dünya, karıncadan ağaca, insandan ormana, en karanlık günlerini yaşıyor” dedi.
Erdoğan, Alevi inancı ile Animizm inancı arasındaki bağa da vurgu yaparak şu açıklamayı yaptı:
“İnsan-doğa ilişkisini anlamlandırabilmek için insanlık tarihine bakmamız gereklidir. İnsanlık tarihine baktığımızda %98’lik bölümünü kapsayan zihniyet şekli animizmdir.
‘Animizm nedir?’ diye sorarsak en kısa tanımıyla; canlıcılıktır. Her varlığın bir canı, bir ruhu olduğunu düşünen inanç sistemidir. Bu inanç sisteminde evrendeki bütün varlıkların canlı olduğuna bir ruhunun olduğuna inanılır. İnsanın değeri kuş, ağaç, nehir, yıldız, ay kadardır. Hiçbir varlık diğerini ötekileştirmez, tahakküm kurmaz.
Alevilik inancı da tıpkı animizmde olduğu gibi ‘Doğadaki her şeyde bir can vardır’ der, ateşi su ile söndürmez. Ateşe su dökünce suyun canının yanacağına inanılır.
Reya Hakk Alevi inancında doğadaki varlık birbiriyle ikrarlıdır. Dünyadaki varlıklar rızalıkla ilişki halindedir. Toprak mülk değildir. Hakk’ın görünür olduğu yerdir. Cümle Can toprakla ikrarlıdır. Toprak yeniden doğuşun mekânıdır. Ana Mezin’dir (Kürt dilinde; büyük). Yüce Anne’dir.”
“KADININ DOĞA İLE OLAN BAĞLARI ÇOK GÜÇLÜ VE ÖZEL”
Arzu Erdoğan, insanı doğanın bir parçası gören inanç sistemlerinde doğaya büyük bir saygı oluştuğunun altını çizdi. Erdoğan, insanlık tarihi boyunca kadın-doğa ilişkisinin çok belirgin olduğunu ifade ederek şu aktarımda bulundu:
“Toplumsal hayatta kadının değeri vardır. Kadın ile toprak, kadın ile doğa, kadın ile yaşam arasında bir bağ kurulmuştur. Arkeolojik kazılarda, mitolojik söylemlerde kadının doğa ile olan dostluğunu görebiliriz.
Tanrıça figürlerindeki kadınların başlarındaki buğday taneleri, zeytin dalları, omuzlarındaki kuşkanatları, ayaklarındaki pençeler, yanlarındaki aslanlar, bize, kadının doğayla bütünleşmesini çok güzel gösteriyor.
Bununla birlikte; mülkiyetçi, popülist, otoriter zihniyetlerin hakim olduğu toplumlarda hem doğanın hem de kadının üzerinde baskı, sömürü, egemenlik kurulduğunu görüyoruz. Otoriter sistemlerin düşünce yapısında toprağın verimini, kadının bedenini kendi egemenliğini sürdürmek için birer araç olarak kullanmak mubahtır. Bu nedenle dünyadaki iklim sorunu, çevresel sorun, en çok kadını etkilemektedir.
İngiliz feminist çevre örgütü Women’s Environmental Network’ün (Kadınların Çevre Ağı) hazırladığı rapora göre, iklim değişikliğine bağlı sebeplerle her yıl 10 binden fazla kadın yaşamını yitirirken erkeklerde bu sayı 4500 dür. Yine iklim değişikliği sebebiyle meydana gelen afetlerden dolayı göç eden 28 milyon insanın 20 milyonu kadındır. Kadınların iklim krizi ve çevre mücadelesinde öne çıkması boşuna değildir.
Ülkemizde Karadeniz Bölgesi’nde 8 ilin yaylalarını birbirine bağlayan ‘Yeşil Yol Projesine’ karşı çıkan köylülerin en önünde ‘Havva Ana’ (Rabia Özcan) vardı. Bergama’da, İkizdere ‘de, Van Gürpınar’da doğal yaşam alanlarının, köylerinin tahrip edildiğini söyleyen, maden ocaklarına karşı çıkan köylülerin en önünde kadınlar vardı. Dersim’de Munzur gözelerinin, ziyaretlerinin tahrip edilmesine ağıt yakan karşı çıkan kadınlardı. Yaşadığımız toplumsal deneyimler gösteriyor ki kadının doğal yaşamla, doğa ile olan bağları çok güçlü çok sağlam çok özel…
Çevre mücadelesinde kadınların öne çıkmasını değerlendirirken, kimi zaman eleştirilerle de karşı karşıya kalıyoruz.
‘Çevre mücadelesi cinsiyete indirgenemez. Çevre mücadelesi kadınlara özgü değildir. Çevreyi yalnızca erkekler kirletmez. Çevre tahribatına yol açan karar mekanizmalarında yer alan kadınlar da vardır…’
Bu eleştirileri göz önünde tutarak şunu söyleyebiliriz; popülist otoriter, eril, mülkiyetçi zihniyet, kadının ve erkeğin ortak doğasına büyük müdahalede bulunmaktadır. Baskı ve egemenlik altında tutarak sömürmektedir. Bununla birlikte ataerkil, otoriter yönetimler, gücünü kadının üremesinden, toprağın altındaki, üstündeki her şeyi mülke, paraya dönüştürmesinden sağlıyor.
Artan nüfus, azalan kaynaklar, tüm halkları bir çıkmaza doğru sürüklüyor. Tükenen kaynaklar, tahrip edilen doğa, gezegenimizde iklim krizine sebep olmaktadır. Dünyaya hakim olan anlatı; kalkınmayı belirleyen şeyin küresel piyasa ekonomisi olduğu söylemidir. Kapitalist modernist sistem küçük bir grup insanın mutluluğu ve refahını düşünerek sömürüyü derinleştirmektedir.
Kadına ve doğaya karşı işlenen suçların temsilcisi olan ideolojiler mülkiyetçi, dengeyi bozan, çözüm üretmeyen yönetimlerdir. Kendi yaşam deneyimlerime baktığımda ülkemizde ve dünyada çocuklarımız için yaratıcı, neşeli, üretken yaşamın örgütleyicisi kadınlar olacaktır.
Nasıl ki dereleri ve nehirleri özgür bıraktığımızda geçtiği her yerde bir çiçek bir ot bir ağacı yeşertiyorsa, bütün doğayı besliyorsa, tıpkı nehirler gibi kadınlar da yaşamın özünü ve enerjisini taşıyorlar. Bu özün tüm dünyaya yayılacağını düşünüyorum. Kadınların yazacağı hikâyenin daha gerçekçi ve herkes için bir yaşam olduğuna inanıyorum. Yaşasın kadının yaşam mücadelesi. Jiyan Jin azadi!”
2018’de küresel ısınmaya en fazla neden olan ülkeler Çin, ABD ve Hindistan oldu. Türkiye ise 15. sırada yer aldı.
Son veriler Avrupa Birliği’nin (AB) Çin ve Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) ardından hala en çok sera gazı emisyonu üreten üçüncü aktör olduğunu gösteriyor. Türkiye ise dünya sıralamasında ilk 20’de yer alıyor.
2018’e ait olan veriler Birleşmiş Milletler (BM) Madrid İklim Zirvesi’nde (COP25) sunulmak üzere Global Carbon Project (Küresel Karbon Projesi – GCP) tarafından yayınlandı.
Çalışma AB’yi bir birlik olarak bütün şekilde değerlendirerek ilk üçün içine yerleştirse de ayrı ayrı üye ülkelerin durumu da incelendi ve buna göre birlik içerisinde Almanya, İngiltere, Polonya, Fransa ve İtalya atmosfere en çok sera gazı salan ülkeler.
Her ne kadar AB’nin son 10 yıl içerisinde karbondioksit (Co2) salınımını yüzde 17 düzeyinde azaltmış olduğu kaydedilse de bu durumun gelişmekte olan ekonomilerde yaşanan Co2 artışı nedeniyle dengeyi sağlamak için yeterli olmadığı kaydediliyor.
Özellikle Çin ve Hindistan’ın aynı dönem içerisinde Co2 miktarı olarak yüzde 36 ve yüzde 71 düzeyinde muazzam artışlar gösterdiğine dikkat çekiliyor.
2019 yılı içerisinde AB’nin kömür kullanımının yüzde 10 azaldığı belirtilirken kömürdeki azalmadan kaynaklı emisyon düşüşünün daha yüksek doğal gaz ve petrol kullanımı ile dengelendiği ifade ediliyor.
2017-2018 yılları arasında AB, yüzde -2 ile en fazla emisyona sahip ilk 5 arasında Co2 salınımı düşüş kaydeden tek aktör. Yine ilk 5 arasında en fazla emisyon artışı yaşayan iki ülke ise yüzde 7,5 ile Hindistan ve yüzde 3,7 ile Rusya oldu.
TÜRKİYE İLK 20’DE YER ALDI
Rapora göre Türkiye 2009 yılından bu yana en fazla emisyona sahip ilk 20 ülke içerisinde bulunuyor. Listeye 19. sıradan giren Türkiye 2009 yılında 315 metrik ton Co2 salınımı gerçekleştirirken 10 yıl sonra 2018’de 428 metrik ton Co2 ile küresel ısınmaya en fazla katkıda bulunan 15. ülke konumunda yer alıyor.
PİRHA – Ekoloji Birliği tarafından 26 Ekim Cumartesi günü Ankara’da “İklim Krizine ve Ekolojik Yıkıma DUR Diyoruz” çağrısıyla yapılması planlanan miting Ankara Valiliği tarafından yasaklandı.
Ekoloji Birliği’nin iklim krizine dikkat çekmek amacıyla Cumartesi günü yapmayı planladığı mitinge valilik tarafından yasaklandı.
Karara tepki gösteren Ekoloji Birliği “Yaşamı savunma mücadelemize getirilen bu antidemokratik yasaklama kararını protesto ediyoruz” diyerek şu açıklamayı paylaştı:
“Mitingden bir gün öncesine kadar bu kararın açıklanmaması ayrı bir demokrasi ayıbıdır. Yasaklar yaşamı savunma mücadelemize engel olamayacaktır. İklim Krizine, ekolojik yıkıma, talana, ve soyguna daha gür sesle DUR demeye devam edeceğiz.”
Çevreciler, valilik yasağına dair TÜM BEL SEN Genel Merkezinde, saat 13.00’te basın açıklaması yapacaklarını da duyurdu.
PİRHA – HDP İstanbul Milletvekili Oya Ersoy, iklim krizine karşı iklim grevine ilişkin basın açıklaması yaptı. Açıklamada, “Ülkesini doğasını savunan gençler, kadınlar ve emekçiler olarak bizler Cerattepe’de, Edirne’de, Çorum’da, Yırca’da, Kaz Dağları’nda, Salihli’de ölmek istemiyoruz demeye devam edeceğiz” denildi.
Halkların Demokratik Partisi İstanbul Milletvekili Oya Ersoy, iklim krizine karşı iklim grevine girileceğini belirterek talepleri dile getirdi.
Küresel ısınma ve iklim krizinin yarattığı felaketlerin yarattığı tahribatın her geçen gün artmaya devam etiğini ve bir yandan da geri döndürülemez bir hal almaya devam ettiğini belirten Ersoy, “Son bir yıldır okul grevleri ve yok oluş isyanlarıyla birlikte büyüyen iklim grevi dünyanın dört bir tarafından karşılık buluyor. İklim krizinin yarattığı doğa tahribatı dünyanın nefes alınamaz, barınılamaz ve yaşanılamaz bir hale sürüklenmesine sebep oluyor. Okullarına gitmeyip iklim grevi yapan gençlere ve çocuklara ses vermek zorundayız. Yaşamımızı devam ettirdiğimiz bu gezegende yaşamanın koşulları ancak doğanın ve diğer bütün canlıların yaşam alanlarını koruyarak gerçekleşecek” ifadelerini kullandı.
“1 MİLYAR KİŞİ İKLİM MÜLTECİSİ OLACAK”
İklim krizinin önlenmemesi halinde iklim mültecisi sayısının 1 milyarı bulacağını ifade eden Ersoy, şunları belirtti:
“Birleşmiş Milletler Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (IPCC) radikal tedbirler alınmaması durumunda 10 yıl sonra dünya üzerindeki tahribatın artık geri döndürülemez bir boyuta ulaşacağını açıkça belirtti. BM tahminlerine göre iklim değişikliği bu yüzyılda bir milyar kişinin iklim mültecisi olmasına sebep oluyor. Ayrıca iklim krizi yüzünden göç etmek zorunda kalanların %80’inini kadınlar oluşturuyor.
Her geçen gün alınmayan tedbirler dolu felaketlerini, hortumların, kuraklığın, sel felaketlerinin ve orman yangınlarının daha sık yaşanmasına ve daha fazla tahribat yaratmasına neden oluyor. Dünyanın her yerinde aşırı hava koşulları daha fazla insan hayatını etkilemeye devam ediyor. İklim krizinin derinleşmesi ile kasırgalar, seller, yangınlar daha fazla canlının hayatına mal oluyor. Dünya Meteoroloji Örgütü, iklim değişikliği nedeniyle aşırı hava koşullarının sebep olduğu doğal afetlerin 2018’de 62 milyon kişiyi etkilediğini açıkladı.”
“HALKIN İHTİYAÇLARI DİKKATE ALINMALI”
“Doğaya aykırı üretim ve yaşam koşulları talanın boyutunu arttırıyor. Fosil yakıtlara dayalı sistemimizde sera etkili gazların en önemlilerinden olan karbondioksitin günümüzde atmosferdeki yoğunluğu, 160 bin yıl boyunca ulaşmış olduğu miktardan daha fazladır. İklim krizi bu kadar derinleşmişken bankalar halen fosil yakıt şirketlerine para aktarmaya ve bu yok oluşta birilerini zengin etmeye devam ediyor. Dev şirketlerin hırsları ve zenginleşme politikaları tedbirlerin önüne geçiyor ve doğanın ve halkın ihtiyaçları dikkate alınmıyor” diye belirten Ersoy, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Türkiye iklim krizinin karşısında insanlara, doğaya ve diğer bütün canlıların yaşam haklarına sahip çıkmak zorundadır. Sermayenin çıkarları için doğanın talanının önüne geçilmeli ve iklim krizine karşı tedbirler almalıdır. Ülkesini doğasını savunan gençler, kadınlar ve emekçiler olarak bizler Cerattepe’de, Edirne’de, Çorum’da, Yırca’da, Kaz Dağları’nda, Salihli’de ölmek istemiyoruz demeye devam edeceğiz.”
İKLİM KRİZİNİN ÖNLENMESİ İÇİN TALEPLER
Ersoy, son olarak iklim krizinin önlenmesi için talepleri şöyle sıraladı:
İklim krizi ile ilgili “İklim Acil Durumu” ilan edilsin.
Türkiye’nin de imzalamış olduğu Paris Anlaşması onaylanmak üzere TBMM Genel Kurulu’na sunulsun.
Enerji ve maden şirketlerinin çıkarına değil, halkın ve doğanın yarınına hareket edilsin.
Doğanın talanı durdurulsun.
Halkın enerjiye sağlıklı ve güvenli ulaşımı sağlansın. (HABER MERKEZİ)